BAKARA SURESİ

2-BAKARA SûRESİ
Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Medine’de inmiştir, iki yüz seksen altı ayetten meydana gelmektedir. Mekkî ve Medenî olan sûreler arasındaki fark, kısaca şöyledir: Mekkî olan sûreler, Peygamber (s.a.)in hicretinden evvel inmiş sûrelerdir. Medenî olan sûreler de Peygamberin hicretinden sonra inmiş sûrelerdir.

İsterse Medine-i Münevvere dışında meselâ Mekke-i Mükerreme’nin fethi esnasında Mekke’de veya diğer savaşlar esnasında inmiş olsun. Mekkî olan sürelerin bazı ayetleri pek kısa ve edebidir. Dinin esaslarını özet olarak içermektedir.

İslâm’ın başlangıcında nazil olmuş, Mekke-i Mükerreme’deki Arap ediplerine karşı bir belâgat mucizesi olmak üzere tecelli eylemiştir. Medenî olan âyetlerin büyük bir kısmı ise nisbeten uzuncadır. Bunlardan birçoğu ehli kitaba hitap etmektedir.

Eski ümmetlerin tarihî hallerini birer ibret levhası olmak üzere dikkat nazarlarına sunmakla ve itikadî meselelere, ibâdetlere şahsî, medenî, siyasî muamelelere ait hükümleri kapsamaktadır. İşte Bakara sûresi de böyle binlerce meseleleri, hakikatleri içine almaktadır.

Özellikle bir bakara=sığır hadisesine dâir bilgi vermektedir ki, bu olay haddizatında Cenab’ı Hakkın varlığına, kudret ve hikmetine ve nice harikaları yaratmış ve yaratmakta olduğuna delâlet etmektedir.

Ve bu olay peygamberlik ve risâletin hak olduğuna peygamberlerin mucizeler göstermeye muvaffak olduğuna ve bu zatlara itaatın lüzumuna tenbih ve işâret etmektedir, İşte bu mühim nükteleri, işaretleri kapsayan Bakara hadisesi münasebetiyle bu mübârek süreye Bakara sûresi adı verilmiştir. Kendisinde bakara hadisesi bildirilen sûre demektir.

1. Elm = Elif, lâm, mîm.

1. Bu mübârek ayetler, Kur’an’ı Kerîm’in hak olduğunu, hidâyete vesile olduğunu bildirmektedir. Gayba inanan, dinî vazîfelerini yerine getiren, semavî kitaplara ve âhiret gününe İman eden kimselerin hidâyet üzere olup kurtuluşa erdiklerini müjdelemektedir.

Şöyle ki (Elm): Harfleri, Bakara sûresinin birinci âyetini teşkil etmektedir. Bu gibi harflere “Hurûfi Mukataa” denir ki mânaları bizce bilinmemektedir. Bunların inişinde birer hikmet vardır. Kısaca deniliyor ki bunlar başlarında bulundukları sürelerin isimleridir.

Bunlar, İnsanların dikkatlerini çekmeye sebeptir. Adeta denilmiş oluyor ki ey insanlar! Bütün Kur’an âyetleri bu gibi harflerden meydana gelmiştir. Böyle olduğu halde siz ne için bu harflerden oluşan bir sûre meydana getiremiyorsunuz?

Öyle ise acizliğinizi İtiraf ediniz ve Kur’ân’ı Kerîm’in edebî bir mucize olduğunu kabul ediniz.Bununla beraber ibni Abbâs hazretlerinden bir rivâyete göre Elm’in mânası: (Ben en âlim olan Allah’ım) demektir. Araplar bazen bir kelimenin bir harfini zikredip o kelimenin tamamını kasdederler. Nitekim şimdi Türkiye’de de bazı şahıs ve yer isimlerinin İlk harflerini yazmakla yetinilmektedir.

2. İşte bu kitap ki, bunda bir kuşku yoktur, müttakiler için bir hidâyettir.

2. Cenâb-ı Hak Kur’an’ı Kerîm’in yüceliğini beyân etmek için buyuruyor ki: (İşte bu kitap ki bunda bir kuşku yoktur.) Burada kitaptan maksat, Kur’an’ı Kerîm’dir. Bu bir eşsiz güzel söz ve bir sonsuz mucizedir ki bunun benzerini getirmek asla mümkün değildir.

Bunun âyetlerine karşı bütün edîpler âcizliklerini itiraf etmişlerdir. Artık bunun bir Allah kelâmı ve bir semavî kitap olduğunda nasıl şek ve şüphe edilebilir? Bu mübârek kitap bütün (sakınanlar için bir hidâyettir.) onları doğru yola ileten, onlar için, bir selâmet ve saadet rehberi bulunmaktadır.

§ Takvâ, İttikâ, Hak Teâlâ’dan korkmak, İnsanı günaha, zelilliğe düşürecek şeylerden sakınmak nefsi gayri meşru şeylerden korumak ve himaye etmektir. Bu şekilde hareket eden, üzerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışan bir şahsa (Mütteki) denilir.

3. O müttakiler ki, gayba inanırlar, namazı da doğruca kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden de infakta bulunurlar.

3. Gerçek müttaki kimlerdir. İşte bunu Kur’an’ı Kerîm’in bu ayetleri şöyle açıklıyor: (O müttakiler ki gayba inanırlar.) Yani görmedikleri halde aklî ve naklî delillere dayanarak bir takım varlıklara inanırlar. Vazifeleri olan (Namazı da doğruca) usûl ve erkânına uyarak (kılarlar.)

Bu kutsal ibâdeti vaktinde edâ ederler (ve kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden de infakta bulunurlar.) Yani: Allah tarafından ihsan buyurulmuş olan nimetlerden bir kısmını da ailelerine zekât ve sadaka olarak diğer muhtaç kimselere sarf ederler ve insanlığa hizmet etmiş olurlar.

4. Ve onlar o kimselerdir ki sana indirilmiş ve senden evvel indirilmiş olan kitaplara da iman ederler ve onlar âhirete de kesin olarak inanırlar.

4. (Ve onlar) o takva sâhibleri (O kimselerdir ki) Rasûlûm! Ey Muhammed aleyhisselâm (sana) yüce katımdan (İndirilmiş) olan Kur’an-ı Kerîme imân ederler.

(Ve senden evvel) diğer peygamberlere (İndirilmiş olan kitaplara da imân ederler.) Hepsini de tasdik ve tâzimde bulunurlar. (Ve onlar âhirete de) İnanırlar, bir sonsuz mükafat ve cezâ âleminin varlığını da tasdik ederler. Onun varlığına (kesin olarak) İnanırlar

5. İşte onlar kerem sahibi Rableri tarafından bir hidayet üzeredirler. Kurtuluşa erenler de ancak onlardır.

5. (İşte onlar) öyle güzel bir imân sahibi olan o takva sâhibi kimseler, (keremi bol Rableri tarafından bir hidâyet) ve mutluluk (üzeredirler.) Onların güzelce sakınmaları kendilerinin böyle büyük bir nîmeteulaşmalarına sebep olmuştur. (Kurtuluşa erenler de ancak onlardır.) Her türlü korkudan, âhirete ait sorumluluktan emin olacak olanlar, onlardan başkası değildir.

Binaenaleyh bu ilâhî sözler, bütün insanlığa hidâyet, selâmet ve mutluluk yollarını gösteriyor ve insanlığı yüce bir gayeye eriştirecek şeyleri açıkça bildiriyor. Artık bütün insanlık âlemi uyanmalı, bu yüksek ve ilâhî irşattan istifade etmeye çalışmalı değil midir?

6. Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır, onları korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavîdir, onlar imana gelmezler.

6. Yukarıdaki mübârek ayetler, hidâyet ve mutluluğa ulaşan kimseleri bildirmiştir. Bu iki ayeti celile de hidayetten yoksun ve azaba layık olan kötü tabiatlı, şahısların kimlerden ibaret olduğunu göstermiştir. Şöyle ki (Muhakkak o kimseler ki kâfir olmuşlardır.) İmân mutluluğuna erememişlerdir. (Onları) İlâhi azab ile (korkutsan da, korkutmasan da onlar için müsavidir.)

Onlar yaratılışlarını kötüye kullanan Yüce Yaratıcının varlığına şehadet eden eserleri görmemek için gözlerini kapayan ve üzerlerine düşen vazîfeleri yapmaktan kaçınan inkârcı kimselerdir. Artık onlara verilecek öğütlerin ve yapılacak tehditlerin bir tesîri olamaz. (Onlar imâna gelmezler.) Onlar kendi iradeleri ile işledikleri alçaklığı küfür ve isyanı terk etmezler.

§ Bu ayeti kerime gösteriyor ki bazı mükelleflere ve muhataplar bakımından bir nasihatın, bir dinî tebliğin bir şerî tehdidin yapılıp yapılmaması müsavidir. Fakat bu tebliğ ve tehdit vazîfesi bunları yapabilecek şahıslar açısından eşit derecede değildir. Belki onlar bu vazîfeyi yine yapmakla sorumludurlar.

Ta ki ilâhî deliller tamam olsun, mükellefler: Biz böyle bizi irşat edecek ve uyaracak kimselerle karşılaşmadık, diye mazeret ileri sürmesinler. Bu sebepledir ki, mübârek peygamberler ve onları takip eden samimi mü’minler dalma insan topluluklarını uyarmaya çalışmışlardır. İsterse o topluluklar bunu kabul etmiş olmasınlar.

7. Allah Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir, onların gözleri üzerinde de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap da vardır.

7. Öyle inatcı ve inkârcı olanlar yaratılış itibariyle sâhip oldukları irâde ve ihtiyarlarını kötüye kullandıkları için (Allahû Teâlâ onların kalplerini ve kulaklarını mühürlemiştir.)

Artık onların kalplerine imân girmez, kulakları hakkı İşitmez. (Onların gözleri üzerinde de bir perde vardır.) Hakkı göremezler ve bu kötü hareketlerinden dolayı (Onlar için büyük bir azab da vardır.) Âhirette sürekli ve pek acıtıcı bir azaba tutulacaklardır.

§ Evet… Allah Teâlâ bütün kullarına bir irâde ve bir seçme kâbiliyeti vermiştir. Her insan bu kabiliyetini güzelce kullanmaya da, kullanmamaya da hikmet gereği muktedirdir. Cenâb-ı Hak ise her kulunun bu kabiliyetini bu dünyada ne şekilde kullanacağını ezeli âlemde bildiği için ona göre kulları hakkında ezeli hükmünü vermiştir. Binaenaleyh bunda bir zorlama yoktur.

Belki bu ezeli hüküm kulların kendi hareket ve irâdelerine göre tecelli etmiştir. Bu teklif âleminde ilâhî adâletin ortaya çıkması kulluk ve Rablığın belirmesi için bundandaha uygun yol yoktur. Bu mübârek âyetler Rasûli Ekrem efendimizi teselli etmek mânasını da içermektedir. Şöyle ki: Peygamber efendimiz herkesin İslâmiyeti kabul ederek ebedî mutluluğa ermelerini arzu buyururdu. Kutsi emirlerini, öğütlerini kabul etmeyenlerin davranışlarından dolayı pek müteessir olurdu.

Cenab’ı Hak ise buyurmuş oluyor ki: Rasûlüm!.. Üzülme, İnkârcıların uğrayacakları azaplar, felâketler, kendilerinin hakkı kabul etmeyip inatcı bir şekilde harekette bulunmalarının bir neticesidir. Sen ise onlara hak ve hakîkati ulaştırmış olmakla peygamberlik vazîfesini yerine getirmiş ve en yüksek derecelere aday olmuşsundur. Sallallahü Aleyhi vessellem.

8. İnsanlardan bir kısmı da: Biz Allah’a ve âhiret gününe inandık der. Halbuki onlar inanmış değildirler.

8. Bu mübârek âyetler, bir kısım insanların da münâfıkça hareketlerde bulunduklarını, bu yüzden pek fazla felâketlere, azaplara maruz kalacaklarını bildirmektedir. Binaenaleyh bütün insanlar, itikat, amel, ruhî durum itibariyle başlıca üç kısma ayrılmaktadırlar.

Şöyle ki: insanların bir kısmı samimi surette mü’min olan zatlardır. Onların kalpleri, lisanları birdir. Hak ve hakikata doğruca inanırlar, bunu itirafta bulunurlar.

İşte hakikî mü’min bunlardır, insanların bir kısmı da kâfirdirler. İlâhî dininin hükümlerini kabul etmezler, kendi yanlış inançlarını açığa vururlar, kendi bozuk inançları içerisinde yürür dururlar. Bunların bu davranışları meydanda olduğu için kendilerine karşı vaziyet almak mü’minler için kolay olur. insanların bir kısmı ise münafıklardır.

Bunlar kalplerinde olanı lisanlarıyla açığa vurmazlar. Bilâkis bunu saklar, kendilerini görünüşte mü’min gösterirler, ehli imanı aldatmak isterler. Artık bu tür şahıslara karşı hakikî mü’minlerin pek uyanık bulunmaları lâzımdır. İşte Cenâb-ı Hak bunların bu münâfıkça tutumlarını şöyle beyan buyuruyor:

(İnsanların bir takımı da) dinsizliklerini gözlemek, mü’minler! aldatmak için (Biz Allah’a ve âhiret gününe inandık derler.) Müslümanlık iddiasında bulunurlar. (Halbuki onlar inanmış değildirler.) Yalan söylemektedirler.

9. Onlar Allah’ı ve imân etmiş kimseleri aldatmak isterler. Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da bunun farkında olamazlar.

9. Evet: Münâfık olanlar, kendi kanaatlerini gizlerler, müslümanlara karşı kendilerini müslüman gösterirler. (Onlar) bu hareketleriyle haşa (Allah Teâlâ’yı ve İman etmiş kimseleri) hakikî mü’minler! (Aldatmak isterler.)

Aldatmak hayaline kapılırlar da bu cehaletlerinin, bu bozuk kanaatlerinin ne kadar yanlış, ne kadar akıl ve fikre aykırı olduğunun farkında bile olamazlar. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını aldatamazlar da) gafîl, câhil herif ler (Bunun farkında olamazlar.) Böyle zelil bir durumda yaşar dururlar.

10. Onların kalplerinde bir hastalık vardır. Allah Teâlâ da onlar için hastalığı artırmıştır. Ve onlar için yalan söylemeleri sebebiyle gayet acı bir azap vardır.

10. (Onların) o münafıkların (kalplerinde) o kötü inançlarından, hareketlerinden dolayı ağır, öldürücü (bir hastalık vardır.) Bu ruhî, manevi bir hastalıktır. (Allah-u Teâlâ’da onlar için) bu elem verici (hastalığı artırmıştır.) Kur’an’ı Kerîm’in âyetleri indikçe, İslâmiyet her tarafa yayıldıkça onların düşmanlıkları, nifakları artarak küfürleri kat kat olmuştur.

(Ve onlar için yalan söylemeleri) İman etmedikleri halde kendilerini mü’min göstermeleri (sebebiyle gayet acı bir azap vardır.) Artık onlar için bu yalancı tavırlarından, bu münâfıkça hareketlerinden dolayı pek ağır bir cehennem azabı vardır. Gerçekten münâfıklar böyle bir sonuca pek fazlasıyla layık olmuşlardır. Münafıklardan bir çokları bu kötü hareketlerinin cezalarını daha dünyada iken de görmüşlerdir. Bunun daha müthişini ise âhirette göreceklerdir.

11. Onlara, yeryüzünde fesatta bulunmayınız, denilince onlar. “Biz ancak islâh edici kimseleriz” derler.

11. Bu mübârek ayetler de münafıkların hakkı kabul etmediklerini, müminleri küçümseyip kendi fenâlıklarında ısrarlı bulunduklarını bildirmektedir. Şöyle ki (Onlara) o münafıklara (yer yüzünde fesatta bulunmayınız) kötü, fesatçı hareketlerden kaçınınız (denilince) bunu reddederler, kendilerinin alemi ıslah edici olduklarını iddiada bulunarak (Biz ancak islâh edici kimseleriz, derler.) Kendi kusurlarını görüp itiraf etmezler.

Evet: Yer yüzünde böyle bir takım şahıslar vardır ki kendi sapıklık ve beyinsizliklerinin hiç de farkında değildirler. Onlar bütün insanlık için zarar verici hareketlerde bulundukları halde bunu medenî, insanî bir hareket sanırlar. Artık bu gibi zararlı şahıslardan kaçınmalıdır.

12. Haberiniz olsun ki fesat çıkaran şahıslar, onların kendileridir. Fakat bunu anlamazlar.

12. Ey mü’minler! ey akıl sâhipleri!.. Uyanık bulununuz, öyle beyinsizce münafıkca hareketlerde bulunan şahısların aldatmalarına kapılmayınız. (Haberiniz olsun ki fesat çıkaran şahıslar onların kendileridir.) Asıl fesada, âlemin huzurunu bozmaya çalışan onlardır. (Fakat) ne garip ki (Bunu anlamazlar.) Bu hareketlerin farkında bulunamazlar.

13. Ve onlara: “Sizde insanların iman ettiği gibi iman edin” denilince derler ki: “Biz o beyinsizlerin iman ettiği gibi iman eder miyiz?” muhakkak biliniz ki beyinsiz olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler.

13. (Ve onlara) o fesatçı, münafık kimselere hitaben geliniz (siz de insanların) hakikî mü’minlerin (İmân ettiği gibi) samimî bir şekilde (İman edin denilince) onlar bencilliklerini açığa vurarak (Derler ki: “Biz o beyinsizlerin İman ettiği gibi İman eder miyiz?) halbuki asıl beyinsiz, budala olan onlardır. Evet: (Muhakkak biliniz ki beyinsiz olan ancak kendileridir. Fakat bilmezler) bunu idrak edemezler.

§ Gerçek şu ki, her zaman, her yerde böyle bir takım yanlış düşünceli şahıslar bulunmaktadır. Bunlar kendilerini bilgili, aydın, ilerici zannederler. Başkalarına bir hakaret gözüyle bakarlar, kendileri gibi düşünmeyenleri fikirden, zekâdan mahrum sayarlar, onlarınmedeniyete ilerlemeye karşı olduklarını sanırlar.

Zavallılar kendilerinin nasıl bir cehalet ve gaflet çukuruna düşmüş olduklarının farkında değildirler. Kendilerinin o acınacak “karanlık hallerini bir saadet, bir aydınlık hali zannederler” Ne diyelim, Cenâb-ı Hak cümlemize uyanıklık nasip buyursun.

14. Onlar iman edenlere rasgelince: “Biz iman ettik” derler. Kendi şeytanları ile yalnız kalınca da: “Biz sizinle beraberiz, biz ancak o iman edenler ile alay eden kimseleriz” derler.

14. Bu mübârek ayetler münafıkların ahlâk ve tavırlarını açıklamakta onların hidayetten mahrum olduklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Onlar) yani münafıklar, ciddiyetten mahrum olan kimseler (İman edenlere rasgelince) hakiki müminlerle karşılaşınca onları aldatmak, şahsî menfaatlerini elde etmek için (biz İman ettik.) bizde sizin gibi mü’min kimseleriz (derler.) Hakikate aykırı olarak müslüman olduklarını iddia ederler.

Fakat (kendi şeytanları ile) yani reisleri ile, kendilerini aldatmış kimseler ile (yalnız kalınca) ıssız yerde konuşunca da (biz sizinle beraberiz) biz sizin yolunuzdan ayrılmayız (biz) İman ettik demekle (ancak o İman edenler ile) müslümanlar ile (alay eden kimseleriz derler.) Mü’minleri kandırmak, onlar ile alay etmek isteriz diye söylenirler. İşte samimiyetten uzak, geçici menfaatlere düşkün olan vicdansız kimselerin hali böyledir.

15. Allah Telâlâ ise onlar ile alay eder. Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.

15. Halbuki o münâfık kimseler aldanıyorlar. (Allah Teâlâ ise onlar ile) o münâfıklar ile (alay eder) yani onlara hikmet gereği bir müddet hayat, nimet verir.

(Onları kendi azgınlıklarında şaşkın bir halde bırakır.) Onların o azgınlık, dinsizlik içinde bir müddet daha şaşkın şaşkın bir halde yaşamalarına mühlet verir. Artık onlar bu müdlet içinde elde edebildikleri geçici ehemmiyetsiz nimetlerden, makamlardan dolayı gururlu bir halde yaşarlar. İşte bu hal onların hakkında bir manevî, ilâhî alay demektir ki neticesi pek acıklıdır.

16. Onlar o münâfıklar o kimselerdir ki: Hidâyet karşılığında dalâleti satın almışlardır. Onların bu ticaretleri bir kazanç temin etmemiştir. Ve onlar hidâyete ermiş kimseler değildir.

16. Evet: mü’minler ile alay ettiklerini sıkılmadan söyleyen o pis topluluk yok mu? Onlar pek aldanmışlardır. Evet: (Onlar) o münâfıklar (O kimselerdir ki hidâyet karşılığında dalâleti) küfür ve isyanı (satın almışlardır.) Böyle bir alışverişte bulunmuşlardır. (Onların) o münafıkların (bu ticaretleri) bu gayretleri hakikî (bir kazanç temin etmemiştir.)

Bilâkis pek büyük bir zarara, felâkete maruz kalmışlardır (Ve onlar hidayete ermiş kimseler değildirler.) Evet; onlar hakiki bir ticaret yoluna, manevi bir kazanç sahasına yol bulmuş değildirler.

Ne yazık ki onların, bu feci sonuçtan haberleri yoktur. Artık uyanık mü’minlere lâzımdır ki o gibi beyinsiz kimseleri iyice tanısınlar, onların aldatışlarına kapılmasınlar, kendi sahalarını o gibi uğursuz kimselerin zararlı ve helâk edici telkinlerinden korumaya çalışsınlar.

17. Onların durumu, ateş yakmış kimsenin durumu gibidir ki, o ateş çevresinde kilerini aydınlatınca. Hak Teâlâ hemen onların nurunu giderdi, onları karanlıklar içinde görmez bir halde bıraktı.

17. Bu mübârek ayetler, münafıkların acayip hallerini, İman nurundan nasıl bir mahrumiyet içinde yaşadıklarını çeşitli şekilde misallendirmekte tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onların) o münâfık kimselerin (durumu) garip tavırlar!, bir takım fâideli şeylerden istifade edemez halleri (ateş yakmış kimsenin durumu gibidir ki o ateş çevresindekileri aydınlatınca) o kimse de bundan istifâde edebileceğini sanıverdi. Fakat (Hak Teâlâ hemen onların nurunu giderdi nurdan faydalanamadılar.

(Onları zulmetler içinde görmez bir halde bıraktı.) Onlar yine karanlıklar içinde kalıp gittiler. İşte münafıkların karanlıktaki durumları!.. Çünkü münâfıklar kendilerine bir kısım açık, parlak deliller getirildikçe inkâr ettikleri meseleler ortaya çıkar, açılır, kendilerinde hakkı kabule, doğru yolu görmeğe bir temayül, bir kabiliyet vücude gelir gibi olur.

Fakat yanlış düşünceleri, geçici menfaatlere kapılmaları sebebiyle o manevi temayülü takip etmezler, yine inkâr ve ihânet yoluna yönelirler, bu hareketlerinin lâik bir cezâsı olarak da fâideli temayülleri Allah tarafından giderilir, kendileri yine o manevi karanlıklar, delâletler içinde bırakılırlar.

§ Mesel: Sıfat, açık durum, geçmiş zamandaki halleri tasvir eden garip kıssa demektir. Çoğulu: Emsaldir.

18. Onlar bir takım sağırlar, dilsizler, körlerdir. Artık onlar o sapıklıktan dönmezler.

18. Onlar, o münâfık kimseler (Bir takım) manen (sağırlar) dır. Hak sözü dinleyip işitmezler. Ve onlar (dilsizler) dir. Kelimeyi şahadet ile lisanlarını ciddi şekilde nurlandıramazlar. Ve onlar (körlerdîr). Çevrelerindeki milyonlarca kudret eserlerini görüp onların yüce yaratıcısını tasdik etmezler.

(Artık onlar -o dalâlete- dönmezler.) Onlar kendi tabii yeteneklerini kendi kötü hareketleri ile ellerinden çıkarmış oldukları için artık sapıklıktan kurtulup hidâyet yolunu takip edemezler.

19. Yahut onların durumu gökten şiddetle boşanan bir yağmur gibidir ki onda karanlıklar vardır, dehşetli bir gök gürültüsü, bir şimşek vardır. Ölüm korkusundan dolayı yıldırımlardan parmaklarını kulaklarına tıkarlar. Allah Teâlâ ise kâfirleri kuşatmıştır.

19. (Yahut) onların, o münafıkların durumu, garip halleri bir bakımdan da (gökten şiddetle boşanan bir yağmur gibidir ki) yani böyle bir yağmura tutulmuş kimsenin haline benzer ki (Onda) o yağmurda (karanlıklar vardır.) Karanlık bir halde bulunur ve onda (dehşetli bir gök gürültüsü, bir şimşek vardır.)

Her tarafa dehşet verir. Bunu görüp işitenler (ölüm korkusundan dolayı yıldırımlardan) kurtulmak hayaliyle (parmaklarını kulaklarına tıkarlar.) Onlar böyle yapmakla kurtulacaklar mı? Ne gezer!..

(Allah Teâlâ ise kâfirleri) bütün dinsizleri (kuşatmıştır) ilim ve kudreti ile ihata buyurmuştur. Artık onun kudret elinden yakalarını asla kurtaramayacaklardır.İşte münâfıklar da böyledir. Kendilerine yönelen dinî ve insanî tebliğlerden, uyarılardan, vaad ve tehditten dolayı müthiş bir hâdise karşısında kalmış gibi bulunurlar.

Dünyevî varlıkların, fanî parıltıların ellerinden çıkacağı korkusu ile kulaklarını tıkarlar. Hak sözleri dinlemezler. Fakat böyle hareket etmekle kurtulacaklar mı? Ne mümkün!.. Allah Teâlâ onların canlarını alır, kendilerini layık oldukları azaplara kavuşturur.

20. Az kalıyor ki şimşek gözlerini hemen kapayıverecek. Her ne zaman önlerini aydınlatsa ışığında yürürler. Üzerlerine karanlık çöktükçe de dikilip kalıverirler. Eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi onların elbette işitmelerini de, görmelerini de gideriverirdi. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

20. O bozuk düşünceli şahısların gerçekteki durumlarına güzelce bakılacak olsa görülür ki onlar gelecek olan pek büyük bir tehlike ile karşı karşıya bulunmuşlardır. Bu ayeti kerime onların bu halini de temsil yoluyla şöyle açıklıyor. (Az kalıyor ki şimşek gözlerini hemen kapıverecek) İlâhî bir yıldırım, bir azap onların gözlerini hemen hemen kör edecektir. (Her ne zaman önlerini aydınlatsa ışığında yürürler.)

İlâhî bir imtihan olarak vakit vakit bir geniş hale, bir parlak makama nâil oldular mı, bunun parıltısında yaşamağa çalışırlar. Fakat bu hal devam etmez. (Üzerlerine karanlık çöktükçe de dikilip kalıverirler.) Onların bahtlarının açıklığı tersine döner, ümitsizlik ve şaşkınlık içinde kalırlar.

Bunlar düşünmelidir ki: (Eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi onların işitmelerini de, görmelerini de) bütün varlıklarını da bir anda (gideri verirdi.) Hiç bir şeye sâhip olamazlardı. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.) Buna inanmışızdır. Artık o gibi kimseler uyanmalı değil midirler?..

Fanî varlıklarına güvenerek maneviyattan mahrum, hakikî ve daimî aydınlıktan nasipsiz bir halde yaşamalı mıdırlar? Cenab’ı Hak hepimize uyanıklık nasip buyursun. Amin!..

§ Bu mübârek ayetler, vaktiyle Medine-i Münevvere ile çevresinde yerleşmiş olan bir takım münâfıklar hakkında nazil olmuştur. Bu ayetlerin hükmü, bütün münâfıklar ile diğer yanlış düşünceli kimseleri kapsamaktadır. Bu yüce ayetler bütün insanlığı irşat edecek bir mahiyette bulunmaktadır.

21. Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz ki sakınmış olasınız.

21. Hak Teâlâ Hazretleri, İnsanların din bakımından çeşitli guruplara ayrılmış olduklarını beyandan sonra bütün insanlığa lütfu ile hitap ederek onların haklarında tecelli eden nîmetlerine ve kendisinin kudret izlerine işâret buyurmuş, onları bir birlik dairesinde yaşamağa, bir yüce yaratıcıya ibâdet ve itaatte bulunmağa, dâvet etmiştir.

Şöyle ki: (Ey insanlar! Sizi ve sizden evvelkileri yaratmış olan Rabbinize ibâdet ediniz.) Onun emirlerine, yasaklarına uyunuz. (Ta ki, sakınmış alasınız). Yüce Allah’ın rızâsını kazanıp, takvâ sâhibi olmak şerefine nâil olasınız.

Evet: insanların takva sahibi olabilmeleri için hem kendilerini yaratmış olan, hem de gelip geçmiş kavimlerin yegâne yaratıcısı olan alemlerin Rabbine ibâdet ve itaatte bulunmalarılâzımdır, başka çare yoktur.

“Lealle” kelimesi; belki, umulur ki, ihtimal ki, memuldur ki mânasına ümit ifâde eden .bir edattır. Terecci ise ummak yalvarmak, temininde, niyazda bulunmak mânasınadır. Meselâ bir şahsa hitaben:

denilse “umulur ki, sen bu kitabı okursun, yani: Senin bunu okuman arzu edilir, rica olunur” denilmiş olur. Cenab’ı Hakkın ise kullarından hangi bir şeyi rica etmesi, hangi bir şey hakkında ümitli olması düşünülemez. Çünkü o bütün kâinatın yaratıcısıdır, her şeye hakkıyla kâdir ve her şeyi bilendir.

Dilediğini yaratabilir ve her şeyin ne olup ne olacağını bilir. Binaenaleyh Yüce Allah’ın “Lealle” buyurması, beyan edilen şeyin dini yönden istenen ve Allah katında makbul olduğunu göstermek içindir. İşte

denilmesi de “Sizin züht ve takvâda bulunmanız Allah katında istenen ve kabul edilen bir şeydir. Size layık olan odur ki sakınasınız.” demek yerindedir.

22. Öyle Rabbiniz ki, sizlere yeryüzünü bir döşek, göğü de bir kubbe yapmış ve gökden su indirmiş ve o su ile sizin için rızık olmak üzere bir nice şeyler meydana çıkarmıştır. Artık Allah Teâlâ için bile bile eşler kılmayınız.

22. Ey insanlar! Kendisine ibâdet ve itaatle mükellef olduğunuz zat, öyle yaratıcınız (Öyle Rabbiniz) dir (ki, sizlere yer yüzünü bir döşek) yapmıştır. Şu latîf yer yüzünü insanlara bir ikametgâh yaratmıştır, insanlar bunun üzerinde rahat rahat yaşayabilirler. Ve o yüce yaratıcı (Göğü de) üstünüzdeki muhteşem semayı da, (Bir kubbe yapmış) tır. Onu yer yüzünün üzerinde vücude getirmiştir.

Ve o Kereme sâhibi yaratıcı (Gökten su indirmiş) tir. O yüksek tabakadan, üstünüzdeki bulutlardan tatlı, berrak yağmur sularını yağdırmıştır. (Ve o su ile siziniçin rızık olmak üzere) yer yüzünde (Meyvalardan) sebzelerden, ekinlerden (Bir nice şeyler -meydana- çıkarmıştır.) Bunlar ile bütün insanlığı rızıklandırmıştır. (Artık) o Rabbiniz, o yüce yaratıcınız olan (Allahü Teâlâ için eşler kılmayınız.)

O ortağı ve benzeri olmaktan uzaktır. Bu kadar güzel şeyler ve ilâhî lutûflar meydanda iken artık o Yüce Yaratıcının varlığı, birliği nasıl inkâr edilebilir. Ve onun yarattığı şeyler nasıl olur da ona ortak koşulabilir! (Siz ise) ey insanlık kütlesi! Bu hakikati (bilirsiniz) evet…

Siz yaradılışınıza aykırı hareket etmezseniz, yaratılıştan sâhip olduğunuz akıl ve irfanı güzelce kullanırsanız, bu ilâhî eserleri göz önüne alır da düşünürseniz elbette Allah Teâlâ’nın yaratıcılığını, ondan başka yaratıcı, ibâdete lâik bir zatın bulunmadığını bilir, tasdik edersiniz. Artık yazıklar olsun o sağlam yaratılışlarını kaybederek küfr ve şirke düşenlere!.. Endat: Niddin çoğuludur. Nidd ise misil, nezir, şebih, benzer demektir.

23. Ve eğer siz kulumuza indirdiğimizden şüphede iseniz, onun benzerinden bir sûre vücuda getiriniz. Ve Allah Teâlâ’dan başka şâhitlerinizi dâvet ediniz, eğer siz doğru kimseler iseniz.

23. Bu mübârek âyetler Allah’ın birliğini bütün insanlara tebliğ eden Hz. Muhammed Aleyhisselâmın doğruluğuna, hakîkaten bir yüce peygamber olduğuna şahâdette bulunan Kur’ân’ı Kerîm’in, benzerinin getirilmesi mümkün olmayan bir ebedî mucize olduğunu açıklamaktadır.

Şöyle ki: (Ve) Ey inkarcılar! Ey münafıklar! Ey şüphede bulunanlar; (Eğer siz kulumuza) Hz. Muhammed’e âyet âyet, sûre sûre (indirdiğimizden) Kur’ân’ı Kerîm’den (şüphede iseniz) o apaçık kitabın bir ilâhî kitap olduğunda, onu size tebliğ eden zatın peygamberliğinde şüphe ediyorsanız (onun benzerinden bir sûre) o surelerden birinin bir benzerini (vücude getiriniz) başkalarından da yardım isteyiniz.

(Ve Allahü Teâlâ’dan başka şâhitlerinizi) yardımcılarınızı, mâbud olduğuna inandığınız putlarınızı (dâvet ediniz) çağırınız, gelsin size yardım etsinler. (Eğer siz) iddianızda (doğru kimseler iseniz) çok uzak, buna imkân mı var?

24. Eğer siz onu yapamaz iseniz, elbette yapamayacaksınız ya, artık o ateşten sakınınız ki, onun çırası, bir takım insanlar ile taşlardır. O ateş ise kâfirler için hazırlanmıştır.

24. Ey câhiller! (Eğer siz onu yapamazsanız) Kur’ân’ı Kerîm’in bir sûresinin olsun benzerini vücuda getirmekten âciz kalırsanız (Elbette yapamıyacaksınız ya) zaten âciz kalacağınız muhakkak ya (Artık o ateşten sakınınız ki) o cehennemden korkunuz ki (Onun çırası) onu yandıran, parlatan, tutuşturacak şey (bir takım insanlar ile taşlardır.)

Evet… Onun çırası yerinde olan şeyler, kâfirler, bir takım günahkârlar ile bir çok taşlar, putlardır. (O ateş ise) asıl (kâfirler için hazırlanmıştır) bugün mevcuttur. Artık siz de küfr ve isyanda devam ederek öyle bir ateşe atılmaya nasıl cesâret edebiliyorsunuz?

§ ilerde de beyan olunacağı üzere Kur’ân’ı Kerîm öyle bir ebedî bir mûcizedir ki, onun hiç bir sûresinin benzerini getirmeye hiç bir kimse muktedir olamamış ve olamıyacaktır. O eşsiz ilâhi bir kitaptır, Allah’ın bir lütfudur, belâgat ve fesahatın en parlak, benzersiz bir nümûnesidir.

O Kur’ân-ı Kerîm’in bu yüceliğini bütün ilim ve fazîletsâhipleri kabul etmektedirler. Artık böyle ebedî bir şekilde âleme diyanet, fazilet, hikmet, ilim ve irfan nurlarını yayıp duran kutsî bir kitabı kim inkâr edebilir? Bunu değiştirmeye bozmaya kimin selahiyeti bulunabilir?

Ne mutlu bu yüce kitabın nûrlarından hakkıyla istifâde edenlere! Kur’ân-ı Kerîm’in bu pek yüksek mahiyetini bir çok insaflı yabancı bilginler de itiraf etmektedirler. Bu cümleden olarak Dr. İzak, Taymis gazetesinde neşredilmiş olan bir makalesinde şöyle demiştir: “Müslümanlık, medeniyetin meşalesi olan Kur’an’a dayanmaktadır.

Bu kitap insanları bilmediklerini öğrenmeğe teşvik eder, ilerleme, doğruluk ve izzeti nefsin insanlar için lâzım olduğunu anlatır. Şüphesiz dir ki, İslâmiyetin faydalı olduğu açıktır.

Onun başlıca hususiyet!, medeniyetin esası, belki en büyük direği olmaktır.” Evet… Hakikî medeniyet, İnsanlık, ahlâk ve fazîlet ancak İslâmiyet sayesinde ortaya çıkar. Elverir ki, ondan lâyıkiyle istifadeye çalışılsın.

25. Îman edip güzel güzel amellerde bulunanlara müjde var. Şüphe yok ki onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile rızıklanınca diyeceklerdir ki: Bu meyve bizim evvelce de rızıklandığımız bir meyvadır. Onlara birbirine benzeyen böyle nimetler verilmiş olacaktır. Ve onlar için cennetlerde tertemiz eşler de vardır ve onlar o cennetlerde ebedî olarak kalacaklardır.

25. Kur’ân-ı Kerîm’in âyetleri arasında pek güzel bir uyum, bir münasebet vardır. Evvelki âyetler, küfür ve isyan sahiplerinin uğrayacakları ahiret azaplarını ve felâketlerini bildirmiştir.

Bu âyeti Kerîme’de İman ve güzel âmel sahiplerinin ahiret âleminde ebedî olarak kazanacakları nimetleri, mükâfatları bildirmektedir. Şöyle ki: Ey yüce peygamberim! (İman edîp güzel güzel amellerde bulunanlara müjde var) onları müjdele (şüphe yok ki onlar için) ağaçları (altından ırmaklar akan cennetler vardır.) Bu mü’min, salih kullar için ne büyük bir müjdedir.

Bu müjde, bütün insanlığı uyanmaya dâvet ve o gibi nimetleri kazanmaya teşvik hikmetini de içermektedir. Evet… mü’min, güzel amellere sâhip olanlar için ebedî, mesut bir hayat vardır.

Onlar “cin.an, cennât” denilen ve ağaçları altında tatlı tatlı ırmaklar akan ebedî bir âlemde pek mühim nimetler elde edeceklerdir. Ve mü’min salih kullar (Her ne vakit o cennetlerden bir meyva ile rızıklanınca) vaktiyle dünyada da elde etmiş oldukları nimetleri hatırlayarak (diyeceklerdir ki: Bu meyva bizim evvelce rızıklandığınız bir meyvadır) o nevidendir.

Bu zatlar, Cenâb-ı Hakkın kendilerini dünya da da, ahirette de rızıklandırmış olduğunu bir şükran vesilesi olarak saygılı bir lisan ile anacaklardır. Gerçek şu ki, her ne kadar dünya nimetleri, cennet nimetleri kadar ebedî, leziz, fevkalâde bir tazelik ve güzelliğe sâhip değilse de şekil ve mahiyet itibariyle onlara kısmen benzemektedir. Bu bakımdan bu dünya nimetleri de daima şükrana lâyıktır.

(Onlara birbirine benzeyen) böyle nimetler (verilmiş olacaktır.) Bu ne büyük ilâhî lutuftur. Evet… Güzel düşünülürse dünyada da nâil olduğumuz nimetler, birer ilâhî lutuftur.

Bunlar da ne kadar kıymetlidir, ne kadar şükrana lâyıktır. (Ve onlariçin) o mü’min, salih kullar için (cennetlerde tertemiz) her kusurdan uzak (eşler de vardır.) Bu da ne büyük bir nimettir. Evet… Dünyadaki evlilik hayatı da meşru, faziletli ve temiz olunca hayatımızın devamına, inkişaf ve güzelleşmesine pek iyi bir vesîledir.

Demek ki bunlar ahiret hayatında da liyakatlı kimseler için birer büyük nimet mahiyetinde bulunacaktır. Artık bugün de kısmen olsun elde ettiğimiz nimetlerin kadrini bilmemiz icap etmektedir.

Bu dünyevî nimetleri küçümseyenler, bunların uhrevî hayatta ne işleri var diyenler ise nimete nankörlük etmiş, dünya hayatını da, ahiret hayatını da güzelce anlamak meziyeinden mahrum kalmış kimselerdir.

(Ve onlar) mü’min, salih, şükreden kullar ise (o cennetlerde ebedî olarakkalacaklardır.) İşte insan daha dünyada iken böyle bir istikbale sâhip olmanın sebeplerine sarılmalıdır. İmandan, salih amellerden aslâ ayrılmamalıdır. Cenâb-ı Hakkın korumasına’sığınmalıdır.

26. Şüphe yok ki. Allahü Teâlâ bir sivrisineği ve onun üstünde bulunanı misal getirmekten haya etmez. İmdi iman etmiş olanlar bunun Rableri tarafından bir hak olduğunu bilirler. Kâfir olanlar ise: Allah bununla misal olarak ne murat etti derler. Hak Teâlâ bu misal ile birçoklarını saptırır birçoklarını da hidayete eriştirir. Allah Teâlâ bununla ancak fasik olanları dalâlete düşürür.

26. Bu mübârek âyetler: Mü’minlerin güzel inanışlarını bildirmekte, mü’min olmayanların da cehalelerini, yanlış düşüncelerini teşhir etmektedir, onların en boş iddialar ile Kur’ân’ı Kerîm hakkında şüphe uyandırmağa çalıştıklarını ilân eylemektedirler.

Allah’a verdiği sözü bozmuş, yer yüzünde fesat çıkarmağa çalışmış olan kimselerin de ebedî ziyanda kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki Kur’ân’ı Kerîm’de birer misal olarak zübab = sinek – enkebut = örümcek gibi bâzı ehemmiyetsiz görülen hayvancıklar zikredilmiştir.

Bir takım cahil yahudiler ise, “Bu Allah kelâmına benzemiyor” diye Kur’ân’ı Kerîm hakkında bir şüphe uyandırmak istemişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Evet… (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bir sivrisineği ve) hattâ küçüklükte (onun üstünde bulunanı) diğer hayvancıklar gibi şeyleri Kur’ân-ı Kerîm’de (Misal olarak getirmekten utanmaz.)

Bu, haşa haddizatında bir eksiklik değildir, utanmayı icap etmez, belki bunda bir hikmet vardır. Bu bir uyarma vesilesidir, bir ilâhî imtihandır. (İmdi İman etmiş olanlar, bunun Rableri tarafından bir hak olduğunu bilirler.) Bu sebeple de hidayete ermiş, ilâhî nimetlere kavuşmuş olurlar. Bilâkis (kâfir olanlar ise) bunun hikmetini anlamazlar. (Allah bununla misal olarak ne murat etti derler) inkâra cesaret gösterirler.

(Hak Teâlâ) ise (bu misal ile birçoklarını dalalette bırakır) onlar bu inkârlan yüzünden dalâlete düşmüş, ebedî olarak azabı hak etmiş olurlar. Cenab’ı Hak bununla (birçoklarını da hidayete eriştirir.) Bundaki hikmeti, büyük gayeleri mü’minler anlayıp tasdik ederler, hidayete nâil bulunmuş olurlar.

(Allah Teâlâ bununla) böyle bir hikmet gereği getirmekte (ancak fâsık olanları dalâlete düşürür.) Onlar düşünerek bundaki hikmeti, gayeyi anlayamazlar, cehâletlerini anlamıyarak, Allah’ın kelâmına itarazda bulunurlar, bu yüzden ebedî bir şekilde sapıtarakfelâkete düşerler.

§ Mesel: Lûgatte bir şeyin benzeri, neziri demektir. Delil, hüccet, kıssa, hikâye, örnek olarak söylenilen söz, büyük ahlâkî hikâye mânasında kullanılır. Böyle bir şeyi hikâye etmeğe de “darbı mesel” denir.

Darbımeseldeki fayda ise bir şahsın veya bir olayın münasibini, benzerini söyleyip böylece o şahsın veya olayın güzelliğini veya çirkinliğini, özen göstermeye lâyık olup olmadığını güzelce ve hâtıralarda kalacak bir şekilde göstermekten ibarettir.

Bunun içindir ki en beliğ, en edebî makalelerde, manzumelerde birçok mesellere tesadüf olunur. Meselâ: Güzel sesli bir zata “bülbül”, güzel gözlü bir insana “âhû” zararlı bir şahsa “yılan” uğursuz bir kişiye “baykuş” denir.

Bu benzetiliş ile onların mahiyetleri en kısa birer ifade ile en kuvvetli bir şekilde anlatılmış olur. Artık, Kur’ân’ı Kerîm’de bir hikmet ve ihtiyaçtan dolayı böyle bâzı mesellerin, benzetmelerin bulunması onun ilâhî bir kitap olmasına engel olduğu nasıl düşünülebilir?

27. O kimseler ki Yüce Allah’ın ahdini tevsik yemin ile tekit ettikten sonra bozarlar. Bitişmesini emretmiş olduğu şeyi kesiverirler, yeryüzünde fesat çıkarırlar, İşte ziyana uğrayanlar, onlardır.

27. (O kimseler ki) o fâsık, sözlerinde durmaz şahıslar ki (Allah Teâlâ’nın ahdini sağlam bir şekilde) yemin ile (pekiştirdikten sonra bozarlar) ona aykırı hareketlerden kaçınmazlar ve Cenâb-ı Hakkın (bitişmesini) sımsıkı tutulmasını ve gözetilmesini (emretmiş olduğu şeyi kesiverirler) onu gözetmezler, ve onlar (yer yüzünde fesat çıkarırlar) diyanete, ahlâka, İnsanlığa aykırı, zararlı şeyleri yaparlar, (İşte ziyana uğrayanlar) ziyana uğrayan ve sapıklaşanlar ancak (onlardır.) Ne büyük bir felâket!

§ Ahid; Lûgatte zaman, asır, vasiyet, yemin, güven, Hakkı gözetmek, söz vermek, mukavele yapmak, kefil olmak demektir. Allah Teâlâyı birlemek, bir söze inanıp güvenmek mânasında kullanılmıştır. Ayeti kerimedeki abid’den maksat ise ruhlar âleminde bütün ruhların Allah’ın Rab oluşunu tasdik etmiş olmalarıdır. Onlar “

= (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?)” (A’raf 7/172) yüce hitabına karşı “Evet” diye tasdikte bulunmuşlardı. Veyahut her insanın yaratılıştan sahip olduğu Allah’ı tasdik etme kabiliyetidir. Bu yaratılışın kaybetmeyen herkes, bu kâinatı yaratan bir yüce yaratıcının varlığına,onun ibâdet ve itaata layık olduğuna aklen, fikren kanaat getirebilirler.

Bununla beraber peygamber zamanında bazı kimseler veya kabileler, Rasûlü Ekrem’e, müraccat ederek onu tasdik etmiş, onunla sağlam anılaşma yapmış oldukları halde daha sonra sözlerinden dönmüşler, dünyada da, ahirette de belâlarını bulmuşlardır. Binaenaleyh bu âyeti kerimedeki ahid bunu da kapsamına alır.

§ Misak da; ahid, yemin, bir şeyi bir şey ile, bağlamak, takviyede bulunmaktır. Yapılan bir anılaşmaya bir şey ile güvence altına almak ve takviye etmek bir misak demektir.

Nitekim senet ve delil gibi kendisine itimat edilen, inanılıp kendisi ile kalbe kanaat gelen bir şeye de “vesika” denilir. Ayeti kerimedeki misaktan murat ise ahdi pekiştiren, o husustaki düşünceleri aydınlatan âyetler, mucizeler, semavi kitaplardır.

§ Vasıl ise lûgatte: Bir şeyi diğer bir şeye ulaştırmak, bitiştirmek, ulaşıvermek demektir.

Âyeti kerimedeki vasıldan maksat ise, bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik edip bunların aralarını ayırmamaktır; üzerimize düşen vazîfeleri, görevleri yerine getirip terk etmemektir, bütün mü’minlere dostlukta, hayır dileğinde bulunup aralarına ayrılık düşürmemektir, umum halkın iyiliğini sağlayan nizamlara uyup bunları ihmal eylememektir.

İşte bu gibi hususlara riayet etmeyenler, ahd ve yemini bozmuş, dalâlete düşmüş, ziyana uğramış fasık kimselerdir.

§ Fişka gelince: Bu da lûgatte yoldan çıkıp sapmaktır. Şeriat lisanında ise: Allah’ın Emrini terkederek isyanda bulunmaktır. Böyle hak yolundan çıkan şahsa da “fâsık” denir.

Çoğulu “Fasikûn” ve “Füsekâ” dir. Fasıklığın üç tabakası vardır. Birincisi: Günahları arasıra işlemekle beraber onları çirkin görmektir; haram olduklarını kabul etmektir. İkincisi: Kebire (büyük) denilen günahları İşleyerek, bunlara kapılarak devamda bulunmaktır. Üçüncüsü de: Kebirelerin haram olduğunu, çirkin bulunduğunu inkâr etmek suretiyle onları işlemektir.

İşte bu üçüncü tabaka, bir küfür mertebesidir. Bir fasık bu mertebede bulunmadıkça ondan İslâm adı kaldırılmaz. Çünkü o, haramı gerektiren esasları tastikte bulunmuştur. Üçüncü tabakadakiler tevbe ve istiğfar etmeden ölürse ahirette ebedî olarak azap çekerler, ziyana uğrarlar.

§ Hüsran: Zarar, ziyan, noksanlık, sermayeyi kaybetmek, helâke ve dalâlete mâruz kalmak demektir. Sahibine “Hasir” denir. Çoğulu “Hâsirûn” dur.

28. Allahü Teâlâ’yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki sizi ölüler iken o diriltti. Sonra sizi öldürecektir, sonra da sizi diriltecektir, sonra da ona döndürüleceksinizdir.

28. Bu mübârek âyetler Kâinatın Yüce Yaratıcısının insanlık hakkındaki şefkatini, kâinattaki tesarruflarını uyanma vesilesi olarak gözler önüne koymaktadır.

Ve bütün insanlığı gafletten uyanmağa dâvet ederek bütün kainatın bilgili ve güçlü yaratıcısının kudret ve azametini düşünmeğe bizleri sevk eyelmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Ey gafîlinsanlar!..

Siz (Allahü Teâlâ’yı nasıl inkâr ediyorsunuz ki) o pek büyük olan Kâinatın Yaratıcısını neye dayanarak inkâr edebilirsiniz ki bütün kâinat, onun varlığına şahittir. Bu cümleden olarak ey insanlar!

(Sizi ölüler iken o diriltti) siz evvelce hayattan mahrum birer zerreden bir damla sudan ıbarettiniz, sonra sizi hayata o kavuşturdu, sizi ruh, idrak sahibi bir hale getirdi. (Sonra sizi öldürecektir) geçici olarak hayattan mahrum bırakacaktır. Fakat büsbütün mahv ve yok olmayacaksınız.

Muhakkak ki (sonra da sizi) tekrar (diriltecektir.) Kıyamet günü size tekrar hayat verecektir. Daha (sonra da ona) o yüce yaratıcıya, onun mükâfat ve ceza âlemine (döndürüleceksinizdir.) Dünyadaki amellerinizden dolayı muhakemeye tâbi tutulacaksınızdır, amellerinize göre mükâfat ve ceza göreceksiniz. Artık bu âkıbeti düşününüz.

29. O öyle bir Kerem sahibi yaratıcıdır ki yeryüzünde her ne var ise hepsini sizin için yarattı, sonra da semaya yönelip onları yedi gök olarak düzenledi, o her şeyi hakkıyla bilicidir.

29. Ey insanlar! ( Yüce Mabud (öyle kerem sahibi bir yaratıcıdır ki, yer yüzünde her ne var ise hepsini sizin) İstifade edebilmeniz (için yarattı.) vücude getirdi, onlardan istifade için size kabiliyet verdi. (Sonra da) bundan başka da (semaya) üstünüzdeki yüksek kubbelere (yönelerek) ilâhî İradesini yönelterek (onları yedi gök olarak düzenledi.) Oradaki kudret eserlerini sema, yedi tabaka, yedi âlem olmak üzere, tanzim kıldı. (Ve o) Kâinatın yüce yaratıcısı (her şeyi hakkıyla bilicidir) onun kudreti böyle her şeye fazlasıyla kâfidir.

Ve onun her yaratışında bir nice faydalar, hikmetler vardır ki bunların umumuna ancak o bilir. Artık insanlar için lâzımdır ki gafletten uyansınlar. Cenâb-ı Hakkın nimetlerinden istifade ederek o cömertçe nimet verenin bütün emirlerine, yasaklarına uysunlar. Yer yüzündeki bütün varlıklardan meşru bir şekilde istifade ederek bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Yüce Mâbuda şükretsinler.

Evet!.. Bu mübârek âyetlerden müslümanlar daima birer uyanış dersi almalıdırlar, hayatlarını, yurtlarını, tanzim için daha ziyade çalışmalıdırlar, kendileri için yaratılmış milyonlarca nimetlerden, yaratılış kanunlarından istifade yollarını takip etmelidirler.

Tembellik ve sefalet içinde yaşayarak başka milletlerin çalışmalarına, maddeten kalkınmalarına bir hayret bakışıyla bakmamalıdırlar. Belki maddî ve mânevî kalkınma hususunda bütün insanlığa bir parlak numune olmalıdırlar. Nitekim vaktiyle müslümanlar böyle bir uyulacak Örnek halinde bulunmuşlardı. Medeniyet tarihi buna şahittir.

§ Arz: Bir cins isimdir. Bütün yer yüzüne denir. Çoğulu “arzât, urûz. arazûn, erâzi” dir. Arz; nezle hastalığına, sarsılmağa, titremeğe, aşağı şeyede denir.

§ Sema; her şeyin sakf ma =

= tavanına denir. Yağmura, buluta da sema denir. Gök kubbesi yerinde kullanılmıştır. Çoğulu: Semavattir. Kur’ân-ı Kerîm’de beyan buyrulan semadan ve semavattan maksat, bizim yer kürenin üstünde görülen birçok işik saçan işik alan sabit yıldızları, gezegenleri, kapsayan tabakalardan ibarettir ki bunların varlıklarını kısmen görmekte, keşfetmekteyiz.

Fakat yedi tabakayaayrılmış olan göklerin varlığına inanmakla beraber, bunların ne şekilde ne mahiyette olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Vaktiyle bir kısım astronomi âlimlerinin semalar, gök cisimleri hakkında vermiş oldukları bilgiler, bilahara pek noksan görülmüştür.

Meselâ vaktiyle güneş en büyük bir işik merkezi kabul edilip diğer bir kısım sabit yıldızlar, gezegenler ise, onun etrafında dolanmakta, yalnız ondan işik almakta sanılıyordu. Özellikle Ay, Zühre, Utarit, Şems, Mirrih, Müşteri, Zühel adındaki işik saçan, nurani yıldızların birer gök tabakasında yerleşmiş bulunduğu görüşünde idiler. Bu sebeple bu yıldızların yedi kat göklerde bulunduğunu iddia ediyorlardı. Halbuki bilahara fennin, uzay araştırmalarının ilerlemesi neticesinde anlaşılıyor ki üzerimizdeki uzay sonsuzdur.

Bunda pek ziyade işiklı cisimler, yıldızlar vardır. Güneş bize nisbeten yakın olduğu için bütün yıldızlardan büyük gözüküyor. Halbuki uzayda öyle işiklı küreler vardır ki güneş onlara nazaran pek küçüktür ve bizlere pek yakındır. Güneşin işiğı bizlere beş on dakika içinde geldiği halde öyle yıldızlar vardır ki onların işiğı bizim küremize binlerce sene zarfında ancak gelip kavuşabiliyor.

Artık kâinatın genişliğini, bunları yaratmış olan Yüce Yaratıcının kudret ve azametini düşünmelidir. Artık üstümüzde düzenlenmiş müstesna bir halde bulunmuş yedi sema tabakasının bulunduğunu , mucize olan Kur’ân’ı Kerîm haber verdiği halde bunu kim inkâr eder ve uzak görebilir.

Meğer ki, akıldan mahrum, kâinatın genişliğini İdrakten habersiz, ilâhî kudreti inkâr eden bir budala olsun. Velhasıl biz müslümanlar yedi kat semanın varlığına inanırız. Bunların detaylarını ise ancak Allahü Teâlâ bilir.

Yorum Yap