BAKARA SURESİ

30. Hatırla o zamanı ki. Rabbin meleklere: “Ben yeryüzünde muhakkak bir halife kılacağım” diye buyurmuştu. Melekler de: “Yeryüzünde fesat çıkaracak, kanlar dökecek kimseyi mi yaratacaksın, bizler ise sana, hamd ile tesbih eder, seni takdis eyleriz.” demişlerdi. Allahü Teâlâ da: “Şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim.” diye buyurmuştur.

30. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Allah’ın yer yüzünde bir halife yaratacağını meleklere bildirmiş olduğunu, meleklerin de bu yaradılıştaki hikmeti anlayamadıkları için bunu sual ettiklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm! (Hatırla o zamanı ki Rabbin meleklere) hitâben (ben yer yüzünde muhakkak bir halife kılacağım) yerin imarına, idaresine, zürriyetinin yer yüzünde yayılmasına, onu memur edeceğim (diye buyurmuştu.

Melekler de) bu husustaki ilâhî iradenin hikmetini idrâk edemedikleri için bunu anlamak istemişler, Yarabbi! Sen (yer yüzünde fesat çıkaracak) isyanlar yüzünden fenalıklara sebebiyet verecek ve (kanlar dökecek) birbirini öldürecek (kimseyi mi yaratacaksın) bu kabiliyette olan insan türünü mü vücude getireceksin?..

Ey Allah’ım! Bunun hikmeti nedir? (Biz ise sana hamd ile tesbih eder) subhanallah ve bihamdih deriz. (Seni takdis eyleriz) İlahlığına lâik olmayan şeylerden seni uzak tutarız. Artık hikmet nedir ki bizim gibi mâsum bir zümre varken, isyan edecek bir zümreyi halife kılıyorsunuz? (demişlerdi.)

Bunlar böyle demekle Allah’ın iradesinehaşa itiraz değil belki onun yalnız ne gibi hikmet ve menfaate dayandığını anlamak istemişlerdi. (Allah Teâlâ da) melekleri aydınlatma, her iradesinde bir nice faydaların, hikmetlerin var olduğuna işaret için (şüphe yok ki sizin bilemiyeceğiniz şeyleri ben bilirim “diye byurmuştur”.) Öyle bir nev’i mahlûku vücude getirmekte de nice faydalar vardır.

Onların âsileri olacak ise de itaatkâr olanları da bulunacaktır. Allah’ın dinini yayamaya, insanlığı aydınlatmaya çalışacak ne yüce şahsiyete sâhip zatlar da ortaya çıkacaktır. Artık ey melekler! Siz her şeyin hikmetini bilemezsiniz. Her şeyin hikmetini, faydasını, zararını hakkıyla bilmek zatı uluhiyetime mahsustur, bunu böyle biliniz.

§ Melekler, Adem oğularının yer yüzünde fesat çıkaracaklarını, kan dökeceklerini, onların yaratılmasından önce nasıl bilmiş idiler? Buna cevaben denilebilir ki, Cenâb-ı Hak geleceğe ait bütün hadiseleri levhi mahfuzda yazmış olduğundan melekler bu levhaya bakmakla bu bilgileri edinmişlerdi. Veyahut bunu başka bir yolla meydana gelmeden önce öğrenmişlerdi.

§ Melâike, melek kelimesinin çoğuludur. Melekler bir takım mübârek, günahlardan uzak maddî yönden yiyip içmeğe ihtiyacı olmayan ibâdet ve itaatle meşgul olan muhtelif şekillere girebilen, lâtif varlıklardır. Bunların mahiyetlerini Cenâb-ı Hak bilir. Bunlar latif cisimlerdendirler.

Ruhlar gibi, veyahut birer soyut cevherdirler. Bunların birçok nevileri vardır. Bir kısmı peygamberlere Cenâb-ı Hakkın emirlerini, kitaplarını getirip tebliğ etmeye memur bulunmuştur. Cibril Aleyhisselam gibi. Meleklerin varlığına bütün din mensupları ve bütün eski felsefeciler inanmışlardır.

§ Halife: Başkasının yerine geçen, onun makamına kaim, onun bâzı hususlarda vekili olan kimse demektir. Çoğulu Hülefadır. Bu âyeti kerimedeki halifeden murat Adem Aleyhisselamdır. Kendi evlât ve torunlarına Allahü Teâlâ’nın emirlerini, yasaklarını Cenâb-ı Hak adına vekâleten tebliğe memur bulunmuştur.

§ Tesbih: Subhanallah diyerek Hak Teâlâyı yüceltmek ve O’nu noksan sıfatlardan uzak tutmak, yani onun bütün noksanlardan beri olduğunu itiraf etmektir.

§ Takdisde: Mukaddes saymak, mübârek tutmak, hamd ve övgüde bulunmak, layık olmayan bir şeyden uzak tutmaktır.

 31. Ve Allahu Teâlâ bütün eşyanın isimlerini Âdem’e bildirdi. Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini bana haber veriniz. Eğer siz doğru söylüyor iseniz, diye buyurdu.

31. Yüce Allah (30) âyeti kerimesi ile meleklerin bilemiyecekleri şeyleri bildiğini beyan ve her aradışının bir hikmete dayandığna işaret buyurmuştu. Gerçekten, melekler de Allah’ın ilminin azametine kani, ilâhi fi’lin bir hikmet ve faydaya dayandığını İtiraf ediyorlardı.

Fakat Cenâb-ı Hak onları daha ziyade aydınlatmak, kanaatlerini görerek pekiştirmeleri için onların bilmedikleri şeyleri Hazreti Adem’in bildiğini göstermiş, binaenaleyh Adem Aleyhisselâmın yer yüzünde hilâf ete meleklerden daha lâyık olduğuna işaret buyurmuştur.

Şöyle ki: (Ve Allahü Teâlâ) Hazretleri (bütün eşyanın isimlerini Adem’e bildirdi.)Bütün isimleri, yani bu isimlerin delâlet edeceği eşyayı, mânaları bir ilham, bir zaruri ilim şekliyle tarif ve tâyin buyurdu.

(Sonra da bu eşyayı meleklere göstererek bunların isimlerini) nelerden ibaret olduklarını (bana haber veriniz eğer siz) iddianızda, hilâfete daha lâyık bulunduğunuzu zannetmenizde (sadık) doğru sözlü (İseniz, diye buyurdu.) Onların kanaatlerini tashih lütfunda bulundu.

32. Dediler ki; Seni tesbih ederiz, senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphe yok ki alîm, hakîm olan sensin.

32. Melekler de âcizliklerini ikrar edip sorularının bir itiraz mahiyetinde olmayıp bir açıklama isteğinden ibâret olduğunu arz için (dediler ki) Ey Rabbimiz! (Seni tesbih ederiz) seni noksan sıfatlardan uzak tutar ve takdis eyleriz. Senin her fiilin, her hükmün elbette bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır.

(Senin bize bildirdiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur) biz aczimizi İtiraf ediyoruz. (Şüphe yok ki alîm) her şeyi hakkıyla bilen ve (hakîm olan) her şeyi bir hikmet ve faydaya binaen yaratan ancak (sensin) buna inancımız tamdır.

33. Buyurdu ki: Ey Âdem! O şeyleri adları ile bu meleklere haber ver. Âdem de o şeyleri adları ile haber verince Cenâb-ı Hak buyurdu ki; Size dememiş miydim ki, ben şüphesiz göklerin de, yerinde gizliliklerini bilirim. Ve sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.

33. Allahü Teâlâ, Adem Aleyhiselâm’a hitâben (buyurdu ki ey Adem! O şeyleri adlariyle bu meleklere haber ver.) Bunlara dair bildiklerini anlat (Adem de) sâhip olduğu zaruri bir ilim, ilâhî bir ilhama dayanarak (o şeyleri adlariyle haber verince) onların ne gibi hikmetlere binaen yaratılmış olduklarını bildirince Cenab’ı Hak (buyurdu ki: Size dememiş mi idim ki ben şüphesiz göklerin de, yerin de gizliliklerini) esrarını, gayb şeylerini, gizli kapalı her şeyini (bilirim.) Tek olan zatıma hiç bir şey gizli kalamaz.

(Ve) binaenaleyh (sizlerin açıkça yaptığınız ve gizlediğiniz şeyleri de bilirim.) O halde Hazreti Adem’e o payenin verilmesi de bir hikmeti ilâhiyem gereğidir. O hikmeti lâyıkiyle bilen de ancak benim, mahlûkatın vazîfesi de, Yüce Yaratıcı’nın ilim ve hikmetini tasdik ve tazim etmektir.

Velhasıl: Yüce Allah bu şekilde de insanlığın bir fıtrî fazîlete sâhip olduğunu göstermiştir. Artık bunun kadrini bilmek, insanlığın bu şerefini yok edecek gayri meşm hareketlerden kaçınmak, biz insanların üzerine düşen bir vazîfedir.

34. Hani biz meleklere demiştik ki Âdem’e secde ediniz. Onlar da hemen secde edivermişlerdi. Yalnız şeytan kaçınmış, kibirlenmiş ve kâfirlerden olmuştu.

34. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hakkın Adem Aleyhisselâm hakkındaki lütfu ihsanını bildiriyor. Hz. Adem’den insanlık hali bazı hataların meydana geldiğine işaret buyuruyor.

İnsanlığın düşmanı olan iblisin de ne kadar kötü olduğunu bildirerek onun vesvesesinden insanların kaçınmaları lüzumunu gösteriyor. Şöyle ki: (Hani) Rasûlüm! Hatırla ki (biz meleklere demiştik ki) yani ben Yüce Mabud emretmiş idim ki (Adem’e secde ediniz) ona saygıda bulununuz. (Onlar da) o melekler de (hemen secde edivermişlerdi.) Bu ilâhî emre derhal uymuşlardı.

(Yalnız şeytan) müstesna, o, secde etmekten (kaçınmış) bu emreuymamış (kibirlenmiş) kendisini büyük görmüş (ve kâfirlerden olmuştu.) O habis, zaten Allah’ın ilminde kâfirlerden idi.

Bu tutumuyla da küfrü meydana çıkmış oldu. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki Hak Teâlâ’nın her hangi bir emir ve yasağını kabul etmek ve ona saygı göstermek İman alâmetidir, dinin gereğidir.

Bunun aksine hareket ise küfür ve taşkınlık nişanesidir. İşte bu secde hususundaki ilâhî emri beğenmemek alçaklığında bulunan iblis, bu yüzden ebedî bir ziyana uğramıştır.

35. Ve biz demiştik ki ey Âdem! Sen ve eşin şu cennette oturun. Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin. Ancak şu ağaca yaklaşmayın, yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.

35. (Ve biz demiştik ki ey Adem! Sen ve eşin) hayat arkadaşın olan Havva (şu cennette oturun) orası sizin ikametgâhınız olsun. (Dilediğiniz yerlerde onun yemişlerinden bol bol yiyin) onlardan istifade edin.

(Ancak şu ağaca yaklaşmayın) onun meyvasından yemeyin, (yoksa ikiniz de zalimlerden olursunuz.) Bunun üzerine gelecek cezadan dolayı nefsinize zulm ve gadr etmiş, böyle güzel, pek hoş bir cennetten çıkarılmış bulunursunuz.

§ Meyvesinden yenilmesi yasaklanan ağaçtan maksat, rivayetlere göre buğday veya üzüm veya incir veya kâfur ağacıdır. Fakat kesin veya açık bir delil bulunmadıkça bunu tâyin etmemek en iyisidir.

Nitekim Kur’ân’ı Kerîm’de de bu açıklanmamaktadır. Yasağa uyma hususunda hepsi de eşittir, belirlemeye ihtiyaç yoktur. Binaenaleyh biz bunu da Allah’ın ilmine havale ederiz.

§ Secde: Lûgatte son derece tevazu ile, tezellül ile baş eğmektir. Buna “serf üm” denir. Şeriat lisanında ise ibâdet kasti ile baş eğip alnı yere koymaktır. Bu secde yalnız Allahü Teâlâya yapılır.

§ Meleklerin Hz. Adem’e yaptıkları secde ise bunun ya lüğavî mânası kast olunmuştur. Bunun mânai şerifi kast olunduğu takdirde ise, bu Adem’in kadrini, şanını yüceltmek meleklerin ilâhî emre ne kadar itaatli olduklarını göstermek için Hz. Adem’in bir kıblegâhı makamında bulunmasından ibarettir.

§ Cennet: Bağlık, bahçelik yer demektir. Âhiret âleminde mü’minlere vaad edilen nimet ve saadet âlemine de cennet denilmiştir ki, çoğulu Cennât ve cinandır. Bu otuzbeşinci âyetteki cennetten maksat nedir? Biz bunu da Allah’ın ilmine havale ederiz.

Bir rivayete göre bu, yer yüzünde bulunan ve ağaçlar ile kuşatılmış olan bir bostandan, bir mesireden İbarettir. Fakat, alimlerin çoğuna göre bundan maksat, asıl cennettir. Bugün mevcut olup âhirette mü’minlerin nâil olacakları bir sevap yurdundan, bir ebedî saadet âleminden ibarettir.

Şüphe yok, Yüce Yaratıcı her şeye kadirdir. Dilediği mübârek kulunu daha dünyada iken de cennetine kaldırıp orada yerleştirebilir. Bunu uzak göremeye aslâ mahal yoktur.

§ Hz. Adem: Peygamberler tarihine ait kitaplarda genişçe yazılmış olduğu üzere bütün insanların İlk babası ve İlk peygamberidir.

Cenâb-ı Hak onu yer yüzünde bir hilkat hârikası olmak üzere müstakillen topraktan yaratmış, kendisine ruh ile ilim ve irfan ihsan buyurmuş ve ona eş olarak ta “Havva” adındaki muhterem validemiziyaratmıştır. Hz. Adem ile Havva bir müddet cennette kalmışlar, bilahara yine yer yüzüne indirilmişlerdir. Adem Aleysisselâm Hindistana, Havva da Cidde’ye indirilmiştir.

Adem Aleyhisselâm bilahara aldığı emre binaen Mekke-i Mükerreme tarafına gitmiş, orada Hz. Havva ile buluşmuştur. Rivayete göre Hz. Adem, bin veya dokuzyüzotuz sene yaşamış, vafatında Serendip dağında veya Mekke’de “Ebu Kubeys” dağında defnolunmuştur.

§ iblis: Şeytan demektir. Bu cin tâifesinden bir ferttir. Küfre kabiliyetli bulunmuş, Adem’e secde etmekten kaçınmış bu husustaki ilâhî emri doğru görmemiş, bu sebeple Allah’ın kahrına uğrayarak ebediyyen küfr içinde kalmıştır.

Kendisi ve soyu öteden beri insanlığı saptırmaya çalışmaktadırlar. Bunların bu gizli, ruhî saptırma aldatmalarından kaçınmak, her akıllı mükellef insanın en mühim bir vazifesidir.

36. İmdi şeytan, Âdem ile Havva’yı cennetten kaydırdı, oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı. Biz de dedik ki: Bâzınız bâzınıza düşman olmak üzere yeryüzüne ininiz, sizin için yeryüzünde bir vakte kadar bir ikametgâh ve bir nasip vardır.

36. Bu mübârek âyetler, şeytanın insanları ne kadar zararlara sokacağını gösteriyor, ondan kaçınılması lüzumuna işâret ediyor. Cenâb-ı Hakkın da ne kadar kerem sâhibi ve merhametli olduğunu ve tövbenin de af ve mağfirete ne büyük vesile bulunduğunu beyan buyuruyor.

Şöyle ki: (İmdi şeytan. Adem ile Havva’yı cennetten kaydırdı) oradan uzaklaşmalarına sebebiyet verdi. (Oradaki nimetlerden çıkarıp uzaklaştırdı) böyle nimetlerden geçici olarak mahrum kaldılar.

(Biz de) ben Yüce Yaratıcı da Adem ile Havva’ya hitaben (bazınız bâzınıza) yâni Adem’in zürriyetinden olan mü’minler ve onların düşmanı olan şeytanlar sizler (yek diğerinize düşman olmak üzere yer yüzüne ininiz) artık cennette durmayınız.

(Sizin için yer yüzünde bir vakte kadar) yani öleceğiniz zamana kadar veya kıyamet gününe kadar (bir karar) bir ikamet yeri (ve bir nasip) bir istifade (vardır.) Sonra her biriniz layık olduğunuz sonuca kavuşursunuz.

§ Şeytan; Hz. Adem ile Hz. Havva’ya vesvesede, kötü telkinlerde bulunmuş, onlara yemin ederek demiş ki: Siz cennetteki bu size yasaklanan ağacın meyvasından yer iseniz bu cennette ebedî olarak kalırsınız. Onlar da yemişler, bunun üzerine cennetten çıkmalarına ilâhî emir gelmiş. O nîmetlerden geçici olarak mahrum kalmışlardır.

37. Âdem Yüce Rabbi tarafından bir kısım kelimeler aldı. Onun üzerine tövbe eyledi. Tövbeleri ziyadesiyle kabul eden, pek ziyade merhamet sahibi olan ise ancak o Kerem sâhibi Rab’dır.

37. (Adem) Aleyhisselâm, şeytanın kıskançlığından yapmış olduğu o aldatma ve iknayı müteakip (Yüce Rabbi tarafından bir kısım kelimeler aldı) bu kelimeler; alimlerin beyanına göre: “Ey bizim Rabbimiz! Bizler nefislerimize zulüm ettik, artık sen bizlere mağfiret etmez, bizlere merhamet buyurmaz isen elbette bizler hüsrana zarar ve ziyana, mânevi cezaya uğramış kimselerden oluruz.” meâlindeki

âyeti kerimesidir. (Onun üzerine tevbe eyledi) tevbe edip bağış diledi, (tevbeleri ziyadesiyle kabul eden) ve kulları hakkında (pek ziyade merhamet sâhibi olan ise ancak o Kerem sâhibi Rab’dir.) Binaenaleyh Hz. Adem’in töbesini de kabul buyurmuş, onun hakkında yine sonsuz rahmet ve merhameti tecelli etmiştir.

§ Tevbe: Lûgatte bir şeyden geri dönmektir. Şeriat lisanında ise günahı bilip itiraf etmek, o yapılan günahtan dolayı pişmanlıkta bulunmak ve o günahı bir daha işlememeğe kesin olarak niyet eylemektir.

Tövbe edene “Taib” denir. Cenâb-ı Allah’ın yaptığı bildirilen bir tövbe ise ceza vermekten affetmek, kulunun günahını lütfen bağışlamak mânasıdır. Bu yönden Yüce Allah “tevvâb” ismi celilini taşır.

§ insanlar, İnsanlık icabı zaman zaman bazı günahlarda, hatalarda bulunabilirler. Elverir ki kusurlarını bilsinler. Bunları bir an evvel terkedip bir daha işlememeğe azim etsinler ve bu hatâlarından dolayı Cenâb-ı Hakka niyaz edip onun af ve mağfiretini istirhamde bulunsunlar, İşte Hz. Adem kıssası, bize bu hikmet dersini vermektedir.

38. Dedik ki: O cennetten hepiniz aşağıya ininiz. Eğer benim tarafımdan size bir hidayet gelir de her kim hidâyetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaktır.

38. Bu mübârek âyetlerdeki hitap, Hz. Adem ile Havvaya ve tabii olarak onarın gelecekteki evlâdına ve onları aldatmaya çalışan şeytana yöneliktir.

İnsanlık için, selâmet ve saadete vesile olacak yolu göstermektedir. Şöyle ki: Hz. Adem’in gaflet ederek yasak meyveden yemesi üzerine (dedik ki) ilâhî emrim çıktı ki (o cennetten hipiniz aşağıya ininiz.) yer yüzüne inerek mukadder vakte kadar orada ikamet ediniz.

(Eğer benim tarafımdan size bir hidayet gelir de) sizin için hidayete vesile olacak bir peygamber, bir kitap, bir şeriat gibi bir şey gönderilir de sizden (her kim) o (hidayetime tâbi olursa artık onlar için bir korku yoktur.)

Onlar Allah’ın azabından kurtulacaklardır. (Ve onlarmahzun da olmayacaklardır.) Nail olacakları nimetler ellerinden çıkmıyacağı için hüzün ve kedere düşmelerine bir sebep bulunmayacaktır. Ne büyük saadet!

39. Ve o kimseler ki kâfir oldular ve bizim âyetlerimizi yalanladılar, onlar ateş sâhipleridir, onlar o ateşte ebediyyen kalıcılardır.

39. (Ve) bilakis (o kimseler ki, kâfir oldular) Allah Teâlâyı inkâr ettiler veya ona ortak koştular, Hak Teâlâ’nın gösterdiği doğru yola yönelmediler (ve bîzim âyetlerimizi yalanladılar) peygamberleri, kitapları, gerek dış alemde gerekse kendi varlıklarındaki delilleri inkâr eylediler, İşte (onlar ateş sahipleridir.)

Asıl cehennem ehli onlardır, (Onlar o ateşte) o ateş saçan cehennemde (ebediyyen kalıcılardır.) Oradan ebediyyen çıkamayacaklardır. Ne müthiş bir felâket! Binaenaleyh bütün insanlar uyanmalıdırlar. öyle ebedî bir felâkete uğramamanın sebeplerine sarılmalıdırlar. Allah Teâla’nın gösterdiği hidayet yolunu takibe devam etmelidirler. Kurtuluş için başka çare yoktur.

40. Ey İsrail oğulları: Benim sizlere lûtf etmiş olduğum nimetlerimi hatırlayınız. Ve benim ahdimi yerine getiriniz ki ben de sizin ahdinizi yerine getireyim. Ve ancak benden korkunuz.

40. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarına vaktiyle nâil oldukları nimetleri hatırlatarak kendilerini ilâhî dine uymaya, Kur’ân’ı Kerîm’ini inkâr etmemeğe, hakkı bâtıl ile değiştirmemeğe dâvet ediyor.

Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları! Benim sizlere) vaktiyle sizin atalarınıza ve ecdadınıza (İhsan etmiş olduğum nimetlerimi yadediniz.) Siz bir peygamber sülâlesinden meydana getirilmiş oldunuz, aranızdan Hz. Musa gibi peygamberler yetişmiştir, Firavunun zulmünden kurtularak istiklâle, hâkimiyete kavuşmuş idiniz.

Sizleri irşat ve aydınlatmak için Hz. Musa’ya Tevrat gibi mübârek bir kitap verilmiştir. Bütün bunlar hakkınızda birer muazzam ilâhî nîmettir. Bunları unutup, nankörcesine hareket etmeniz doğru olabilir mi? Artık bu nimetleri unutmayınız. (Ve benim ahdimi yerine getiriniz.)

Vaktiyle üstlenmiş olduğunuz şeyleri yerine getiriniz. Yani: Ya ruhlar alemindeki ahd ve yemini korumaya çalışınız. Vayahut Allah Teâlâ’ya İman, bütün peygamberleri semavî kitapları tasdik edeceklerine dair aba ve ecdadınızın vermiş oldukları sözlerde durarak böyle bir ahd ve verilen sözü yerine getirmekte kusur etmeyiniz. (Ki ben) Yüce Mabud (da sizin ahdinizi yerine getireyim.)

Sizi korkulardan koruyayım, sizi ilâhî lutuflarıma devamlı olarak nâil eyleyeyim. (Ve) ey İsrail Oğulları!.. (Ancak benden korkunuz.) Vaktiyle yapmış olduğunuz bir ahdi, üzerinize düşen bir dinî vazîfeyi bir takım kötü kimselerin tecavüzlerine uğrayabileceğinizi düşünerek veya dünyevî, şahsi bir menfaatin elden uçmasından korkarak terketmeyiniz. Yalnız Cenâb-ı Haktan korkarak onun gösterdiği yolu takip ediniz.

41. Ve sizin yanınızdakini tasdik edici olarak indirmiş olduğuma iman ediniz. Onu İlk inkâr edenlerden olmayın Ve âyetlerimi az bir paha ile satmayın. Ve ancak benden sakının.

41. (Ve) ey İsrail Oğullar!.. (Sizin yanınızdakini) yani vaktiyle Musa Aleyhisselâm’a nâzil olup yanınızda bulunan Tevrat’ı (tasdik ediciolarak indirmiş olduğuma) yani Kur’ân’ı Kerîme (İman ediniz.) Tevrat’ın da semavî bir kitap olduğunu beyan buyuran ve onun gibi semavî, ilâhî bir kitap bulunan Kur’ân’ı Mübin’i artık tasdik eyleyiniz. (Onu) o anlattıkları mucize olan Kur’ân’ı (İlk inkâr edenlerden olmayın.)

Bilakis ona İlk İman edenlerden olmalısınız. Onun nasıl ebedî, bir mucize olduğunu bakıp anlayacak bir durumda bulunuyorsunuz.

(Ve âyetlerini az bir paha ile satmayın.) Yani Hz. Muhammed’in doğruluğuna şahitlik edip sizin kitaplarınızda yazılmış bulunan apaçık âyetleri, haddizatında pek ehemmiyetsiz bir şey olan dünyevî mal, riyaset, cahilce geleneklere uymak maksadiyle inkâra, değiştirme ve bozmaya kalkışmayınız.

Bütün bu dünyevî, fanî şeyler, o âyetlerin yüceliği karşısında pek kıymetsiz, ehemmiyetsiz şeylerden başka değildirler. Artık o değersiz şeyleri elde etmek için veya başkalarından korkarak bu kutsî âyetler, hakikatler nasıl elden çıkarılabilir. Ey gafiller!..

Öyle bir cürette bulunmayınız, (ve ancak benden sakının.) Benim bir tek olan şahsımdan korkun, bir takım maddî, fani menfaatlerden mahrum kalacağınızdan korkmayın, yalnız Kerem sâhibi yaratıcınızdan korkunuz ki sizi muhafaza edecek, sizi nimetlere nâil buyuracak olan ancak odur.

42. Ve hakkı bâtıl ile örtüp karıştırmayın. Ve hakkı bile bile saklamayın.

42. (Ve) ey İsrail Oğulları!.. (hakkı bâtıl ile karıştırmayın.) Hz. Muhammed’in vasıfları hakkındaki Tevrat âyetlerini ve diğerlerini kendi uydurduğunuz esassız şeyler ile değiştirme ve bozmaya kalkışmayınız. (ve hakkı saklamanın.) Rasûlü ekrem Sallallahü Aleyhi Vessellemin mübârek vasıflarını gizlemeyin, bunun mesuliyetini düşününüz. (Halbuki siz) böyle inkarcı bir şekilde bâtılca hareketlerin ne kadar çirkin, ne kadar cezâyı gerektirir olduğunu (bilirsiniz.) Bu hususta cehâletinizi mazeret makamında ileri süremezsiniz.

Yahut siz hakkı gizlediğinizi biliyorsunuz. Artık böyle bir isyana bile bile nasıl cüret ediyorsunuz. Gerçek şu ki hakkı gizlemek büyük bir rezalettir, bir ahlâksızlıktır, âmme hakkında bir hiyânettir. Şahsi menfaat hırsiyle veya geçici bir mahrumiyet korkusu ile bile bile hakkı saklamak, onun aksini yapmak ve yaptırmak; bir alçaklıktır, İnsanlığa yakışmaz, hakikî selâmet ve saadetin yok olmasına sebep olur. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi haktan ayırmasın. Amin.

§ İsrail: Yakup Aleyhisselâmın lâkâbıdır, İbranî lisanında abdullah (Allah’ın kulu) veya Saffetullah (Allah’ın seçkin kulu) mânasınadır. Emir, Allah yolunda mücahit mânasına olduğu da mervidir. Yahudiler Hz. Yakub’un neslinden geldikleri için “Beni İsrail” lâkabını almışlardır. Hz. Musa’ya tâbi olduklarını iddia ettikleri için de “Museviler” diye anılmaktadırlar.

Bu mübârek âyetlerde onlara: (Ey İsrail oğulları) diye hitap edilmesi bir uyarı ve işâreti içermektedir. Sanki denilmiş oluyor ki: Siz yüce bir peygamberin evlât ve ahfadından bulunuyorsunuz. Yanınızda Tevrat denilen bir kitabı ilâhî vardır. Orada son peygamberin vasıfları yazılıdır.

Artık size düşer mi ki o kitaba aykırı hareket edip Hz. Muhammed Aleyhisselâmı ve ona nâzil olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr edesiniz. Bir nice hakikatleri değiştirme ve bozmaya çalışasınız. Bu bircehâlet, bir nankörlük bir kadir bilmezlik değil midir? Böyle hareketlerden vazgeçiniz, hakkı kabul ediniz. Cenâb-ı Allah gafletten uyandırsın!

43. Ve namazı kılınız, zekâtı da veriniz ve rükû edenler ile beraber rükû ediniz.

43. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarını ve benzerlerini kötülükten alıkoyarak en mükemmel bir kulluk vazîfesini ifa etmeğe davet ediyor. Başkalarına iyilik yapmalarını emrettikleri halde, kendileri İyilik yapmaktan kaçınanların bu hallerini kınıyor.

Hakkın yardımını kazanmak için sabra, namaza devam edilmesini tavsiye buyuruyor. Cenâb-ı Haktan korkanların da hangi zatlardan ibaret olduğunu gösteriyor: (Ve) ey İsrail Oğulları!.. Sizler de müslümanlar gibi beş vakit (namazı kılınız.) Âdâbına, erkânına riayet ederek edâya çalışınız. (Zekâtı da veriniz.) Mallarınızın farz olan zekâtını da fakilere ödeyiniz.

(Ve rükû edenler ile beraber rükû ediniz.) Siz de cemaati müslimin ile beraber rükûa varınız. Velhasıl: Onların da İslâm şerefine nâil olup İslâm cemaatine katılmaları emir ve tavsiye olunuyor. Yahudilerin namazlarında rükû bulunmamaktadır. Halbuki namazın mühim bir rüknü olan rükû vaziyeti, pek lâtif hikmetleri, içermektedir.

44. Nasa iyilik ile emredersiniz de kendi nefislerinizi unutur musunuz? Halbuki siz kitabı okursunuz, hiç düşünmez misiniz?

44. Ey İsrail Oğulları!.. Siz (İnsanlara iyilik ile emredersiniz de) herkese iyilik yapmalarını veya İslâm dininde sebat etmelerini bâzı kimselere emir ve tavsiyede bulunursunuz da (kendi nefislerinizi unutur musunuz?) Kendiniz neden o yolda hareket etmez, kimseye iyilikte bulunmaz, İslâmiyet sahasına atılmazısınız. (Halbuki sizler kitabı) Tevrat’ı (okursunuz.)

O kitapta herkesin elinden gelen İyilik ve ihsanda bulunması ve âhir zaman peygamberinin vasıfları bulunmaktadır. Veyahut o kitapta halka tavsiye ettikleri şeyler ile âmel etmeyenlerin cezaya, tekdire lâyık olacaklarına dair beyanatı görürsünüz. Artık siz (hiç düşünmez misiniz) bunları düşünüp tefekkürde bulunmaz mısınız?

Nedir bunun aksine yaptığınız hareketler? Bu âyeti kerime; halka emr ve nehiyde, öğütler vermekte bulundukları halde bunlar ile kendileri âmel etmeyen kimseler hakkında büyük bir tehdit ve kınamayı içermektedir.

45. Sabır ile ve namaz ile yardım isteyiniz. Ve namaz şüphe yok ki ağır bir iştir. Ancak Allah’tan korkanlar için değil.

45. Ey Allah’ın kulları!.. (Sabır ile ve namaz ile) İşleriniz hakkında Rabbinizden (yardım isteyiniz) muvaffakıyet bekleyiniz. (Namaz şüphe yok ki ağırdır.) Buna alışmayanlara çetin bir iş gibi görünür.

(Ancak Haktan korkanlar için değil.) Takva sahibi olanlar için bu çetin bir iş değildir. Öyle ibâdet ve itaat ehli için namaz; en zevkli, ruhu besleyen ibâdettir. Onlar bu gibi vazîfeleri büyük bir şevk ve gayretle ifaya çalışırlar. Fakat Allah’tan korkmayan, nefislerine mağlûp olan, hakikî İstikbali düşünmeyen kimseler için sabretmek, namaz kılmak büyük bir iş gibidir.

Onlar bu gibi mühim, kutsî vazîfelerden faydalanamazlar.Rivayet olunuyor ki: Rasûlü ekrem, Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz güç bir olay karşısında kalınca namaza başlar, onunla Cenâb-ı Hak’tan yardım talebinde bulunurdu.

46. Allah’tan korkanlar, o zatlardır ki Rablerine kavuşacaklarını ve onun manevî huzuruna döneceklerini düşünüp tefekkür ederler.

46. (Allah’tan korkanlar o zatlardır ki) o hakikî mü’minlerdir ki, öldükten sonra (Rablerine kavuşacaklarını) Cenâb-ı Hakkı göreceklerini (onun manevî huzuruna döneceklerini) âhirette onun cennetlerine, Yüce Allah’ı görme şerefine nâil olacaklarını (düşünüp tefekkür ederler) büyük bir şevk ve neş’e ile ibâdet ve itaate devam eder dururlar. Ne bahtiyar zevat!

47. Ey İsrail Oğulları! Sizlere ihsan ettiğim nimetimi ve sizi âlemlere tercih ettiğimi hatırlayınız.

47. Bu mübârek âyetlerde İsrail Oğullarına dedelerinin nâil oldukları ilâhî lutfu hatırlatarak onları nankörlükten, dedelerinin doğru yoluna muhâlefeti yasaklamaktadır. Ve onları korkmaya, uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları! Sizlere lûtf ettiğim nîmetimi) yani sizin ecdadınıza lütuf ve ihsanda bulunmuş olduğum hoş dirliği, refah ve rahatı düşününüz. (Ve sizi âlemlere tercih ettiğimi hatırlayınız.)

Artık nîmete nankörlükte bulunmayınız. Evet… Cenâb-ı Hak İsrail oğullarından bir kısım zevatı peygamberi iğe, ilim ve hikmete, saltanat ve ihtişama nâil buyurmuştu. Onlar, Hz. Musa’dan ve onun yolunu takip etmiş olan kimselerden ibârettir ki zamanlarındaki âlemlere, kavimlere, hükümetlere üstün bulunmuş idiler.

Cenâb-ı Hak onların kadrini yüceltmişti. Artık o zatların torunları bulunan muasır İsrail Oğullarının da onlar gibi dindar, Hakkı gözetici olmaları icap etmez mi? Nedir bu mahalefet, Allah’ın dinine karşı bu düşmanlık!..

48. Öyle bir günden korkunuz ki, o günde hiç bir şahıs hiç bir şahıstan dolayı hiç bir şey ödemez. Ve o şahıstan hiç bir şefaat kabul edilmez. Ve ondan hiç bir fidye alınmaz. Ve ne de onlara yardım olunurlar.

48. Ey İsrail Oğulları! Siz (Öyle bir günden) kıyamet gününden (korkunuz) sakınınız (ki o günde) Cenâb-ı Hakkın müsaadesi olmadıkça (hiç bir şahıs, hiç bir şahıstan dolayı hiç birşey ödemez.) Lâzım gelen bir hakkı kaza edemez. (Ve o şahıstan hiç bir şefaat kabul edilmez.) Adam kayırmaya müsaade olunmaz. (Ve ondan hiç bir fidye) bir kurtuluş bedeli (alınmaz) böyle bir şey kabul edilmez.

(Ve onlar ne de yardım olunurlar.) Ne de ilâhî azaptan kurtulmaları için bir yardıma nâil bulunurlar. İşte inkârcıların, münafıkların ahiretteki durumları böyledir. Artık ata ve ecdadın büyüklüğü ile gururlanıp, onlardan fayda göreceklerine ümitli olmamalıdırlar. Kendi hallerini islâh etmelidirler ki nefislerini kurtarabilmiş olsunlar.

§ Bu âyeti kerimedeki şefâatin reddi, kafirler içindir. Çünkü Kur’ân’ın bu hitabı onlara yöneliktir. Ve Allah’ın izni olmadıkça kimsenin şefâatte bulunamıyacağını bildirmektedir.

Yoksa müslümanlar hakkında din büyüklerinin ve bilhassa Rasûlü Ekrem Efendimizin şefâattebulunacakları naklen sabittir. Şefaat ise: Bir kimsenin suçunu affettirmek, kendisinden cezayı gidermek için hakkında yapılan bir istek ve istirhamdan ibarettir.

49. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Firavun taraftarlarından kurtardık. Sizi en kötü azap ile cezalandırıyorlardı. Oğullarınızı boğazlıyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Bunda sizin için Rabbiniz tarafından pek büyük bir imtihan vardı.

49. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarına vaktiyle nâil olmuş oldukları kurtuluşu, Allah’ın korumasını hatırlatıyor, düşmanlarının da nasıl helâk olup gittiklerini bildiriyor, kendilerini uyanmaya dâvet buyuruyor. Şöyle ki, Ey İsrail Oğulları!.. (Ve) siz (o zamanı da hatırlayın ki) bir ilâhî lutuf olarak (sizi Firavun taraftarlarından kurtardık.) Yani sizin ecdâdınızı Furavuna tâbi olanların ezâ ve cefâsından kurtardık.

Onlar (sizî en kötü azab ile cezalandırıyorlardı.) Onlar, dedelerinizi en şiddetli işkencelere uğratıyorlardı. Onlar sizin (oğullarınızı boğazlıyorlardı.) Sülâlenizin erkek çocuklarınızı öldürüyorlardı. (Kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Kız çocuklarınızı öldürmüyorlardı. Onlar düşmanlarınız bulunuyorlardı. (Bunda) bu azapta, bu kurtuluşta ise (sizin için Rabbiniz tarafından pek büyük bir imtihan vardı.)

Ta ki öyle düşmanlardan halâsınızı büyük bir nîmet bilip Cenâb-ı Hakka hamd ve şükür edesiniz. Bilahare sabredenlerin muazzam mükâfatlara nâil olacaklarını bilesiniz. Artık o pek büyük tarihî yakaları güzelce düşünerek bir intibah dersi almak lâzım gelmez mi?

50. Ve hatırlayınız o zamanı ki sizin için denizi yardık ta hepinizi kurtardık. Firavunun taraftarlarını da sizler bakıp dururken boğduk.

50. (Ve) Ey İsrail Oğulları! (Hatırlayınız o zamanı ki, sizin) selâmetiniz (için denizi) Kızıl denizi (yardık da hepinizi) sizin ecdadınızı (kurtardık.) Firavunun kahrından, denizde boğulmaktan kurtardık. (Firavun taraftarlarını da) sularda (boğduk.) Hepsini hayattan mahrum bıraktık.

(Bir haldeki sizler bakıp duruyordunuz.) Yani ecdadınız Firavun ile taraftarlarının nasıl boğulduklarını seyredip durmuşlardı. Yahut birbirine bakıp duruyorlardı. Artık ırkınız hakkında bu gibi nimetleri hatırlayarak şükrünü ifaya, Allah’ın dinine uymaya çalışmalı değil misiniz?

§ Bu ilâhi açıklamalarda şöyle bir uyan vardır: Bir zata veya bir kavme hayır veya şer olarak her ne isâbet ederse bu Allah Teâlâ’nın sırf hikmet olan takdirine dayanmaktadır.

Binaenaleyh, o şey hayır ise kadrini bilip şükretmelidir. Ve eğer şer ise sabrederek Allah’ın korumasına sığınmalı ve işlenilmiş bir kusur varsa ondan da tövbe edip peşiman olmalıdır ki, onun güzel bir inanç sâhibi olduğu bu şekilde ortaya çıksın.

§ Firavun: Mısır’da yaşamış olan Âmâlika hükümdarlarının ünvanıdır. Bunların en son hükümdarı rüyasında görmüştü ki Beyti Martik tarafından bir ateş yönelip Mısırı kaplamış, Mısır ahalisinden olan her kıptiyi yakmış, yalnız İsrail Oğullarına dokunmamış. Firavun bu rüyasını kâhinlere söylemiş, onlar da: İsrail Oğullarından bir erkek çocuk doğacak, senin helâkin ve hükûmetinin yok olması onun elindebulunacaktır. Bunun üzerine Firavun, İsrail Oğullarının her doğan erkek çocuğunu öldürtmüştü. Bunların miktarı bir rivâyete göre on iki bindir. Bu yavrulardan yalnız Hz. Musa müstesna bulunmaktadır.

Şöyle ki: Hz. Musa, İsrail oğulları hânedânından imran adında bir zatın oğlu olarak dünyaya geldi. Annesi bu mübârek yavrusunun Firavun tarafından öldürülmemesi için bir sandık içine koyup Nil nehrine attı. Firavunun eşi Asiye ise bu fevkalâde güzel çocuğu nehirde görüp çıkarmış onu sevip himaye etmiş, onu Firavunun sarayında yetiştirmiştir. İşte ilerde Firavunun helâkine sebep olacak çocuk, bu melek yüzlü yavru idi. Evet!.. Bu muhterem yavru büyüdü. Hatta annesi bir süt anne olarak saraya alındı. Yavrusuna kavuşmuş oldu. Bu muhterem zat sonra da peygamberlik şerefine kavuştu.

Firavuna karşı pek muazzam mucizeler göstererek onu titretti. İsrail Oğullarını Mısır’dan alıp Kenan iline çıkarmak için birçok müracaatlar neticesinde Firavundan müsaade aldı. Fakat… İsrail Oğulları toplanıp Mısırdan çıkarken Firavun pişman oldu. Onları mahvetmek için takibe başladı. Bundan kurtulmak için yeni bir mucize gerçekleşti. Şöyle ki: İsrail Oğulları kendilerini Firavunun takip ettiğini görünce heyecana geldiler.

Fakat Hz. Musa bir mucize olmak üzere âsasını (bastonunu) Süveyş denizine vurdu, denizde oniki yol açıldı, İsrail Oğullarının oniki kabilesi bu yollardan sahile sağ salim çıktılar.

Firavun ise askerleri ile bunları takip ederken, denizin ayrılmış olan suları tekrar birleşti, bunların yollarını kapadı, Firavun da, ordusu da suların içinde helâk olup gittiler.

Bu muazzam hâdise de gösteriyor ki Allah’ın takdirine hiç bir tedbir mâni olamaz. “Takdiri huda, kuvvei bazu ile dönmez” “Bir şem”! ki mevlâ yaka bir veçhile sönmez” “Allah’ın takdiri pazu gücü ile dönmez.” “Mevla’nın yaktığı mum hiçbir şekilde sönmez.”

51. Ve bir vakit Musa ile Kırk geceyi vadeleştirmiştik, sonra siz zalimler olarak onun arkasından buzağıya tutunmuş idiniz.

51. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarının hayat safhalarını gösteriyor. Haklarındaki ilâhî nimetlere karşı ne kadar münasabetsiz hareketlerde bulunmuş olduklarını kendilerine bir uyanma vesilesi olmak üzere hatırlatıyor. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Ve) hatırlayınız ki (bir vakit Musa ile kırk geceyi vadleştirmiştik) yani:

Musa Aleyhisselâma 40 gün 40 gece Tur dağında bulunarak bizimle konuşması ve kendisine ilâhî vahyin nüzûlü için bir vaadde bulunduk. Ona böyle bir zaman tâyin ettik. (Sonra siz zalimlerden olarak onun arkasından) Hz. Musa’nın Tura gitmesini müteakip (buzağıya tutunmuş idiniz.) Buzağıyı mabud edinmiş, böyle ibâdeti yapılması gerekenden başkasına yapmakla nefsinize zulmeylemiş bulundunuz.

52. Sonra bunu müteakip sizi affettik, gerekti ki, şükredesiniz.

52. (Sonra bunu) böyle cahilce hareketiniz! (müteakıp sizi) bu suçunuzu (affettik) hakkınızda afv gösterdik ve bağışladık, sizi bu putperestee hareketinizden dolayı hemen cezalandırıp mahv etmedik.(Gerekti ki) böyle bir ilâhî nîmeti elde etmenizden dolayı (şükredesiniz.) Hakkınızda tecelli eden bu afv ve keremin kıymetini takdir eyleyesiniz.

53. Ve bir vakitte Musa’ya kitap ve fürkan vermiştik. Ta ki hidâyete eresiniz.

53. (Ve) gene hatırlayınız ki (bir vakitte) pek büyük ilâhî bir lütûf olarak (kitap) Tevrat’ı Şerif (ve furkan vermiştik) yani ona hak ile bâtılın, helâl ile haramın aralarını ayırmaya vâsıta olan şeyleri, özellikle âsâ (baston) gibi, beyaz el gibi, mucizeleri ihsan etmiştik.

(Ta ki hidâyete eresiniz,) doğru yola gidesiniz. Bu gibi nîmetlere nâil olanlara lâyık odur ki bunların kadrini bilip şükrünü ifa etsinler, bunlara aykırı hareketlerde bulunmasınlar.

§ Tarihen sabittir ki İsrail Oğulları Hz. Yusuf’tan sonra Mısır’da yerleşmiş, çoğalmışlardı. Hz. Yakup ile Hz. Yusuf’un şeriatlarına tâbi bulunuyorlardı. Eski Mısır ahalisi ise kıpt kavmi olup putlara, yıldızlara tapıyorlardı, İsrail Oğulları daha sonra Hz. Musa ile ve onun kardeşi olan Hz. Harûn ile beraber Mısır’dan çıkıp yolda Amalikadan bir kavmin yurduna uğradılar.

Onların öküz heykellerine taptıklarını gördüler, cehalet sebebiyle o müşrik kavmin bu hareketlerine bir eyilim gösterdiler. Hz. Musa ise Allah tarafından Tur dağına dâvet olmuştu. Kardeşi Harun Aleyhisselâmı yerine vekil bırakarak kendisi Tura gitti.

Orada 40 gün kalıp ibâdette, duada bulundu. Orada vasıtasız olarak Cenab’ı Hakkın kelâmını işitti ve kendisine Tevrat kitabı ihsan olundu. Tih çölünde kalmış olan İsrail Oğulları ise Samiri adındaki bir münafıkın aldatmalarına kapıldılar. Samirî yanlarında bulunan altınları toplayıp eritti, bundan bir buzağı heykeli yaptı “Bu sizin ve Musa’nın mabududur” diyerek onları buzağıya taptırdı.

İsrail Oğulları Harun Aleyhisselâmın nasihatlerini dinlemediler, bu cehâleti İşlediler. Musa Aleyhisselâm Tur’dan avdet edince kavminin bu müşrikce hareketlerinden dolayı çok müteessir oldu, kendilerini kınadı. Onlar da pişman olup tevbe ettiler.

§ Hz. Musa’nın Tur’da bulunduğu müddet: Zilkade ayı ile Zilhiccenin on gününden ibarettir.

54. Ve o zamanki Musa kavmine: Ey kavmim! Buzağıya tutunmakla nefisinize zulmetmiş oldunuz. Hemen Yaratıcınıza tevbe edin, nefislerinizi öldürün. Bu sizin için Rabbiniz katında hayırlıdır demişti O Kerem Sahibi Yaratıcı da tevbenizi kabul etmişti. Şübhe yok ki tevbeleri kabul eden rahim olan ancak O’dur.

54. Bu âyeti kerime, İsrail Oğullarının bir aralık Buzagıya taptıklarını, sonra tevbe edip yaptıklarından pişman olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Ve) yine düşününüz (o zamanki Musa) Aleyhisselâm (kavmine) bir tövbe ve pişman olmaya dâvet için (ey kavmim!) Siz (Buzağıyı tutunmakla) hakikî mabud olan Allah Teâlaya tapacak yerde kendinize buzağıyı mabud etmekle (nefsinize zulm etmiş oldunuz.) Şüphe yok ki Allah’ı ortak koşmak en büyük bir zulümdür, en büyük bir felâkettir.

(Hemen Yaratanınıza tevbe edin) nâdim ve peşiman olduğunuzu arz edin. (Nefislerinizi öldürün) ebedî hayatınızı kurtarmağa çalışınız. (Bu) tövbe ve nefsi öldürme (sizin içinRabbinizin katında hayırlıdır.) Bu sebeple ilâhi azaptan kurtulmuş olursunuz, (demişti.) Bu emir ve tavsiye üzerine onlar da tevbe etmişlerdi. Binaenaleyh o Kerem sahibi yaratıcı da (tevbenizi kabul etmişti) yâni ecdadınızın o tevbeleri Allah katında kabul edilmişti.

(Şüphe yok ki tövbeleri kabul eden) kulları hakkında (rahim) çok merhametli (olan ancak O’dur) o Yüce Yaratıcıdır. Artık siz de bundan ibret alınız. Hz. Muhammed’i, Kur’ân-ı Kerîm’i diğer mukaddesa dinî şeyleri tasdik ederek hakikî bir imana ve bu sayede ebedî bir selâmet ve saadete nâil olunuz. Sizin için başka kurtuluş çaresi yoktur.

§ Beni İsrail’in şeriatına göre dinden dönen bir kimsenin tövbe edebilmesi için bu hareketinden pişman olup kendini öldürmesi lâzımdır. Binaenaleyh Hz. Musa’nın bu teklifi üzerine üç bin kişinin kendini öldürdüğü Tevrat’ta yazılıdır. Bizim müfessirlerin beyanlarına göre bunlar on bin kişiden ibârettir.

§ Tefsircilerin çoğunluğuna göre bu öldürmeden maksat gerçek öldürmedir, intihardır. Bazı zatlara göre de bu kendini öldürmekten maksat mecazî mânadır ki, nefsi islâh etmek, onun kötü temayüllerini gidermek, onu hayra yöneltmekten ibarettir. Fakat bu görüş asılsızdır.

55. Ve hatırlayınız ki siz: “Ya Musa! Sana iman etmeyiz Allah Teâlâ’yı âşikâr surette görmedikçe” demiştiniz de sizi yıldırım çarpmıştı. Siz ise bakıp duruyordunuz.

55. Bu mübârek âyetler, vaktiyle İsrail Oğullarının liyakatları üstünde bir talepte bulunarak imanlarındaki zayıflığı göstermiş olduklarını bildirmektedir. Ve bu yüzden bir ceza olarak hayattan mahrum kaldıklarını ve bir şükür vesilesi olmak için de tekrar hayata nâil kılınmış olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa bir mucize olarak mekândan ve zamandan münezzeh olan Allah Teâlâ ile konuşmak, onun emirlerini almak için Tur dağına gidiyordu.

Bu mûcizeyi görüp kavmine haber vermeleri için veya buzağıya tapıldığından dolayı özür dilemeleri için kavminden 70 kadar kimseyi beraber alıp götürdü. Onlar Hz. Musa ile beraber Tura gidince orasını bir bulut kapladı. Musa Aleyhisselâm onları dağın tepesine yakın bir yerde bıraktı, kendisi dağın tepesine çıktı. Cenab’ı Hak ile konuşma şerefine nâil oldu.

Bu yetmiş kimse ise o konuşmayı İşittikleri halde bulut pek kesif olduğu için Hz. Musayı göremiyorlardı. Bu konuşmanın Cenâb-ı Hak ile olup olmadığında şüphe ettiler. Cenâb-ı Hakkı görmek isteme cüretinde bulundular. Bunların bu cüretini bu âyeti kerime şöyle beyan buyuruyor:

(Ve) Ey İsrail Oğulları! (Hatırlayınız ki siz) yani ecdadınız (ya Musa! Sana İman etmeyiz) senin peygamberliğini, Hak Teâlâ ile konuştuğunu tasdik eylemeyiz. (Allah Teâlâ’yı) bizler (âşikâr surette görmedikçe) bizler öyle açık bir şekilde görmedikçe (demiştiniz de) bu cüretinizden dolayı (sizi yıldırım çarpmıştı) yani bir yıldırım hücum ederek o görme isteğinde bulunan ecdadınızı hayattan mahrum bırakmıştı.

(Siz ise bakıp duruyordunuz) yani bir haldeki kendilerine gelmekte olan bu musîbet! onlar görüp duruyorlardı. Bunlar Hz. Musa’nın gösterdiği bir nice mucizeleri görmüşlerdi. O halde böyle bir istek ve iddiada bulunmaları büyük bir cehâlet ve gaflet eseri değil miydi?

56. Sonra sizi ölümünüzü müteakip diriltmiştik, ta ki şükredesiniz.

56. (Sonra sizi) Ey İsrail Oğulları! Öyle yıldırım çarpmasiyle meydana gelen (ölümünüzü müteakip) ilâhî kudretim ile (diriltmiş) yeniden hayata nâil etmiş (dik.) Hakkınızda böyle bir ilâhî lütuf cerayan etmişti. (Ta ki) bu ilâhî lütfu elde etmenizden dolayı (şükredesiniz) kulluk vazîfelerinizi ifaya çalışasınız.

§ Evet… İsrail Oğullarının bir cemaati öyle bir ölüm müsibetine mâruz kalmışlardı. Hz. Musa bundan müteessir olmuş, bunların bu feci ölümünü geride kalan kavmine nasıl haber vereceğini düşünmüş, Cenab’ı Hakka tazarru ve niyazda bulunarak tekrar hayata nâil olmalarını İstirham etmiş, Allah Teâlâ Hazretleri de bir yaratma harikası olmak üzere onları yeniden hayata kavuşturmuştur. Kerem sahibi Yüce Yaratıcı her şeye kadirdir. Buna inanmışızdır.

57. Ve üzerinize bulutları gölgelik kıldık. Ve üzerinize kudret helvası ile Selva denilen yelve kuşunu indirdik. Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pak helâl olanlarını yiyiniz dedik. Bize zulmetmiş olmadılar ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.

57. Bu mübârek âyetler de vaktiyle İsrail Oğullarının nâil oldukları nimetleri bildiriyor. Birçok şeylerden istifâde etmeleri için kendilerine müsaade edildiğini hatırlatıyor, buna rağmen onların muhalif vaziyet alarak pek büyük felâketlere uğradıklarını bir ibret dersi olmak üzere hatırlatıyor.

Şöyle ki: (Ve) Ey İsrail Oğulları! Vaktiyle Tih çölünde (üzerinize) gamamı -ince- (bulutları gölgelik kıldık) güneşin hararetinden korunuldunuz. (Ve üzerinize) men denilen (kudret helvası İle) selva denilen (yelve) veya bıldırcın (kuşunu indirdik) bunlar ile sizi rızıklandırdık

(Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin pek -helâl- olanlarını yiyiniz -dedik-.) İçinizden bu nimetlerin kadrini bilmeyip şükrünü eda etmeyenler ise (bize zulmetmiş olmadılar. Ancak kendi nefislerine zulmeder oldular.) nimete karşı nankörlük etmekten dolayı cezayı hak ettiler.

58. Ve hani demiştik ki: Şu kasabaya girin, ondan dilediğiniz yerde bol bol yiyiniz. Kapısından secde ederek giriniz ve “hitte” deyiniz, sizin için hatalarınızı bağışlayalım. Ve iyilik edenlere mükâfatı daha artıracağız.

58. (Ve hani) ecdadınıza hitaben (demiştik ki: Şu kasabaya) beyti makdise veya erihaye (girin) Tih sahrasında gezip durmaktan kurtulun. (Ondan) onun meyvalarından, ürünlerinden (dilediğiniz yerde) oturup (bol bol yiyiniz.) Ve onun içine (kapısından secde ederek) mütevazi ve düşünür bir vaziyet alarak (giriniz.) Sizi bu nimete kavuşturan Rabbinize şükranlarını arzediniz.

(Ve hitta) yani: Günahlarımızın, hatalarımızın affedilmesini niyaz ederiz (deyiniz.) Siz böyle yalvarınız ki (sizin için hatalarınızı bağışlayalım) Onlar ile sizi hesaba çekmeyelim.

(Ve iyilik edenlerin) ibâdet ve itaatte, Allah’ın yaratıklarına karşı lütuf ve ihsanda bulunanların (-mükâfatını- daha artıracağız.) Onların sevaplarını, nimetlerini daha ziyade kılacağız. Ne büyük bir ilâhî müjde!..

59. Fakat nefislerine zulmedenler, sözü kendilerine söylenilenden başkasıyla değiştirdiler. Biz de zulmeden kimseler üzerine yaptıklarıfısıklar sebebiyle gökten korkunç bir azap indirdik.

59. (Fakat nefislerine zulmedenler) yani İsrail Oğullarından zulmeden şahıslar (sözü) hitta kelimesini (kendilerine söylenilenden başkasıyla değiştirdiler.) Hitta yerine hintai hadra = kırmızı buğday gibi bir söz söyleyerek alayımsı bir tarzda harekette bulundular.

(Biz de) böyle ilâhî emre karşı gelmekle nefislerine (zulmeden kimseler üzerine yaptıkları fısklar sebebiyle) öyle itaatten ayrıldıklarından dolayı (gökten korkunç bir azap indirdik) kendilerini lâyık oldukları cezaya kavuşturduk.

§ Ricz, kelimesi lûgatte: Korkunç ve pis şey, takdir edilen azap demektir. Gökter. indirilen ricz’in taun hastalığı olduğu rivâyet edilmektedir ki bir saat içinde 70 bin veya 24 bin şahsın ölümüne sebep olmuştur. Velhasıl: Bütün bu gibi felâketler, insanların yaptıkları fenalıklardan dolayı başlarına gelmiştir. Binaenaleyh tarihten ibret almalıdır. Öncekilerin faziletlerini takdir ve takip etmelidir.

Kötülüklerinden de kaçınmalıdır. Onların selâmetlerine veya felâketlerine sebep olan şeyleri güzelce düşünerek uyanık bir halde yaşamağa çalışmalıdır.