BAKARA SURESİ

180. Birinize ölüm yaklaştığı zaman eğer fazla bir mal terk edecekse anasına, babasına ve en yakın akrabalarına uygun bir şekilde vasiyette bulunması farz kılınmıştır. Bu takva sâhipleri üzerine tereddüp eden bir borçtur.

180. Bu âyeti kerime, müslümanlara ebedî hayatlarına yardım edecek olan bir hayri, bir vasiyet vazîfesini telkin buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Sizden (birinize ölüm yaklaştığı) ihtiyarlık gibi, hastalık gibi ölüm sebepleri, ârızaları yüz gösterdiği (zaman eğer fazla) sayılacak bir miktarda (bir mal terk edecekse anasına, babasına ve yakın akrabalarına uygun bir şekilde) adâletli bir biçimde zenginin! fakirine tercih etmeksizin ve üçte bir miktarını tecâvüz eylemeksizin(vasiyette bulunması farz kılınmıştır.)

Bu ilâhî emir bir zamana kadar mü’minler için geçerli olmuştur. Bilahara diğer bir âyeti kerime ile kimlere vasiyetin geçerli olacağı beyan buyrulmuş, ana baba gibi vârislere vasiyetin cevazı kayıtlandırılmıştır. Şöyle ki, varisler terekeden zaten birer hisse alacaklardır. Bu sebeple onlara yapılacak vasiyetlerin geçerli olabilmesi için diğer vârislerin rızaları şarttır.

Onlar razı olmadıkça bu vasiyet geçerli olmaz. Fakat başka varis bulunmadığı, yahut bulunup ta bu vasiyete izin verdikleri takdirde yine geçerli olur. Binaenaleyh bu âyeti kerime miraslara ait âyetler ile kısmen nesh edilmiş ve kayıtlandırılmıştır. (Bu) vasiyetin uygulama ve icrası (müttakiler üzerine terettüp eden bir borçtur) artık buna riayet etmelidir.

181. Artık her kim bunu işitip bildikten sonra değiştirirse şüphe yok ki bunun günahı o değiştirenin üzerinedir. Allah Teâlâ muhakkak işitendir, bilendir.

181. Bu âyeti kerime de, vasiyetlere güzelce uyulmasını emretmektedir. Şöyle ki: (Her kim) vasilerden veya şahitlerden hangi bir şahıs (bunu) bu vasiyeti (işittikten) buna muttali olduktan (sonra değiştirirse) aksine iddiaya kalkışırsa (şüphe yok ki bunun) bu değiştirilen vasiyetin (günahı o değiştirenlerin üzerinedir.)

Ölü bundan beridir. Ona bu yüzden bir günah gelmez. (Allah Teâlâ muhakkak işitendir) vasiyet edenin nasıl ve ne vasiyet ettiğini hakkıyla işitmiştir. (bilendir) her şeyi hakkıyla bilir, vasiyeti değiştirme ve bozmayla cüret edenlerin bu hallerini de tamamen bilir. Ona göre cezâsını verir.

182. İmdi her kim vasiyette bulunan kimsenin bir hatasından veya bir günaha girmiş olmasından korkar da aralarını islâh ederse onun üzerine bir günah yoktur. Şüphesiz Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

182. Bu âyeti kerime de müslümanlara, hayır dilemelerini, içtimaî hayatlarında görülecek noksanları islaha çalışmalarını emir ve tavsiye buyuruyor.

Şöyle ki: Velilerden, vasilerden (her kim musînin) vasiyette bulunmuş olan şahsın (bir hatasından veya) kasden (bir günaha girmiş olmasından) meselâ varislerden mal kaçırmak gibi bir maksada binaen vasiyette bulunmuş olduğundan (korkar da) vasiyet yapan ile kendilerine vâsîyet yapılanların ve sair alâkadarların (aralarını islâh ederse) bundan dolayı (onun) o ıslah edenin (üzerine bir günah yoktur.)

Çünkî o bozmaya değil, islaha çalışmıştır. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Kusurunu bilip islâhî tarafına gidenin günahını affeder ve gizler. Ve Allah Teâlâ pek esirgeyendir. O gibi ıslah eden kulları hakkında rahmet ve yardımı pek çoktur. Bu, âlemi islaha çalışanlar için ilâhî bir vadi ve ilâhî bir lütfa nâiliyeti müjdelemektedir.

§ Vasiyet: Lûgatte emir, bir işi birine ismarlamak demektir, İstilâhta bir malı veya bir menfaati, ölümden sonra kaydıyla bir şahsa veya bir hayır yönüne meccanen bağışlamaktır. Böylece bağışlanan mala “Müşabih” denir. Kendisine böylece bağışlanan şahsa veya hayır yönüne de “Musaleh” denilir.

Bunu böylece teberrüen bağışlayan kimseye de “Musi” adı verilir. Bir kimsenin mallarında, çocuklarınınişlerinde tasarruf etmek üzere görevlendirilen kimseye de “vasi”, “musaileyh” denilir. Bunun taşıdığı sif ata da “vesayet” denilmektedir.

§ Şartları İçerisinde olan bir vasiyet pek faydalıdır. Çok kere insanın öldükten sonra da amel defterinin kapanmayı? ona sevap yazılmasına bir vesiledir, İnsanlık adına yapılan güzel, hayırlı, şefkatlice bir muameledir. Bu bir sadakai câriyedir.

Özellikle dinî vazîfelerinden bazılarını her nasılsa vaktiyle yapamamış olan bir müslümanın yapamadıklarını telâfi için kefaret kabilinden yapacağı bir vasiyet, bir vecibedir ki kendisinin kurtuluşu sebebi olabilir. Bu yüzden bir nice fakirlerin, zayıfların imdadına koşulmuş, duaları alınmış olur. Binaenaleyh vasiyetlerin meşru olmasının hikmeti açıkça görülmektedir. Şu kadar var ki bir kimsenin vasiyette bulunması için fazlaca malı bulunmalıdır. Kendisine vâris olanları verâsetten mahrum bırakmamalıdır.

Rivâyet olunuyor ki; Hz. Ali’nin bir azatlısı vasiyette bulunmak istemiş; Hz. Ali ona sormuş: Ne kadar malın var?. O da demiş ki: Yedi yüz dirhem malım var. Bunun üzerine Hz. Ali ona mâni olarak demiş ki: Cenâb-ı Hak (intereke hayren) buyuruyor.

Bu çok bir mal demektir. Senin bu malın ise çok değildir. Bir kimsenin terekesinin muhtaç olan yakınlarına kalması bunu başkalarına bağışlamasından daha ziyade sevaba vesîledir. Fakat, akrabasını mahrum bırakmadığı halde oldukça fazla olan malının üçte birini vasiyet ederse bu meteberdir.

Ve yerine sarf edilince büyük sevaba vesîle olur. Bu varisler de uymaya mecburdur. Ana, baba veya diğer varislere yapılan vasiyetlere ve üçte bir miktarından fazla olan vasiyete diğer varisler razı olurlarsa bu da geçerli olur.

§ Vasiyetler bir yönden de beş kısma ayrılır. Birincisi: Vacip olan vasîyetlerdir. Emânetleri, borçları sahiplerine vermeğe dâir ve vaktiyle yapılmayan haç, zekât ve kefaretlere ait vasiyetler bu kabildendir. İkincisi: Müstehap vasiyetlerdir.

Borcu ve varisi olmayan bir müslümanın bütün mallarını vasiyet etmesi gibi. Üçüncüsü; mendup olan vasiyetlerdir. Zengin bulunan ilim sâhibi ve iyi durumda olan kimselere yardım için yapılan vasiyetler gibi. Dördüncü mübah olan vasiyetlerdir. Gariplerden veya yabancılardan zengin kimseler vasiyet gibi. Beşincisi de mekruh olan vasiyetlerdir. Fasık, günahkâr kimselere yapılan vasiyet gibi.

183. Ey iman edenler! Oruç sizden evvelkilerin üzerine farz olduğu gibi sizin üzerinize de farz olmuştur. Ta ki sakınabilesiniz.

183. Bu âyeti kerime, orucun pek kadim, mübârek bir fariza olduğunu bildiriyor. Şöyle ki: (Ey müslümanlar! Oruç sizin üzerinize farz olmuştur.) Bu mübârek ibâdet (sizden evvelki) ümmetlerin. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberlerin ve onlara tâbi olan (zatların üzerlerine farz olduğu gibi, sizin üzerinize de farz olmuştur.) Evet… Bu öyle mukaddes bir ibâdettir ki, bununla bütün ümmetler mükellef bulunmuşlardır.

Bununla beraber bu hususta bir külfet hissedilirse bu külfete bütün takva sahibi ümmetler Allah rızasını kazanmak için seve seve katlanmışlardır. Sizler de bu pek feyizli ibâdeti bir şevk ve muhabbetle ifa ediniz. (Ta ki) Allah’ın emrine muhalef etten(sakınabilesiniz). Nefsinizi koruyabilip takva sâhipleri zümresinden olmuş olasınız.

184. Sayılı günler. İmdi sizden her kim hasta olur veya sefer üzere bulunursa tutamadığı günler adedince diğer günler de tutar. Oruca pek zor dayanabilecek kimse üzerine de fidye bir fakir yemeği farzdır. İmdi her kim nâfile olarak bir hayır yaparsa bu kendisi için daha hayırlıdır. Ve eğer oruç tutarsanız sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

184. Bu âyeti kerime de oruç hususundaki ilâhî bir müsâadeyi bizlere bildirmektedir. Şöyle ki: Bu farz olan oruç günleri öyle pek uzun bir müddet değildir. Belki (sayılı günler) dir, bir aydan ibârettir. Başkaca da kolaylık gösterilmiştir. (İmdi sizden her kim) bu oruç günlerinde (hasta olur veya) belirli bir süre (bir sefer üzere bulunursa) oruç tutmayabilir.

Bilahara iyi olunca ve sefere son verip ikamete başlayınca (tutmadığı günler adedince sair günlerde) oruç (tutar.) Bir de (oruca pek zor dayanabilecek bir kimse üzerine de) meselâ: Pek ihtiyar olduğundan veya müzmin bir hastalığın dâimî tesiri altında bulunduğundan dolayı eda ve kaza sûretiyle oruç tutması kendisi için aşırı yorucu bir hal sayılan bir müslüman üzerine de mutlaka oruç tutmak lâzım gelmez.

Onun üzerine (bir fidye = bir fakirin yemeği) farz olmuş olur. Yani her günün orucu için bir fakire bir gününe yetecek kadar sabah ve akşam yemek verir veya onun bedelini verir. (İmdi her kim nâfile olarak) Allah rızâsı için gönül hoşluğu ile nâfile olarak (bir hayır yaparsa) meselâ fidye miktarını artırırsa veya pek ihtiyar olduğu veya hasta bulunduğu halde fazla metanet ve mukavemet göstererek orucu tutar, hem de fidye verirse (bu kendisi için daha hayırlıdır.) Bu yüzden daha çok sevâba nâil olur.

(Ve eğer) ey müslümanlar öyle hastalık halinde veya sefer esnasında tahammül eder de (oruç tutarsanız) bunu tehire bırakmazsanız bu (sizin için hayırlıdır) vaktiyle vazîfenizi yapmış, borcunuzdan kurtulmuş, fazla sevâba nâil olmuş olursunuz. Şüphe yok ki, nimet külfete göredir. Binaenaleyh sizler (eğer) bu hakikati (bilirseniz) orucunuzu bir an evvel tutarsanız, orucun faydalarına nâil olursunuz.

§ Savm, Siyam = Oruç; lûgatta nefsi meylettiği şeylerden imsak etmek, yani o şeyi yapmaktan kendini tutmaktır. Şer’en ise mükellef bir insanın bütün bir gün, yani: Sabahın başlangıcından güneşin batması zamanına kadar nefsini yemekten, İçmekten ve cinsel ilişkiden oruç niyetiyle engellemesidir.

§ Rasûli Ekrem Efendimiz, hicretin İlk yıllarında her aydan üç gün bir de aşure gününde nafile olarak oruç tutulmasını eshabı kiramına tavsiye buyurmuştu. Hicretten bir buçuk sene sonra ise Şaban ayının onuncu gününde ramazanı şerif orucunun farziyyeti beyan olunmuştur.

§ Oruç Hz. Adem’den itibaren bütün ümmetlere tevcih edilmiş bir mübârek ibâdettir. Fakat bilahara Yahudîler ve Hıristiyanlar, mükellef bulunmuş oldukları oruçların günlerini, sayılarını değiştirmiş, şartlarını değiştirmiş, perhiz ve diğer adlar altında uydurma törenler vücude getirmişlerdir.

§ Orucun meşru olmasının hikmeti pek açıktır. Oruç ilâhî bir emirdir. Her ilâhî emir ise bir nice hikmetleri, faydaları cemidir. Binaenaleyhoruç ta dinî, ahlâkî, İçtimaî, sıhhî bir çok faydalan ve meziyetleri içermektedir.

Bu cümleden olarak, oruç tutan bir zat Kerem sahibi mabudunun emrine uymuş olacağından bu sebeple bir nice ilâhî lütfa mazhar olur. Bundan başka nefsine hâkim olmuş, geçici bir mahrumiyete katlanmış hayatın muhtelif cereyanlarına karşıdır erebilecek bir özellik kazanmış bulunur.

Oruç tutan bir zatta rikkat ve merhamet duyguları tecelli eder. Bir takım fakirlerin, yoksulların hallerini düşünür, kendisinde bir kalp yumuşaklığı bir insanlık duygusu meydana gelir. Bununla beraber oruç tutan bir zat, geçici bir mahrumiyete katlanır, bunun neticesinde nâil bulunmuş olduğu nimetlerin kadrini daha iyi anlar, kalbinde daha ziyade şükran hissi parlamağa başlar, diğer dinî vazîfelerini de bir şevk ile ifaya çalışır durur. Velhasıl orucun daha bir nice faydaları vardır. Ne mutlu bu güzel vazifeyi bir şevk ve neşe ile hakkıyla ifa eden müslümanlara.

§ Sefer ve sefer müddeti: Sefer, lûgatte: Her hangi bir mesafeye gitmektir. Buna müsaferet te denir. Mukabili ikamettir. İstilâhta sefer: Mutedil bir yürüyüş ile üç günlük, yani: On sekiz saatlik bir mesafeye gitmek. Mutedil yürüyüş ise yaya yürüyüştür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileri ile havanın itidali muteberdir. İşte bu veçhile on sekiz saat sürecek mesafe, müddeti sefer sayılır. Fıkıh alimlerinden bâzı zatlara göre sefer müddeti on sekiz fersahlık bir mesafeden ibarettir.

Bir fersah ise üç mil, her mil ise yirmi dakika sürecek olsa on sekiz fersah 18 saat sürmüş olur. Sefer müddeti İmamı Mâlik ile İmamı Ahmet’e göre de (16) fersah yani (48) mildir. Velhasıl sefer müddetinin böyle muayyen olması, bir ilâhî lütuftur. Yolcular için bir kolaylıktır. Yolcular bu şerî müsaadeden istifâde edebilirler. İsterse bu kadar mesâfeyi süratli nakil vasıtasiyle bir iki saat içinde kat edecek olsunlar.

185. Ramazan ayı, o, öyle bir aydır ki, o ayda insanlara doğru yolu gösteren ve açık âyetleri içine alıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm nâzil olmuştur. İmdi sizden ramazan ayında hazır bulunan, o ayın orucunu tutsun. Ve kim hasta veya sefer halinde bulunursa, diğer günlerde o miktar oruç tutsun. Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister, sizin için güçlük istemez. Umulur ki oruç adedini ikmal edersiniz. Ve size hidâyet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz ve şükredersiniz.

185. Bu âyeti kerime Ramazan ayının şerefini ve orucun ehemmiyetini şöylece göstermektedir: (Ramazan ayı öyle bir aydır ki) yahut o sayılı günler Ramazan ayıdır ki (o ayda insanlara hîdayet olan) onlara dinî vazifelerini bildirip kendilerini selâmet sahasına sevk eden (ve açık delilleri kapsayıp hak ile bâtılın arasını ayıran Kur’ân’ı Kerîm) levhi mahfuzdan dünya semâsına Kadir gecesinde toptan (nazil olmuştur.)

Sonra âyet âyet, sûre sûre hikmet ve ihtiyaca göre 23 sene zarfında yüce Peygamberimize Cibrilî Emin vâsıtasiyle indirilmiştir. Diğer bir tefsire göre de Ramazanı Şerif öyle bir mübârek aydır ki onun şan ve şerefi hakkında Kur’ân”! Kerîm nazil olmuştur. (İmdi sizden) mükellefve ârızalardan berî olarak (Ramazanı şerife kavuşan o ayın orucunu tutsun.) Bu kendisi için bir farizadır.

(Ve) sizden (kim hasta veya sefer halinde bulunur) da oruç tutmaz (ise diğer) oruç tutulmasında bir mahzur bulunmayan (günlerde o miktar) o oruç tutmamış olduğu günler adedince (oruç tutsun) Bu oruç borcunu kaza etsin. (Allah Teâlâ sizin için kolaylık ister.) Bunun içindir ki bu iki mazeretten dolayı orucu tehire bırakmanızı caiz kılmıştır, (sizin için güçlük istemez.)

Size takatinizin üstünde bir şey ile emretmez. Artık Cenab-ı Hakkın bu lütuf ve keremini düşününüz. (Umulur ki) o kazaya kalan (oruç adedini ikmal edersiniz.) İlk fırsatta gününe gün oruç tutarsanız. (Ve size hidâyet buyurmuş olduğundan dolayı Allah’a tekbirde bulunursunuz.)

Nail olduğunuz İslâmiyetten, hak ve hakikati idrake kudretten dolayı bunları size ihsan buyurmuş olan Yüce Yaratıcıya saygı, tesbih ve tehlilde bulunmaya devam edersiniz. (Ve) o kerem sâhibi nîmet verene (şükredersiniz.) Üzerinize düşen kulluk vazifelerini yerine getirmeğe çalışırsınız. Artık böyle güzel bir hareket sayesinde mânen Allah’a ne kadar yakın olacağınızı düşününüz.

186. Ve kullarım, sana benden sordukları zaman şüphe yok ki, ben pek yakınım. Bana dua ettiği vakit dua edenin davetine icabet ederim. Artık onlar da benim için icabet etsinler. Ve bana iman eylesinler. Ta ki doğruyu bulmuş olalar.

186. Bu âyeti kerime ibadetlerde bulunan kullarına Cenab-ı Hakkın mânen yakın olduğunu bildirerek onları dua ve niyaza, ibâdet ve itaate teşvik etmektedir. Rivâyete göre bir bedevî, Rasûli Ekrem’e müracaat ederek: Ya Rasûlallah!.. Rabbimiz bize yakın mıdır ki ona sessizce duada bulunalım, yoksa uzak mıdır ki ona seslenelim diye sormuş, onun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak Cenab’ı Hakkın dualara olan icabeti şöyle beyan buyrulmuştur.

Habibim! (Kullarım sana benden sual ettikleri zaman) yani Rabbimiz bizim dualarımızı işiterek kabul eder mi? Ona ne şekilde yalvaralım? diye sorduklarında onlara de ki: Rabbim şöyle buyuruyor: (Şüphe yok ki ben) kullarıma (çok yakınım) yani onlara zaman ve mekândan uzak olarak mânevî, bir yakınlık ile pek yakınım, onların bütün hallerini, dualarını bilirim. (Bana dua ettiği vakit dua edenin temennisine) hikmet ve menfaate muvafık takdiri ezeliye aykırı değilse (icâbet ederim) onu vücude getiririm.

(Artık onlar da) o dua ve niyazda bulunan kullar da (benim için) imâna dâvetime, ibâdet ve itaate devam etmeleri hususundaki emirlerime (icâbet etsinler) muhalefette bulunmasınlar. (Ve bana İman eylesînler) imânlarında sebat üzere bulunsunlar. (Ta ki raşidinden) doğruyu bulmuş, hidayete ermiş kullarımdan (olabilsinler). Binaenaleyh Cenab-ı Hakkın mânevî yakınlığına, onun merhamet ve şefkatine nâiliyet için hâlisâne dualarda, niyazlarda bulunmalıyız.

İmanımızda, dinî vâzifelerimizde sebat ve metanet göstermeğe çalışmalıyız. Hattâ bazı müfessirlere göre bu âyeti kerimedeki duadan maksat, ibâdet ve itaattir. İcabetten maksat ta sevaptır. O halde buyrulmuş oluyor ki: Kullarım bana ibâdet ve itaatte bulunsunlar ki ben de onlara sevap ihsan edeyim.

§ Dua: Lûgatte çağırmak demektir, İstilâhta: Küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya karşı yapılan niyaz ve temenni mânasındır. Icâbet ise istenilen şeyi vermek, yerine getirmektir.

§ Duaların lüzumu ve faydası: Cenab’ı Hakka yapılan dualar; ondan keremler, lütuflar, aflar, istemek demektir. Böyle bir istek, böyle bir niyaz bir Yüce Yaratıcının varlığına imanın güzel bir delilidir. Cenab-ı Hakka bağlığın, ondan başka hakikî bir şekilde veren, alan ve verilene engel olan bulunmadığına ait sağlam bir kanaatin mükemmel bir nişanesidir. Maamafih dua ile kulluk ortaya konmuş Yüce Mabûdumuza karşı zillet ve güçsüzlüğümüz, ihtiyacımız gösterilmiş bulunur.

= Rabbinize yalvara yakara gizlice dua edin. (A’raf 7/55) âyeti kerimesi de gösteriyor ki, biz kullar Cenab’ı Hakka tam bir yalvarış ve niyaz ile tenhaca gizli olarak, dua etmekle mükellefiz. Artık duadan kim müstağni olabilir? İnsana yönelen bir zararın, bir felâketin açılıp bertaraf olması için Kâinatın Yaratıcısı Yüce Allah’a dua ve niyazda bulunmamak şeriat ve tarikat ehli katında yerilmiştir. Çünkü böyle bir hareket, dolaylı olarak, Allah’a karşı bir direnme, belâya karşı bir tahammül iddiasını gösterir ki, bu kulluk şanına lâik değildir. Halbuki bütün mahlûkat her hususta Cenab’ı Hakka muhtaçtırlar.

Dua ise bu ihtiyacı itiraftır. Cenab’ı Hakka ilticadır. “Allah Teâlâ benim halime benim duamdan evvel kâfidir” diyen zatlar, bununla duanın lüzumsuzluğu görüşünde değildirler. Belki Cenab-ı Hakkın hikmetinin gereği ne ise onun zuhur edeceğine inanmış bulunduklarını ifade etmek istemişlerdir. Bir de kendilerinin nâil oldukları binlerce nîmete rağmen mâruz kaldıkları bedenî, geçici bir musibetten dolayı hemen duada bulunmayı, bir sabırsızlık ve hakka teslim olmamak belirtisi gibi olacağından derhal muvafık görmemişlerdir.

Yoksa Hz. İbrahim gibi en büyük peygamberler de bir çok dualarda bulunmuşlardır. Kur’ân’ı Kerîm bunu söylemektedir. Özellikle Fatiha-i Şerifeyi okuyan her müslüman, her gün defalarca Cenab’ı Hakka dua ve niyazda bulunmuşolmuyor mu? Binaenaleyh dua, bizim için bir kulluk vazifesidir. Bunu terk etmek kulluk alametine aykırıdır. Biz dua ile Cenab’ı Hakka mânen yakınlık şerefine nâil olmak, maddî ve mânevî hastalıklardan kurtulmak niyaz ederiz.

Duaların kabulü meselesine gelince: Bunların adabı ve şartları vardır, dua: Meşru, haddizatında mümkün bir şey hakkında yapılmalıdır. Gâfilâne, eğlenircesine değil bir huzûri kalp ile olmalıdır. Maamafih kabulünü acele istememelidir. Olabilir ki hikmeti gereği bir zaman sonra kabul olunur.

Bâzı dualar da takdiri ezeliye muhalif olacağından istenildiği gibi kabul edilmezse de bundan dolayı dua eden sevâba nâil olur, daha mühim dünyevî veya uhrevî bir nîmete kavuşur. Bu suretle de yine duası kabul olmuş sayılır.Gerçek şu ki, yapılan duaları Cenab’ı Hakkın kabul buyurması; bu duaları Hak Teâlâ’nın işitip o hususta hikmetinin gereği ne ise onun tecelli etmesi demektir. Hak Teâlâ yapılan dualardan haşa gafil değildir. Bunların takdiri ilâhiye, hikmet icabına muhalif olmayan kısmını kabul buyurur. Sünneti ilâhiye böyle işler.

§ Allah’a yakınlık meselesine gelince: Bu da bir mânevî yakınlıktır, yoksa bir mekân yakınlığı değildir. Malûm olduğu üzere Cenab’ı Hak zaman ve mekândan uzaktır. O mahlûkat gibi her hangi bir mekâna muhtaç, bir mekânda mukim değildir. Bu, mahlukata mahsus bir ihtiyaçtır.

Cenab-ı Hak bir mekânda olsa o mekâna uzak bulunan bir yerdeki mahlûkatına uzak bulunmuş olur. Meselâ: Semada olsa yeryüzünde bulunanlara, yer yüzünde bulunsa semada olanlara uzak düşmüş olur. Böyle bir hal ise ilahlık şanına zıttır. O halde, Hak Teâlâ’nın kullarına yakın olması, onun ilminin kemalini temsil içindir. Yani: Kullarının bütün işlerini, sözlerini son derece iyi bildiğine beyan içindir. Nitekim bir âyeti kerimede

= Biz ona boynundaki şah damarından daha yakınız. (Kaf 50/16) buyrulmuştur. Yani: Kullarımın her halini son derecede iyi bilmekteyim. Binaenaleyh biz kullara düşen vazîfe, Cenab-ı Hakkın bizleri her bakımdan görüp bildiğini düşünerek kendi hayatımıza, şahsi terbiyemize, adabı İslâmiyemize hakkıyla riayette bulunmamızdır. O kerem sahibi ve merhametli olan mabudumuzun bizlere verdiği nîmetlere, müsaadelere karşı da şükür secdesine kapanıp kulluk arzında bulunmaktır.

187. Sizin için oruç gecesi kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak helâl kılındı. Onlar sizin için elbisedir. Siz de onlar için elbisesiniz. Muhakkaksizin nefislerinize hiyanet edeceğinizi Allah Teâlâ bildi ve tövbenizi kabul etti ve sizden günahlarınızı af buyurdu. Şimdi onlarla cinsel ilişkide bulununuz. Ve Allah Teâlâ’nın sizler için yazdığı şeyi isteyiniz. Ve sizler için sabahın beyaz ipliği siyah ipliğinden ayrılıncaya kadar yiyiniz ve içiniz. Sonra orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz. Ve siz mescitlerde itikafta bulundukça kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmayınız. Bu, Allah’ın hudududur. Sakın onlara yaklaşmayınız. İşte Allah Teâlâ âyetlerini insanlara böyle açıkça beyan buyurur. Ta ki onlar sakınalar.

187. Bu âyeti kerime, bu rahmete nâil olmuş ümmet hakkında önemli bir müsâadeyi içerir, aile hayatının ehemmiyetine işaret etmektedir, itikâfın da bir kudsî ibâdet olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Vaktiyle müslümanlar oruç tutacakları zaman yatsı namazını kılıncaya, veya uyuyuncaya kadar yiyip içer, eşleriyle cinsel ilişkide bulunabilirlerdi, ondan sonra böyle yapamazlardı. Her nasılsa ashabı kiramdan bazıları yatsıdan sonra eşleriyle cinsel ilişkide bulunmuşlar, sonra da bunun haram olduğunu düşünerek pek müteessir olmuşlar, Hz. Peygamber’e gelip özür beyanında bulunuvermişlerdi.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuş, bu rahmete ermiş ümmet için bir lûtfu ilâhî olarak fecri sadıkın doğuşuna kadar yiyip, içmek ve eşlerine yaklaşmak oruç tutacak zatlar için helâl kılınmıştır. Sonra bir erkek ile eşi, biri birinin elbisesi sayılmış, aralarında pek ziyâde bir bağlılık olduğu gösterilmiştir.

Bir elbise sahibini nasıl soğuktan, sıcaktan, insanların gözlerinden muhafaza ederse bir koca ile bir karısının da biri birini böyle korumasına, bir iffet ve nezahat dairesinde yaşamalarına işâret buyrulmuştur. Bir de itikaf halinde nefsanî şeylerden mümkün mertebe alâkayı keserek bir huzûri kalb ile ibâdet ve taatte bulunulmasına dikkat çekilmiştir.

Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Sizin için) Ramazanı şerifteki veya diğer günlerdeki (oruç gecesinde kadınlarınızla cinsel ilişkide bulunmak helâl kılındı.) Artık buna aykırı olan hüküm, kaldırılmıştır. (Onlar) eşleriniz (sizin için bir elbisedir.) Sizinle bir vücut gibidir. Bir yatakta yatar, bir birinizle temasta bulunursunuz. Ey erkekler!.. (Siz de onlar için) o eşlerinize mahsus (bir elbisenizdir.)

Aranızda büyük bir alâka, mühim bir bağlılık vardır. (Muhakkak sizin nefislerinize hıyanet edeceğinizi) oruç tutacağınız günlerin gecelerinde nefislerinizi eşlerinizle cinsel ilişkiden engellemeyip zulme, günaha mâruz bırakacağınızı (Allah Teâlâ) ilmi ezelîsiyle (bildi de tevbenizi) şimdi veya daha sonra olacak pişmanlıklarınızı (kabul buyurdu ve) tövbelerinizden dolayı (sizden) günahlarınızı (af buyurdu.) Onların eserini imha etti. Ve size artık müsaade buyurmuştur, (şimdi onlara) eşlerinizle (cinsel ilişkide bulununuz ve) maamafih bu muameleniz yalnız nefsanî zevklerinizi tatmin için olmamalıdır.

(Allah Teâlâ’nın sizin için yazdığı) mukadder buyurduğu (şeyi isteyiniz) evlât sâhibi olmanızı, nefsinizi yasak şeylerden, gayri meşru temayüllerden muhafaza buyurmasını o kerem sahibi yaratıcıdan niyâz eyleyiniz. (ve sizler için sabahın beyaz ipliği) gecenin (siyah ipliğinden seçilinceye kadar) sabahleyin şafak söküp tan yeri iplik gibi ağarıncaya kadar = Sabahın bir beyaz hattı ziyaîsi zuhur edip imsak vakti oluncaya değin (yiyiniz ve içiniz) cinsel ilişkide bulununuz, bunlar size helâldır.

(Sonra) bu fecri sadıktan itiberen (orucu ertesi geceye kadar tam tutunuz.) Bu müddet zarfında yemekten, içmekten, cinsel ilişkiden sakınınız. (Ve siz mescitlerde itikafta bulundukça eşlerinizle cinsel ilişkide bulunmayınız.) Bu halde bu ilişki câiz değildir, itikâfa mânidir. (Bu) hükümler (Allah Teâlâ’nın hudududur.)

Bunlara tecavüz etmek câiz değildir. (Sakın onlara yaklaşmayınız) onlara tecavüz sayılacak, tecavüze sebebiyet verecek şeylere temayül göstermeyiniz. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) dinî delilleri, (böylece açıkça insanlara beyan buyurur.) Onları ikaz eder ve aydınlatır. (Ta ki onlar sakınalar) Cenab-ı Hakkın emirlerine, yasaklarına muhalefeten sakınırlar.

§ İtikâf: Lûgatte bir şeye devam etmektir. Böyle bir şeye devam eden kimseye de “mutekit” denilir. Şeriat lisanında ise itikaf bir mescidi şerifte veya o hükümde bulunana bir yerde itikaf niyetiyle bir müddet ikamet etmektir. itikâflar üç kısımdır. Birincisi; kifayet yoluyla bir sünneti müekkededir. Bu müslümanlardan bir veya bir kaç zatın Ramazanı şerifte itikâfta bulunmasıdır.

Bu halde başkaları artık bu sünnetle mükellef bulunmuş olmazlar. İkincisi; müstehab olan itikâftır. Bu, Ramazandan başka bir zamanda ibâdet niyetiyle bir mescitte bir müddet ister bir saat olsun yapılan bir itikâftır. Üçüncüsü de; vacip olan itikâftır. Bu da nezrim olsun şu kadar gün itikâfta bulunayım diye yapılan itikâftır. Bu itikaf için her halde oruçlu bulunmak şarttır.

§ İtikâfın diğer şartlarına gelince: İtikâfa giren kimse müslüman, akıllı, temiz bulunmalıdır. İsterse henüz bâliğ olmamış olsun. İtikâf, mescitte veya o hükümde olan bir yerde yapılmalıdır. Kadınlara için hânelerinde mescit edinecekleri bir oda mescit hükmündedir. Onlar bu odalarında itikâfa niyet edebilirler.

§ İtikâfın şerî hikmeti ihlâs ile yapılan bir itikaf pek güzel bir ameldir, İnsan bu sayede geçici dahi olsa dünya işlerinden ayrılarak hakka yönelmiş, ilâhî dergâha iltica eylemiş sayılır. Bu müddet zarfında mümkün mertebe nefsanî şeylerden alâkasını keserek bir huzuru kalb ile ibâdet ve itaatte bulunmuş olur.

Mâneviyatı, tefekkürleri yüksetir. Ve bir mabette itikâfta bulunmadıkça dâima namaz vakitlerini bekleyeceğinden devamlı olarak namaz kılıyormuş gibi sevâba nâil olur. Bu sayede mâneviyatı yükselir, hayatının en kıymetli faydalı günlerini yaşamış olur. Rasûli Ekrem Efendimiz Medine’i Münevvere’de bulundukça her Ramazanı şerifin son on gününde itikâfa devam buyurmuşlardır.

Velhâsıl: İtikaf, bir güzel ameldir, bir takva, bir fazîlet nişânesidir. Rizai hak için itikafa giren bir zat, güzel bir itikade, güzel bir hayat tarzına sâhip demektir. Artık o Mabudu Keriminin bütün emirlerine, yasaklarına riayet etmek ister, kimsenin malına, canına kötü bir gözle bakmaz. Ne güzel bir hayat.

188. Ve mallarınızı aranızda bâtıl sebeple yemeyiniz. Ve insanların mallarından bir kısmını siz bildiğiniz halde günah ile yemek için o malları hakimlere düşürmeyiniz.

188. Bu âyeti kerime insanlık âlemine en mühim hukukî, içtimaî bir ders vermektedir. Rivayet olunuyor ki: Abdanıl Harzemî adındaki birzat, İmrü Ülkaysil’ Kindî aleyhine bir arazi hakkında peygamber (a.s.’ın huzuruna gelerek davada bulunmuş, bu hususa dair delili olmadığı için imrül’ Kays’ın yemin etmesi gerekmiş, Resûlullah ta

= Allah’ın ahdini ve yeminlerini az bir değer ile değiştirenler var ya… (Âl-i İmran 3/77) âyeti kerimesini okumuş, bunun üzerine imrül’ Kays titremiş, yemine cesâret edemeyip o araziyi davacıya vermiş, bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bu âyeti kerime, bilhassa müslümanlara şöyle bir tenbihte bulunmuş oluyor: Ey müslümanlar!. Siz oruçlu olduğunuz zaman kendi helâl malınızdan, ailenizden bile geçici bir zaman için olsun istifâde etmekten yasaklanmış bulunuyorsunuz. O halde kendi mallarınızdan ve başkalarının mallarından haram yere istifadeye çalışmanız nasıl câiz olabilir.

Bir kerre insan kendi helâl malını bile lüzumsuz yere sarf etmemeli, içki gibi, kumar gibi şeylere harç ederek günahkârolmamalıdır. O halde başkasının mallarına da her hangi esassız bir sebeple tecavüze kalkmamalıdır. Yalan yere yemin etmek, yalancı şahit tutmak, bu hususta ona buna rüşvet vermek gibi en büyük günahları işlememelidir. Her müslüman böyle bir hareketin câiz olmadığını bilir. Artık buna nasıl cesaret edebilir?.

Ve yine bu âyeti kerime de işâret vardır ki: Bir aile fertleri de biri birine karşı haksız yere husunette bulunmamalıdır. Meselâ boşanma ve zulüm ve eziyet veya kötü davranma iddiasiyle hasmane bir vaziyet alarak mahkemelere düşmemelidir. Böyle lüzumsuz, hilafı hakikat iddialarla mallarını boş yere elden çıkarmamalıdır. Bunun mânevî mesuliyetini de düşünmelidirler.

Evet… Buyruluyor ki, ey insanlar!. (Mallarınızı da aranızda) gasp gibi, hırsızlık gibi bir (bâtıl sebeple yemeyiniz.) Ondan her hangi haram suretle istifadeye kalkışmayınız. (Ve insanların mallarından bir kısmını) size haram olduğunu (siz bildiğiniz halde günah ile) günahı icap eden yalan şâhitlik ile, yalan yere yemin ile veya rüşvet ile elde edip (yemek için o malları hakimlere düşürmeyiniz.) O hususta muhakemelere sebebiyet verip bir kısım malların beyhude yere elden çıkmasına meydan vermeyiniz.

Bunun mânevî, uhrevî mesuliyetini düşününüz. Hâkim olan zat da basîret sâhibi bulunmalıdır. İcap ederse dâvacıları uyarmaya ve irşad etmeye çalışmalıdır. Maamafih hâkim şahitlerin şahadetine veya davacı veya davalının yeminine binaen hüküm verir.

Fakat eğer şahitler yalan yere şahâdette bulunmuşlar ise veya yalan yere yemin yapılmış ise bu hükmün Allah katında bir kıymeti yoktur. Bunun bütün mesuliyeti yalan yere davada bulunanlara, yalan yere şâhitlik edenlere, yalan yere yemine cüret edenlere aittir. Artık buna bir mü’min nasıl cesâret edebilir?.. “Gam değildir gide dünya kala din” “Gam odur kim kala dünya, gide din”

189. Sana hilâllerden soruyorlar. De ki: Onlar insanlar için ve haç için birer alâmettir. İyilik, evlere arka taraflarından gelmeniz değildir. Fakat iyilik, takvâ sâhibi olanın iyiliğidir. Ve evlere kapılarından geliniz. Ve Allah’tan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.

189. Bu âyeti kerime, Ay’ın safhalarındaki hikmet ve menfaate ve hareketlerden sakınmanın lüzumuna işaret etmektedir. Malûm olduğu üzere: Ehille, hilalin çoğuludur. Hilâl ise ayın birinci, ikinci ve üçüncü gecedeki halidir. Ondan sonra ayın sonuna kadar “kamer” denir.

Bâzı kimseler Rasûli Ekrem’e müracaat edip, bu hilâllerin böyle zuhur edip durmalarındaki sebebi veya hikmeti sual etmişlerdi. Bir de belirli aylarda haç veya ûmre yapan cahiliye kavimleri ihrama girdikleri zaman evlerine veya çadırlarına girmek zaruretinde kalırlarsa bunlara kapılarından girmezlerdi. Belki bunlara arka taraflarından birer delik açarak oralardan girerlerdi.

Bunu da bir iyilik ve takva alâmeti sayarlardı. İşte bunun da doğru bir hareket olup olmadığı sual olunmuştur. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyrulmuş oluyor ki: Resûlüm!. (Sana hilâllerden soruyorlar.) Bunun ne hikmete mebni böyle göründüğünü anlamak istiyorlar. Kendilerine (de ki onlar) o hilâller (insanlar için ve haç içinbirer alâmetlerdir.)

Bunların vasıtasiyle ziraat, ticaret, borçları ödeme gibi dünyevî işlere ait zamanlar anlaşılır. Oruç, iftar, bayram gibi dinî vazifelere ait zamanlar belli olur. Kadınlara ait âdet, gebelik, boşanma iddeti gibi müddetler de bilinmiş olur. Eda veya kaza edilecek haç ve ûmre vakitleri de bu sayede anlaşılır, ona göre hareket edilir. Evlere girmek hususuna gelince (iyilik) hayır ve takvâ (evlere arka taraflarından girmeniz değildir.)

Bunun ne faydası var? (Fakat… İyilik, takva sahibi olanın) haktan korkarak namaz, haç gibi dinî vazifelerini ifa eden ehli imanın (iyiliğidir.) İyilik ve takva bunların bu gibi hareketleridir. İşte siz de böyle hareket ediniz. (Ve evlerinize kapılarından) gelip (giriniz) dinî hükümleri değiştirmeyin veya yanlış telâkki etmeyin. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki kurtuluşa eresiniz.) Fevz ve kurtuluşa nâil olasınız.

Velhâsıl bu ilâhî beyanlardan pek güzel anlaşılıyor ki, Cenab-ı Hakkın her yarattığı şeyde bir büyük hikmet vardır. Bu cümleden olarak ayın, muhtelif safhaları birer kudret harikasıdır. Beşeriyet için bir mükemmel rehberi hareket rehberidir. Güneş ile Ay arasında büyük bir münasebet ve yine büyük bir muhalefet vardır. Kamer ziyasını muntazam güneşten almakta, onunla her ay muhtelif ve birbirine uygun tarzda karşılaşmaktadır. Fakat… Ay dâima güneş gibi bir halde görülmemektedir.

Hilâl halinde görülmekte, safhasının ziyası vakit vakit azalıp çoğalmaktadır. Bu sayede ise medenî, bedevî, bütün insanlar için belirli vakitleri kolaylıkla tâyin etmek ve anlamak mümkün olmuştur. Ne güzel bir hikmet örneği… Diğer bir tefsir ve yoruma göre de bu âyeti kerime bir mühim uyarıyı içermektedir. Şöyle ki: Bâzı kimseler Rasûli Ekrem’e müracaat edip ayın safhalarındaki farklılığın hikmetini, faydasını değil, astronomi ilmî bakımından sebebini sormuşlar.

Bu farklılığın neden ileri geldiğini bildirmesini istemişler, halbuki Yüce Peygamber’den bunu sormak değil, bunun şer’î hikmetini umumî faydasını sormak uygun olurdu. Binaenaleyh bu sualleri ile ters bir harekette bulunmuşlar, âdeta evlerine kapılarını bırakıp ta arka taraflarından girmek isteyenlere benzemişlerdi. Artık bunları irşat için bir darbı mesel kabilinden olarak: Evlerinize kapılarınızdan giriniz, aksine harekette bulunmayınız diye tenbih buyrulmuştur.

190. Ve sizinle savaşanlar ile siz de Allah yolunda savaşınız. Fakat haddi tecavüz etmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ öyle tecavüz edenleri sevmez.

190. Bu âyeti kerime, İslâmî hayatı müdafaa ve muhafaza için cihadın meşruiyetini bildirmektedir. Müslümanlar İlk zamanlarda müşriklerin ezâ ve cefalarına karşı sabretmekle mükelleftiler. Bilahara bu âyeti kerime ile müslümanlara cihad emrolunmuştur.

Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Kurtuluşa ermek için Allah’tan korkunuz. (Ve sizinle savaşta) muharebede (bulunan) kâfir (ler ile siz de Allah yolunda) Cenab’ı Hakkın dinini yüceltmek ve güçlendirmek için (mukatelede) cihatta (bulununuz.) Güzel niyetten ayrılmayınız. (Ve haddi tecavüz etmeyiniz.) Bu hususta İslâmiyetin tâyin ettiği hududu asmayınız. Meselâ: Sizinle harb etmeyen kadınlara, çocuklara,rahiplere, acizler güruhuna saldırmayınız. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ öyle saldırgan olanları sevmez.) Yani onlar hakkında hayır dilemez.

§ Muhabbet: Nefsin bir şeye meyletmesidir. Cenab-ı Hakta ise böyle bir nefsin meyletmesi düşünülemez, bu imkânsızdır. Binaenaleyh Allah’ın muhabbetinden maksat, onun dilediği kulu hakkında lûtf ve ihsanıdır.

191. Ve onları her nerede bulursanız öldürünüz. Ve sizi çıkarmış oldukları yerden siz de onları çıkarın. Fitne ise kâtilden daha büyüktür. Ve onlar sizinle savaşta bulunmadıkça siz de Mekke hareminde onlar ile savaşta bulunmayınız. Fakat onlar sizinle savaşta bulunurlarsa onları öldürünüz. Kâfirlerin cezâsı böyledir.

191. Bu âyeti kerime misilleme yoluyla müdafaanın meşru olduğunu ve lüzumunu göstermektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Siz, hayatınıza, mukadderatınıza saldıran din düşmanlarına karşı koyunuz. (Ve onları her nerede) gerek Mescid’i Haram dışında ve gerek haremde (bulursanız öldürünüz.)

Millî hayatınızı korumağa çalışınız. (Ve sizi çıkarmış oldukları yerden) Mekke’i Mükerreme’den (siz de onları çıkarın.) Onlar fitnede bulunmuş, şirke düşmüş, sizleri vatanınızdan çıkarmış kimselerdir. Böyle bir (fitne ise öldürmekten daha şiddetlidir.) Onları harem sahasında öldürmenizden daha büyüktür. Onlar böyle bir katli fazlasıyla haketmişlerdir.

(Ve onlar sizinle savaşta bulunmadıkça siz de) haremi Mekke’de (onlar ile) İlk önce savaşta bulunmayınız. Haremin hürmetine riayet ediniz. (Fakat. Onlar sizinle savaşa kalkışırlarsa) Haremi Şerifin hürmetin! çiğneyen onlar olmuş olurlar. O halde (onları öldürünüz) öyle mukaddesata ihanet eden (kâfirlerin cezâsı böyle) öldürme ve tenkil (dir.)

§ Fitne: İmtihan, tecrübe, tefrika mânasına geldiği gibi çok kere de insanı günaha sokan, insanı vatanından haksız yere çıkaran, insanı belâya, sıkıntıya uğratan, insanı aldatan şey mânasına gelir. Böyle bir fitne ölümden daha ağırdır. Çünkü bunun zararı ölümden sonra da devam edecektir.

192. Artık şirke son verirlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayandır, esirgeyendir.

192. Bu âyeti kerime, cihadı, ı âdi bir menfaat için olmayıp ilâhî din gayesine matuf olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Artık) size karşı savaşta bulunanlar, küfür ve şirke (son verirlerse) size karşı savaşmaktan sakınırlarsa, siz de onları bırakınız, dünyevî bir maksat için onları cezalandırmaya çalışmayınız. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayandır) onların evvelce yaptıkları şeyleri af ve mağfiret buyurur.

Ve Hak Tealâ (esirgeyendir.) onları cezâlandırmaz. Bu halde onlara tecavüz etmenize merhameti ilâhiye müsaade etmez. Bunun içindir ki Rasûli Ekrem Hazretleri vaktiyle Yüce Peygamberliğine karşı büyük düşmanlıkta, tecavüzde bulunup o mukaddes vücûdu Mekke-i Mükerremeden, o mübarek yurdundan çıkarmış olanları da bilahara tövbe ve istiğfar edip İslâmiyeti kabul ettikleri için af f etmiş, haklarında İslâm kardeşliği düsturunu tatbik eylemiş, hepsine karşı pek âlicenapca muamelede bulunmuştur.

193. Ve bir fitne kalmayıp din yalnız Allah için oluncaya kadar onlar ile savaşa devam ediniz. Eğer onlar son verirlerse artık husûmet ancak zâlimlere karşı olur.

193. Bu âyeti kerime Cihadın ne zamana kadar ve kimlere karşı yapılıp yapılamıyacağını göstermektedir. Şöyle buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Düşmanlarınız size saldırmayıncaya (ve bir fitne) bir küfür, bir zulüm ve isyan (kalmayıp din) ibâdet ve itaat (yalnız Allah için oluncaya) ondan başkasına tapılmayıncaya (kadar onlar ile) o müşrikler ile (cihada devam ediniz.)

İslâm dinini yayıp yüceltmeye çalışınız. (Ve eğer onlar) şirk ve isyana (son verir) tövbe ve istiğfarda bulunur (larsa) artık onlara tecavüz etmeyin. Çünkü (husumet) Allah yolunda savaş (ancak zâlimlere) küfr ve isyan erbabına (karşı olur.) Binaenaleyh halini düzeltip küfr ve zulme son verenlere karşı savaşta bulunmak caiz olmaz. Nitekim bir hadisi şerifte( التَّائِبُ مِنَ الذَّنْبِ كَمَنْ لاَ َ ذَنْبَ لَهُ ) buyrulmuştur. Evet.. Günahından tövbe eden hiç günah işlememiş gibi olur. “Fıskı ne ziyan eyler hayrolsa serencamı”

194. Haram ay haram aya karşılıktır. Ve bütün hürmetler bir birine kısastır. O halde her kim size tecavüz ederse siz de ona size olan tecavüzünün misliyle tecavüz ediniz. Ve Allah’tan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Teâlâ şüphesiz korunanlarla beraberdir.

194. Bu âyeti kerime, bir mühim cezâ nazariyyesinin aslını teşkil etmektedir. Suç ile cezâ arasında bir uygunluk bulunmasını, cezânın suçtan fazla olmamasını emretmektedir. Bilindiği üzere bu haram aydan maksat, Zilkade ayıdır. Bu ay’a öteden beri hürmet edilirdi. Bu ay’da savaş yapılmazdı. Rasûli Ekrem hazretleri bir umre yapmak için bu ay’da Mekke-i Mükerremeye gitmişti.

Fakat Mekke müşrikleri bu umreye mâni olmuşlardı. Yapılan bir anılaşmaya göre Rasûli Ekrem hazretleri ertesi sene gidip bu umreyi yapmıştı. Şayet müşrikler yine mâni olacak olsalardı o yüce peygamber harp ederek Mekke’ye girip bu umreyi yapacaktı. Bazı kimseler şayet harp edilirse bu ayın haramlığı bozulmuş olmaz mı? demişlerdi. Bunun üzerine bu ayeti kerime nâzil oldu.

Buyrulmuşoluyor ki: (Haram ay) zilkade ayı (haram aya karşılıktır.) Buna iki tarafta karşılıklı olarak uymalıdır. Madem ki müşrikler bu ayın haramlığına riayet etmeyip müslümanlara karşı vaziyet aldılar, harbi göze almış bulundular, müslümanlarda bu ayda onlara karşılık vererek harp edebilirler. Çünkü bu bir, misliyle karşılıkta bulunmaktır.

(Ve bütün hürmetler (dokunulmazlıklar) birbirine kısastır.) Gayrimüslimler, haram aya haram belde olan Mekke-i Mükerremeye ve ihrama hürmete riayet etmeyip de bunlarda müslümanlara saldırırlarsa müslümanlar da bir kısas, bir karşılık olmak üzere onlara saldırabilirler. Buna o düşmanlar sebebiyet vermişlerdir. (O halde) ey müslümanlar!. (Her kim size tecâvüz ederse) harem bölgesi içerisinde ihramlı iken veya haram ayda sizi öldürmeye cür’et gösterirse (siz de ona size olan tecavüzünün misli ile tecâvüz ediniz.)

Çünkü bir kötülüğün cezası, onun misli olan bir kötülüktür. (Ve) ey müslümanlar (Allah’tan korkunuz.) size izin verilmemiş olan şeyi tercih edip cezâyı artırmayınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ) kendilerine yardım etmek, şan ve şereflerini düzeltmek ve yüceltmek sûretiyle (şüphesiz korunanlarla beraberdir.) Artık Cenab-ı Hakkın bu harp ve vuruşma hususundaki emirlerine de gerçekten uyunuz ki Allah’ın yardımına ve lütfuna kavuşasınız.

195. Ve Allah yolunda harcayınız. Ve kendi nefislerinizi tehlikeye düşürmeyiniz. Ve iyilikte bulununuz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ iyilik edenleri sever.

195. Bu âyeti kerime, hak yolunda fedakârlığın lüzumunu şöylece anlatmaktadır. Ey müslümanlar!. Takvâ sâhipleri olunuz (Ve Allah yolunda) cihad uğrunda, fakirlere yardım hususunda, hayır ve iyilik konusunda mallarınızı (harcayınız ve kendinizi) harpten kaçınmak, o uğurda mal sarfetmemek, düşmanın maksadını anlamaya çalışmamak gibi sebeplerle veya malınızı boş yere çokça sarf edip de fakirlik ve ihtiyaç içinde kalmak suretiyle (tehlikeye düşürmeyiniz. Ve) Allah yolunda mal ve bedenle (iyilikte) fedakârlıkta (bulununuz) elbette iyilikleriniz zayi olmaz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ iyilik edenleri) iş ve ahlâkı güzel (olanları sever.) Onları sevaba ve mükâfata ulaştırır.

§ Bu âyeti kerimedeki, iyilikle emr, cihadı da içine almaktadır. Çünkü cihad, müslümanlıkta iyilik etmek vazifesidir. Cihattan maksat; mal kazanmak, başkalarının yurdunu elde etmek, başkalarını esir olarak yaşatmak değildir. Belki bütün insanlık âlemini hak ve hakikatten haberdar etmek, bütün insanları gerçek bir dine, bir hürriyet ve hidayete kavuşturmaktır.

Cihad, görünürde bir tecavüz gibi görünse de, haddi zatında bir korunmadır, bir korumadır, insanlığı sonsuz mes’ûliyetten ve felâketten kurtarma vesilesidir, bir nice akıllı kimseleri uyandırıp hak yoluna sevk etmeye sebeptir. Binaenaleyh böyle güzel bir niyetle yapılan bir cihad, haddizatında bütün insanlığa karşı bir iyilikten başka birşey değildir. Maamafih müslümanlara karşı sırf dünya menfaatları sebebiyle düşman bulunan bir çok kavim mevcuttur. Artık bunlara karşı müslümanların uyanık olmaları mal ve bedenle fedakâr olarak cihada hazır bir halde bulunmaları lâzımdır.

Bu da bir iyiliktir. Buna muhalif hareket ise İslâm cemiyeti hakkında bir tehlike teşkil edeceğinden aslâ caiz değildir.İstanbul’da defnedilmiş bulunan ashabı kiramdan Ebu Eyyübil Ensârî demiştir ki: Bu âyeti kerime bizim hakkımızda nâzil olmuştur. Biz İslâm’ın başlangıcında Resûlullah’a yardım ettik. Onunla muharebelere iştirak ettik, onu çocuklarımıza, ailemizi mallarımıza tercih eyledik.

Vaktaki İslâmiyet etrafa yayıldı, müslümanların sayısı arttı, muharebelere son verilir gibi oldu, bizler de âilemize, çocuklarımıza, mallarımıza döndük, onlar ile meşgul olmağa başladık. Bu hal ise bir tehlikeye sebebiyet verebilirdi. Binaenaleyh bu âyeti kerime nâzil oldu.

Bu gibi tehlikelere kendi elimizle sebebiyet vermekten bizi men buyurdu, ikaz etti. Gerçekten de söz konusu zat, bundan sonra bütün cihadlara iştirak etmiş ve Hz. Muaviye zamanında İslâm ordusu ile gelip İstanbul’un muhasarasında bulunmuş ve bu esnada vefat edip bilinen türbesine gömülmüştür. Allah ondan razı olsun.

196. Ve Allah için haccı da umreyi de tamam yapınız. Fakat men olunursanız kurbandan kolaya geleni Minâya gönderirseniz. Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz. Ancak sizden her kim hasta olur veya başında bir eziyet bulunursa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye vacip olur. Sonra emin olduğunuzda kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmiş olursa kolayına gelen bir kurban kesmek icap eder Fakat her kim bulamazsa üç gün hac esnasında, yedi günde döndüğünüz vakit oruç vâcip olur ki bunlar tam on gündür, Bu, ailesi Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır. Ve Allah’tan korkunuz ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şiddetlidir.

196. Bu âyeti kerime, hac ve umre vazifesini yapacak zatlara nasıl hareket edeceklerini gösteriyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Korununuz ve iyilikte bulununuz. (Ve Allah için) sırf Allah’ın rızası için (haccı ve umreyi tamam yapınız.) Bunlardan herhangi birine veya her ikisine başlanılmış olunca bunları lâyıki veçhile tamamlamaya gayret ediniz. (Fakat men olunursanız) yani ihramdan sonra her hangi bir mecburiyet sebebiyle hacdan, umreden alıkonulursanız size (kurbandan kolaya geleni) vâcip olur.

Yani deve, sığır, davar nev’inden hangisini kurban etmeniz size kolay gelirse onu kurban olarak Minâ’ya gönderirsiniz. (Ve bu kurban mahalline varıncaya kadar başlarınızı tıraş etmeyiniz.) Yani: Bu kurbanın Minâ’ya gidip kesilmiş olduğuna kanaat gelinceye kadar siz tıraş olup ihramdan çıkmayınız. (Ancak sizden her kim) ihramda iken (hasta olursa veya başında) yara gibi, bu gibi bir şey sebebiyle eziyet bulunur) da bundan kurtulmak için tıraş olur (sa ona da oruçtan veya sadakadan veya kurbandan bir fidye) vâcip olur.

(Sonra emin olduğunuz zaman) yani engellemekten veya hastalıktan, eziyetten kurtulduğunuz zaman sizden (her kim hac zamanına kadar umre ile istifade etmek isterse) haccı temettüde bulunmak arzu eylerse veya hac zamanına kadar ümresine nihayet verir ihramdan çıkar, hac yapacağı zamana kadar serbest bulunursa (kolayına gelen bir kurban kesmek icab eder.)

Kurban nevilerinden kolayına geleni seçer. (Fakat her kim) böyle bir kurban (bulamazsa üç gün hac esnasında, yedi gün de) hacdan (döndüğünüz vakit oruç) tutması vâcip olur ki (bunlar tam on gündür. Bu) umre ile haccı birleştirerektemettüde bulunmak ve kurbanın vücubu veya temettüde bulunan için orucun lüzumu (ailesi) ikametgâhı (Mescidi Haramda bulunmayan kimseler hakkındadır.) Mekke’de ve Mikad denilen saha dahilinde bulunanlar ise Mekke-i Mükerreme’ye ihramsız olarak girebilirler.

Hariçten gelip Mekke’de geçici olarak bulunanlar da Mikad yerinden dışarıya çıkmadıkça Mekke-i Mükerreme’ye ihramsız olarak dönebilirler. Kısacası ey müslümanlar. Hac ve ûmre vazifesini lâyıkıyla yapmaya çalışınız. (Ve Allah’tan korkunuz.) Günahkâr olmayınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ’nın azabı pek şîddetlidir.) Artık bu mukaddes vâzifenizi de Allah’ın rızasına uygun bir şekilde yapınız. Aranızdaki din kardeşliğini de güzelce göstererek birbirinize karşı sevgide, birbirinizin hukukuna riayette bulununuz ki kurtuluşa ve saadete ulaşasınız.

§ Bir kimseye hac farz olmak için şöyle sekiz şart vardır: 1 – Müslüman olmak. 2 – Baliğ olmak. 3 – Akıllı olmak. 4 – Hür olmak. 5 – Haccın farziyetini bilmek. 6 – Hacc vazifesini meşakkatsiz bir şekilde yapmaya yetecek bir vakit bulunmak. 7 – Hacca gidip gelinceye kadar kendisi ve ailesi için yeterli miktar nafakaya mâlik bulunmak. 8 – Kendi haline münasip nakil vasıtası ve yol masrafına yetecek parası bulunmak. Bu şartlar bulunmayınca hac farz olmaz.

§ Bununla beraber haccın edasının farziyyeti için şöyle 5 şart ta lâzımdır:

1 – Bizzat hacc edebilecek derecede bir vücut sıhhati bulunmalıdır.

2 – Hacca gitmeğe hapis gibi, zorla mâni olmak gibi bir engel bulunmamalıdır.

3 -Yolda emniyet bulunmalıdır.

4 – En az normal yürüyüşte 13 saatlik bir yolculukta bulunacak bir kadının yanında kocası veya ebediyyen nikâhı haram olan bir erkek bulunmalıdır.

Bu erkek aklı baliğ veya mürahik = Erginlik çağına yakın bulunmalıdır.

5 -Boşanmış veya kocası ölmüş bir kadının iddeti bitmiş olmalıdır.

§ Haccın şöyle altı nevi vardır:

1- Farz olan hacdır. Bu şartlarını taşıyan bir müslümana ömründe bir kere farz olan hacdır.

2 – Vacip olan hacdır. Bu da nezr edilen veya nafile olarak başlanılmış iken bozulan hac için kaza etmek suretiyle yapılan hacdır.

3 – Nafile olan hacdır. Bu kendisine farz olan haccı yapmış olan bir yetişkinin veya henüz bülûğa ermeyip de rüşd çağına yaklaşmış olan birinin yaptığı hacdır.

4 – Haccı ifraddır. Bu ûmre ile birleştirmeksizin yalnız farz veya vacip veya nafile olarak yapılan hactır. Bunu yapana “müfrid” denir.

5 – Haccı temettüdür. Bu, hac mevsiminde evvelâ ûmre için ihrama girip umre yapıldıktan sonra aynı mevsimde daha yurda dönmeden tekrar ihrama girilerek yapılan hactır. Bunu yapana “mütemetti” denilir.

6 – Haccı kırandır. Bu da hac aylarıdan evvel veya hac ayları içinde mikaddan evvel veya mikaddan itibaren ûmre ile arası bir niyet ile bir ihram ile birleştirilmiş olan hacdır ki, ûmre yapıldıktan sonra usulü dairesinde ifa edilir.

§ Haccın rükünlerine gelince bu da ikidir.

Birincisi: Arafatta bir müddet durmaktır. Şöyle ki: Zilhiccenin 9 una rastlayan arafe gününün öğle vaktinden, kurban bayramının İlk günü fecrin doğuşuna kadar olan zaman içerisinde Arafatta isterse bir dakika olsun durmak farzdır. İkincisi de: Arafatta durduktan sonra gidip Kâbe’i Muazzama’yı ziyaret tavafı yapmaktır. İsterse bu ziyaret bir müddet sonra olsun. Şöyle ki: Bu Arafatta durduktansonra Kâbe’i Muazzamanın etrafında 7 defa dolaşmakta yapılır ki, bunun 4 defası bir rükündur, bir farzdır. Diğer 3’ü nafile kabilindendir. Kâbe’i Muazzamayı vakit vakit tavafta bulunmak ta bir sünnettir, bir ibâdettir, bir nevi, namazdan sayılmaktadır.

§ Mîkad: Hac için dışardan gelen zatların ihrama girmelerine mahsus 5 yer vardır ki bunlardan her birine “Mîkad” denir. Bu yerlere daha gelmeden de ihrama girilebilir.

§ İhramın yapılması: Şöyle ki hac için yolculukta bulunan bir erkek zat Mikad denilen bir yere gelince yıkanır, apdest alır, giderilmesi lâzım gelen tüylerini bedeninden giderir, tırnaklarını keser, elbisesini çıkarır, beyaz, temiz bir peştimal ile dikişsiz bir örtüye, meselha bir iki havluya sarılır. Güzel kokulu şeyler sürünür, başını açık, ayaklarını çorapsız bulundurur. Üstü açık, topukları kısa ayakkabı giyinir, İki rekât ihram namazı kılar, ihrama niyet eder “Yarabbi! Ben hac etmek istiyorum, onu bana kolay kıl ve onu benden kabul et.” diye dua eder. Sonra

 = Emrin baş üstüne Ey Allah’ım! emrin baş üstüne…) diye telbiyede bulunur. Artık karısıyla cinsî münasebette bulunamaz, onu öpüp okşayamaz, dikişli elbise giyemez, kokulu şeyler sürünemez, saçlarını, tırnaklarını kesemez, av hayvanlarını avlayamaz, yeşil ağaçları, otları kesemez, kötü sözler söyleyemez. Fakat yıkanabilir, para kesesini de beline bağlayabilir ve usulü dairesinde gidip Arafatta bulunur. Sonra da Beytullah! ziyaret ederek ihrama son verir. (158.) âyeti kerimeyede bakılabilir.

§ Haccın farziyyetindeki hikmete gelince: O da şüphe yok ki çok mühimdir. Malumdur ki hac İslâmiyetin beş esasından biridir. Hem malî hem de bedenî bir ibâdettir. Hak yolunda fedakârlığın bir alametidir. Bir ilâhî lütuf olan sıhhatimizin ve servetimizin bir şükran vazifesidir. Hac fârizesi Cenab-ı Hakkın mânevî dergâhına sığınılarak tam bir hürmet ve yakarış ile lütuf ve af niyâz edilmesinin bir örneğidir.

Pek yüce bir mâbedin içinde binlerce din kardeşi ile birlikte yapılan bir ibâdetin, bir dua ve yakarışın uyanık ruhlar üzerinde yapacağı hoş tesirler ve ruhu besleyen neşeler ise her türlü maddî zevklerin binlerce kat üstündedir. Bütün müslümanların kıblesi olan ve Hz. İbrahim gibi ulu bir peygamberin makamını içine alan Beytullah’ta yapılan bir ibâdet ve itaatin Allah’ın yanında ne kadar makbul, ne kadar sevaba vesile olacağı da pek açıktır.

Rasûli Ekrem Efendimizin içinde doğup cihana nurlar yaymış olduğu mübarek beldeyi ve bu vesile ile o yüce nebinin hicret yurdu olup kabri saadetini şerefli göğsünde saklayan Medine’i Münevvereyi gidip bir arzu ve heyecan ile ziyaret etmek de İslâmiyete bağlılığın, o yüce peygambere hürmet ve sevginin en açık bir alametidir. Hele doğu ve batıdan çeşitli ırklara mensup müslümanların böyle kutsî bir mabette toplanarak hep birden aynı şekilde dinî vazifelerini yerine getirmeleri de aralarında din kardeşliğini ne kadar canlandırır, aralarında ne kadar içten bir sevgi ve dayanışmanın ortaya çıkmasına vesile olur.

Ve İslâm âlemine dair bir çok bilgi edinebilmelerine yardım eder. Seyahatin sıhhî, medenî, içtimaî menfaatleri herkes tarafından bilinmektedir. Bir çok yabancı kendileri için bir dinî vazife olmadığı halde seyahati gerekli buluyor, dünyanın muhtelif yerlerini gidip görüyorlar.

İslâm dini ise bizlere en güzel şartlar çerçevesinde en tarihî, en kutsî bir mubite seyahat etmemizi emretmiş bulunuyor. Artık bu ilâhî emrin ne kadar faideleri, hikmetleri kapsadığını hangi aydın ve düşünen bir insan takdir etmez. Böyle kutsal bir vazife ile mükellef olduğumuzdan dolayı Rabbimizin yüce eşiğine teşekkürlerimizi takdim eyleriz. “Her kime Kâbe nasip olsa hüda dâvet eder” “Her kişi sevdiğini hanesine dâvet eder”.

197. Haccın vakti bilinen aylardır. Her kim o aylarda haccı kendisine farz kılarsa artık hacda cinsel ilişkide bulunmak günaha sapmak kavga etmek yoktur. Ve hayırdan her ne yaparsa Allah Teâlâ onu bilir. Ve azık edininiz, azığın en hayırlısı ise takvadır. Ve benden korkunuz. Ey tam akıl sâhipleri!.

197. Bu âyeti kerime haccın mevsimini ve hacıların riayet edecekleri şeyleri bildirmektedir. Şöyle ki (haccın vakti bilinen aylardır.) Yani hacca başlanacak aylar: Şevval, zilkade ayları ile zilhiccenin tam on günüdür. Bu, Hanefilere göredir. Şafîlere göre şevval, zilkade ayları ile zilhiccenin dokuzuncu günü ve onuncu gününün yalnız gecesidir. İmamı Mâlik’e göre: Zilhiccenin de tamamıdır.

Binaenaleyh (her kim oaylarda haccı kendisine farz kılarsa) yani, hacca niyet eder de veya ihrama girer de veya telbiyede bulunur da veya kurban gönderir de hacca başlamış, bu fârizeyi üzerin almış olursa (artık hacda cinsel ilişkide bulunmak) yoktur. Bu müddet içinde karısıyla cinsel ilişkide bulunamaz. (Günaha sapmak) da yoktur. Şeriatın konuları dışına çıkmak veya ona buna söğüp, saymak aslâ caiz olamaz. (Kavga etmek) de yoktur. Hizmetçiler ile, yol arkadaşları ile ve diğerleriyle düşmanlık ve kavga etmek aslâ uygun görülmez.

(Ve hayırdan her ne işlerseniz) meselâ sadaka verirseniz, arkadaşlar ile güzelce yaşayarak onlara lüzumuna göre yardımda bulunursanız (Allah Teâlâ onu) o yaptığınız hayrı, ezelî ilmiyle (bilir) mükâfatını verir. (Ve) yolunuza rahatça, kalb huzuru ile devam edebilmeniz için de (azık edininiz.) Maddî, mânevî muhtaç olduğunuz gıda maddelerini tedarik ederek onunla hac yolculuğuna başlayın.

(Azığın en hayırlısı ise korunmadır.) Yâni Allah’tan korkup onun bunun malına, canına saldırmamaktır. Helâlından yiyip, haramdan sakınmaktır. (Ve benden korkunuz.) Korkunuz Allah için olsun. Sırf dünya ile ilgili olan bir maksat için başkalarından korkmak bir fazilet değildir. (Ey tam akıl sâhipleri!.) Ey hakikî aydınlar!. Ey İslâmiyetin bu yüce tavsiyelerini güzelce anlamaya kabiliyetli olan zatlar.

§ Rivayete göre vakfiye. Yemen halkı, Hicaza giderken yanlarına azık adına bir şey almazlar, biz tevekkül ehli kimseleriz, biz Beytullah’ı ziyarete gidiyoruz, elbette Cenab-ı Hak bizleri yolda aç bırakmaz derlermiş. Bununla beraber bazen yolda başkalarının mallarına sataşmaya da mecbur kalırlarmış.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, hacca gidecek zatlara azık denilen nafakalarını, muhtaç olacakları şeyleri daha yola çıkmadan hazırlamaları emrolunmuştur. Geçimi temin etme hususunda geçerli olan örf ve adete uymak lâzımdır. Meselâ, hac mevsiminde de geçimini temin etmek için meşru şekilde alış verişte bulunulması caizdir. Nitekim şu âyeti kerime bunu ifade etmektedir.

198. Rabbinizden bir rızık talep etmeniz sizin üzerinize bir günah değildir. Arafat’tan geri döndüğünüz zaman Allah Teâlâ’yı Meş’ari Haram yanında hemen zikrediniz. Ve onu, size hidayet ettiği gibi zikireyleyiniz. Şüphe yok ki, siz bundan evvel dalalette kalmış kimselerden idiniz.

198. Bu âyeti kerime hac mevsiminde de ticaretin meşru olduğunu ve Cenâb-ı Hakkın gösterdiği yola gitmenin lüzumunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. Hac mevsiminde de ticaret yoluyla (Rabbinizden bir rızık talep etmeniz) caizdir. Bundan dolayı (sizin üzerinize bir günah) yüklenecek (değildir.)

Sonra (Arafattan) cemaat halinde (gerî döndüğünüz zaman Allah Teâlâ’ya Mes’ari Haram yanında) Allahu Ekber ve La ilahe illallah diyerek, dua ve niyâz ile veya akşam ve yatsı namazlarını kılmak suretiyle (zikrediniz ve onu) o Yüce Rabbi (size hidayet ettiği) size dinî vazifelerini, hac ibadetlerini zikir ve fikir yolunu ihsan ve ilham buyurduğu (gîbî zikreyleyiniz) bu ilâhî hidayet sayesinde dinî vazifelerinizi bilmiş bulunuyorsunuz.

(Şüphe yok ki siz bundan evvel) bu hidayete, bu İslâmiyet şerefine ulaşmadan önce (dalalette kalmış kimselerden idiniz.) İmânı, itaati vehacla ilgili ibâdetleri bilmeyen, yolunu şaşırmış takımlardan idiniz. Şimdi ise hidayete ermiş bulunuyorsunuz. Artık Cenab’ı Hakkın emri üzerine hareket ediniz, ulaştığınız hidayet ve saadetin kadrini yüceltmeye, şükrünü yerine getirmeye çalışınız.

§ Cahiliye döneminde bir çok pazar yerleri vardı. Araplar hac mevsiminde buralarda ticaretle meşgul olurlardı, İslâmiyet yayılmaya başladığı zaman bazı müslümanlar böyle hac mevsiminde ticarette bulunmadan çekinmişlerdi. Halbuki buna lüzmu yoktu, Ticaretle uğraşmak dinî vazifelere engel olmamak üzere her zaman caizdir.

Özellikle hac mevsiminde etraftan bir çok zatlar Hicâzda toplanıyorlar, bunlar kendi ihtiyaçlarını bertaraf etmek için ticarethanelere müracaata mecbur kalmaktadırlar. Eğer o mevsimde ticaret yasak olursa bu gibi zatların ihtiyaçları nasıl giderilebilir? Binaenaleyh hikmet dolu olan İslâm dinî, bu ticareti men etmemiştir. Elverir ki meşru şekilde yapılsın.

§ Arafat: Mekke-i Mükerreme şehrine on iki mil mesafede bulunan bir dağın ismidir.Hacılar arefe günü, yani; zilhiccenin 9 uncu günü burada vakfeye dururlar, zilhiccenin 8 inci gününe de “terviye günü” denilir. Rivayete göre Hz. Adem Hinde, Hz. Havva da Ciddiye indirilmişlerdi.

Birbirini ararken arafat sahasında karşılaşmış, birbirlerini tanımışlardı. Bu cihetle o güne arefe, o karşılaşma sahasına da Arafat denilmiştir. Diğer bir rivayete göre de İbrahim Aleyhisselâm’a hacla ilgili ibâdetler burada vahyolunmuş olduğu için buraya Arafat adı verilmiştir. Müzdelife: Mekke’de hacla ilgili İbâdetlerin yapıldığı yerlerden biridir. Hacılar Arafattan sonra Müzdelifeye vararak orada akşam, yatsı ve sabah namazlarını kılarlar.

§ Meş’ari Haram, Müzdelifenin bitişiğinde bir tepedir. Buna “Cebeli Kuzah” da denir. Arafattan Müzdelifeye dönüp gelen hacılar, yolculara engel olmamak için bu Meş’ari Haram tepesi civarında gecelerler.

199. Sonra insanların geri döndüğü yerden siz de dönüveriniz. Ve Allah Teâlâ’dan mağfiret isteyiniz. Şüphe yok ki Hak Tealâ affedici ve esirgeyicidir.

199. Bu âyeti kerime de bütün müslümanların aynı şekilde ibâdetlerle mükellef olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: Cahiliye döneminde Kureyş kabilesi gibi bazı seçkin kabileler, halk Arafatta toplandıkları vakit kendileri Meşari Haramda dururlar, onlara karışmazlar, biz Allah’ın ehliyiz derler, bu durumu bir üstünlük alâmeti sayarlardı. Sonra bunlar müslüman olunca kendilerine, hitaben buyruldu ki:

Ey Kureyş! Ey bütün müslümanlar!.. (Sonra insanların koşup döndüğü yerden) yani Arafattan (Siz de hemen dönünüz.) hacla ilgili ibâdetlere tamamen iştirak ediniz. Bu husustaki kusurlarınızdan, günahlarınızdan dolayı (Allah Teâlâ’dan mağfiret isteyiniz.) Daima onun af ve keremine sığınınız.

(Şüphe yok Yüce Allah gafurdur) af dileyenlerin günahlarını mağfiret buyurur. (Râhimdir) kulları hakkında rahmet ve yardımını bol tutar. Elverir ki o kerem sahibi yaratıcının yüce dergâhına, kendisini zikr ve tesbih etmek suretiyle sığınılsın.

200. Sonra hacca ait ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman babalarınızızikredtiğiniz gibi veya daha ziyade olarak Allah Teâlâ’yı zikrediniz. İmdi insanlardan öylesi vardır ki: Ey Rabbimiz bize nasibimizi dünyada ver der. Bunun için âhirette bir nasip yoktur.

200. Bu âyeti kerime Allah’ı zikretmenin ehemmiyetini gösteriyor, İslâmiyetten evvel araplar hacca ait ibadetlerini bitirdikten sonra Mina’da mescit ile dağ arasındaki bir yerde toplanır, babalarının övünülecek şeylerini anarlardı.

Bunlar İslâmiyetle şereflenince babalarını andıkları gibi ve hattâ ondan daha fazla Cenab-ı Hakkı anmaları, Hak Tealâ’nın zikri ile dillerini süslemeleri, kalblerini nurlandırmaları kendilerine şöylece hatırlatılmıştır: (İmdi sizler hacca ait ibadetlerinizi bitirdiğiniz zaman) yani taşları attıktan, tavafta bulunduktan Mina’da kaldıktan sonra (babalarınızı zikrettiğiniz gibi veya daha ziyade) daha kuvvetli, daha şevk ve heyecan ile (olarak Allah Teâlâ’yı zikrediniz) asıl onun yüceliğini, kudret ve büyüklüğünü, sizlere verdiği nimetleri bir ibâdet lisanıyla zikrediniz. Ondan dünya ve âhirete ait hayırlar isteyiniz.

Halbuki (insanlardan öylesi vardır ki, ey Rabbimiz! Bize nasibimizi dünyada ver der.) Bunlar bir takım müşriklerdir ki, vaktiyle hac esnasında yalnız dünya ile ilgili şeyleri ister, Yarabbi bize koyun ver, deve ver.

Babalarımıza verdiğin gibi bizlere de bağlar, bahçeler ver diye duada bulunurlar, âhiret fikrinden mahrum bir halde yaşarlardı. Artık (bunun için) böyle yalnız dünyaya düşkün bir şahıs için (âhirette bir nasip yoktur.) Çünkü onun bütün arzu ve hedefi dünyadadır. Menasik: Hac esnasında yapılması icap eden merasimin tamamı demektir. Tekili mensekdir. Bu kelime; ibâdet edilecek, kurban kesilecek yere de denir.

201. Ve insanlardan öylesi vardır ki: Ey Rabbimiz! Bize dünyada bir iyilik ve âhirette de bir iyilik ver ve bizi ateş azabından koru der.

201. Bu âyeti kerime, mü’minlerin ne kadar güzel bir tarzda dua ve niyazda bulunduklarını şöylece bildiriyor: (Ve insanlardan öylesi vardır ki) Cenab-ı Hakka inanıp, onun âhirete âit nimetlerine çok fazla ihtiyacı olduğuna kanaat getirdiğinden (Ey Rabbimiz! Bize dünyada da bir iyilik ver, âhirette de bir iyilik ver) diye dua eder (ve bizi cehennem azâbından koru) diye niyazda bulunur. Âhiret hayatına inandığını bu şekilde de göstermiş olur.

§ Bu mübârek dua âyetindeki haseneden murat nedir: Bilindiği üzere hasene lûgat itîbariyle güzellik demektir. İnsanın nefsine, bedenine, servetine ait olup elde edinilmesiyle sevineceği her nîmet bir hasenedir. Ibâdet ve itaat da birer hasenedir. Bu âyeti kerimedeki haseneden maksat ise bazı âlimlere göre dünyada ilimdir, ibâdettir. Ahirette cennettir veya dünyada helâl rızıktır, âhirette de mağfirettir, sevaptır. İmamı Aliden bir rivâyete göre de hasene dünyada iyi ahlâklı kadındır, âhirette de cennettir. Nitekim bir hadisi şerifte:

buyrulmuştur. Yani: Dünya varlıktan ibârettir. Dünya varlığının en hayırlısı ise iyi ahlâk sahibi olan kadındır.

202. İşte bu iki kısım insanlar yok mu, bunlar için kazandıkları şeyden bir nasip vardır. Ve Allah Teâlâ hesabı pek süratle görücüdür.

202. Bu âyeti kerime de, mükâfat ve cezânın amellere göre olduğunu şöylece göstermektedir: (İşte bu iki kısım insanlar yok mu) yalnız dünyayı isteyenler ile hem dünyayı hem de âhireti isteyen zümreler, (bunlar için kazandıkları şeyden bir nasip vardır.) Hayatını yalnız dünyaya adayanlar dünya varlığından hisse sahibi olurlar, âhireti hiç dikkate almadıkları için âhiret saadetinden bir pay alamazlar.

Fakat hayatını güzel tanzim edip te hem dünya için meşru şekilde çalışanlar, hem de âhirete ait vazifelerini yapıp âhiret nimetlerine ulaşmayı niyâz edenler de, hem dünyada hem âhirette nîmetlere kavuşmuş olurlar ve âhiret azabından korunurlar.

(Ve) şüphe yok ki (Allah Teâlâ) kullarının bu hallerini bilmektedir, yarın âhirette bunlara ait (hesabı) bunların haklarındaki muhakemeleri (pek süratle görücüdür.) Artık insanlar daha hayatta iken istikballerini düşünmeli üzerlerine düşen kulluk vazifelerini güzelce yapmalıdırlar ki, ebediyet âleminde selâmet ve saadete ulaşabilsinler.

203. Ve Allah Teâlâ’yı sayılı günlerde zikrediniz. İmdi her kim iki gün içinde acele ederse onun üzerine bir günah yoktur. Ve her kim geri kalırsa onun üzerine de günah yoktur. Bu korunan içindir. Ve Allah’tan korkunuz ve biliniz ki, sizler şüphesiz onun huzuruna toplanacaksınız.

203. Bu âyeti kerime, teşrik günlerinde yapılacak tekbirlere işâret etmektedir. Şöyle ki: Ey hac vazifesini ifa eden zatlar!. Hacca aitibâdetlere güzelce riâyet ediniz. (Ve Allah Teâlâ’yı sayılı günlerde) yani teşrik günlerinde (zikr ediniz.) Allahu Ekber ve la ilahe illallah deyiniz.

Namazların ardından ve kurbanları keserken ve taşları atarken tekbir alınız. (İmdi her kim iki gün içinde) işini bitirip vatanına dönmek hususunda (acele ederse) bu iki gün Mina’da bulunması kâfidir. Bundan bir gün evvel ayrıldığından dolayı (onun üzerine bir günah yoktur.) Bundan dolayı sorumlu olmaz, istediği gibi hareket edebilir. (Ve her kim geri kalırsa) acele etmeyip üçüncü gün de Mina’da kalırsa (onun üzerine de bir günah yoktur.) Bunlar da serbesttir.

Bu acele etme ve geriye bırakmadan dolayı sorumlu değildirler. Burada sorumluluğun olmaması (takva sahibi olan) haccını Allah rızası için yapıp ondan korkan hacılar (içindir.) Artık bunu düşününüz. (Ve Allah’tan korkunuz.) Bütün işlerinizde takvadan ayrılmayınız. (Ve biliniz ki sizler muhakkak onun) o Yüce Yaratıcının (huzuruna toplanacaksınız.) Onun mânevî huzuruna toplanıp varacaksınızdır. Amellerinize göre mükâfat veya cezâ göreceksinizdir.

§ Teşrik: Yüksek sesle tekbir almaktır. Teşrik günleri ise zilhiccenin 11 inci, 12 inci, 13 üncü günlerine denilir ki, bunlar kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günleridir. İşte eyyamı madudat = Sayılı günlerden murat, bu günlerdir. Hacılar bu günlerde Mina’da bulunur, tekbir alır, şeytanı taşlarlar. Şeytanî şeylere düşmanlıklarını bu şekilde de göstermiş olurlar, İşte bu Mina’de kurban bayramının ikinci, üçüncü, dördüncü günlerinde bulunmak meşru olduğu gibi yalnız ikinci, üçüncü gününde durmak ta câizdir. El verir ki korunma ve iyi niyetle olsun.

204. Ve insanlardan bâzıları vardır ki, dünya hayatı hakkındaki sözü senin hoşuna gider. Ve kalbinde olana Allah’ı şâhit tutar. Halbuki o pek katı düşmanlık sahibidir.

204. Bu âyeti kerime sözleri özlerine uymayan münâfık kimselerin kınanmış hareketlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!.. (İnsanlardan bâzıları da vardır ki) haktan yana görünür. (Dünya hayatı hakkındaki sözü) dünya işlerinin idaresi, geçim sebeplerinin beyanı ve sana karşı sevgi ve bağlılık iddiası hususundaki ifadesi (senin hoşuna gider) hayretini çeker. (Ve kalbinde olana Allah’ı şahit tutar).

Sözüm özüme uygundur der. İyi niyet sahibi olduğuna yemin eder. Buna Cenab’ı Hakkı şahit tutar. (Halbuki onun) sana (düşmanlığı pek şiddetlidir.) Veya o sözünde yalancıdır. Veya onun kalbinin katılığı pek fazladır. Sözleri hikmetli olsa da işleri hata doludur.

205. Ve yanından ayrılınca yeryüzünde fesat çıkarmağa, ekinleri, zürriyetleri helâk etmeğe çalışır. Allah Teâlâ ise fesadı sevmez.

205. (Ve) o münâfık senin (yanından ayrılınca) veya bir işe girişince (yer yüzünde fesat çıkarmağa) müslümanların kanlarım akıtmağa akrabalık bağlarını koparmaya başlar (Ekinleri ve zürriyetler! helâk etmeğe) İslâm cemiyyetini dağıtmağa (çalışır.) Fakat (Allah Teâlâ fesadı sevmez.) Yani fesada razı olmaz. Elbette öyle fesatçıların cezalarını bir gün verecektir.

206. Ve ona Allah’tan kork denildiği zaman kendisini günah ile bir gurur yakalar. Artık ona cehennem kâfidir. Ve ne fena bir yataktır.

206. (Ve ona) o münâfıka (Allah’tan kork) yalan söyleme, Allah’ın azâbını düşün (denildiği zaman) bu söz onun gururuna dokunur. (Kendisini) o terk etmesi istenilen (günah ile beraber bir gurur yakalar.) Daha ziyade günaha girer, cahilce bir onurun düşkünü olur.

(Artık ona) ceza ve azap olmak üzere (cehennem kâfidir.) O cehennemde ebediyyen kalacaktır. Cehennem bir azap yeridir. (Ve ne fena bir yataktır.) Artık bir insan, kendisini böyle ateşli bir yere sevkedecek olan kötü hareketlere nasıl cür’et edebilir.

§ Rivâyete göre bu âyetler Sekif Oğullarından “Ahnes İbni Şerik” hakkında nâzil olmuştur. Bu bir münâfıktır. Güzel yüzlü, tatlı sözlü bulunuyordu. Peygamberin huzuruna girmiş, müslüman olduğunu söylemiş, Hz. Peygamber’i sevdiğini iddia etmiş, bu sözlerinde doğru olduğuna yemin etmiş ve Cenab-ı Hak şahidimdir demişti. Halbuki hakikaten müslümanlığı kabul etmiş değildi.

Müslüman düşmanı bulunuyordu. Peygamberin huzurundan ayrıldıktan sonra müslümanlardan birinin tarlasına uğramış, ekinlerini yakmış, hayvanlarını öldürmüştü. Bu âyetlerin nüzul sebebi, böyle hususî olsa da hükmü geneldir. Binaenaleyh bizlere işâret buyrulmuş oluyor ki: İnsanların yalnız sözlerine bakıp ta aldanmamak, nice münafıklar vardır ki, İslâmiyet iddiasında bulunurlar.

Yaldızlı sözler söylerler, onu bunu aldatırlar, fakat fırsat bulunca bütün kutsal şeylere saldırırlar. Maamafih samimî şekilde müslüman olup ta bu uğurda pek çok fedakârlıkta bulunan muhterem zatlar da vardır. İşte şu âyeti kerime de bunu ifâde etmektedir.

207. İnsanlardan bazıları da vardır ki. Allah Teâlâ’nın rızâsına kavuşmak için kendini feda eder. Yüce Allah ise kullarına çok şefkatlidir.

207. Bu âyeti celile, hakikî mü’minlerin yüksek fedakârlıklarını gösteriyor. Şöyle ki: (İnsanlardan bâzıları da vardır ki Allah Teâlâ’nın rızâsını talep için kendini feda eder.) Cihada atılır, veya ölünceye kadar iyiliği emreder, kötülükten sakındırır.

Diğer bir görüşe göre de Allah’ın rızası için her fedakârlıkta bulunarak nefsini, ebedî hayatını din düşmanlarının tecavüzlerinden kurtarmağa çalışır. Artık şüphe yok ki bu gibi şahıslar, Cenab’ı Hakkın rızasını kazanmış olurlar. (Ve Allah Teâlâ) böyle (kulları hakkında çok şefkatlidir.) Bu ilâhî şefkatten dolayıdır ki, kullarını kendi rızasına kavuşturacak bir hidâyet yoluna irşat buyurmuştur.

§ Bir rivâyete göre: Bu âyeti kerime Suheyb İbni Sinani Rûmî hakkında nâzil olmuştur. Bu zat İslâmiyeti kabul etmiştir. Müşrikler bunu yakalamışlar, dövmüşler, İslâmiyetten döndürmek istemişlerdi.

Bu zat da “Ben ihtiyar bir kimseyim, ben müslümanlığımdan size bir zarar gelmez” demiş ve büyük bir servetini o müşriklere vererek ellerinden kurtulmuş Medine’i Münevvere’ye gelmiştir. Diğer bir rivâyete göre de bu âyeti celile, Hz. Ali hakkında nâzil olmuştur.

Çünkü Peygamber Efendimiz, Medine’i Münevvere’ye hicret ederken Hz. Ali, onun mübarek yatağında yatmış, Rasûlullah’ın hicretini gizlemek istemiş, düşmanların hücumuna kendisini hedefyapmıştı. İşte bu gibi din kahramanları hakkında elbette Allah’ın şefkati ve lütfu pek mükemmel şekilde tecelli edecektir.

208. Ey imân edenler! Hepiniz toptan barışa giriniz. Ve şeytanın adımlarına uymayınız. Şüphe yok ki o sizin için apaçık bir düşmandır.

208. Bu âyeti kerime, bütün müslümanların dinî hükümlere layıkıyle sarılmalarını emretmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Hepiniz harîsa giriniz.) Hepiniz tam müslüman olunuz. Sulh ve barış içinde yaşayın. Çekişme ve mücadeleden sakınınız, dininizin emirleri doğrultusunda hareket ediniz.

(Ve şeytanın adımlarına uymayınız.) Onun izinden yürümeyiniz. İnsanları dinden çıkarmak isteyen dalâlet sahiplerinin hareketlerini taklit eylemeyiniz. (Şüphe yok ki o) şeytan (sizin için) ey müslümanlar (apaçık bir düşmandır.) Aranızı açmaya, aranıza nifak sokmaya çalışan bir düşmandan başka değildir. Artık uyanık bulununuz.

209. İmdi size bunca deliller geldikten sonra yine kayarsanız, artık biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz azizdir, hakimdir.

209. Bu âyeti kerime de bu gibi ilâhî uyarılara aykırı harekette bulunanlar için büyük bir tehdid taşımaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (İmdi size bunca beyyîneler) açık deliller, emirler aklî ve naklî açık kanıtlar (geldikten sonra yîne kayarsanız) yine kusur eder, gösterilen doğru yoldan çıkarsanız, şeytanların aldatmalarına kapılırsanız (artık biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz azizdir) onun intikam almasına bir şey mâni olamaz. O üstünlük ve galibiyet sahibidir. Sizlere lâyık olduğunuz cezâyı verir. Ve o Yüce Yaratıcı (hakimdir) her emri, her yaptığı şey bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır.

§ Bir rivâyete göre İslâm’ın başlangıcında bazı zatlar müslüman olmakla beraber eski âdetleri doğrultusunda cumartesi gününe saygı gösterir, devlerin etlerini, sütlerini çirkin görürlerdi. Bunun üzerine bu iki âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi kanaatlerden, yabancılara ait âyinlerden vazgeçilmesi, bütün müslümanların bir selâmet ve kardeşlik dairesinde yaşamaları emir ve tavsiye buyrulmuştur.