BAKARA SURESİ

90. Nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü bir şey!.. O şey. Allah’ın lütfuyla kullarından dilediği zata indirmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ’nın indirdiğini inkâr etmeleridir. Artık gazaptan gazaba uğradılar. Kâfirler için bir alçaltıcı azap ta vardır.

90. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının ne kadar inkârcı ve inatçı hareketlerde bulunmuş, ne derecelerde azabı hak etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: O İsrail Oğullarının (nefislerini karşılığında sattıkları şey ne kötü bir şey) Onlar dünya hayatı için ebedî hayatlarını feda ettiler de farkında değillerdir. Evet… (O şey Allah’ın lütfuyla) lütuf ve keremiyle (kullarından dilediği zata) Son peygamber Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla kitap (İndirmiş olmasına haset ederek Allah Teâlâ’nın indirdiğini) Kur’ân-ı Kerîm’i, o ilâhî vahyi (inkâr etmeleridir.) İşte bu inkâr, ne kötü, ne felâket getiren bir şeydir. Bu sırf bir küfürdür.

Evet… Onlar (artık) bu sebeple (gazaptan gazaba uğradılar.) Bu küfrün bir cezasıdır. Böyle (kâfirler için) şüphe yok ki bir (alçaltıcı) aşağılayıcı küçük düşürücü ve alçaltıcı (bir azap ta vardır.) Onlar dünyada da, ahirette de felâketten felâkete uğrayacaklardır. Evet… Tarihen de sabittir ki: İsrail Oğulları, hem Tevrat’a İman ettiklerini iddia ederler, hem de Tevrat’ta vasıfları bildirilmiş olan âhir zaman peygamberini inkârda bulunurlar.

Onlar vaktiyle firavunun ve diğer kavimlerin bir çok hakaretlerine uğramış, nîmetleri, vatanları, devletleri ellerinden çıkmıştı. Bunlar onların haklarında birer ilâhî gazab eseri idi. Sonra da âhir zaman peygamberini ve ona nâzil olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr etmekle gazap üstüne gazaba layık olmuşlardır. Ne yazık ki onlar bu hasetlerinde, inkârlarında devam edip durmaktadırlar.

91. Onlara: “Allah’ın indirdiklerine iman ediniz” denilince: “Bîz, bizim üzerimize indirilmiş olana iman ederiz.” derler. Onun ötesindekini inkâr ederler. Halbuki o da kendileriyle beraber olanı Tevrat’ı tasdik eder hak bir kitaptır. De ki: Eğer siz iman etmiş kimseler iseniz, bundan evvel Allah’ın peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?

91. Bu mübârek âyetler de İsrail Oğullarının ne kadar yanlış kanaatlerde bulunduklarını. İçlerinden bir çokları bir nice mucizeler gördükleri halde yine kendilerini putperestlikten kurtaramamış olduklarını beyan buyurmuktadır. Şöyle ki: (Onlara: Allah’ın) peygamberlerine (indirdiklerine) İndirmiş olduğu kitaplara ve özellikle son peygambere indirmiş olduğu Kur’ân,! Kerîm’e (İman ediniz) onların birer ilâhî kitab olduğunu tasdik eyleyiniz. (Denilince) onlar (Uz) vaktiyle (bizim üzerimize) bizim kavmimize (İndirilmiş olana) Tevrat kitabına (İman ederiz) bu bize kâfidir (derler.) Onlar (onun ötesindekini inkâr ederler.)

İncil gibi, Kur’ân’ı Kerîm gibi ilâhî kitapları tasdik etmezler. (Halbuki o da) O Kur’ân’ı Kerîm’de (kendileriyleberaber olanı) yani Tevrat kitabını, (tasdik eden hak bir kitaptır.) Böyle kutsî bir kitabı neden tasdik etmiyorsunuz? Maamafih onların Tevrat’a İman ettikleri hakkındaki iddiaları da doğru değildir. Tevratta peygamberlerin hayatlarına sui kasıtta bulunmanın haram olduğu yazılıdır.

Onlar ise bu hiyâneti işlemişlerdir. Artık onlara (de ki: Eğer siz) hakikaten Tevrat’a (İman etmiş kimseler iseniz bundan evvel ecdâdınızın zamanında (Allah’ın peygamberlerini ne için öldürüyordunuz?) Ecdadınızın bu cinâyetini doğru bir hareket gördüğünüz için siz de onlar gibi cani hükmünde bulunmaktasınızdır. Binaenaleyh sizin fiilleriniz sözlerinize muhalif bulunmaktadır.

92. Ve şüphe yok ki Musa sizlere mucizeler ile geldi. Sonra siz onun arkasından buzağıyı tanrı edindiniz. Siz zâlim kimselersiniz.

92. Ey İsrail Oğulları!.. Şunu da düşününüz ki: (Şüphesiz Musa) Aleyhisselâm (sizlere) bir takım (mucizeler ile) açık ve kuvvetli deliller ile, meselâ: Asa gibi, yedi beyzâ gibi mucizeler ile (geldi.) Sizi Allah’ın birliğini tasdike dâvet etti. (Sonra siz onun arkasından) onun Turi Sinaya belli bir süre gitmesinin ardından (buzağıyı tanrı edindiniz) Sizin ırkınız bu kabiliyette kimselerdir. Artık (siz zâlim kimselersiniz) sizin âdetiniz, zalimce harekettir. Allah’ın emrine karşı gelmektir.

93. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizin misakınızı almıştık. Size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık. Demişdiler ki: İşittik ve isyan ettik. Ve onların küfürleri sebebiyle kalplerine buzağı muhabbeti yerleştirilmişti. De ki size imanınız ne kötü şey ile emrediyor, eğer mü’minlerseniz.

93. Bu âyeti celile, İsrail Oğullarının putperestlikte bulunmuş olduklarını bildirmekte, .onların Tevrat’a İman etmiş oldukları iddialarını çürütmektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları!..

(Ve o zamanı hatırlayınız ki) kavminizin garip tarihî hayatını göz önüne alınız ki (sizin) yani bir birlik teşkil ettiğiniz ecdat ve geçmişlerinizin (misakınızı almıştık.) Fakat sözünüzü yerine getirmediğiniz için (size verdiğimiz şeyi kuvvetle alınız ve dinleyiniz) Tevrat kitabına kuvvetlice sarılınız, onun hükümlerine hakkıyla uyunuz, (diye üzerinize Tur dağını kaldırmıştık.) Bu harikayı vücude getirmiştik.

Bu şekilde muhatap olanlar ise (demiştiler ki: İşittik) dinledik (ve isyan ettik) bunların kabiliyetleri, hayat tarzları lisan ile olmasa bile kalb ile, hâlen böyle söylemiş olmalarını gerektiriyordu. (ve onların küfürleri sebebiyle kalblerine buzağı) sevgisi aşılanmış, (yerleştirilmişti.) Bundan kaçınmak istemiyorlardı. Rasûlüm, onlara (de ki) siz Tevrat’a İman ettiğinizi iddia ediyorsunuz, sonra da buzağıya tapıyorsunuz.

O halde (size imanınız) buzağıya tapmanızı hoşgören inancınız, size (ne kötü şey ile emrediyor?) Sizler eğer bu şekilde (mü’minler iseniz) böyle İman mı, böyle mü’minlik mi olur? Çok uzak!..

94. De ki: Eğer Allah Teâlâ’nın yanında ahiret yurdu başka insanların değil de özel olarak sizin ise ölümünüzü temenni ediniz, eğer siz doğru sözlü kimselerseniz.

94. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarının hakikate aykırı bir iddialarını yalanlamaktadır. Ve onların âhiret hayatından ne kadar kaçındıklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm!.. İsrail Oğullarına (de ki:Eğer) öyle iddianıza göre (Allah Teâlâ’nın yanında) onun emr ve takdirine göre (ahiret yurdu) cennet ve saadet (başka insanların değil de özel olarak) tek ve yalnız (sizin ise ölmenizi temenni ediniz.) Bir an evvel dünya sıkıntılarından kurtulup o ebedî saadete can atınız. (Eğer siz doğru sözlü kimseler iseniz.) Bu iddianızda sadık bulunuyorsanız böyle bir temenniden geri durmayınız. Nerede, onlarda böyle bir temenni ne gezer?

95. Halbuki onu evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler sebebiyle aslâ temenni etmezler.

95. (Halbuki) onlar, İsrail Oğulları (onu) ölümü, o ahiret âlimine, o sonsuzluk yurduna çıkıp gitmeği (evvelce kendi elleriyle yaptıkları şeyler) zulümler, isyanlar (sebebiyle aslâ temenni etmezler.) Hiç bir zaman onu arzuda bulunmazlar. Evet… Onlar bu dünyada ne günahlar, ne cinayetler yapmışlardır. Artık ahirete, o mükâfat ve cezâ alemine çıkıp gitmeğe cesaret edebilirler mi?

§ Halbuki onların iddiasına göre Cenab’ı Hak cenneti yalnız İsrail kavmi için yaratmıştır. Ahiret nimetleri, saadetler! yalnız kendilerine mahsustur. Onlardan bir kısmı cehennemlik olsa da orada nihayet 40 gün kadar kalacaklar yine cennete gireceklerdir. Böyle dedikleri halde dünya hayatına dört elle hırslı bir şekilde sarılmışlardır. Her biri binlerce sene yaşayacak olsa yine ölüp gitmek istemez. Bir kere düşünmeli, eğer iddiaları gibi ebedî saadet âlemi kendilerine ait ise ona bir gün evvel kavuşmayı temenni etmeli değil midirler?

Hayır: Onlar dünyada binlerce sıkıntıya düşmüş olsalar da yine daima dünyada yaşamak isterler, İslâmiyetten feyz almış olan seçkin mü’minlerin hali ise böyle midir? Bir kerre cennetle müjdelenen on şahsın temiz hayatlarını düşünelim. Onlar peygamber zamanında pek güzel yaşarlarken yine ölümden çekinmezler, âhiret hayatına kavuşmayı büyük bir nimet bilirlerdi. Hz. Ali, savaşlarda korkusuzca saflar arasına atılır, cihada devam ederdi. Bir gün muhterem oğlu Hz. Hasan demişti ki:

Biz savaşçıların kendilerini böyle korkusuzca tehlikelere attıklarını göremeyiz. Siz neden bu kadar atılıyorusunuz? Hz. Ali de demiş ki: Oğlum, ister baban ölüm üzerine düşsün ve ister ölüm baban üzerine düşsün, baban bunu kayırmaz. İşte ahirete inanan salih mübârek zatların durumaları. İsrail Oğullarına gelince onlar böyle midirler? Ne gezer.

96. Ve and olsun ki onları. İnsanların ve müşriklerin hayata en düşkünü bulacaksın. Her biri arzu eder ki bin sene yaşatılsın. Halbuki yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir. Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.

96. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının dünya hayatına herkesten ziyâde düşkün olduklarını şöylece beyan buyuruyor: (Ve andolsun ki) Rasûlüm!.. Sen (onları), o İsrail Oğullarını, diğer (İnsanların ve) hattâ ahireti inkâr eden ve Cenâb-ı Hakka ortak koşan (müşriklerin) dünyadaki geçici (hayata en düşkünü bulacaksın.) Bir takım müşrikler, mecusîler; öldükten sonra dirileceklerini inkâr ettikleri için âhirete gidip azap göreceklerinden bir korkuları yoktur. Buna rağmen dünya hayatına yahudiler kadar düşkün değildirler.

Yahudiler ise ahireteinanıp, zalimlerin ve günahkârların orada azap göreceklerini kabul ettikleri için oraya gitmelerini hiç istemezler. Onlardan (her biri arzu eder ki bin sene) asırlarca (yaşatılsın) Yaşasın dursun. (Halbuki) ne kadar çok yaşarsa yaşasın (yaşatılması onu azaptan uzaklaştırıcı değildir.) Onlar öyle çok yaşamakla azaptan mı kurtulacaklarını sanıyorlar? Bu ne kadar da uzak!. (Allah Teâlâ ise onların neler yaptıklarını hakkıyla görücüdür.) Elbette onları o yaptıkları İnkârcı hareketlerinin cezasına ergeç kavuşturacaktır.

97. De ki: Her kim Cibrîl’e düşman olmuş ise Kahrolsun. Çünkü Kur’ân’ı, önündeki kitapları tasdik edici ve mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci olmak üzere Allah Teâlâ’nın izniyle senin kalbin üzerine indiren, şüphe yok ki odur.

97. Bu mübârek âyetler de Kur’an’a düşmanlıklarından dolayı Cebrail’e düşman olan ve Cenâb-ı Hak ile diğer muhterem zatlara düşman kimselerin küfre düşüp Allah’ın kahrına uğrayacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm Ya Muhammed!.. Yahudilere (de ki: Her kim Cibrîl’e düşman olmuş işe) kahrolsun, gazabından gebersin, öyle bir meleğe düşmanlık gösterebilir mi?..

(Çünkü Kur’ân’ı) o ilâhî kitabı, onun (önündeki) nazil olmuş (kitapları) Tevrat, Zebur, İncil gibi semavî kitapları (tasdik edici ve mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdeci) yani onlara hidayet yolunu gösteren ve onların ilâhî lutuflara nâil olacaklarını müjdeleyen (olmak üzere Allah Teâlâ’nın izniyle senin kalbin üzerine indiren) o Kur’ân’ı Kerim’i vahiy yoluyla indirmiş olan (şüphe yok ki odur.) O Cibril’i emîndir.

Artık öyle kutsî bir meleğe nasıl düşmanlık edilebilir? Böyle bir düşmanlığın acıklı neticesini düşünmeli değil midir?

98. Her kim Allah Teâlâ’ya ve onun meleklerine, peygamberlerine ve Cebrâil ile Mikâile düşman olursa kâfir olur Allah Teâlâ da şüphe yok ki, kâfirlerin düşmanıdır.

98. Evet… (Her kim Allah Teâlâ’ya ve onun) mübârek kulları olan meleklerine, peygamberlerine ve bilhassa meleklerin en büyüklerinden olan (Cebrail ile Mikâile düşman olursa) elbette kâfir olur. Allah’ın diniyle bir alâkası kalmamış bulunur.

(Allah Teâlâ da şüphe yok ki kâfirlerin düşmanıdır.) Artık o kâfirleri Allah’ın helâkinden ve ahiretteki azaptan kim kurtarabilir?

§ Yahudiler Hz. Cibrîl’e düşman bulunuyorlardı. Onlara göre vaktiyle uğradıkları azaplar, savaşlar zelzeleler, kıtlık ve pahalılıklar bütün Cibril vâsıtasiyle meydana gelmiştir. Kendilerini kınayan haberleri içine alan Kur’ân’ı Kerim’i de Peygamber Efendimize o getirmiştir. İşte bunlardan dolayı düşman kesilmişlerdi. Yahut derlerdi ki: Allah Teâlâ peygamberliği bizlere getirmesini emrettiği halde Cibril, onu Hz. Muhammed’e getirmiştir. Bu ne kadar cahilce bir itikad!..

Bir melek hiç Allah Teâlâ’nın emrine aykırı bir harekette bulunabilir mi? Allah Teâlâ da kendi emr ve iradesine aykırı olan bir hareketi islâh ve tebdile kâdir değil midir? Halbuki İsrail Oğulları böyle çürüklüğü açık olan bir kanatte bulunmuşlardır. İşte Cenab’ı Hak da onların küfrü gerektiren bu hallerini çirkin görerek layık oldukları cezalara işaret buyurmuş oluyor.

§ Cibril: İbranî dilinde “Abdullah” demektir. Peygamberimize ilâhî vahyi getirmekle görevlendirilen pek yüce bir melektir. Buna “Cebrail” de denir. Mikâil de yine pek büyük bir melektir. Yağmurların yağması ve diğer bir takım hâdiselerin ortaya çıkarılmasıyla görevlendirilmiştir. Bu iki büyük melek ile Azrail ve israfil adındaki melekler, elçilik vasfını taşımaktadır. Kendilerine “meleklerin elçisi” denilir.

99. Andolsun ki sana çok açık âyetler indirdik. Onları fasıklardan başka bir kimse inkâr etmez.

99. Bu mübârek âyetler, Kur’ân’ı mübinin pek açık bir mucize olduğunu inkâr edenlerin pek sapık kimseler olacaklarını bildirmektedir. Ve İsrail Oğullarından bir kısmının yapmış oldukları anılaşmada sebat etmediklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Rasûlüm! (Andolsun ki sana çok açık) pek açık (âyetler indirdik.) Helâli, haramı, hukukî cezaları ve diğer dinî hükümleri detaylı olarak bildiren Kur’ân’ı Kerim’i İndirdik. (Onları) o kutsî âyetleri (fasıklardan başka bir kimse inkâr etmez.) Bu İnkâra inatcı şahıslardan başkası cüret gösteremez. Öyle açık ve mana dolu, âyetler nasıl inkâr edilebilir?

100. Ya her ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar onlardan bir güruh o antlaşmayı bozup atacak mı?. Belki onların ekserisi iman etmezler.

100. (Ya) onlar, o İsrail Oğulları (her ne zaman bir antlaşma yapacak olsalar) bir sözleşmeye bağlansalar (onlardan bir güruh) bir takımları cüret edip (o antlaşması bozup atacak mı?..) Böyle bir hareket uygun mudur? Evet… Onlar antlaşmalarına riayet etmezler. (Belki onların ekserisi iman etmezler) Tevrat’ı da inkâr ederler. Üstlendikleri şeyleri bozmaktan, inkârdan vazgeçmezler, çekinmezler. Onların ruhsal halleri bundan ibarettir.

§ Hak Teâlâ Hazretleri Tevrat’ta İsrail Oğullarından Peygamber Efendimizin peygamberliğini tasdik edeceklerine dair bir söz almıştı. Bilahara bu söze uygun hareket etmediler. Hattâ İçlerinden “Mâlik İbni Seyf” adındaki şahıs “Bizim Tevrat’ta İsrail oğullarnıdan âhir zaman peygamberine iman etmeleri için kesin bir söz alınmamıştır” diye bu sözü inkâr etmişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş ve onların bu kabiliyetlerini ortaya çıkarmıştır.

101. Ve onlara Allah Teâlâ tarafından yanlarındaki kitabı tasdik edici bir rasûl gelince o kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir gürûh’ sanki bilmiyorlarmış gibi Allah’ın kitabını arkalarına atıverdiler.

101. Bu âyeti celile, yahudilerin Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmemek için Allah’ın kitabına sırt çevirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki îsrail Oğulları sözlerine riayet etmediler. (Ve onlara Allah Teâlâ tarafından) kendi (yanlarındaki kitabı) Tevrat’ı (tasdik edici) onun ilâhî bir kitab olduğunu tasdik eden (bir rasûl) yani:

Hz. Muhammed Aleyhisselâm (gelince) peygamber gönderilmiş olunca (o kendilerine hitap) vaktiyle Tevrat (verilmiş olanlardan) yahudilerden (bir güruh) bir taife (sanki bilmiyorlarmış gîbî) Hazreti Muhammed’in peygamber gönderileceğini Tevrat’ta okumamışlar gibi İnkâra kalkıştılar. (Allah’ın kitabını) Tevrat’ı veya Kur’ân-ı Kerîm’i (arkalarına atıverdiler) ondan yüz çevirdiler. Bâtıl fikirlerin tesiri altında kalarak dalâlete düştüler.

102. Ve onlar Süleyman Aleyhisselâm mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Halbuki Süleyman, aslâ küfretmedi, fakat o şeytanlar kâfir oldular. Onlar insanlara sihir ve Babildeki iki meleke, Hârut ile Marut’a indirilmiş olan şeyleri öğretiyorlardı. Bu iki melek ise: “Bîz ancak bir fîtneyiz, sakın kâfir olma” demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi. İşte bir takım kimseler bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Fakat bunlar Allah Teâlânın izni olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir zarar verebilir değildiler onlar kendilerine zarar verip fayda vermeyen şeyleri öğreniyorlardı. Yemin olsun ki onlar, o sihri satın alan kimse için ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir. Ne kötü bir şey, karşılığında nefislerini satmış oldular. Eğer bilecek olsalardı.

102. Bu âyeti kerime, vaktiyle Allah’ın kitabından yüz çeviren bir kısım İsrail Oğullarının peygamberler hakkında ne kadar iftiralarda bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (ve onlar) o ilâhî kitabı arkalarına atan bir kısım yahudiler (Süleyman) Aleyhisselâmın (mülkü aleyhine şeytanların uydurdukları) okudukları, söyledikleri (şeylerin ardına düştüler.) Onlara tâbi oldular, Süleyman’ın saltanatı bütün sihir sayesindedir dediler. (Halbuki Süleyman) Aleyhisselâm (aslâ küfretmedi.)

Onların öyle iftiralrı gibi sihir yaparak küfre düşmedi. (Fakat o şeytanlar) dır ki. İnsanlara sihri öğreterek (kâfîr oldular.) Evet… (Onlar insanlara sihir) öğretiyorlardı. (Ve Babildeki iki meleğe) yani (Hârut ile Maruta) bu işimdeki iki meleğe (İndirilmiş olan şeyleri, öğretiyorlardı.) İnsanları aldatıyor ve saptırıyorlardı. (Bu iki melek işe) kendilerine müracaat edenlere gerçek durumu bildiriyor (biz fitneyiz) ilâhî bir imtihan vasıtasıyız. (Sakın kâfir olma, demedikçe bir kimseye sihir adına bir şey öğretmezlerdi.) Bunların bu ihtarına rağmen (İşte bir takım kimseler, bu iki melekten koca ile karının arasını ayıracak) bir ailenin dağılmasına sebebiyet verecek (şeyler öğreniyorlardı.) Bunları tatbika cür’et ediyorlardı.

(Fakat bunlar) bu büyücüler (Allah Teâlâ’nın izni) ilâhî takdiri (olmadıkça bu sihir ile bir kimseye bir zarar verebilir değildiler.) O sihirler yüzünden meydana gelen zararlar yine Allah Teâlâ’nın hikmeti gereği dilemesi ve yaratması iledir. Bu imtihan âleminde böyle bir takım olaylar meydana gelir. Bunların ortaya çıkması için hikmet gereği bir takım sebepler vardır. İşte sihir de böyle bir sebepten başka bir şey değildir. (Onlar) o sihir yapmayı öğrenenler (kendilerine zarar verip) ahiret sorumluluğunu gerektirip (fâide vermeyen şeyleri öğreniyorlardı.) Bunu takdir edemiyorlardı.

(Yemin olsun ki onlar) o yahudi taifesi (o sihri satın alan kimse için) öyle Allah’ın kitabını şeytanların uydurma hikâyeleriyle değişen her hangi şahıs için (ahirette hiç bir nasip olmayacağını muhakkak bilmişlerdir). Evet… Onlar öyle kimselerin ebediyyen cennetten mahrum kalacaklarını kitaplarında okumuş, bilmişlerdir. Artık ne cesaret ki, bu yahudiler bu bildiklerine muhalefet ederek şeytanların uydurdukları şeylerin ardına düştüler. Allah’ın Kitabını bırakarak onu sihir kitapları ile değiştirmeye kalkıştılar.

(Ne kötü bir şey karşılığında nefislerini satmış oldular, eğer bilecek olsalardı) eğer bu hakkı terk etmenin ve değiştirmenin ne kadar kötü, ne kadar sorumluluk gerektiren şeyler olduğunu düşünselerdi öyle dünya varlığı için bunları yapmaya cesaretedebilirler miydi? Elbette böyle helak edici bir harekette bulunmazlardı.

§ Rivayete göre vaktiyle bir takım insan ve cin şeytanları Hz. Süleyman’a iftirada bulunmuşlar “onun mülk ve saltanatı yaptığı sihirler sayesinde vücude gelmişti” demişler. Ve onun vefatından sonra tahtının altını kazıyıp oradaki sihre dair olan bir takım kitapları meydana çıkarmışlar, İşte Süleyman bu kitaplardaki sihir vasıtasiyle o yüksek hâkimiyeti elde etmişti diye iddiaya kalkışmışlar.

Halbuki Hz. Süleyman, ilâhî vahye mazhar olmuş ve kendisine bir kısım mucizeler verilmişti. O öyle sihre tenezzül eder miydi?.. O sihir kitapları ise düşmanları tarafından sonradan getirilerek onun tahtının altına gömülmüş, sonra da bunlar kendilerine bir delil olmak üzere meydana çıkarılmıştır. Maamafih Hz. Süleyman zamanında sihirbazlar çoğalmıştı, sihre dair kitaplar yazılmıştı. Süleyman Aleyhisselâmın o kitapları toplatıp böyle topraklara gömdürmüş olması da düşünülebilir. Fakat onun düşmanı olan şeytanlar budan istifadeye kalkışmışlar, iftiraya cür’et etmişlerdir, İşte bu âyeti celile, onların bu alçakça iftiralarını reddetmektedir.

§ Sihir:

Lûgatte sebebi gizli olan ince ve latif şey demektir. İstilâhta ise sebebi gizli olduğundan hakikatinin aksine hayal edilen yaldızlı düzenbazca ve yanıltıcı olan her hangi bir şeydir. Gözbağcılık, hokkabazlık bu kabildendir. Firavunun zamanındaki sihirbazların ellerindeki değnekleri birer ejderha suretinde gösterdikleri gibi. Bâzi gizli sebeplere binaen ruhlar üzerinde tesir eden ve ekseriya kötülüğe yönelik bulunan şeyler de birer sihir demektir. Bir aile fertleri arasına ayrılıklar bırakan büyücülük gibi.

Bâzı cinlerden yardım istemek suretiyle yapılan gayri meşrû ve harika nevinden sayılan bir takım muameleler de birer sihirdir. Buna cincilik denir. Sihir, belirli bir usûle göre yapılan ve bu usûlü bilenlerin bunu yapmağa kadir olacakları tabiî ve taplumun menfaatine hizmet etmediğinden mucizeler, kerametler gibi hakikaten sabit ve meşrû bir faideye sâhip değildir.

Sihir, harama ve zararlı şeylere alet olacağı sebebiyle bunun yapılması haram olduğu gibi nasıl yapıldığını öğrenmekte çoğu alime göre haramdır. Bazı meşru şeyler; pek hoş, pek dakik olup güzelliği, loşluğu kalplere tesir ettiği için onlara da mecazen sihir denir. Pek güzel şiirlere “helâl sihir” denilmesi bu kabildendir.

§ Hârut ile Marut:

İki melektir. Hikmet gereği insan suretinde görünerek Babil şehrine indirilmişlerdir. Vaktiyle Babil şehrinde sihirbazlar çoğalmış olduğundan bu melekler gelerek insanlara sihrin fenâlığını, kötü neticesini bildirmişler, buna rağmen yine sihir öğrenmek isteyenlere bir hikmet gereği olarak sihir adına bazı şeyler öğretmişler ise de sihrin zararlarını telkinden yine geri durmamışlardır.

Nasıl ki Cenab’ı Hak, küfrün ebedî azaba sebep olacağını kullarına bildirmiştir. Maamafih küfre kendi İradeleri ile can atanlar hakkında da küfrü takdir buyurmuş, meydana getirmiş olur. Böyle bir muamele, birsınama ve imtihan hikmetine dayanır, bu teklif, âlemlerin gereğidir.

§ Bâzı zatlara göre bu iki melekten murat iki İnsandır. Salih, fâzıl iki zat oldukları için kendilerine melek denmişir. Onlara nazil olandan murad da ilhâm aldıkları ilim ve bilgidir. Fakat bu, dış anlamına aykırı bir tevil demektir.

§ Babil şehri:

Geldanilerin merkezi hükûmeti olan meşhur bir şehirdir. Bağdat’ın 93 Km. güneyinde ve “Hille” kasabası civarında imiş Nemrut tarafından bina edilmiş, bir buçuk milyon halkı varmış, o zaman dünyanın en mâmur, en süslü bir şehri bulunuyormuş.

Burası sihirbazlar diyarı olmakla şöhret bulmuştu. Sonra bu şehir bir çok hükümdarların ellerine geçmiş, nihayet harap olup halkı dağılmış, kendisinden eser kalmamıştır.

§ Hille:

Bağdat vilâlayetinde bir sancak merkezi olan bir kasabadır. Bu inşa edilirken Babil harabelerin tuğlalarından istifade edilmiştir. Maamafih son zamanlarda araştırmalar yapan Avrupalılar bu Hille civarında Babile ait bâzı harabeleri, yazıları vesaireyi kefşetmişlerdir.

103. Eğer onlar iman etseler ve sakınsalardı idi elbette Allah Teâlâ katından bir sevap çok hayırlı olacaktı. Eğer bilir olsalardı.

103. Bu mübârek âyetler, hakikî mü’minlerin büyük mükâfatlara ereceklerini bildiriyor. Rasûlü Ekreme karşı nasıl saygı gösterir bir tavır alınacağını tâyin ederek buna muhalefette bulunanların sosyal terbiyeden yoksun olduklarına işaret buyuruyor. Şöyle ki: (Eğer onlar) yahudiler ve diğer müslüman olmayan unsurlar (İman etseler) Allah’ın birliğine Hz. Muhammed’in peygamberliğine, Kur’ân’ı Kerîme ve diğer dinî esaslara inanıp itikatta bulunsalar (ve sakınsalar) Allah Teâlâ’dan korkup haram olan şeyleri terk eyleseler (idi) bu sayede ebedî selâmet ve saadete ereceklerdi.

(Elbette Allah Teâlâ katında) elde edecekleri (bir sevap) haklarında (çok hayırlı olacaktı.) Onları öyle ebedî bir saadete kavuşturacaktı. (Eğer) onlar bu hakikatı, ilâhi sevabın tercih ettikleri şeylerden hayırlı olduğunu (bilir olsalardı) Öyle cahilce hareketlerde bulunmaz, imana, tekvaya mualefet edip durmazlardı.

104. Ey iman etmiş olanlar!.. “Raina”, demeyin, “unzurna” diyin ve dinleyin. Kâfirler için acıtıcı bir azap vardır.

104. (Ey İman etmiş olanlar!) Ey Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik etmiş olan müslümanlar!..O Yüce Rasûle karşı (Raina demeyin) O Yüce Peygambere: Bizi gözet, kolla diye hitap etmeyin. (Unzurna diyin) bizi gözet, bize bak diye hitap edip. (Ve) o Yüce Rasûlün sözlerini tam bir hürmetle (dinleyin) onları güzelce anlamağa dikkat eyleyin. Ona hürmet etmeyen hakaret dolu lâkırdılarda bulunan, onu inkâr eyleyen (kâfirler için elim) pek acıklı (bir azap vardır.) Onlar o kötü hareketlerinin elbette pek dehşetli cezasına kavuşacaklardır.

§ Rivayete göre müslümanlardan bazıları vakit vakit peygamber (s.a.i)’in huzurunda bulunup yüce izahlarına nâil olunca: Ya Rasûllullah!.. “Raina” derlerdi. Yani: Ey Allah’ın Peygamberi!.. Bizi gözet, kolla. Mübarek beyanatını güzelce anlayabilmemiz için bizi gözet, konuşurken yavaş ol diye istirhamda bulunurlardı.

Halbuki,yahudiler “raina” tabiri ile başka bir mâna kasdeder, “Raiyna” der Bununla: “Sen bizim çobanımızsın” demiş olurlardı. Binaenaleyh peygamberin huzuruna gelince bir hürmetsizlik maksadiyle böyle bir hitapta bulunurlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Rasûli Ekrem’e nasıl hitap edileceği ehli imana emredilmişti. Velhasıl: Bu mübârek âyet bütün insanlığa pek mühim bir edep dersi veriyor.

Konuşmalarda nezaketten ayrılmamayı, büyüklere karşı hürmete aykarı, yanlış yoruma tabi olacak lâkırdılarda bulunmamayı, bilhassa Rasûli Ekrem Sallallahü aleyhi vesselem hakkında daima edebe, hürmete aykırı tâbirlerden kaçınılmayı emir ve tavsiye buyurmaktadır.

105. Ehli kitaptan kâfir olanlar da ve müşrikler de sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrın indirilmesini arzu etmezler. Allah Teâlâ ise rahmetini dilediğine tahsis buyurur. Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan sahibidir.

105. Bu âyeti kerime, gayri müslimlerin müslümanlar için ne kadar kötülük istediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ehli kitaptan) Museviler ile isevilerden İslâmiyeti inkâr ederek (kâfir olanlar da) Cenâb-ı Hakka ortak koşan putperest (müşrikler de) ey müslümanlar!.. (Sizin üzerinize Rabbiniz tarafından bir hayrin indirilmesini arzu etmezler.) Hz. Muhammed’e peygamberlik ve rasûlluk verilmesini, ona tâbi olanların devlet ve nimete nâil olmalarını sevmezler, çekemezler, bundan müteessir olurlar.

(Allah Teâlâ ise) bir hikmet sahibi, yaratıcıdır, bir kerem sahibi Mabuddur. (Rahmetini) lütuf ve iyiliğini kullarından (dilediğine tahsis buyurur.) Onu seçerek lütfuna mazhar kılar. (Ve Allah Teâlâ pek büyük ihsan) fazl ve lütuf (sahibidir.) Buna inanmışızdır. Artık, bu yüce ihsanı elde etmek için liyakat kazanmağa çalışmalı değil midir?

106. Biz bir âyetten her neyi nesh eder veya unutturursak ondan daha hayırlısını veya onun benzerini getiririz. Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok herşeye tam manasıyla kadirdir.

106. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin İslâm hükümleri hakkındaki yanlış düşünce ve telkinlerinin batıllığını meydana koymaktadır. Ve Allah Teâlâ’nın bütün kâinata sâhip ve hâkim olduğunu bildirerek gafilleri uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Kur’â-ı Kerîm, nazil olarak insanlığa yeni bir şeriat, bir ilâhî kanun ihsan buyrulmuş, bunun gereklerinden olarak eski kitapların bir kısım ibâdetlere, muamelelere ait meseleleri hükümsüz kalmıştır. Artık Tevrat ile, İncil ile değil, Kur’an’ı Kerîm ile âmel edilmesi icap ediyordu.

Bu, bir hikmet ve maslahat muhtezası bulunmuştur. Ehli kitap denilen Museviler ile iseviler ise buna itiraza başlamışlar, “Allah’ın vaktiyle hakla göndermiş olduğu hükümler, şimdi nasıl kaldırılır? Allah Teâlâ beyanatını, emirlerini, nehiylerini değiştirir mi?.. Dün yaptığını bugün bozar mı?..” diyerek müslümanlık aleyhinde bir cereyan uyandırmak istemişlerdi. İşte onların bu bâtıl düşüncelerini Cenab’ı Hak bu âyeti kerimesiyle şöylece reddediyor. (Biz) Ben yüce Mabud (bir âyetten her neyi) yani:

Bir semavî kitabın ayetlerinden, hükümlerinden hangi birini veya bir âyetin bir kısmını (nesh eder) artık onunla amel edilmemesiniemreylersek (veya) o âyeti (unutturursak) hafızalardan çıkarırsak veya vaktiyle bir peygambere verilip ondan sonra zamanın geçmesiyle unutularak kendisinden eser kalmamış olan bir hükmü şerîyi böyle unutturursak (ondan daha hayırlısını veya onun mislini getiririz) Peygambere vahyeder bildiririz. Ey insan! (Bilmez misin ki Allah Teâlâ şüphe yok her şeye tam mânasiyle kadirdir.)

Bir şeyi ne kadar mükemmel olursa olsun ondan daha mükemmelini vücude getirmeğe kudreti fazlasıyla kâfidir. Artık bu neshi uzak görmeye mahal yoktur. Nasih olan âyet, mensuh olan ayetten hükmen daha mükemmel daha ziyâde hikmet dolu olabilir.

§ Nesh:

Lûgatte bir şeyi tebdil etmek, başkası ile değiştirmek demektir. Şeriat istilâhında ise her hangi bir ibâdete, bir muameleye ait bir şerî hükmün yerine sonradan şeriatın diğer bir hükmünün gelmiş olmasıdır ki, artık evvelki hüküm mensuh olur, onunla âmel edilemez, nasih olan sonraki hükümle âmel edilir. Bu bir hikmet gereğidir. Cenab-ı Hak bunu zaten ilmi ezelîsiyle böyle bilip takdir buyurmuştur. Zamanı gelince de bunu peygamberleri vasıtasiyle kullarına bildirir.

Bu bakımdan Allah’ın ilminde ve takdirinde haşâ bir değişiklik meydana gelmiş olamaz. Belki bu; idarî, İçtimaî bir hikmet ve faydaya binaen böyle takdir edilmiştir. Bu nesha Cenâb-ı Haktan başkası selâhiyetli olamaz. Ve nesih inanç esaslarında, haberlerde geçerli değildir. Şer’î bir hükmün mensuh olduğu ise ya Allah’ın Kitabı ile veya mütevatir veya meşhur olan hadis-i şerifler ile malûm bulunur. İsevîler neshi kabul ederlerse de yahudiler kabul etmezler. Neshi kabul etmeyip itiraz edenler düşünmelidirler ki, kendi kitapları da daha evvelki kitapların bir çok hükümlerini nesh etmiş hükümsüz bırakmıştır.

Tevrat ile incil’in hükümleri aynı midir?.. Eğer aynı ise bunların sâhiplerin ne için bir birini tekfir ediyor? Artık o kitaplardaki bir çok ahkamın neshi ile yerine İslâmî hükümlerin geçmesini uzak görmeye, tenkide aslâ mahal yoktur. Kur’ân’ı Kerîm’in bâzı âyetleri arasında da bu nesih vakidir. Bu müctehidlerin icmaı ile sabit bir hakikattir. Bunun vukuunu müslümanlar, bir hikmeti ilâhîye gereği olarak bilir, saygı gösterirler.

§ Evet… Cenab’ı Hak, şerî hükümlerden bâzılarını nesh etmiştir. Bu da bir ilâhî sünnet ve dinî hikmet icabıdır. Binaenaleyh neshin meydana gelmemesi, bu ilâhî sünnete ve rabbanî hikmete aykırı olacağından aslâ iddia edilemez. Böyle bir iddia, hem Kur’ân-ı Kerîm’in hem de bütün müctehidlerin icmâına muhalif, cahilce bir iddiadan başka değildir. Hattâ bu hususa dair Ibni Hazm’in bir eseri de vardır.

107. Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü muhakkak Allah’ındır. Ve sözler için Allah Teâlâ’dan başka ne bir dost ve ne de bir yardımcı vardır.

107. Ey neshi inkâr eden insan! Bir kere düşün. (Bilmez misin ki göklerin ve yerin mülkü) bu sonsuz âlemlerin mülkiyeti, hâkimiyeti, tasarrufu (muhakkak Allah’ındır.) Bütün bunlar o şanı yüce yaratıcının hükmüne, emrine tabidir. (Ve) ey insanlar! (Sizler için Allah Teâlâ’dan başka ne bir veli) ne bir dost, bir destekçi (ve ne de bir yardımcı vardır.) Artık o Yüce Yaratıcının her şeye kâdir olduğunu biliyorsunuz.Her zaman binlerce hâdiseler, değişiklikler, eşsiz güzel şeyler vücude getirdiğini görüyorsunuz.

Hakkınızda o Kerim Rabbinizden başka tam bir lûtf ile himaye ve korumada bulunacak kim vardır? Elbette o nesh ve değiştirmede de sizlerin hakkında bir lûtf, bir menfaat vardır. Cenâb-ı Hak haşâ abes yere bir şey yapmaz. Allah Teâlâ’nın rasûlü de hakikate aykırı bir iddeada bulunmaz. Artık uyanın, bu gibi inkârlardan vazgeçiniz, öyle cehalet ve delâlet içinde ölüp gitmiş kavimleri taklit edip durmayınız.

108. Yoksa evvelce Musa’ya sorulduğu gibi siz de peygamberinizi sorguya mı çekmek istersiniz? Her kim imanını küfür ile değiştirirse şüphe yok ki; yolun doğrusundan sapıtmış olur.

108. Bu âyeti kerime, müslümanları vaktiyle İsrail Oğullarının peygamberlerini sorguya çekmek suretiyle yapmış oldukları edepsizce harekelerden men etmektedir. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammediye!.. Veya ey Mekke ahalisi! (Yoksa evvelce Musa’ya) kavmi tarafından uygun olmayan bir takım sualler (sorulduğu gibi) şimdi (siz de peygamberinizi) Hz. Muhammed Aleyhisselâmı o gibi uygunsuz bir şekilde (sorguya mı çekmek istersiniz?) Öyle bir sual ve talep, İmandan yoksunluk belirtisidir.

(Her kim) bilfiil veya yaratılış itibariyle bil kuvve sâhip olduğu (İmanını küfür ile değiştirirse) öyle alaylı yolu terk ederek dalâlet vadisine düşer alaylı sorular ile peygambere ihanette bulunmak isterse (şüphe yok ki, yolun doğrusundan sapıtmış olur.) O peygamberin gösterdiği dürüst yolu terk ederek delâlet vadisine düşer gider. Artık öyle helâk edici suallerden, hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Vaktiyle yahudilerden bâzıları Hz. Musa’ya müracat ederek: “Bize Allah’ı apaçık göster, bize Allah’ı ve melekleri getir, bize ırmaklar akıt” diye bir çok şeyler istemişlerdi. Daha sonra Mekke ahalisinden bazıları da Peygamber Efendimize gidip: “Bize Mekke sahasını genişlet, bize Safa dağını altın kütlesi kıl” gibi İmtihan edercesine temennilerde bulunmuşlardı. İşte bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

109. Ehli kitaptan birçokları kendilerine hak belirdikten sonra nefislerindeki hasetten dolayı sizi imanınızdan sonra kâfirler haline döndürmeği temenni etmiştir. İmdi siz Allah’ın emri gelinceye kadar affediniz, tekdirde bulunmayın. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeye kemâliyle kadirdir.

109. Bu mübârek âyetler; ehli küfrün, özellikle yahudilerin müslümanlar hakkında ne kadar kötü niyetli olduklarını gösteriyor. Ve din, düşmanlarının kötü telkinlerine bakmayıp ibâdet ve itaatlarına devam etmelerini ve bunun mükâfatını göreceklerini müslümanlara emir ve tavsiye buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey cemaati müslimin!.. (Ehli Kitaptan) yahudilerle isevîlerden (birçokları kendilerine hak belirdikten sonra) İslâmiyetin hakikî bir din olduğu kesin delil ile ortaya çıktığı ve Tevrat ile incil’de yazılı olduğu halde sırf (nefislerindeki hasetten dolayı) ey müslümanlar! (Sizi İmanınızdan sonra) öyle İslâmiyete girmenizi müteakip (kâfirler haline döndürmeği) sizi İslâm’dan döndürmeyi (temenni etmiştir.)

Onlar öyle fena bir arzuda bulunurlar. Fakat Ey Müslümanlar!.. (Siz Allah’ın emri gelinceye kadar) size onlarile cihad emr edilinceye ve onlardan cizye almağa izin verilinceye değin onları (affediniz) onlara tecavüz etmeyin ve (tekdirde bulunmayın.) Onların o kötü hallerine karşı sabredin. Onlardan yüz çevirin, emri ilâhinin gelmesini bekleyin (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeye kemâliyle kadirdir.) Elbette onlardan intikam alacaktır.

110. Ve namazı dosdoğru kılın, zekâtı da verin, nefisleriniz için evvelce hayırdan her ne gönderirseniz onu Allah indinde bulursunuz. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.

110. (Ve) Ey Müslümanlar!.. Siz düşmanlarınıza karşı afv ve bağışlama ile muamelede bulunacağınız gibi (namazı) da erkânı ve adabına uyarak (dosdoğru kılın) üzerinize düşen (zekâtı da) ehil olanlara (verin.) Fakirlere merhamet gösterin. (Nefisleriniz için) kendi faydalarınız maksadıyla (evvelce) namaz, zekât gibi (hayırdan her ne gönderirseniz) hayatta iken bunları Allah rızası için yapmış bulunursanız (onu) böyle takdim ettiğiniz ibâdet ve itaatın sevabını (Allah katında bulursunuz) Yarın ahiret âleminden bunun mükafatına kavuşursunuz.

Evet: (Şüphe yok ki Allah Teâlâ İşlediğiniz şeyleri tamamiyle görücüdür.) Onun katında hiç bir âmel meçhul kalmaz, zâyi olmaz. Binaenaleyh siz de düşmanlarınızın kâfirce tavsiyelerine bakmayın, güzel güzel amellerde bulununuz ki, mükâfatını göresiniz.

§ Gerçekten bir takım dinsiz, yabancı unsurlar: İslâmiyetin sönmesi için bin türlü çarelere baş vururlar, bin türlü hilelere tevessül ederler, İslâmî fikirleri bozmak için bir çok yanlış, tahripkâr tavsiyelerde bulunurlar, ahlâkî fazileti din kuvvetini sarsacak şeyleri bir medeniyet icabı, bir ilerleme ve aydınlanma vesilesi imiş gibi mâsum halka telkinden geri durmazlar.

İbadetler ve itaatler hakkında uzun dillilikte bulunmadan çekinmezler. Artık müslümanlar için lâzımdır ki, dost ile düşmanlarını tanısınlar, İslâm dininin bütün kutsî, son derece faydalı emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayet ederek ebedî saadete, mükâfata nâil olsunlar.

111. Ve dediler ki cennete Yahudi veya Hıristiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir. Bu onların boş hülyalarıdır. De ki: delilinizi getirin, eğer siz doğru kimseler iseniz.

111. Bu mübârek âyetler, ehli kitap denilen iki taifenin iddiasını reddediyor. Kimlerin korku ve kederden emin olarak cennete, Allah’ın mükâfatına nâil olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: Medine-i Münevveredeki Yahudiler ile Necran hıristiyanlarından bazıları Hz. Peygamber’in huzurunda bulundular. (Ve dediler ki: Cennete Yahudi veya Hırıstiyan olanlardan başkası elbette giremeyecektir!)

Yani Yahudiler dediler ki: Cennete ancak Yahudiler girecektir. Hıristiyanlar da dediler ki cennete yalnız hıristiyanlar girecektir, başkaları değil. Bunlardan her biri kendi dinlerinin hak olduğunu iddiada bulundu. Halbuki (bu) iddeaları (onların boş hülyalarıdır) sadece kendi ümitleridir, kendi kuruntulandır. Rasûlüm!.. Onlara (de ki: Delilinizi getirin) bu hususta dayandığınız delilinizi gösteriniz.

(Eğer siz) bu iddeanızda (doğru kimseler iseniz.) Çok uzak! Onlar bu iddealarını isbat edecek bir delile, bir hüccete sâhip değildirler. Artık böyle bir delile, bir dayanağa dayanmayan bir iddeanın ne kıymeti olabilir.

112. Hayır… Kim muhsin olduğu halde yüzünü Allah’a teslim ederse işte onun için Rabbinin katında mükâfatı vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

112. (Hayır) Yahudilerin, Hıristiyanların bu iddealan boştur. Cennet öyle muayyen bir tâifeye mahsus değildir. Oraya girebilmek için belli başlı şartlar vardır. Şöyle ki: Her (kim muhsin) yani: Dinî vazîfelerini güzelce, lâikiyle ifâ eder (olduğu halde yüzünü) yani kendini (Allah için) ilâhî emre uyar, Allah’ın rızâsını kazanmak için küfür ve isyandan (salim kılarsa) kendisini Hakka teslim ederse (İşte onun için Rabbinin katında) âhiret aleminde (mükâfatı vardır.) O cennete. Allah’ın zatını görmeye hak kazanacaktır. (Ve onların üzerine bir korku yoktur.) O gibi itaatkâr kullar için dünyada bir korku ve endişe ariz olmayacaktır.

(Ve onlar mahsûn da olmayacaklardır.) O muhterem zatlar, âhirette de bir hüzün ve kedere tutulmuş olmayacaklardır. İşte cennet bu gibi zatlara mahsustur. Vaktiyle Hz. Musa’ya hakkıyla İman edenler ve Hz. İsa’ya da bir peygamber olduğunu bilip ümmet olanlarda bu güzel itikatlarının mükâfatını göreceklerdir, onlar da cennete gireceklerdir.

Nasıl ki son peygamberin gösterdiği yolu takip edip İslâm şerefine nâil olanlar da cennete gireceklerdir. Fakat Allah Teâlâ’nın bir kısım peygamberlerini, kitaplarını inkâr edenler, bir kısım insanlara tanrılık payesi verip tapanlar cennete ebediyen giremeyeceklerdir. Onların bu husustaki iddiaları boştur, semavî kitapların beyanlarına aykırıdır.

113. Ve Yahudiler dedi ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir. Ve Hıristiyanlar da dedi ki: Yahudiler hiç bir şey üzere değildir. Halbuki onlar kitabı okurlar. Bilmeyen kimseler de onların sözleri gibi söylediler. Allah Teâlâ ise bu ihtilâf ettikleri şeyler hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.

113. Bu âyeti kerime, müslüman olmayan milletlerin bir birine karşı olan kötü kanaatlerini göstermektedir. Şöyle ki, Necran Hırıstiyanlarından bir taife elçi olarak Hz. Peygamber’in huzuruna gelince Yahudî âlimleri de gelmişlerdi. Bu iki taife arasında münakaşalar oldu. Biri birinin dini ile alay etti. (Ve Yahudiler dedi ki: Hıristiyanlar hiç bir şey üzere değildir.) Onların din adına dayanacakları bir şey yoktur. (Ve Hıristiyanlar da dedi ki: Yahudiler hiç bir şey üzere değildir.) Onların istinad dayanacakları bir esas yoktur.

O iki taife biri birinin kitabını, peygamberini inkâr eylediler. (Halbuki onlar) o iki taife (kitabı okurlar). Yahudilerin okudukları Tevrat’ta, eski ahitte Hz. İsa’yı, onun bir peygamber olarak dünyaya geleceğini tasdik vardır. Hırısityanların okudukları İncil’de de Hz. Musa’yı tasdik vardır.

Artık böyle mutlak inkâr lâyık mıdır?.. İşte… (Bilmeyen) cahil putperest, ilâhî dinlerden habersiz (kimseler de onların sözleri gibi söylerler.) Yani onlar da öyle peygamberleri, kitapları inkâr ederler. (Allah Teâlâ ise) o taifelerin (bu ihtilâf ettikleri şeyler hakkında yarın kıyamet günü aralarında hükmedecektir.) Bu ihtilâflarının batıl olduğunu kendilerine gösterecek, onları lâik oldukları azâba kavuşturacaktır.

§ Artık müslümanlar ile diğer kavimler arasındaki farkı düşünmeli. Birmüslüman; bu kainatın Yüce Yaratıcısını tasdik eder, birliğine inanır, saygıda bulunur. Bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik eder, bu cümleden olarak Hz. Musa ile asıl Tevrat’ı ve Hz. İsa ile asıl incil’i bilip tasdikte bulunur.

Ve bütün insanlık arasında bir din kardeşliğinin, bir muhabbet ve dayanışmanın bulunmasını arzu eder. Musevîler ise hem Hz. İsa ile incil’i, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile Kur’ân’ı Kerim’i inkâr ederler, kendi ırklarından başkası hakkında aslâ iyi niyette bulunmazlar. Hıristiyanlar ise hem Peygamber Efendimizle Kur’ân’ı Azimi inkâr ederler, hem de Hz. Musa ile Tevrat’a karşı hürmetsizlik gösterirler. Daha ileri giderek Hz. İsa gibi yaratılmış muhterem bir kimseyi Allah Teâlâ’nın oğlu tanıyarak ona tapınmakta bulunurlar. Bütün dinleri inkâr edenler ise pek cahilce bir halde yaşamaktadırlar.

Bunlar için de yaşadıkları bu kâinatın azametini, yaratılışındaki hikmeti, kendi hayatlarındaki gayeyi İdrakten âciz, nefislerine mağlûp birer şaşkın kimselerden başka değildirler. Şimdi düşünelim: Bir mûsevî müslüman olsa ne kaybedecektir. Hem evvelce kendisine mensup olduğunu iddia ettiği Hz. Musa’yı, hem de asıl Tevrat’ı yine tasdik edecek, hem de Hz. İsa’yı ve incil’i inkâr etmeyecek, hem de son peygamber Hz. Muhammed ile ona nâzil olmuş olan Kur’ân’ı Kerîme İman etmiş olarak hidâyete erecektir. Bir isevî de müslüman olunca hem Hz. İsa’nın büyük bir peygamber olduğunu ve ona verilmiş olan asıl incil’i ve Hz. Musa ile asıl Tevrat’ı yine tasdik edecek, hem de bunları tasdik eden son peygamber Hz. Muhammed’e ve onun ebedî bir mucizesi olan kitabına İman ederek ebedî saadete nâil olacaktır.

Bütün dinleri inkâr eden bir şahsa gelince, bu da aklını başına toplayarak bu kâinattaki harikalar! güzelce düşünse, beşeriyete en yüce bir ahlâk ve fazilet, bir adâlet ve eşitlik dersi vermiş olsa İslâmiyeti düşünse; şüphe yok ki yeni bir hayat bulacak, ebedî ve nuranî bir istikbâle aday olacak, bir çok ahlâkî güzellikleri bulunacaktır. Artık düşünelim! Bütün insanlık için İslâmiyeti kabulden başka bir selâmet ve saadet, bir ittifak ve birlik yolu var mıdır? Elbette ki yoktur. Ne mutlu bu hakikati idrak ederek İslâmiyete sığınanlara!..

114. Allah Teâlâ’nın mescitlerinde onun isminin zikiredilmesini engelleyen ve o mescitlerin harap olmasına çalışan kimseden daha zâlim kim vardır? Onlar için o mescitlere korka korka girmelerinden başka selâhiyet yoktur. Onlar için dünyada rezillik vardır onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.

114. Bu âyeti kerime; mabetlerin harap olmasına sebebiyet veren, onlarda ibâdet ve itaatin yerine getirilmesine mâni olan kimselerin fecî akıbetlerini ihtar etmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın mescitlerinde) mukaddes mabedlerinde (onun) o Yüce Mabudun mübârek (İsminin anılmasını) ona tekbir ve tesbihde bulunulmasını (engelleyen) böyle yüce bir ibâdete engel olan (ve o mescîtlerin) bakılmayarak, cemaatten mahrum bırakılarak (harap olmasına) içinde ibâdet ve itaat edilmeyerek boş kalmasına (çalışan kimseden daha zâlim)müslümanların hukukuna daha çok tecâvüz eden (kim vardır?) Evet!.. Böyle bir şahıs, son derece zâlimdir.

Büyük cezaları hak etmiştir. (Onlar için) öyle bir zulme cesâret, mabedlere karşı ne büyük bir hakârettir. Halbuki onların (o mescitlere korka korka) saygılı bir vazîyet almış olarak (girmelerinden başka selâhiyet yoktur.) Onlar ne hak ile o mabetlerin harap olmasına öyle cesaret edebiliyorlar?

Artık (onlar için) bu engelleme ve tahribe cüretleri yüzünden (dünyada rezillik vardır) rezil ve rüsva olacaklardır. (Onlar için ahirette ise pek büyük bir azap vardır.) Onlar cehennemde azap göreceklerdir. Binaenaleyh İslâm mabetlerinin muhafazasına, onlarda Allah’ın zikrin, selâtü selamın devamına hizmet edilmesi bizim için mühim bir vazifedir.

§ Rivayet olunduğu üzere Rasûlü Ekrem Hazretleri Hicretin altıncı senesi Kabe’yi ziyaret için eshabı kirâmından 500 zat ile Medine-i Münevvereden çıkıp Mekke-i Mükerreme tarafına hareket etmişlerdi. “Hudeybiye” denilen mevkide Mekke müşrikleri ile karşılaşmış, onlar bu ziyarete mâni olmuşlardı. Vaktiyle Romalılar da Beyti Makdisi yıkmış, orada ibâdet ve itaatte bulunulmasına imkân bırakmamışlardı. İşte Cenab’ı Hak bu gibi ibâdet ve itaate mâni, mescitleri yıkıp içlerinde tesbih ve tahlîl yapılmasına engel olanlar hakkında bu âyeti kerimesini İndirmiştir.

115. Doğu da, batı da Allah’ındır. Artık hangi bir yerde yüzünüzü kıbleye çevirirseniz Allah’ın zatı oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ’nın rahmeti geniştir, o herşeyi bilendir.

115. Bu âyeti kerime, her nerede olursa olsun yapılacak ibâdetlerin makbul ve Allah’a yönelik olacağını bildirmektedir. Beytullahı ve emsalini ziyaretten engellenen müslümanları da teselli etmektedir.

Şöyle ki: Ey Allah Teâlâ’nın kulları!.. Biliniz ki (Maşrik te) Doğu yeri de (Mağripte) Batı yeri de, yani bütün küreyi arz (Allah’ındır.) Onun mülküdür. (Artık her hangi bir yerde) namaz gibi bir ibâdet için (yüzünüzü Kıbleye) Kıble yönüne (çevirirseniz Allah’ın zatı oradadır.) Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaat yönü orasıdır. Onun mekân ve zamandan uzak bir olan zâtı için namaz kılmış, ibâdette bulunmuş olursunuz.

(Şüphe yok ki. Allah Teâlâ vâsidir.) Onun kullarına rahmeti, nimeti, mağfireti geniştir. Bunun içindir ki, ibâdet hususunda da kullarına bir genişlik bir kolaylık göstermiştir. Ve o Kerem sahibi Mabud (âlimdir.) nerede yapılacak olursa olsun zâtı ülûhiyeti için yapılacak zikirleri, ibâdetleri bilir, herkese lâik olduğu mükâfatı verir.

§ İslâm’ın başlangıcında Kudüs’e yönelerek namaz kılınırken bilahara Kâbei Mükerremeye doğru namaz kılınması bir hikmet binaen emredilince bir takım gayri müslimler itiraza başlamışlar, müslümanlar neden kıblelerini değiştirdiler diye söylenmişler.

Bu âyeti kerime ise Cenâb-ı Hakkın mekân ve zamandan uzak olup her ne tarafa yönelerek namaz kılınmasını emretse yine onun tek olan zatı için kılınmış olacağına işerette bulunmuştur. Bazı milletlerde Allah Teâlâ ibâdetin yalnız bazı mabedlerde yapılabilip, başka yerlerde yapılamıyacağını iddia ederler. Bu âyeti kerime ise onların bu inançlarını reddetmektedir, Cenâb-ı Hakkınkulları için pek geniş bir ibâdet alanı göstermektedir.

116. Ve dediler ki Allah çocuk edindi etti Haşa Allah Teâlâ bundan uzaktır. Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa onundur. Hepsi de ona itaat edicilerdir.

116. Bu mübârek âyetler: Yahudiler ile Hıristiyanların ve Arap müşriklerinin pek bâtıl inançlarını reddetmektedir. Ve Kâinatı yaratan yüce Allah’ın evlât edinmekten uzak ve yüce olduğunu beyan eylemektedir. Şöyle ki: Bir takım cahiller, Kâbe tarafına dönülmesine itiraz ettiler.

(Ve dediler ki: Allah evlat edindi.) kendisine çocuk edindi. Yahudilere göre Üzeyr Aleyhisselâm Allah’ın oğludur. Hıristiyanlara göre de Hz. İsa Allah’ın oğludur. Arap müşrikleri de melekleri Allah Teâlâ’nın kızları sanmışlardır. (-Haşâ- Allah Teâlâ) kendisine evlât edinmekten (uzaktır.) O evlada muhtaç değildir. Bu gibi şeylerden beridir, yücedir. (Doğrusu göklerde ve yerde ne varsa onundur.) Hepsi de onun mahlûkudur, onun mülkiyet ve hâkimiyeti altındadırlar. (Hepsi de ona itaat edicilerdir.)

Bütün bunlar, o yüce Yaratıcıya boyun eğer, itaat eder ve emrine uyarlar. Artık böyle bütün kâinatın Yüce Yaratıcısı evlada muhtaç olur mu? Bütün bu kâinat onun yaratmasının eseridir, onun birer mülküdür. Artık mahlûk olan, mülk bulunan şeyler; Yaratıcısının, sahibinin üzerinde dilediği gibi tasarruf edenin evladı olabilirler mi?..

117. Allah Teâlâ göklerin ve yerin yaratıcısıdır. Bir şeyi isteyince ona “ol” der, o da hemen oluverir.

117. Evet… Şüphe yok ki (Allah Teâlâ göklerin ve yerin) bütün bu mükevvenatın (yoktan yaratıcısıdır.) Bunları birer eşsiz varlık olarak benzersiz bir şekilde vücude getirmiştir. (Bir şeyi irade edince) hangi bir şeyin vücude gelmesini takdir buyurmuş olunca da (ona “ol” der o da hemen oluverir.) Yani: O hikmet sahibi Yaratıcı bir şeyin vücudunu muayyen bir zamanda yaratmak isteyince o şey o zaman gelince bu ezelî irade sebebiyle hemen vücut sahasına gelir, onun bu iradesine muhalefet düşünülemez.

Artık bu ezeli yaratıcı, evlada muhtaç olur mu? Öyle sonradan yaratılan, bir çok ihtiyaçlar içinde yaşayıp ölüme mahkûm bulunan, birer yaratma sonucu meydana gelen, Allah’ın birer kulu olan şeyler hiç o eşsiz yaratıcının evladı olabilirler mi?.. Mahlûkat; sonradan olmuştur, fanidir, bunlar bir birinden ayrılmıştır biri birine muhtaç bir vaziyette bulunurlar. Allah Teâlâ ise bu gibi şeylerden uzaktır. Onun ilâhî zatına hiç bir şey benzeyemez, onun kutsî varlığından hiç bir şey bir cüz olamaz. Ve o hiç bir mahlûkuna muhtaç bulunmaz. Artık Allah hakkında babalık ve oğulluk nasıl tasavvur olunabilir?.. Ey gafîl insanlar!.. Artık uyanınız, böyle bâtıl iddealarda, selâhiyetiniz hariçindeki temennilerde bulunmayınız.

118. Ve bilmeyen kimseler dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya veya bize bir âyet gelse ya. Onlardan evvelkiler de onların dedikleri gibi demişti. Kalpleri bir birine benzemiştir. Biz âyetlerimizi kesin iman sahibi olan bir kavme apaçık bildirdik.

118. Bu âyeti kerime, asrı saadetteki bir takım müşriklerin, kendilerinden evvelki kâfirlerin yaptıkları gibi inkârcı ve alaycı şekildeki lâkırdılarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) bir takım(bilmeyenler) cehalet veya inatlarından dolayı cahilce harekete devam eden Arap müşrikleri de (dedi ki: Allah bizimle konuşsa ya) madem ki Allah, Hz. Muhammed ile konuşuyormuş, yâni ona vahy ve ilhamda bulunuyormuş, ona kitabını gönderiyormuş, o halde bizimle de konuşmalı değil mi?..

(Veya bize) de (bir âyet gelse ya) madem ki Muhammed Aleyhisselâma âyetler nâzil oluyormuş, bizlere de bir âyet, bir harika, onun peygamberliğini gösterecek bir alâmet gelse olmaz mı?.. (Onlardan evvelkiler de) İsrail Oğullarından ve diğer kavimlerden bir takımları da (onların dedikleri gibî demişti) Nitekim İsrail oğulları. Hz. Musa’ya hitaben: Bize Rabbini apaçık göster demek cüretinde bulunmuşlardı. Bunların (kalbleri biri birine benzemiştir.)

Hepsi de böyle cahilce bir haleti ruhiyeye, bir kalbî kusura sâhip bulunuyor. (Biz âyetlerimizi kesin İman sahibi olan bir kavme) hakikatleri anlayan şüphelerden uzak bulunanlara (apaçık bildirdik) Hz. Peygamberin elinde bir takım mucizeler meydana geldi. Ona nâzil olan Kur’ân ayetlerinden her biri de bir hikmet harikası, edebiyat harikası olarak tecelli edip duruyor. Artık başka âyetlere, alâmetlere ne ihtiyaç var?..

119. Şüphe yok ki, biz seni hak ile müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderdik. Sen cehennem ehlinden mesul olmazsın.

119. Bu mübârek âyetler Rasûlî Ekremin ne büyük selâhiyete sâhip yüce bir peygamber olduğunu beyan ile kendilerine teselli vermektedir. Bir takım İslâm düşmanlarının ise İslâmiyeti imha için ne bâtıl arzularda bulunduklarını, İslâmiyet sahasından ayrılacak olanların da ebedî ziyâna uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Rasûlüm!.. (Şüphe yok ki, biz) yani ben şanı yüce Yaratıcı (seni hak ile) Kur’ân’ı Kerîm ile, İslâm şeriatı ile (mübeşşir ve münzir) müjdeleyici ve korkutucu (olarak gönderdik.)

Senin vazifen, mü’min olanların cennete, ebedî saadete nâil olacaklarını kendilerine müjdelemek, dinsiz olanların da cehennemde ebediyyen azap göreceklerini kendilerine hatırlatmaktır, yoksa onlara cebir ve baskıda bulunmak değildir. Zaten zora dayanarak kabul edilen bir İman muteber olmaz. (Sen cehennem eshabından mesul olmazsın.) Senin vazîfen, dinî hükümleri tebliğ, kendilerini İslâmiyete dâvettir. Artık mesul olanlar, bu tebliğatı kabul etmeyenlerdir. Bu mühim mesuliyeti artık onlar düşünsünler.