BAKARA SURESİ

210. Onlar ancak beyaz buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmelerini beklerler. Hâlbuki emir tamam olmuştur. Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya döndürülecektir.

210. Bu âyeti kerime İsrail Oğullarının İslâmiyeti kabul etme hususundaki mallarını göstermektedir. Onlar vaktiyle Hz. Musa’dan istedikleri gibi Asrı Saadette de Rasûli Ekrem’e imân etmeleri için Cenab-ı Hakkın meleklerle beraber gelip kendilerine görünmelerini istemişler. Zaman ve mekândan, gelip gitmeden uzak olan Allah Teâlâ’nın yüce varlığını takdirden gâfil bulunmuşlardı.

Halbuki gelip gitmek hali; sonradan ortaya çıkma ve sınırlı olmayı görünme ve kaybolmayı, cisim olma yönüyle sonradan olanlara benzemeyi icap eder ki bütün bunlardan Cenab’ı Hak uzaktır, yücedir. Böyle olduğu halde (onlar) o İsrail Oğulları (ancak beyaz buluttan gölgeler içinde Allah’ın ve meleklerin kendilerine gelmelerini) kendilerine lâzım gelen hükümleri ulaştırmalarını ve söylemelerini (beklerler.)

İmân etmeleri için sıkılmadan böyle uygunsuz bir isteğe cür’et gösterirler. (Halbuki emir tamam olmuştur.) Onların haklarındaki ilâhî hüküm sabitolmuştur, onların helâki kararlaştırılmıştır. (Ve bütün işler Allah Teâlâ’ya) âhirette (döndürülecektir.) Orada herkese amellerine, inançlarına göre mükâfat ve cezâ verilecektir. Artık Allah’a imândan kaçınanlar da o günü düşünsünler.

211. İsrail Oğullarına sor, biz onlara ne kadar açık âyetler vermiştik. Ve her kim Allah’ın nimetini, kendisine geldikten sonra değiştirirse artık şüphe yok ki Allah cezâsı şiddetli olandır.

211. Bu âyeti kerime de İsrail Oğulları hakkında bir kınamayı içermektedir. Çünkü onlar vaktiyle Hz. Musa vâsıtasiyle bir çok mucizeleri görmüş oldukları halde yine yanlış yola gitmekten geri durmamışlardı. İşte bunun için buyruluyor ki; (İsrail Oğullarına sor, biz onlara ne kadar açık âyetler) mucizeler (vermiştik.) Kısacası âsanın yılana dönmesi bir çok kalıcı hastalıkların bertaraf olması, denizin yarılması, kudret helvası ve bıldırcın etinin gökten yere inişi gibi hârikalar onlara gösterilmişti.

Halbuki onlar bunları gördükleri halde yine inkâr ve isyana devam etmişlerdi. Artık bu gibi hareketlerde bulunanlar elbette cezalara uğrayacaklardır. (Ve her kim Allah’ın nîmetini) âyetlerini (kendisine geldikten sonra değiştirirse) onları değiştirmeye, inkâra cür’et gösterirse böyle cezaları hak etmiş olur. (Artık şüphe yok ki Allah cezâsı pek şiddetli olandır.) Onu düşünmeli, onu gerektirecek gayri meşm hareketlerden çekinmelidir.

212. Kâfîr olanlar için dünya hayatı süslü gösterilmiştir. Ve onlar, imân edenler ile eylenirler. Halbuki bu takvâ sâhipleri kıyâmet gününde onların üstündedirler. Ve Allah Teâlâ dilediğine hesapsız olarak rızık verir.

212. Bu âyeti kerime dünya varlığına aldanan beyinsizlerin hallerini bildirmektedir. Kısaca Ebu Cehil gibi bir takım kâfirler, ellerinde bulunan geçici dünya varlığına güvenerek Abdullah İbni Mes’ûd, Bilali Habeşi, Ebu Übeyde gibi -Radiyallahu tealâ anhüm- ashabı kiramın fakirleri ile alay ediyor, bunlar ile mi müslümanlık yayılacak diyorlardı. İşte bunların bu halini beyan için buyruluyor ki:

(Kâfir olanlar için dünya hayatı) dünyanın fanî olan servet ve zenginliği (süslü gösterilmiştir.) Onlar bunun ötesinde bir şey düşünemezler. Bu pek süslü gördükleri varlıklarına aldanırlar. (Ve onlar mü’minler ile) müslümanların fakirleri ile (alay ederler) Bakınız şunlara, bunlar ile mi galibiyet yüz gösterecek derler. (Halbuki) fakir görülüp kendileriyle eylenilen (bu korunan) mü’min (ler kıyâmet gününde onların) o alaycı kâfirlerin (üstündedirler.) Bu mü’minler en yüce makamlarda, cennetlerde bulunacaklardır. O kâfirler ise aşağıların aşağısında cehennemlerin içinde azap göreceklerdir. Artık onlar, öyle geçici dünya varlıklarının ne kıymeti vardır ki, ona aldanıyorlar. Bütün elvahi rengârengi dünya çeşmi ibrette Hayali mahzdır, bir tayfı zailden ibârettir.

Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibârettir. (Ve Allah Teâlâ) bir hikmet sahibi yaratıcıdır. (Dilediğini) bu dünyada ve âhirette (hesapsız olarak) sonsuza kadar (rızıklandırır.) Yavaşyavaş azâba yaklaştırmak için dünyada kâfirlere bir çok servetler verir, onlar bu nîmetleri kendilerine veren Yüce Yaratıcıya kullukta ve şükürde bulunmadıklarından dolayı, bilâhare azaba, felâkete uğrayacaklardır. Cenab’ı Hak mü’minlerin bir kısmına da bir ilâhî imtihan olarak bu dünyada büyük bir servet verir. Bunun şükrünü yerine getirdikleri takdirde sevaba kavuşurlar. Yarın âhirette de sonsuz nîmetlere ulaşmakla rızıklanırlar. İşte asıl övünmeye lâyık olan varlık, bundan ibârettir.

213. İnsanlar bir tek ümmet idi. Allah Teâlâ müjdeleyici ve korkutucu olan peygamberler gönderdi. Ve onlar ile beraber hak yolu gösteren kitap indirdi ki insanlar arasında ihtilâf ettikleri hususlarda hükmetsin. Halbuki, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra aralarında olan kıskançlıktan dolayı dinde ihtilâfa düşenler, o kendilerine kitap verilenlerden başkası değildir. İmdi Allah Teâlâ imân edenleri ihtilâfa düştükleri hakka kendi ilâhî iradesiyle ulaştırır. Ve Allah Teâlâ dilediğini doğru yolu gösterir.

213. Bu âyeti kerime, insanlık cemiyetleri arasındaki ihtilâfların yegâne sebebini gösteriyor ki o da: “Bağy” dır. Yâni dünya hırsı ile meydana gelen kıskançlık ve zulümdür, aşırı hırstır, haktan dönerek başkaldırmaktır. Şöyle ki: (insanlar) vaktiyle (bir tek ümmet idi.) Aralarında ihtilâf yoktu. Hak üzere ittifak ediyorlardı. Sonra ihtilâfa düştüler, haktan ayrıldılar. (Allah Teâlâ) da bunları irşat için (müjdeleyici) yani: İmân ve itaat sahiplerini cennet ile müjdeleyici (ve korkutucu) yâni:

Küfr ve isyan sahiplerini de cehennem ateşi ile korkutucu (olan peygamberler gönderdi.) İnsanları o peygamberler vasıtasıyla hak ve hakikatten haberdar etti. (Ve onlar ile beraber) o peygamberler vasıtasıyle o insanlara (hak yolu gösteren) hak ve hakikatı açıklayan (kitap indirdi ki) o kitap (insanlar arasında ihtilâf ettikleri) dinî (hususlarda hükmetsin.) Onun şer’î hükmünü kendilerine bildirsin (Halbuki) o insanlar (kendilerine apaçık deliller) Allah’ın birliği hususunda açık, kesin deliller (geldikten sonra) aralarındaki birliği daha güzel muhafaza etmeleri lâzım gelirken onlar bilâkis (aralarında olan kıskançlıkla!!) haset ve hırstan (dolayı dinde ihtilâfa düşenler, o kendilerine) peygamberler vasıtasiyle (kitap verilenlerden) semavî kitapların hükümleri, o kendilerine tebliğ edilenlerden (başkası değildir.)

Artık onlar hakikatı anlayıp din birliğini muhafaza etmeli değil miydiler? Onlar ise bilâkis dünya ile ilgili hırslarından kurtulamamış hak ve hakikate, selâmet ve hidayete ulaşamamışlardır. (İmdi Allah Teâlâ) öyle hırs sahiplerini değil (imân edenleri) o bir takım kimselerin kendisinde (ihtilâfa düştükleri hakka) dinî gerçeklere, şer’î meselelere (kendi İlâhî iradesiyle ulaştırır.) Onları bu husustaki hatâlardan korur, kendi rızâsına uygun olan tarafa yöneltir. (Ve Allah Teâlâ) kullarından (dilediğini) hidâyete ermesini takdir buyurmuş olduğunu (doğru yola hidâyet eder) binaenaleyh Cenâb-ı Hakka sığınmalı, ondan hidâyet ve saadet niyâz eylemelidir.

§ Bu âyeti kerime de: Bir tek ümmetten maksat nedir? Bu hususta deniliyor ki: Bundan maksat, ya Hz. Adem’in arkasından çıkarılan zürriyetidir. Bunlar Allah’ın birliğini kabul etmişlerdi. Veya Nuh’un gemisinde bulunan mü’minlerdir. Bunlar Hz. Nuh’tan sonra ihtilâfadüşmüşlerdi. Diğer bir görüşe göre de bütün insanlar Hz. Adem’in vefatından, Nûh aleyhisselâmın gönderildiği zamana kadar bir şeriat üzere idiler. Sonra Hz. Nuh’un zamanında ihtilâfa düşmüşlerdir.

Diğer bir görüşe göre de bir tek ümmetten maksat, Hz. Âdem’dir. Çünkü o insanlığın babasıdır. Bütün insanların aslıdır. Sonra da Havva yaratılmış, bunların çocukları dünyaya gelmiş, hepsi de müslüman olarak yaşamışlardı. Kabil ile Habil arasındaki öldürme hâdisesinden sonra ise ihtilâf yüz göstermiştir. Başka bir görüşe göre de Hz. İbrahim’in zamanında insanların hepsi de kâfirdir. Bu itibar ile bir tek ümmet bulunuyorlardı. Cenâb-ı Hak bunlara İbrahim aleyhisselâmı ve diğer zatları peygamber göndermiştir. Bu zatlara uyanlar hidayete ermiş, ihtilâftan kurtulmuşlardır. Bunlara uymayanlar da ihtilaflar içinde kalarak hidâyet ve selâmetten ebediyyen mahrum kalmışlardır.

214. Yoksa Cennete gireceğinizi mi zannettiniz? Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali sizlere gelmedikçe. Onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı ve sarsıntılara uğradılar. Hattâ peygamberleri ve onunla beraber imân edenler. Allah’ın yardımı ne zaman? diyecek bir hale geldiler. Haberiniz olsun Allah’ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.

214. Bu âyeti kerime, hak yolunda bazı sıkıntılara uğrayan zatlara kalp dayanıklığı vermekte ve teselli kaynağı olmaktadır. Bu âyeti celilenin, nüzul sebebi olarak deniliyor ki: Rasûli Ekrem Hazretleri ashabı kiramının bir kısmıyla Medine’i Münevvereye hicret edince mallarını, yurtlarını bırakmış, bâzı sıkıntılara uğramışlardı. Binaenaleyh onların gönüllerini hoş etmek için bu âyeti kerime inmiş, Allah’ın rızasına kavuşmak için geçmiş ümmetler arasında da böyle nice sıkıntılara uğramış zatların bulunduğu bildirilmiş, hak yolunda çekilen böyle sıkıntıların ilâhî yardımın bir an evvel gelmesine vesîle olacağı müjdelenmiştir.

Diğer bir rivâyete göre de bu âyeti celilenin iniş sebebi Hendek gazvesidir. Bu gazvede Medine’i Münevvere düşman tarafından kuşatılmış, ashabı kiram bir çok sıkıntılara uğramıştı. Bu gibi üzücü haller geçmiş ümmetlerin başına da gelmiş, bunun mükâfatı olarak cennete aday bulunmuşlardı.

Binaenaleyh şimdi müslümanların da bu gibi geçici belâlara tahammül etmeleri gelecekte büyük mükâfatlara, yardımlara ulaşmalarına bir vesîle olacaktır, diye buyrulmuş oluyor. Gerçekten öyle de olmuştur. İslâmiyet az bir zamanda Doğu ve Batıya yayılmış ve Allah’ın yardımı tam mânasıyla tecelli etmiştir. İşte bu hakikati beyan için buyruluyor ki: Ey müslümanlar!.(Yoksa cennete gireceğinizi mi zannettiniz?)

Hak yolunda bir takım musibetlere katlanmadıkça. (Sizden evvelki geçmiş ümmetlerin hali) onların çekmiş oldukları sıkıntıların benzeri (sizlere) sizlerin başınıza (gelmedikçe) tarihte de sabittir ki (onları nice şiddetli ihtiyaçlar, hastalıklar kapladı) nice zarüretler içinde kaldılar.

(Ve sarsıntılara uğradılar) cemiyetleri darma dağın olmak tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. (Hatta peygamberleri ve onunla beraber olan mü’minler) fevkalâde bir izdirap içinde bulunduklarından (Allah’ın yardımı ne zaman) gelecek, bizleri bufelâketten ne vakit kurtaracaktır? (diyecek bir hale geldiler.) Bunun üzerine kendilerine şöyle bir ilâhî müjde verildi. Ey hak yolunda sabr eden ehli imân!..

(Haberiniz olsun Allah’ın yardımı şüphe yok ki pek yakındır.) Dinî ve mukaddesatı uğrunda sıkıntılara katlananlar elbette ki, Allah’ın yardımına kavuşacaklardır. Artık bu geçici sıkıntıların ne ehemmiyeti vardır? Sabreden zafere erer.

215. Ne infak edelim diye senden soruyorlar. De ki: Maldan ne infak ederseniz ana baba ile en yakınlar, yetimler, yoksullar, yolcular içindir. Ve hayırdan her ne yaparsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu hakkıyla bilir.

215. Bu âyeti kerime, sadakaların en münasip şekilde verileceği yerleri bildiriyor. Rivâyete göre ensarı kiramdan Amr ibnil Cumuh, zengin bir ihtiyardı Rasûli Ekrem’e müracaat ederek nelerin infak edileceğini sormuş, bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak her hangi helâl bir malın infak edileceğine işâret buyrulmuş ve sadakaların asıl verileceği yerler ehemmiyetine göre açılanmıştır.

Şöyle ki: Habibim! (Ne infak edelim) ne gibi şeyleri sadaka olarak verelim (diye senden sual ediyorlar.) Onlara (de ki: Maldan) yani helâl mallardan az çok (ne infak ederseniz) onun yenileceği münasip yer (ana ve baba ile en yakın akraba) nızdır. Ve muhtaç olan (yetimlerdir. Ve hiç bir şeyi olmayan (yoksullar) dır.

Bir de nafakasız kalmış (yolcular içindir ve) bununla beraber (hayırdan) gerek infak suretiyle olsun ve gerek başka bir sûretle olsun (her ne yaparsanız) aslâ zâyi olmaz, mükâfatsız kalmaz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ onu) o yaptığınız hayrı (hakkiyle bilir) onun mükâfatını ihsan buyurur. Bu âyeti kerime, nafile sadaka kabilinden olan infak hakkında olduğundan zekâtın hükümlerine ters düşmemektedir.

216. Cihad hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı. Bazen bir şeyden hoşlanmazsınız. Halbuki o şey sizin için bir hayırdır. Ve bazen de bir şeyi seversiniz halbuki o şey sizin için bir şerdir. Ve Allah Teâlâ bilir, sizler ise bilmezsiniz.

216. Bu âyeti kerime İslâm varlığını mu

hafaza için yapılacak cihadın büyük bir hayır olduğuna işâret ediyor. Şöyle ki: Ey Müslümanlar!.. (Cihad) İlk bakışta meşakkati, mâl ve beden ile de fedakarlığı gerektirdiği için (hoşunuza gitmediği halde üzerinize farz kılındı.) Halbuki cihadda zafer vardır, ganîmet vardır, milletin varlığını muhafaza ve müdafaa vardır. Şahitlikle sevab ve mükâfat vardır. Artık bu hoş görülmeli değil midir?. Fakat insanlık, garip bir tabiatta yaratılmıştır. Her şeyin mahiyetini, hayır mı, şer mi olduğunu güzelce takdir ve tesbit edemez. Aksine (bazen bir şeyden hoşlanmazsınız.) Hoşunuza gitmez, ondan kaçınmak istersiniz.

(Halbuki, o sizin için bir hayırdır.) İşte cihad da bu kabildendir. (Bazen de bir şeyi seversiniz.) Onu yapmağa koşarsınız. (Halbuki o şey sizin için bir şerdir.) İşte cihaddan kaçınmak ta böyledir. (Ve) şüphe yok ki (Allah Teâlâ) insanların haklarında nelerin hayr ve nelerin şer olduğunu tamamen (bilir.) Ey insanlar (sizler ise) öyle her şeyi (bilmezsiniz) öyle ise Cenab’ı Hakkın emir ve yasağına gerçek mânada uyunuz. Onun her emri sırf bir hayırdır, onun her yasakladığı şey de sırf bir şerdir. Artıkona göre hareketinizi düzenlemelisiniz.

217. Sana haram ayı, o ayda yapılan savaşı soruyorlar. De ki, o ayda savaşmak büyük bir günahtır. Fakat insanları Allah’ın yolundan men etmek ve onu inkâr eylemek, Mescid’i Haram’dan mende bulunmak ve onun ehlini oradan çıkarmak Allah yanında daha büyük bir cinâyettir Ve fitne ise kâtilden daha büyüktür. Onlar güç yetirebilseler sizi dininizden döndürünceye kadar sizinle savaştan geri durmazlar. Sizden ise her kim dininden dönüpte kâfir olarak ölürse artık onların bütün amelleri dünyada da, âhirette de boşa çıkmış olur. Ve onlar artık cehennem ehlidirler. Onlar orada ebediyyen kalacaklardır.

217. Bu âyeti kerime, dinsizliğin ve mukaddesata tecavüzün en büyük bir rezillik olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: Rasûli Ekrem Efendimiz eshabı kiramdan Abdullah Bini Cahş’ı bir Seriyye reisi olarak cemaziyelâhir ayı içinde Mekke’i Mükerreme tarafına göndermişti. Müşriklerin müslümanlara karşı ne tavır aldıklarını öğrenmek istiyordu. Bunlar Kureyşten bir kâfile ile çarpıştılar.

Onlardan Amr İbni Ebdillahıl’ Hazremî öldürüldü. İki şahıs da esir alındı. Bu çarpışma ise Recep ayının İlk gününe tesadüf etmişti. Halbuki öteden beri zilkade, zilhicce, muharrem ve recep ayları birer haram ay idi. Bunlarda muharebe câiz görülmemişti. Fakat İslâm fırkası, henüz cemâziyelahirin son gününde bulunduklarını sanmış ve bu savaşı yapmışlardı. Her ne ise Kureyş müşrikleri ve yahudiler bu hadiseyi, İtiraza sebep göstermişler, bak müslümanlar haram olan aylarda da harb ederek bizden bir şahsı öldürdüler. Bu olur mu?. Bu günah değil mi? derneğe başladılar.

Bunun üzerine Seriyyede bulunan eshabı kiram da: Acaba günaha mı girdik? diye üzülmeğe başlamışlardı. İşte bu hâdiseden dolayı bu âyeti kerime nâzil oldu. Ve zaten daha sonradan bu haram aylarda da lüzum görülünce cihadın caiz olduğuna dair başka bir âyeti celile de nâzil olmuştur. Bu âyeti kerime de buyruluyor ki: Habibim!.. (Sana haram ayı) yani: (o ayda yapılan savaşı sual ediyorlar).

Bu ayda savaş câiz midir diye soruyorlar. (De ki: O ayda savaş büyüktür.) büyük bir günahtır (Fakat insanları Allah’ın yolundan) dininden (men etmek ve Allah’a küfr eylemek) onu inkâr edip kâfir olmak (Mescid’i Haram’dan) yani Mekke’den (men etmek ve onun ehlini oradan çıkarmak) Rasûli Ekrem ile bir kısım ashabı kiramı hicrete mecbur etmeleri (Allah katında daha büyüktür.)

Seriyyenin yaptığından daha büyük bir günahtır. Seriyyenin hareketi bir hata eseridir, bir zanna dayanmaktadır. Düşmanların yaptıklarıyla kıyas etmek mümkün değildir. (Ve fitne ise) yani düşmanların küfr ve şirki (savaştan daha büyüktür.)

Daha büyük bir cinayettir. (Onlar) o kâfirler (güç yetirebilseler) faraza ellerinden gelse (sizi dininizden döndürünceye kadar) Ey müslümanlar!. (Sizinle savaştan geri durmazlar.) Fakat buna güç yetiremiyeceklerdir. Lâkin (sizden) faraza (her kim dininden) İslâmiyetten (dönüp te kâfir olarak ölürse) küfründen dönmezse (artık) öyle kimseler ebediyyen hüsrana uğramış olurlar.

(Onların bütün amelleri) vaktiyle yapmış oldukları ibâdetleri, hayırlı işleri (dünyada da, âhirette de boşa çıkmış) ehemmiyetten, sevaptan mahrum kalmış (olur.) Kendileri pek büyük bir hüsrana uğramış bulunuyorlar. (Ve onlar artık cehennem ehlidirler.)Orada azap göreceklerdir ve (onlar orada) cehennem ateşinde (ebediyyen kalacaklardır.) Artık onlar için kurtuluş yoktur.

§ Müslümanlıktan dönen bir kimse daha sonra İslâmiyete geri dönse İmamı Âzam’a göre vaktiyle yapmış olduğu amellerinin sevâbı tekrar kendisine verilmez. O ameller boşa gitmiştir. Fakat İmamı Şâfiye göre böyle biri İslâmiyete geri dönünce müslümanlıktan ayrılmadan evvel yapmış oldukları amelleri boşa gitmez. Binaenaleyh vaktiyle yapmış olduğu haccı iade etmesi gerekmez. Şu kadar var ki sevabı boşa gitmiş olur.

218. Şüphe yok ki imân edenler ve hicret edîpte Allah yolunda cihad da bulunanlar Allah’ın rahmetini umarlar. Allah Teâlâ da gafurdur, râhimdir.

218. Bu âyeti kerime, kimlerin Allah’ın rahmetine lâyık olduğunu şöylece göstermektedir. (Şüphe yok ki) muhakkak (imân edenler) İslâmiyeti kabul edip, Allah’ın birliğini tasdik edenler (Ve) mallarını, yurtlarını, aşiretlerini bırakarak Allah’ın rızası için (hicret edip te Allah yolunda) İslâm dinini yüceltmek için müşriklere karşı (cihadda bulunanlar) nefislerinin arzusuna uymayıp Allah’ın emrine uyarak dinî vazifelerini yapmaya çalışan, görünüşte faydalı görülse bile haddizatında bir nice fenalıkları doğuracak yasaklardan kaçınan zatlar yok mu ya? İşte onlar (Allah Teâlâ’nın rahmetini umarlar.)

Allah’ın Rahmetine kavuşacak olanlar işte bu gibi korunan zatlardır. Şüphe yok ki (Allah Teâlâ da gafurdur.) Bu gibi İyi kullarından insanlık icabı bir kusur ortaya çıksa onu affeder ve örter. Ve Hak Teâlâ (râhimdir.) Mü’min kulları hakkında ilâhî rahmetini bollaştırır. Bu âyeti kerime de şuna da işaret vardır ki, bir kimse ne kabar ibâdet yapsa ve kendini kulluğa da adasa âkibetinin ne olacağına kat’î surette hükmedemez. Önemli olan son nefestir. Binaenaleyh ibâdet ve itaata aldanmayıp güzel bir sonu Cenâb-ı Haktan rica etmelidir.

219. Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar. De ki: İkisinde de büyük günah vardır. Ve insanlar için faydalar da vardır. Bunların günahı ise faydalarından çok büyüktür. Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı. Allah Teâlâ âyetlerini sizlere işte böyle beyan ediyor, ta ki tefekkür edesiniz.

219. Bu âyeti kerime, sarhoşluk veren şeylerin ve kumarın yasaklanmasındaki hikmete işaret buyuruyor. Rivayete göre Hz. Ömer ile ashabı kiramdan bazıları Rasûli Ekrem Efendimizden şarap ile kumarın zararlı şeyler olduğundan dinî hükmünü sormuşlar. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Şöyle ki: Habibim! (Sana şaraptan ve kumardan soruyorlar.) Bunların hakkında bir fetva almak istiyorlar. Onlara (de ki: İkisinde de) hem şarapta hem de kumarda (büyük günah vardır.)

Bunlar insanlar arasında düşmanlığa, söğüp saymaya sebep olur, dinî vazifelerin yapılmasına engel bulunurlar. (Ve insanlar için) görünürde bazı (faydaları da vardır.) Geçici bir neş’eye, bir kahramanlığa bir arkadaşlık ve yakınlaşmaya sebep olabilirler. (Bunların günahı ise) bunlardan doğacak kötülükler, zararlar, günahlar ise bunların (faydalarından çok büyüktür.)

Artık öyle cüzî, geçici bir menfaat uğrunda bu kadar büyük günahlar yapılabilir mi? Resûlüm!.(Sana ne infak edeceklerini de sual ediyorlar. Hz. Peygamber onlara sadaka vermelerini tavsiye buyurmuştu. Onlarda ne şekilde sadaka vereceklerini sorup öğrenmek istemişlerdi. Binaenaleyh buyruluyor ki: Habibim!. Onlara: (de ki, ihtiyacınızdan artanı) infak ediniz. Kendi ihtiyacınızı evvelâ görünüz, sonra bir malınız kalırsa ondan münasip olan fakirlere sadaka veriniz. (Allah Teâlâ âyetlerini sizlere) ey Muhammed Ümmeti!. (İşte böyle beyan ediyor.) Faydalı olup olmayan şeyleri haber veriyor. (Ta ki tefekkür edesiniz.) Şu anınızı ve geleceğinizi düşünüp davranışınızı ona göre tâyin edesiniz.

§ Hamr nedir? Çiğ üzüm şırasından katılaşmış ve köpüğünü atmış olan şarap demektir. İmamı Mâlik ile İmamı Şâfî gibi bir çok muctehidlere göre bu âyeti keremedeki Hamr’dan maksat, mutlak olarak sarhoş eden herhangi bir şeydir. Binaenaleyh bütün sarhoşluk verici şeyler Kur’ân âyeti ile haramdır. Ve her hangi birinin bir damlasını bile içmek caiz değildir. Ve bunların alınıp satılması da haramdır. Çünkü: Sarhoşluk verenlerin hepsi de rics = necis = pislik olmak üzere Kur’ân’ı Kerim’de zikredilmiştir. İmamı Âzam’a göre: Hamr, hususî bir şaraptan ibaret olup haramlığı bu âyeti kerimeyle sabittir. Diğer sarhoş eden şeylerin haramlıkları da bu âyeti kerimenin delâletiyle ve

= her sarhoşluk veren şey haramdır gibi birçok hadisle sabittir. Ve bunların bir damlalarının bile içilmesinin haram olduğu da:

= Çoğu sarhoşluk veren bir şeyin azı da haramdır.) İçilemez gibi hadisler ile sabit bulunmuştur. Çünkü bunların azı da git gide fazla içilmesine sebep olur. Yasak bir bölgenin içine düşmemek için onun civarına bile gitmemelidir. İhtiyat bunu icap eder.

§ Sarhoş edici şeylerin yasaklanmasındaki hikmet: Bilindiği üzere Cenâb-ı Hak, hikmet sahibi bir yaratıcıdır, kulları hakkında rahmet ve yardımı sonsuzdur. Binaenaleyh kulları hakkında neleri emretmişse onlar aynen rahmettir, birer selâmet ve saadet sebebidir. Neleri yasaklamış ve menbuyurmuşsa şüphe yok ki onlar da insanlar hakkında hem dünya hayatında, hem de âhiret hayatı itibariyle zarar vericidir. Büyük tehlikeleri vardır. Biz bunları kendi aklımızla da güzelce düşündüğümüz, tefekküre daldığımız takdirde kısmen olsun hemen anlarız. İşte sarhoş edici şeylerin yasaklanması da bu cümledendir.

Cenâb-ı Hak, bizleri bu hususta düşünmeye dâvet ediyor. Evet… Sarhoşluk veren şeyler nedir?. Bir öldürücü zehirdir. Bu, geçici bir neş’e verebilir. Bazı kimseler bu yüzden biraz para kazanabilir. Bazı kimseler de bir araya toplanarak zevk ve safa ile bir müddet keyf alabilirler. İşte bunun faidesi. Fakat böyle cüz’î, geçici ve ehemmiyetsiz bir fayda karşısında bunun bir kere de zararlarını düşünelim: İnsan, içki yüzünen yaratıcısına isyân etmiş olur ve kendisini ilâhî azabın karşısında bulur.

Bunun ne feci bir âkıbet olduğunu elbette her inanan insan takdir eder. Biz bunun biraz da dünyaya ait zararlarını düşünelim, İçki yüzünden nice servetler, kıymetli vakitler mahvolup gider. Nice âileler arasında facialar yüz gösterir. Cemiyet arasında nice sürtüşmeler, hoş olmayan hareketler ortaya çıkar. İçkinin sağlığı koruma bakımından zararları ise sayılamıyacak derecede çoktur. Evet. Koruyucu hekimliğe dair eserler gösteriyor ki: Şarap, rakı, bira, arpa suyu gibi alkollü içkiler pek fazla zararlıdır.

Bunların kısaca şu gibi zararları vardır: Alkollü içkiler hazım yolunda bozukluklar yapar, vücude titreme verir, yanma meydana getirir, elleri, ayakları tutmaz bir hale getirmiş olur, sinirlere tesir ederek sarhoşluğa sebebiyet verir, midenin ve bacakların ince zarlarını haşlanmış gibi bir hale koyar.

Bu yüzden içki bağımlıları yiyecekleri hazmedemeyip kusarlar ve günden güne zayıf düşerler. Bu içkiler insanda alışıklık meydana getirir. Artık bunları terk etmek pek zor olur. Maamafih bu sarhoş edici şeyler yüzünden bir çok insan zehirlenir, hâfıza gücü zayıflar, aklını kaybederek beyni bir kriz içinde kalır, sefalete düşer ve insanların hakaretine uğrar. Bunun mânevî zararları ise hepsinin üstündedir. Artık insan güzelce düşünürse böyle zararlı bir şeye meyleder mi?

§ Meysire gelince: Bu kumar oyunu demektir. Kumar oynayanlar birbirinin malını kolaylıkla alıp verdikleri için kumara bu ad verilmiştir. Bu da zararları faydalarından pek fazla olduğu için İslâm dininde yasaklanmıştır. Vaktiyle cahiliye devrinde Araplar; tavla, satranç, piyango tarzındaki oyunlar ile kumar oynarlar, biri birlerinin mallarını böyle bir oyun neticesinde kolaylıkla elde ederlerdi.

Bunun neticesindeki zararları hiç düşünmezlerdi, İslâmiyet ise kuman ferdî, içtimaî, dinî bir çok zararları olduğundan dolayı haram kılmıştır. Evet… Bazı kimseler kumar yüzünden kolaylıkla zengin olabilirler. Fakat bu zenginlik kendi hemcinsinin bir şey karşılığında olmaksızın eli boş kalması suretiyle olmuş olur. Buna ise temiz vicdan sâhipleri tahammül edemez.

Maamafih kumar yüzünden bir şeyler kazanmış olanlar sonra yine kumar yüzünden daha bir çok şeyler kaybederler ki, bu daima görülmektedir. Kumar ile uğraşmak; insanı umuma mahsus faydalı işlerden alı koyar, insanı ihtiraslara kurban eder. Bir çok kimseler kumar yüzünden servetlerini kaybetmiş, haysiyetlerini ayaklar altına almış olurlar, günleri hüzün ve kederle geçmiş olur.

Bu yüzden aile hayatında da hoş olmayan haller meydana gelir, hayatî çalışmalar felce uğrar. Bu yüzden arkadaşlar arasında vuruşmalar öldürme olayları bile yüz gösterir. Servetlerinin bu yüzden kolaylıkla ellerinden çıkıp gitmesi bir çok kimseleri ümitsizliğe düşürür, intihara bile sevk eder. Nitekim bu gibi üzücü hâdiseler daima görülmektedir. Binaenaleyh düşünen bir insan kumardan, içkiden ve bu gibi diğer yasaklardan şeylerden kaçınır, meşru kazanç yollarından birine girer, başarıyı Cenâb-ı Haktan niyâz eder. İşte selâmet ve saadet bundadır.

220. Dünya ve âhiret hakkında. Ve sana yetimlerden soruyorlar. De ki: Onlar için ıslahta bulunmak hayırlıdır. Onlar ile beraber bulunursanız onlar sizin kardeşlerinizdir. Allah Teâlâ ise bozan ile ıslâh edeni bilir. Ve Allah Teâlâ dilese idi sizleri elbette meşakkate uğratırdı. şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdîr, hakîmdir.

220. Bu âyeti kerime düşüncenin mahallini ve yetimlerin hukukuna nasıl riayet edileceğini göstermektedir. Rivâyete göre ashabı kiramdan bazıları yetimlerin mallarına tecavüzün büyük bir zulm, bir günah olduğuna dair bazı Kur’ânî açıklamaları öğrendikten sonra büyük bir endişeye düşmüşler, Rasûli Ekrem’e müracaat ederek bu hususta nasıl hareket edeceklerine dair bilgi almak istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bundan evvelki âyeti celile ile ilgisi vardır.

Buyrulmuş oluyor ki: Habibim!. (Dünya ve âhiret hakkında) tefekkür edersiniz. Yani: Dünyanın sonlu ve âhiretin sonsuz olduğunu düşünür de ona göre Allah yolunda fakirlere ve zayıflara yardımda bulunursunuz. (Ve sana yetimlerden de soruyorlar) onların idaresine, muhafazasına, mallarının tasarrufuna dair senden bilgi almak istiyorlar. Onlara (de ki: Yetimler için islâhta bulunmak) onları koruma altına atmak, mallarını artırmak onlardan kaçınmanızdan (hayırlıdır.) Binaenaleyh (onlar ile beraber bulunursanız) onlar ile birlikte yaşar, mallarını mallarınıza katar, aranızda bir yardımlaşma meydanagetirirseniz bu da uygundur. Çünkü (onlar) yabancı değil (sizin) din (kardeşlerinizdir).

Öyle birlik ve beraberlik içinde bulunmak ise kardeşliğin şânındandır. Bununla beraber (Allah Teâlâ, bozan ile ıslâh edeni bilir.) Yetimler hakkında kimin ıslah edici şekilde çalışıp, çalışmayacağını da bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. (Ve Allah Teâlâ) böyle müsaade buyurmayıp zorluklar (dileseydi sizleri elbette meşakkate uğratırdı.) Yetimler ile birlikte bulunmanızı, onların mallarında hiç bir şekilde tasarruf etmenizi câiz görmezdi. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdir) her şeye kadirdir, sizleri sıkıntıya sokmaya da, sizlere kolaylık bahsetmeye de fazlasıyla kudreti vardır. Ve (hekîmdir) hikmetin gereği ve menfaat ne ise ona göre hükmeder. Buna inancımız tamdır!.

221. Müşrikleri imân edinceye kadar nikâh etmeyiniz. Elbette mü’min olan bir câriye, bir müşrik kadından hayırlıdır. İsterse müşrik kadın sizin hoşunuza gitsin. Ve müşrik erkeklere de imân etmedikçe Müslüman kadınları nikâh ettirmeyiniz. Elbette bir mü’min köle, bir müşrikten hayırlıdır. İsterse o müşrik hoşunuza gidecek olsun. Onlar o müşrik erkek ve kadınlar, insanı ateşe dâvet ederler. Allah Teâlâ ise kendi izniyle cennete ve mağfirete dâvet buyurur. Ve insanlara âyetlerini açıkça bildirir, ta ki öğüt alsınlar.

221. Bu âyeti kerime, müslümanların kimler ile aile kurup kuramayacaklarını göstermektedirler. Rivâyete göre İslâm’ın başlangıcında müslümanlar, müslüman olmayanlar ile de evlenebilmekteydiler. Hür olan erkek ve kadınlar köle ve câriye olanlardan üstün bulunuyorlardı. Ashabı kiramdan Abdullah İbni Revaha -radiyallahü anh- müslüman bulunan bir cariyesini hürriyetine kavuşturmuş sonra da onunla evlenmişti.

Bazı kimseler bunu garip görmüşler, bir çok hoş ve güzellik, veya servet sâhibi gayri müslim hür kadınlar bulunurken neden bu azatlısı kadınla evlendi demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Buyruluyor ki: Ey müslümanlar!. (Müşrik kadınları) yani kâfir olan kadınları onlar (imân edinceye) İslâmiyeti kabul eyleyinceye (kadar nikâh etmeyiniz.) Onlar ile evlenmeyiniz.

(Elbette mü’min olan bir câriye) bir İslâm kadını (bir müşrik kadından hayırlıdır, velevki, müşrik kadın) güzelliği, serveti ve dünya ile ilgili bilgisi sebebiyle (sizin hoşunuza gitsin ve) mutlak olarak (müşrik) gayri müslim (erkekler de imân etmedikçe) İslâmiyeti kabul eylemedikçe müslüman kadınlarını onlara (nikâh ettirmeyiniz.) Bunlar gerek kitap ehlinden olsun ve gerek olmasın eşittir. Bunlar ile müslüman kadınlarının evlenmesi katiyyen ve icma ile câiz değildir. (Elbette bir mü’min köle, bir müşrikten hayırlıdır.)

Bir mü’min kadının, bir mü’min köle ile olsun evlenmesi her halde bir gayri müslim ile evlenmesinden son derece faydalıdır. (Velev ki o müşrik) malı, güzelliği ve makamı itibariyle sizi kendisine bağlamış olsun, sizin (hoşunuza gidecek olsun.) Bu fâni, geçici bir varlığın ne kıymeti vardır?. Asıl istikbali düşünmeli. (Onlar) o müşrik erkekler ve kadınlar insanı (ateşe) cehenneme (dâvet ederler.)

Onlar kendi arkadaşlarını aldatmaya çalışır, kendi kötü inançların onlara da aşılamak ister, netice de onları imanlarından mahrum bırakarak ebedî zarara ve felâkete sevketmiş olurlar. Artık onlar ile aile kurmak uygun mudur? (Allah Teâlâ ise) kulları hakkında pek merhametlidir.

Onlara selâmetve saâdetlerine vesile olacak yolları gösterir. Bütün kullarını (kendi izniyle) kendi ilâhî iradesiyle kendi ilâhî emriyle (cennete ve mağfirete dâvet buyurur.) Güzel amellerde bulunmalarını, meşru şekilde aile kurmalarını emr ve ferman buyurur ki bu sayede cennete lâyık ve mağfirete aday olabilsinler. (Ve insanlara âyetlerini) dinî hükümleri, yüksek hikmetleri kapsayan Kur’ân âyetlerini (açıkça bildirir, ta ki öğüt alsınlar) onları hatırlasınlar, icabına göre amel ederek, cennete, mağfirete kavuşsunlar.

§ Bu âyeti kerimenin hükmü, bütün gayri müslimleri kapsar. Şöyle ki: İslâmiyete göre müşrik, İslâm dinini kabul etmeyip Cenâb-ı Hakka açıkça veya dolaylı olarak ortak koşan kimsedir. Bu itîbarla müşrikler iki kısımdır. Bir kısmı görünüş itibariyle ve gerçekten müşrik olanlardır. Bunlar Allah Teâlâ’ya açıktan ortak koşan, putlara, insanlara tapan mecusiler, putperestler gibi kimselerdir.

Diğer bir kısmı da görünüşte olmasa da hakikaten müşrik olan kimselerdir. Bunlar da İslâm dinini kabul etmeyip peygamberin bir takım mucizelerini ve özellikle Kurân-ı Kerimi inkâr eden, bunları insanlık eserlerinden sayan, bu itibar ile insanları da bu hârikalar hususunda Allaha ortak kabul etmiş olan kimselerdir. İşte yahudiler ile hıristiyanlar bu kabildendirler.

Özellikle bunlar Allaha oğul isnat etmiş ve teslise inanmışlardır. Binaenaleyh bir müslüman kadının bunlardan biri ile evlenmesi de kesinlikle haramdır. Bu haramlık, bu âyeti kerime ile ve diğer âyetler ve hadisler ile muhammed ümmetinin ittifakı ile sabittir. Şu kadar var ki: Kendilerine kitap ehli denilen ve görünüşte müşrik olanlardan farklı görülen yahudî ve hıristiyan kadınlarının iffetli olanları ile müslüman erkeklerin evlenmeleri: Daha önce kendilerine kitap verilenlerden iffetli kadınlar da size helâldır. (Maide, 5/5)) âyeti kerimesi ile câiz görülmüştür.

Aile hayatında asıl hakimiyet erkek tarafında olduğundan böyle bir kitap ehli kadının fazla tesiri olamıyacağı cihetle bu evlilik câiz görülmüştür.

Nitekim Erkekler kadınların yöneticisidir. (Nisa, 4/34) âyeti kerimesi de buna işâret buyurmaktadır.

Bununla beraber fazla bir lüzum görülmedikçe bir müslümanın bir gayri müslim kitap ehli kadınla evlenmesi pek uygun değildir. Onun aile hayatında, özellikle çocukları üzerinde hoş olmayan telkinler! görülebilir. Fakat böyle bir nikâh, onun sonradan İslâmiyeti kabul etmesine bir vesi! olursa o zaman takdire şayan bulunur. Artık bu hususta ileri görüşlü hareket etmek lâzımdır.

222. Ve sana hayz halinden soruyorlar. De ki: O bir pis şeydir. Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz. Ve onlara temizleninceye kadar yaklaşmayınız. Fakat iyice temizlendikleri vakit onlara Allah’ınsize emrettiği yerden varın. Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever ve çok temizlenenleri de sever.

222. Bu âyeti kerime, hayz halindeki karıkocalık vazifesini bildirmektedir. Rivâyete göre cahiliye Arapları hayz halindeki eşleri ile beraber bir yerde durmaz onlar ile berber yemek yemezlerdi. Yahudiler ile mecusilerin âdetleri de böyle imiş. Hıristiyanlar ise bu halde de karıylarıyla cinsî münasebette bulunurlarmış Bunların bu halleri ise ifrat ve tefritten ibarettir.

Bu âyeti kerime ise müslümanlara makul ve orta bir yol gösteriyor. Şöyle ki: Resûlüm (Sana hayz halinden soruyorlar.) Bu âdet halinde kadınlar ile ne yapılabilir diye senden bilgi almak istiyorlar. Onlara (de ki: O) hayz veya onun mahalli (bir pis) temiz olmayan nefreti çeken, kötü kokulu (şeydir.) Bu tabiatiyle böyledir. (Artık hayz zamanında kadınlarınızdan çekiliniz.) Yani onlar ile cimada bulunmayınız. Bu uzaklaşma, bu çekilme cima etmekten kinayedir.

Bu muameleyi böyle kinâye tarzı ile açıklamak, Kur’ân’ın nezaketi gereğidir. Yoksa bu halde başka yerlerde bulunmak lâzım değildir. Bunu, Rasûli Ekrem Hazretleri bir sorana karşı açıklamıştır. (Ve onlara temizleninceye kadar yaklaşmayınız.) Yani onlar ile cimayı bu müddet içinde terk ediniz.

Bu da bir tekit makamında bulunmuştur. (Fakat iyice temizlendikleri vakit) yani âdet hali tamam olup yıkanılınca (onlara) zevcelerinize (Allah’ın size emrettiği yerden) yani size helâl kılmış olduğu tenasül organından (varın). Başka tarafa meyl etmeyiniz. İnsanlık icabı günahkâr olmuş bulunur iseniz hemen tövbe ederek Cenâb-ı Haktan aflar niyâz ediniz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok tövbe edenleri sever.) Onlara af ve keremde bulunur.

(Ve çok temizlenenleri de sever) Kötü olan şeylerden çirkin nesnelerden beri olan, kaçınan kullarını lütuf larına ulaştırır. İşte âdetli iken yaklaşmak veya aksi taraftan cinsel ilişkide bulunmak de bu kötü şeylerden sayıldığından bunlardan kaçınmanın Allah’ın sevgisine kavuşmaya bir vesile olacağına işaret buyrulmuş oluyor.

223. Kadınlarınız sizin için bir ekin mahallidir. Binaenaleyh bu ekin yerinize nasıl isterseniz varın ve kendiniz için güzel ameller takdim edin. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Ve biliniz ki sizler şüphesiz onun huzuruna varacaksınızdır. Ve mü’minleri müjdele.

223. Bu âyeti kerime de, cinsel ilişkinin meşru şekline işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Kadınlarınız) zevceleriniz (sizin için bir ekin mahallidir.) Evlât yetiştirmek için bir ziraat yeri mesabesindedir. (Binaenaleyh bu ekin yerinize) bu çocuk yetiştirecek mahalle, yani tenasül organına (nasıl isterseniz varın) yatarken, otururken, ayakta dururken ve bacakları arasından varabilirsiniz.

Elverir ki ekin mahalli olan organa yaklaşmış olasınız, aksi bir harekette bulunmayasınız. (Ve kendiniz için) güzel ameller (takdim edin) meselâ yaklaşmadan evvel besmele-i şerifeyi hatırlayınız, hayırlı evlada Kavuşmayı Cenab’ı Haktan dileyin. Öyle yalnız nefsanî arzularınızı tatmin etmek, davranışınızın gayesi olmasın. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz.) Günahlardan kaçınınız.

Özellikle haram olan yaklaşmalardan kaçınınız. (Ve biliniz ki sizler şüphesiz onun huzuruna varacaksınızdır.) Öldükten sonra tekrar hayat bularak mahşer yerinegideceksiniz. Dünyadaki amellerinizden sorumlu olacaksınız. Dünyada iken meşru şekilde hareket eden, hayırlı amellerde bulunanlar ise nice, ebedî nîmetlere kavuşacaklardır. Artık Habibim!. O gibi korunan ve iyi hal sahibi olan (mü’minleri) Allah’ın lütfuna ebedî nîmetlere ulaşmakla (müjdele) onlara müjde ver. Ne yüce bir başarı.

§ Hayz: Bir kadının döl yatağı denilen rahminden belirli müddetler içinde gelen kandır. Buna “âdet hali” denir.

§ Kadınlar en az 9 yaşında akıl bâliğ olup âdet görmeğe başlarlar, elli veya elli beş yaşlarında da “sinni iyas” denilen bir çağa kavuşup âdetten kesilirler. Bu müddetten daha evvel âdeften kesilen kadınlar da vardır.

§ Adet, müddetinin en azı 3 gündür. En çoğu da on gündür. Bu müddet arasında görülen kanlar âdet kanı sayılır. Bu arada gelmediği günler de olabilir.

§ Âdet gören bir müslüman kadını namaz kılamaz, oruç tutamaz, Kurân-ı Kerim’den velev bir âyet olsun okuyamaz. Yalnız dua âyetlerini dua maksadiyle okuyabilir. Ve la ilahe illallah ve sübhanellâh diyebilir. Kur’ân-ı Kerime ve Kur’ân yazılı bir levhaya el dokunduramaz.

Mescitlere giremez, Kâbe’i Muazzama’yı tavaf edemez, kocası ile cinsî münasebette bulunamaz. Ve kocası kendisinin göbeği altından diz kapakları altına kadar olan uzuvlarından çıplak olarak -velev şehvetsiz olsun- faydalanamaz. Bunlar haramdır. Giyimli bulunduğu takdirde ise cimanın dışında başka bir şekilde istifade edebilir. Ve beraber yatıp kalkmaları beraber yemek yemeleri de helâldır.

§ Âdet gören veya lohusa olan bir kadın kılamadığı farz namazları sonradan kaza etmez. Fakat tutamadığı ramazan oruçlarını kaza eder. Çünkü oruçlar namazlar kadar tekrar etmez.

§ Hayz ile nifas hallerinin azami müddeleri geçince daha yıkanmadan da kadınlık muamelesi helâl olur. Bu müddetten evvel kesilmiş olursa hemen helâl olmaz. Bu takdirde kadın ya yıkanmış olmalı, veya üzerinden bir namaz vakti geçmelidir veya bir özürden dolayı teyemmüm edip onunla velev nafile olsun bir namaz kılmış bulunmalıdır ki kendisiyle kocasının cima etmesi helâl olsun.

224. Ve Allah Teâlâ’yı yeminlerinize engel kılmayınız ki günahtan beri olasınız. Ve korunasınız. Ve insanların arasını ıslah edebilesiniz. Ve Allah Teâlâ işiticidir, bilicidir.

224. Bu âyeti kerime, lüzumsuz yere yapılacak yeminlerin zararlarını gösteriyor. Rivâyet olunuyor ki: Ashabı kiramdan bâzıları bâzı kimselere yardım etmeyeceklerine veya aralarını islaha çalışmayacaklarına dair yemin etmişlerdi. Böyle bir yemin ise bir hayırlı harekete bir engel teşkil etmiş oluyordu. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil oldu.

Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar! (Ve) bir de (Allah Teâlâ’yı yeminlerinize engel kılmayınız.) Vallahi şunu yapacağız veya yapmayacağız diye yemin edip durmayınız. (Ki günahtan beri olasınız.) Çünkü bu yemine uymadığınız takdirde sözünüzde durmamış olursunuz, bundan sorumlu olursunuz. Halbuki yemin etmemiş olunca böyle bir sakınca bulunmamış olur.

Ve yemin etmeyiniz ki(korunasınız.) Meselâ yemin edip te sonra da ona aykırı harekette bulunursanız korunmadan mahrum kalırsınız. Halbuki öyle bir yemin bulunmayınca korunmanız bozulmuş olmaz. İşte yemin etmeyiniz ki, (insanların arasını islâh edebilesiniz.) Meselâ bir hâdiseden gücenmiş olup ta bir aile arasını islâh etmeye çalışmayacağına yemin eden kimse böyle pek insanî bir vazîfeden mahrum kalır.

Fakat yemin etmemiş bulunur da bu vâzîfeyi yaparsa elbette sevap kazanır. (Ve Allah Teâlâ işiticidir.) Sizin bütün sözlerinizi, yeminlerinizi işitir. Ve (bilicidir) bütün hallerinizi bilir. Artık ona göre ileri görüşlü olarak hareket ediniz. Lüzumsuz yeminlerden sakınınız.

225. Allah Teâlâ sizleri kasıtsız yeminlerinizden dolayı sorumlu tutmaz. Fakat sizleri kalplerinizin kazandığı şey ile sorumlu tutar. Ve Allah Teâlâ bağışlayan, esirgeyendir.

225. Bu âyeti kerime de, yeminlerin çeşitlerine işâret etmektedir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizleri yeminlerînizdekî kasıtsız yanılma) kabilinden olan bir yemin (den dolayı sorumlu tutmaz) Bunun için sizi mesul tutmaz (Fakat sizleri kalblerinizin kazandığı şey ile) kasden yapıp ta bozduğunuz yani yerine getirmediğiniz yeminden dolayı (sorumlu tutar ve) biliniz ki (Allah Teâlâ bağışlayıcıdır.) Kasıtsız yeminlerden dolayı sizi sorumlu tutmayıp af eder ve (esirgeyendir), cidden yaptığınız yeminlerden dolayı hemen sizi sorumlu tutmuyor ve tövbe etmenize zaman veriyor. Artık ona göre hareketiniz! düzenleyiniz.

§ Yeminin mahiyeti: Yemin lûgatte kuvvet mânasınadır. Dinen: “Bir işi yapmak veya yapmamak hususunda niyet veya iddiaya kuvvet vermek için Allah Teâlâ adına yapılan yemin veya boşamak, azad etmek gibi bir şeye bağlamak sûretiyle yapılan and demektir. “Vallahi şöyle yapacağım, şu işim olursa kölem azat olsun” denilmesi gibi.

§ Allah adına yapılan yeminler, üç kısımdır: Birincisi “Lağiv yemini”dir. Bu, yanlışlıkla veya doğru olduğu zanniyle yapılan yemindir. Bir kimsenin başka bir şey söylemek isterken kasıtsız olarak “Vallahi” diye yemîn etmesi gibi. Aynı şekilde bir şahsın borcunu ödememiş olduğu halde ödemiş olduğunu sanarak “Vallahi borcumu ödedim” demesi gibi. İşte bu tür yeminler affedilmiştir.

İkincisi: “Münakide Yemini’dir. Bu mümkün ve geleceğe ait bir şey hakkında yapılan yemindir. Meselâ: “Bir kimse, ben Vallahi yarın geleceğim” veya “Vallahi ben filân kimse ile konuşmayacağım” dese bu tür bir yeminde bulunmuş olur. Binaenaleyh bu sözünde durursa kendisine keffâret lâzım gelmez. Fakat durmazsa, meselâ: O gün gitmezse veya o kimse ile konuşursa yeminini bozmuş olduğundan üzerine yemin keffareti lâzım gelir. Üçüncüsü de: “Gamûs Yemini’dir. Bu da yalan yere kasden yapılan yemindir.

Meselâ bir kimse borcunu vermediğini bildiği halde “Vallahi borcumu verdim” dese böyle bir yeminde bulunmuş olur. Bunun günahı pek çoktur. Buna keffâret yeterli olmaz. Bundan dolayı tevbe edip af dilemelidir. Ve bir kimsenin hakkına dokunmuş ise onu da telâfiye çalışmalıdır. Böyle bir yemin, sahibinin her türlü felâketine sebep olabilir. Bundan çok sakınmalıdır.

§ Yemini münakideden dolayı lâzım gelen keffârete gelince bu yemineriâyet etmiyen kimse eğer mümkün ise müslim veya gayrimüslim bir köle veya câriye azat eder. Veya 10 fakiri akşamlı sabahlı doyurur veya 10 fakire orta halde birer parça elbise veya fitr sadakası miktarınca birer şey verir. Bunlardan birine güç yetiremeyince de 3 gün peşpeşe oruç tutar.

226. Eşlerine yaklaşmamağa yemin edenler için dört ay beklemek vardır. Eğer bu yeminlerinden dönerlerse şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayan, merhamet edendir.

226. Bu âyeti kerime, eşlere yaklaşmamak üzere yapılan bir yeminden dönmenin ve rahmete vesile olduğuna ve aile hayatını devam ettirmenin makbuliyetine işaret buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Eşleriyle cimada bulunmayacaklarına yemîn edenler) meselâ: “Ben Vallahi eşim ile cimada bulunmayacağım” veya “Allah’a yemin ederim ki karıma 4 ay yaklaşmayacağını” veyahut “Eşim ile cimada bulunursam kölem azat olsun” diye and içenler (için dört ay beklemek) müddeti (vardır). Bu müddet içinde yaklaş mazlarsa yeminleri bozulmuş olmaz. Kendilerine keffâret ve başka şey lâzım gelmez.

(Eğer bu yeminlerinden dönerlerse) yani daha 4 ay tamam olmadan eşleriyle cinsel ilişkide bulunurlarsa artık aralarında boşanma meydana gelmez. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ bağışlayıcıdır) bu yemini bozduklarından dolayı onları sorumlu tutmaz. Ve Cenâb-ı Hak (merhamet edicidir) onların bu hususta verecekleri bir keffâret ki, ileride açıklanacaktır, onların sorumluluktan kurtulmalarına ilâhî bir rahmet eseri olarak yetecektir.

227. Ve eğer boşamaya kesin karar verirlerse muhakkak yüce Allah işitendir, bilendir.

227. Bu âyeti kerime eşlere yaklaşmamak üzere yapılan yeminden dönülmediği takdirde boşamanın meydana geleceğini göstermektedir. Şöyle ki: Cinsel ilişkide bulunmamaya yemin edenler eğer bunda sebat gösterir (ve eğer boşamaya kesin karar verirlerse muhakkak Allah Teâlâ işitendir) onların bu husustaki sözlerini işitir ve (bilendir) onların maksatlarını bilir. Artık boşamak ta, evliliği devam ettirmek te güzel bir maksada dayanmış olmalıdır ki mânevî sorumluluk gerektirmesin.

§ İlâ’nın mahiyeti: ilâ lûgatte yemin etmektir. İstilâhta: Eşe yaklaşmamak üzere yapılan yemindir. Üç kısma ayrılır. Biri geçici ilâdır. Bu dört ay, 8 ay gibi bir müddetle kayıtlanmış olan ilâdır. Diğeri: Müebbet ilâdır. Bu, ebediyyen yaklaşmamak üzere yapılan ilâdır. Üçüncüsü de: Meçhul ilâdır. Bu da bir müddet zikredilmeksizin, meselâ “Yemin olsun ki ben sana yaklaşmayacağım” diye yapılan ilâ’dır.

§ İlâ’nın hükmüne gelince, eğer bunda sebat edilir de dört ay yaklaşılmadan geçerse bir bain talak meydana gelir. Cenab’ı Hakka yemin suretiyle olduğu halde daha 4 ay geçmeden cinsel ilişki vuku bulursa yemin keffareti lâzım gelir. Ve eğer bir şeye bağlamak sûretiyle yapılıp ta 4 ay geçmeden cima yapılırsa o kendisine bağlanılan şey lâzım gelir. Meselâ: Cinsel ilişkide bulunursam fakirlere 1000 lira sadaka vereyim denilmiş ise bunu sadaka olarak vermek lâzım gelir.

§ Eşe yaklaşmama hakkında yapılan yeminden dönmeye de (Pey’)denilmiştir.

228. Boşanmış kadınlar kendi nefîsleri için üç hayız müddeti beklerler. Onların rahimlerinde Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu şeyleri gizlemeleri, onlara helâl olmaz. Eğer onlar Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe imân etmişler iseler. Ve onların kocaları eğer ıslah etmek kasdinde bulunurlarsa o bekleme zamanında o eşlerini geri almağa çok haklıdırlar. Kadınların lehinde de onların aleyhlerindeki meşru hakka benzer bir hak vardır. Fakat erkekler için kadınlar üzerine bir derece fazla hak vardır. Ve Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.

228. Bu âyeti kerime, boşama hadiseleri hakkındaki bazı hükümleri kapsamaktadır. Buyrulmuş oluyor ki: (Boşanmış kadınlar) yani; âdet gören ve kendileriyle kocaları cinsel ilişkide bulunmuş ve hür olan kadınlar kocaları tarafından boşaltılınca (kendi nefîsleri için üç hayz müddeti beklerler.) Bu müddet bilmedikçe başkalarıyla evlenemezler. (Onların rahimlerinde Cenâb-ı Hakkın yaratmış olduğu) hayz gibi çocuk gibi (şeyleri gizlemeleri) bu suretle bir an evvel iddetten kurtulmak veya dönme hakkını iptâl etmek istemeleri (helâl olmaz.) Meselâ: Henüz âdet hali devam ederken bunun nihayet bulduğunu söylemek doğru olmaz.

Çünkü bu halde kocanın dönmeye selahiyeti kalmamış olur. Bilâkis âdet hali nihâyet bulduğu halde henüz devam ediyor denilirse koca eşine dönerek gayri meşru bir evlilik hayatı meydana gelmiş olabilir. Binaenaleyh (eğer onlar) o boşanmış kadınlar (Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etmişler ise) öyle hakikati gizlemeğe, tersini iddiaya cür’et edemezler. Allah’ın azâbından korkarlar. (Ve onların kocaları eğer islâh etme kasdinde bulunurlarsa) yani barışmak ister, iyilikte bulunmak arzusunda bulunurlarsa (o bekleme zamanında) henüz hayz hali devam ediyorken (o eşlerin!) dönmek sûretiyle (geri almağa) nikâhlarında tutmaya (çok haklıdırlar.)

Bu onların selâhiyetleri cümlesindendir. Bu sûretle aile hayatı dağılmaktan kurtulmuş olur. Bununla beraber (kadınların lehinde de onların aleyhlerindeki meşru hakka benzer bir hak vardır.) Kocalarından nafakalarını, ikametgâhlarını isteyebilirler. Kocaları onlara zarara sokamaz, haklarında güzelce muamelede bulunurlar. Bu, İslâm terbiyesinin gereğidir.

Nitekim bir hadisi şerifte: Mü’minlerin imân itibariyle en mükemmel olanı, onların ahlâkça en güzel olanıdır. Ve sizin en hayırlınız, kadınları için en hayırlı olanınızdır” buyrulmuştur. (Maamafih erkekler için kadınlar üzerine bir derece fazla hak vardır.) Çünkü erkekler daha fazla sıkıntıya katlanmaktadırlar.

Eşlerinin mehirlerini, nafakalarını vermekle mükellef bulunmaktadırlar. Yurtlarını, varlıklarını korumak ve müdafaa etmekle görevi idirler. Ve nisbeten nefislerine daha fazla hakimdirler. (Ve Allah Teâlâ azizdir) ilâhî hükümlerine muhalefet edenlerden intikam almaya gücü yeter. (Hekîmdir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve menfaat gereğidir. Binaenaleyh her halde bunları tatbik etmek icap eder.

229. Boşama iki keredir. Artık ya iyilik ile tutmaktır veya güzellikle salıvermektir. Ve onlara verdiklerinizden bir şey almanız sizlere helâl olmaz, meğer ki koca ve karı ilâhî hudutta Allah’ın hududunda duramayacaklarından korksunlar. Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından korkarsanız o halde kadının fidye olarak vereceği şeyde onların üzerine bir günah yoktur. Bunlar Allah’ın hudududur. Bunlara tecavüz etmeyiniz. Ve her kim Allah’ın hudutlarına tecavüz ederse işte zalim olan onlardır.

229. Bu âyeti kerîme, boşamanın sayısını ve evlilik haklarına saygının lüzumunu göstermektedir. Rivâyete göre vaktiyle bir kimse eşini birçok defa boşayabilir ve iddeti bitmeğe yaklaştı mı müracaat ederek onu tekrar tekrar nikâhı altına alırdı. Belli bir sayı yoktu.

Bu âyeti kerime ise, boşamanın sayısını sınırlamıştır. şöyle ki: (Boşama iki keredîr.) Yani: Eşi boşama hakkında insanî olmayan muamelede bulunmayı? ya iddetini bitirerek veya üçüncü bir talak ile boşayarak nikâh kaydından kurtulmasına müsaade edilmelidir. (Ve onlara) o boşadığınız eşlerinize mehir ve saire olarak (verdiğinizden bir şeyi) boşamaya karşılık olarak(almanız sizlere helâl olmaz.) Bu, insanlığa aykırıdır.

(Meğer ki, onlar) koca ile karı (Allah’ın hududunda) evlilik hukuku ve bu konudaki dinî hükümler üzerinde (duramayacaklarından) bunlara riâyette bulunmayacaklarından (korksunlar.) Ey hakimler!. (Eğer siz de onların Allah’ın sınırlarında duramayacaklarından) evlilik haklarına riâyette bulunamayacaklarından bazı alâmet ve işaretlerden dolayı (korkarsanız o halde kadının fidye olarak vereceği) yani boşanmasına karşılık olarak mihrinden veya başka bir malından vereceği hangi bir (şeyde onların üzerine) koca ile karı hakkında (bir günah yoktur.) Bundan dolayı günahkâr olmazlar. Bu bir ( = hule) meselesidir. (Bunlar) bu hükümler (Allah’ın hududur.) Onun tâyin ettiği sınırlardır. (Bunlara) muhalefet suretiyle (tecavüz etmeyiniz.) Lüzumsuz yere boşamaya ve hul’ yoluyla ayrılmaya ve resmen ayrılmaya kalkışmayınız, evlilik hukukuna riayet ediniz. (Ve her kim Allah’ın hudutlarına tecâvüz eder) şeriatin müsaadesi dışındaki şeyleri yapmaya kalkışır (sa işte zâlim olan, onlardır.) Zulmün âhirete ait cezâsı ise pek büyüktür. Artık her hususta ve kısaca aile hayatı hakkında şeriatın mübarek hükümlerine riayet etmelidir.

230. Eğer onu bir daha boşarsa artık bundan sonra ona helâl olmaz. Ta ki ondan başka bir kocaya varsın. Bu da onu boşarsa Allah’ın hudutlarına riayet edeceklerini zannettikleri takdirde onunla evvelki kocasının yeniden evlenme akdi yapmalarından dolayı kendileri için bir günah yoktur. İşte bunlar Allah’ın hudududur. Bunlar bilen bir kavm için beyan buyurur.

230. Bu âyeti kerime, üç talâk hakkındaki şer’î hükmü beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Eğer) bir erkek (eşini) iki talaktan sonra (bir daha boşarsa) veya üç talâkı birden yaparsa (artık bundan) bu tam olan üç talaktan (sonra) bu kadın (ona helâl olmaz.) Nikâh yenileyemezler.

(Ta ki) o kadın (ondan) o kendisini böyle boşamış olan kocasından (başka bir kocaya varsın) ve aralarında isterse bir defa olmak üzere cinsel temas meydana gelsin (Bu da) bu ikinci kocada (onu) o kadını (boşarsa) veya bu ikinci koca vefat ederse ve bu iki takdire göre boşama ve vefat iddeti sona ererse bakılır.

(Allah’ın hudutlarına) Cenâb-ı Hakkın tâyin buyurmuş olduğu karı-koca hukukuna (riâyet edeceklerini zannettikleri takdirde onunla) o üç talâk ile boşanmış olan kadınla (evvelki kocasının) o üç talâk yapan eski kocasının (yeniden evlilik akdi yapmalarından dolayı kendileri için bir günah yoktur.) Bu bir ilâhî izindir. Yeter ki karı-koca hukukuna artık riayet etsinler.

(İşte bunlar) bu zikredilen hükümler (Allah Teâlâ’nın hudududur.) Saldırılma ve muhalefetten uzak olan dini hükümleridir. Hak Teâlâ (bunları bilir bir kavm için beyan buyurur.) Zira Cenab’ı Hakkın bu gibi hikmetli hükümlerini ancak düşünen, inanan ve bilgili olan zatlar hakkıyla anlar ve icabına göre hareket etmeyi bir yücevazife kabul eder.

231. Ve kadınları boşadığınızda, onlar da adetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları ya iyilikle tutunuz veya iyilikle salıveriniz. Onları haklarına tecavüz için zararlarına olarak tutuvermeyiniz. Bunu her kim yaparsa muhakkak nefisine zulüm etmiş olur. Ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini eğlence yerine tutmayınız. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nimetlerini ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği kitabı ve hikmeti hatırlayınız. Ve Hak Teâlâ’dan korkunuz. Ve biliniz ki Allah Tealâ şüphesiz her şeyi hakkıyla bilicidir.

231. Bu âyeti, kerime boşanmış kadınlar hakkında yapılacak güzel muameleyi göstermektedir. Ve boşamada şakanın câiz olmadığına da işaret etmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (Ve) bir de (kadınları) bir veya iki ric’î talakla (boşadığınızda, onlar da iddetlerinin sonuna yaklaşınca artık onları) ya dönerek nikâhınızda (iyilik ile) haklarında güzelce muamele yaparak (tutuveriniz) tekrar boşamaya kalkmayınız (veya iyilikle salıveriniz) iddetleri bitip sizinle evlilik bağları kalmasın ve hak etmiş oldukları mihirlerini ve iddet nafakalarını güzelce verip haklarını gizlemeyiniz.

(Onları haklarına tecavüz için) meselâ: Onlardan bir karşılık almak, onları hul yoluyla yani karşılık vererek boşanmaya mecbur etmek için (zararlarına olarak) geçici dönüş gibi bir sebeple nikâhınızda (tutuvermeyiniz. Bunu) bu zarar verici muameleyi (her kim yaparsa muhakkak) kendi nefsine (zulmetmiş olur.)

Kendisini Allah’ın azâbına uğratmış olur. (Ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini) şer’î hükümlerini (eğlence yerine tutmayınız) meselâ: Eşleriniz! boşadığınız halde bir lâtife yaptık, şaka yaptık demeyiniz. Çünkü boşamada şaka olmaz. Nitekim bir hadisi şerifte buyrulmuştur ki, üç şey vardır ki onların gerçeği de gerçektir, şakası da gerçektir: Onlar ise boşama ile nikâh ve geri dönmedir.

(Ve Allah Teâlâ’nın üzerinize olan nîmetlerini) Kısacası müslüman, ve Muhammed ümmetinden olma şerefine eriştiğinizi (ve sizlere indirip kendisiyle öğüt verdiği) bütün vazifelerinizi, selâmetinize vesîle olacak şeyleri sizlere iyilikseverlikle bildiren (kitabı) Kur’ân’ı Kerim’i (ve hikmeti) peygamberin sünnetini (hatırlayınız.) Bunların ne kadar büyük birer nîmet, birer irşad edici olduğunu düşününüz.

(Ve Hak Teâlâ’dan korkunuz) onun buyurduklarına muhalefetten sakınınız. (Ve biliniz ki. Allah Teâlâ şüphesiz herşeyi bilir) onun bilmesinden hiç bir şey hariç kalmaz. Binaenaleyh sizlerin aile hayatı hakkındaki bütün yaptıklarınızı, düşündüklerinizi de hakkıyla bilir. Artık ona göre hareket ediniz. Rivâyete göre bu âyeti kerime, ensardan Sabit İbni Yesar adındaki bir zatın bir boşama muamelesinden dolayı nâzil olmuştur.

Bu zat ailesini ric’î talakla boşamış, kadın iddetini bitirmeğe yaklaşınca onu tekrar boşamış, bununla kadına zarar vermek, iddetini uzatıp onu üzüntüde bırakmak istemiş. Halbuki, bu insanlığa ve insanlık merhametine ters düşmektedir. Binaenaleyh bu gibi hareketler müslümanlara yasaklanmıştır.

232. Ve kadınları boşadığınızda, onlar da iddetlerini sonuna erdirince kendi aralarında güzelce anlaştıkları takdirde iki tarafta razı olursa kocaları ile tekrar evlenmelerine mâni olmayınız. Sizden Allah’a ve ahiret gününe inanmış olanlara işte bununla öğüt verilir. Bu husussizin için daha faydalı ve daha temizdir Allah Teâlâ bilir, sizler bilmezsiniz.

232. Bu âyeti kerime, evliliği iade etmenin meşru, buna engel olmanın yasak oluşu hakkındadır. Rivâyete göre Makil İbni Yesar, kızkardeşini bir şahısla evlendirmiş, sonra bunların arasında nasılsa bir boşama meydana gelmiş, fakat pişman olup yeniden birbiriyle evlenmek istemişler.

Makil ise buna mâni olmuş, eğer onunla yeniden evlenirsen yüzüm yüzüne haram olsun diye kızkardeşine darılmış. İşte böyle bir hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, Makil bundan haberdar edilince hemen nikâha razı olmuş, Allah’ın emrine boyun eğdiğini söylemiştir.

Bu âyeti celile de buyuruluyor ki: Ey mü’minler!. (Ve kadınları boşadığınızda, onlar da) boşama ile ilgili (iddetlerini sonuna erdirince) aranızda ayrılık meydana gelir, fakat daha sonra pişman olurlarsa (kendi aralarında güzelce anlaştıkları) takdirde şeriatın kabul edeceği bir tarzda, helâl bir akid ile (İki tarafın rızasıyla) iki tarafın razı olmasıyla kadınların (kocaları ile tekrar evlenmelerine mâni olmayınız.) Böyle bir men, onları zarara, düş kırıklığına götürebilir. Şu kadar var ki, bir veli benzer mihirden noksan ile veya dengi olmayan bir kimse ile evleneceği takdirde kadının nikâhına mâni olabilir.

Bu bir gayri meşru engel sayılmaz. (Sizden) Ey insanlar!. (Allah’a ve ahiret gününe imân edenlere işte bununla) bu beyan edilen men etmeme hükmü ile (öğüt verilir. Bu husus) bu öğütü kabul ve gereği ile amel etmek (sizin için daha faydalı) dir. Daha menfaat vericidir. (Ve daha temizdir), günah şüphesinden daha beridir, daha temizdir. (Ve Allah Teâlâ) nelerde fâide ve temizlik olduğunu (bilir, sizler bilemezsiniz.) Velhasıl Cenab-ı Hak neleri emrederse sizin iyiliğiniz, kurtuluşunuz ve necatınız onlarla mümkündür. Artık bütün ilâhî hükümlere uymaya çalışınız.

§ “Talâk”, lûgatte boşamak hissi veya mânevî bir bağdan kurtulmak demektir. Şer’an nikâh akdini hususî lafızla hemen veya daha sonra fil’meal ortadan kaldırmak ve geçersiz saymaktır.

§ “Tatlîk de” eşi boşamaktan dolayı aradaki evlilik bağını usulü dairesinde koparmaktır.

§ “Talâklar üç kısımdır”.

Birincisi: Ric’î Talâkdır ki, bu eşle cinsî münasebette bulunduktan sonra yapılan ve açıkça veya işaret yoluyla sayısına veya bir şeye karşılık olmayan ve baln falaka delâlet eden bir vasıf ile vasıflanmış olmayan ve bir şeye benzetilmiş bulunmayan talâktır.

Gerek açık lâfızlardan ve gerek ric’î talâki gerektiren kinayeli lâfızlardan biriyle olsun. Meselâ: Sen boşsun, sen boş olmuşsun. Seni boşadım, boş ol, seni boşadım denilse bunlarla niyete muhtaç olmaksızın birer ric’î talâk vâki olur. Şart olsun sözü ile de talâkta örten kullanılan yerlerde yalnız bir ric’î talâk tahakkuk eder. Velevki üç talâka niyet edilsin.

Ikincisi: Bain talâkdır ki, eşle cinsi temasdan takarrüpten evvel vâki olan, veya temasdan sonra bain talâki ifade eden kinayeli bir lâfız ile yapılan veya açık bir lâfız ile yapılıp da açıkça veya işaret yoluyla üç sayısına veya bir bedele bağlı bulunan veya bain talâk delâlet eden. Bir vasıfla vasıflanan veya bir şeye benzetilen talâktır.

Meselâ: Bir kimse eşine hitaben talâk niyetiyle: Sen bain talakla boşsun, sen bain talakla boşanmışsın senden ayrıldım. Seniterkettim, benden uzak ol, aramızda nikâh yoktur, seni bıraktım, çık, git, cehenneme git, sen bürsün sözlerinden birini söylese bir bain talâk vücude gelmiş olur. Kezalik bir kimse eşine: Seni üç talâk ile boşadım, veya benden üç talâk ile boş ol dese üç bain talâk vâki olur. İddet içinde veya farklı zamanlarda üç defa yapılan birer talâk ile de üç talâk tahakkuk etmiş olur. Meğer ki, arada usr u dairesinde başka bir meşru nikâh bulunursa bu gerçekleşmez.

§ “Ric’at” = rücu: Lûgatte geri dönmek ve döndürmek mânasınadır. Şer’an: ric’î talâkdan sonra iddet içinde henüz bâki olan nikâhı sözle veya fiille devam ettirmekten ibarettir. Meselâ eş, ric’î talakla boşamış olduğu kadına: Iddeti içinde sana müracaat ettim, veya sen benim eşimsin dese veya onunla cima yapsa veya şehvetle boynuna sarılsa ona geri dönmüş, yani onu nikâhı altında tutmuş bulunur.

§ “Tehlil”: Galiz haramlığı, yani üç talâk ile meydana gelen haramlığı kaldırarak evvelki eş için nikâhın yenilenmesini helal kılan bir muameledir ki, ikinci bir nikâh ile cinsel temastan ibarettir. Buna (hülle) denir. Bu ikinci nikâh ve cinsel ilişkiden takarrüpten sonra ikinci koca vefat eder veya boşarsa bu kadın iddet bekledikten sonra İlk kocası ite yeniden evlenebilir. Bu ikinci kocaya (muhallil), birinci kocaya da (muhallelün leh) denilir.

§ “Bilindiği üzere nikâhın meşruluğu, İnsanlığın bir selâmet ve temizlik içerisinde yaşamasını temin etme hikmetine dayalıdır. İnsanlık âlemi ancak nikâh sayesinde bir ahenk ve intizama sâhip olmuştur, İnsanlık silsilesi ancak nikâh sayesinde takdir edilen zamana kadar devam eder. Dünyaya gelen çocuklar, birer meşru pederin şefkati sayesinde yetişirler. Bu sayede nesebleri ortaya çıkar, İçtimaî bağ kuvvet bulur bir çok felâketlere, ihtiraslara sebebiyet verecek olan gayri meşru ilişkilerden kaçınılmış olur.

Kadınlar da şereflerini, kıymetlerini muhafaza etmiş, kendilerini rezillikten, hayvan derecesine düşmekten kurtarmış bulunurlar. Özellikle İslâm ailelerinin, cemiyetlerinin meydana gelmesi, İslâmiyete hizmet etmeleri birer meşru nikâh sayesinde mümkün olmaktadır. Bunun içindir ki: Bir hadisi şerifte: Evleniniz, çoğalınız, çünkü ben klyamet günü sizinle ümmetlere karşı iftiharda bulunurum buyrulmuştur… Binaenaleyh nikâhın kadrini bilmelidir, kat’î bir lüzum görülmedikçe boşama hadiselerine meydan vermemelidir.

Bununla beraber içtimaî hayatta bazen garip hareketler, duygular, hoş olmayan davranışlar yüz gösterir, bu gibi hallerin iyi şekilde giderilmesine çalışmak bir ahlâkî vazifedir. Fakat bazen bu mümkün olmayabilir. O halde daha büyük bir hâdiseden kurtulmak için boşamaya tevessül edilmesi lâzım gelir. Şu kadar var ki boşama, korkunç ve çok kere pişmanlığı gerektiren bir harekettir.

Bu hususta mümkün mertebe nefse hakim olmak, orta yoldan ayrılmamak lâzımdır. Böyle bir kabiliyet ise kadınlara nispetle erkeklerde daha fazladır. Bir de erkekler, eşlerinin mihirlerini, nafakalarını vermekle mükelleftirler. Bu bakından da kadınlara tercihen boşama hakkına erkekler sâhip bulunmuşlardır. Şu kadar var ki, erkekler de bu konudaki şer’î izni kötüye kullanmamalıdırlar. Gerektirdiğinde bir veya iki ric’î talâk ile yetinmelidirler ki, pişmanlık yüz gösterince elden çıkan şeyi telâfietmeye imkân bulunsun.

Fakat bir erkek, fazla düşmanlık ve nefret gösterir de eşini bain talâk ile, yani ayrılığı kesin olarak gerektiren bir tabir ile bir veya iki defa boşarsa artık geri dönüşe hakkı kalmaz bilahara pişman olur, boşadığı kadın da evliliğin yenilenmesini arzu ederse aralarında yeniden evlenme câiz bulunur.

Bu halde kadına da böyle kabul etmek ve etmemek selahiyeti verilmiştir. Şayet böyle ihtiyatlı bir surette hareket edilmez de bir erkek, karısını üç talâk ile boşarsa artık ona ne geri dönebilir, ne de onun rızâsı ile nikâhı yenileyebilir. Çünkü bu takdirde nikâh nîmetine karşı nankörlükte bulunmuş, gelecekte pişmanlık meydana geleceğini düşünmemiş, kadına karşı da son derece nefret ve düşmanlık göstermiş olur. Binaenaleyh bunların hemen evliliği yenilemeleri artık uygun olamaz.

Böyle kolaylıkla yeniden evlilik selahiyetini elinden çıkaran bir erkeğin bir nîmete nankörlük cezası olmak üzere müşkil bir durumda bulundurulması, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Bununla beraber bu bağı artık hayat boyu yenileme imkânının büsbütün kaldırılması da sosyal hayatın ihtiyaçlarına, eyilimlerine tamamen uymayacağı cihetle bu bağın yenilenmesi, boşamada bulunan kocaya bir ruhanî ceza, bir vicdanî azap olmak üzere bir hulle usulüne bağlanmıştır.

Bu usul başkaları için de bir uyarı vesilesidir. Buna meydan vermemelidir. Maamafih bir kadının başlangıçta bir erkekle meşru surette evlenmesi nasıl uygunsuz görülmezse, o erkekten ayrıldıktan sonra diğer bir erkek ile de yine meşru surette evlenmesi uygunsuz görülemez. Elverir ki, bu ikinci nikâh da geçici değil, mutlak surette vuku bulsun, bir fasit şarta bağlı bulunmasın.

Daha sonra bu ikinci koca ölürse veya kendi arzusu ile boşarsa o kadın iddetini bitirdikten sonra isterse İlk kocası ile yeniden kendi arzusuyla nikâh akdi yapabilir. Bunu ayıplamaya mahal yoktur. Böyle bir şer’î cevaz da insanlık hakkında ilâhî merhametin bir eseridir.

233. Anneler çocuklarını tam iki sene emzirirler, emzirmeyi tamam yaptırmak isteyen için. Bu annelerin nafakaları ve elbiseler örfe uygun olmak üzere babaya aittir. Hiçbir şahıs kendi gücünden fazlasıyla mükellef olmaz. Ne bir ana çocuğu sebebiyle, ne de bir baba evlâdı sebebiyle zarar sokulmasın. Mirasçı üzerine düşen de onun aynısıdır. İmdi ana ile baba kendi rızaları ile ve bir danışma ile çocuğu memeden kesmek isterlerse ikisinin üzerine de bir günah yoktur. Ve siz çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz vereceğîniz emzirme ücretini iyilikle teslim ettiğiniz takdirde yîne size bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ve biliniz ki. Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri şüphe yok hakkıyla görücüdür…

233. Bu âyeti kerime, yeni doğan çocuklar hakkında analarının, babalarının ve onlara mirasçı olabilecek kimselerin vazifelerini, selâhiyetlerini bildirmektedir. Şöyle ki: (Anneler) boşanmış olsunlar olmasınlar (çocuklarını tam iki sene emzirirler) süt müddetinin en çoğu böyle iki senedir. Analar yavrularını böyle iki sene emzirmelidirler. Bu onlar için istihsan yoluyla bir vazifedir.

Maamafih böyle ( emzirmeyi tamam) iki sene (yaptırmak isteyen) babalar (içindir) bunlar istemezlerse iki seneden evvel de emzirmeye nihayet verilebilir, (buannelerin nafakaları ve elbiseleri uygun bir şekilde) hallerine uygun ve gerektiğinde hakîmin takdiriyle birer (mevlüdünleh) olan babalar (üzerinedir.) Ve (hiç bir kimse kendi gücünden fazlasıyla mükellef olmaz.)

Binaenaleyh bir baba güç ve kudretinden fazla nafaka vermekle mükellef olmayacağı gibi bir anne de kudreti bulunmadığı takdirde çocuğunu emzirmekle mükellef bulunmaz. Binaenaleyh (ne bir ana çocuğu sebebiyle, ne de bir baba evlâdı sebebiyle zarara sokulmasın) bunlardan kudretleri üstünde bir şey istenilmemelidir. Meselâ: Bir anne çocuğunu emzirmeğe mecbur edilmemelidir.

Emzirmek isteyince de çocuk ondan alınmamalıdır. (Mirasçı üzerine düşen) vazife de baba üzerine düşen vazife gibidir, mirasçı (da) bu hususta (onun gibidir.), baba gibi çocuğun emzirilmesini sağlayacaktır. Bu mirasçıdan maksat, çocuğun zirahmi mahremi yakın akrabası olan kimsedir. Bir çocuğun babası vefat etmiş, kendisine bir mal kalmamış ise onun süt annesine verilecek nafakayı, ücreti bu mirasçının vermesi lâzım gelir.

İmdi ana ile baba çocuklarının halini nazara alırlar, daha iki sene tamam olmadan onları sütten kesmeyi (kendi rızalariyle) düşünür (ve) bu husustaki (bir danışma ile) bunda bir zarar olmadığını anlarlarsa o halde selâhiyetleri vardır. (Çocuğu memeden kesmek isterlerse) kaesebilirler. Bundan dolayı (ikisinin üzerine de bir günah yoktur ve) maamafih çocuk için başka süt ana bulunması da câizdir.

Şöyle ki: (Siz çocuklarınızı başkasına emzirtmek isterseniz) o başkasına iki tarafın rızasiyle (vereceğiniz emzirme ücretini iyilikle) dinen güzel görülen ve herkesçe kabul edilen bir surette süt anaya (teslim ettiğiniz takdirde yine size bir günah yoktur.) Elverir ki, süt verene, süt emene bir zarar verilmiş olmasın (ve) bu gibi hükümlere riayet hususunda (Allah Teâlâ’dan korkunuz) gayri meşru bir harekette bulunmayınız. (Ve biliniz ki. Hak Tealâ Hazretleri yaptığınız şeyleri şüphesiz tamamiyle görmektedir.) Ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Artık evlâtlarınız hakkında da ona göre muamelede bulununuz.

234. Ve sizlerden vefat edip de geriye eşler bırakanların eşleri kendileri hakkında dört ay on gün beklerler. Sonra iddetlerinin sonuna erince artık nefisleri hakkında uygun şekilde yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden haberdardır.

234. Bu âyeti kerime, kocaları vefat eden kadınların iddet sürelerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Sizlerin boşayacağınız kadınların iddetleri bildirilmişti (Ve sizlerden vefat edip te geriye eşler bırakanların eşleri) ise (kendileri hakkında dört ay on gün beklerler.) Bu ölüme bağlı bir iddettir. Bu müddet zarfında kimse ile evlenemezler.

Bu bilicap sabittir. Ve bir zaruret bulunmadıkça kocanın vefat ettiği evden çıkmazlar, bu da gerekli olan bir vazifedir. Ziynetlerini de bırakırlar, kocalarının hâtıralarına riayet eder vefatlarından dolayı üzüntülerini göstermiş olurlar. Buna şeriat dilinde: “hidad” veya “ihdâd” denilir ki, (Sonra iddetlerinin nihayetine erince) yani ölüme bağlı bekleme son bulunca (artık kendileri hakkında uygun şekilde) şeriatın inkâr etmiyeceği bir suretle (yapacakları şeyden dolayı) meselâ meşru surette süslenmelerinden veya başkasiyle evlenmeğe aday olmalarından dolayı ey onların velileri ve ey müslümanlar (sizin üzerinize bir günah yoktur.)

Artık bundansorumlu olmazsınız. Elverir ki, ölüme bağlı bekleme süresi tamam olsun. Bu müddete riayet etmek, bir hikmet ve menfaat gereğidir. Bu müddetten hem hayız müddeti geçmiş hem de rahimde çocuk bulunmadığı anlaşılmış olur. Şayet çocuk bulunduğu anlaşılırsa o doğuncaya kadar yine başkasiyle evlenmek câiz omaz. Bununla beraber bu müddet, nikâhın son bulmasından dolayı bir üzüntü alametidir ve vefat eden kocanın hatırasına bir saygı işaretidir. Binaenaleyh buna riayet etmek lâzımdır. (Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeylerden haberdardır.) Artık onun böyle yüksek, hikmetli emirlerine muhalefetle bulunmayınız, sonra sorumluluktan kurtulamazsınız.

235. Kadınlar ile evleneceğinize dair kinâye yoluyla isteğinizi göstermenizden veya bu arzuyu gönlünüzde gizlediğinizden dolayı üzerinize bir günah yoktur. Allah Teâlâ bilmiştir ki, siz onları elbette anacaksınızdır. Ancak kendileriyle gizlice sözleşmeyiniz. Ancak uygun şekilde bir söz söylemeniz müstesna. Ve ölüme bağlı bekleme süresi nihayet bulmadıkça da nikâh akdi yapmaya kalkışmayınız ve biliniz ki. Allah Teâlâ gönüllerinizde olanı şüphe yok ki bilir. Artık ondan sakınınız ve biliniz ki Hak Teâlâ şüphesiz gafurdur, halîmdir.

235. Bu âyeti kerime, kocalarının vefatından dolayı iddet bekleyen kadınlar hakkında bazı dinî hükümleri kapsamaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Ölüme bağlı iddet bekleyen (kadınlar ile evleneceğinize dair tariz yoluyla arzunuzu göstermenizden) dolayı günahkâr olmazsınız. Tariz, sözü örtülü söylemek, işidenlerin bir düşünme neticesinde anlayacakları söz demektir.

Zıddı açık konuşmaktır. Meselâ: Bir dul kadına karşı “sen güzelsin”, “sen iyi birisin”, “ben evlenmek istiyorum”, “ben sana rağbet ediyorum” denilmesi birer tarizdir. İşte böyle bir kinayeli söz, güzel bir niyete, hakikaten evlenmek niyetine bağlı olursa bir günaha sebep olmaz. (Veya bu rağbeti) böyle kinayeli şekilde göstermeyip de (gönlünüzde gizlediğinizden dolayı) da (üzerinize bir günah yoktur) yani: Evlenmeyi açıkça ve tariz yoluyla söylemeyip de yalnız buna kalben niyette bulunmakla, veya yalnız selâm vermekle veya hediye göndermekle bir günah işlenmiş olmaz. Bunlar, dinî yasakları ihlal etmez.

Bu gibi eğilimlerden sakınmak zordur. (Allah Teâlâ bilmiştir ki, sız onları elbette anacaksınızdır.) Yâni: İddetleri bitince nikâhlarına açıkça talip olacaksınızdır. Binaenaleyh bunu tariz yoluyla iddet içinde bildirmenizden veya buna kalben karar vermenizden dolayı sorumlu olmazsınız. (Ancak) bu hususta (kendileriyle gizlice sözleşmeyiniz) yâni: Onlar ile cinsel yakınlaşmada bulunacağınızı aralarınızda gizlice konuşmayınız veya birbirinizle evleneceğinize dair aranızda gizlice and içmeyiniz.

Veya başkasıyla evlenmemeye söz vermeyiniz veya iddet içinde nikâh vadinde bulunarak cinsel ilişkiye cür’et etmeyiniz. (Ancak uygun şekilde bir söz söylemeniz müstesna) yâni meşru şekilde kinayeli konuşmanız veya iyilik vadinde bulunmanız veya sanma ihtimam göstermeniz ve çıkarlarını koruyacağınıza dair münasip bir söz söylemeniz günahı gerektirmez.

(Ve ölüme bağlı iddet nihayet bulmadıkça da nikâh akdi yapmaya kalkışmayınız.) Öyle bir nikâh, akdedilmiş olmaz. Buna cür’et edenler sorumluluktan kurtulamazlar. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ gönüllerinizde olanı şüphe yok bilir.) Binaenaleyh tarizden maksadınızı ve nikâha karar verip,vermediğiniz!, ve yasaklara riayet edip etmiyeceğinizi gerçekten bilir, ona göre hareket ediniz ve (artık ondan korkunuz) emirlerine muhalefet etmeyiniz. (Ve biliniz ki. Hak Tealâ şüphesiz gafurdur.)

İşlemiş olduğunuz bir günahtan dolayı ümitsizliğe düşmeyiniz, tövbekâr ve afdileyici olunuz, o Yüce Yaratıcı bu halde sizi af ve mağfiret buyurur ve o Yüce Yaratıcı (halimdir) kulları hakkında hak etmiş oldukları azabı acele etmez, kaybedilenin kazanılabilmesi için uygun bir vakit bırakır, bu surutle kulları hakkında rahmet ve merhametin! göstermiş olur. Artık insan, daha hayatta iken kusurlarını bilip bunlardan kurtulmanın yolunu takib etmeli, o gafur ve halim olan Yüce Yaratıcının af ve mağfiretine sığınmalıdır.

236. Kadınları daha kendilerine temas etmediğiniz halde veya onlara bir mihr belirlememiş olduğunuz halde boşamış olursanız üzerinize bir günah yoktur. Şu kadar ki; onları yararlandırınız. Zengin üzerine gücü nisbetinde, dar halli olan da gücüne göre ve uygun şekilde bir mut’a vermek icabeder. Bu mut’a iyilik edenler üzerine gerekli olan bir haktır.

236. Bu âyeti kerime daha cinsel birleşme olmadan boşanmış kadınlar hakkında yapılması gereken güzel muameleyi göstermektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Bir lüzum ve menfaattan dolayı (kadınları daha kendilerine temas etmediğiniz) aranızda cinsel birleşme bulunmadığı (halde) boşamanızda bir günah yoktur, insanlık hali buna lüzum görülebilir.

(Veya onlara bir mihr belirlememiş olduğunuz halde boşamış olursanız) yine (üzerinize bir günah yoktur.) Bu da câizdir. (Şu kadar var ki) bu gibi hâdiseler vuku bulunca (onları) o boşadığınız kadınları mahrum bırakmayın (yararlandırınız) boşamadan ileri gelen hüzün ve kederlerini, nefretlerini gidermeye, azaltmaya çalışınız. Şöyle ki: Eğer mihr belirtilmişse, cinsel temasdan önce boşamaktan dolayı bu mihrin yarasını vermek lâzım gelir. Ve eğer mihir belirlenmediği halde cinsel birleşme meydana gelmiş ise kadına, dengi bir kadının mihri ne ise onu vermek icabeder.

Fakat hem cinsel birleşme olmamış, hem de mihir konuşulmamışsa bir müt’a lâzım gelir. Bu da (zengin olan) koca (üzerine gücü nisbetinde) servetine göre (dar halli olana da gücüne göre) kendi kudretine göre (ve uygun biçimde) dinin güzel gördüğü şekilde üzere (bir müt’a vermek icabeder.) Müt’a ise bir kat elbisedir. Bunun en az miktarı ise bir başörtüsü ile bir entari ve bir çarşaftır.

(Bu müt’a iyilik edenler) nefislerine güzel muamele yapanlar, başkalarının hukukuna saygı gösterip iyilikte bulunmak isteyenler (üzerine gerekli olan bir haktır.) Bir gerekli vazifedir. Bunu güzelce ifa etmelidir, İslâmiyet, insaniyet bunu emreder. Her aile, kendi servetine, kendi içtimai durumuna göre bu gibi üzerine düşen vazifeleri güzel biçimde yerine getirmelidir.

237. Ve eğer onları daha kendilerine temasta bulunmadan boşar da onlar için mihir belirlemiş bulunursanız o zaman bu belirlediğiniz mihrin yarısı lâzım gelir. Meğer ki o kadınlar affetsinler veya nikâhın düğümü elinde bulunan affeylesin ve sizin affetmeniz takvaya daha yakındır ve aranızdaki iyiliği unutmayınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.

237. Bu âyeti kerime, boşanmış kadınların haklarına dair bazıhükümleri bildirmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Ve eğer onları) zevcelerinizi (daha kendilerine temasta bulunmadan) onlarla bir kere olsun cinsel ilişkide bulunmadan (boşar da onlar için) belirli bir miktar (mihir kesmiş bulunursanız o zaman) üzerinize (bu kestiğiniz mihrin yarısı lâzım gelir.)

Bunu onlara vermeniz icabeder. (Meğer ki o kadınlar affetsinler) bu yarım mihirden vaz geçsinler, bunu istemesinler, bunu bağışlasınlar. (Veya nikâhın düğümü elinde bulunan) nikâh akdini çözmek selâhiyetine sâhip olan erkek (affetsin) bu mihrin yarısını değil, tamamını vermek istesin.

(Ve sizin affetmeniz takvaya daha yakındır.) Ey eşlerini boşayan erkekler!. Siz bu hususta daha cömert olmalısınız, madem ki eşlerinizi nikâh nîmetinden marum bırakmış oluyorsunuz, artık onlara mihirlerinin tamamını vermek suretiyle yardımda, fazlaca iyilikte bulunmanız, onlara mümkün mertebe kaybettiklerini telefide bulunmalarına yardım eylemeniz daha ziyade dindarlık alametidir.

Maamafih kadınların da kocalarını affetmeleri, mihirlerini onlara bağışlamaları bir dindarlık nişanesidir. (Ve) elhâsıl (aranızdaki iyiliği unutmayınız) her iki taraf da birbirine karşı iyiliksever olmalıdır. Boşama hâdisesinden dolayı düşmanca bir tavır almamalıdır, yine elinden gelen iyilikten kaçınmamalıdır. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.) Yapacağınız iyilik ve yardımdan haberdardır. Artık daima iyiliksever olunuz, Allah’ın rızasını kazanmaya çalışınız, Hak Tealâ’nın kutsal emirlerine saygı gösteriniz ki, dünyanızda, âhiretiniz de kazanılmış olsun.

238. Namazlara ve orta namaza devam ediniz. Ve Allah için onu zikiredici olarak kıyamda bulununuz.

238. Bu âyeti kerime, müslümanların aile hayatına ve saireye ait vazîfelerini güzelce yapabilmeleri için üzerlerine düşen namaz gibi dinî vazîfelerini lâyıkiyle yerine getirmeye çalışmaları gereğine işaret buyurmaktadır.

Çünkü bu dinî vazîfelere önem veren bir kul, yaratıcısının diğer emirlerine de riayet eder durur. Binaenaleyh buyuruluyor ki: Ey müslümanlar!. Sizlere farz olan (namazlara ve orta namaza devam ediniz.) Bunları güzelce korumaya çalışınız. (Ve) namazda (Allah için) ona saygı göstermek için (onu zikredici olarak) tekbir alarak, Kur’ân okuyarak (kıyamda bulununuz) ki, bu namazın mühim bir tarzıdır.

“Salâvet” salatin çoğuludur. “Salât” ise bilindiği üzere namaz demektir, “orta namaz” ise tercih edilen görüşe göre ikindi namazıdır. Nitekim bir hâdisi şerifte: (  orta namaz, ikindi namazıdır” diye buyrulmuştur, İkindi namazının böyle ayrıca zikredilmesi bunun zamanında iş, güç daha fazla olduğundan buna itina edilip gaflette bulunulmamasına tenbih içindir.

Bu âyeti kerime de namazların beş vakit olduğuna da işaret vardır. “Salâvat” tabiri çoğul olduğu için bunun en azı üçtür. Halbuki, ikindi namazı, orta namaz olmak için ondan başka en az dört vakit namaz daha bulunmak lâzımdır ki, ikindi namazı onların ortasında bulunmuş olabilsin.

Maamafih orta namazı, beş vakit namazdan her hangisi olmak üzere kabul edilse yine ortada bulunabilmesi için diğer namazların dört vakit olması icabeder. Meselâ: Sabah namazı, orta namazı olsa akşam ile yatsı ve öğle ile ikindi namazları arasında bulunmuş olur, diğer namazlar da böyledir. Diğer bir açıdan da orta namazı olması ihtimalinden dolayı hepsine karşı uyanık ve hazır bulunması gereğine bir işâreti içermektedir.

239. Fakat korkarsanız yayan veya suvâri olarak namazınızı kılın emin olduğunuz zaman ise Allah Teâlâ’yı sizlere bilmediğiniz şeyleri nasıl öğretti ise öylece zikrediniz.

239. Bu âyeti kerime de namaza ait bazı dinî müsaadeleri beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar! Namazlarınızı bilinen şekliyle kılarsınız.

(Fakat korkarsanız) yâni bir düşmandan veya yırtıcı bir hayvandan veya başka şeylerden dolayı bir korkuya düşerseniz, namazınızı mümkün olacağı şekilde kılarsınız. Meselâ: Mümkün ise (yayan) olarak kılarsınız, bu mümkün değilse (veya) pek tehlikeli ise (suvâri olarak) kılarsınız. Bu takdirde hem yürüyerek gider, hem de namazınızı kılmaya devam edersiniz, velevki yüzünüz kıble tarafına yönelik olmasın, velevki yalnız işaret suretiyle mümkün olup başka suretle kılınamasın.

(Emin olduğunuz zaman ise) bu korkudan kurtulup selâmet sahasına erdiğiniz zaman ise (Allah Teâlâ’yı sizlere bilmediğiniz şeyleri) meselâ: namaz, niyaz gibi ibâdetleri ve sair vazifelerinizi (nasıl öğretti ise) Yüce Peygamber’i vasıtasıyle, Kur’ân-ı Kerim vasıtasıyle nasıl öğretti ve telkin etti ise (öylece zikredin) öylece yapmaya çalışın, sizin selâmetiniz dünya ve âhiret saadetiniz, bütün ilâhî emirleri yerine getirmemize bağlıdır. İşte onlardan biride şudur.