BAKARA SURESİ

240. Sizden vefat edip de eşlerini terk edenlere eşleri için bir seneye kadar evlerinden çıkmamak üzere bir meta vasiyet etmiş bulunmalıdırlar. Şayet eşler çıkarlarsa onların kendi nefisleri hakkında meşru şekilde yapacakları şeyden dolayı sizin üzerinize bir günah yüklenmez. Ve Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.

240. Bu âyeti kerime İslâm’ın başlangıcında kocaları vefat eden kadınlar hakkında yapılacak muameleyi beyan etmektedir. Şöyle ki:Evvelce bir erkek vefat edince karısı mirasa nâil olamazdı. Ancak kocasının vefatında evinden çıkmayıp orada bir sene kalmak isterse bu müddete ait nafakasını vasiyet etmekle kocası mükellef idi. Kadın böyle beklerse bu nafakaya hak kazanırdı.

Beklemez de daha evvel çıkarsa bu nafakaya hakkı olamazdı. Daha sonra eşlerinde miras almaları hakkındaki âyeti kerime nâzil olunca bu vasiyet hükmü yürürlükten kaldırılmış kadınların lehine olarak miras hükmü cereyana başlamıştır. Bu âyeti kerime de buyuruluyor ki: Ey müslümanlar! (İçinizden vefat edip de eşlerin! terkeden) erkek (ler, eşleri için bir sene kadar evlerinden çıkmadıkları takdirde bir meta) bir nafaka ve elbise (vasiyet etmiş bulunmalıdırlar.) Maamafih eşler istedikleri gibi hareket edebilirler.

(Şayet zevceler) böyle bir sene durmaz da (çıkarlarsa onların kendi nefislerinde yapacakları meşru bir şeyden) meselâ süslenmelerinden, bir sene iddet beklememelerinden ve bu suretle bir senelik nafakalarını alamayacaklarından (dolayı) ey vefat eden şahsın velileri, mirasçıları!.. (sizin üzerinize bir günah yoktur.) Onlar kendi haklarını kullanmış olurlar.

(Ve Allah Teâlâ azizdir) mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur, kudreti herşeye kâfidir. Ve o Yüce Yaratıcı (hakimdir) her fi’li, her emri bir hikmete dayalıdır ve o fiillerinden dolayı sorumlu tutulamaz. Binaenaleyh onun bütün, emir ve yasaklarına uymaya çalışmalıyız.

241. Boşanmış kadınlar için meşru şekilde bir meta vardır ki, bu korunanlar üzerine bir haktır.

241. Bu âyeti kerime, İslâm dininin kadınları ne kadar himaye buyurduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Gerek elmadan önce ve gerek sonra (boşanmış kadınlar için) kendilerini boşamış olan kocaları üzerine (meşru şekilde) imkân ölçüsünde, halleriyle mütenasip adete uygun biçimde (bir meta) bir nafaka veya müt’a (vardır ki, bu) nafakayı temin etmek ve müt’a vermek (takvâ sahibi) mü’min kullar (üzerine bir haktır) bunu kendileri vermezlerse mahkeme vasıtasıyle elde etme cihetine gidilebilir. (236) ınca âyeti kerimeye de bakılabilir!..

242. İşte Allah Teâlâ âyetlerini böyle beyan buyuruyor, tâki aklınızla düşünüp anlayasınız.

242. Bu âyeti kerime bizleri tefekküre, düşünmeye ve dinî hükümlerimizi güzelce fikretmeye sevketmektedir. Çünkü bütün dinî hükümler, birer hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Bunların bu yüksek mahiyetlerini ancak akıl ve bilgisini güzelce kullananlar hakkıyla anlayabilir.

Evet… Buyuruluyor ki: (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) hayat= ve ölümden sonrasına dünya, âhirete ve aile hayatına ait hükümleri, delilleri (böyle beyan buyuruyor. Tâki aklınızla düşünüp anlayasınız) aklınızı güzelce kullanarak düşünesiniz ve tefekkürde bulunasınız. Cenab-ı Hakkın kutsî hükümlerine uyma konusunda kusur etmeyesiniz. Bütün bu gibi ictimâî meselelerdeki hukukî hikmetleri de güzelce anlayarak gereklerine göre hareket edesiniz. Çünkü insanlık cemiyetinin asıl selâmet ve saadeti bu sayede mümkün olur.

243. Görmedin mi o kimseleri ki, onlar binlerce kişi oldukları halde ölümden sakınarak yurtlarından çıktılar. Allah Teâlâ ise onlara ölünüzdiye emretti. Sonra da onları diriltti. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ insanlar hakkında lütuf sahibidir. Fakat insanların pek çokları şükretmezler.

243. Bu âyeti kerime, insanları tahammüle sevketmektedir, ve takdir edilen şeylere aykırı hareketlerin, sahiplerine fâide vermeyeceğine işarette bulunmaktadır. Rivâyete göre israiloğullarından bir gurup ki, sayıları on bin veya otuz bin veya daha fazla idi, taun hastalığından korkarak yurtlarını terketmişlerdi veyahut bunları hükümdarları cihada dâvet etmişti, bunlar ise öleceklerinden korkarak firar etmişlerdi.

Cenâbı Hak ise bunları öldürdü, seksen gün veya daha ziyâde ölü olarak kaldılar, sonra peygamberleri, Hızkıl aleyhisselâm’ın duasiyle bunlar yeniden hayat buldular. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Görmedin mi) yani görmüş gibi şu garip hâdiseden haberdar olmadın mı (o kimseleri ki, onlar binlerce kişi oldukları halde ölümden kaçınarak) bulaşıcı bir hastalıktan veya savaşa iştirakten korkup (yurtlarından çıktılar) başka bir yere can attılar. (Allah Teâlâ ise onlara ölünüz diye emretti) onların ölmelerini irade buyurdu, onlar da derhal öldüler.

Firarları kendilerine fâide vermedi. Fakat Cenab-ı Hak, kudret ve hikmetini bütün insanlığa göstermek için (sonra da onları diriltti) onlara ilâhî kudretinin yüceliğini anlattı, onlara bir ibret dersi verdi, Allah’ın kazasından kaçınmaya imkân bulunmadığını anlattı. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ insanlar hakkında ikrâm) ve kerem (sahibidir). Bütün emirleri ve yasakları onların hakkında sırf hayırdır.

Artık onlar bunun şükrünü yerine getirmeye çalışmalı değil midirler?. (Fakat insanların pek çokları şükretmezler.) Bu şükür görevini ifaya koşmazlar. Böyle bir durum ise bir nankörlük alametidir. Velhâsıl: Bu hâdise, öldükten sonra dirilmenin vukuuna dair bir ilâhî delildir, insanları uyanmaya dâvete bir vesîledir. Yapılması gereken bir cihada iştiraktan kaçınmanın uygun olamıyacağına dâir bir delildir.

244. Ve Allah yolunda muharebede bulunun ve biliniz ki. Allah Teâlâ semidir, âlimdir.

244. Bu âyeti kerime, hak yolundaki cihâdın lüzumunu, ehemmiyetini bildirmektedir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!. Hak’ka tevekkül ediniz.

(Ve Allah yolunda muharebede bulunun) tâki, dine hizmet etmiş ve Allah’ın dinini yüceltmeye çalışmış olasınız. (Ve biliniz ki Allah Teâlâ semidir) cihada koşanların da, ondan kaçanların da sözlerini işitir ve Hak Tealâ (alimdir.) Hepinizin hallerini, gönüllerindekileri bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir.

245. Kimdir o kimse ki. Allah için güzel bir ödünç ile ödünçte bulunur, Allah Teâlâ da ona kat kat fazlasıyla ihsan buyurur. Ve Allah Teâlâ sıkar ve açar ve ona döndürüleceksinizdir.

245. Bu âyeti celile de hak yolundaki fedakarlığın ne kadar fazla mükâfata vesile olduğunu şöylece gösteriyor: (Kimdir o kimse ki) o hakikî müslüman ki (Allah için) hak yolunda, (güzel bir ödünç ile) cihada malını sarfetmek, fukara ve yoksullara Allah rızası için infakta bulunmak gibi bir suretle (ödünç de bulunur) Allah yolunda malını ve nefsini harcar (Allah Teâlâ da ona) o salih, fedakâr kuluna (kat kat fazlasını ihsan buyurur) yâni böyle bir güzel amele birçok sevaplar verir ki, bunun miktarını ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Bir kavis göre bireyedi yüz misli mükâfat ihsan eder. Elverir ki, amel iyi niyete dayalı, Allah’ın rızasına uygun olsun. (Ve Allah Teâlâ sıkar ve açar) yâni dilediği kulunu dar bir rızka müptelâ eder ve dilediği kulunu bol bir rızka kavuşturur. Bu ilâhî hikmetin gereği olan bir imtihandır.

Bunu güzelce kabul etmek lâzımdır. (Ve ona döndürüleceksinizdîr) dünya hayatına nihâyet verilecek, bütün insanlık âlemi âhirete sevk olunacaktır, herkes o âlemde lâyık olduğu mükâfat ve cezâya uğrayacaktır. Artık bunu düşünmeli, ona göre daha elde fırsat varken cihat gibi, fakirlere yardım gibi güzel amellerde bulunmalıdır.

246. Görmedin mi Musa’dan sonra İsrail Oğullarından olan bir cemaati, ki onlar kendi peygamberlerine: Bize bir hükümdar gönder de Allah yolunda muharebe edelim dediler. Peygamberleri de dedi ki: Üzerinize muharebe farz kılınsa muharebe etmeyecek olmayasınız? Dediler ki: Biz ne için Allah yolunda muharebe etmeyelim, biz yurtlarımızdan, evlâdımızdan çıkarıldık uzaklaştırıldık. Fakat vaktaki, onların üzerlerine muharebe farz kılındı, onlar içlerinden birazı müstesna geri dönüverdiler. Allah Teâlâ ise o zâlimleri hakkıyla bilicidir.

246. Bu âyeti kerime, bir tarihî olayı bizlere bir ibret ve uyarı vesilesi olmak üzere şöylece beyan buyurmaktadır. Ey mü’min kulum!. (Görmedin mî?) görmüş gibi kıssalarına vakıf olmadın mı? (Musa’dan sonra İsrail Oğullarından olan bir cemaati) onların ileri gelen bir gumbu (ki, onlar kendi peygamberlerine) müracaat ederek (bize bir hükümdar) bir kumandan (gönder de) tayin et de (Allah yolunda muharebe edelim dediler. Peygamberleri de) meşhur olan görüşe göre İsmail aleyhisselâm da onlara (dedi ki: Üzerinize muharebe farz kılınırsa muharebe etmeyecek olmayasınız?)

Bilahara bu sözünüzde acaba duracak mısınız? Onlar da (dediler ki: Biz ne için Allah yolunda muharebe etmeyelim?) Ne için böyle bir vâzifeyi yerine getirmeyelim?

Özellikle bizler düşmanlarımız tarafından (yurtlarımızdan, evlâtlarımızdan çıkarıldık) onlardan uzaklaştırıldık, birçok mahrûmiyetlere uğradık (fakat) bunlar bu sözlerinde durmadılar (vaktaki, onların üzerlerine muharebe farz kılındı) korkmaya, canlarını düşünmeye başladılar (onlar, içlerinden birazı müstesna) olmak üzere harpten (gerî dönüverdiler) savaştan yüz çevirdiler.

Artık bunlar böyle sözlerinde durmadıkları kendi varlıklarını müdafadan kaçındıkları Peygamberlerinin emrine muhalefet eyledikleri cihetle zulmedici oldular. (Allah Teâlâ ise o zâlimleri hakkıyla bilicidir.)

Onların bu hareketleri Allah tarafından bilinmektedir, ona göre ceza göreceklerdir. Tarihen sabit olduğu üzere Musa aleyhisselâmdan sonra İsrail Oğullarının hayat düzenler! bozulmuş, birçok hatâlarda bulunmuşlar, doğru yoldan çıkmışlardı. Allah Teâlâ da onlara “câlut” kavmini musallat etmişti.

Bu kavim Mısır ile Filistin arasındaki sahillerde otururlardı. Bunlara “âmâlika” denilmektedir. Bunlar, İsrail Oğullarına galip gelmişler ve birçok yerleri istilâ eylemişler, birçok esir almışlar, İsrail Oğulları üzerine ağır vergiler koymuşlardı. O zaman İsrail Oğulları arasında bir peygamber yoktu. Bilahara kendilerine Allah tarafından işmuil veya Şem’un aleyhimesselâm, peygamber gönderildi.

Bu zata karşı da cephe aldılar, eğer sen peygamber isen bize bir hükümdar tayin et de cihada atılarak kendimizi kurtaralım dediler. Bunun üzerine “Talût” ismindeki bir zat Beni İsrail’e hükümdartayin edilmiş, bu sayede birçok fetihler elde etmişler, amalikanın “Câlut” denilen kumandanını tepelemişler, onların tecavüzlerinden kurtulmuşlardı. Nitekim (251) inci âyeti kerime bu hususu bildirmektedir.

247. Ve onlara Peygamberleri dedi ki: İşte Allah Teâlâ size hükümdar olmak üzere Talûtu gönderdi, dediler ki: Bizim üzerimize onun hükümdar olması nasıl olabilir? Halbuki, biz mülke ondan daha haklıyız. Kendisine malca da bir genişlik verilmiş değildir. Peygamberleri de dedi ki: Şüphesiz Allah Teâlâ onu sizin üzerinize seçmiştir. Ve ona ilim ve cisim itibariyle de bir fazla genişlik vermiştir. Ve Hak Tealâ mülkünü dilediğine verir. Ve Yüce Allah herşeyi kuşatıcıdır ve bilicidir.

247. Bu âyeti kerime, Malikiyet ve hâkimiyete kimlerin lâyık olup olmadıklarına işaret etmektedir. Şöyle ki: (Ve onlara) o İsrail Oğullarından olan cemaate (Peygamberleri) olan işmuil aleyhisselâm veya diğer bir Peygamber (dedi ki) siz düşman ile savaşmak için bir kumandan istiyorsunuz (işte Allah Teâlâ size hükümdar) reis, kumandan (olmak üzere Talûtu gönderdi) onunla beraber savaşta bulununuz.

(Dediler ki: Bizim) nesebce, servetce, ailece mevkiimiz yüksektir. Artık bizim (üzerimize onun) bir fakir, nesebce düşkün olan Talûtun (hükümdar olması nasıl olabilir?) Mülkün idaresi ona nasıl verilebilir? (Halbuki, biz) sâhip olduğumuz vasıflar itibariyle (mülke ondan daha haklıyız) o bizim gibi bir peygamber veya bir hükümdar sülâlesinden değildir.

(Kendisine malca da bir genişlik verilmiş değildir.) Bu kendini beğenmiş cemaate hitaben (peygamberleri de dedi ki: Şüphesiz Allah Teâlâ onu sizin üzerinize seçmiştir.) Elbette bu seçimi bir hikmet ve menfaat icabıdır. Buna kim itiraz edebilir? (Ve) maamafih (ona) Talûtu (ilim ve cisimce de bir fazla genişlik vermiştir.) Mülkün nizamını tanzim, siyaseti güzelce idare için ilim lâzımdır.

Düşmana karşı koymak için beden kuvveti, ruh üstünlüğü lâzımdır. Bu özellikler ise Talûtda mevcuttur. Bu hususta yalnızca bir neseb ve maddî ve bir servet kâfi değildir. (Ve) maamafih bütün bu kâinat Allahındır, artık (Allah Teâlâ mülkünü dilediğine verir) buna kimse mâni olamaz.

Buna itiraza kimse selâhiyetli değildir. (Ve Allah Teâlâ herşeyi kuşatıcıdır) onun lütfu ve ihsanı pek geniştir, dilediğine fazla nimet, fazla selâhiyet verir. (Ve) o Yüce Yaratıcısı (bilicidir) herşeyin mahiyetini, liyakatini, mülke lâyık olup olmadığını bilir ve ona göre ilâhî iradesi tecelli eder. Bizler her hadisenin iç yüzünü, meydana geliş hikmetini bilemeyiz, bizim için Allah’ın takdirine teslimiyetten başka kurtuluş çaresi yoktur.

248. Ve onlara peygamberleri dedi ki: Şüphesiz Tallûtun hükümdarlığına açık alâmet, size tabutun gelmesidir ki, onda Rabbiniz tarafından bir sekinet vardır ve Musa ile Harun hanedanının bıraktıklarından bir kalıntı vardır. Onu melekler yükleneceklerdir. Eğer siz mü’minler iseniz şüphe yok ki, onda sizin için kesin bir delil vardır.

248. Bu âyeti kerime, vaktiyle İsrail Oğullarını ikaz etmek için gösterilmiş olan bir hârikayı bildirmektedir. Şöyle ki: İsrail Oğullarına, Talût, hükümdar tayin edildi (ve onlara peygamberleri) olan zat (dedi ki: Şüphesiz Talûtun hükümdarlığına) o makama lâyık olmasına (açıkalâmet, size tabutun) harikûlâde bir surette yeniden (gelmesidir ki) o tabutta veya onun bu gelmesinde (rabbiniz tarafından bir sekine!) bir emniyet ve itimat, o makama lâyık olmasına dair sizde meydana gelecek bir kanaat (vardır ve) onda (Musa ile Harun ailesinin) veya bizzat kendilerinin (bıraktıklarından bir kalıntı vardır.)

Bunlar Hz. Musa’nın asası ve Tevrat’ın bazı levhaları gibi şeylerdir. (Onu) bu tabutu (melekler yükleneceklerdir.) onu getirip Talûta teslim edeceklerdir. (Eğer siz mü’minler iseniz şüphe yok ki, onda) o tabutun böyle gelişinde (sizin için kesin bir delil) Talûtun hükümdarlığa lâyık olduğuna ve bu hususta ilâhî hükmün geldiğine dair açık bir delil ve işaret (vardır.)

Artık bundan bir uyarı dersi alınız. Din yolunda sebat ve metanet gösteriniz, Cenâb-ı Hakkın yardım ve lütfunu bekleyiniz. Dindar olan zatlara lâyık olan hareket de bundan ibarettir.

§ Tabuttan maksat, Tevrat’ın sandukudur. Bu tabutun Hz. Adem’den intikal ederek Hz. Musa’ya ulaştığı rivayet olunuyor. Bunun içinde bırakılanlardan maksat da bir rivayete göre Hz. Musa’nın asası ile bazı tevrat levhaları ve Hz. Harun’un asası ile sarığı ve bir ölçek kudret helvası idi.

Hz. Musa: Bu tabutu muharebelerde ordusunun önünde bulundururmuş, bu ordu için mânevî bir kuvvet ve bir güven temin edermiş. Bilahara İsrail Oğulları Calûta mağlûb olunca bu mübarek tabut ellerinden çıkmış, bunu Câlut alıp kendi ülkesine götürmüş, bunu pis yerlere atmışlar, bu yüzden bazı belâlara uğradıklarını görmüşler, bu sebeple uğursuz sayarak tabutu şehir dışına almışlar, Cenâb-ı Hak da bu tabutu dört melek vasıtasiyle yine israli Oğullarının yurtlarına göndermiş. Talûtun hükümdarlığına bir alâmet olmak için onun hanesine bıraktırmıştır.

249. Vaktaki Talût, ordusu ile hareket etti. Dedi ki: Allah Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir. İmdi her kim ondan içerse benden değildir ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir. Ancak eliyle bir avuç alan müstesna. Fakat onlardan birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdiler. Vaktaki Talût ve beraberindeki mü’minler ırmağı geçtiler. Dediler ki: Bizim bugün Câlut ile ordusuna karşı gücümüz yok. Allah Teâlâ’ya kavuşacaklarına kanaat getirenler ise dediler ki: Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah’ın izniyle galip gelmiştir. Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir.

249. Bu âyeti kerime, kalp sağlamlığı ve din kuvvetine hakkıyla sâhip olanlarla olmayanlar arasındaki farkı şöylece gösteriyor. (Vaktaki, Talût) harb için yurdundan çıkıp (ordusu ile beraber hareket etti) askerlerine hitaben (dedi ki: Allah Teâlâ sizi bir ırmak ile imtihan edecektir) sizden itaatkâr olanlar ile âsî olanları ortaya çıkaracaktır. (İmdi her kim ondan) o ırmağın suyundan (içerse benden değildir), bana tâbi olanlardan bulunmamıştır. (Ve her kim ondan tatmazsa o şüphesiz bendendir), bana tâbi olanlardandır. (Ancak eliyle bir avuç alan) onunla yetinen (müstesna) O bununla bu emre muhalefet etmiş olmayacaktır.

(Fakat onlardan) o ordu fertlerinden (birazı müstesna olmak üzere hepsi de ondan içiverdîler.) Derken hararetleri arttı, takatleri kesildi, korkuları arttı, ırmağın kenarında kalıverdiler. Rivâyete göre bunların sayısı dört bin idi. Irmağı geçenler de Uhud mücahidleri kadar, yani üç yüz on zâttan ibaretti. (Vaktaki Talût veberaberindeki mü’minler ırmağı geçtiler) düşmanın çokluğun görünce (dediler ki, bizim bugün Câlut ile ordusuna karşı gücümüz yok), birçok arkadaşlarımız geride kaldılar, artık onlarla savaşta muvaffak olabilir miyiz?..

Fakat içlerinden (Allah Teâlâ’ya kavuşacaklarına kanaat getirenler ise) daha ziyade ruhsal kuvvete sâhip olan mücahitler ise (dediler ki: Nice az bir fırka, nice çok fırkalara Allah’ın izniyle) yardımıyle (galip gelmiştir.) Bir de az olduğumuz halde o fertleri, çok düşmana Allah’ın yardımı sayesinde galip olabiliriz. Korkmaya mahal yok. (Ve Allah Teâlâ sabredenler ile beraberdir) onlara yardım eder, kolaylık verir. Bizler de hak yolunda sebat etmeliyiz ki, Allah’ın sevgisine kavuşabilelim.

250. Vaktaki Câlut ile askerlerine karşı meydana çıktılar, dediler ki: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve ayaklarımızı sabit kıl ve bizlere o kâfirler güruhu üzerine yardım ver.

250. Bu âyeti kerime, tehlikeli hâdiselerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka nasıl yakarma ve niyazda bulunulacağını göstermektedir. Şöyle ki: Talût ile beraberindeki mü’minler (vaktaki Câlut ile askerlerine karşı meydana çıktılar) düşman ordusunun çokluğunu görünce Cenâb-ı Hak’ka yalvarmaya başladılar, niyazda bulunarak (dediler ki: Ey Rabbimiz!. Üzerimize sabır yağdır) kalblerimize kuvvet ver, bizlere tahammül nasip et (ve ayaklarımızı sâbit kıl) harp meydanında bizlere kararlılık ve kudret ver.

(Ve bizlere o kâfirler gürûhu üzerine yardım ihsan buyur.) Ne mübarek bir dua. Demek ki, insan, bir mühim hâdise karşısında kaldı mı, evvelâ sabretmeli, sonra sebatta bulunmalı, neticesinde de Allah’ın yardımına kavuşmayı niyâz eylemelidir.

251. Hemen onları Allah Teâlâ’nın izniyle hezimete uğrattılar ve Davut, Câlut’u öldürdü ve Allah Teâlâ ona mülk ve hikmet verdi ve dilediğinden ona öğretti. Ve eğer Hak Tealâ’nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı yeryüzü mutlaka fesada uğramış olurdu. Fakat Allah Teâlâ âlemler üzerine lütuf ve kerem sahibidir…

251. Bu âyeti celile de duaların kabul olacağını ve cihadın meşru hikmetini göstermektedir. Şöyle ki: Talût ile ordusu dua ve niyazda bulunup (hemen onları) Câlut ile ordusunu (Allah Teâlâ’nın izniyle) irade ve takdiriyle (hezimete uğrattılar) o koca ordu bu az kuvvet tarafından mağlûb edildi (ve Davut) Aleyhisselâm da (Calûtu öldürdü. Ve Allah Teâlâ ona) Davûd Aleyhisselâm’a (mülk ve hikmet verdi) ona peygamberlik ve saltanat nasip etti.

Bu ikisini birleştiren İlk peygamber, Hz. Davut’dur. (ve) Cenab’ı Hak (dilediğinden ona öğretti) Hz. Davud’a Zebur kitabını verdi. Ona memleketini idare için lâzım gelen bilgileri öğretti, ona pek güzel bir ses verdi, demirleri yumuşatıp zırh yapmak san’atım öğretti.

O da zırh yapar, satar, maişetini onunla temin eder, devletin hazinesine yük olmazdı. Ve cihad sahalarına atılarak adaleti temin etmeye çalışır, Allah’ın dinini yüceltmek için koşar dururdu. (Ve eğer Allah Teâlâ’nın insanları birbiriyle defetmesi olmasaydı) aralarında vakit vakit mücadeleler olup âlemi islâh etmeye çalışan zümreler bulunmasaydı (yer yüzü mutlaka fesada uğramış olurdu.) Yer yüzünde adale,: ve intizamdan, temizlik ve dinden eser kalmazdı.

Bütün fesatçılar, umuma karşı zorbalığa devam eder dururdu. (Fakat Allah Teâlâ) bütün (âlemler üzerine) özellikle akılsâhipleri olan insanlar hakkında (lütuf ve kerem sahibidir) vakit vaki iyi kullarına yardım eder, onların vasıtasiyle yer yüzünde birçok fesatların ortaya çıkmasına meydan vermez, insanlığa hak ve hakikati, bildirecek zatları yaratır, insanları uyanmaya, hak ve hakikati müdafaaya dâvet buyurur. İşte cihadın meşrutiyet! de bu gibi hikmetlere dayanmaktadır.

Bütün bunlar Cenab’ı Hak’kın insanlık için birer lütuf ve kereminden başka değildir. Ne mutlu bunlardan istifadeye kabiliyetli olanlara.

§ Davut Aleyhisselâm, Yakup Aleyhisselâm’ın oğlu Yehuda’nın neslindendir. Babasının adı İyşadır. Bu zat on üç oğlu ile beraber Talût’un ordusunda bulunmuştu. Hz. Davut, bunun en küçük oğlu idi. Câlut kendisiyle düello etmek için Talût’tan er istemişti. Bu karşılıklı cengi Hz. Davut, üzerine almış ve harp meydanına atılıp Calût’u öldürmeye muvaffak olmuştur.

Bunun üzerine Talût da kırım Hz. Davut’a vermiş ve Talût’un vefatında yerine Hz. Davut geçerek kırk sene hükümdarîıkta bulunmuş, bütün İsrail Oğulları onun idaresi altında toplanmıştı, İşmuil Aleyhisselâm’ın vefatından sonra da Hz. Davufc’a peygamberlik verilmiştir.

Hz. Davut, Kudusî Şerifi, Haleb’i, Nusaybin’i, Uruman beldelerini, Ermenistan’ı zaptetmiş, KLJUSI Şerifi başkent yapmıştı. Yetmiş yaşında olarak vefat etmiştir. Ölümü Hz. Musa’nın vefatından beş yüz otuz beş sene sonraya tesadüf etmektedir. Hz.Davut’a verilen Zebur kitabı, hep öğütleri, ilâhiyat! ve Allah’a yakarışları içine alıyordu. Şftr’î hükümleri kapsamıyordu. Hz. Davut da Musa Aleyhisselâm’ın şeriatiyle amel etmiştir.

252. İşte bunlar Allah Teâlâ’nın ayetleridir. Bunları sana hak olarak okuyoruz. Sen de şüphe yok ki gönderilmiş olan peygamberlerdensin.

252. Bu âyeti kerime, Kur’ân’ın açıklamalarının gerçeğin ta kendisi olduğunu bildirmekte ve Rasûli Ekrem’in peygamberliğini beyan etmektedir, şöyle ki: (İşte bunlar) Kur’ân’ı Kerim’de zikredilen bu kıssalar, eski ümmetlere ait tarihî olaylar, özellikle Talût, Câlut hadisesi (Allah Teâlâ’nın ayetleridir) bundan ibret alınması icap eder.

(Bunları sana hak olarak) gerçeğin ta kendisi olarak, kimsenin inkârına imkân bulunmayacak bir surette (okuyoruz) bunları Cibrili Emin vasıtasiyle sana arka arkaya inzâl eyliyoruz. Bunlarda ne kitap ehli, ne de tarihçiler şüphe edemez. Bunlar, önceki kitaplarda da zikredilmiştir. (Sen de) Habibim Ya Muhammed! (Şüphe yok ki) Yüce Katımdan (gönderilmiş olan peygamberlerdensin.)

Evet… Yâ Resûlallah! Sen peygamberlerin en faziletlisi ve sonuncususun. Sana nâzil olan ve bir sonsuz mucize olan Kur’ân’ı Kerim, buna en parlak bir delildir. Artık bütün insanlığın sana tâbi olmaları lâzımdır. Bütün insaniyet âleminin ebedî saadeti ancak sana tâbi olmakla mümkündür.

253. O resuller yok mu, biz onların bazılarını bazıları üzerine faziletli kıldık. Onlardan kimi vardır ki. Allah Teâlâ onunla konuşmuştur. Bazılarına da yüksek dereceler vermiştir. Meryem’in oğlu İsa’ya da açık deliller verdik ve onu ruhulkuds ile destekledik. Eğer Allah Teâlâ dileseydi onlardan sonrakiler, kendilerine o açık deliller geldikten sonra birbirini öldürüp durmazlardı. Fakat ihtilâfa düştüler, artıkonlardan kimi imân etti ve onlardan kimi de kâfir oldu ve eğer Allah Teâlâ dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi ve lâkin Hak Tealâ neyi irade ederse onu yapar.

253. Bu âyeti kerime, Yüce Peygamberlerin aralarındaki farka ve ümmetler arasındaki ihtilâfların hikmetine işâret etmektedir. Şöyle ki: (O) kıssaları zikrolunan (resuller yok mu, biz onların bazılarını bazıları üzerine faziletli kıldık.) Her ne kadar onlar nübüvvet ve risâlet itibâriyle aynı iseler de bazı şahsî özelliklerden dolayı, bir kısım ilâhî lütuflara kavuşmaları sebebiyle aralarında fark vardır.

(Onlardan kimi vardır ki. Allah Teâlâ onunla) vasıtasız olarak (konuşmuştur) mekândan, harf ve sesden uzak olarak emirlerini bizzat tebliğ buyurmuştur. Nitekim Hz. Musa’ya Turisinada, bizim peygamberimize de Miraç gecesinde bizzat hitap buyurmuştur. (Bazılarına da yüksek dereceler vermiştir.) Bu yüksek derecelere sâhip olan en büyük peygamber ise Hz. Muhammed’dir. Allah’ın salat ve selâmı üzerine olsun. O son peygamberdir, onun şeriatı önceki şeriatleri ortadan kaldırmıştır. O sidretülmüntehaya yükseltilmiştir.

O makamı mahmudun sahibidir, onun ümmeti, bütün ümmetlerden fazladır. Binaenaleyh Rasûli Ekrem Efendimizin dereceleri bütün peygamberlerin derecelerinden üstündür. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Meryem’in oğlu İsa’ya da açık deliller verdik.) Ona incil’i Şerif verilmiştir. O ölüyü diriltme, bir takım hastalıkları iyileştirme ve bir takım gaybdan haber verme gibi mûcizelere nâil olmuştur.

(Ve onu ruhulkudüs ile) temiz bir ruh ile veya İncil gibi bir semavî kitap ile veya Cibrili Emin ile (destekledik) takviye buyurduk. (Eğer Allah Teâlâ dileseydi onlardan) o peygamberlerden (sonrakiler) muhtelif ümmetler (kendilerine o açık deliller) o açık mucizeler, o görünen âyetler (geldikten sonra) uyanır, aralarında güzel bir din bağı bulunur, karşılıklı dayanışma içinde yaşarlardı.

(Birbirini öldürüp durmazlardı) aralarında ayrılıklar, mücadeleler görülmezdi. (Fakat ihtilâfa düştüler) hepsi de akıllarını, irâdelerini güzelce kullanarak bir birlik dairesinde toplanmadılar. (Artık onlardan kimi) akıllıca hareket edip Cenab’ı Hak’ka (imân etti) peygamberine tâbi oldu. (Ve onlardan kimi de kâfir oldu) nefsinin kötü düşüncelerine mağlûp olarak imân şerefinden mahrum kaldı.

(Ve eğer Cenab’ı Hak dilemiş olsaydı birbirlerini öldürmezlerdi.) Fakat Hak Tealâ Hazretleri hikmeti gereği insanlara bir cüz’î irade, bir seçme hürriyeti vermiştir. Bir kul bu iradesini, seçme hürriyetini ne tarafa sarfederse Cenab’ı Hak bunu ezelî ilmiyle bildiği için onu bu suretle yaratır. Bu imtihan dünyası, onu gerektirmektedir. Binaenaleyh eğer Cenâb-ı Hak, insanların aralarında savaş olmamasını dilemiş olsaydı bunda zorlama olurdu. İnsanlarda bir irade bulunmamış olurdu.

Bu halde itaat eden ile isyan eden ortaya çıkmış olmazdı. Böyle bir “hal ise mükellefiyet esasına tersdir, artık insanlar kendi iradelerini hayra, ittifak ve birleşmeye yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onu meydana getirir, bilâkis şerre, nifak ve ayrılığa sarf eylerler ise Hak Tealâ da onu o şekilde irâde buyurmuş olur. Maamafih Cenâb-ı Hak irâdesinde hürdür. Herhalde bir şeyi irade edip onu yapmağa mecbur değildir.

(Velâkin Hak Tealâ neyi irade ederse onu yapar) varlık ve yoklukla ilgili işlerden hangisini irâde buyurursa onu meydana getirir. İşte savaşı ortadan kaldırmayı irâde buyurmaması da bu cümledendir. Bu hikmetingereğidir. Ve bu, teklif âleminin icaplarındandır.

254. Ey imân etmiş olanlar! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerden infak ediniz. Bir günün gelmesinden evvelki, onda ne alım satım, ne dostluk, ne de şefaat vardır. O kâfirler ise işte zalim olanlar, onlardır.

254. Bu âyeti kerime, cihad ile mükellef olan mü’minlerin hak yolunda infak ile de görevli olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) Ey Allah Teâlâ’ya ve onun peygamberlerine ve İslâm dininin bütün hükümlerine imân etmiş olan müslümanlar!.

(Size rızık olarak verdiğimiz şeylerden) servetinizden, yiyecek ve içeceklere ait, ihtiyacınızdan fazla mallarınızdan Allah yolunda (infakta bulununuz.) Zekâtınızı veriniz, fakirlere, güçsüzlere sadaka olarak veriniz, icap ettikçe vatanın müdafaası uğrunda mallarınızdan fedakârlıkta bulunmayı bir vazife biliniz.

Bunları ifaya çalışınız (bir günün) bir kıyamet vaktinin (gelmesinden evvelki, onda) o kıyamet gününde (ne alım satım) vardır. Bir kimse başkasını bir fidye vererek azaptan kurtaramaz. (Ne dostluk) vardır. Herkes nefsim, nefsim diyerek kendisinden başkasını düşünemez. (Ne de şefaat vardır.)

Cenâb-ı Hak müsaade etmedikçe bir kimse başkasına şefaat edemez, onun kurtulmasını temenni etmeye cür’et gösteremez. Bu gibi hakikatleri, kutsal emirleri, vazifeleri inkâr edenler ise, imândan mahrum kimselerdir. Artık (o) gibi (kâfirler ise) öyle zekâtı ve diğer dinî hükümleri inkâr edenler ise (işte) asıl (zâlim olanlar onlardır.) Binaenaleyh öyle zâlimlere bakmayınız, onlar gibi hareket etmeyiniz.

Üzerinize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışınız, size bunları emreden Yüce Yaratıcının kudret ve büyüklüğünü mükâfat ve cezasını düşününüz de onun kutsal emirlerine karşı gelmekten sakınınız ki, siz de o gibi zalimlere katılmış olmayasınız.

255. Allah Teâlâ ki, ondan başka bir mabut yoktur. Hayy ve kayyum olan odur. Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz. Göklerde ne varsa yerde ne varsa hep onundur. Onun izni olmaksızın onun yanında şefaat edecek olan kimdir? O yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir. Ve onun yaratıkları onun dilediğinden başka onun malumatından bir şeyi kavrayamazlar. Onun kürsüsü göklerden ve yerden daha geniştir. Göklerin ve yerin korunması ona ağır gelmez. Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur…

255. Bu âyeti kerime, “ayetülkürsi” adını taşımaktadır ve Allah’ın sıfatlarını bildiren Kur’ân âyetlerinin en yücesi olmakla vasıflanmıştır. Şöyle buyuruluyor ki: (Allah Teâlâ) o en kutsal zat, o Yüce Yaratıcı (ki ondan başka) bir yaratıcı ve ondan başka (bir mabut yoktur) ilahlık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur. (Hayy ve kayyum olan odur) ezelî ve ebedî olan hayat onun hayatıdır. Onda yokluk ve zeval aslâ meydana gelmez. Ve o kendi zâtıyla varlığını devam ettirmektedir, varlığı gerekli olandır.

Varlığında hiçbir kimseye muhtaç değildir. Bütün kâinatı yaratma, idare etme ve koruma ona aittir. (Onu ne uyuklama ne de uyku tutmaz.) Ona hâşâ gaflet gelmez, o dâima yaratıkların hallerini bilir. (Göklerde ne varsa, yerde ne varsa hep onundur.) Hepsi onun mülküdür, onun yaratığıdır. Onun tasarrufu altındadır. (Onun izni olmaksızın onun yanında) onun mânevî huzurunda (şefaat edecek olan kimdir?.)

Buna kim cesâret edebilir?. Buna kimin selahiyeti olabilir?.Ancak Cenâb-ı Hak’kın müsaadesine nâil olan büyük peygamberler ile bir kısım sâlih mü’minler bu şefaat etme ayrıcalığına sâhip olacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (yaratıklarının geçmişleri ve gelecekleri ne varsa hepsini bilir) herkesin bütün işlediklerini ve gelecekte işleyeceklerini ilmî ezelisiyle bilmektedir. Her kulunun düşüncelerini, düşünecekleri şeyleri, dünyaya ve âhirete ait işlerini ezelî ilmî kuşatmıştır. (Ve onun) o Yüce Allah’ın (Yaratıkları onun dilediğinden) takdir buyurmuş olduğu şeylerden (başka onun malûmatından) onun ilminin kuşattığı şeylerden (bir şeyi ihata edemezler) kavrayamazlar. Mahlukatın bilgileri sınırlıdır.

Ancak Cenâb-ı Hak’kın dilediği miktarı kavrayabilirler. Artık insanlar, o yüce zat hakkında, onun bir nice gizli hikmetleri hakkında kendi kendilerine nasıl hüküm verebilirler?. (Onun kürsüsü göklerden ve yerlerden daha geniştir.) yani onun yüce arşı, onun şanının yüceliği, onun ilmî kapasitesi bütün yaratıkların üstündedir. Hepsini kuşatmıştır.

Hiç bir şey onun ilminden, kudretinden, hakimiyetinden hariç kalamaz. (Göklerin ve yerin korunması) bunları muhafaza buyurması, (ona) o kudretli yaratıcıya aslâ (ağır da gelmez) onun yüce zatı üzülmekten, bir sıkıntıya uğramaktan uzaktır. (Ve en yüce ve en ulu olan da ancak odur) o, yüce mabut, ve hikmet sahibi yaratıcıdır. Binaenaleyh onu bilip tasdik etmek, onun gösterdiği yolu takip eylemek, ona ibâdet ve itaatle vicdanı aydınlatmaya çalışmak bütün insanlık için en birinci vazifedir.

§ Bu âyeti kerime de beyan buyrulan (hay ve kayyum) sıfatları, rivâyete göre Allah’ın isimlerinin en büyüğüdür. Bunlara “ismi âzam” denilmiştir.

§ Kürsü; lûgatte üzerine bir zatın çıkıp oturacağı bilinen makamdır. Cenâb-ı Hak ise mekâna, oturacak bir yere ihtiyaçtan uzaktır. Onun, kürsüden maksadı ne ise biz onu Allah’ın ilmine havale eder varlığına inanırız. Maamafih bu hususta din bilginlerinin bazı görüşleri vardır. Şöyle ki: Kürsüden maksat, arştır veya arşın altında ve göklerin üstünde bir yüce makamdır. Veyahut kürsüden maksat, Allah’ın saltanatıdır, ilâhî kudret ve hakimiyettir, bütün mahlukatı kuşatan Allah’ın ilminden kinayedir, ilâhî yüceliğini tasvir etmekten ibârettir.

§ Bu âyeti kerimeye “Âyetülkürsü” denilmiştir. Bu Kur’ân’ı Kerimdeki âyetlerin en büyüğüdür. Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’kın ilâhî sıfatlarını, hakimiyetini, büyüklük ve yüceliğini en beliğ bir şekilde bizlere bildirmektedir. Bizleri hidâyet yoluna sevk için en mükemmel, ilâhî bir rehber mevkiinde bulunmaktadır. Ilâhiyyat ilminin bir özünü içermektedir. Binaenaleyh bunu okumakta birçok faideler vardır. Bunu yatarken, kalkarken kalp huzuru ile okumak, bir mü’min! bir nice felâketlerden korur. Bu hususa dair birçok hadis vardır.

256. Dinde zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan iyice ayrılmıştır. Artık her kim şeytana küfreder. Allah Teâlâ’ya imanda bulunursa kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur ve Allah Teâlâ işitendir, bilendir…

256. Bu âyeti kerime, İslâmiyeti kabul etmek için onun parlak, yüksek mahiyetini düşünmenin kâfi olup bu hususta zorlamaya ihtiyaç bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Dinde zorlama yoktur) İslâmiyeti kabul etmesi için hiç kimse zorlanamaz ve İslâm dini, hiç birşey, hiç bir muamele hakkında zor kullanmayı câiz görmemiştir. Gerek din hususunda ve gerek başka hususlarda zorlama cihetine gidilemez.

Malûm olduğu üzere ikrah, bir şahsa hoşlanmadığı, rızası ile kabul etmediği bir şeyi tehdit ile kabul ettirmektir. Binaenaleyh zorlama yoluyla olup gönül rızasıyla kabul edilmeyen İslâmiyet, kabul edilmiş, sahibini mes’ûliyetten kurtarmış olamaz. Nitekim zorlama neticesi yapılan ibâdetler de Allah katında makbul değildir. Zorlama sonucu İslâmiyeti kabul eden bir kimse -bilâhare inancını düzelterek bu kutsî dini samimiyetle benimsemedikçe- bir münafık olmuş olur. Maamafih böyle bir kimseye kâfir de diyemeyiz.

Olabilir ki, kalpleri çeviren Allah Teâlâ onun kalbini imân yönüne çevirmiş, zorlama buna bir vesile olmuştur. Biz görünüşte dil ile yapılan ikrara göre hükmederiz. Kimsenin kalbini teftişe kalkışamayız. (Doğruluk) rüşt, yani: İslâmiyetin hak bir din olduğu, imânın insanı ebedî saadete kavuşturacağı, Cenâb-ı Hak’kın varlığını gösteren bütün âyetler, deliller ile açık ve belli olmuştur.

Binaenaleyh bu bakımdan doğruluk (sapıklıktan) “gay”den yani: Küfürden, ebedî mutsuzluğa ve azaba sebep olan dinsizlikten (iyice ayrılmıştır.) Evet!. Peygamberlerin açıklamalarından, ilâhî kitapların içeriklerinden dolayı ve Cenâb-ı Hak’kın varlığına bütün kâinatın şehadet edip durmasından ötürü hakikat ortaya çıkmıştır. Her akıllı insan, bunu düşünüp tasdik edebilir. Artık zorlamaya lüzum yoktur. Herkes geleceğini düşünmeli, dinsizlik yüzünden uğrayacağı uhrevî cezayı nazara almalı, zorlamaya hacet kalmaksızın kendi rizasiyle, temiz kanaatiyle İslâm dinini kabul eylemelidir. Aksi takdirde âkıbetini kendisi düşünsün.

(Artık her kim Tâğuta küfreder. Allah Teâlâ’ya imanda bulunursa kopması bulunmayan bir kulpa yapışmış olur.) Yani bu halde hakikî bir dine sarılmış, ezelî ve ebedî olan bir Yüce Yaratıcının ulûhiyetini tasdik ederek kendi geleceğini emniyete almış, tehlikelerden kendisini kurtarmış olur. Tâğût, azgın, taşkınlık yapan, bozguncu kimse demektir. Şeytan bir Tâğût olduğu gibi Cenab’ı Hak’ki inkâr eden, insanları dinden, ahlâktan mahrum bırakmaya çalışan her şahıs da bir tâğuttur.

Rablık iddiasında bulunan Firavunlar, Nemrutlar ve onların peşine düşmüş olan bozguncu ve tabiatçı kimseler de birer tâğuttur. Sihirbazlar, kâhinler de bu kabildendirler işte bunların bu durumlarını bilip de kendilerinden kaçınmak, tâğuta küfretmek demektir. Onu inkâr edip hakka yönelmektir. (Ve Allah Teâlâ işitendir) söylenilen sözleri, irşat edici sözler ile saptırıcı lâkırdıları duyar ve Hak Tealâ (bilendir) herkesin içindeki şeyleri bilir, herkesin niyet ve fiillerinden haberdardır, sözlerinde, inançlarında samimî olanlar ile olmayanlar Hak Tealâ’ya tamamiyle malumdur.

“Müslümanlıkta cihadın meşruiyeti, İslâmiyeti düşmanlarına karşı müdafaa içindir, fitnelerin ortaya çıkmasına meydan vermemek içindir. İslâmiyetin yüceliğini cihana neşretmek ve ulaştırmak içindir, düşmanların hücumundan İslâm ülkelerini korumak içindir. Yoksa başka milletleri zoru zoruna İslâmiyeti kabule sevk için değildir. Müslümanlıkta zorlama bulunmadığı içindir ki, müslümanlara mağlûp olan milletler, yine kendi dinlerini muhafaza edegelmişlerdir. Hiç biri zorla İslâmiyete sokulmamıştır.

Hiç birinin vicdan hürriyetine aslâmüdahale edilmemiştir. Elverirki, yaptıkları anılaşmalara, verdikleri sözlere uysunlar, bir karışıklığa cür’et göstermesinler. Fakat bir gayrimüslim, ahdini bozarsa veya bir müslüman bilahara dininden döner, başka bir dine girerse elbetteki cezayı hak ederler. Meselâ: Bir müslüman dinden dönünce tevbe etmesi ve af dilemesi kendisine teklif edilir.

Buna rağmen yine küfründe israr ederse idam cezasına çarptırılır. Bu zorlama meselesi değildir. Belki mensup olduğu İslâm cemiyetinin dinini küçümseyerek ona karşı muhalif bir cephe almış olacağından ve kötü bir örnek teşkil etmiş ve İslâmiyet aleyhinde propağanda yapacağı düşünülmüş olacağından dolayı tatbik edilmesi gereken bir cezadır.

Genel nizamî bozmaya meydan vermemek için bunun tatbik edilmesi sosyal siyasetin icaplarındandır. Nitekim: Bir milletin fertlerinden olan her hangi bir şahıs da o milletin kanunlarına muhalif hareketinden dolayı cezaya uğrar, bu ceza, bir cebir ve zorlama sayılmaz, onun vicdanî kanaatine bir müdahale addedilemez. Böyle bir ceza; umumun selâmeti adına bir hikmet ve menfaat gereğidir.

257. Allah Teâlâ imân edenlerin velisidir. Onları zulmetlerden nura çıkarır. Kâfir olanların velileri ise tağuttur. Onları nurdan zulmetlere çıkarırlar. İşte onlar cehennem ehlidirler. Onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.

257. Bu âyeti kerime, imân ehli ile küfür ehlinin hallerini göstermekte, bu suretle insanlığı aydınlatma ve uyarma lütfunda bulunmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ) Yüce zatına (imân edenlerin velisidir) onların yardımcısıdır, onların muhafızıdır. (Onları zulmetlerden) cehaletten, kötü itikattan, kötü eğilimlerden koruyarak (nura) hidayete, imân nuruna ve saadet alanına (çıkarır.)

Onları mânevî karanlıklardan kurtararak ebedî aydınlığa iletir. (Kâfir olanların) küfürleri Allah’ın ilminde sabit bulunanların (velileri ise tâğut’tur) şeytandır, diğer saptırıcı kimselerdir, Kab İbni Eşref gibi dinsiz reislerdir. (Onları) o küfrü kabul edip aslî yaratılışlarına muhalef eyleyenleri (nurdan) hidayetten, tabii ışıktan veya müşahede edip durdukları mucizelerin aydınlığından mahrum bırakarak (zulmetlere) küfür ve isyan karanlıklarına, cehalet ve dalâlet vadilerine (çıkarırlar.) Onları ebedî bir felâkete uğratırlar.

Evet!. Şeytanlara, şeytan tabiatlı kimselere aldanıp uyanlar kendi sağlam yaratılışlarını kaybederler, dinin nuruyla aydınlanmaya kabiliyetli oldukları halde o iğfal eden kimseler yüzünden bu kabiliyetlerini elden çıkararak küfür ve günah karanlıklarına düşmüş olurlar. Her türlü yasağı işlerler, nihayet bir ebedî azaba yakalanmış olurlar. Evet!.. (İşte onlar) o şeytanlar ve onların saptırıp küfür karanlıklarına düşürdükleri kimseler yok mu? İşte onlar (cehennem ehlidirler.)

İşledikleri suçlardan dolayı cehennem ateşine uğrayan kimselerdir. Ve (onlar o ateşte ebedî olarak kalan kimselerdir.) Bu da onların kötü itikatlarının, kötü amellerinin bir cezasıdır. Onlar binlerce sene yaşayacak olsalar, aynı itikafta bulunmaya karar vermiş dinin nurundan ebediyyen ayrılmak kararında bulunmuş oldukları için böyle ebedî bir azabı hak etmişlerdir.

Bu husustaki ilâhî açıklamaları, dini tehditleri hiçe sayan dinsizlerin lâyık oldukları ceza, bundan başka olamaz. Elbette şeytanlara tâbi olanlar, böyle bir âkibete uğrayacaklardır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim, bizlere bugibi dinsizlerin hayat tarihlerine dair bilgiler vererek bizleri uyarmakta ve aydınlatmaktadır.

258. Sen görmedin mi Allah Teâlâ kendisine mülk verdiği için İbrahim ile Rabbi hakkında mücadelede bulunanı?. O zaman İbrahim; Rabbim o kudretli zattır ki, diriltir ve öldürür deyince “ben de diriltir ve öldürürüm” demişti. İbrahim: Şüphe yok ki, Allah Teâlâ güneşi doğudan getirir imdi sen onu batı tarafından getir deyince de o kâfir şaşırıp kalmıştı. Ve Allah Teâlâ zalimler gurubuna hidayet etmez.

258. Bu âyeti kerime, tâğût güruhundan olan Nemrudun kâfirce iddiasını ve onun nasıl apışıp kaldığını bir ibret nümunesi olmak üzere göstermektedir… Rivayete göre Hz. İbrahim, tanrılık iddiasında bulunan Nemrudu, hak dine dâvet etmiş, bir takım putları kırmış olduğu için hapsedilmişti. Sonra Nemrut, o muhterem Peygamberi yanına çağırarak onunla tartışma ve mücadelede bulunmuş, Ya İbrahim!. Senin rabbin kimdir?, diye sormuştu. İşte bu âyeti celile, bu mücadeleyi şöylece beyan buyuruyor.

(Sen görmedin mi?) Habibim!. Hbette sen bilirsin, Kur’ân’ı Kerim sana haber vermiş bulunmaktadır ki, (Allah Teâlâ kendisine mülk) dünyevî bir saltanat, bir hâkimiyet (verdiği için) buna gururlanarak Hz. (İbrahim ile Rabbi hakkında mücadelede bulunanı) Nemrut adındaki kötü ruhlu şahsı (o zaman) o Nemrudun suali üzerine Hz. (İbrahim, benim rabbim o zat) Yüceler Yücesi (dır ki, diriltir ve öldürür) dilediğine hayat verir, dilediğini hayattan mahrum bırakır (deyince) o tanrılık iddiasında bulunan cahil Nemrut, kendisinde yaratıcılık sıfatı olduğunu iddiaya cür’et ederek (ben de diriltirim ve öldürürüm demişti.)

Rivâyete göre hapishaneden iki şahıs getirterek birini salıvermiş, birini de öldürmüş, bu cahilce hareketiyle güya iddiasını isbat etmek istemişti. Hz. İbrahim, bu herifin diriltme ve öldürmenin mahiyetini idrakten âciz olduğunu veya onun aczini göstermemek için böyle şarlatanlığa saptığını görünce daha açık bir delile geçerek: (İbrahim, şübhesiz Allah Teâlâ güneşi doğudan getirir) doğu tarafından doğmaya sevkeder.

(İmdi sen) de hâşâ tanrılık ve yaratıcılık iddiasında doğru isen (onu) o güneşi (batı tarafından getir deyince de o kâfir) Nemrut (şaşırıp kalmıştı.) Hayret ve dehşet içinde kalmış, delili kesilmiş bir hale düşmüştü. İşte Allah Teâlâ böyle inkârcıları, yalancıları hüsrana uğratır, (ve Allah Teâlâ) böyle (zalimler gurubuna hidayet etmez.) Onlar hidayete olan kabiliyetlerini zâyetmiş, nurdan çıkarak karanlıklara düşmüş bir halde bulunurlar..

Velhâsıl: Elde ettikleri geçici bir hâkimiyete, bir varlığa güvenerek tanrılık iddiasına cür’et edenler, hakikî bir dinden yüz çevirenler nihayet şaşkın ve kahre uğramış olurlar, rezilce bir duruma düşerler, alçaklık ve cehaletleri bütün âleme gösterilmiş bulunur.

O gibi vicdansızlara karşı hakkı müdafaa eden, Allah’ın Rab sıfatını tasdik eden ve yücelten her hangi bir zat ise başarılara ulaşır, ebedî bir saadete, bütün mü’minlerin sevgi ve saygısına mazhar bulunur. “124” üncü âyeti kerimeye de bakılabilir!..

§ “Nemrut”, Bâbil şehrinin kumcusudur. Orada hükümdar bulunmuştur. Başına İlk taç koyan ve yer yüzünde kibirle saltanat süren ve tanrılık iddiasına cür’et eden bir şahıstır. Kendisine musallat olan sivrisinekler tarafından öldürülmüştür, İsa Aleyhisselâm’ın milâdından 2640 seneönce olduğu zannediliyor…

259. Yahut o kimse gibisini görmedin mi ki, bir kasabaya uğramıştı O kasabanın tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı. Allah Teâlâ bu kasabayı bu ölümden sonra nasıl diriltecek diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ o kimseyi yüz sene ölü bıraktı. Sonra da onu diriltti. Dedi ki: Ne kadar kaldın? Dedi ki: Dedi: ki “Bir gün veya bir günün bazısı kadar kaldım.” Dedi ki: “Hayır yüz sene kaldın imdi yiyeceğine ve içeceğine bak ki, hiç biri bozulmamış, merkebine de bak. Ve seni nasa bir ayet kılmak için bu yapacağımızı yaptık ve kemiklere bak, onları nasıl biri birine birleştiriyoruz. Sonrada onlara et giydiriyoruz”. Vakta ki bu hakikat kendisine tebeyyün etti. Dedi ki: “Ben bilirim Allah Tela şüpe yok her şeye kadirdir.

259. Bu âyeti kerime, Allah’ın kudretiyle ne kadar hârikaların meydana gelebileceğini ve ölümden sonra dirilmenin bir nümunesini gösteriyor… Bir rivayete göre bu âyeti kerime de yeniden diriltildiği bildirilen zat, Üzeyr Aleyhisselamdır.

Bu zatın peygamberliğinde ihtilâf vardır. Bu İsrail Oğulları arasında bulunuyordu. “Buhtû Nasr” Kudüs havalisini zaptedip hârabeye dondurmuş, halkının bir kısmını öldürmüş, bir kısmını da esir almıştı. Bunların içinde daha genç olan Hz. Üzeyr de bulunuyordu. Bâbilde bir zindana atılmıştı. Buradan bir yolunu bularak kaçmış, Kudüs havalisine gelmiş, fakat oraları büsbütün harap ve âhaliden boş olarak görünce üzülmüş buranın eski haline nasıl geleceğini üzüntüyle düşünmüştü.

İşte bu hâdise şu şekilde anlatmıyor: (Yahut o kimse gibisini görmedin mi?) Yani: Onun hâli gibi garip, harikûlâde, Allah’ın kudretine delil olan şu olaylardan haberdar bulunmadın mı ki: O kimse (bir kasabaya uğramıştı) kendi eski vatanı olan Beyti Maktise veya Mutefikeye dönmüştü. (O kasabanın) ise (tavanları çökmüş, onların üzerine duvarları yıkılmıştı.) Yani: Büsbütün harab olup ahalisinden kimse kalmamıştı.

O zat, bu hali görünce pek üzülmüş (Allah Teâlâ bu kasabayı bu ölü” münden sonra nasıl) ne vakit (diriltecek) acaba bunu yeniden eski haline getirmeğe Allah’ın iradesi yönelecek mi? (diyordu), tecrübelere göre böyle büsbütün mahvolup tarihe karışan bir varlığın eski haline gelmesinin uzak görüldüğünü, bu cihetle bunun nasıl diriltileceğini söylüyordu.

Yoksa Cenab’ı Hak’kın bunu yeniden diriltmeye kâdir olduğunu o zat da biliyordu. Fakat Cenâb-ı Hak, bunun ve benzerlerinin meydana gelmesini birer kudret harikası olmak için o zat vâsıtasiyle bütün insanlığa göstermek, beyan etmek hikmetinden dolayı (bunun) bu temenninin (üzerine Allah Teâlâ o kimseyi yüz sene ölü bıraktı) hayattan mahrum kıldı. (Sonra da onu) yeniden (diriltti) ve Cenâb-ı Hak veya bununla ilgilenen melek (dedi ki: Ne kadar kaldın?.) başından geçen hâli biliyor musun?

Ne miktar ölmüş bir halde bulundun?. Farkında mısın? O da kendisini uykuda imiş gibi zannederek (dedi ki: Bir gün veya bir günün bâzısı kadar kaldım.) Cenâb-ı Hak ise kendisine vahy ederek veya melek vâsıtasiyle (dedi ki: Hayır, yüz sene kaldın), bu müddet içinde ölmüş bulunuyordun (İmdi yîyeceğine ve içccegîne bak ki) vaktiyle yanında bulunmuş olan yiyecek ile içeceğe dikkat et ki, onlardan (hiç biri bozulmamış) bunlar bu yüz sene içinde oldukları gibi kalmışlardır. Bunların incir ile şıra olduğu mervidir.

(Merkebine de bak) o da ne hâle gelmiş, parça parçaolan kemikleri kendisinden nasıl ayrılmış (ve seni insanlara bir âyet kılmak için) böyle öldürüp dirilttik, seni öldükten sonra dirilmenin varlığına bir delil kıldık (ve kemiklere bak onları nasıl birbirine birleştiriyoruz) hepsini tekrar yerlerine nasıl iade ediyoruz. (Sonra da onlara et giydiriyoruz) onları yeniden eski haline getiriyoruz, hayata erdiriyoruz.

Bu kemikler ya öldükten sonra diriltilen zatın veya onun merkebinin veya genel olarak orada bulunan bir takım hayvanatın kemikleri idi ki, kendilerinden ayrılmış, parça parça olmuş, kuruyarak etten soyulmuş iken Allah’ın kudretiyle yeniden eski hallerini almış, bu da ap açık görülmüştü. (Vaktaki) bu hakikat, bu ölüleri diriltme hususu veya Allah Teâlâ’nın kudretinin kemâli (kendisine) o kimseye (belli oldu) bunları gözleriyle görüp müşahede eyledi.

(Dedî ki: Ben bilirim, Allah Teâlâ şüphe yok ki her şeye kadirdir.) Binaenaleyh bütün ölüleri yeniden diriltmeğe de imân ettik, kudreti vardır. Ölülerin nasıl diriltileceğini benim düşünüşüm, buna Allah’ın kudretinin fazlasıyla kâfi olduğunu bilmediğimden değildir. Belki bu diriltme acaba takdir edilmiş midir? Takdir edilince acaba nasıl bir sûretle meydana geleceğini endişe ettiğimden dolayıdır. Yoksa Cenâb-ı Hakkın buna ve diğer nice hârikalar, eşsiz şeyleri yaratmaya ne kadar kadir olduğu şüphesizdir.

Velhâsıl bu zatın bu vefatından yetmiş sene sonra Kudsi Şerif havalisi bir iran hükümdarı tarafından fethedilerek tekrar imar edilmiş, İsrail Oğullarının kalıntıları da yine burada toplanmış; bu havali âdeta yeniden hayat bulmuştu. O zat da yeniden hayat bulunca iki üç harika karşısında kalmış, hem kendisinin, hem kemiklerin yeniden hayat bulduğunu görmüş, hem de yurdunun yeniden canlandığını müşahede eylemişti. Cenâb-ı Hak’kın daha böylece nice hârikalar! meydana getirmiş ve getirmekte olduğu şüphesizdir, İşte onlardan yine birini de Kur’ân-ı Kerim bizlere bildirmektedir.

260. Ve o vakti de yâdet ki. İbrahim, Yarabbi! Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demiş, Cenâb-ı Hak da inanmadın mı?, diye buyurmuştu. O da evet… İnandım, fakat kalbim mutmain olsun için demiş. Allah Teâlâ: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir sonra her dağ üzerine onlardan birer parça at, sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler ve bil ki Allah Teâlâ şüphe yok azizdir, hakimdir diye buyurmuştur.

260. Bu âyeti kerime de Cenab’ı Hak’kın kudretine, âhiret âlemine dair bir başka delildir. Şöyle ki: Habibim!. (Ve o vakti de yâdet ki. İbrâhim) Aleyhisselâm niyaz ederek (Yarabbi!. Ölüleri nasıl dirilteceğini bana göster demişti) Hz. İbrahim, Cenâb-ı Hak’kın dirilten ve öldüren olduğunu Firavuna karşı söylemişti. Onun bu hususta aslâ şüphesi olamaz. Ancak diriltmenin ne suretle, ne gibi bir keyfiyetin vuku bulacağını bir an evvel gözleriyle görmesini niyaz etmiş oluyordu.

Cenâb-ı Hak da vahiy yoluyla hitap ederek Hz. İbrahim’e (inanmadın mı? diye buyurmuştu) yâni: Sen Allah’ın kudretiyle ölülerin yeniden diriltileceğini biliyorsun ve inanıyorsun, bu yeter, her halde görmene lüzum yok, maamafih senin değerini yükselmek için ve görüp işitenlere bir lütuf ve bir uyanma vesilesi olmak için sana bir diriltme nümunesi göstereyim diye vahy olunmuştu. Böyle bir ilâhî hitaba hâil olan (Hz. İbrahim de evet… inandım) Yarabbi!. Sen ölmüşleri diriltmeğe kadirsin buna inanmışızdır.

(fakat kalbim mutmain olsun için) böyle bir niyazdabulundum, tâ ki bu hususta ben kesin bilgiden başka gözle görme lütfuna da nâil olayım, bu hususta ilâhî kudretin tecellisini daha dünyada iken görmüş bulunayım (demiş.) Bunun üzerine (Allah Teâlâ da: Kuşlardan dört tanesini tut da onları kendine çevir) onları güzelce görüp tanı, ve onları parça parça et de (her dağ başına onlardan birer parça at.) Bu kuşlar bir rivayete göre tavus, horoz, karga ile güvercin imiş. (Sonra da onları çağır, sana koşarak gelirler) ölünün nasıl yeniden hayat bulacağını böyle bir numune ile görmüş olursun. (Ve bil ki, Allah Teâlâ şüphe yok ki azîzdir) her dilediğini yapmaya kadirdir (hakimdir) her fiili bir nizam ve düzen içindedir, bir hikmet ve menfaata dayanmaktadır. Bir çok şeyleri birer sebebe bağlamış olması da birer hikmet gereğidir, (diye buyurmuştur.)

Hz. İbrahim de bu ilâhî emre uymuş, parçalayıp atmış olduğu kuşların bir harika olmak üzere tekrar hayata kavuştuklarını görmüştür. Velhâsıl: Bu olay, insanlık için bir ibret dersidir. Bu kuşları ve benzerlerini başlangıçta böyle hayat sahibi, çeşitli sınıflara, muhtelif özelliklere sâhip bir halde yaratmış olan bir Yüce Yaratıcının bunları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye kâdir olacağı da son derece açıktır. Herhalde diriltme İlk yaratmadan daha kolaydır.

Kâinatı Yaratanın varlığına inanan bir insan böyle harikûlâde görülen bir olayın meydana gelmesini inkâr edemez. Artık öyle bir Yüce Yaratıcının bütün emirlerine, yasaklarına göre harekette bulunmak, onun dini uğrunda her türlü fedakârlığı bir nimet telâkki etmek, onun yolunda mâl ve bedenle hizmette bulunmayı bir selâmet vesilesi ve saadet bilmek lâzım gelir, İnsan o sayede karanlıklardan kurtulup nura çıkar. İşte bunun içindir ki, Cenâb-ı Allah, bizlere mallarımızı hak yolunda harcamayı, fedakârlıkta bulunmayı emrediyor.

261. Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, o bir dananın durumu gibidir ki, yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz dana bulunmuş olur. Ve Allah Teâlâ dilediğine kat kat artırır. Ve Allah Teâlâ geniştir, herşeyi bilir…

261. Bu âyeti kerime, Allah yolunda harcanacak malların birçok sevâba vesîle olacağını ifade ederek müslümanları buna teşvik etmektedir.

Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın yolunda) yani din uğrunda, cihad için (mallarını harcayanların durumu) hâli, kavuşacakları mükâfatların miktarı (o bir) ekilmiş (danenin durumu gibidir ki yedi başak bitirmiş ve her başakta yüz dane bulunmuş olur.) İşte hak yolunda yapılan bir hayrın, verilen bir zekâtın ve sadakanın da böyle kat kat sevabı vardır.

(Ve Allah Teâlâ dilediğine) güzel amelinin sevâbını (kat kat artırır) bir güzel amele en az on misli sevâp verir ve sahibinin iyi niyetine göre yetmiş, seksen sevap da verir ve hesapsız mükâfatlar da ihsan buyurur. (Ve Allah Teâlâ geniştir) lütuf ve ihsanı pek boldur pek geniştir ve (herşeyi bilir.) kullarının yaptıkları, yapacakları şeyleri tamamiyle bilir, ona göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh yapılan hayır ve iyilikleri de bilip ona göre sahiplerini kat kat mükâfata ulaştırır.

262. O kimseler ki, mallarını Allah yolunda harcarlar. Sonra da o harcadıklarına bir minnet, bir eziyet yüklemezler. İşte onlar içinRabbileri katında mükâfat vardır. Ve onların üzerine bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır…

262. Bu âyeti kerime, Allah’ın kabul edeceği harcamaların nasıl olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (O kimseler ki) o mü’min ihlaslı kullar ki (Allah yolunda) cihad uğrunda, İslâm ordusunun donanım! hususunda ve fakirlere yardım maksadiyle (harcarlar) mallarını harcamış bulunurlar (sonra da o harcadıklarına) o bolca harcadıkları mallara (bir minnet) de bir başa kakışta da bulunmazlar (ve bir eziyet) bir gönül incitecek muamele (yüklemezler) bu iyiliği tam bir samimiyyet ve nezaketle yapmış olurlar (işte onlar için Rabbi) kerimleri (katında mükâfat vardır.) Onlar, bu yaptıklarının karşılığına, sevâbına kavuşacaklardır.

(Ve onların üzerine bir korku yoktur) dünyada ve ahirette hoş olmayan hallerde korunmuş bulunacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Onlar istedikleri güzel şeyleri kaybetmekten dolayı hüzün ve kedere uğramayacaklardır. Cenab’ı Hak onları, arzularına kavuşturacaktır.

§ Rivâyete göre bu âyet Hz. Osman ile Hz. Abdurrahman İbni Avf hakkında nâzil olmuştur. Tebük gazvesinde müslümanların ordusu darlık içinde kalmıştı. Buna “ceyşülusre” denilmiştir. Hz. Osman, bin deve semeriyle, palasıyle beraber getirip Hz. Peygambere vermiş, ayrıca da bin dinar dağıtmıştı. Rasûli Ekrem de, Yarabbi!. Ben Osmandan râzı oldum, sen de râzı ol diye duada bulunmuştu.

Abdurrahman İbni Avf da dört bin dirhem vermiş ve Ya Rasûlüllah! Sekiz bin dirhemim vardı, bundan dört bin dirhemini kendi nefsim ile âilemin nafakası için sakladım, dört bin dirhemini de Rabbime ödünç verdim demişti. Nebiyyi Zişân Hazretleri de: Allah Teâlâ sakladığını da, verdiğini de sana mübârek kılsın diye dua buyurmuştu.

İşte bu zatlar bir minnet, bir eziyet söz konusu olmaksızın sırf İslâm dinine hizmet için bu cömertçe tesadduklarda bulunmuşlardı. İşte böyle samîmî şekilde yapılacak fedakârlıkların pek büyük mükâfatlara vesîle olacağını bu âyeti kerime, müjdelemiş bulunmaktadır. Ne mutlu böyle hak yolunda mallarını harcayanlara!..

263, Bir iyi söz, bir af, kendisini bir eziyet takip eden bir sadakadan hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ zengindir, halîmdir.

263. Bu âyeti kerime, bizlere en güzel şekilde geçinme ve bir sosyal terbiye dersi vermektedir.

Şöyle ki: (Bir iyi söz) bir tatlı lâkırdı, bir gönül alan konuşma, bir fâideli kelâm (bir af) bir kusuru gizlemek, bir hoş olmayan hâli açığa çıkarmamak (kendisini bir eziyet takip eden) arkasından bir başa kakan, bir uzun dillilik şeklinde gelen (sadakadan) bir mal harcamadan (hayırlıdır), binaenaleyh bir fakire ve benzerlerine bir malı başa kakarak, bir kibir ve gururla vermekten ise onu nazikâne bir sûretle savmak bir içtimaî terbiye icabıdır.

Ve netice de daha iyidir. (Ve Allah Teâlâ zengindir) kullarının sadakalarına ihtiyacı yoktur. Allah rızası için yapılacak iyilikleri mükâfatsız bırakmaz. (Halîmdîr) kullarının lâyık oldukları cezaları hemen vermez, tevbe etmeleri ve af dilemeleri için mühlet verir. Artık bu ilâhî lütufdan istifade edilmelidir, insanlık icabı işlenmiş olan günahlardan bir an evvel tevbe edip, af dileyip Cenâb-ı Hak’kın merhamet deryasına can atmalıdır…

264. Ey imân etmiş olanlar! Sadakalarınızı baş kakmakla, incitmekle iptal etmeyiniz. O kimse gibi ki, malını insanlara gösteriş için harcar da Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanmış bulunmaz. Artık o kimsenin hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaypak taşın hâli gibidir ki, ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur. Onlar kazanmış olduklarından bir şeye kâdir olamazlar. Ve Allah Teâlâ kâfirler gurubuna hidayet etmez…

264. Bu âyeti kerime, başa kakmak suretiyle ve dine aykırı olarak yapılan iyiliklerin sahiplerine fâide vermeyeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler! Sadakalarınızı) fakir ve düşkünlere yapacağınız yardımları onlara (başa kakmakla) onları sözlerinizle, hareketlerin izle (incitmek) sûretiy (le iptal etmeyiniz) sevaptan mahrum bırakmayınız.

(O kimse gibi ki, malın; insanlara göstermek için harcar) gösterişte bulunur (da Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etmiş bulunmaz) münâfıkca hareket eder durur. (Artık o kimsenîn hali, üzerinde biraz toprak bulunan bir kaypak taşın hâli gibidir ki,) o, toprağı muhafaza edemez. Ondan bir fâide göremez. (Ona şiddetli bir yağmur isabet ederek onu dümdüz bir halde bırakmış olur.)

Üzerinde topraktan eser görülemez. İşte başa kakma ve eziyete dayalı olan bir iyilik de böyledir, onu yapan ölümün pençesine tutuldu mu, o iyilikten bir eser kalmaz, ondan yararlanamaz, boş yere mahvolup gitmiş bulunur. İşte bu gibi münâfık kimseler ebediyyen mahrumiyete mahkûmdurlar. (Onlar) öyle başa kakmakla insanlara eziyet vermekle yapmış oldukları sadakalardan ve diğer (kazanmış olduklarından bir şeye kâdir) bir sevaba nâil (olamazlar), onların bu amelleri boşunadır.

(Ve Allah Teâlâ kâfirler gurubuna hidâyet etmez) öyle gösteriş için iyilik yapan münâfıkları doğru yola sevk eylemez. Binaenaleyh yapılacak bir iyilik, verilecek bir sadaka; iyi niyete, güzel bir itikada dayalı olmalıdır. Başa kakmadan, kalb kıracak sözlerden, kibir ve gururdan beri bulunmalıdır. Yoksa onların yapacakları bu iyiliklerin ne kıymeti vardır… “Lâzım değil inâyeti ehli tekebbürün” “Bahşeyledim atâsını vechi abusuna” Kibirli kimsenin yardımı lâzım değil Onun yardımını asık suratına bağışladım.

265. Ve mallarını Allah’ın rızâsını kazanmak ve nefislerini tesbit için harcamada bulunanların durumu ise bir bahçenin durumu gibidir ki, ona çokça yağmur yağar da meyvelerini iki kat olarak yetiştirir. Ona çokça yağmur değil de çiy isabet etse yine kifayet eder. Ve Allah Teâlâ yapacağınız şeyleri görücüdür.

265. Bu âyeti kerime, Allah’ın rızâsına ve dinin hoşgörüsüne dayalı olan sadakaların sahiplerine ne kadar faydalı olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: Başa kakmadan beri ve samimi mü’min olan (ve mallarını Allah’ın rızâsını kazanmak) için (ve nefislerini tesbit için) yanî:

İmanda sebat etmek ve cömertlikle vasıflanmak; ibâdet ve itaat etme alışkanlığını kazanmak için (harcamada bulunanların) bu harcamaya ait (durumu ise) güzel ve seçkin (bir bahçenin durumu gibidir ki) bütün hallerde meyve verir ve sâhibine fâide temin eder. (Ona çokça yağmur yağar da meyvelerini iki kat olarak yetiştirir.)

Maamafih o öyle bir ürünverme gücüne sahiptir ki, (ona çokça yağmur değil de) yalnız (çiğ) bir rutubet, en zayıf bir yağmur (isâbet etse) yine kifâyet eder, yine onun meyveleri, kat kat yetişir. Artık ona göre hareket ediniz, samimiyetten, iyi niyetten ayrılmayınız (ve) biliniz ki, (Allah Teâlâ yapacağınız şeyleri görücüdür) onun yüce zatına hiç bir şey gizli kalamaz.

Binaenaleyh ihlaslı olanların da, gösterişte bulunanların da hallerini bilir. Ona göre mükâfat ve cezâ verecektir. Ne güzel bir teşvik ve ne güzel sakındırma.

266. Biriniz arzu eder mi ki, onun hurma ve üzüm ağaçlarıyla dolu olan ve bunların altından ırmaklar akan bir bahçesi bulunsun ve onun için o bahçede her türlü meyveleri olsun, fakat kendisine ihtiyarlık çöksün, kendisinin zayıf zayıf yavrucakları da bulunuversin de o bahçeyi içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıversin? İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere böylece beyan buyuruyor. Tâ ki tefekkür edesiniz…

266. Bu âyeti kerime, daha dünyada iken ebedî hayatını kazanmaya vesîle olacak şeyleri bir nifak ve gösteriş sebebiyle elden çıkaran gafillerin hallerini temsil etmektedir.

Şöyle ki: Ey insanlar! Bir kere düşününüz, hiç (biriniz arzu eder mi ki) severek ister mi ki (onun hurma ve üzüm ağaçlarıyla) ve diğerleriye (dolu olan ve bunların) bu ağaçların (altından ırmaklar akan bir bahçesi) bir bostanı (bulunsun ve onun) o sizden biriniz (için o bahçede her türlü meyvaları) yetiştirir bir halde (olsun. Fakat kendisine ihtiyarlık çöksün) başka birşey kazanmaya iktidarı kalmasın, bununla beraber (kendisinin zayıf zayıf yavrucakları da bulunuversin) hepsi de korunmaya muhtaç bulunsun (da) böyle bir halde (o bahçeyi içinde ateş bulunan bir kasırga isabet ederek yakıversin) o da, onun o çoluk çocuğu da âciz, geçimlerini temin etmekten mahrum, ve şaşkın bir halde kalsınlar. Artık bunu kim arzu eder?.

(İşte Allah Teâlâ) bu gibi ibret verici (ayetlerini sizlere böylece beyan buyuruyor, tâ ki tefekkür edesiniz) düşünüp ibret alasınız ve onun gereği ile amel edesiniz… Kısacası: Beyan buyrulmuş oluyor ki: Bazı kimseler dünyada iken bir takım iyiliklerde, fakir ve düşkünlere yardımda bulunurlar, bunların sâyesinde uhrevî hayatlarını kazanabilirler ve insanlık icabı amellerin eseri olan bir nice günahların yükünden de kurtulabilirler.

Bu böyle iken onlar o yaptıkları hayır ve iyiliklerin kıymetlerini, uhrevî faidelerini gösteriş sebebiyle, başa kakmak ve eziyet etmekle yok etmiş olurlar. Âhirete boş elle giderler, kaybettiklerini telâfi etmeye imkân bulamazlar, felâketler ihtiyaçlar içinde kalırlar. Artık böyle bir durumda kalmayı kim arzu eder?.. Elbette ki kimse arzu etmez. Öyle ise böyle güzel amelleri elden çıkaracak olan çirkin hareketlerden pek kaçınmalıdır…

267. Ey imân edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin için çıkarmış olduğumuz şeylerin temizlerinden harcayınız. Ve öyle kötüsünü vermek kastinde bulunmayınız ki, siz ondan harcarsınız da kendiniz ise onun hakkında göz yummadıkça alıcısı olmazsınız. Ve biliniz ki, şüphe yok Allah Teâlâ zengindir, övülmüştür.

267. Bu âyeti kerime, kazanç yollarını ve yapılacak malî yardımların ne gibi mallardan yapılacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler);Ey Allah Teâlâ’yı tasdik, onun dinî hükümlerini kabul eden müslümanlar! Ticaret san’at gibi bir servet vasıtasıyla (kazandığınız şeylerin) paraların ve sairenin (ve yerden sizin için çıkarılmış olduğumuz) ekinlerin, meyvelerin, madenlerin ve benzeri (şeylerin temizlerinden) iyilerinden, helâllarından Allah yolunda harcayınız. İcap eden zekâtınızı veriniz, fakirlere tesaddukta bulununuz.

(Ve öyle kötüsünü) aşağısını, haram olanını zekât veya sadaka için (vermek kastinde bulunmayınız ki) bu husustaki dinî vâzifenizi İâikiyle yapmış olasınız. Öyle kötü bir mal nasıl infak edilebilir ki, (siz ondan harcarsınız da kendiniz ise) size alacağınıza karşılık olarak verilecek olsa (onun hakkında göz yurumadıkça) müsamaha etmedikçe, sıkılmadıkça veya hakkınızın büsbütün zâyi olacağından korkmadıkça onun (alıcısı olmazsınız.)

Artık nefsiniz hakkında uygun görmediğiniz böyle bir şeyi başkası hakkında nasıl uygun görebilirsiniz?. (Ve biliniz ki şüphe yok Allah Teâlâ zengindir) sizin harcamanıza ihtiyacı yoktur, bununla emretmesi sizin fâideniz içindir. Ve Hak Tealâ (övülmüştür) mahlûkatı için pek büyük nîmetler ihsan buyurmuştur. Her şekilde hamd ve şükre lâyıktır. Artık o Yüce Yaratıcının rızâsına uygun şekilde harcamaktan ayrılmayınız.

§ Malumdur ki, bir milletin iktisat sahasında yükselebilmesi için hem yurdunun arazisinden, madenlerinden ve sair tabiî kaynaklarından istifâde etmesi, hem de ticaret, san’at gibi bir şey ile uğraşması lâzımdır, İşte bu âyeti celile, bizlere bu iki yolun lüzumuna, meşruiyetine işârette bulunmaktadır.

268. Şeytan sizi fakirlik ile korkutur ve sizlere çirkin şeyler ile emreder. Allah Teâlâ ise size kendi katından bir mağfiret, bir lütuf vaad buyurur. Ve Allah Teâlâ geniştir, bilendir…

268. Bu âyeti kerime, dinî vazifelerin yerine getirilmesine mâni olacak şeytan tabiatlı kimselerin aldatmalarına bakılmamasına işâret etmektedir. Şöyle ki: (Şeytan) iblis veya her hangi bozguncu bir şahıs veya kötülüğü emreden nefis (sizi fakirlikle korkutur) malınızı harcarsanız züğürt kalırsınız diye sizi hayırdan men’e çalışır. (Ve sizlere çirkin) ahlâka muhalif, fuhşiyattan sayılan (şeyler ile emreder) o fena şeylere teşvikte bulunur. (Allah Teâlâ ise) Ey Allah rızâsı için harcamada bulunacak mü’minler!.

(Size kendi katından bir mağfiret, bir lütuf) ve kerem (vaad buyurur) yapacağınız harcamadan dolayı Cenab’ı Hak’kın af ve mağfiretine, lütuf ve keremine nâil olacaksınızdır. O harcayacağınız mal, mükâfatsız kalmıyacaktır, ve ondan dolayı fakir düşmeyeceksinizdir.. (Ve Allah Teâlâ geniştir) onun lütuf ve keremi boldur ve (bilendir) yaptığınız harcama ve diğer şeyler ona tamamen malumdur. Artık şeytanın vesvesesine kapılmayın, üzerinize düşen malî, bedenî vazifeleri ifaya çalışınız ki, Yüce Rabbinizin affın, lütuf ve ihsanını elde edesiniz.

269. Dilediğine hikmet verir. Kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise muhakkak ona birçok hayır verilmiş olur. Ve bunu ancak halis akıl sâhipleri tefekkür eder.

269. Bu âyeti kerime, hikmetin kadrini ve onu hangi zatların takdir edebileceğini göstermektedir. Şöyle ki: Allah Teâlâ, kullarından(dilediğine hikmet verir) güzel amele götüren ilim verir, eşyanın hakikatini anlama kudreti verir, İlâhî emirlerin faidelerini, gayelerini anlayabilme kabiliyeti verir, derin anlayış ve fazilet ihsan buyurur. Böyle (kendisine hikmet verilmiş olan bir kimse ise) pek mutludur.

Pek büyük bir ilâhî lûtf a kavuşturmuştur. Çünkü (muhakkak ona) o kendisine hikmet ihsan buyrulmuş olan zata (birçok hayır verilmiş olur.) Bu sâyede ebedî selâmet ve saadete aday olmuş olur. (Ve bunu ancak hâlis akıl sâhipleri) temiz düşünüşe, aydın bir ruha sâhip bulunan zatlar (tefekkür eder) anlarlar. Bunun büyük bir Allah vergisi olduğunu takdir ederek kulluk görevlerini tam bir şevk ile, hoş bir şükran hissi ile ifaya çalışır dururlar. Ne büyük muvaffakiyet!..

§ Hikmet kelimesi, çeşitli şekillerde tarif edilmiştir. Kısacası, Cenab’ı Hakka isnat olunan hikmetten murad, bütün cüzî ve küllî şeyleri bilmesi ve bunları son derece sağlam ve kuvvetli olarak icat etmesi demektir. Bu cihetle Cenab’ı Hakkın bir mukaddes ismi de (hakimdir.) insanlara göre hikmet ise eşyanın hakikatini imkân nisbetinde bilmek ve iyiliğe çalışmaktır. Hikmetle vasıflanmış olan zata ve hikmeti içeren şeye de (hakim) denir. Lokman hekim. Kur’ân’ı Hakim gibi. Maamafih hikmet tabiri şu gibi mânâlarda da kullanılmaktadır:

(l) Kur’ân’ı Kerim,

(2) İlim ve anlayış,

(3) Allah’a ait ilim,

(4) Peygamberlik,

(5) Şüpheden beri olan ruhanî işaret,

(6) Din ve dünyanın iyiliği,

(7) Eşyanın hakikatini bilmek,

(8) Kâinatın yaratılmasındaki faydayı ve var oluş gayesini bilmek.

(9) İlâhî emirlerin fayda ve gayesini anlamak,

(10) Güzel fi’illeri yapma alışkanlığı

(11) Siyaset sahasında insanlığın gücü ölçüsünde ilâhî hükümleri uygulamak,

(12) Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmak, ahlâkî fâziletlerle donanmak,

(13) Her şeyi lâyık olduğu yere, mertebeye koymak, adaletin öngördüğü şekilde harekette bulunmak,

(14) İcat, fâideli bir şey meydana getirmek,

(15) Ruhların sükûnete kavuşarak tatmin olması.

(16) Bir nurdur ki, hakikat ile vesvesenin, hak ile bâtılın arasını ayırır,

(17) Faydalı ilimdir ki, güzel amellere sebep olur… İsterîm her yerde bir hurşidi hikmet parlasın. Her cihetten pertev ilmü fazilet parlasın… İsterim her yerde bir hikmet güneşi parlasın. Her yönden ilim ve fazilet ışığı parlasın.