BAKARA SURESİ

120. Sen onların milletine tâbi oluncaya değin senden ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar aslâ hoşnut olmazlar. De ki: Asıl hidayet Allah’ın hidâyetidir. Eğer sen sana gelen ilimden sonra, onların arzularına uyacak olsan, yemin olsun ki senin için Allah tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.

120. Rasûlüm!.. (Sen onların milletine) yani: Dinine, bâtıl kanaatlerine, heva ve heveslerine (tâbi oluncaya deyin senden ne Yahudiler, ne de Hıristiyanlar aslâ hoşnut olmazlar.) Ne cahilce arzu… Habibim!.. Onlara (deki: Asıl hidâyet. Allah’ın hidâyetidir.) Yani Allah Teâlâ’nın hidâyet yolu olan İslâmiyet yok mu, İşte hidayet yolu onun tam kendisidir, başka değildir.

(Eğer sen, sana gelen ilimden sonra) Kur’ân’ı Kerîm ile, diğer bir kısım mucizeler ile İslâmiyetin hak oluşu öyle ortaya çıkmış olduktan sonra (onların havalarına) o bâtıl milliyetlerine, arzularına bil farz (uyacak olsan yemin olsun ki, seniniçin Allah tarafından ne bir dost bulunur ne de bir yardımcı.) O takdirde ebedî bir hüsran yüz göstermiş olur.

§ Yüce Peygamberler böyle bir hüsrana uğramaktan korunmuşlardır. Onlar ebediyyen günahsız, ilâhî korumaya mazhardırlar. Bu tarzdaki Kur’ân beyanatı, asıl müslüman fertler için bir uyanıklık vesilesidir. Her asırda gayri müslimlerin müslümanları yoldan çıkarmak için ne çarelere başvurdukları, ne propağandalar yaptıkları malumdur.

Artık bütün müslümanlara düşen vazîfe uyanık bulunmaktır. Öyle yaldızlı, aldatıcı sözlere kulak vermeyerek kendi yüksek dinlerinin, milliyetlerinin parlak feyz ve irfan sahasında muntazam bir şekilde yaşamağa devam etmektir. Başarı Cenâb-ı Haktandır.

121. Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler ki, onun hakkiyle okuyarak tilâvette bulunurlar. İşte onlar ona iman ederler. Ve kimler ki onu inkâr ederlerse işte hüsrana uğramış olanlar da onlardır.

121. Bu âyeti kerime, her hangi bir ilâhî kitabı ona layık bir şekilde okuyup anlayanların o kitaba İman edeceklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Kendilerine kitap verdiğimiz kimselerki) gerek geçmiş ümmetlerden olsunlar ve gerek şimdiki ümmetlerden bulunsunlar peygamberleri vasıtasiyle elde ettikleri bir ilâhî kitabı güzelce düşünür, (onu gerçek bir şekilde tilâvette bulunurlar) ondaki beyanları değiştirip bozmaz, ondaki yüceliği, ondaki fazîlet ve hikmeti güzelce düşünürler (İşte onlar ona Allah kitabına (İman ederler.)

Onun hak olduğuna, İçindekilerin hakikat olduğuna kânî olurlar. (Ve) bilâkis (kimler ki, onu) o Allah kitabını lâikıyla göz önüne almayarak hemen (inkâr ederlerse) bu yüzden küfre düşerlerse (İşte hüsrana) ebedî zarar ve ziyâna felâkete (uğramış olanlar da onlardır.) Onlar ebedî saadetten mahrum cehennem azabına ebedî olarak mâruz kalmış olacaklardır.

§ Bu âyeti kerime, Habeşistandan Medine-i Münevvereye gelip İslâmiyeti kabul eden bir kısım ehli kitap hakkında nâzil olmuştur. Yahudilerden, Hıristiyanlardan olup ta Tevrat ve incil kitaplarını değiştirme ve bozma olmaksızın okuyan, onlarda yazılı olan son peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarını olduğu gibi mütalâa eden insaflı, düşünceli ehli kitabın İslâm dinini kabul edeceklerine de işaret buyurmaktadır.

Nitekim vaktiyle Yahudilerden Abdullah ibni Selâm gibi âlim zatlar İslâmiyeti kabul etmişlerdi. Bugün de Avrupada, Amerikada bulunan bir kısım ilim adamı, aydın hıristiyanlar, Kur’ân’ı Kerîm’i okuyarak ondan istifade ediyorlar, Kur’ân’ın yüceliğini tasdik ederek İslâmiyeti kabul ile neşre çalışıyorlar.

Binaenaleyh hidâyete, ebedî saadete nâil olmak isteyenler için en birinci vazîfe, Allah’ın Kitabını güzelce muhafaza edip onun kutsal hükümlerine İman edip onunla amel etmektir. Bir şahıs, bir kavim için en ebedî felâkete sebepte Allah Kitabının mukaddes hükümlerini değiştirme ve bozmaya cüret ile onu inkâra, onunla alaya cesâret etme alçaklığında bulunmaktır.

122. Ey İsrail Oğulları!.. Size ihsan etmiş olduğum nimetimi ve sizi âlemler üzerine üstün kılmış olduğumu hatırlayınız.

122. Bu mübârek âyetler, İsrail Oğullarını uyandırmak için vaktiyle nâiloldukları nimetleri düşünmeğe tekrar dâvet ediyor. Onların ahiret gününün felâketinden kurtulabilmeleri için İslâmiyeti kabulden başka çare bulunmadığına işarett e bulunuyor.

Şöyle ki: (Ey İsrail Oğulları!.. Size) sizin ata ve ecdadınıza vaktiyle (ihsan etmiş olduğum nîmeti) hatırlayınız. Sizin ırkınıza vaktiyle Hz. Musa gibi şanı yüce bir peygamberi göndermiştim, sizlere son peygamberin vasıflarını İçeren Tevrat kitabını vermiştim, sizleri Firavun’un öldürücü pençesinden kurtararak bir hükümete nâil kılmıştım. (Ve sizi âlemler) yani muasır milletler (üzerine tefdil) onlardan üstün (kılmış olduğumu hatırlayınız.)

Artık bu nimetleri düşünün de şimdi nankörlük etmeyin. İslâmiyet gibi yüce ve kitaplarınızda yüksek vasıfları yazılı bir evrensel kabulden kaçınmayın, böyle hakikî bir dinden mahrumiyetin, ahiretteki cezasını düşünün.

123. Ve öyle bir günden sakının ki, hiç bir şahıs hiç bir şahıs için bir şey ödeyemez ve hiç bir şahıstan fidye de kabul edilmez. Ve ona şefaatte fayda vermez. Ve onlar yardım da olunmazlar.

123. Ey İsrail Oğulları… (Ve öyle bir günden) bir kıyâmet ânından, bir âhiret hesabından (sakının ki) o günde (hiç bir şahıs başka bir şahıs için) onun hesabına olarak (bir şey ödeyemez.) Onu mesuliyetten kurtarmak için ona yardımda bulunamaz. (Ve hiç bir şahıstan fidye de kabul edilmez.) O şahıs öyle bir fidye karşılığında azaptan kurtarılamaz. (Ve ona şefaat de fayda vermez.)

Allah’ın izni olmadıkça kimsenin kimseye şefaati kabul edilmez. (Ve onlar) öyle dünyada diyanetten, Hakka itaatten mahrum olan şahıslar o ahiret âleminde (yardım da olunmazlar.) Onlar hiç bir kimsenin yardımına nâil olamazlar. Binaenaleyh daha dünyada iken uyanınız, üzerinize düşen vazifeleri belleyiniz, hak dini kabul ederek ibâdet ve itaatte bulununuz ki o müthiş ahiret hayatının azabından emin, selâmet ve saadete nâil olabilesiniz. Ne merhametli bir nasihat! 47, 48. âyetlere de müracaat ediniz.

124. Şunu da hatırla ki, bir zamanlar İbrahim’i Rabbi si bir takım kelimeler ile imtihan etmişti. O da bunları tamamen yerine getirmiştir. Cenâb-ı Hak dedi ki: Ben seni insanlara İmam kılacağım. O da dedi ki: Zürriyetimden de Hak Teâlâ da buyurdu ki benim ahdime zalimler nâil olamaz.

124. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa dinler tarihinden. Peygamberlerin hayatlarından bir örnek gösteriyor. Cenab’ı Hakkın verdiği söze, imamet ve riyaset makamına kimlerin lâik olup olmadığına işâret ediyor, sadece büyük bir zatın soyundan olmanın ahlâksız, adaletsiz kimseler için fayda vermeyeceğini bildiriyor.

Şöyle ki: Ey mütefekkir insan!.. (Şunu da hatırla ki, bir vakit) Hz. (İbrahim’i rabbisi) olan Allah Teâlâ (bir tık kelimeler ile) yani: Emirler, yasaklar ile, meselâ: Namaz ile, Kâbe’i Muazzamayı tavaf ile, evlâdını kurban etmek ile (imtihan etmişti.) Mükellef kılmıştı. (O da) Hz. İbrahim de (bunları tamamen yerine getirmişti.) Böyle kendisine emr edilen şeyleri hakkıyla ifa eylemişti. Bunun mükâfatı olmak üzere Cenab’ı Hak (dedi ki) Ya İbrahim! (Ben seni insanlara İmam kıhcıyım.) Seni peygamberliğe, en büyük imamlığa nâil kılacağım. (O da) Hz. İbrahim de (dedi ki: Zürriyetimden de) bir kısmını bu şerefe, bu risâlet veimamate nâil buyur. Hak Teâlâ da (buyurdu ki: Benim ahdime) benim risalet ve imametime (zâlimler nâil olamaz.)

Onlar o makama lâyık değildirler. Zalim olmayan, yüksek bir yaratılış üstün bir kabiliyete sâhip olanlardan seçkin bir zümre o nîmete nâil olacaktır. Nitekim Hz. İbrahim’in zürriyetinden İsmail, İshak, Yakup, Yusuf ve Hz. Muhammed Mustafa -Aleyhimüsselâm- gibi yüce zatlar bu şerefe nâil olmuşlardır. Hz. İbrahim’in o temennisi de bu suretle kabul edilmiştir. Maamafih İsrail Oğulları, İbrahim aleyhisselâmın soyuna mensup oldukları için risalet ve imamet makamına kendilerinin layık olduklarını iddia ediyorlardı. Bu âyeti kerime ise bu iddiayı reddetmek, sadece öyle bir zata mensup olmanın hakkı kazanmaya sebep olamayacağını bildirmiş, dinî hükümlere muhalefet edenlere öyle bir mensup olmanın fayda vermeyeceğini ihtar buyurmuştur.

§ İmtihan: Sınamak, tecrübe etmek, bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarıp anlamak veya başkasına anlatmak demektir. Cenâb-ı Hak her şeyi tam mânasıyla bilmiş olduğundan onun yaptığı imtihan başkalarınca bilinmeyen bir şeyi meydana çıkarmak, o şeyin mahiyetini halka anlatmak içindir. Hazreti İbrâhim hakkındaki imtihan da onun Allah’ın tekliflerini ne kadar yerine getirmekte olduğunu ve onun o sayede ne yüksek olgunluk mertebesine nâil bulunduğunu bütün insanlığa ilân etme hikmetine dayanmaktadır.

§ İbrahim Aleyhisselâm; Âzer adındaki bir kimsenin oğludur. Rivâyete göre Hz. Adem’in yaratılışından (3337) sene sonra Babil şehrinde dünyaya gelmiş (175). veya (200) sene yaşamıştır. Babil ahilisi putlara, aya, güneşe, yıldızlara, Menrut denilen hükümdarlarına taparlardı. Bu bir “Sabie” dini idi. İbrahim Aleyhisselâm, Nemrut ibni Kenan zamanında Babil ahalisine peygamber gönderilmiş, kendisine 10 sayfa kitap verilmiştir. Babil ahalisi bu mübârek peygamberin nasihatlerini dinlemediler. Nemrut, onu büyük bir ateş içine attırdı. Fakat bir mucize olmak üzere o ateş, ona aslâ tesir etmedi. Bu harikayı görenlerden bazıları Hz. İbrahime İman ettiler.

Diğerleri yine küfürlerinde ısrar edip durdular. Hazreti İbrahim de kendisine İman edenler ile Babilden çıktı, Şam diyarına hicret etti. Bir aralık Mısıra gitti, sonra Kenan ilinde, yani: Kutsi Şerif dolaylarında ikâmet buyurdu. Kâbe-i Muazzamayı oğlu İsmail Aleyhisselâm ile beraber yeniden veya yıkıldıktan sonra tekrar bina etmiştir. İbrahim, Süryanîce: Ebirahîm = Çok merhametli baba mânasındadır. Kendisine “Halilür rahman” da denir. Ûlülazm denilen beş büyük peygamberden birisidir.

Diğerleri de Hz. Nuh ile Hz. Musa, Hz. İsa ve peygamberlerin sonuncusu Efendimiz Hazretleridir. Peygamber Efendimiz, Hz. İbrahim’in muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın neslinden dünyaya şeref vermiştir. Hz. İbrahim, Kudüs’e tâbi bulunan “Halilürrahman” kasabasında bir mağara içinde defn edilmiştir.

125. Ve o vakit de hatırlayınız ki biz Beyti Şerifi İnsanlar için bir sevap yeri ve bir Eman yurdu kıldık. Siz de İbrahim’in makamından bir namaz yeri edininiz. Ve biz İbrahim’e ve İsmail’e kesin emir vermiştik ki: Benim beytimi tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için ve rükûa, secdeye varacaklar için tertemiz bulundurunuz.

125. Bu âyeti kerime, Hz. İbrahim ile muhterem oğlunun yüksek hizmetlerini ve Kâbe-i Muazzamanın yüceliğini göstermektedir. Ve İbrahim Aleyhisselâmın zürriyetinden Hz. Muhammed Aleyhisselâmın gönderilmiş olup onun ve ümmetinin namazlarında rükûa varacaklarına da işâret etmektedir. Çünkü rükû ile namaz kılmak bu seçkin ümmete mahsustur.

Velhasıl buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. (Ve o vakti de hatırlayınız ki biz beyti şerifi) Beytullahı, Kâbe-i Muuazzama denilen mukaddes mabedi (insanlar için) ehli İman için (bir sevap yeri ve bir eman yurdu kıldık.) Oraya gidip ibâdette bulunanlar için büyük büyük sevaplar vardır. Ve oraya sığınanlar tecavüzden emin bulunurlar. (-Siz de-) Ey, mü’minler!..

Kâbei Muazzamaya gidiniz. (İbrahim’in makamından) kendinize (bir namazgâh ittehaz ediniz.) Sevâba ermek için orada namaz kılın, dua edin. (Ve biz Ibrahim’e ve İsmail’e) bir abidde bulunmuş, yani onlara (kat’î bir emir vermiştik ki, benim beytimi) Kâbe-i Muazzamayı (tavaf edenler için ve orada mücavir bulunanlar için) uzun süre kalacaklar için (ve rükûa, secdeye yaracaklar için) orasını (tertemiz bulundurunuz.) Temizliğine dikkat ediniz.

§ Bu âyeti kerime, bütün mabedlerin temizliğine dikkat edilmesini de biz müslümanlara telkin etmiş bulunmaktadır.

§ “Makamı İbrahim”: Hazreti İbrahimin Kâbe-i bina ederken veya insanları Kâbeyi ziyarete dâvet ederken üstüne çıkmış olduğu taşın bulunduğu yerdir ki, hacılar tavaf namazını orada kılarlar. Hz. İbrahim, ayağını basınca bu taş yumuşamış, mübârek ayağı topuğuna kadar taşa batmış, bunun eseri hâlâ görülmekte bulunmuştur, böyle bir taşa mübârek bir ayağın böyle tesir etmesi ise âdeta aykırı olduğundan bir mucize mahiyetinde bulunmuştur.

126. Şunu da zikred ki: İbrahim, Rabbim! Burasını bir emin belde kıl, ahalisini Allah’a ve âhiret gününe iman etmiş olanları da meyvelerden rızıklandır, demiştir. Allah Teâlâ da: Kâfir olanı da az bir müddet faydalandırırım, sonra da onu ateş azabına girmeye mecbur kılarım. Ne fena bir gidiş!.. diye buyurmuştur.

126. Bu âyeti kerime Hz. İbrahim’in Mekke ve Mekke halkı hakkındaki bir niyazını Cenâb-ı Hakkın da o niyâzı ne şekilde kabul buyurduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslüman zat!.. (Şunu da zikret) güzel bir saygı ile an (ki: İbrahim) Aleyhisselâm, muhterem eşini ve oğlu Hz. İsmail’i alıp Mekke-i Mükerreme vadisine götürmüş, orada yerleştirmişti. Orası ise kuru, çıplak bir vadi idi.

Binaenaleyh bunların ve diğer ehli imanın burada tam bir emniyet ile ve bol bir maişet ile yaşayabilmeleri için dua ederek: (Rabbim! Burasını bir emin belde kıl) burasını bir takım kabîlelerin, yabancıların tecavüzlerinden koru. Bunun (ahalisini) yani onlardan (Allah’a ve âhiret gününe İman etmiş olanları da meyvelerden) her türlü mahsulâtından (rızıklandır, demişti.)

Böyle bir niyaz ve temennide bulunmuştu. (Allah Teâlâ da: Kâfir olanı dahi az bir müddet yararlandırırım.) Yani: Ona da dünyada bulundukça rızık veririm. Fakat (Sonrada onu ateş azâbına) cehennem ateşine (müzdar kılarım) oraya atmağa mecbur ederim. Bu (ne fena bir gidiş! diye buyurmuştu.)Burada bir işaret vardır ki, bu dünyada müşrikler de maddî şeylerden rızıklanıp, yararlanacaklardır. Bu da onların haklarında ilâhî azabın daha fazla meydana gelmesine sebep olacaktır.

Çünki onlara denilecektir ki: Siz dünyada bulundukça o kadar nimetlere nâil olduğunuz halde o nîmetleri size ihsan buyuran yüce Yaratıcıyı, o Kerem sâhibi rızık vereni düşünüp ona niçin İman etmediniz? Artık sizler o nankörlüğünüzün cezası olarak bu kıyâmet gününde cehennem azâbına ebedî olarak mâruz olacaksınızdır. Ne fena bir sonuç!

127. Hatırla ki. İbrahim Beytullah’ın temellerini İsmail ile beraber yükseltiyor, ey Rabbimiz! Bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen işitensin ve bilensin, diyordu.

127. Bu âyeti kerime; Hz. İbrahimin Kâbe’i Muazzamayı inşa ettiğini ve bu hizmetinin Allah tarafından kabul edilmesini İstirham eylediğini göstermektedir. Bir rivayete göre Kâbe’i Muazzamayı İlk kez Hz. Adem bina etmiştir. Sonra da zamanın geçmesi ile yok olmuş bir hale gelmiş iken ikinci defa olarak Hz. İbrahim oğlu Hz. İsmail ile beraber yeniden inşa etmişlerdir.

İşte Hz. İbrâhim bu mübârek amellerinin kabulünü Cenab’ı Haktan niyaz etmişti. Cenab’ı Hak ta bunu şu suretle beyan buyuruyor. (Hatırla) bir zaman (İbrâhim) Aleyhisselâm (Kâ’be’nin temellerini) kaidelerini (İsmail ile beraber) atıyor (yükseltiyor) ve şöylece dua eyliyordu. (Ey Rabbimiz!) Şu yaptığımız hizmeti (bizden kabul buyur, şüphe yok ki sen semîsin) her şeyi işitirsin, bizim bu niyazımızı da işitmektesin (ve) sen (âlîmsin) bütün fiil ve hareketlerimizin bütün istek ve istirhamımızı tamamen bilirsin, buna inandık! (diyordu.)

128. Ey Rabbimiz! Bir de bizleri sana iki ihlaslı Müslüman kıl. Ve zürriyetimizden de senin için bir Müslüman ümmet vücuda getir Ve bizlere haccın usulünü göster, tövbelerimizi de kabul buyur. Şüphe yok ki sen tevbeleri kabul edensin, merhametlisin diye de duada bulunuyordu.

128. Bu âyeti kerimede Hz. İbrahim’in kendi zürriyeti, aile ve evlâdı hakkındaki pek yüce dualarını göstererek bizlere bir dua ve yakarış örneği göstermektedir. Evet… O şanı yüce mübârek peygamber şöyle dua buyurmuş: (Ey Rabbimiz!

Bir de bizleri) benim ile oğlumu (sana iki ihlaslı) emir ve yasağına hakkiyle uyan (müslüman) iki kul (kıl). Zürriyetimizden de senin için müslüman bir ümmet temiz inançlı bir zümre (vücude getir ve bizlere menasikimizi göster.) Yani hacca ve kurbana ait vazîfelerimizi bize bildir. (Ve töbelerimizi de kabul buyur.) İnsanlık icâbı meydana gelecek noksanlarımızdan dolayı vuku bulacak pişmanlıklarımızı af ve mağfirete vesîle buyur. (Şüphe yok ki tevbeyi kabul eden merhametli olan ancak Sensin.) Binaenaleyh daima Senin af ve mağfiretine, lütuf ve ihsânına sığınırız.

129. Ey Rabbimiz! Onların arasında onlardan bir Peygamber gönder ki, onlara âyetlerini okusun. Onlara kitap ve hikmet öğretsin. Ve onları temiz bir hale getirsin. Şüphe yok ki sen evet sen azizsin, hikmet sahibisin.

129. Bu âyeti kerime ile beyan buyrulan temennide Hz. İbrahim’inKâbe’i Muazzamayı inşa sırasında zürriyeti hakkında yaptığı duanın bir devamıdır. Denilmiş oluyor ki: (Ey Rabbimiz! onların arasında) zürriyetimin bulunduğu muhitte (onların kendilerinden) kendi sülâlelerinden (bir peygamber gönder ki onlara) senin (âyetlerini okusun.) Senin varlığına, birliğine, hak dinin yüce ulvî mahiyetine dair delilleri; alâmetleri göstersin. (Ve onlara kitabı, hikmeti öğretsin.)

Onlara Kur’ân’ı Kerim’i, hikmet dolu meseleleri Öğretsin. (Ve onları tezkiyede bulunsun) onların ahlâkını, davranışlarını temiz bir hale getirsin. Ey Rabbim! (Şüphe yok ki sen evet sen azizsin) her dilediğini yapmağa kâdirsin ve (hakîmsin.) Her dilediğin, her vücude getirdiğin şey, bir hikmet ve menfaat icabıdır. Artık öyle muhterem bir peygamberi, varlık alemine getirmek için de senin kudret ve hikmetin her bakımdan kâfidir. İşte Hz. İbrahim’in bu duası kabul olmuş, onun muhterem oğlu İsmail Aleyhisselâmın neslinden son peygamber Hz. Muhammad Mekke-i Mükerremede dünyaya şeref vererek ümmetine, bütün insanlığa Cenâb-ı Hakkın dinini telkin buyurmuş, bu hususta nice mucizeler göstermeye muvaffak bulunmuştur.

130. Nefsine ihânet edenlerden başka kim İbrahim’in milletinden kaçınır. Şüphe yok ki biz onu dünyada seçkin mümtaz kıldık ve şüphesiz ahirette de, o, muhakkak sâlihler zümresindendir.

130. Bu âyeti kerime işâret ediyor ki; Hz. İbrahim, gerek zürriyeti ve gerek bütün insanlık hakkında pek çok hayır dileğinde bulunmuş, hakikî, kutsî bir dini neşre çalışmıştır. Artık böyle pek mübârek bir zata kim tabi olup, hürmette, bulunmaz, meğerki beyinsiz, düşünceden mahrum olsun.

Evet… Buyruluyor ki: (Nefsine ihânet edenlerden) nefsini zelil edip sefahata sevk eyleyenlerden (başka kim İbrahim’in milletinden iraz eder?) Kim onun dininden yüz çevirir? Vazgeçer? (Andolsun ki, biz onu) İbrahim Aleyhisselâmı (dünyada seçtik) onu mümtaz seçkin bir peygamber kıldık. (Ve şüphe yok ki o ahirette de muhakkak sâlihlerdendir.) Hayır ve iyilik üzere bulunan zatlardandır. Artık böyle pek mübârek zâttan beyinsizlerden başka kim kaçınır.

131. Hani o vakit ki İbrahim’e Kerem sâhibi Rabbi İslâm ol dedi. O da âlemlerin Rabbine teslim oldum işlerimi ona bıraktım. Dedi.

131. Bu âyeti kerimede İbrahim Aleyhisselâmın Cenâb-ı Hakka ne kadar teslimiyetle bulunduğunu, Hakka ibâdet ve itaat hususunda bütün insanlığa uyulması gereken bir örnek olduğunu göstermektedir. Evet… Onun bulunduğu muhit, bütün putperestlerle dolmuş, ilâhî dinden eser kalmamıştı.

Bu hale rağmen Hz. İbrahim bir üstün kabiliyete, bir temiz yaratılışa sâhip olup Cenâb-ı Hakkın kâinatın yaratıcısı olduğunu bilmiş, ilâhî vahye mazhar olarak insanlığı aydınlatmaya çalışmıştır, İşte buna işareten buyruluyor ki (Hani o zaman ki İbrahim’e Rabbisi İslâm ol dedi) yani bana teslim ol, İşlerini yaratıcına bırak, tamamen kendini Hakka teslim, ibadetlerini Allah’ına tahsis et, diye emreyledi; (O da âlemlerin Rabbine teslim oldum dedi.) Alemlerin Rabbine kendim teslim ettim, onun mübârek emirlerine, nehiylerine boyun eğdim, nefsimi muhitimdeki şirk ve isyandan beri kıldım diye kulluk arzetti. İşte Yüce Peygamberlere tâbi olan zatlaradüşen, vazîfe de bundan ibarettir.

132. Ve bunu dinini İbrahim de oğullarına vasiyette bulundu, Yakup ta. Her biri dedi ki Oğullarım; şüphe yok ki Allah Teâlâ sizin için İslâm dinini seçti. Binaenaleyh siz ölmeyiniz, ancak Müslüman olduğunuz halde ölünüz.

132. Bu âyeti kerime; Hz. İbrahim ile Hz. Yakub’un oğullarına olan tavsiyelerini bütün insanlığa bir hareket düştüm olmak üzere şöylece beyan ediyor: (Ve bunun) yani Cenâb-ı Hakka boyun eğmeyi ve teslimi olmayı ve bir görüşe göre kelime-i tev-hid olan lâlilâhe illallah sözünü (İbrahim oğullarına vasiyet etti. Yakup ta) kendi oğullarına vasiyette bulundu. Ve her biri dedi ki: (Ey oğullarını!.. Şüphe yokki Allah Teâlâ sizin için İslâm dinini) dinlerin aslı olan İslâmiyeti (istıfa buyurdu) seçti. Artık İslâmiyete sarılın, onu aslâ terk etmeyeniz. (Ancak müslüman olduğunuz halde ölünüz.) Ölünceye kadar İslâm dininde sebat edip durunuz.

133. Yoksa Yakub’a ölüm geldiği zaman sizler hazır mı bulunuyordunuz. O vakit ki oğullarına dedi: Benden sonra neye ibâdet edeceksiniz? Dediler ki: Senin ilanına ve babaların olan İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır. Ve biz ancak onun için Müslüman kimseleriz.

133. Bu âyeti kerime de Yahudilerin iddiasını yalanlıyor, Hz. Yakub’un İslâm dini üzere yaşamış ve evlâdına da onu tavsiye etmiş olduğunu gösteriyor. Yahudiler Hz. Peygamberimize demişlerdi ki: Sen bilmez misin ki, Yakup Aleyhisselâm vefat edeceği gün oğullarına Yahudiliği tavsiye etmişti. İşte Cenab’ı Hak, bunları yalanlamak için bu âyeti kerimeyi inzal buyurmuştur.

Deniliyor ki: Ey Yahudiler!.. (Yoksa Yakub’a ölüm geleceği zaman) onun ölüm hastalığında (siz hazır mı bulunuyordunuz?) da onun öyle vasiyetine şahit oldunuz!.. Halbuki o öyle vasiyet etmemişti. Belki (o vakit oğullarına dedi ki, benden sonra ne şeye ibâdet edeceksiniz? Onlar da dediler ki, senin ilanına ve babalarının İbrahim, İsmail ve Ishak’ın ilâhına ibâdet edeceğiz ki bir tek ilahtır.) Hepsinin mabudu bir Yüce Yaratıcıdır. (Ve bizler ona teslim olmuş) boyun eğmiş (kimseleriz.) Hz. Yakup bu suali ile evlâdının tevhid dini, apaçık İslâm dini üzere olmalarının gereğini anlatmak ve onlardan bu hususta bir ahd ve sağlam söz almak istemiştir.

§ Hz. İbrahim’in bir rivâyete göre 4 oğlu vardır. Bunlar İsmail, İshak, Medyen ve Medan namındaki zatlardır. Hz. Yakub’un da 12 oğlu vardır. Hz. Yusuf ile Bünyamin bunlardandır.

134. Onlar bir ümmettir ki, gelip geçmişlerdir. Onların kazandıkları kendilerinedir. Sizin kazandığınız şeyler de size aittir. Ve siz onların yapmış oldukları amellerden mesul olmayacaksınızdır.

134. Bu âyeti kerime biz İsrail Oğullarıyız diye gelip geçmiş olan ata ve ecdatları ile iftihar edip duran Yahudilere şöyle hitap ediyor: (Onlar) yani İbrahim Aleyhissel

âm ile oğulları ve onlara tâbi olan zatlar (bir ümmet) bir üstün zümre (dir ki gelip geçmişlerdir.) Onlara mensup olanlar onların izinde gidenlerdir. Sizin ise onlar ile biralâkamız yoktur.

Onların yollarını takip etmiş bulunmuyorsunuz. Artık (onların kazandıkları kendilerinedir.) Onların kazançlarına, güzel amellerine siz iştirak edemezsiniz. Nasıl ki (sizin kazancınız da size mahsustur.) Ondan ecdadınız istifâde edecek veya sorumlu olacak değildir. (Ve siz) de (onların yapmış oldukları amellerden mesul olmayacaksınızdır.) Binaenaleyh onlar ile övünmek yeterli değildir. Onların amellerinden siz mesul olmayacağınız gibi ondan istifade edemezsiniz. Siz de güzel amellerde bulununuz ki mükâfata erişip o büyük zatlara katılabilesiniz.

§ Ümmet; Büyük bir cemaat, bir heyet, bir dine girmiş veya bir zata tâbi olmuş kimselerin meydana getirdiği topluluk gibi mânaları kapsar.

135. Ve dediler ki: Yahudi veya Hıristiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız. De ki: Biz hânif olarak İbrahim’in milletine tâbi bulunmaktayız. O müşriklerden değildir.

135. Bu âyeti kerime Yahudi ve Hırıstiyan tâifesinden her birinin selâmet ve hidâyeti kendi dininde görüp başkalarını da kendileri gibi bâtıl inançları kabul etmeğe gayret sarf ettiklerini göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki (Ve) Yahudi ve Hırıstiyan taifeleri müslümanlara (dediler ki; Yahudi veya Hırıstiyan olunuz ki hidayete ermiş olasınız.)

Yani Yahudiler müslümanları Yahudiliğe dâvet ettiler, Hıristiyanlar da kendi dinlerine davette bulundular. Rasûlüm! Onları reddederek (de ki) öyle değil (biz Hânif olarak İbrahim’in dini üzere bulunmaktayız.) Asıl tabi olunacak din, yol, onun dinidir, onun yoludur. (O müşriklerden değildir.) O Allah’ın birliğine inanırdı. Ey gafîl taifeler!.. Sizin gibi, insanlara ilahlık isnad eden, Üzeyr Allah’ın oğludur veya İsa Allah’ın oğludur, diyen dinsizlerden değildi. Artık sizlere nasıl uyulabilir.

136. Diyiniz ki, biz. Allah’a ve bize indirilmiş olana ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakup’a, Esbata indirilmiş olana ve Musa ile İsa’ya verilene ve peygamberlere Rableri tarafından verilmiş olan şeylere iman ettik, biz onlardan hiç birinin arsını ayırmayız ve biz ona Allah Teâlâ’ya hâlisane itaat eden kimseleriz.

136. Bu âyeti kerime de Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını reddettikten sonra müslümanların onları hakikî bir dine, bir selâmet ve saadet yoluna şu şekilde dâvet ve irşatta bulunmalarını emretmektedir. Ey mü’minler!.. Sizi kendi dinlerine dâvet edenlere (deyiniz ki biz Allah’a) onun varlığına, birliğine, evlada ihtiyaçtan uzak olduğuna İman ederiz. (Ve bize inzal olunana) yani Kur’ân’ı Kerîm’e de İman ederiz.

(Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a) yani onların mü’min olan torunlarına (indirilmiş olana) yani onlara ait indirilmiş olan sahifelere inanırız. Hz. (Musa ile) Hz. (İsa’ya verilene) asıl Tevrat ile incil’e ve bütün (peygamberlere Rabbîlerî katından verilmiş olan şeylere) yani âyetlere, mucizelere de (İman ettik) bunlara da inanmış bulunuruz, hepsini de yüce tutarız (Biz onlardan) o peygamberlerden (hiç birinin arasını ayırmayız.) hepsine de hürmet ve muhabbette bulunuruz. (Ve biz ona) o peygamberler vasıtasiyle bizlere kitaplarını ihsan buyurmuş olan o ortak ve benzerden uzak mabudumuza (teslim olmuş kimseleriz.) Biz o yüce Yaratıcıya tam bir ihlâs ile bağlı, itaatkâr kimseleriz. Artık başka milletlere lâzım olan,bizim gibi güzel bir inanıp, İslâm camiasına can atmaktır.

137. İmdi onlar sizin iman ettiğiniz gibi iman ederlerse muhakkak hidayete ermiş olurlar. Ve eğer yüz çevirirlerse şüphe yok ki onlar şikak çekişme ve mücadele içinde kalmış olurlar. O halde Cenab’ı Hak onlara karşı sana yetecektir ve o işîtendir, bilendir.

137. Bu âyeti kerime müslümanlar için teselli edici olmuştur. Müslümanların Allah’ın korumasında olup, yardıma nâil olacaklarını müjdelemiş, gerçektende bu ilâhî vaid tahakkuk eylemiştir. Buyrulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Siz o milletlere İslâmiyeti, hak ve hakikati beyan etmiş bulunuyorsunuz. (İmdi onlar) da (sizin İman ettiğiniz gibi İman ederlerse) bütün peygamberlere, bütün semavî kitaplara ve bilhassa son peygamber ile Kur’ân’ı Kerîme inanır, tâbi olurlarsa (muhakkak hidayete ermiş olurlar.) İhtida edip saadete kavuşmuş bulunurlar.

(Ve eğer yüz çevirirlerse) böyle hakikî bir imandan kaçınırlarsa (şüphe yok ki onlar şikak) bir nifak, bir mücadele ve çekişme (içinde kalmış olurlar.) Habibim! Onlar öyle olunca şüphe yok ki (o halde Cenab’ı Hak onlara karşı sana kifayet edecektir.) Seni her bakımdan koruma ve kollamağa, onlara karşı galip kılmağa onun kudret ve azameti her bakından kâfidir. (Ve o) Yüce Yaratıcı (işitendir) her şeyi hakkıyla iştir ve (bilendir) her şeyi hakkıyla bilir.

Binaenaleyh senin aleyhindeki sözleri, hareketleri de her bakımdan bilir, işitir, intikamını alır. Nitekim de öyle olmuştur. Rasûli Ekrem Hazretleri ilâhî yardıma nâil olmuş, baş düşmanları olan Kureyze kabilesi katledilmiş, Nadir oğulları kabilesi sürgün edilmiş, diğer Yahudi, ve Hırıstiyan kabileleri de cizyeye tâbi tutulmuşlardı. İşte Hakka bağlananlar böyle başarılara, galibiyelere nâil olurlar.

138. Ey mü’minler! Diyiniz ki, bizim boyamız Allah’ın boyasıdır. Allah’ın boyasından boyası daha güzel olan kim vardır? Ve bizler ancak ona ibâdet edenleriz.

138. Bu âyeti kerime, Hıristiyanların bir iddiasını reddetmektedir. Şöyle ki: Hıristiyanlar doğan çocuklarını yedinci gün Mamudiye = Vaftiz denilen sarı bir suya daldırılırlar. Bu onlarca sünnet olma yerine geçen bir temizleme ve boyama muamelesidir.

Çocukların bu daldırma ânında hakkıyla Hıristiyan olduklarına inanırlar. İşte bunların bu kanaatlerine, ayinlerine karşı buyruluyor ki: (Ey müslümanlar!) onlara (deyiniz ki, bizim boyamız Allah’ın boyasıdır.) Bizim mânevî süsümüz, bizim fazilet rengimiz, bizim taharet ve temizliğimiz İslâm dinidir, bizim İslâm fıtratı üzerine bulunmamızdır. Cenab’ı Hak biz müslümanları bu suretle boyadı ve süsledi. Bunlar bizim için bir ilâhî, mânevî boyadır. Bunlara “Sibgatullah” denmiştir.

(Artık Allah’ın boyasından daha güzel boyası olan kim vardır?) Onun bütün insanlık için en mükemmel bir mukaddeslik cilası olan dininden daha mükemmel, daha güzel bir renk ve cilâ düşünülebilir mi? İşte böyle bir lütfi ilâhiye mazhar olduğumuzdan dolayı (bizler ancak ona) o Hâlikî Kerime (ibâdet edenleriz.) Bu şekilde şükran vazîfemizi yerine getirmeye çalışırız.

139. Rasûlüm! de ki: Allah hakkında bizimle mücadele mi ediyorsunuz? Halbuki o bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir. Ve bizim amellerimiz bize aittir, sizin amelleriniz de size aittir. Ve bizler ancakonun ihlaslı kullarıyız.

139. Bu âyeti kerime de ehli kitaba karşı bir reddiye mahiyetindedir. Şöyle ki: Onlar diyorlardı ki: Hz. Muhammed Arap kavmine mensuptur. Eğer Allah bir kuluna peygamberlik ihsan edecek ve kitap indirecek olsaydı Arap ırkına değil, bizim ırkımıza mensup bir zata ihsan eder ve kitap indirirdi. Halbuki bütün insanlar Cenab’ı Hakkın kullarıdır. Bütün zümreler onun birer mahlûkudur.

Artık o Hekimet sahibi yaratıcı peygamberlik ve risaleti, ilâhî kitaplarını dilediği kuluna verir, dilediği zümreyi bu şerefe nâil eder. Bunun tersi nasıl iddia edilebilir? Bunun aksini isbat için kim delil getirebilir? İşte bu hakikati beyan için şöyle buyruluyor. Rasûlüm!.. Onlara (de ki: Allah hakkında bizim ile mücadelede mi bulunuyorsunuz?) Eğer Hak Teâlâ bir kimseye peygamberlik ihsan edecek ve kitap indirecek olsaydı bizim ırkımıza mensup bir zata ihsan eder ve indirirdi, diyorsunuz. Buna dair bir deliliniz var mıdır? (Halbuki o) yüce Yaratıcı (bizim de Rabbimizdir, sizin de Rabbinizdir.) Hepimiz kullukta ortağız. O dilediği ırkı, dilediği kulunu rahmetine, risalet ve peygamberliğine mazhar kılar. (Ve bizim amellerimiz bize aittir.) ona göre mükâfat veya ceza görürüz. (Sizin amelleriniz de size aittir.) Siz de bu amellerinizin gerektirdiğine kavuşursunuz.

(Ve) maamafih (bizler ancak ona muhlis kullarız.) Her hususta ona boyun eğmişizdir, onun birliğine, doğmadan, doğurmadan uzak olduğuna inanırız. Sizler ise insanlara bile tapıyorsunuz. Sonradan yaratılmış, fanî İnsanlara Allah’ın oğlu diyorsunuz, Allah’ın bir nice muhterem peygamberlerini, kitaplarını inkâr ediyorsunuz. Artık bizim Allah’ın birliğini kabul eden, tertemiz bir inanca sâhip olan peygamberimizin peygamberlik şerefine nâil buyrulmasını neden uzak görüyorsunuz?

140. Yoksa diyor musunuz ki şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve Esbat Yahudi veya Hıristiyan idiler. De ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Daha zalim kim vardır? Allah tarafından yanında bulunan şahitliği gizleyenden? Allah Teâlâ sizin yaptıklarından gafil değildir.

140. Bu âyeti kerime de Yahudilerin, Hıristiyanların iddialarını yalanlayıp, kendilerini tehdit etmektedir. Şöyle buyruluyor ki: (Yoksa diyor musunuz ki: Şüphe yok İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve torunlar Yehudi veya Nesrani İdiler.) Bu ne kadar hakikat aykırı bir iddea. Tevrat’ın, İncil’in inmesinden evvel peygamber bulunmuş olan bu yüce zatların Yahudi veya Hıristiyan olduğu nasıl iddea olunabilir?

Rasûlüm! Onlara (de ki: Sizler mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah Teâlâ mı.) Cenâb-ı Hak İbrahim’in ve onun yolunda bulunan zatların Yahudi ve Hıristiyan olmadıklarını açıkça beyan buyurmuştur. Bu, o iddia edenlerce de malûmdur. Artık (daha zâlim kim vardır? Allah tarafından yanında bulunan bir şahitliği gizleyenden?) Bu şahitlik ise Hz. İbrahim’in Yahudi ve Hıristiyan olmayıp bir Hânif Müslüman olduğunu Allah’ın kitabının söylemesidir ki, buna ehli kitap denilen Yahudiler ile Hıristiyanlar biliyorlar.

Artık bunu gizleyip te Hz. İbrahim’in kendilerinden olduğunu iddiaya nasıl cür’et ediyorlar? Bu hakikati değiştirmeye çalışmak en büyük zulüm değil midir? Ey ehli kitap (Allah Teâlâ sizin yaptıklarınızdan gafîl değildir.) Sizin şu inkârcı bir şekildekiiddeanızı bilmektedir. Ve ona göre cezanızı verecektir. Ne büyük bir tehdit.

§ İsmail Aleyhisselâm: Hz. İbrahim’in oğludur. Annesi Hacer’dir. Hz. İbrahim’in şeriatı ile amel etmek üzere Yemen kabilelerine ve Âmâlika denilen eski bir kavme peygamber gönderilmiştir. Rivayete göre 137 sene yaşamış, vefatında annesinin Hicr’deki kabri civarına defnedilmiştir. İşte Peygamber Efendimiz bu mübârek zatın soyundan dünyaya şeref vermiştir.

§ ishak Aleyhisselâm: Hz. İbrahim’in ikinci oğludur. Annesi Sare’dir. Bu zat daha babasının hayatında Şam ahalisine peygamber gönderilmişti. Rivayete göre 160 yaşında iken vefat etmiş Hz. İbrahim’in defnedilmiş bulunduğu mağaraya defnedilmiştir. Soyundan birçok peygamber gelmiştir.

§ Yakup Aleyhisselâm: İshak Aleyhisselâmın oğludur. Lekabı “İsrail” dir. Bu sebeple onun soyundan olanlara İsrail oğulları denilmiştir. Babasından sonra yerine peygamber olarak Kenan elinde kalmış, sonra da Mısır’a giderek orada vefat etmiş, mübârek na’şı Ceddi Hz. İbrahim’in defnedilmiş olduğu mağaraya götürülüp defnedilmiştir.

§ Esbat: Bir kimsenin erkek ve kız çocuğunun çocuğu yani torunları demektir. Tekil Sıbt’dır. İsrail oğullarına esbat denmiştir. Bu Kabileler yerinde kullanılmıştır.

141. O bir ümmettir ki, gelip geçmiştir. Ona kendi kazandığı, size de sizin kazandığınız vardır. Ve siz onların yapmış olduklarından mesul olmayacaksınızdır.

141. Bu âyeti kerime ata ve ecdat ile iftihar edilmenin onlara güvenilmesi insan tabiatından yerleşmiş bir özellik olduğundan, bundan sakındırmak için bir hikmet gereği tekrar nazil olmuştur. Yahut 134. âyeti kerimedeki hitap İsrail oğullarına, bu âyeti kerimedeki hitap da Muhammed ümmetine yöneliktir. Bu takdirde bu tekrar sayılmaz. Buyrulmuş oluyor ki: Ey Muhammed Ümmeti! (O) İbrahim ile Yakup ve onların Allah’ın birliğine inanan evlâd ve torunları (bir ümmettir ki gelip geçmişlerdir.) tarihe karışmışlardır.

Sizinle alâkaları kalmamıştır. (O ümmete kendi kazanmış olduğu şeyler aittir.) O şeylerin mükâfatı, sorumluluğu ona aittir. (Size de, sizin kazanmış olduğunuz şeyler vardır.) Siz de bu amellerinize göre mükâfat veya ceza göreceksiniz. Artık siz kendinizi düşününüz. (Ve siz onların) o eski ümmetlerin (yapmış olduklarından mesul olmayacaksınızdır.) O halde onların nâil olacakları mükâfatlara da ortak olamazsınız. Onların amellerinin faydası da, zararı da kendilerine aittir. Artık onların güzel amellerinden hisse alacağınıza ümitli olarak onlara dayanıp güvenmeyin. Kendi üzerinize düşen vazifeleri ihmal eylemeyiniz.

Ey ümmeti Muhammed!.. Siz müstakil bir ümmetsiniz. Sizin mükellef olduğunuz vazifeler de hikmek icabı olarak sizlere mahsustur. Binaenaleyh her hususta geçmiş milletlerin hükümlerine tâbi olmanız icap etmez. Bunun içindir ki, ibâdetler, muameleler hususunda size mahsus bir yenilik vardır. Buna o kavimlerin itiraz hakkı olamaz. İşte kıbleyi değiştirme meselesi de bu cümledendir.

142. Yakında diyeceklerdir ki: Onları yöneldikleri kıblelerinden hangi şey çevirdi? De ki: Doğu da Batı da Allah’ındır. Dilediği kimseyi doğru bir yola iletir.

142. Bu âyeti kerime, Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz kılınmasına itiraz eden anlayışsız bir taifenin fikrî sapıklığını göstermektedir. Şöyle ki: (İnsanlardan beyinsiz olanlar) Yahudiler, münafıklar veya diğer bir kısım cahiller (yakında) kıblenin değiştirildiğini öğrenince (diyecekler ki onları) o müslümanları (tarafına yöneldikleri kıblelerinden) yani Beyti Mukaddes tarafına yönelerek namaz kılmalarından (hangi şey geri çevirdi?) Habibim!.. Onlara (de ki: Doğu da, batı da Allahındır) hepsi de onun mülküdür.

Halk ta onun kullarıdır. Hiç bir taraf, kendi mahiyeti itirabiyle kendisinden başka yöne ibâdette dönülmesini engelleyecek bir ayrıcalığa sâhip değildir. Asıl gözetilecek şey, Allah’ın emridir. Cenâb-ı Hak hangi tarafa yönelerek ibâdet edilmesini emrederse ona uymak lâzım gelir. O Yüce Yaratıcı (dilediği kulunu doğru yola hidayet eder.) Binaenaleyh bir müddet Beyti Makdise sonra da Kâbei Muazzamaya yönelerek namaz kılınması da o hikmet sahibi Mabûdun bir hikmeti gereğidir. Buna kim karışabilir. Bu gibi ilâhî emirlere riayet edilmelidir ki ona samimî şekilde itaat ve bağlılığımız ortaya çıkabilsin.

§ Kıble: Namazda tarafına yüz çevirecek yer demektir. Peygamber Efendimiz Mekkei Mükkeremede iken Beytullaha, Medinei Münevvereye hicreti müteakıp bir müddet Kudsi Şerife daha sonra da yine Kâbei Muazzamaya doğru namaz kılmakla mükellef olmuştur.

143. Ve işte böylece sizleri de bir orta ümmeti kıldık ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız. Ve bu peygamber de sizlerin üzerinize tam bir şahit olsun. Ve senin evvelce tarafına yönelmiş bulunduğun Kâbe’yi yine kıble yapmadık, ancak Rasule kimlerin tâbi olacaklarını gerisi gerisine döneceklerden ayırmak için yaptık. Gerçi bu büyük bir hâdisedir. Ancak Allah’ın hidayet ettiği zatlar hakkında değil. Ve Allah sizin imanınızı elbette zâyi edecek değildir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ insanlara karşı elbette çok şefkatli, pek merhametlidir.

143. Bu âyeti kerime, ümmeti Muhammed’in pek seçkin bir ümmet olduğunu, dinî hükümlere hakkıyla itattkâr bulunduğunu beyan etmektedir. Kıblenin değişmesi meselesini tutamak edinerek İslâmiyete itiraz etmek isteyenleri de reddeylemektedir. Bu cümleden olarak Yahudiler demişlerdi ki:

Ey Müslümanlar! Eğer Kudüse doğru namaz kılmanız bir hidayet gereği ise şimdi Kâbeye doğru namaz kılınca o hidayetten mahrum kalmış olmazmısınız?.. Kudüse doğru fıâmaz, bir dalâlet eseri ise evvelki namazlarınız ne olacak? Ve o tarafa namaz kılanlardan vefat edenler de delâlet üzere vefat etmiş olmayacaklar mı? İşte bunların bu iddialarını red için buyruluyor ki: (Ve işte böylece) İbrahim Aleyhisselâm ile onun Allah’ı birleyen zürriyetini biz seçkin kıldığımız gibi (sizleri de bir orta ümmet kıldık). Sizi de ey ümmeti Muhammed Adil, mutedil, ifrat ve tefritten uzak, seçkin bir ümmet olarak varlık alanına geçirdik.

(ki İnsanlar üzerine şahitler olasınız.) Onlara peygamberlerinin Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş olduklarına dair kıyamet gününde şahitlikte bulunasınız. Çünkü müslümanlar bu hakikati peygamberimizin beyanları ve Kur’ân’ı Kerim’in tebliğler! vasıtasiyle kesin olarak bilmektedirler. (Rasûllullahta sizin üzerinize tam bir şahit olsun.) Son peygamber sizi tezkiye etsin, adaletinize şahitlikte bulunsun. (Ve senin evvelce tarafına yönelmiş bulunduğun Kâbe’yi yine Kıble yapmadık, ancak o Rasûle kimin tâbi olup kimin gerisin geriye döneceğini bilmemiz için yaptık.) Yani hakikî müslümanlar ile münafıkları, dinden dönenleri birbirinden ayıklamak için yaptık. Kâbe’nin böyle yeniden kıble ciheti olması bu hususta itaatli olanlar ile asî olanların halleri herkesçe bilinsin içindir. Yoksa her şey, bütün evrendeki olanlar meydana gelmeden evvel de Cenab’ı Hakka malumdur.

Ancak meydana gelmelidir ki, mükâfat ve cezaya vesile olsun. (Gerçi bu) Kıblenin yine Kâbe cihetine çevrilmesi (bir büyük hâdisedir.) Cenâb-ı Hakkın emir ve yasağındaki fayda ve hikmeti güzelce düşünmeyenler için ağır gelecektir. (Ancak Allah’ın hidayete erdirdiği zatlar hakkında değil.) Onlar böyle bir değişimi büyütmezler, elbette bir hikmete müsteniddir diye onu hemen kabul ve takdir ederler.

(Ve Allah sizin imanınızı elbette zayi’edecek değildir.) Hak Teâlâ sizin imanınızdaki sebatınızı, Kâbe’ye dönme sebebi ile imanınıza bir sarsıntı ârız olmadığını bilir, size mükâfatlar verir. Vaktiyle Beyti Makdise doğru kıldığınız namazları da zâyi, sevaptan mahrum kılmayacaktır. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ İnsanlara karşı şefkatlidir.) kullarına şefkati, lütfü pek çoktur ve (merhametlidir) rahmet ve merhameti pek ziyadedir, onları esirger ve korur. Artık onların ilâhî emre uyarak yapmış oldukları amelleri zâyi, mükâf attan mahrum olur mu?.. Elbette olmaz.

144. Biz yüzünün semaya doğru çevrilip durduğunu muhakkak görüyoruz. Artık seni hoşnut olacağın bir kıbleye muhakkak yönelteceğiz. Haydi yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi onun tarafına yöneltiniz. Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da bunun Rableri tarafından hakkolduğunu elbette bilirler. Ve Allah onların amellerinden gafil değildir.

144. Bu âyeti kerime Kıblenin değişmesi hakkındaki ilâhî emrin geldiğini bildirmektedir. Bu değiştirme Bedir savaşından evvel Recep ayında öğle vaktini müteakip gelmiştir. Şerî emirlerden İlk evvel nesh olan da bu kıblenin değişmesi meselesidir.

Bu âyeti kerimede şöyle buyruluyor: Habibim! (Biz yüzünün semaya doğru çevrilip, durduğunu muhakkak görüyoruz.) Kıblenin Kâbe-i Muazzama tarafına değiştirilmesi hakkında Cibrili eminin sema tarafından bir vahiy getirmesini büyük bir arzu ile bekliyordun.

(Artık seni hoşnud olacağın bir kıbleye muhakkak yönelteceğiz.) Yani arzu ve temenni ettiğin Beytullaha doğru namaz kılmana emir vereceğiz. (Haydi yüzünü Mecsidi Haram) yani Kâbe-i Muazzama (tarafına döndür.) O tarafa yönelerek namaz kıl. (Ve) Ey Ümmeti Muhammed, sizler de (her nerede bulunursanız) karada, denizde, Doğuda, Batıda bulunup namaz kılacağınız zaman (yüzlerinizi onun tarafına) Mescidi Harama doğru (tevcih ediniz.) Şimdi size bu emredilmiştir.

Size böyle emredileceği önceki kitaplarda da yazılmıştır. (Ve şüphe yok ki kendilerine kitap verilmiş olanlar da) Yahudiler de, Hıristiyanlar da (bunun) bu kıblenin değiştirilmesi meselesinin (Rabbileri tarafından hak olduğunu elbette bilirler.) Artık ona nasıl itiraz edebilirler! Nitekim onların âlimlerinden Abdullah ibni Selâm gibi, zatlar bunu itiraf etmiş, İslâm şerefine nâilolmuşlardır.

(Ve Allah onların amellerinden gafîl değildir) her birine ameline, tasdik ve inkârına göre mükâfat ve ceza verecektir. Bu kıblenin değiştirilmesini hikmete muafık görmeyenler de lâyık oldukları cezaya kavuşacaklardır. Ne büyük bir uyan ve tehdit!..

145. And olsun ki sen kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara her ne delil getirsen yine senin Kıblene tâbi olmuş olmayacaklarıdır. Sen de onların Kıblesine tâbi olmazsın. Onların bâzıları da bazılarının Kıblesine tâbi değildir. Ve kasem olsun ki sana gelen ilimden sonra onların isteklerine tâbi olacak olsan şüphe yok sen de o zaman zalimlerden olmuş olursun.

145. Bu âyeti kerime, Yahudiler ile Hıristiyanların -Genel durumları itibariyle-kendi dinlerinde ne kadar tutucu olup hakkı kabule temayül göstermediklerini, onlara bu gibi hususlarda tâbi olacak olanların da kendi nefislerine, kendi varlıklarına ne kadar zulüm ve ihanette bulunmuş olacaklarını gösteriyor.

Evet… Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor: (Mukaddes Zatıma yemîn olsun ki, sen kendilerine vaktiyle kitap verilmiş olanlara) Yahudiler ile Hıristiyanlara (her ne delil getirsen) Kâbe tarafına yönelmen hak olduğuna ve diğer hususlara dâir her ne delil, getirsen, her hangi bir mucize göstersen (senin Kıblene tâbi olmayacaklardır.) Onlar bir kibirleşme, bir inat eseri olarak bunu inkâra devamda bulunurlar. Maamafih (sen onların Kıblesine tâbi olmazsın.) Artık onlar buna ümitli olmasınlar. Nitekim (onların bâzıları da bâzılarının Kıblesine tâbi değildir.) Onlar müslümanlara karşı bu hususta müttefik olsalar da Kıble edinme hakkında yine biri birine muhalif bulunmaktadırlar. Yahudiler Sahreye, Hıristiyanlar da Güneş’in doğduğu tarafa ibadette bulunurlar.

Habibim!.. (Ve yemin olsun ki sana gelen ilimden) Kıble yönü sana gelen vahyile bildirildikten (sonra) farza (onların arzularına tâbi olacak olsan şüphe yok ki sen de o zaman zalimlerden olmuş olursun.) Rasûli Ekrem mâsum olduğundan ehli kitabın arzularına tâbi olmayacağı muhakkaktır. Bu gibi ilâhî beyanlar asıl bizleri ikaz ve irşat hikmetini kapsamaktadır. Bizleri gayri müslimlere uymaktan, onların dinî ayinlerine iştirak etmekten sakındırmakta ve kaçındırmaktadır.

146. O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler kendi oğullarını bildikleri gibi onu da bilirler. Fakat onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki, bilir oldukları halde hakkı gizlerler.

146. ‘Bu âyeti kerime Peygamber Efendimizin bütün şemail ve vasıflarını önceki kitaplarda anlatılmış olduğunu gösteriyor. Şöyle ki: (O kendilerine kitap verdiğimiz kimseler) yani Yahudilerin, Hıristiyanların âlimleri (kendi oğullarını) tanıyıp (bildikleri gibi onu da) Hz. Muhammed’i de tanıyıp (bilirler.)

Çünkü onun mübârek varlığını kitaplarında açıkça görüp okumuşlardır. (Fakat) bu böyle iken (onlardan bir fırka, hiç şüphe yok ki bilir oldukları halde hakkı gizlerler.) Onun peygamberlik ve risaletini tasdik etmezler. Nefislerinin isteğine tâbi, şahsî menfaatlerine düşkün oldukları için öyle parlak bir hakikati tasdik ederek şerefi İman şerefine nâil olmazlar.

§ Hz. Ömer, Yahudi âlimlerinden, olup İslâm şerefine nâil bulunmuş olan Abdullah ibni Selâma demiş ki: Sen Hz. Muhammed’i nasıl tanıyıpbildin? O da demiş ki: Ben onu kendi oğlumu bildiğimden daha ziyade bilip tanıdım. Çünkü ben kendi evladımdan şüphe edebilirim.

Onun annesi belki başkasından edinmiş olabilir. Fakat ben Hz. Muhammed’in zatında, peygamberlik ve risaletinde aslâ şüphe etmem. Bunun üzerine Hz. Ömer: Allah seni ey ibni Selâm!.. Muvaffak etsin, çok doğru söyledin demiştir.

147. O hak, Rabbindendir. Artık şüphe edenlerden sakın olma.

147. Bu âyeti kerime de hak olduğu sabit olan şeyleri hemen kabul edip bu hususta bir takım inkârcıların, yabancıların kötü telkinlerine kulak vermemelerini bütün bu ümmeti merhumeye emir ve tavsiye etmektedir. Şöyle ki: Habibim! (O hak Rabbindendir.)

Yani: Senin peygamberlik ve risaletin, senin Kâbeye yönelerek namaz kılacağın veya senin önceki kitaplarda yazılı evsafın tarafı ilâhîden takdir ve tesbit buyrulmuş birer hak ve hakikattir.

(Artık şüphe edenlerden sakın olma.) Hemen uhdene düşen vazifeleri yap, Kıbleye yönelerek namaz kıl, İslâmiyet aleyhindeki dedi koduya kulak asma. Bu ilâhî emri, Hz. Peygamber vasıtasiyle bütün Muhammed ümmetine aittir. Peygamber Efendimizin masum, her türlü şüphelerden beri olduğu ise kesin olarak bilinmektedir.

148. Her birinin bir kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür. Artık hayırlı işlere koşunuz. Siz her nerede olursanız olunuz Allah Teâlâ hepinizi bir araya getirir. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.

148. Bu âyeti kerime müslümanların bir kıbleye yönelerek ibâdet ve itaatte bulunmalarını, hayırlı ve güzel işlere koşmalarını, bu sebeple bir birlik teşkil edip fevz ve kurtuluşa nâil olmalarını emir ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki (Her birinin bir kıblesi vardır, o yüzünü o kıbleye döndürür.) Yani: Her ümmet için bir kıble, ibâdette yöneleceği bir makam vardır. Yahut müslümanlardan her zümre için bulundukları beldelere göre belirli bir kıble yönü vardır. (Artık hayırlı işlere koşunuz.)

Kıble tarafına yönelerek namaz kılınız, ibâdet ve itaate devam ediniz, kabulünü Hak Teâlâ’dan dileyiniz ki, dünya ve ahiret saadetine nâil olasınız. (Siz her nerede ikâmet ederseniz ediniz) ey müslümanlar! Ey ehli kitap! (Allah Teâlâ hepinizi toplayacak, bir araya getirecektir.) Sizi kıyâmet sahasına erdirecek, size amellerinize göre mükâfat veya ceza verecektir. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeye kadirdir.) Binaenaleyh sizleri diriltip bir araya toplamaya da kudreti fazlasıyla yeterlidir. Artık ona göre düşünüp hareket ediniz.

149. Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına döndür. Şüphe yok ki bu Rabbin katından bir haktır. Ve Allah Teâlâ sizin amellerinizden gâfil değildir.

149. Bu âyeti kerime Allah’ın rahmetine ermiş bir ümmetin kendi kıblelerine yönelerek ibâdete devam etmelerini, bu bakımdan bir birlik teşkil edip fevz ve kurtuluşa nâil olmalarını şöylece emir ve tavsiye buyuruyor: Habibim!.. (Ve her nereden) sefere (çıkarsan hemen) namazda (yüzünü Mescidi Haram) Kâbe’i Muazzama (tarafına döndür. Şüphe yok ki bu) husustaki emir (rabbin tarafından bir haktır.) Bir hikmete dayanan hakikattir. (Ve Allah Teâlâ sizin işlediklerinizden gâfîl değildir.) Bu emre itaat edip etmeyenlerin hareketlerini bilir, ona göremükâfat ve cezâ verir. Artık bunu düşünüp işinizi tanzim ediniz.