BAKARA SURESİ

270. Ve nafakadan her ne harcarsanız veya adaktan her ne kadar iseniz şüphe yok ki Allah Teâlâ onu bilir. Ve zalimler için yardımcılardan bir fert yoktur.

270. Bu âyeti kerime, yapılacak sadakalara ve adaklara dikkat ve riâyet edilmesinin lüzumuna işaret etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Hak Tealâ size yapacağınız iyiliklerden dolayı mağfiret ve fazilet ihsan buyurur. (Ve nafakadan) fakirlere, münasip yerlere vereceğiniz sadakalardan az olsun çok olsun, gizlice olsun âşikâre olsun ve zekât yoluyla olsun veya nafile yolu ile olsun (her ne sarfederseniz veya) bir şarta bağlı olsun veya olmasın (adaktan her ne adarsanız şüphe yok ki.

Allah Teâlâ onu) o yaptığınız infakı veya adağı (bilir.) Yani: Yapacağınız infak veya adak, Allah yolunda mıdır, nefis ve heves uğrunda mıdır, iyi niyete bağlı mıdır, yoksa gösteriş içinmidir, gayri meşru bir gayeden dolayı mıdır, bütün bunları Cenâb-ı Hak bilmektedir.

Artık ona göre hareket etmelidir. Bu yaptıklarınız Allah rızası için olmayıp da sırf hava ve hevesinizin bir eseri ise nefsinize zulmetmiş, kendinizi mükâfattan mahrum bırakmış olursunuz. (Ve zalimler için) ise (yardımcılardan) âhirette kendilerine yardımcı olacak (bir fert yoktur.)

Onlar gelecekte bir dost, bir yardımcıya kavuşamayacaklardır. O halde kendileri için dünyada dost zannettikleri şeytan tabiat, aldatıcı şahıslar, yarın âhirette yardım edecek bir durumda bulunamıyacaklardır. Artık ne için böyle kimselere güvenerek gayrimeşru hareketlerde ve harcamalarda bulunmalıdır…

§ “Nezr” Cenab’ı Hak’ka saygı için mübah olan bir fi’li üzerine almak, onun yapılmasını kendine vâcip kılmaktır. Bunun türkçesi adaktır. Bu ya bir şarta bağlı olur veya olmaz. Meselâ: Nezrim olsun, rızâyı hak için bir kurban keseyim, denilse bu bir mutlak nezir olur. Fakat, filân işim görülürse Allah rızâsı, için bir kurban keseyim denilse bu şarta istenen bağlı bir nezir olur o iş görülmedikçe bu kurban lâzım gelmez. Bir de nezredilen şeyin cinsinden bizzat yapılması istenen bir farz veya vacip bulunmalıdır.

Binaenaleyh nezrim olsun bir gün oruç tutayım denilse bu sahih bir nezir olur, bunu yerine getirmek lâzım gelir. Fakat, “nezrim olsun filân hastayı ziyâret edeyim” denilse bu sahih bir nezir olmaz çünkü hastalan ziyaret övülecek bir şey ise de herhalde farz ve vacip değildir.

Maamafih nezirler, dünyevî bir maksadın meydana gelmesi için yapılmamalıdır. Meselâ: Filân işim yoluna girerse bir kurban keseyim gibi nezirlerde bulunmamalıdır. Çünki yapılacak bir ibâdet, verilecek bir sadaka sırf Allah’ın rızâsı için olmalıdır. Gelişigüzel dünyevî bir menfaat için böyle bir nezirde bulunmamalıdır. Fakat bulunulmuş olursa onu da ifâ etmelidir.

Fakat nezredilen şey haddizatında günah bir iş olursa bu muteber olmaz. Buna riâyet edilemez. Meselâ: Nezredilen bir intihar doğru değildir. Binaenaleyh: “Şu işim olursa nefsimi hak yolunda kurban edeyim” denilse bunda yerine getirilemez. Çünki bu bir intihardır, günah bir iştir, nefse zulümdür.

271. Eğer sadakaları açıkça yaparsanız o ne iyidir. Ve eğer onları gizlerseniz ve fakirlere öylece verirseniz o sizin için daha hayırlıdır ve sizin günahlarınızdan bir kısmını örter. Ve Allah Teâlâ yaptıklarınızdan haberdardır.

271. Bu âyeti kerime de, sadakaların ne şekilde verilmesini ve faidelerini göstermektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Eğer sadakaları) zekât kabilinden olmayan yardımları (açıkça) başkalarının görecekleri şekilde (yaparsanız o ne iyidir) başkalarına da güzel bir örnek olmuş olursunuz.

Elverir ki bir gösteriş için olmasın. (Ve eğer onları) o vereceğiniz sadakaları (gizlerseniz) başkalarına gösterip söylemezseniz (ve fakirlere) öylece, başkalarına göstermeksizin (verirseniz o) şekilde vermek (sizin için daha hayırlıdır.) Daha çok sevâba vesîledir.

Çünkü bunda gösteriş şüphesi yoktur ve bu fakirlerin bir utanma hissetmelerine, görenlere karşı çekinir bir hal almalarına sebebiyet vermiş olamaz. (Ve) böyle verilen bir sadaka (sizin günahlarınızdan bir kısmını, örter) sizin âhirette bir kısım; kusurlarınızı affa ve gizlemeye vesîle olur. (Ve) şüphe yok ki, (AllahTeâlâ yaptıklarınızdan haberdardır) Gizlice yapacağınız sadakaları bilir, görür, mükâfatını verir. Bu âyeti kerime de sadakaların gizlice verilmesine teşvik vardır.

Nitekim bir hadisi şerifte de:  gizlice yapılan sadaka Cenab’ı Hak’kın gazabını söndürür” buyrulmuştur. Yani böyle bir sadaka onu verenin ilâhî affa uğramasına sebep olur. Bunun içindir ki: Bazı zatlar sadakalarını verecekleri fakirlere de açıkça vermez, kendilerini bildirmeden onlara gönderir. Kendilerine karşı fakirleri şükran borçlusu olarak bırakmak istemezler.

Ancak farz olan zekâtın açık olarak verilmesi efdaldir. Çünkü bu bir farzdır, bir borçtur. Namaz gibi, ramazan orucu gibi şartlarını taşıyan her müslümana bir vazifedir. Bunda gösteriş olamaz. Zekâtın böyle açık olarak verilmesi, zekât verme durumunda olan bir müslümanı, zekâtını vermemiş olmak töhmetinden kurtarır.

Onun, Allah’ın emrine yerine getirdiğini gösterir ve bu başkalarına da güzel bir örnek teşkil etmiş olur. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre gizlice verilen nafile kabilinden sadakaların sevabı açıkça verilen böyle sadakalardan yetmiş kat fazladır. Farz olan ve açıkça verilen sadakaların, yani zekâtların sevabı ise bunların gizlice verilenlerine göre yirmi beş kat fazladır. Kısacası: Fakirlere ve düşkünlere yapılan yardımların, iyiliklerin sevâbı pek çoktur, kıymeti pek fazladır. En güzel, medenî; insanî bir hizmettir.

“Dersen olayım nâili ihsanı İlâhî”

“ihsanını kat eyleme mihnetzedelerden”

“Eğer ilâhî lütfa ulaşayım dersen”

“Sıkıntıya düşenlerden yardımını kesme.”

272. Onları hidâyete erdirmek senin üzerine bir vazîfe değildir. Velâkin Allah Teâlâ dilediğine hidâyet nasip buyurur. Ve hayırdan her neyi infak ederseniz kendi nefisiniz için etmiş olursunuz. Ve siz ancak Allah Teâlâ’nın rızâsı için harcamada bulunursunuz. Ve hayırdan her ne infak ederseniz size karşılığı ödenir ve siz zulme uğratılmıyacaksınız.

272. Bu âyeti kerime, peygamberlik vazifesine ve gayrimüslimlere dezekât kabilinden olmayan sadakaların verilebileceğine işâret etmektedir. Rivâyete göre Rasûli Ekrem Efendimiz, İslâm’ın başlangıcında gayrimüslimlere sadaka verilmesini istememişti.

Tâ ki onlar, ihtiyaçları sebebiyle İslâmiyeti kabul etsinler. Maamafih onlar, müslümanlara karşı cephe almış bulunuyorlar, onlara sadaka vermek, düşmana yardım etmek gibi olabilir. Fakat İslâmiyet, bir şefkat ve merhamet dini olduğundan kendine mensup olmayanlara da yardım edilmesini caiz kılmış, onun bu üstün yardım severliği birçok muhalif lerini de mahçup ederek kendi yüce alanına çekmiştir.

Bir rivâyete göre de Hz. Ebu Bekir’in muhterem kızı Esma, hac için Mekke’i Mükerreme’ye gitmişti. Müşrik olan annesi gelip kendisinden yardım istemiş; o da annesine gayrimüslim olduğundan dolayı yardımdan kaçınmıştı. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olarak onlara da yardımın câiz olduğu bildirilmiştir.

Kısacası buyuruluyor ki: Habibim! (Onları) o gayrimüslimleri (hidâyete erdirmek) bilfiil doğru yola sevketmek (senin üzerine bir vazife değildir.) Bu senin selâhiyetin haricindedir, senin vazifen irşaddır, hak ve hakikati bildirmektir. (Velâkin Allah Teâlâ dilediğine) kabiliyetli olan, cüz’î iradesini güzelce kullanan her hangi bir kuluna (hidâyet nasip buyurur) böyle hidâyet buyurmak, Cenab’ı Hak’ka mahsustur.

(Ve hayırdan her neyi infak ederseniz kendi nefsiniz) in faidesi (için) infak (etmiş olursunuz.) Onun menfaati, uhrevî mükâfatı size aittir. Velevki kendilerine nafaka verdiğiniz kimseler gayrimüslim bulunsunlar. (Ve) Ey hakiki müslümanlar!..

(Siz ancak Allah Teâlâ’nın rızâsı için harcamada bulunursunuz.) Artık harcayacağınız şeylerden dolayı kimseye minnette, gösterişle bulunmayınız, ve gayrimüslimdir diye böyle bir iyilikten çekinmeyiniz, (Ve hayırdan) maldan, faideli şeylerden (her ne harcarsanız size) Allah tarafından (karşılığı ödenir.)

Sevbaplara ulaşırsınız. Yani ey mü’minler!. Siz sırf Allah’ın rızası için harcamada bulundukça onun kat kat karşılığına erersiniz, velevki bu harcama, gayrimüslimler hakkında olsun, çünkü onlar da Allah’ın kullarıdır, onları da Cenâb-ı Hak rızıklandırıyor. Siz onlara iyilikseverliği göstermiş olursunuz.

(Ve siz zulme uğratılmayacaksınız.) Her halde bu harcamanızın fâidesini göreceksiniz, bunun meyvesinden mahrum ve binaenaleyh zulme uğramış olmayacaksınızdır. Artık böyle bir iyilikten çekinmeyiniz. Maamafih gayrimüslimlere de nafile kabilinden olan sadakaları vermek câiz ise de hallerini kimseye arzetmeyen, dâima cihada, ibâdet ve itaata devam eden ve hak’ka tevekkül edip duran bir kısım fakir müslümanlara infakta bulunulması daha çok sevaba vesile olur. Nitekim o gibi zatların halleri şöylece beyan buyuruluyor.

273. O fakirlere ki. Allah yolunda kapanmış kalmışlardı. Yeryüzünde dolaşmaya kadir olamazlar. Onları bilmeyen, istemekten çekindikleri için onları zengin kimseler sanarlar. Sen onları yüzlerinden tanırsın. Onlar insanlardan ısrarla bir şey istemezler ve siz hayırdan her ne infak ederseniz, şüphe yok ki Allah Teâlâ onu tamamen bilir.

273. Bu âyeti kerime, “Suffe” ashabı denilen zatların vasıfları ve o gibi zatlara verilecek sadakaların övülmesi hakkındadır. Şöyle ki: Peygamber zamanında Medine’i Münevvereye hicret etmiş olan dörtyüz zat vardı. Bunların evleri, servetleri, aşiretleri yok idi. Bu mübarek zatlar, Mescid’i Nebevide “Suffe” denilen belirli bir yerde eyleşiyorlardı.

Bu cihetle bunlara “Ashabı Suffe” denilmiştir. Bu zatlar nefislerini cihad için hapsetmiş, bütün seriyyelerde bulun muşlardı. Vakitlerini ibâdete, dinî hükümleri öğrenmeye hasreylemiş bulunuyorlardı. İşte bu zatların vasıfları şöylece beyan buyuruluyor: Ey mü’minler!. Vereceğiniz sadakaları asıl (o fakirlere) o suffe ashabına veriniz (ki) onlar (Allah yolunda) cihad uğrunda, ibâdet ve itaat hususunda nefislerini hapsetmiş (kapanmış kalmışlardır). Ticaret için, nafakalarını tedarik için (yer yüzünde dolaşmaya kadir olamazlar.)

Onların oraya buraya koşmalarına dinî meşguliyetleri veya kudretsiz durumda olmaları müsaade etmemektedir. (Onları bilmeyen) onların hallerine vâkıf olmayan bir şahıs (istemekten) ihtiyaçlarını arzederek ondan bundan bir şey dilenmekten (çekindikleri) böyle bir şeye tenezzül etmeyip hallerine kanaat ettikleri (için onları zengin kimseler sanarlar.) Fakat ey muhatab!.

(Sen) dikkat edince (onları yüzlerinden) ne kadar iffetli, kanaatkâr, ihtiyaçsız zatlar olduğunu (tanırsın.) Bir takım alâmetlerden dolayı onların o yüksek hallerini anlarsınız. (Onlar) ne kadar ihtiyaç içinde bulunsalar da yine (İnsanlardan yüzsüzlükle bir şey istemezler.) Onlar aslâ dilencilikte bulunmazlar.

(Ve) Ey müslümanlar!. (Siz hayırdan) maldan ne harcarsanız, insanlık âlemine maddî ve mânevî ne gibi yardımlarda bulunursanız (her ne infak ederseniz, şüphe yok ki Allah Teâlâ onu tamamen bilir.) Onun mükâfatını ihsan buyurur. Artık böyle neticesi sadece hayır olan fedakârlıklardan çekinmeyiniz, elden gelen hayır ve yardımlara çalışınız. Halleri ve sırları bilen Yüce Allah’ımızın sonsuz lütuflarına aday olunuz.

274. Onlar ki, mallarını gece ve gündüz, gizli ve âşikâre olarak infak ederler, artık onlar için Rableri katında mükâfatları vardır. Ve onlara bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

274. Bu âyeti kerime, harcamanın en mükemmel şeklini göstermekte, böyle bir harcamada bulunacakların ulaşacakları mükâfatları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar ki) Cenâb-ı Hak’kın o mü’min, fedakâr kulları ki (mallarını) meşru şekilde sâhip oldukları, servetlerini (gece ve gündüz, gizli ve âşikâre) yani her vakit, her lüzum görüldükçe Allah’ın rızâsına uygun (olarak infak ederler.)

Pek büyük sevap kazanmış olurlar. (Artık onlar için Rableri yanında mükâfatları vardır) onlar bu mükâfatları dünyada da, ahirette de görürler. (Ve onlara bir korku yoktur) Geleceğe ait bir keder takdir edilmiş değildir. (Ve onlar mahzûl da olmayacaklardır.) Kendilerine ait sevilen, ve arzu edilen bir nîmetin elden çıkması ile üzülmeyeceklerdir. Ne büyük bir mükâfat!.

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında birçok rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Hz. Ebu Bekir Radiyallahü anhın kırk bin dirhemi varmış, bunun on bin dirhemini gece, on bin dirhemini gündüz, on binini gizli, on binini de açıkça tasadduk etmiş, bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de Hz. Ali Radiyallahü tealâ anhın dört dirhemi varmış bunun bir dirhemini gece, bir dirhemini gündüz, bir dirhemini gizlice, bir dirhemini di açıkça infakta bulunmuş.

Rasûli EkremSallallahu tealâ Aleyhi Vesellem Efendimiz, Ye Ali! Seni bu infaka ne sevk etti diye sormuş. O da: Rabbimin vadettiğine lâyık olma! için infak ettim demiş. Peygamber Efendimiz de: Lekezalik = o vadedilen mükâfat, senin içindir, buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Üçüncü bir rivâyete göre de bu âyeti kerime, cihad için atlar besleyen zâtla hakkında nâzil olmuştur.

Çünkü onlar bu atlara gece ve gündüz, gizli ve açık olara! yem verir ve onları besler dururlar. Binaenaleyh İslâm yurdunun müdafaası için tedarik edilecek harp vasıtaları için, meselâ, toplar, tüfekler, tayyareler için yapılan yardımlarda böyle pek makbul birer sadaka mahiyetinde bulunmaktadır.

Kısacası Allah rızası için yapılacak bu gibi yardımların sâhipleri ilâhî korumaya ulaşmış, hüzün ve kederden korku ve endişeden kurtulmuş olacaklardır. Bu âyeti kerime bunu müjdelemektedir Şunu da ilâve edelim ki: Böyle bir infakta bulunmuş olmak için bütün malları verip te hayatın devamı için gerekli olan miktarından da mahrum kalmak lâzım gelmez. Çünkü bütün bütün eli boş kalıp da başkalarına muhtaç bir hale düşmek câiz değildir. Nitekim

Eli sıkı olma; büsbütün el açık da olmaz… (İsra 17/29) âyeti kerimesi de bunu göstermektedir.

Zaten bir in şanın kendi nefsine ve kendi ailesinin fertlerine meşru sûrette kazanıp sarfedeceği bi mal da bu infak cümlesindendir. O halde bir zat bu gibi zorunlu ihtiyaçlarına tekabül edecek malından fazlasını diğer fakir ve düşkünlere ve cihadın gereklerine sarf etti mi bütün servetini Allah rızâsı için sarfetmiş sayılır, ona göre mükâfata aday olur. “Bu âyeti celile, İslâm milletine lâyık olan sosyal bir yardımlaşmanın Allah katınd; ne kadar makbul olduğunu pek açık bir şekilde gösteriyor.

Evet!. Güzel bir dinî terbi yeye sâhip olan bir zat, bütün insaniyete karşı, özellikle kendi muhitine, kendi dindaşlarına karşı pek fedakâr bulunur, kendi servetinden sırf Allah rızâsı için başkalarını da yararlandırmaya çalışır, onlara gece ve gündüz demiyerek her lüzum görüldükçe gizli ve açık şekilde yardım eder, bunu bir dinî vazîfe bilir. Bunu bir minnete, bir şöhret hevesine dayalı olmaksızın tam bir nezaketle yapar.

Artık böyle ahlâkî bir terbiye, böyle yüce bir his, bir milletin fertleri arasında yayılırsa, her fer elinden geldiği kadar başkalarının imdadına koşarsa artık o millet arasında sefaletten birbirinin hukukuna tecavüzden bir eser görülebilir mi? Aralarında en güzel bir dayanışma, en takdire lâyık bir milli birlik oluşmaz mı?

Maamafih böyle bir harcamanın büyük mükâfatını düşünüp tasdik eden bir zat kendisinin de böyle bir mükâfata kavuşabilmesi için iş sahasına daha fazla atılır, daha fazla servet sâhibi olmasını ister ki, kendisi de fakir ve düşkünlere yardım ederek böyle büyük bir nîmete, bir ebedî, uhrevî saadete ulaşsın. Bunun neticesinde de milletin iktisadî hayatı daha fazla gelişme göstermiş olur.

Fakat böyle yüksek bir duygudan, böyle temiz bir inançtan mahrum olan kimseler ise yalnız kendi maddî menfaatlerini düşünürler, fırsat buldukça başkalarının mallarını da birer suretle ellerinden kapıp almak isterler, kendi servetleri ne kadar fazla olursa olsun yine doymazlar, hırslı bir halde hareket ederler. Başkalarının sefaletlerine acımaz, onların ihtiyaçlarını Allah rızâsı için gidermek istemezler.

Belki onların ihtiyaçlarından istifade ederek kendileri için daimî bir gelir kaynağı temin etmek ister dururlar. Böyle bir hal ise hikmete, fazîlete insaniyete muhalif değil midir? İşte ribâ âyetleri, bizleri bu gibi aşağılık ihtiraslardan men etmekte ve sakındırmaktadır.

275. O kimseler ki, faizi yerler, onlar kalkamazlar, ancak şeytanın çarpmış olduğu, delirmiş bir şahıs gibi kalkarlar. Bu ise onların alış veriş muamelesi tıpkı ribâ gibidir, demeleri sebebiyledir. Halbuki, AllahTeâlâ alım satımı helâl, ribayı ise haram kılmıştır. İmdi her kim ki, kendisine Rabbinden bir öğüt gelir de ribaya nihayet verirse, evvelce aldığı kendisinedir ve onu hükmü Allah Teâlâ’yadır. Ve her kim tekrar ribaya dönerse işte onlar cehennem ehlidirler, onlar orada ebedî kalacaklardır.

275. Bu âyeti kerime, müslümanları ribadan, faizden men etmek için nâzil olmuş, bunun ne korkunç felâketlere sebep olacağını en açık bir şekilde göstermiştir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (O kimseler ki ribâ yerler) yani ribâ denilen muameleyi yapar, faiz alır, ondan istifade etmek isterler (onlar) mezarlarından (kalkamazlar.) Mahşere aklî dengelerini muhafaza etmiş bir şekilde varamazlar.

(Ancak şeytanın çarpmış) cinlerin hücumuna uğramış (olduğu delirmiş) cinnet haline düşmüş (bir şahıs gibi kalkarlar.) Böyle bir felâkete uğrarlar. (Bu ise) böyle bir kötü âkibet ise (onların) bey’i (alış veriş muamelesi tıpkı ribâ) faiz gibidir, (demeleri sebebiyledir.)

Böyle bir iddia nasıl doğru olabilir?. (Halbuki, Allah Teâlâ alım satımı) şartları içerisinde (helâl) kılmıştır. (Ribayı ise) ribanın en mühim kısmı olan faizi ise (haram kılmıştır.) Artık bunlar nasıl birbirinin aynı olabilir?. (İmdi her kim ki, kendisine Rabbinden bir öğüt gelir) yâni ribanın, faizin haram kılındığına dair bir dinî emir, bir ilâhî hüküm, bir dinî öğüt bildirilmiş ve açıklanmış olur (da ribaya) faiz almaya (nihâyet verirse evvelce) bu ilâhî yasaktan önce (aldığı) faiz (kendisinedir.)

Bunu iade etmesi icap etmez. (Ve onun hükmü Hak Tealâ’ya aittir.) Bu ilâhî emre uyarak o faizin alınmasına nihâyet verirse Allah’ın affına ve lütfuna mazhar olur, onun vazifesi Allah Teâlâ’nın emir ve yasağına uymaktır. (Ve her kim) bu ilâhî emre muhalefet ederek (tekrar ribaya döner) faiz alır (sa) onun âkıbeti pek korkunçtur. Böyle ribayı helâl görenler yok mu (işte onlar cehennem ehlidirler.) Böyle haramı helâl sayanlar, sabit bir hakikati inkâra cür’et gösterenler yok mu (onlar orada) o azab ateşi içinde (ebedî) olarak (kalacaklardır,) Aman Yarabbi!. Ne büyük felâket!.

§ Ribanın mahiyeti: Ribâ lûgatte ziyadelenmek, fazlalanmak demektir. Faiz denilen muamelenin ismi olmuştur. Maamafih ribâ tabiri şeriat lisanında faizden daha umumidir, şöyle ki, alış verişte akdi yapanlardan birine verilmesi şart olup karşılıktan hâli bulunan fazla miktarıdır. On miskal altını on bir miskal altın karşılığında satmak gibi. Ribâ, altın ve gümüş gibi tartılan, buğday, arpa, hurma, tuz, kuru üzüm gibi ölçülen maddelerde cereyan eder. Ribâ, iki nevidir.

Birisi “ribayı fazıFdır ki, tartılan veya ölçülen bir cins eşyanın kendi cinsleri karşılığında peşin olarak fazlasıyle satılması halinde meydana gelir. Meselâ: Bir altın veya gümüş veyahut bir miktar buğday kendi cinsiyle derhal değiştirilecek olsa bakılır: Eğer miktarları eşit ise bu câizdir. Fakat birinin miktarı biraz fazla ise bu değiştirme câiz olmaz.

Meselâ, on kile buğday on bir kile buğday ile değiştirilecek olsa bu helâl olmaz. Velevki, bunların bir kısmı kaliteli, bir kısmı da kalitesiz olsun. Çünkü asıl itibar cinsiyete ve miktaradır. Ribanın ikinci nevi ise “ribayı nesie”dir. Bu da tartılan veya ölçülen şeyleri birbiri karşılığında veresiye olarak değiştirmektir. Velev ki miktarları eşit olsun, bu da haramdır.

Meselâ: On dirhem gümüş, yine on dirhem gümüş karşılığında veya bir kile buğday yine bilahara verilecek bir kilebuğday karşılığında veresiye olarak satılamaz. Bu ribâ, yalnız altın ve gümüş gibi misliyatta, aralarında aşın fiyat farkı olmayan benzer maddelerde buğday v arpa gibi ölçülen şeylerde ve yumurta, ceviz gibi taneler arasında kıymetlerini değiştirecek bir fark bulunmayan sayılabilen maddeler de cereyan eder. Bunları, cinsleri, miktarları eşit ise de veresiye olanı peşin olanına denk olamaz. Bu bir riba muamelesidir. Bunlar kendi cinslerinin dışındaki şeyle alınıp satılabilirler.

§ İstikraz meselesine gelince: Bu da borç alıp vermek muamelesidir ki: Yalnız altın ve gümüş gibi misliyatta, buğday arpa gibi ölçülen maddelerde yumurta, ceviz gibi taneleri arasında kıymetlerini değiştirecek derecede farklılık bulunmayan sayılabilen şeylerde cereyan eder. Hayvanlarda ve mensucat gibi kıymetli mallarda yani çarşı ve pazarda misli bulunmayan yahut bulunsa da fiyat bakımından farklı olan mallarda cereyan etmez. Öyle borç alınıp verilmesi câiz olan şeyler:

Bir fazlalığa tâbi olmaksızın, bilâhan yalnız aynı miktar alınmak üzere borç verilir ve alınır. Buna “karzı hasen” denir. Bir sene müddetle on lira borç verilip sonra yine on lira alınmak gibi, fakat fazla bir şey şart edilmiş olursa meselâ: On lira yerine bilahara on bir lira verilmek şart koşulmuş olursa bu bir faiz meselesi olur ki, bu da ribâ hükmündedir. Bunun haramlığı hakkında da ittifak vardır. Bunun zararlarına kıyasla düşünülen faideleri hiç hükmündedir.

276. Allah Teâlâ ribayı mahveder, sadakaları ise artırır ve Allah Teâlâ, nimete karşı çok nankörlük eden günahkârları sevmez…

276. Bu âyeti kerime genel anlamda ribâların faidesiz kalacağını, sadakaların ise bir çok faidelere sebep olacağını gösteriyor, bunun aksini söylemenin büyük bir günah olacağına işâret buyuruyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ribayı) faizi (mahveder) bereketini giderir.

(Sadakaları ise artırır.) Onların sevabını kat kat kılar, sâhiplerine nice nîmetler ihsan buyurur. (Ve Allah Teâlâ, nîmete karşı çok nankörlük eden) ribayı helâl görmek gibi bir takım haramları helâl saymada ısrar eden (günahkarları) yasakları işlemeye devam edip duranları (sevmez.) Öyle kimseler, Allah’ın sevgisine ulaşamaz, selâmet ve saadete erişemezler. Böyle yüce gayelere ulaşmak için öyle yasaklardan kaçınmak, namaz gibi, zekât gibi ilâhî emirlere boyun eğmek lâzımdır.

277. O kimseler ki imân ettiler ve iyi amellerde bulundular ve namazlarını doğruca kıldılar, zekâtlarını da verdiler, işte onlar için Rableri katında mükâfatları vardır ve onlar için hiç bir korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

277. Bu âyeti kerime, yukardaki tehdidin ardından büyük bir ilâhî müjdeyi içermektedir. Ve böyle büyük bir müjdeyi kapsadığından mükerrer olarak nâzil olmuştur. Evet… Şöyle buyruluyor: (O kimseler ki,) Allah Teâlâ (ya onun resûlüne) ve onun bütün dinî hükümlerine (imân ettiler) bununla beraber (iyi amellerde) ibadet ve itaatte (bulundular ve) özellikle kendilerine farz olan (namazlarını doğruca) şartlarına ve usullerine riayet ederek (kıldılar.) Mükellef oldukları (zekâtlarını da) onu hak eden fakirlere (verdiler.)

Onun bunun malınıbirer bahane ile meselâ faiz sûretiyle almak değil, kendi öz mallarının bir kısmını bile fakir dindaşlarına vermek fedakârlığında bulundular (İşte onlar için) böyle Allah rızası için güzel amellerde bulunanlar için kerem ve merhamet sâhibi olan (rableri katında) dünya ve âhirete ait (mükâfatları vardır.) Bu yüzden ne büyük nîmetler ve lütuflar elde edeceklerdir.

(Ve onlar için) dünyada ve âhirette (hiç bir korku yoktur.) Gelecekte hoşlanmayacakları bir şey ile karşılaşmayacaklardır. (Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.) Her sevdikleri güzel, meşru şeylere kavuşacaklardır, onların kaybı ile hüzünlü ve kederli olmayacaklardır. Ne büyük bir ilâhî müjde!.

278. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’dan korkunuz, ribadan geri kalanı terkediniz, eğer siz mü’min kimseler iseniz.

278. Bu âyeti kerime, hakikî mü’minlerin Allah Teâlâ’dan korkarak onun emirlerine, yasaklarına itaat edip boyun eğeceklerini gösteriyor.

Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey İslâm ile şereflenenler (Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun kudret ve yüceliğini, yaratıcılığını ve kendisine ibâdet edilmeğe lâyık olduğunu düşünerek kalben titreyiniz, onun emirlerine muhalefetin ne kadar cezaları celbedeceğini tefekküre dalarak ruhunuzu uyandırınız. Bu cümleden olmak üzere (ribadan gerî kalanı terkediniz.)

Vaktiyle borç vermiş olduğunuz şeylerden dolayı faiz nâmına ve alacağınız kalmış ise artık bu ilâhî emrin gelmesinden sonra borçlulardan atmayınız, onları bırakınız. (Eğer siz) hakikaten (mü’min) Allah’ın emrine itaat eden (kimseler iseniz.) Allah Teâlâ’dan korkan, ciddî surette mü’min bulunan bir kula lâzım olan böyle yapmaktır.

279. Eğer böyle yapmazsanız Allah Teâlâ ile Rasûli tarafından bir harb malûmunuz olsun ve eğer tövbe ederseniz sizin için ana sermayeniz vardır. Ne zulüm edersiniz ne de zulme uğrarsınız.

279. Bu âyeti kerime de ribadan kaçınmayanlar hakkında en büyük tehdidi içermektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (Eğer böyle yapmazsanız) yani Allah Teâlâ’dan korkup faizden alacağınızın kalanını borçlulara terketmezseniz (Allah Teâlâ ile Rasûli tarafından bir harb malûmunuz olsun.)

Siz Cenab’ı Hak’ka ve onun Resûlüne isyan etmiş, onların emirlerine muhalefette bulunmuş, bu cihetle mahv olmayı ve cezalandırılmayı hak etmiş olursunuz. Hakkınızda şer’î cezaların uygulanması gerekir. (Ve eğer) ribanın haramlığını bilip onu terkeder ve evvelce yapmış olduğunuz bir ödüncün kalan faizini borçluya bırakıp almaz da bundan dolayı (tövbe ederseniz) kendinizi cezadan kurtarmış olursunuz. Bu halde (sizin için ana malınız vardır.) Borçludan ancak bunu alabilirsiniz.

Artık siz (ne zulm edersiniz) ne başkasının malını tam bir karşılığı olmadığı halde almış bulunursunuz. (Ne de zulme uğrarsınız) ana paranızı alacağınız cihetle zulme de uğramış olmazsınız. Adâlet ve eşitliğe bu suretle uyulmuş olur.

§ İbni Abbas Hazretleriden rivâyet olunduğuna göre en son nâzil olan,ribâ ayetidir. Evvelce Â-li Imran sûresindeki

 

âyeti kerimesi nâzil olmuş ve ondan sonra mutlak olarak ribanın haram olduğunu bildiren âyeti celile nâzil olmuştur ki, Mekke-i Mükerreme’nin fethi zamanına tesadüf etmektedir. Bu sıralarda idi ki

= Bugün sizin için dininizi tamamladım… (Maide, 5/5.) âyeti kerimesi de nâzil olmuş,İslâm dininin mükemmellikte doruk noktaya ulaştığı bildirilmişti. İşte ribanın büsbütün yasaklanması da böyle bir mükemmelliğin neticesi olmuştur.

§ Bütün tefsirlerde açıklandığı üzere:

âyetindeki

  kaydı, -bilimsel ifadesiylebir kaydi ihtirâzî değil, bir kaydî vukuîdir (Yani ilerisi için düşünülen bir kayıt olmayıp bizatihi olayın yapıldığını gösteren bir kayıttır.) Cahiliye zamanında ekseriyetle uygulanan ribanın uygulanış tarzını ifade etmektedir.

Şöyle ki: Bir kimse bir şahsa meselâ bir sene müddetle yüz lira borç verir, on lira da faiz kordu, müddeti sonunda bu para verilmedi mi, tekrar bir sene daha müddet verir ve o faiz ile yüz liraya tekrar o oranda bir faiz tâyin ederdi. Böyle seneler geçtikçe borcun ve faizin miktarı kat kat olurdu. İşte böyle bir durum yükselen bir faizden müslümanlar men edilmiş, bunun insanlık şianna muhalif olduğuna işaret edilmiştir. Sonra mutlak olarak ribanın haramlığı:

Tevbe ederseniz ana malınız sizindir (Bakara, 2/279)

Allah alış verişi helâl kıldı. Faizi haram kıldı… (Bakara, 2/275)

gibi âyeti kerime ile kat’î surette açıklanmıştır. Maamafih az görülen bir takım fâizlerde müddetlerinin uzaması ve peş peşe gelmesi neticesinde kat kat artacağından onlar da kat kat artan fâiz mahiyetini almaktadır. Binaenaleyh böyle bir muamele bir çok hikmet ve faydadan dolayı kat’î sûrette yasaklanmış bulunmaktadır.

§ Ribanın yasaklanmasındaki hikmetler:

1-Evvelâ: Şunu arzedelim ki, dinen yasaklanan bir şeyin faideden büsbütün uzak olması lazım gelmez. Fakat zararı faidesinden fazla olduğu için yasaklanmış olur. Nitekim şarabın, Kumarın yasaklanmasıhakkındaki ayeti kerime bunu ifade etmektedir. İşte riba da böyledir. Bir miktar para faiz sebebiyle artar, sahibi için bir gelir kaynağı olabilir.

Ondan başkalarıda istifade ederek iktisat sahasında bir kalkınma meydana gelebilir. Fakat böğle az çok ribanın caiz görülmesi durumunda ortaya çıkan ahlaki, içtimai, iktisadi sakıncalar daha mühim olduğundan onun düşünülen o cüz’i menfaatleri bu uğurda feda edilmiştir.

2- Riba muamelesi, birçok kimselerin iktisadi faliyetlerini azaltır. Faiz ile geçimlerini temin etmek isterler. İş alanına atılmazlar. Böyle riba yolu ile elde edecekleri bir paraya itimat ederek ticaretle ve sair faideli işlerle uğraşmaya nihâyet vermiş olurlar Böyle bir hareket ise ferdî ve içtimaî bir zarardır.

3 – Ribâ muamelesi, birçok kimseleri de ağır bir yük altında bırakır. Borç aldıkları paraları lüzumsuz yere sarfederler, tekrar ihtiyaçlar içinde kalırlar, karşılığında bir şey kazanamadıkları halde bu yüzden bir çok şeyleri, meselâ: Rehin bıraktıkları evleri de ellerinden çıkar. Onların telâfisi mümkün olamaz.

4 – Ribâ muamelesi, sosyal yardım vazîfesine aykırıdır, İslâm milleti arasında bir sevginin, bir dayanışma ve yardımlaşma muamelesinin cereyanı büyük bir vazifedir Faiz meselesi ise çok kere bu vazifenin ortadan kalkmasına sebebiyet verir. Bu açıdan da genel olarak ribanın haram kılınması, içtimaî faziletlere kefil olan dinî hikmetin icaplarından kabul edilmiştir. Borç alan bir kimse, her halde ihtiyaç içinde bulunmak tadır artık böyle muhtaç bir kimseden bilahara fazla bir şey almak insanlığa aykırı görülmez mi?

5 – Ribâ muamelesi, çok kere borçlunun huzurunu bozar, faiz vermek endişesiyle üzülür durur. Bazanda alacaklıya karşı gücenmesine yol açar, aralarında eski güven ve sevgi kesintiye uğrar. Binaenaleyh kat’î olarak lüzum görülmedikçe “karzi hasen suretiyle de olsa borç bir şey almamalıdır. Fakat muhtaç olanlara “karzı hasen” suretiyle yardımda bulunmak, vakti ve durumu yerinde olanlar için güzel bir vazifedir. Bu yardım fakirlere sadaka vermekten daha ziyâde sevaba vesîle olabilir. Çünkî borç alan kimsenin her halde bir ihtiyacı vardır. Halbuki bazen fakir zannedilerek kendisine sadaka verilen bir şahıs, haddizatında fakir olmayıp sadakaya ihtiyacı olmayabilir. Böyle bir kimsenin kendisini fakir gösterip sadaka alması ise insanlığa aykırıdır; nîmete kars nankörlüğü ve uhrevî mesuliyeti gerektirmektedir.

6 – Ribâ muamelesinin câiz görülmesi, fakirlerin aleyhine olarak zenginlere büyüt bir selâhiyet vermektir ki, bu da adalete, fakir ve düşkünlere yardım vazîfesine aykırıdır. Halbuki, İslâm dini, bir merhamet ve insanlık dinidir, fakirlerin yardımın; koşulmasını emretmektedir. İşte zekât meselesi ve borcun borçluya bağışlanması da bu İslâm merhametinin güzel bir görüntüsüdür.

Burada hatıra gelen bir mesele vardır. Şöyle ki: Bir zat, elindeki malları faiz almak suretiyle artıramadığı halde bunların her sene zekatını verirse bunları büsbütün elinden çıkarmış olmaz mı? Evet! Bu bir iktisadi görüşle doğru görülebilir. Fakat daha iyi düşünülürse bir miktar servetin senede kırkta birini vermekle o servet hali üzerekaldığı takdirde ancak kırk senenin sonunda elden çıkmış olacaktır. Halbuki bu müddet içinde o servetin meşru surette artması için bir çok iktisadi yollar bulunabilir. Bir ticaret şirketine ortak olmak gibi.

7 – Riba meselesi, dinen yasak olduğu gibi emniyeti, itimadı, meşru ticaret muamelelerini bozacak ahlak dışı hallerde hukuken haram bulunmuştur. İslam dininin feyzinden yararlanan bir millet için yalnız riba hususunda değil bütün içtimai , iktisadi, ahlaki hususlar da İslâmiyetin uyarı ve irşadlarına riâyet etmek gerekir. Bu hususlara riayet edecek bir sosyal toplum arasında ise paranın meşru şekilde artırılması için bir çok çareler bulunabilir. Meselâ: Elde bulunan bir miktar para meşru bir ticaret şirketinde sermaye olarak kullanılabilir. Bundan alınacak kâr, hissedarlar arasında belirli bir oran dahilinde dağıtılabilir. Böyle bir kâr, ise ribâ yolu ile alınacak bir kardan elbette daha fazla ve daha bereketlidir.

Gerçekten bugün; bir sosyal toplum, bir iktisadî müessese, bu hususları gözetici olmayabilir. Fakat böyle bir topluluğun, bir müessesenin bu esaslara riayet etmemesi düşüncesiyle yüce gayelere yönelik olan kutsî hükümler, hikmet dairesinden çıkarılmış bulunamaz. Diğer bir ifâde ile kutsî hükümler, bir sosyal toplumun, bir müessesenin keyfî eğilimlerine ve muamelelerine değil, belki o kurul, o müessesenin o yüce hükümlere tâbi olması, ona göre hayatını tanzim etmesi icabeder. Aksi takdirde ortaya çıkacak faydasız sonuçların mesuliyeti o kutsal hükümlere değil, o topluma, o müesseseye ait olur.

8 – Ribâ muamelesi hususunda şunu da düşünmelidir ki, dinimizin kutsî hükümleri tam bir adâlet, ihsan ve eşitlik üzerine kurulmuştur. Binaenaleyh alınacak borç paradan istifade etmek çok kere kesin olmayıp düşünce ve hele ihtimal dâiresi içerisinde bulunduğu halde, karşılığında verilecek fâiz muhakkak olduğundan, böyle hayalî ve muhtemel bir şey karşılığında muhakkak bir şeyin verilmesini zorunlu görmekle İslâmiyetin her vesîle ile hedef kabul ettiği adâlet, ihsan ve eşitlik prensibine muhalefet edilmiş olur.

9 – Ribâ muamelesinin haram olmasında yine bir çok hikmetler olabilir. Biz bunların hepsini idrak edemeyiz. Fakat biliriz ki, Cenâb-ı Hak, bilici ve hikmet sahibidir. Her neyi emretmiş ve yasaklamış ise onun mutlaka bir hikmeti vardır, velevki, biz o hikmeti idrâk etmiyehm. Bizim vazifemiz, o ilâhî emir ve yasağa riâyet etmektir. Bizim itaatkâr birer kul olduğumuz bu sûretle ortaya çıkar, biz bu sâyede sevap ve mükâfata ulaşırız. Artık öyle bir hikmetin bizce meçhul olması da, bir hikmet olmuş olmuyor mu?

§ “Şu da malumdur ki, bir çok kimseler, mâneviyatı, dinî hükümleri hikmetleri lâyıkiyle takdir edemezler. Gözleri her işin Görünen tarafına çevrilmiş bulunur, maddî artış yerine meşru olan bir satış sûretiyle bir fâide temin edilmiş olur. Buna: “Hile’i şer’iye” denilmiştir ki, dinî bir çare, bir kurtuluş vesilesi demektir. Malumdur ki, bir akit çeşidi ile câiz olmayan bir muamele, diğer bir suretiyle yapılacak bir akit vesilesiyle câiz olabilir.

Bunun örnekleri mevcuttur. Hattâ bu şekilde muamele yapanlar ribadan kaçınmış olacakları için İmam Yusuf a göre sevap da almış olurlar. Evet! Bunlar”karzı hasene” bağlı olmak üzere usulü dairesinde meşru bir satış muamelesi yapıyorlar. Aslında borç mes’elesi bulunmadığı halde de bir kimse başkasının bir malını kendi rızasıyle gerçek kıymetinden fazla bir bedel ile satın alabilir. Bu sûretle o malın sahibine bir iyilikte bulunmak isteyebilir. Bu, meşrû, insanî bir muameledir.

Velhâsıl: Bunlar, karzı hasene bağlı olmak üzere usulü dairesinde meşrû bir satış akdediyorlar, bu sâyede kendilerini faizden koruyarak muamelelerine meşru bir şekil veriyorlar ve bu yolla faizden kurtulup affa uğrayacaklarını ümit ediyorlar. Maamafih bu tarzdaki bir satış muamelesi, imami Muhammed’e göre güzel bir yol değildir. Bundan da kaçınmak, ihtiyata daha uygundur. Doğrusunu en iyi Allah bilir. Şunu da ilâve edelim ki: Ribâ muamelesi, pek fazla sorumluluk gerektirir.

Binaenaleyh ribâ olduğu açıkça bilinen şeylerden kaçınmak bir vazife olduğu gibi, kendisinde ribâ şüphesi bulunan şeylerden kaçınmak da lâzımdır, bir ihtiyat icabıdır. Nitekim bu hususta bir çok hadisi şerif vardır. Yasak bir bölgeye girmek değil, onun civarına da yaklaşmamalıdır ki içine düşmek ihtimali bulunmasın. Mutlu bir hatıraya iâhip olmak mümkün olsun. Fâni bir varlık için ebedî hayatı tehlikeye düşürmek, akıl kırı mıdır? Artık pek ihtiyatlı hareket etmek, gerekmektedir…

280. Ve eğer yoksul ise o halde genişlik zamanına kadar beklemelidir. Ve eğer bağışlar iseniz sizin için hayırlıdır. Eğer bilirseniz.

280. Bu âyeti kerime borçlular hakkında gösterilecek en insanî bir vâzifeyi bizlere beyan buyuruyor. Şöyle ki: Borçlu olan kimse, borcunu muayyen olan müddetle ödemelidir. Yapılan sözleşmelere riayet lâzımdır. (Ve eğer) borcunu böyle vaktinde ödemeye hali müsait olmayıp (yoksul) bir durumda bulunur (ise o halde) onun (genişlik zamanına) borcunu verebilecek bir şeye sâhip olduğu vakta (kadar) mühlet vermeli (intizar etmelidir.) Bu bir ictimâî yardımdır, sevaba vesiledir.

(Ve eğer) o alacağınızı o zavallı borçluya (bağışlarsanız) bu bağışlama (sizin için hayırlıdır) ona mühlet vermekten daha iyidir, daha çok sevaba vesiledir. O biçare borçluyu üzüntüden kurtarmış olursunuz. (Eğer bilir iseniz) böyle bir bağışlamanın mühlet verekten daha hayırlı olduğunu bilir, takdir ederseniz öyle yapınız, büyük bir insaniyet gösteriniz, sevaba, uhrevî mükâfata fazlasiyle nâil olunuz.

281. Ve o günden korkunuz ki, o günde Allah Teâlâ’ya döndürüleceksinizdir. Sonra herkese kazanmış olduğu tamamen verilecektir. Ve onlara zulmedilmeyecektir.

281. Bu âyeti celile de insanlığı uyanıklığa ve âhiret hayatını temine dâvet etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! dünyevî işlerinizi, alış verişlerinizi meş’ru bir şekilde yapınız. (Ve o) âhiret (gününden) kıyamet gününden (korkunuz ki, o günde Allah Teâlâ’ya) onun yüce mahkemesinde onun mânevî huzuruna (döndürüleceksinizdir.) Orada muhasebeniz yapılacaktır. (Sonra herkese) dünyada iken (kazanmış olduğu) iyi veya kötü amellerinin mükâfat ve cezası (tamamen verilecektir.)

Haklarında ilâhî adalet tecelli edecektir. (Ve onlara zulm edilmeyecektir.) Güzel amelleri noksanlaştırılmayıp çirkin amelleri de artırılmayacaktır. Ebedî azaba uğrayacaklar da kendilerinin dünyadakikötü amellerinin, devamına kararlı oldukları çirkin itikatlarının cezasına uğramış olacaklardır. Fakat Cenâb-ı Hak mü’min kullarına güzel amellerinin kat kat üstünde sevaplar ihsan buyuracaktır ki, bu da sırf O’nun ilâhî bir lütfudur. Artık insanlar daha dünyada iken güzel itikafta, güzel amelde bulunmalı, âhiret hayatını daima gözü önünde tutmalı, orası için hazırlıklı bulunmaya çalışmalıdır.

§ İbni Abbas radiyallahü tealâ anhdan rivayet olunduğuna göre bu âyeti kerime, en son nâzil olan bir âyeti celiledir. Veda haccı esnasında Rasûli Ekrem hazretleri Arafatta vakfede iken

  

Bugün sizin için dininizi tamamladım. Maide 5/51)

âyeti kerimesi nâzil olmuş; Hz. Peygamber’in peygamberlik vazifesinin tamamlanmış olup âhirete teşrif edeceklerine işaret olunmuştu.

Sonra da işbu

 

âyeti celilesi nâzil olmuş, bundan sonra peygamber efendimiz yirmi bir gün veya seksen bir gün, veya yedi gün ve diğer bir rivayete göre de üç saat kadar yaşamış, sonra âhiret âlemine teşrif etmiştir. Sallallahü tealâ aleyhi vesellem..

282. Ey mü’minler! Belirli bir vakte kadar bir borç ile borçlandığınız zaman onu yazınız ve bir kâtip, onu aranızda adilce bir şekilde yazıversin. Ve Kâtip Cenâb-ı Hak’kın ona öğretmiş olduğu gibi yazmaktan kaçınmasın, yazsın. Ve hak kendi üzerinde bulunan kimse, yazdırsın. Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korkusundan ondan bir şey eksiltmesin. Ve şayet borçlu şahıs, aklı ermez veya zayıf veya doğruca yazdıramayacak durumda bulunursa onun velisi adalet üzere yazdırıversin. Ve sizin erkeklerînizden iki kişiyi de şahit tutunuz.

Ve o iki şahit erkek olmazsa şahitliklerine razı olacağınız kimselerden bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz. Bu iki kadından biri unutacak olursa ona diğeri hatırlatsın. Şahitler de dâvet edildikleri zaman kaçınmasınlar. Siz de az olsun, çok olsun onu vadesine kadar yazmaktan üşenmeyiniz. Böyle yapmanız. Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha kuvvetlidir.

Ve şüpheye düşmemeniz için daha yakın bir sebebtir. Meğer ki aranızda hemen devredeceğiniz hazır bir ticaret muamelesi olsun. O halde bunu yazdırmadığınızdan dolayı sizlere bir günah yoktur. Ve alım satım yaptığınız vakitte de şahit tutunuz. Kâtip de, şahit de zararlandırılmasın. Ve eğer yaparsanız, şüphe yok ki bu sizin için bir kötülüktür. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz. Ve Yüce Allah sizlere öğretiyor. Ve Yüce Allah herşeyi hakkıyla bilir.

282. Bu âyeti kerime, meş’ru şekilde yapılacak borçlar ve ticarî muameleler hakkında riayet edilecek usulü ve âdil Katip ile şahitler hakkındaki lâzım gelen vazifeleri bildirmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) aranızda (belirli bir vakte kadar bir borç ile borçlandığınız) meselâ: Ödünç alıp verdiğiniz, veya “selem” yoluyla yani peşin para ile veresiye mal sattığınız (zaman onu) o borcu müddetiyle beraber (yazınız.) Çünkü bu bir belgedir. İlerde ihtilâf ve anlaşmazlık çıkmasına mânidir.

Maamafih bunu yazmak, müstehaptır yoksa her halde vacip değildir. (Ve bir kâtip, onu aranızda adilce bir şekilde yazıversin.) Eksik veya noksan olarak yazmasın, açık anlaşmazlığa mani bir tarzda kaleme alsın. Bir tarafı tutmasın, (Ve kâtip, Cenab’ı Hak’kın ona öğretmiş) lütûf ve keremiyle ona yazma kabiliyetini vermiş (olduğu gibi yazmaktan kaçınmasın.) Cenâb-ı Hak’kın kendisine verdiği bu kabiliyetin bir şükür ifadesi olmak üzere bunu yazmaktan kaçınmasın da öylece (yazsın.)

Eğer başka yazacak kimse bulunmazsa bunu yazmak o kâtip için bir vazife olmuş olur. Birçok borç muamelelerini yazdırmaya ihtiyaç görülmektedir. Bunun içindir ki, birçok yerlerde birer noter daireleri mevcuttur. (Ve) bu husustaki belgeyi, senedi (hak) borç (kendi üzerinde bulunan kimse yazdırsın) çünkü borçlu olan odur. Onun ikrarı lâzımdır. İnkârı durumunda aleyhinde şahitlik edilecek olan da odur.

(Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun da ondan) o haktan, o aleyhine yazılacak borçtan (bir şey eksiltmesin) noksan ikrar ve itirafta bulunmasın. (Ve şayet borçlu şahıs: Aklı ermez) noksan akıllı, mübzir = malını boş yere sarfeder bir kimse ise (veya zaif) çocuk veya ihtiyar, aklî dengesi bozulmuş ise (veya doğruca yazdıramayacak durumda bulunursa) meselâ, dilsiz veya ifade edemeyecek bir halde ise (onun velisi) babası, vasisi veya işlerine usulen tâyin edilmiş olan vekili veya tercümanı (adalet üzere yazdırıversin.) Yazılacak bölgede bir noksan,bir fazlalık bulunmasın. (Ve) ey müslümanlar!.

(Sizin erkeklerinizden iki kişiyi de şahit tutunuz) bu şahitlerin akilbaliğ, hür, müslüman ve töhmetten berî olmaları lâzımdır. Borçlu, gayri müslim ise şahitlerin de gayrimüslim olması câizdir. (Ve o iki şahit erkek olmazsa şahitliklerine razı olacağınız) şahitliklerini hoş göreceğiniz, şahitliklerine itimat edeceğiniz (kimselerden bir erkek ile iki kadını şahit tutunuz).

Bunların şahitlikleri mal, hususunda ve hanefiyyeye göre cezalardan başka diğer hususlarda da câizdir. İslâm hukukçularından bazılarına göre de malın dışındaki hususlar iki erkeğin şahitliği olmadıkça sâbit olamaz, İmam Şafîye göre ise kadınların daha ziyade bilecekleri hususlar meselâ: Doğurma, süt emzirme, dulluk, süyubet, bekâret gibi şeyler bir erkek ile iki kadının şahitliği ile sâbit olacağı gibi dört kadının şahitliği ile de sabit olur. (Bu iki kadından biri unutacak olursa ona) hadiseyi (diğeri hatırlatsın) yani; Bu iki kadından biri şahiti olduğu malî bir muameleyi geçici olarak unutmuş olursa diğeri ona hatırlatır.

Yoksa yalnız diğerinin haber vermesine binaen şahitlikte bulunamaz, bunu şahitlikten evvel olduğu gibi kendisinin de hatırlaması lâzımdır. (Şahitler de dâvet edildikleri zaman) gelip şahitlikle bulunmadan (kaçınmasınlar) şahitliklerini saklayarak bir hakkın zayi olmasına sebebiyet vermesinler.

Şayet şahitler, mahdut olup şahitlikle bulunmadıkları takdirde bir hak zâyi olacak ise onlar için şahitlikte bulunmak bir farz olmuş olur. (Siz de) Ey kâtiblerî. (Az olsun çok olsun onu) o borcu, ona ait belgeyi (vâdesine kadar) ne müddetle borç verilmiş olduğunu, onun diğer şartlarını (yazmaktan üşenmeyiniz.)

Hattâ bunları defterlere kaydetmek de pek uygundur. (Böyle yapmanız) borçları öyle detaylı olarak yazmanız (Allah katında adalete daha uygun, şahitlik için daha kuvvetlidir.) Daha sağlamdır, daha faidelidir. (Ve şüpheye düşmemeniz için daha yakın bir sebeptir.)

Artık o borcun miktarı ve müddeti hususunda tereddüde mahal kalmamış olur. (Meğer ki, aranızda hemen) elden ele (devredeceğiniz hazır bir ticaret muamelesi olsun) satılan şey ile bedeli, hazır ve teslimleri peşin olsun (O halde bunu yazdırmadığınızdan dolayı sizlere bir günah yoktur) fakat mümkünse yazılması daha iyidir.

(Ve alım satım yaptığınız vakitde de şahit tutunuz) bu muameleyi gizlice değil, açıkça yapınız, tâ ki ilerde bir inkâra meydan kalmış olmasın. (Kâtip de, şahit de zararlandırılmasın) yazma ücreti var ise verilsin, şahitler uzak yerlerden getirilecek ise onların da yol masrafları ödensin, onlar ikide bir işlerinden, güçlerinden alıkonulmasın.

(Ve eğer) bunu yaparsanız) kâtibi de, şahitleri de zarara sokarsanız (şüphe yok ki, bu sizin için bir kötülüktür) bir günahtır, Allah’ın emrine karşı gelmektir. Bunun mânevî zararı size aittir. (Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun emirlerine, yasaklarına muhalef etten sakınınız. (Ve Yüce Allah sizlere öğretîyor) bu gibi içtimaî, iktisadî meseleleri sizlere bildiriyor. Bunların bir adalet, bir intizam dairesinde cereyanını temin edecek şeyleri sizlere bu kitabı mübin vasıtasiyle anlatıyor ve bildiriyor. (Ve Yüce Allah herşeyi hakkıyla bilir.)

Bu emrettiği, yasakladığı şeylerin lüzumunu, hikmetini bildiği içindir ki, sizlere tebliğ ediyor. Artık sizin vazifeni;? de bunlara riayet etmektir. Evet!. Cenâb-ı Hak, İlim ve hikmet sahibidir, kulları hakkında şefkatli ve merhametlidir. Bizlere Yüce Peygamberi ve Kur’ân’ı Kerim vasıtasiyle en doğru yolları göstermiştir.

Meşru şekildemal kazanmayı ve bu malları meşru şekilde muhafaza etmeyi ve artırmayı bizlere emir ve tavsiye buyurmuştur. Tâ ki: İktisadî hayatımızı meşru şekilde kalkındıralım, hayatımızı tanzim edip rahatça yaşayabilelim, bu mallarımızdan fakir ve düşkünlere yardım ederek dua ve sevap kazanalım. Ribâ gibi zararları faidesinden çok olan şeylerden kaçınalım, züht ve takvadan ayrılmayıp dünyamızı da ahretimizi de kazanmaya muvaffak olalım

§ Şahitliğin mahiyeti: Şahitlik, bir kimsenin bir şahısta olan hakkını isbat için “şahitlik ederim” lâfzıylâ hâkimin huzurunda ve davalının yüzüne karşı doğruyu söylemektir.

“Bu davacının bu davalı da borç olarak şu kadar alacağı olduğuna şahitlik ederim” denilmesi gibi. Böyle bir haberi verene şahit denir. Lehine şahitlik edilen kimseye “meşhudünleh” ve aleyhine şahitlik edilene “meşhudunaleyh” şahitlik edilen hususa da “meşhudunbih” denilir. Şahitliklerin Önemi:

§ Şahitlik sebebiyle birçok haklar korunmuş, cemiyet hayatında adalet ve intizam temin edilmiş bulunur. Bunun içindir ki, şahitlerin özelliklerine de çok dikkat etmek icap eder. Tâ ki: Hakikate aykırı şahitliklere meydan verilmemiş olsun.

Binaenaleyh müslümanlar arasında meydana gelecek şahitliklerde şahitlerin büluğ çağına ermiş, akıllı, müslüman töhmetten beri olmaları şarttır. Müslüman kadınların şahitliklerine gelince, İslâm hukuku, sırf hikmet ve menfaat olduğundan bu hususta onların şahitlik alanlarını hikmetin gereğine göre tâyin buyurmuştur. Malumdur ki, kadınlar genel olarak erkekler kadar muameleler ile meşgul değildirler.

Onlar gördükleri muameleleri erkekler kadar hatırlarında tutacak bir durumda bulunmazlar. İçlerinde hâfızaları daha kuvvetli olanlar bulunabilir. Fakat hüküm çoğunluğa göredir. Kadınların zihinleri o gibi şeyler ile fazla alâkadar olmaz. Binaenaleyh kadınların kısas, zina cezası gibi hususlarda şahitlikleri aslâ makbul olmadığı gibi diğer birçok muamelelerde yalnız kadınların veya bir erkek ile bir kadının şahitliği de makbul değildir.

Kadınlar, ekseriyetle kendi evlerinde yaşayıp dışardaki işler ile meşguliyetler! bulunmadığı ve çok kere hislerine mağlûp olup bir hadiseyi olduğu gibi görebilemiyecekleri cihetle onların yalnız başlarına şahit olmaları uygun görülmemiştir.

Binaenaleyh malî işlerde de yalnız kadınların şahitlikleri câiz olmadığı gibi bir kadının bir erkekle beraber şahitliği de kâfi değildir. Belki bir erkekle beraber en az iki kadın şahitlikle bulunmalıdır. Bu hususta iki kadın bir erkeğe denk olur ve bu iki kadından biri hadiseyi geçici olarak unutmuş olursa diğeri ona hatırlatır. Şu kadar var ki, yalnız kadınların bilecekleri bazı hâdiselerde onların da yalnız başlarına şahitlikleri kabul edilir. Velevki bir kadın olsun.

Meselâ: Bir çocuğun hangi bir kadından doğmuş olması, bir kadın ebenin şahitliği ile de sabit olabilir. Çünkî bunu en ziyade kadınlar bilebilirler. Aynı şekilde: Kadınlar hamamında bir kadın öldürülecek olsa yalnız diyeti alınmak için buna kadınların şahitlikleri kabul edilir. Şu kadar var ki, bununla kısas icra edilemez. Ceza hususunda kadınların şahitlikleri bütün müctehitlere göre câiz değildir.Kısacası: Sırf hikmetten ibaret olan İslâm hukuku, şahitlik hususuna çok ehemmiyet vermiş kamu hukukunun korunması için en uygun hükümleri koymuştur.

283. Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz ve bir yazıcı da bulamaz iseniz alınan rehinler kifayet eder. Fakat bazınız bazınıza emin olursa kendisine emniyet olunan, emaneti ödesin. Ve Rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun. Şahadeti de gizlemeyiniz. Onu kim gizlerse şüphe yok ki, onun kalbi günahkârdır. Ve Allah Teâlâ sizin yapacağınız şeyleri bilir.

283. Bu âyeti kerime, borçların rehinler ile de emniyet altına alınacağını ve şahitliğe önem vermek gerektiğini göstermektedir. Şöyle ki: Ey borç alıp vermek isteyenler!. (Ve eğer siz bir sefer üzerinde iseniz) yani yolcu bulunuyorsanız veya sefere yönelmiş iseniz (ve bir yazıcı da bulamaz iseniz) bir borç senedi yazacak bir kâtibiniz de yok ise (alınan rehinler -kifayet eder-) bununla yetinebilirsiniz.

Bu rehin alınması, dinen uygundur ve malların korunması için faidelidir. özellikle birçok kimseler, sözlerinde durmuyorlar, borçlarını vaktinde vermiyorlar, bu gibi kimselerin yüzünden bazı zatlar, faizsiz borç vermek suretiyle iyilikte bulunmaktan çekiniyorlar. Rehin verilmesi ise bu gibi ödünçlerin verilmesine, sebep olur. Bu hususta bir güven vesilesi olur. Binaenaleyh sefer halinde bulunulmasa da yine rehin alınması câizdir.

(Fakat bâzınız bâzınıza emin olursa) borç verecek kimse, borçlanacak kimse hakkında iyi niyet besler, borcunu ödeyeceğine kanaat getirirse artık rehin almayabilir. Bu halde o (kendisine emniyet olunan) borçlu (emaneti) üzerindeki borcunu alacaklıya (ödesin) gördüğü iyiliğe karşı, hiyanette ve savsaklamada bulunmasın, bu insaniyet onuruna aykırıdır.

(Ve rabbi olan Allah Teâlâ’dan korksun) hakkı inkâr etmesin, emânet hukukuna riayetsizlik göstermesin, bunun büyük bir günah olacağını düşünerek Allah’ın azâbına uğramaktan kendisini korusun. Ey şahitler!. Ey borçlular!. (Şâhitliği de gizlemeyiniz) şahadetten kaçmayınız, şahitler şahadette bulunacakları gibi borçlular da kendi aleyhlerinde şahitlikte bulunarak borçlarını itiraf etmelidirler.

(Onu kim gizlerse) şahitliği ve borcu kim gizler ve inkâr eylerse (şüphe yok ki, onun kalbi günahkârdır) bu haksız muamelesi, bir kasde bağlı bir kötü düşünce mahsulü olacağından günahı da o derece büyüktür. (Ve Allah Teâlâ sizin yapacağınız şeyleri bilir) sizlerin borcu inkâr veya şâhitliği gizlemenizi ve bütün fiil ve hareketlerinizi tamamen bilir ona göre mükâfat ve cezâ verir. Artık bunu düşünüp de işlerinizi buna göre tanzim ediniz.

§ Deyin = Borç: Ödünç alma, harcamada bulunma, satın alma, kefil olma gibi bir sebeple zimmette, yani: Bir şahsın üzerinde sabit olan şeydir. Meselâ: Borç alınan on lira, bir dey indir. Bin liraya veresiye olarak alınan bir evin bu bedeli de bir deyindir. Başkasının tartılan veya ölçülen cinsten bir malını tüketme neticesinde tüketenin ödemesi gereken o kadar tartılır veya ölçülür bir mal da bir borçtur. Meselâ: Birisinin on kile buğdayı telef edilse telef edenin on kile buğday vermesi kendisine bir borç olmuş olur. Borç verene “dâin” borç alana da “medyun” denilir.

§ Rehin: Lûgatte sabit, daim demektir ve bir şeyi her hangi bir sebebden dolayı hapsetmek ve alıkoymaktır, İstilâhta: Bir malı ondan tamamen veya kısmen ödetilmesi mümkün olan bir hakkı, mal karşılığında o hak sâhibinin veya başkasının elinde gönül rızasıyla hapsettirmek ve alıkoymaktır. Böyle hapsedilen mala “merhun” da denilir. Rehin veren borçluya “rahin” ve hak sâhibi sıfatiyle rehin alan kimseye de “mürtehin” denilir. Bir hakkın ödetilmesini temin etmek için rehin almaya da “irtihân” denilmektedir.

284. Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da bütün Allah’ındır. Ve siz nefisinizde onları açıklasanız da veya gizleseniz de Allah Teâlâ sizî onunla hesaba çekecektir. Artık dilediği kimseyi mağfiret eder, dilediğine de azab eder ve Allah Teâlâ her şeye pek ziyade kadirdir.

284. Bu âyeti kerime, Allah’ın saltanatının genişliğini gösteriyor. Cenab’ı Hakkın bütün âlemlerde meydana gelen olayları bildiğini ve bunlara kadîr olduğunu bildirerek insanlığı uyanmaya dâvet buyuruyor.

Şöyle ki: (Göklerde olanlar da, yerde bulunanlar da bütün Allah’ındır.) yani: Göklerde, yerlerde, bunların içinde ve dışındaki bütün varlıklar da tamamen Allah Teâlâ’nın yaratıklarıdırlar, onun mülkünde ve tasarrufundadırlar. Bunlarda başkasının ortaklığı yoktur. (Ve siz nefsinizde olanları açıklasanız da, veya gizleseniz de Allah Teâlâ sizi onunla hesaba çekecektir.)

Güzel düşünenler bunun mükâfatını görecekleri gibi çirkin düşünenler de bunun cezâsını göreceklerdir. Fakat bir insan, kasdı, arzusu, tasdiki olmaksızın kalbine gelen şeytanî vesveselerden, kuruntulardan dolayı sorumlu olmaz. Çünkü bunlardan kalbi kurtarmak insanın kudreti dışındadır. Teklif ise insanın gücüne, kudretine maksat ve tasdikine göredir.

(Artık) Cenâb-ı Hak, (dilediği kimseyi) lütuf ve keremi ile (mağfiret eder) onun günahlarını affeder ve gizler (dilediğine de) ilâhî adâleti ve menfaat ve hikmet gereği olarak (azab eder) suçuna göre cezalandırır. (Ve Allah Teâlâ her şeye pek ziyâde kadirdir.) Binaenaleyh kullarının bütün gizli ve âşikâr fiil ve hareketlerini bilir, ona göre mükâfat ve cezâ verir, onun ilminden, kudretinden hiç bir şey dışarı çıkamaz. Artık ona göre herkes hareketini tanzime çalışmalıdır.

285. Peygamber, kendisine Rabbinden indirilene imân etti, mü’minler de hepsi de Allah Teâlâ’ya ve onun meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine imân etti. Biz Allah Teâlâ’nın peygamberlerinden hiç birinin arasını ayırmayız dediler. Ve biz dinledik, İtaat da ettik, mağfiretini dileriz. Ey Rabbimiz diye niyâz ettiler.

285. Bu âyeti kerime, dinin esaslarını olduğu gibi kabul edip kendisine imân ve itaat edilmesinin bir kulluk vazifesi olduğunu gösterir. Şöyle ki: o (peygamber) yani: Nebi ve Resullerin sonuncusu olan Muhammed Aleyhisselâm (kendisine Rabbinden indirilene) Kur’ân’ı Kerim’e onun bütün beyanlarına (imân etti.) Allah tarafından inen mukaddes bir kitap olduğunu bilip tasdik eyledi.

(Mü’minler de) o mukaddes kitaba Kur’ân’ı Kerim’e inanıp onu tasdik eylediler. Evet! (Hepsi de) Yüce Peygamber de onun ümmeti olan mü’minler de (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, yüceliğine ve kudretine imân etti (Ve onun meleklerine) de imân edip onlar birer muhterem kul olup ilâhî kitaplarıpeygamberlere getirmeğe vasıta olduklarını ve diğer yüce hizmetlerini bilip tasdik eylediler ve Hak Tealâ’nın (kitaplarına) da imân ettiler.

Bunların halkı irşat, insanlığa vazîfelerini öğretmek ve bildirmek için Allah tarafından indirildiğini bilip itirafta bulundular. (Ve peygamberlerine) imân ettiler, bunların halkı aydınlatmak, onlara dinî hükümleri bildirmek ve öğretmek için Allah tarafından gönderilmiş bulunduklarını bilip tasdikte bulundular. Kısacısı Hz. Peygamber de, müminlerden her biri de bu gibi dinî esasları bilip bunlara (imân etti) ve bu güzel inançlarını (biz Allah Teâlâ’nın peygamberlerinden hiç birisinin arasını ayırmayız) diye göstermiş oldular.

Evet. Bütün peygamberler, nübüvvet bakımından hepsi de aynı yüceliğe sahiptir. Hepsi de Hak tarafından ilâhî dinî bildirmekle görevlendirilmiştir. Bu bakımdan aralarında fark yoktur. Ancak bir kısmına risalet verilmiş, yani ayrıca bir kitap, bir şeriat ihsan buyrulmuştur. Bunların bazısı bazısına Allah tarafından üstün kılınmıştır. Nitekim bizim peygamberimiz peygamberlerin sonuncusu, resûllerin en üstünüdür.

Fakat böyle bir üstünlük ciheti, onların esasen Allah tarafından gönderilmiş birer yüce peygamber olmak hususundaki birlikteliklerine engel değildir ve aralarında farklılık gerektirmemektedir. İşte mü’minler, bunların peygamberlik itibariyle aralarında bir fark olmadığını bilip tasdik ederler (ve bîz dinledik) Allah tarafından gelen emir ve yasakları anladık, (itaat da ettik.) Onlardaki emirlere, yasaklara boyun eğdik ve kabul eyledik. (Mağfiretini dileriz ey Rabbimiz!.) İnsanlık hali kusurlardan uzak olamayız. Kulluk vazifelerimizi yapmada kusur edebiliriz. (Diye niyâz ettiler.) Evet… Kulluğun şanına yakışan, acz ve küşüm itiraf ile Allah’ın mağfiretini niyâz etmektir.

286. Allah Teâlâ bir kimseye gücünden başkasını teklif buyurmaz. Herkesin kazandığı iyilik kendi lehinedîr. Ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir. Ey Rabbimiz!.. Eğer unuttuk ise veya hatâ ettik ise bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Ve bize bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme. Ve bizden af buyur ve bizim için mağfiret buyur ve bizlere merhamet kıl, sen bizim mevlâmızsın. Artık kâfirler olan kavim üzerine bizlere yardım et.

286. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hakkın kullarına lütfen gösterdiği kolaylıkları kulların da o kerem ve rahmet sahibi olan Yüce Allah’a ne şekilde duada, yakarış ve niyazda bulunacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ bir kimseye) kullarından mükellef bir şahsa (gücünden) kudret ve takatinin müsait olacağı şeylerden (başkasını teklif buyurmaz.) Bir ilâhî lütuf olmak üzere hakkınızda böyle meşakkatli şeyleri emretmez. Nitekim hasta bir kimse, bu halde oruç tutmakla veya fakir bir kimse, zekât vermekle mükellef bulunmaz. Ve (herkesin kazandığı iyilik kendi lehinedir) ibâdet ve itaatinden dolayı kendisi yararlanır.

(Ve kazandığı kötülük de kendi aleyhinedir.) Evet… Kötülüğü emreden nefsinin zorlamalarından dolayı işlediği ağır, gayri meşru kazancı da kendi aleyhine, kendi zararınadır. Artık her insan bunları düşünüp ona göre hareketlerini tanzim etmeli değil midir. Ve dâima Allah’ın korumasına sığınarak şöyle dua ve niyazda bulunmalıdır: (Ey Rabbimiz!. Eğer unuttuk ise veya hâta ettik ise bizisorumlu tutma.) Ey Rabbimiz!. İfrat ve tefrit sebebiyle veya dikkatsizlik ve benzeri sebeplerle bizden meydana gelip unutmaya, hataya yol açacak işlerden dolayı bizi sorumlu tutma, azâba uğratma (Ey Rabbimiz ve bize bizden evvelkilere yüklemiş olduğun gibi ağır yük yükleme.) Bize meşakkatli şeyleri teklif buyurma.

Nitekim İsrail Oğulları böyle şeylerle hikmet gereği sorumlu tutulmuşlardı. Meselâ: Onların mallarının dörtte birini vergi vermeleri lâzımdı, elbiselerine dokunan bir necasetin dokunduğu yeri kesmek icâbediyordu, bazı günahlardan dolayı intihar etmekle mükellef idiler, başka suretle tövbeleri kabul edilmezdi. (Ey Rabbimiz!. Bizim için kendisine takat bulunmayan bir şey de yükleme). Bizleri bir takım belâlara, gücü aşan düşman hücumlarına, insan gücünün üstünde tekliflere mâruz bırakma.

Evet Cenab’ı Hak, mülkünde dilediği şekilde tasarrufta bulunabilir, insanın âcizliğini göstermek için ve başka hikmetlerden dolayı kullarına kudretlerinin üstünde teklifte de bulunabilir. Bize düşen vazîfe ise onun affına lütuf ve keremine sığınmak, bunları o kerem ve rahmet sahibi Rabbimizden şöyle niyâz eylemektir. Ey mukaddes Rabbimiz! (Ve bizden) günahlarımızı da (af buyur) yok et (ve bizim için mağfiret buyur.) Günahlarımızı gizle, bizi sorumlu tutarak insanlar arasında utanç verici duruma düşürme (Ve bizlere merhamet kıl.)

Lütufta bulun, başarılar ihsan et, çünkü senin rahmetin olmadıkça ne güzel amellerde bulunabiliriz, ne de çirkin amelleri terkedebiliriz. (Sen bizim mevlâmızsın) sen bizim efendimizsin. Bizler ise senin kulların bulunuyoruz, sen bizim yardımcımızsın, işlerimizin yöneticisisin.

Biz her bakımdan senin kulunuz, sana muhtacız. Bütün başarılar sendendir. (Artık kâfir olan kavim üzerine) senin apaçık dinini inkâr eden bozgunculara karşı (bizlere yardım et.) Bizleri onlara üstün kıl, bizleri dinini yüceltmede başarılı kıl. İslâm diyarını, İslâm milletini koru, onları maddî ve mânevî sahalarda düşmanlarına galip eyle. Ey ulu mevlâmız!. Ey yardımcımız koruyucumuz olan mukaddes ve Yüce Rabbimiz!.

§ Kendisinde bakare hâdisesinden bahsolunan sûre’i celile, bu âyeti kerime ile sona ermiştir. Mücahit, İbni Sirin gibi bazı zatların rivayetlerine göre bu son iki âyet, Cibril! emin vâsıtasiyle nâzil olmamıştır. Rasûli Ekrem Efendimiz bu mübarek iki âyeti Miraç gecesinde vâsıtasız işitip almıştır. “Bu son âyeti celilenin sebebi nüzuli hakkında şöyle bir rivâyet vardır:

Vaktaki: “Nefsinizde olanı açığa çıkarsanız da gizleseniz de Allah Teâlâ onlar ile sizi sorumlu tutacaktır”. Mealindeki âyeti kerime, nâzil oldu; ashabı kiram büyük bir endişeye düştüler, biz bir takım şeytanî hâtıralardan, vesveselerden kendimizi nasıl koruyabiliriz?. Bunlar bizim irademiz olmaksızın ansızın kalblerimize doğuyor, bunlardan dolayı sorumlu olursak vay halimize!, demek istediler.

Bununla beraber de yine hakkın her hükmüne itaatkâr olduklarını göstererek: “Biz işittik, itaat da ettik” dediler. Bunun üzerine bu son âyeti kerime nâzil olmuş, kendilerinin güç ve takatinde olmayan şeylerden dolayı insanların uhrevî sorumluluk taşımayacakları kendilerine müjdelenmiştir. Ne büyük ilâhî lütuf!

§ Nisyan, bilinen bir şey hakkında bilahara, gaflette bulunmak onu unutmak demektir. Böyle bir nisyan, âhiretle ilgili bir sorumluluğugerektirmese de, bizzat vücûba ve unutulan şeyin yerine getirilmesinin vacip oluşuna aykırı değildir. Meselâ: Bir namaz, bir borç unutulmuş olsa da yine edası, kazası icabeder. Hatıra gelince veya başkası haber verince namaz kaza edilir, borç da ödenir. Böyle bir nisyan, bir lâubalîlik, bir ihtiyatsızlık yüzünden meydana gelirse, bu mânevî sorumluluğu da gerektirir.

§ Hata ise: Kendisinde insanın hususî bir maksadı bulunmayan bir kusurdur. Bu da bir ihtiyatsızlık bir alâkasızlık neticesi olmamak şartiyle Allah’ın hakkının ve uhrevî sorumluluğun düşmesi hususunda bir özür olmaya bağlıdır. Hattâ meşru bir içtihat neticesinde, müctehitlerin birer iyi niyetle ve ilmî usuller dairesinde yaptıkları İctihatlar neticesinde meydana gelen hatalarda affedilmiştir.

Hattâ bir kat sevâba da vesiledir. Fakat bir dikkatsizlik neticesi olarak insanların hukukuna ait hatalar, her şekilde affedilmiş değildir. Bu hakların mümkün mertebe ödenmesi icabeder. Tam bir özür sayılmaz. Meselâ: Kuşlara atılan bir merminin isâbetiyle bir insanın ölmesine sebebiyet verilse bundan dolayı kısas lâzım gelmezse de diyet adıyla tazminat verilmesi icabeder.

Binaenaleyh haddizatında unutmaya ve hataya sebebiyet verecek hallerden kaçınmak lâzımdır, ihtiyat gereklidir. Bununla beraber bu gibi hususlarda Allah’ın korumasını rica etmek, ilâhî afvı istemek de bir kusur itirafıdır, bir kulluk vazifesidir.

§ Bu sure-i celilenin ve bilhassa bu son iki âyeti kerimenin fazîleti hakkında birçok hadis vardır. Kısaca kütübi sitte de İbni Mesut radiallahü anhtan şu hadisi şerif mervidir:

= Bakara sûresinin âhirindeki iki âyeti kerimeyi her kim geceleyin okursa ona yeter. Yani onu zararlı hayvanlardan ve şeytandan korur veya o geceyi ibâdetle geçirmiş gibi olur. Velhâsıl: Bu gibi mübârek âyetlerin okunmasıyla daîma kulluk lisanımızı süslemeye, kalblerimizi aydınlatmaya çalışmalıyız. Yüce Allah hepimizi ilâhî feyizlerine kavuştursun Amin!.