HUD SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre’i celile, yüz yirmi üç âyetten meydana gelmektedir. Gerçek görüşe göre, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Yalnız (11), (16), (114), üncü âyetlerinin Medine’i Münevvere’de nâzil olduğu rivayet olunmaktadır. Bu mübârek Hûd Sûresi, Yunus Sûresini müteakip nâzil olmuştur. Her ikisi de inanca ait esasları, Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir mucize olduğunu, âhiret hayatına, sevap ve azâba dâir beyanları ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını içermektedir. Evet.. Hz. Hûd’dan başka Nûh, Sâlih, İbrahim, Lût, Şuayb, Musa Aleyhisselâm’a dair de en mühim bilgileri kapsamaktadır. Bunlara ait olan Kur’ânî açıklamaları, Rasûlü Ekrem Efendimizi teselliyi ve müslümanlar içinde en tesirli öğütleri ve uyanma vesilelerini içermektedir. Bu sûre’i celile, Yunus Sûresindeki bazı mücmel açıklamaları ayrıntılı olarak beyan buyurmaktadır ve Hz. Hûd’un mübârek hayatına dâir âyetleri içermiş olduğu için “HÛD SÛRESİ” adını almıştır. Hûd Aleyhisselâm için “A’RAF SÛRESINDEKI” (65) inci âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.

1. Elif, Lâm, Ra, bir kitabdır ki, âyetleri hikmet sâhibi ve herşeyden haberdar olan Cenab’ı Hak tarafından sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in nasıl muazzam bir ilâhî kitap olduğunu bildirmektedir. Bütün insanlığın yalnız Allah Teâlâya ibâdet etmelerini ve Hak rızâsı için tövbe ederek ondan mağfiret dilemelerini ve osayede güzel bir hayâta kavuşmalarını emir etmektedir. Yükümlü oldukları vazîfelerden yüz çevirenlerin de korkunç akıbetlerini hatırlatmaktadır. Ve nihâyet bütün insanların, herşeye kaadir olan Cenâb-ı Hak’kın mânevî huzuruna sevk ile muhakemeye tâbi olacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, lâm, ra) bu mübârek tabir ya bu sûrenin bir ismi demektir. Yahud müteşabihattan bir tabir ve Allah’ın sırlarından bir sırdır. Mânâsını Allah’ın ilmine havâle ederiz. Bakare ve Yunus Sürelerinin birinci âyetlerine de bakınız!. (Bir kitapdır ki) yani: Bu gibi harflerden meydana gelen Kur’an-ı Kerim: Bir mucize ve ilâhî bir kitapdır ki, (âyetleri hâkim ve habir tarafından) yani: Bütün emirleri, yasakları, fiilleri hikmete dayalı olan ve bütün mahlûklarının hallerini bilen Allah Teâlâ katından (sağlamlaştırılmış ve sonra açıklanmıştır.) yani: Bütün âyetleri sağlamdır, noksandan, bozukluktan uzak bir şekilde tanzim edilmiştir. Sonra bununla beraber bütün âyetleri dinî hükümlere, öğütlere, peygamberlerin hayatlarına ve diğer fâideli hususlara dâir ayrıntılı bir halde bulunmaktadır.

2. Şunun için ki, Allah Teâlâ’dan başkasına kullukta bulunmayın. Şüphe yok ki, ben sizin için onun tarafından bir uyarıcı ve müjdeleyiciyim.

2. Kur’an-ı Kerim’in âyetleri (Şunun için) öyle sağlam ve ayrıntılı olarak bulunmuştur (ki) Ey insanlar!. Siz o âyetleri güzelce dikkate alasınız (Allah Teâlâ’dan başkasına kullukta bulunmayasınız) yalnız o Kerem Sahibi Yaratıcınıza kullukta, bulunup başkalarına tapınmayasınız. Yahut bu âyeti kerime, bir ilâhî mahiyettedir, Peygamberimizin lisanı vâsıtasiyle bizlere şöyle tebliğ edilmektedir: Ey insanlar!. Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdette bulunmayınız, (şüphe yok ki, ben sizin için) Ey insanlık topluluğu!, (onun) OKâinatın Yaratıcısı (tarafından bir uyarıcıyım) Allah Teâlâ’dan başkalarına tapanları ebedî bir azap ile korkutucuyum (ve müjdeleyicîyim) Hak Teâlâ’nın birliğini bilip birlikte, yalnız ona ibâdetde bulunanları da sevap ile, ebedî mutluluğa kavuşmakla müjdeleyiciyim.

3. Ve hem Rabbinizden mağfiret dileyiniz. Sonra ona tövbe ediniz ki, sizi belirlenmiş olan acele kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın ve her fazîlet sâhibine lütfunu versin. Ve eğer yüz çevirirseniz şüphe yok ki, sizin üzerinize büyük bir günün azâbından korkarım.

3. (Ve hem) Ey insanlar!. Siz günahlarınızdan dolayı (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona sığınınız, ondan bağışlanmanızı niyazda bulunun (sonra ona tövbe ediniz) kusurlarınızdan dolayı pişmanlıkta bulunarak onları terke karar verin, ibâdet ve itaate devâma başlayınız, (ki sizi belirlenmiş olan ecele) Yani: Tâyin ve takdir edilen ömrünüzün nihayetine (kadar güzel bir nimet ile yararlandırsın) sizi güzel bir yaşayış, geniş bir rızk ile yaşatsın, sizi meşru servetlere, çoluk çocuğa kavuştursun (ve) Cenâb-ı Hak (her fazîlet sahibine) güzel amellerde bulunan kuluna dünyada veya âhirette (fazlını) mükâfâtını (versin) Evet.. Her kul, dünyadaki güzel amellerine göre âhiretde çeşitli saadet mertebelerine ulaşır ve böyle iyi ve fazilet sahibi zatlar, dünyada da çoğunlukla o güzel hareketlerinin mükâfâtını görürler. (Ve eğer) Ey insanlar!. Siz (yüz çevirirseniz) yani: Ey kendilerine Allah tarafından bir Peygamber olmak üzere gönderilmiş olduğum kimseler, siz benim tebliğ ettiğim dinî hükmlere, Kur’an’ı Kerim’in beyanlarına uymaz da bundan kaçınır iseniz (şüphe yok ki) ben (sizin üzerinize büyük bir günün) kıyâmet gününün (azâbından korkarım) yahut daha dünyada iken kıtlık ve pahalılık gibi ve diğer müthiş bir belâ gibi helâk edici bir kötülüğün üzerinize yöneleceğinden endişede bulunurum. Nitekimbir nice âsi milletler vaktiyle böyle birer müthiş akıbete yakalanmışlardır. İşte bütün insanlığa bir şefkat ve acıma eseri olmak üzere Kur’an lisânı ile öyle bir felâkete uğramamaları için nasihat verilmiş oluyor. Ne büyük bir ilâhî lûtuf!. Artık insanlar, bu öğütlerden istifadeye koşmalı değil midirler?.

4. Bütün dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır. O ise her bir şey üzerine kadirdir.

4. Ey insanlar!. Âkıbet (bütün dönüşünüz Allah Teâlâ’yadır) hepiniz de öleceksinizdir, hepiniz de âhiretde Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine sevkedileceksinizdir. Mü’minler, iyi kullar mükâfatlara, kâfirler, asiler de lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. (O) Yüce Yaratıcı (ise herbir şey üzerine kaadirdir) binaenaleyh sizi öldürmeğe, tekrar diriltmeğe, hepinizi de lâyık olduğunuz akıbetlere kavuşturmaya her şekilde ilâhî kudret fazlasiyle kâfidir. Artık bunu düşünmeli değil midir?. Evet.. İnsan, Allah’ın azâbını düşünerek titremelidir, kendisini o azabın pençesinden kim kurtarabilir?. Ve Ceyıâb-ı Hak’kın nîmetlerini, kulları hakkındaki teşvik ve lûtuflandırmasını da düşünerek şükür secdesine kapanmalıdır, bu nîmetlere lâyık olmaya gece ve gündüz çalışmalıdır, insanlığın mutluluğu ancak bu sâyede tecelli eder. Yazıklar olsun buna muhalif hareket ederek hayatlarını boş yere zâyi edenlere, kendilerini ebedî felâketlere uğratanlara!.

5. Haberdar olunuz ki, onlar şüphesiz ondan gizlenmek için göğüslerini bükerler, iyi bilin ki, onlar örtülerine bürünürlerken de o, onların gizlediklerini ve açığa vurduklarını bilir. Şüphe yok ki, o bütün kalplerin özünü hakkıyla bilicidir.

5. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin hakkı dinleyip kabul etmekten ne kadar kaçındıklarını, saklandıklarını bildiriyor. Ve bütün hayat sahiplerinin rızkını vermekte olan ve bütün sırları bilen Cenab’ı Hak’kın ilm ve kudretindenise hiçbir şeyin gizli kalmıyacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Ey hakikî mü’minler!. (Haberdar olunuz ki onlar) O kâfirler, veya o münafıklar (şüphesiz ondan) Cenab’ı Hak’tan (gizlenmek için) kendi kâfirce hallerini Peygamberine ve onun vasıtasiyle mü’minlere ilân etmemesi için (göğüslerini bükerler) haktan ayrılırlar, dinsizliklerinde devam etmek isterler. Ey mü’minler siz (iyi bilin ki) güzelce biliniz ki, (onlar) o küfrlerini, munafıklıklarını saklamak cehâletinde bulunan kimseler (örtülerine bürünürlerken de) yataklarına sokularak kendilerini saklamağa çalıştıkları zamanda ve herhalde (o) O Kudret Sahibi Yaratıcı (onların) öyle (gizlediklerini) de (ve açığa vurduklarını) da tamamen (bilir) ondan hiçbir hareketlerini gizlemeğe güç yetiremezler. (Şüphe yok ki o) Kâinatın Yaratıcısı (bütün sinelerin) kalplerin (özünü hakkıyle bilicidir) açıkça yapılan şeyleri de, gizlice işlenilen şeyleri de tamamen bilir. Şüphesiz inanıyoruz. Artık o cahiller ne kadar yanlış bir düşünce ile hareket ettiklerinin farkında olmalı değil midirler?. Bir rivâyete göre bu âyeti kerime, “Ahnes İbni Şureyk” gibi münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Bu münâfık, tatlı sözlü bir şahısmış, Rasûlü Ekremle buluşunca sevgi ve dindarlık gösterir, halbuki, kalben inkârcı idi, kendi halini gizlemek isterdi. Bu âyeti celile ise bunların bu cahilce hallerini kınamaktadır.

6. Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sahibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ’ya aittir. Ve onun duracağı yeri de, emânet bırakılacak yeri de bilir. Hepsi de apaçık bir kitaptadır.

6. Evet.. Cenab’ı Hak, bütün yaratıklarının hallerini bilicidir. (Ve yeryüzünde hiçbir yürüyen hayat sâhibi yoktur ki, illâ onun rızkı Allah Teâlâ’ya aitdir.) Eğer Hak Teâlâ Hazretleri bütün yaratıklarının hallerini hakkıyla bilmeseydi böyle bütün yerlerde, denizlerde, dağlarda yaşayan çeşitlicinslerdeki canlıları rızıklandırması, onların idarelerini temin buyurması nasıl mümkün olabilirdi?. Allah Teâlâ böyle her şeyi bildiği gibi (Onun) herhangi bir hayat sahibinin (duracağı yeri de) onun anasının rahmini de, gece ve gündüz ikâmet edeceği mekânı da ve (emânet bırakılacak yeri de) nerede öleceğini de ve nereye defnedileceğini de (bilir) ilâhî ilminden hiçbir şey dışarda bulunamaz. (Hepsi de) bütün hayat sahipleri de, onların rızkları, ikametgâhları ve emânet bırakılacakları yerleri de (apaçık bir kitaptadır) lâvh-ı mahfuzda tamamen tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık öyle bir takım inkarcılar, münâfıklar kendi fikirlerini, bâtıl düşüncelerini Cenâb-ı Hak’tan nasıl saklayabilirler? Nedir onlardaki o kadar cahilce hareket, bir kere Kâinatı Yaratanın kudret eserlerini dikkate almaları icabetmez mi?.

7. Ve o, o’dur ki o Yüce Yaratıcıdır ki gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır ve onun arşı su üzerinde idi. Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihanı için yaratmıştır ve eğer sen desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir. Elbette ki, kâfir olanlar diyeceklerdir ki: Bu bir apaçık büyüden başka birşey değildir.

7. Bu mübârek âyetler de Cenâb-ı Hak’kın bu âlemi ne şekilde ve ne gibi hikmetlerden dolayı yaratmış olduğunu bildiriyor ve ilâhî dinin bir takım haberlerini güzel bir terbiyeden mahrum olanların ne gibi yanlış alaycı bir kanaatle karşılayacak olduklarını haber veriyor ve böyle kimselere yönelecek ilâhî azabın kendilerinden asla bertaraf edilemiyeceğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve o, o’dur ki) O bütün âlemlerin durumunu hakkıyla bilen O Yüce Yaratıcıdır ki (gökleri ve yeri altı günde yaratmıştır) yani: Üstümüzdeki gök tabakalarını ve ikametgâhımız olan yer küresini bildiğimiz dünyevî günlerin altısına eşit bir vakti içinde meydana getirmiştir. Şöyleki: Gökler iki günde, yeryüzünü de iki günde, ve yeryüzündeki canlılar, bitkiler vesaireyi de iki günde yaratmıştır ki, tamamı altı günden ibârettir. Yani: Onları o kadar bir müddet içinde varlık sahasına getirmiştir. Gerçekte Cenâb-ı Hak, bütün kâinatı bir anda da yaratmaya inanıyoruz ki kaadirdir. Fakat birçok hikmetlerden dolayı böyle bir müddet içinde yaratmıştır. Gökler, çeşitli tabakalara ayrıldığı ve daha yüce bir mahiyette bulunduğu için çoğul sigasiyle öncelikli olarak zikredilmiştir. Yer ise çeşitli tabakaları, kıtaları içine alsa da mahiyetleri aynı gibi olup gökler kadar bir yüksekliye sahip bulunmadığından tekil sigasiyle göklerden sonra zikredilmiştir. Arş ve gökler hakkında A’raf ve Yunus Sûrelerine de bakınız!. (Ve onun) o Ezelî Yaratıcının (arşı su üzerinde idi) yani: Göklerden ve yerden evvel Hak Teâlâ suları yaratmış, suların üstünde de arş adındaki pek yüce bir makâmı meydana getirmiştir. Arşın su üzerinde olması, ona bitişik olmasını icabetmez. Nitekim “yerin üzerinde gök vardır” denilir ki, bununla göğün yere bitişik olduğu kasdedilmez, belki yerin üstünde bulunduğu söylenilmiş olur. Maamafih tefsirlerde deniliyor ki: Bundan maksat, arşın altında sudan başka bir şey olmadığını beyandır. Gerek aralarında bir açıklık bulunmuş olsun ve gerek arş tamamen suyun kütlesi üzerine bitişik bulunsun aralarında fark yoktur. Allah’ın kudretine göre her ikisi görünüşte mümkündür. Şu da bilinmektedir ki: Cenâb-ı Hak’kın yaratmış olduğu su, her hayat sâhibi şeyin aslıdır. Nitekim Kur’an’ı Kerim’de: ó £§6 y õ§ ó ¤ 3 £ × ¢ õ¡ b¬àÛ ¤ a åß ¡ bäܤ Èuë = Biz her canlı şeyi sudan yarattık… (Enbiya, 21/30) buyurulmuştur.Bu yedinci âyeti kerime de şöyle bir işaret de vardır ki: Allah’ın arşı, bütün göklerden vesaireden daha büyük olduğu halde ilâhî kudret ile su üzerinde durabiliyordu. Artık bunu böyle harikulâde bir şekilde yaratmış olan Kâinatın Yaratıcısı herşeye kâdir olmaz mı? Bu dünyaları mahvedip başka âlemler meydana getirmeğe yüce kudreti fazlasiyle yetmez mi? İnanıyoruz eder. O hikmet sahibi mabudun her yarattığı eseri bir nice hikmetleri ve faydaları içermektedir. Kısacası bu gökleri ve yeri ve üzerindeki mahlûkatı yaratması da, Ey insanlar!. (Hanginizin amelce daha güzel olduğunuzu imtihan içindir) Gerçekte Cenâb-ı Hak, kullarının bütün kanaatlarını, amellerini daha meydana gelmeden evvel de bilicidir, ancak ilâhî adaletinin ortaya çıkması için ve hiç bir kimsenin bir mazeret ileri sürmesine meydan kalmaması için onları bir imtihana tâbi tutmuştur, bu suretle hangi kulun kulluk vazifelerini yerine getirip getirmediği meydana çıkacak, bu suretle hakkında ilâhî delil tamam bulunmuş olacak, vazifelerini yapanlar sevaplara ulaşacaklar, yapmayanlar da cezalara uğrayacaklardır. (Ve) Ey Rasûlü Ekrem (eğer sen) insanlara hitâben (desen ki: Siz öldükten sonra şüphe yok ki, yine diriltileceksinizdir) bütün bu kâinatı böyle yoktan var etmiş olan Yüce Yaratıcı, sizlere ölümünüzden sonra yine hayat verecektir, sizleri başka bir âleme sevkeyleyecektir, diye kendilerini haberdar eylesen (elbetteki) onların içlerinden (kâfîr olanlar) bu ilâhî kudreti takdir edemeyip (diyeceklerdir ki, bu) senin bu söylediğin söz veya bunu haber veren Kur’an (apaçık bir büyüden başka birşey değildir) bu asılsız bir haberdir, bizleri büyülemek için bir sihir muamelesi demektir. İşte kâfir, ve ilâhî kudreti düşünmeden gâfil olanlar, böyle hakikatları inkâr ederek bâtıl isnatlarda bulunurlar. O kâfirler, Yüce Peygamberin hakikatin ta kendisi olan haberlerini yalanlar dururlar. İşte bir misâldaha!.

8. Ve and olsun ki, eğer onlardan azâbı sayılı bir müddete kadar geri bırakacak olsak elbette diyeceklerdir ki: Onu men eden nedir? Haberiniz olsun ki, onlara geleceği gün kendilerinden bertaraf edilecek değildir ve kendisiyle alay ettikleri şey, onları kuşatacaktır.

8. (Ve) Resûlüm!, (and olsun ki) kutsal varlığına yemin ederim (eğer onlardan) o kâfirlerden haklarında ortaya çıkacağı haber verilen (azâbı sayılı bir müddete kadar) az bir zaman için (geri bırakacak olsak) azap, kendilerini derhal yakalamıyacak olsa (elbette) o kâfirler bir alay yoluyla (diyeceklerdir ki, onu) o azâbı bizden (men eden) geri bırakan (nedir?.) eğer öyle bir azap olsa idi elbette derhal meydana çıkardı. Ey insanlar!. (Haberiniz olsun ki) Şunu iyice biliniz ki, (onlara) o kâfirlere azap (geleceği gün) o elem verici azap (kendilerinden bertaraf edilecek değildir) onu kendilerinden hiç bir şey, hiç bir kuvvet artık kaldıramıyacaktır. Bu azap, gerek dünyevî ve gerek uhrevî olsun herhalde onların haklarında gerçekleşecektir. Nitekim bir takımı Bedir gazvesinde vesâirede helâke, felâkete uğramışlardır. Yarın cehennemde ise büsbütün ebedî bir azâba uğrayacaklardır., (Ve kendisiyle alay) acele (ettikleri şey) haklarında takdir edilen azap (onları kuşatacaktır) onlar o alaylarının ne kadar mânâsız, ne kadar edepsizce olduğunu anlayacaklardı, ebediyyen azap görüp duracaklardır.

9. Ve eğer insana tarafımızdan bir rahmet tatdırır, sonra da onu ondan çekip alırsak şüphe yok ki o elbette çok ümitsizdir, nânkördür.

9. Bu mübârek âyetler, bir kısım insanların nâil olup daha sonra mahrum kaldıkları ve ihtiyaçlarından sonra kavuştukları nimetlere karşı lâyık olmayan ruh hallerini bildirmektedir.Ancak sabr eden, salih amellerde bulunan seçkin kullarında mağfirete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Bir takım insanlar, Allah’ın takdirine karşı inkârcı bir vaziyet aldıkları için azâbı hak etmişlerdir. Evet.. (Ve eğer insana) öyle güzel bir dinî terbiyeden mahrum bulunan herhangi bir şahsa (tarafımızdan bir rahmet tatdırır) yani: Sıhhat gibi, servet gibi bir nîmet ihsan eder (sonra da onu) o rahmeti, nîmeti (ondan çekip alırsak şüphe yok ki o) şahıs (elbette çok ümitsizdir) sabırsızlığından dolayı Allah’ın rahmetinden ümidini kesmiştir. Ve (nânkördür) evvelce kavuştuğu nîmetleri de unutur, nîmete karşı nankörlükte bulunur. Cenâb-ı Hak’kın kendisine nîmet vermesindeki ve sonra o nîmeti ondan alıvermesindeki hikmeti düşünemez, nefsine hâkim olamaz, cahilce bir vaziyet alır durur.

10. Ve eğer ona isabet eden bir zarardan sonra bir nimet tatdırırsak elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi. Şüphe yok ki, o bu halde pek sevinen, çok öğünendir.

10. (Ve eğer ona) O insana (isâbet eden bir zarardan) bir musibetten, bir sıkıntıdan, meselâ: Bir hastalıktan, yoksulluktan (sonra bir nîmet tatdırırsak) meselâ: Yeniden sıhhate, servete kavuşturursak (elbette der ki: Benden bütün kötülükler gidiverdi) bana isâbet eden musibetler yok oldu (şüphe yok ki o) bu halde, böyle bir nîmet ve kurtuluşa erişmesi anında (pek sevinen) insanlara karşı (çok öğünendir) böyle güzel, geniş bir vaziyete kavuşmaktan dolayı Cenab’ı Hak’ka şükr edeceği yerde gâfilce bir zevkin eseri olarak lüzumundan fazla neş’eler içinde kalır, insanlara karşı iftihar edici bir durumda bulunur, halbuki bu ulaştığı nimetlerin de elden gidebileceğini hiç düşünmez. Uyanık, düşünen bir insana yakışan hal ise bu mudur?

11. Sabr edenler ve salih amellerde bulunanlar ise müstesna. İşte onlar var ya,onlar için mağfiret ve pek büyük bir mükâfat vardır.

11. Fakat (Sabr edenler) insanlık hali uğradıkları musibetlerden dolayı feryat etmeyip, inlemeyip onların birer hikmet gereği olduğuna kanaat getirerek ve Allah’ın kaderine râzı olarak teselli bulanlar (ve salih amellerde bulunanlar) kavuştukları nîmetlerin değerini bilip bunları kendilerine ihsan buyurmuş olan Hak Teâlâ’ya şükr edenler, güzel güzel ibâdetleri yerine getirmeye çalışanlar (ise müstesnâ) bunlar öyle cahilce ümitsizliğe ve gurura kapılmazlar. Bunlar uğradıkları bazı sıkıntıların birer ilâhî imtihan olduğunu takdir ederler, onları sabr ile karşılarlar. Nimetlerde karşı da teşekkür vazifesini yerine getirmeye çalışırlar. (İşte onlar var ya, onlar için) öyle akıllıca, dindarca hareket eden seçkin insanlara mahsus (mağfiret) vardır. Kendilerinden insanlık hali ortaya çıkan günahlar için büyük bir bağışlanma takdir edilmiştir (ve) onlar için (büyük bir mükâfat) da (vardır) onlar o güzel amellerinden dolayı sevaplara, uhrevî mutluluğa nâil olacaklardır. Ne büyük bir muvaffakiyet!.

12. İmdi sen ihtimâl ki, “onun üzerine bir hazine indirilmeli veya onunla beraber bir melek gelmeli değil mi İdî?” demelerinden dolayı sana vahy olunanların bazısını terk edeceksin ve onunla göğsün daralacaktır. Sen ancak bir uyarıcısın, Allah Teâlâ ise her şey üzerine vekildir.

12. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’e karşı kâfirlerin uygun olmayan şeyler istemelerini, bundan dolayı Hz. Peygamber’in üzülüp o kâfirlere bazı vahiyleri tebliğ etmek istemeyeceğim, ancak Yüce Peygamberin ise hakka tevekkül ederek peygamberlik görevini yerine getirmekle yükümlü bulunulduğunu bildirmektedir. Ve Kur’an-ı Kerim’in peygamber tarafından uydurma olduğunu iddiaya cür’etedenlere o ilâhî kitabın on sûresini olsun isterse uydurma kabilinden olmak üzere bir nazire meydana getirmelerini ve bu hususta kendilerine yardım için diledikleri kimseleri de davet etmelerini de teklif etmektedir. Onların böyle bir nazireden âciz kalıp cevap verememeleri ise Kur’an’ı Kerim’in Allah katından indirilmiş kutsal bir kitab olduğunu meydana koymuş olacağından artık Allah’ın birliğini tasdik eden herhangi bir müslüman için bunun tersini iddiaya mahal bulunmadığını işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. (İmdi sen ihtimâl ki) tebliğatını güzelce karşılamayan, onlar ile alay eden bir takım inkârcıların öyle kötü hareketlerini görür, onların sözlerinden dolayı üzülürsün, (onun) o Peygamberin (üzerine bir hazine indirilmeli) değil mi idi?. Ondan hükümdarlar gibi bol bol kullanmalı değil mi idi?. (Veya onunla beraber bir melek gelmeli) onun Peygamberliğini tasdik etmeli (değil mi idi?. Demelerinden dolayı, sana vahy olunanların bazısını terkedici) yani: Bazı âyetleri onlara hemen tebliğ etmeyip geri bırakıcı olacaksın (ve onunla) o vahy olunanın bazısını onlara okuma ve tebliğden dolayı (göğsün daralır bulunacaksın) sana öyle bir düşünce ve üzüntünün gelmesi umulabilir. Fakat sen onların öyle sözlerine bakma, öyle bir üzüntüye düşme, (sen ancak bir uyancısın) senin vazîfen, onları kendilerine tebliğ ettiğin dinî hükmleri kabul etmedikleri takdirde Allah’ın azâbı ile korkutmaktır, Allah’ın kahrına uğrayacaklarını onlara hatırlatmaktan ibârettir. (Allah Teâlâ ise her şey üzerine vekildir) her şeyi yapmaya gücü yeter. Senin de onların da hallerinizi kaydetmektedir. Artık O Yüce Yaratıcıya tevekkül et, vazîfeni yerine getirme hususunda şüphede bulunma, onlara tebliğ edilecek şeyleri sonraya bırakma. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Mekke’deki müşriklerin reislerinden bir kısmı, Rasûlü Ekreme müracaat ederek “YaMuhammed -Aleyhisselâm!.-eğer sen Peygamber isen Mekke’nin dağlarını Altun kıl” demişler. Bir kısmı da “bize melekleri getir de senin peygamberliğine şahitlikte bulunsunlar” diye söylenmişler. Rasûlü Ekrem de “Ben buna kaadir değilim” demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de müşrikler demişler ki: Sana imân etmemiz için bize başka bir Kur’an getir ki, onda bizim ilâhlarımızın aleyhinde kötü bir söz bulunmasın. Rasûlü Ekrem de onların imâna gelmeleri için o bâtıl putlar aleyhindeki âyetleri onlara karşı geçici olarak okumamak düşüncesinde bulunur gibi olmuş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Hz. Peygamber’in tebliğata devam etmesi emir olunmuştur. Şöyle de deniliyor ki: Vahy edilenlerden tebliği geçici olarak terkedilmesi düşünülen âyetlerden maksat, müşriklerin putları hakkındaki sövüp saymalarını içeren veya müşriklerin cahilliklerini, bâtıl üzere ısrarlarını beyan eden âyetlerdir.

§ Bu âyeti kerime de ve benzerlerindeki “leale ve benzeri kelimeler” belki, ihtimal ki, umulur ki mânâlarını ifâde eder, şüpheyi gerektirir. Halbuki, Allah Teâlâ Hazretleri her şeyi hakkıyla bilir, O’na göre hiç bir şey ihtimâl dairesinde bulunamaz. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki böyle ihtimal ve soru şekilde yapılan hitaplar, karşılıklı konuşma, belâgat ve fesahatın gereğidir veya bir talep, bir tenbih, bir yasaklama ve mazereti kaldırma vesîlesidir. Yani: Faraza böyle bir ihtimâl olsa da ona kıymet verilmemesini ifâde etmektedir.

§ Bir de bu âyeti kerime, müslümanları irşad etmektedir, bir takım cahillerin dinsizlerin alaylarına, kötü lâkırdılarına bakarak hak olan şeyleri söylemekten geri durmamalarını mü’minlere, selâhiyet sahibi zatlara tenbih buyurmaktadır.

13. Yoksa diyorlar mı ki: Onu kendisi uydurdu.De ki: Onun gibi on sûre uydurulmuş olarak getiriniz. Allah Teâlâ’dan başka gücünüz yettiği kimseleri de davet ediniz, eğer doğru kimseler oldunuz ise.

13. (Yoksa) O kâfirler (diyorlar mı ki, onu) o Kur’an-ı Hz. Muhammed (kendisi uydurdu) o, Allah tarafından değildir. Evet.. Onlar öyle diyorlar. Resûlüm!. Onlara (de ki, onun) o Kur’an’ın (benzerinden) edebî beyanı, güzellikler saçan nazmı itibâriyle (on sûre uydurma olarak) meydana (getiriniz) yani: Sizler de arap dilini biliyorsunuz, sizlerin arasında belâgat ve fesahat dairesinde söz söyleyenler vardır. Artık Kur’an’ı Kerim’in on sûresine sırf belâgati ve fesahati itibariyle bir nazire meydana getiriniz, isterse gerçek şeylere, bir takım hakikatlara, marifetlere ait değil, bir takım hayallerden; uydurma şeylerden ibâret bulunsun. Bununla beraber bu hususta size yardım etmeleri için (Allah Teâlâ’dan başka gücünüz yettiği kimseleri de) tanıyıp bildiğiniz bilginleriniz! de veya kendilerine tanrılık isnat ettiğiniz putlarınızı da, falcılarınızı da, edebiyatçılarınızı da (dâvet ediniz) gelip size yardım etsinler. (Eğer) Ey inkarcılar, siz iddianızda, Kur’an hakkında iftira etmenizde (doğru kimseler oldunuz ise) öyle bir nazire meydana getirmek için hareket ediniz bakalım. Ne mümkün!.

14. Eğer size cevap vermezlerse artık biliniz ki: O, şüphesiz Allah Teâlâ’nın ilmiyle indirilmiş ve ondan başka bir tanrı yoktur. Binaenaleyh siz Müslümanlar mısınız?

14. (İmdi) Resûlüm!. O inkarcılar (size cevap vermezlerse) kendilerine teklif ettiğiniz nazireyi getirmeğe güç yetiremezlerse (artık biliniz ki) ey müslüman topluluğu! O mucize Kur’an-ı Kerim (şüphesiz Allah Teâlâ’nın ilmiyle indirilmiştir) o apaçık kitap, başkalarının bilgisi ve kudretinin üstünde olup ancak Allah’ın ilmi ve vahyi ile sizlere indirilmiştir, (ve ondan) O Ezelî Yaratıcıdan (başka bir mâbud) da(yoktur) bütün mahlûkatın yaratıcısı, mabudu ancak o’dur. Onun âyetlerine nazire getirecek kimse bulunamıyacağı gibi, onun ilahlık ve yaratıcılığına ortak olabilecek bir kimse de asla yoktur. (Binaenaleyh) hakikat ortaya çıkmıştır, artık (siz müslümanlar mısınız?.) yani: Kur’an’ın bir ilâhî kitap olduğu tahakkuk etmiş olduğundan ey bunu idrâk edenler!. Siz samimi bir şekilde İslâmiyet’i kabul etmiş, bu hususta sâbit bulunmuş kimseler misiniz?. Böyle olmak herhalde gerekli değil midir?. Veyahut bu hitap, müşriklere yöneliktir. Yani: Ey inkarcılar!. Kur’an-ı Kerim’in binlerce hakikatleri, hikmetleri kapsadığı açıktır. Sizler ise onun yalnız lâfızları itibariyle olan belâgat ve fesahatine denk on sûresine uydurmaca bir nazire getirmekten bile âciz bulunuyorsunuz. Artık hiç bir şüpheye mahal kalmamıştır. O halde sizin de müslüman olmanız icabetmez mi?. Hatta daha sonra Kur’an-ı Kerim’in yalnız bir sûresine nazire meydana getirmeleri kendilerine teklif edilmiş, ondan da âciz kalmışlardır. Bakare sûresindeki (23) üncü ve Yunus sûresindeki (38)’inci âyeti celile bunu ifâde etmektedir.

15. Her kim dünya hayatını ve onun ziynetini dilerse onlara da dünya işlerinin karşılığını tamamen öderiz ve onlar orada bir eksikliğe uğratılmazlar.

15. Bu mübârek âyetler, bütün arzuları dünya varlığından ibaret olanların öyle fani bir varlığa kavuşturulacaklarını, âhiretde ise ateşten başka birşeye nâil olamayacaklarını bildirmektedir. Fakat Allah’ın dinini açık bir delil ile, mükemmel bir şahid ile, mukaddes bir kitab ile bilip tasdik eden herhangi bir zatın ise öyle hayatını dünyaya adayanlar gibi olmayıp müstesna bir mevkide bulunacağına işaret etmektedir. Böyle bir imândan mahrum kalanların ise yerleri şüphesiz ki cehennem olacağından bunda şüpheye mahal bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Herkim dünya hayatım ve onun ziynetini dilerse) yani: Herhangi bir insan ki; bütün arzusu, çalışması dünyada zevk ile, sıhhat ile, geniş bir yaşam ile, fazla çoluk ve çocuğa kavuşmakta yaşamaktan ibaret olup başka dinî, uhrevî bir gaye takib etmezse (onlara) o gibi kimselere (dünyada amellerini tamamen öderiz) meselâ: Fakirlere yardım etmiş, yollar, köprüler, çeşmeler yaptırmış olsalar bunların kendilerine uhrevî bir faidesi olamaz. Cenâb-ı Hak onlara bu amellerinin karşılığını dünyada verir. (Ve onlar orada) dünyada (bir eksikliğe uğratılmazlar) amellerinin karşılığını dünyada tamamen görürler. Onlar dünyada sıhhate, başkanlığa, geçim bolluğu vesaireye kavuşurlar. Fakat bunlar güzel bir itikada sahip olmadıkları için dünyadaki amellerinden dolayı uhrevî bir mükâfata ulaşamazlar.

16. Onlar o kimselerdir ki, onlar için âhirette ateşten başka hiçbir şey yoktur. Ve işlemiş oldukları şeyler orada boşa gitmiştir ve bütün işledikleri bâtıl olmuştur.

16. Fakat (Onlar) öyle âhirete inanmayıp yanlızca gösteriş için, dünyevî bir maksat için amellerde bulunanlar (o kimselerdir ki, onlar için âhiretde ateşten başka birşey yoktur.) Çünkü onların bütün koşup durmaları dünyaya yöneliktir, bütün amelleri, dünyayı kazanma doğrultusundadır, amelleri Allah rızasını kazanmak için değildir. Artık onlar âhiretde ebedî bir azaptan başkasını hak etmiş değillerdir. (Ve) Onların dünyada iken (işlemiş oldukları şeyler) ameller (orada) âhiretde (boşa çıkmıştır) tamamen kaybolup gitmiştir. (Ve bütün işledikleri) haddızatında (bâtıl olmuştur) zira güzel bir itikada, Allah’ın rızasına kavuşma maksadına dayalı olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti bir faidesi olamaz.

17. İmdi Rabbinden bir açık delil üzere olan ve onu Allah tarafından bir şahid takib eden ve kendisinden önce de Musa’nın kitabı bir rehberve rahmet olarak bulunan zât dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimse gibi olur mu? O zatlar ona imân ederler. Ve çeşitli gruplardan her kini onu inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri cehennemdir. Artık ondan bir şüphede bulunma. Şüphe yok ki o, Rabbinden bir haktır, velâkin insanların çoğu imân etmezler.

17. (İmdi Rab’binden bir açık delîl üzere olan) İslâm dininin hak olduğuna ait açık bir delile sahip bulunan, Yüce Peygamber Efendimiz gibi bir Kur’an-ı Kerim’e nâil olan (ve onu) o delili, o kanıtı (O’nun tarafından) Allah veya Kur’an’ı Kerim tarafından (bir şahid takib eden) yani: O delilin hak olduğuna şahitlik eden o Kur’an’ın nazmındaki icaz gibi veya geleceğe ait haber verdiği bir takım şeylerin bilahara gerçekleşmesi gibi veya Cibrili Emin’in inmesi gibi bir şahit bulunan (ve onun evvelinden de) yani: Kur’an’ın inmesinden önce de (Musa’nın kitabı) olan Tevrat (bir rehber ve rahmet olarak bulunan) yani: Allah’ın dinine dair evvelce indirilmiş ve kendisine uyulmuş, inananları için kurtuluş ve saadete vesile olmuş olan öyle semavî bir kitaba inanan (zât) ne kadar müstesna bir mevkidedir. Böyle bir zat, öyle yalnız dünya hayatını ve ziynetini dileyip duran kimseler gibi olur mu?. Elbette olmaz. Böyle bir mânâ burada gizlidir. (O zatlar) öyle delile, şahide, kitaba kavuşan müslümanlar (ona imân ederler) Kur’an’ı, onu kendilerine tebliğ eden son peygamberi tasdikte bulunurlar, istikballerini temin etmiş olurlar. (Ve çeşitli gruplardan) küfr ve nifak sahiplerinden (her kim onu) o Kur’an’ı veya o Yüce Peygamberi (inkâr ederse o kimsenin de varacağı yeri) âhiretde (cehennemdir.) Evet. Hz. Muhammed’in peygamberliğini veya Kur’an’ın ilâhî bir kitab olduğunu inkâr edenler, kâfir olacaklarından dolayı âhiretde ebedî azâba uğrayacaklardır. (Artık ondan) O Kur’ân’dan veya o inkârcıların cehenneme gönderileceklerinden (şüphede bulunma) ondaşek ve şüpheye mahal yoktur. Ey imân sahipleri (şüphe yok ki o) Kur’an’ı Kerim veya cehennemin öyle onlara vadedilmiş olması (rabbinden bir haktır) o bir hakikattır, ona inkâr asla câiz değildir. (Velâkin insanların çoğu imân etmezler) Onlar akıllarını güzel kullanmadıkları, inada ve kibre kapılarak güzelce düşünmeden mahrum kaldıkları için küfre düşmüşlerdir. Onlar İslâm dinini kabulden kaçınırlar, Kur’an-ı Kerim’i tasdik etmezler, nihayet cehenneme atılacaklarına da inanmazlar. Öyle bir cehalet ve sapıklığın kurbanı olup giderler. Ne müthiş bir âkıbet!. Kısacası: Bir zat ki: Kur’an’ı Kerim gibi pek parlak bir delile sahiptir, bu delili kuvvetlendiren bir yüce şahide, bir mucizeye ulaşmıştır, inancının doğruluğunu gösteren semavî kitaplardan birinin bu husustaki açıklamalarını da bilmektedir. Artık böyle aydın bir zat ile o gibi açık delilleri, esasları inkâr eden, dünya hayatından başka birşeyi istemeyen inkârcı, kâfir bir şahıs aynı olabilir mi?. Elbette olamaz. O mü’min ve mütefekkir olan zâtın istikbali güvence altındadır, o ebedî bir saadete adaydır. Diğerinin istikbali ise pek müthiştir, daimi bir azaptan başka değildir. Artık aradaki farkı düşünmeli!.

18. Daha zalim kimdir, o kimseden ki: Bir yalanı Allah Teâlâ’ya iftira etmiş olur? Onlar Rab’lerine arzedileceklerdir ve şahidler de diyeceklerdir ki: İşte Rab’lerine karşı yalanlarda bulunanlar onlardır. Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ’nın lâneti zâlimler üzerinedir.

18. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada, muhalif iddialarda bulunanların ve insanları hak yolundan men etmeye çalışanların en zalim ve yalancı olduklarının şahadetle sabit olduğunu ve lânete uğramış kimseler bulunduklarını gözler önüne senyör. Bu gibi şahısların âciz, yardımlaşmadan, görüp işitmek kuvvetinden mahrum kalacaklarını vekat kat azâba uğrayacaklarını, nefislerini zararlara sokmuş, âhirette de en büyük felâketlere uğramış olacaklarını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kimdir?.) Yani: Daha zalim yoktur (o kimseden ki) öyle kâfir bir şahıstan ki (bir yalanı Allah Teâlâ’ya iftira etmiş olur) yani: Allah’ın şanına lâyık olmayan bir şeyi Cenâb-ı Hak’ka isnat eder. Meselâ: Hak Teâlâ’ya ortak koşar, bir insanı Allah Teâlâ’nın oğlu veya melekleri onun kızları sanır, taptığı putların kendisine Allah yanında şefaat edecekelrini iddia eder. Veyahut Cenâb-ı Hak’kın indirmiş olduğu bir kitabı inkâr, başkalarına ait bir kitabı da Allah’ın kitabı olarak kabul eder. (Onlar) Böyle çok zulm ile, iftira ile vasıflanan şahıslar (Rab’lerine) kendilerini yaratmış, beslemiş olan Yüce Yaratıcının büyük mahkemesine (arzedileceklerdir) kıyâmet günü o çirkin hallerinin meydana çıkması için muhakemeye tâbi olacaklardır (ve şahitler de) yani: O muhakeme zamanında onların o kâfirce, iftiracı hallerine şahadet edecek olan hafaza melekleri veya Peygamberler veyahut diğer insanlar veya kendilerinin organları (diyeceklerdir ki: İşte Rablerine karşı) iftira yoluyla (yalanlarda bulunanlar onlardır) onların yaptıkları alçaklıklar böyle herkese gösterilecektir. Cenâb-ı Hak ise buyuruyor ki: (Haberiniz olsun ki. Allah Teâlâ’nın lâneti) gazabı, rahmetinden uzaklaştırması (zâlimler üzerinedir) o inkârcı, iftiracı kimseler ise insanların en zâlimleri olduklarından hemen Allah tarafından lânete uğramış bulunmaktadırlar.

19. Onlar ki. Allah Teâlâ’nın yolundan insanları alıkoymaya çalışırlar. Ve onun o yol için eğrilik isterler ve onlar evet onlar âhireti inkâr edenlerdir.

19. (Onlar ki) O lânete uğramış şahıslar ki (Allah Teâlâ’nın yolundan) onun apaçık dininden insanları (men’e çalışırlar) menetmeye güç yetirdikleri kimseleri bâtıl bir yola göndermek isterler. (Ve onun) O hak yolu (için iğrilik isterler) yani: Öyle bir selâmet ve saadet yolunu eğrilik ile vasıflandırır veya o yola gidenleri ondan geri döndürmeğe çalışırlar. Meselâ: Bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı inkâra cür’et gösterirler (ve) halbuki, (onlar -evet- onlar âhireti inkâr etmektedirler) ona inanmazlar, onun için bir hidâyet yolunun bulunduğuna inanmazlar.

20. Onlar yerde (Allah’ı) âciz bırakacak kimseler değillerdir. Ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılar da yoktur. Onlar için azap, kat kat olacaktır. Onlar işitmeğe tahammül eder olmamışlardı ve görür kimseler de olmamışlardı.

20. (Onlar) O kâfirce durumları bildirilen inkarcılar (yerde) Cenâb-ı Hak’ki hâşâ (âciz bırakacak kimseler olmamışlardır) yani: Onlar kendilerini yeryüzünün genişliğine rağmen Cenâb-ı Hak’kın azap pençesinden kaçıp kurtarabilecek bir durumda asla bulunamazlar (ve onlar için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan da) bir fert (yoktur) ki, onlara yardım ediversin, onları Allah’ın azâbından kurtarsın. Onların yaptıkları putları kendilerine böyle bir yardımda bulunmaya asla kaadir değildirler. (Onlar için azap kat kat olacaktır) O inkarcılar çeşit çeşit cezalara uğrayacaklardır. (Onlar) Haktan fazla kaçındıkları, hakka fazlasiyle düşman kesildikleri için hakkı (işitmeğc tahammül eder olmamışlardı) onlar âyetleri, nasihatları dinleyerek istifâde eder bir kabiliyette değildirler (ve) onlar (görür kimseler de olmamışlardı) onlar kendi içlerindeki ve dışardaki kudret eserlerini görüp uyanacak şahıslar da değildir. Onlar kendi yaratılışlarını zâyi etmiş kimselerdir.

21. İşte onlar o kimselerdir ki, kendi nefislerine yazık etmişlerdir. Ve onlardan iftira ettikleri şeyler de kaybolup gitmiştir.

21. (İşte onlar) O hakkı görüp işitmek kabiliyetini zâyi eden inkarcılar (o kimselerdir ki, nefislerine yazık etmişlerdir) Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp putlara tapınmakta bulunmuşlar, bu yüzden kendilerini ebedî cezalara uğratmışlardır (ve iftira ettikleri şeyler de) öyle Allah Teâlâya ortak koştukları bâtıl tanrıları da, onlardan umdukları faideler, yardımlar da (onlardan kaybolup gitmiştir) hiç birinden bir fâide görememişlerdir, kendileri için bir üzüntüden, bir pişmanlıktan başka bir şey kalmamıştır.

22. Şüphe yok ki, âhiretde en çok ziyana uğrayanlar onlardır.

22. (Şüphe yok ki,) Başka çare yok, herhalde yarın (âhirette en fazla hüsrana) zarar ve ziyâna, mahrumiyete, felâkete (uğrayanlar onlardır) öyle Yüce Yaratıcıya karşı iftiraya cür’et edenlerdir. Ona ortak koşanlardır, onun mukaddes dinini kabul etmeyip dinsizlik, ahlâksızlık yoluna gidenlerdir. Artık onlardan daha fazla hayatını zâyi etmiş azâba uğrayacak bulunmuş kim olabilir?

§ Bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Birlik dinini terkeden, ilâhî beyanların tersini Cenâb-ı Hak’ka isnat eyleyen, insanları hak dinden mahrum bırakmaya çalışan inkârcı, kâfir kimseler, şu gibi ondört kınanmış, helâk edici sıfat ile vasıflanmışlardır.

1 – Onlar Cenâb-ı Hak’ka karşı iftirada bulunan kimselerdir.

2 – Onlar âhiretde zelil etmek için Cenâb-ı Hak’kın yüce mahkemesine gönderileceklerdir.

3 – Onların Cenâb-ı Hak’ka karşı yalanlarda bulunduklarına şahitler şahitlik edecektir.

4 – Onlar küfrlerinden dolayı ebediyen Allah’ın lânetine uğramışlardır.

5 – Onlar Allah’ın kullarını Allah yolundan İslâm dininden men’etmeye çalışırlar.

6 – Onlar insanları küfre düşürmek için hakyolu için eğrilik, aksaklık isterler.

7 – Onlar kâf idirler, âhiret âlemini inkâr ederler.

8 – Onlar Allah’ın azâbından kaçıp kendilerini kurtarmaktan acizdirler.

9 – Onlar kendilerinden azâbı bertaraf edecek bir yardımcıya sahip değildirler.

10 – Onların azapları kat kat olacaktır.

11 – Onlar hakkı işitmeğe, hayırlı şeyleri görmeğe ait kâbiliyetten mahrumdurlar.

12 – Onlar kendi nefislerini hüsrana = zarar ve ziyana düşürmüşlerdir.

13 – Onlardan iftira ettikleri, yani hakka ortak koştukları şeyler kaybolmuş, kendilerine bir fâideleri dokunmamıştır.

14 – Onlar âhirette en fazla hüsrana = azâba uğrayacak kimselerdir. (Tefsîr-i kebir ve siracülmünir bakınız) İmân şerefine erişen muhterem kullar ise bu gibi çirkin vasıflardan uzak ve ilâhî lütuflara kavuşmuşlardır. İşte Kur’an-ı Kerim, bunu da şöylece beyan buyuruyor:

23. İmân edenler ve salih salih amellerde bulunanlar ve Rablerine tam bir itaat ve tevâzu ile boyun eğenler yok mu işte şüphesiz ki onlar cennet ehlidirler, onlar orada ebediyen kalıcıdırlar.

23. Bu mübârek âyetler, mü’minlerin ulaşacakları mükafatlarını müjdeliyor, böyle mü’min zatlar ile inkârcı kimselerin eşit olamayacaklarını pek açık bir temsil ile açıklıyor. Şöyle ki: (Imân edenler) Cenâb-ı Hak’kın birliğine inanan, Peygamberleri, melekleri semavî kitapları ve âhiret gününü tasdik eden ve namaz gibi, oruç gibi zekât gibi (salih salih amellerde bulunanlar ve) kendilerini yaratıp beslemekte olan (Rab’lerine tam bir itaat ve tevazu ile) kalben (boyun egenler) yani: Öyle güzel kanaatlarda,amellerde bulunup üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalışanlar yok mu, (İşte şüphesiz ki onlar) o güzîde vasıflara sahip olanlar (cennet ehlidirler) cennetler onlara mahsustur, (onlar orada) o cennetlerde (ebediyen kalıcıdırlar) onların o pek muazzam nimetleri asla yok olmayacaktır.

§ İhbat: Lûgatte huşû, tevazu mânâsınadır. Kalbin birşey hakkında kanaat getirip, mutmain olup başkalarına iltifattan vazgeçmiş bulunması yerinde kullanılır. Cenab’ı Hak’kın sevap ve azap hususundaki beyanına kanaat getirmek de bir ihbattır. Böyle bir kanaat ve sükûnet sahibine de “muhbit” denir.

24. Bu iki taifenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten gibidir. Bunlar hiç durum bakımından eşit olurlar mı? Artık güzelce düşünmez misiniz?

24. (Bu iki gurubun) yani: Kâfirler ile mü’minlerin (durumu) sıfatları, acaip halleri (kör ve sağır) kimseler (ile gören ve işiten) kimseler (gibidir) artık (bunlar) bu iki taife, iki gurup (meselce) birbirine benzeyiş itibariyle (eşit olurlar nil?.) elbette eşit olmazlar. (Artık güzel düşünmez misiniz?.) Bunların arasındaki fark açıktır, bu hususta şek ve şüpheye mahal yoktur. Evet.. Kâfirlerin çirkin sıfatları yukarıda bildirilmiştir. Onlar hakiki bir dinden, irfan nurundan mahrumdurlar. Onlar, hak sözü işitip kabul etmekten, doğru yolu görüp takip eylemekten uzaktırlar. En açık hakikatları inkâr eder dururlar. Muminler ise başlıca şu vasıfları taşırlar. Onlar hakikî bir imâna sahiptirler. Onlar üzerlerine düşen vazifeleri, salih amelleri yerine getirmeye çalışırlar ve onlar sağlam bir kalbe, temiz bir kanaate sahip olup Cenab’ı Hak’ka itaatkâr ve mütevazi bir vaziyette bulunurlar. Artık böyle yüce vasıflara sahip olan zatlar, elbette ki ilâhî bir lûtuf olarak cennetlere, büyük mükâfatlara lâyık bulunmuşlardır. Dünyatarihi; böyle muhterem, salih kullar ile inkârcı, imân nurundan yoksun şahısların hal ve tavırlarını, başlarına gelen olayları kaydetmiştir. Özellikle bir kısım mübârek Peygamberlerin hayat tarihlerini, üstün davranışlarını, ümmetlerinin ne yolda hareket etmiş olduklarını Kur’an-ı Kerim, Peygamberimize teselli vermek, ümmetlerini de uyanmaya dâvet etmek için açıklamaktadır.

25. Ve and olsun ki. Nuh’u kavmine gönderdik, şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım diye.

25. Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmini dine davet ettiğini ve kendilerini Allah’ın azâbı ile korkutmuş olduğunu bildiriyor. Kavminden kâfir bulunanların da o hayrı tavsiye edici irşat ve ihtara rağmen o Yüce Peygamberi takdir edemeyip onu inkâra ve ona tâbi olan mü’minleri değersiz olarak göstermeye cür’et etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Kutsal varlığına (and olsun ki) Hz. İdris’in torunu olan ve ondan sonra ilk Peygamber seçilen (Nuh’u kavmine) bir Peygamber olarak (gönderdik) onlara Allah’ın dinini tebliğ etmekle görevlendirdik. O muhterem zat da kavmine hitaben (şüphe yok ki, ben sizin için apaçık bir uyarıcıyım) dedi. Yani: Size, Allah’ın azâbına sebep olacak şeyleri bildirerek sizin ondan korkmanıza çalışan, o azaptan kurtuluşa vesile olan güzel amelleri size bilinen bir Peygamberim, diyerek onları dine davet buyurdu.

26. Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyin, muhakkak ki, ben sizin üzerinize elem verici bir günün azâbından korkuyorum.

26. Şöyle ki: Ey kavmim!. (Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyin) ona hiç bir şeyi ortak koşmayın, ondan başkasına kullukta bulunmayın, bundan başka kurtuluş çaresi yoktur. (Ben sizin üzerinize elem verici bir günün) bir korkunç kıyâmet günün veya tufan gününün (azâbından korkuyorum) sakınAllah’ın birliğini tasdik etmeyin de başkalarına tapınıp durmayın, aksi takdirde öyle dehşetli bir azaptan, bir felâketten kurtulamazsın. Ne hayrı tavsiye edici bir öğüt, bir irşat!.

27. Onun kavminden ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise dedi ki: Biz seni bizim gibi bir insandan başka bir şey görmüyoruz ve sana tâbi olanları da biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz ve sizin için bizim üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz. Belki sizi yalancılar zannediyoruz.

27. (Onun kavminden) Hz. Nuh’un kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğu insanlardan onu tasdik etmeyip de (ileri gelen kâfirlerden bir topluluk ise) kendilerinin dünyevî fanî mevkilerine, şereflerine, servetlerine güvenerek (dedi ki) Ey Nuh!. -Aleyhisselâm- (Biz seni bizim gibi bir insandan başka birşey görmüyoruz) yani: Biz seni kendimizden daha yüksek görmüyoruz ki, Peygamber seçildiğine inanalım ve emrine itaati vâcip görelim. Bu, onların bir cahilce şüpheleridir. Ve ikinci bir şüpheleri olarak da dediler ki (ve sana tâbi olanları da) senin Peygamberliğini tasdik ve kabul edenleri de (biz ilk bakışta bizim en aşağılarımızdan başka görmüyoruz) onların bu vaziyetleri her gören tarafından anlaşılmaktadır. Diğer bir yoruma göre de “ve sana ilk bakışta düşünmeden tâbi olanları da biz kendimizden aşağı görüyoruz. Ve üçüncü bir şüpheleri de olarak dediler ki: (Ve sizin için üzerimize bir üstünlüğünüzü de görmüyoruz) siz mal, şeref, makam itibariyle bizden yüksek kimseler değilsinizdir ki, peygamberlik ve risalet hususundaki iddianızın doğru olduğuna inanalım. (Belki) Biz (sizi yalancılardan zannediyoruz) artık sizi nasıl tasdik edebiliriz?. İşte en yanlış bir görüş, en bâtıl bir iddia. Onlar kendilerinin dünyadaki fani, değişikliğe uğramış mevkilerine, servetlerine güvenerek yüceliği, doğruluğu her şekilde açık, vehaklarında pek hayrı tavsiye edici olan bir büyük Peygamberin ve ona tâbi olanların fazilet ve olgunluğuna mânevî üstünlüğünü takdir edemiyorlardı. Zaten dünya varlığına tapınan birçok kimselerin ruh halleri bundan ibarettir. Onlar kendi fani ve ehemmiyetsiz varlıklarına büyük bir kıymet vererek nice fazilet ve olgunluk sahiplerine bir hakaret nazarıyla bakmaktan kendilerini alamazlar. İşte en fena görüş, bundan ibarettir.

§ Mele; lûgatte doldurmak demektir. Bundan maksat varlıklariyle, mevkileriyle kalplere heybet dolduran, kendileriyle aynı mecliste olanlara büyüklük hissi veren ileri gelenler takımıdır.

§ Erâzil; lûgatte erzalin çoğuludur. Erzâl ise pek rezil, alçak sefil, cimri, bayağı, utanılacak şahıs veya iş demektir.

§ Badiyerrey, ilk görüş, müşahede sebat ve tefekkür bulunmaksızın vuku bulan ilk rey ve kanaat demektir.

28. Dedi ki: Ey kavmim! Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere oldum ise ve kendi katından bana bir rahmet vermiş ise, sizin üzerinize ise gizli kalmış ise artık siz onu istemediğiniz halde sizi ona zorlayacak mıyız?

28. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un tebliğatını kabul etmeyen kavmine karşı ileri sürmüş olduğu yüce mütalaaları, onların şüphelerini giderecek cevapları tasvir buyurmaktadır. Hz. Nuh Peygamberliğinin parlak deliller ile belli olduğunu, artık onu kabul için zorlamada bulunmayacağını ve yaptığı tebliğlerden, öğütlerden dolayı Cenâb-ı Hak’tan mükafat bekleyip kavminden bir mükafat beklemediğini bildiriyor ve samimi olarak imân eden zatları öyle dinsizlerin arzularından dolayı huzurundan kovmayacağını aksi takdirde kendisini mesuliyetten hiçbir kimsenin kurtaramıyacağını açıklayarak kavminidüşünmeğe davet ettiğini gösteriyor. Ve Hz. Nuh’un Allah’ın hazinelerine sahip, gayıpları bilici ve kendisinin bir melek olmadığını itiraf ettiğini ve hakir görülen bir takım zatların Allah katında hayırdan mahrum olduklarını söylemeyeceğim ifade ediyor ve o zatların kalplerinin durumu ancak Allah tarafından bilindiğinden onları huzurdan kovduğu takdirde zalimlerden sayılacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh kendisini tasdik etmeyen kâfirlere hitaben (dedi ki. Ey kavmim!.) Benim tebliğlerimi kabul etmiyorsunuz, bir takım mânâsız fikirlerde bulunuyorsunuz (bana haber veriniz) kanaatiniz nedir, söleyiniz bakalım (eğer ben Rabbimden bir açık delil üzere oldum ise) yani: Peygamberlik ve risalet vazifesine sahip olduğumu gösterir bir açık delile bir kuvvetli şahide sahip bulundum ise ve Rab’bim (kendi katından bana bir rahmet vermiş ise) bir ilâhî lûtuf olarak Peygamberliğe veya öyle apaçık bir delile kavuşmuş isem, benim bu durumum (sizin üzerinize gizli kalmış ise) bunu görüp anlamak kabiliyetinden yoksun kalmış iseniz (artık siz onu) o benim peygamberliğimi veya size teklif ettiğim imân vazifesini (istemediğiniz halde) onu düşünüp seçmediğiniz takdirde haber veriniz bakalım (onu size ilzam mı edeceğiz) onu kabul etmeniz için, onunla hidayete ermeniz için size cebir ve zorlamada mı bulunacağız. Hayır hayır, cebir ve zorlamaya dayalı olup, kalbin iradesine dayanmayan bir din, sahibi için fâide vermez. Allah’ın dini, tam bir vicdan özgürlüğü çerçevesinde memnuniyetle kabul edilmelidir ki, Allah katında muteber olsun.

29. Ve ey kavmim! Sizden onun üzerine bir mal istemiyorum. Benim mükâfatını ancak Allah Teâlâ’ya aittir ve ben imân edenleri kovucu değilim. Şüphe yok ki, onlar Rablerine kavuşanlardır velâkin ben sizi cahillik eden bir topluluk olarak görüyorum.

29. (Ve ey kavmim!.) Ben peygamberlik vazifemi Allah rızası için yerine getirmeye çalışıyor, size tebliğ ediyorum, sizi dine davet eyliyorum. Yoksa (sizden onun üzerine) o peygamberliğimi tebliğ karşılığında bir ücret, bir mükâfat olmak üzere (bir mal istemiyorum) böyle bir isteyiş, peygamberlik şanına aykırıdır. (Benîm mükâfatım) size dinî hükümleri, vazifeleri tebliğ ettiğimin sevabını vermek (Ancak Allah Teâlâ’ya aittir) yani: Sizden dini kabul edip hidayete kavuştuğunuz takdirde karşılığında bana bir mal bir hediye vermenizi asla isteyecek değilim, beni mükâfata kavuşturacak ancak Allah Teâlâdır. (Ve ben imân edenleri) Öyle sizin iddia ettiğiniz gibi alt tabakadan olup, huzûrumdan kovulmalarını istediğiniz mü’min zatları huzûrumdan (kovucu değilim) bu benim için lâyık ve câiz değildir. (Şüphe yok ki onlar) O hakir gördüğünüz mü’minler (Rab’lerine kavuşanlardır) onlar yarın âhiret hayatında kurtuluş ve selamete ereceklerdir, kendilerini kovacak olanlara karşı mücadelede bulunacaklardır, kendilerine zulm edenler de cezalarını göreceklerdir. (Velâkin) Ey inkarcılar!. Ey tebliğ edilen hakikatları kabulden kaçınanlar!. (Ben sizi cahillik eden bir taife görüyorum) siz hiç hakikî bir istikbali düşünmüyorsunuz, o hakir gördüğünüz mü’minlerin sizden hayırlı olduklarını anlayamıyorsunuz, kendi korkunç âkıbetinizi takdir edemiyorsunuz, öyle mü’min, salih kulları hakir görüyorsunuz.

30. Ve ey kavmim! Eğer ben onları kovar isem beni Allah Teâlâ’dan korur? Artık hiç düşünmez misiniz?

30. (Ve ey kavmim!.) Biraz düşünmeli değil misiniz?. (Eğer ben onları) o imân eden ve sizce kıymetsiz görülen o mü’minleri huzûrumdan (kovar isem bana Allah Teâlâ’dan) onun azâbından kurtarabilmek için (kim yardım eder) elbette bir yardımcıbulunamaz. (Artık hiç düşünmez misiniz?.) Öyle samimi mü’minler nasıl kovulabilir?. Siz hiç bunu. düşünmez misiniz?.