HUD SURESİ

61. Semud’a da kardeşleri olan Salih Peygamber gönderilmiştir. Dedi ki: Ey Kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizi yerden o yarattı vesizi orada o yaşattı. Artık ondan mağfiret dileyiniz, sonra ona tövbe ediniz. Şüphe yok ki, benim Rabbim yakındır, duaları kabul edendir.

61. Bu mübârek âyetler de, Salih Aleyhisselâm’ın kıssasına, onun kavmini tevhid dinine davetine ve onlar hakkındaki Allah’ın nimetlerini beyan buyurmuş olduğuna dâirdir. O kavmin de babalarından kendilerine intikâl etmiş olan bâtıl bir yolda kararlılık gösterip o Yüce Peygamberin tebliğatını bir şek ve şüphe ile karşılamış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hicaz ile Şam arasında bulunan Hicr adındaki bir ülkede oturan (Semud) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri olan Salih) Aleyhisselâm Peygamber gönderilmiştir. Hz. Salih o kavme hitaben (dedi ki: Ey kavmim!.) yani: Ey kendilerine bir fenalığın gelmesinden dolayı üzüntü duyacağım kabilemin fertleri (Allah Teâlâ’ya ibâdet ediniz) Ondan başkasına ibâdetde bulunmayın çünki (sizin için ondan başka ilâh yoktur) ibâdetinize lâyık olan, yalnız o’dur. Bu taptığınız putlar değildir. Bir kere düşününüz ki: (sizi yerden o) eşsiz yaratıcı (icad etti) yani: Sizin ilk pederiniz olan Hz. Adem’i O Kerem Sahibi Yaratıcı, topraktan yarattı, sizi de onun sülâlesi olarak meydana getirdi. Yahut sizi birer nütfeden, o nutfeleri de sonuçta topraktan meydana gelen hayvansal ve bitkisel gıdalardan yaratmış oldu. Artık böylebir yaratma, o Kerem Sahibi Yaratıcının birliğine muazzam bir delil değil midir?, (ve) Ey kavmim!. (Sizi orada) O yeryüzünde (o) Yüce Yaratıcı (yaşattı) yani: Ey kavmim!. Cenâb-ı Hak, sizi yeryüzünde ikâmet ediciler kıldı siz ömür sürdükçe burada oturursunuz, sonra da bunu arkadan gelenlere terkedersiniz. Veyahut sizin ömürlerinizi o yeryüzünde uzattı. Hatta bunlardan her birinin üçyüz seneden bin sene kadar yaşar bulunduğu rivayet edilmektedir. Diğer bir yoruma göre de Ey Kavmim!. Allah Teâlâ sizi, yeryüzünü imar ediciler kıldı, böyleimâna muvaffak oldunuz, artık o Kerem Sahibi Mâbuda ibâdet etmeli değil misiniz?. Bu âyeti kerime, gösteriyor ki: Yeryüzünü imâra muvaffak olmak da ilâhî bir lutuftur, büyük bir nimettir. Bunu başarmayı Cenab’ı Hak’tan bilmeli, ona kullukta ve teşekkürde bulunmalıdır. Aksi takdirde nankörlük edilmiş olacağından, o nimetin yok olmaya mahkum olacağından korkulur. (Artık ondan) O Kerem Sahibi Yaratıcı’dan (mağfiret dileyiniz) ona imân ediniz, şimdiye kadar olan küfr ve isyanınızın bağışlanmasını ondan niyâz eyleyiniz (sonra ona tövbe ediniz) öyle bâtıl putlara tapmış olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz, İmân olmadıkça tövbe sahih alamıyacağından evvelâ İman edilmesi sonra da tövbede bulunulması emir olunmuştur, (şüphe yok ki, benim rab’bim) bütün mahlûklarına İlim ve tasarruf bakımından (yakındır) tevbe eden ve af dileyen herhangi bir kulu nerede bulunmuş olursa olsun Cenâb-ı Hak onun bu hareketini tamamiyle bilerek onu kabul eder. Ve O Yüce Mâbud (icabet edicidir) o, kendisine seslenen, yakarış ve niyazda bulunan herbir kulunun bu duasını, temennisini kabul buyurur. Artık bütün insanların en birinci vazifesi o ortak ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcıya imân etmek ve sığınmaktan başka birşey değildir.

62. Dediler ki: Ey Salih! Sen bundan evvel bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin. Sen babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten bizi engelliyor musun? Ve şüphe yok ki, biz kendisine bizi davet ettiğin şeyden bir şek içindeyiz: Şüphedeyiz.

62. Hz.Salih’in bu gibi hayrı tavsiye edici emir ve tavsiyesine rağmen o kavmi (Dediler ki: Ey Salih!. Sen bundan evvel) böyle bizi putlarımızı terk ile yalnız bir mâbuda ibâdet için davet etmeden önce (bizim içimizde ümit beslenilen bir zat idin) biz senden çok istifade edeceğimizi umar beklerdik. SalihAleyhisselâm, herkesle güzelce görüşür, fakirlere, zayıflara yardım eder, hastalan ziyaretde bulunurdu. Onun o cahil kavmi, bu mübârek zâtın bu şerefli haline bakarak kendilerinin dinine itiraz etmiyeceğini, onların dinlerine düşmanlık değil yardım eyleyeceğini ümit etmekte bulmuşlardı. Halbuki, o mübârek Peygamber, onları tevhid dinine davet etmek suretiyle haklarında en büyük bir iyilikte bulunuyordu, onlar ise bunu takdir edemiyorlardı. Bilâkis diyorlardı ki: (Sen babalarımızın ibâdet ettikleri şeylere ibâdet etmekten) onlar gibi putlara tapınmaktan (bizi engelliyor musun?.) Biz bunu senden beklmemezdik. O cahil kavim böyle diyorlardı. Onlar Öyle bâtıl hareketler hususunda babalarını, geçmişlerini taklit etmeyi bir lüzumlu vazife sanıyorlardı. Halbuki, meşrû ve makul olan hususlarda taklit câiz olur. Aksi takdirdeki taklit bir cehalet eseridir, sahibini felâketlere sevkeder, durur. (Ve) Onlar, o kavim, bunu takdir edemiyorlardı, bilâkis Hz. Salih’e hitaben diyorlardı ki: (Şüphe yok ki, biz kendisine bizim davet ettiğin şeyden) Öyle yalnız bir mâbuda ibâdet edip putlara ibâdeti terk etmemiz hususundaki teklifinden (bir şek içindeyiz) biz de kalben sağlam bir bilgi bir kanaat hâsıl olmamaktadır. Ve biz (şüphedeyiz) teredütler, ızdıraplar içinde bulunmaktayız. Artık baba ve dedelerimizden bize intikâl etmiş olan dinimizi, öyle putlara tapınmayı nasıl terkederek senin davetine uyabiliriz?.. Ne kadar cahilce bir israr.

63. Dedi ki: Ey kavmim! Bana haber veriniz, eğer ben Rabbimden açık bir delil üzere isem ve o kendisinden bana bir rahmet ihsan etmiş ise o halde ona isyan eder isem artık Allah’ıma karşı bana kim yardım edebilir? Demek ki, siz bana ziyandan başka bir şey arttırmış olmayacaksınız.

63. Bu mübârek âyetler, Hz. Salih’in kavmine ne suretle cevap vermiş olduğunu bildiriyor vebir mucize olmak üzere taşdan çıkarılmış olan bir deveye tecavüzden kavmini men eylediğini aksi takdirde azâba uğrayacaklarını onlara ihtar eylemiş bulunduğunu gösteriyor. Bu tenbihe rağmen o deveyi boğazlayan kavminin artık üç gün kadar yaşayacaklarını kendilerine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm, şek ve şüphe içinde olduklarını söyleyen kavmine cevaben (dedi ki: Ey kavmim!. Bana haber veriniz) düşünceni? nedir?. (Eğer ben Rab’bimden açık bir delil üzere isem) iddiamda doğru olduğumu gösterir açık bir delile, bir basirete sahip bulunuyor isem (ve o) Rab’bim (kendisinden bana bir rahmet) bir peygamberlik ve risalet (ihsan etmiş ise) ki ettiği muhakkaktır (o halde ona) O Kerem Sahibi Mâbuduma (isyan eder isem) faraza onun emrine muhalefet ederek size peygamberliğimi tebliğ etmez sizi küfr ve şirkten men’etmeye çalışmaz isem (artık Allah’ıma karşı) onun azâbından kurtarmak için (bana kim yardım edebilir?.) Elbette kimse yardım edemez, (demek ki,) ben sizin arzunuza eğilim gösterirsem (siz bana ziyandan başka) beni saptırmaya çalışmadan başka (birşey arttırmış olmayacaksınız) yani: Siz o halde benim güzel amellerimi ibtâl ederek beni ziyana, felâkete düşürmüş olacaksınız. Halbuki, Peygamberler masumdurlar. Hiçbir Peygamber, kavminin öyle cahilce sözlerine kıymet vererek vazifesini terketmez ki, mânevî zarar ve ziyana düşmüş olsun. Binaenaleyh ey kâfirler!. Siz beni boş yere şaşırtmaya çalışıyorsunuz. Siz bu hareketlerinizle kendi ziyanınızı, zararlarınızı arttırmış oluyorsunuz da haberiniz yok!.

64. Ve ey kavmim! İşte şu sizin için bir mucize olmak üzere Allah’ın bir dişi devesidir. Artık onu bırakınız. Allah’ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız, sonra sizi pek yakın bir azap yakalar.

64. (Ve ey kavmim!. İşte şu) Allah’ın kudretiile taşdan çıkarılan harikulâde hayvan (sizin için bir mucize olmak üzere Allah’ın) yaratmış olduğu muazzam (bir dişi devesidir) benim peygamberlik iddiasında doğru olduğuma bir delildir. (Artık onu bırakınız) Ona tecâvüz etmeyiniz, onu kendi bulunduğu hal üzere terk ediniz (Allah’ın arzında) yeryüzünde dilediği gibi yiyip içip (otlasın) gezip dursun. O sizin için bir delildir, o size fâide verir, zarar vermez. (Ve ona bir kötülükle dokunmayınız) sakın onu boğazlamaya ve ona başka türlü fenalık yapmaya cür’et göstermeyiniz. (Sonra sizi pek yakın bir azap yakalar) kendinizi o azaptan kurtaramazsınız. O tecâvüzünüzü müteakip hemen dünyevî bir azâba tutulursunuz. İşte Salih Aleyhisselâm, kavmine böyle uyarıda bulundu. Ne yazık ki: Onlar bu uyarıya riâyet etmediler.

65. Sonra onu boğazladılar. Bunun üzerine dedi ki: Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız. İşte bu, yalanlanmamış olan bir vaaddir.

65. (Sonra) O kavim (onu) o harikulâde olan deveyi (boğazladılar) onu kesip parçaladılar (bunun üzerine) Salih Aleyhisselâm onlara (dedi ki:) Ey söz dinlemeyen cahil kavim!. (Yurdunuzda üç gün daha yaşayınız) bu müddetin ardından üzerinize Allah’ın azâbı gelecektir. (İşte bu) Böyle üç gün yaşayıp da onu müteakip azâba tutulmanız (yalanlanmamış olan bir vâ’ddir) bunda bir yalan mevcut değildir. Bu husustaki ihtar, sırf hakikattir, öyle açıklandığı şekilde meydana gelecektir.

§ Rivayete göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, onun risalet iddiasında doğru olduğuna bir şahit olmak üzere bir kayadan bir deve çıkarmasını istemişler. Hz. Salih de onlardan imân edeceklerine dair söz aldıktan sonra namaz kılmış, duada bulunmuş, büyük bir kayadan bir mucize olmak üzere yaşlı bir deve çıkıvermiştir, sonra kendisi gibi büyükçe bir deve de doğurmuştur. O kavimden birazı imânetmiş, diğerleri yine küfrlerinde devam eylemişlerdi. Bu deve bir müddet kaldı, yavrusu ile beraber gezer, otlar dururdu. Bu deve birkaç yönüyle bir mucize idi: Şöyle ki: Bu bir taş içinden yaratılıp çıkarılmıştı ve erkeksiz olarak yüklü bulunmuştu. Doğurduğu yavrusu kendisine benzemekde idi bu deve bir anda böyle mükemmel bir suretde olarak vücude gelmişti. Kendisinden pek fazla süt çıkararak bir topluluğa yetiyordu. Ve bu deve bulunduğu yerdeki bir kuyunun bütün suyunu bir günde tamamen içiyordu, ertesi günde o kuyudan ahali sularını alıyorlardı. İşte bu ayrıntılar, Kur’an-ı Kerim’de değil, rivayet yoluyla tefsirlerde zikredilmiştir. Kısacası: Bu deve bir mucize idi, bir kudret delili idi. Buna asla dokunmamaları Hz. Salih tarafından o kavime tenbih olunmuştu. Ne yazık ki, bu tenbihe riâyet etmediler.

66. Ne zaman ki, emrimiz geldi. Salih’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik, hem de o günün zilletinden kurtardık Şüphe yok ki, çok kuvvetli, çok izzet sahibi olan, ancak senin o Rabbindir.

66. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm ile ona imân edenlerin kurtuluş ve selâmete erdiklerini bildiriyor, İmân etmeyen Semud kavminin ise büyük bir ses azâbı ile lâyık oldukları cezalarına kavuşmuş olduklarını ve onların dünyada hiç yaşamamış gibi bir felâkete uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Semud kavmi, inkârlarında israr edip durdular (Ne zaman ki) onların hakkında (emrimiz geldi) yani: Üç gün tamam olup azâbımız yüz gösterdi veya azabın inmesi için ilâhî emrimiz ortaya çıktı. (Salih’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet sebebiyle kurtuluşa erdirdik) onları o inkârcı kavme gelen felâketden koruduk (Hem de) Salih Peygamber ile ona tâbi olanları (o günün) o Semud kavminin mahvolmasıylasonuçlanan musibet gününün (zilletinden) yani: O kavmin korkunç ses ile olan helâkından veyahut o kavme kıyâmet gününde yüz gösterecek olan zilletden, rezillikten (kurtardık) onları müstesnâ bir vaziyetde bulundurduk, (şüphe yok ki) Ey Rasûlü Ekrem!. (Çok kuvvetli) Herşeye galip ve (çok izzet sahibi olan) her dilediğini yapmaya kaadir, ve dilemediğini def ve men’etmeye kudretli (olan ancak senin o Rab’bindir) bütün kâinat, onun kudreti, galibiyeti, hakimiyeti altında bulunmaktadır. Şüphesiz buna inanıyoruz.

67. O zulüm etmiş olanları da bir korkunç ses yakaladı. Artık yurtlarında dîz üstü çöküp bitmiş bir halde sabahladılar.

67. (O zulmetmiş olanları da) Hz. Sahh’in tebliğatını, öğütlerini kabul etmeyip küfrlerinden ayrılmamak suretiyle kendi nefislerine zulm etmiş bulunan Semud kavmini de (bir korkunç ses yakaladı) şöyle ki: Ya Cibril Aleyhisselâm’ın yaptığı bir ses ile o inkârcı kavim hep birden helâk oldular veya onlara semâ tarafından müthiş bir ses gelmekle kalbleri parçalanarak hepsi de birden ölüp gittiler. (Artık yurtlarında dizleri üstüne çöküp bitmiş kimseler oldukları halde sabahladılar) hareketden, hayatdan mahrum kaldılar, bu suretle dünyevî cezalarına kavuştular.

§ Cüsûm” lûgatde sükûn et, hareketsizlik uyurken göğsü yere koymak mânâsınadır. Câsimin de: Yüzleri üzerine düşmüş kimseler demektir. Sonra bu kelime ölürken hiçbir hareketde bulunmamak yerinde kullanılır olmuştur. O halde “Câsimin” demek sanki hiç hayat sahibi değillermiş gibi ölürken bir hareketde bulunamaz olan ve yüzleri, dizleri üzerine düşüp yıkılan kimseler demektir.

68. Sanki orada hiç ikâmet etmemişlerdi. Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rab’lerini inkâr etmişlerdi. Haberiniz olsun ki. Semud için Allah’ın rahmetinden bir uzaklık vardır.

68. O helâk olan kavim (Sanki orada) o kendi yurtalrında, ülkelerinde, (hiç ikâmet etmemişlerdi.) Oralarda sanki nice seneler yaşamamışlardı, onlar işte öyle müthiş bir suretde mahv ve yok oldular. (Biliniz ki, şüphesiz Semud, Rablerine kâfir olmuşlardı) kendilerini yaratan, besleyen, yurtlara sahip kılan Yüce Yaratıcı’yı inkâr etmiş, kendilerine vermiş olduğu nimetlerin değerini bilmez, şükrünü yerine getirmez bulunmuşlardı (haberiniz olsun ki. Semud için bir uzaklık vardır) yani onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen uzak olsunlar, zaten uzak olacaklardır. Bu onların haklarında bir beddua demektir. Onların böyle bir mahrumiyete uğramaya lâyık olduklarını göstemektedir. Kısacası: O kavim, küfr ve isyanda israr edip durmalarının cezasına uğradılar. Allah’ın himayesinde olan Hz. Salih de bir rivayete göre Mekke’i Mükerreme’ye, diğer bir rivâyete göre de Kudüs’e giderek orada vefat etmiştir. Arap Peygamberlerdendi. Kıssası için A’raf sûresindeki (PSî’inci âyeti celilenin izahına da bakınız.

69. Ve muhakkak ki, bizim elçilerimiz İbrahim’e müjde ile gelmişti. Selâm dediler. O da selâmdır dedi. Sonra gecikmeden bir kızartılmış buzağı getirdi.

69. Bu mübârek âyetler, Hz. İbrahim’e, meleklerin müjde ile gelmiş, birbirlerine selâm vermiş olduklarını ve Hz. İbrahim’in onları misafir insanlar sanarak kendilerine yemek hâzırladığını ve onların bu yemeğe el uzatmadıkları için Hz. İbrahim’in onlardan endişeye düştüklerini bildiriyor. Bunun üzerine meleklerin Lût kavmini helâk etmekle emrolunmuş olduklarını bildirerek Hz. İbrahim’in zevcesine anne olacağını müjdelediklerini o muhterem hanımın da kendisinin ve kocasının ihtiyarhğından dolayı anne olmasını acâip gördüğünü, meleklerin de Allah’ın kudreti karşısında buna şaşırmayagerek olmadığını söylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Şu da (muhakkak ki, bizim elçilerimiz) yani: Meleklerimiz, bunlar bir rivâyete göre Hz. Cibril ile Mikâil ve israfil Aleyhimüsselâm idi. Diğer bir rivâyete göre de Cibril Aleyhisselâm ile diğer yedi’veya onbir melek idi. Bunlar genç, güzel insanlar suretinde görünüvermişlerdi. (İbrahim’e müjde ile gelmişti) yani: Kendisinin ishak adındaki oğlu ile ondan sonra da tomnu Yakup Aleyhimesselâm’ın dünyaya geleceklerini veya Lût kavminin helâk olacağını müjdelemişlerdi. Bu melekler Hz. İbrahim’e karşı (selâm dediler) yani: Selâm verdiler. (O da) İbrahim Aleyhisselâm de (selâmdır dedi) yani: Sizin işiniz selâmettir veya benim size cevabım da selâmdır veyahut sizin üzerinize selâm olsun diye karşılıkta bulundu. Böyle mü’minlerin biribirleriyle karşılaşınca selâm vermeleri, dinî hususlardandır, bir sevgi ve dostluk, iyilikseverlik alâmetidir. Bunun yerini başka tabirler tutamaz. (Sonra) Bu selâmlaşmayı müteakip İbrahim Aleyhisselâm bu misafirlerine ikram için (bir kızartılmış buzağı getirdi) bu, yerden kazınmış bir çukur içindeki kızgın bir taş üzerinde kızartılmış, tavlı bir buzağı idi. Hz. İbrahim, çok misafirperver idi. Rivâyete göre on beş geceden beri kendisine bir misafir gelmemişti. Bu melekleri insan şeklinde görünce bunları misâfir sanarak sevinmiş, hemen kendilerine yemek hazırlamıştı. Aslında misafirlere hürmet etmek, icabına göre onlar için sofra hazırlamak yüce bir sünnettir, bir cömertlik gereğidir.

70. Onların ellerinin ona uzanmadığını görünce. Onları hoşlanmadı ve onlardan gizlice korkar oldu. Dediler ki: Korkma, biz muhakkak Lût kavmine gönderildik.

70. (Ne zaman ki) Hz. İbrahim, böyle sofra hazırladığı halde (onların) o misafirlerin (ellerinin ona) o sofraya, getirilen buzağıetine (uzanmadığını gördü) onların bu doygunca hareketlerini müşahede etti (onları hoşlanmadı) onların bu yemekten kaçınmalarını çirkin ve uygunsuz gördü (ve onlardan gizlice) kalben (korkar oldu) çünki bir misafirin böyle hazırlanan bir yemekten yemeyip kaçınması, bir hayr alâmeti say ılmıy ordu, onun o yemek sahibine karşı bir düşmanlığının bulunduğunu ve gücenmiş olduğu sanılıyordu. Gerçektende makul bir sebep olmadıkça böyle ikram edilen bir şeyden kaçınmak nezâkete, sosyal adaba aykırı ve kalp kırılmasına yol açan bir hareket gibi görülmektedir. Melekler, Hz. İbrahim’in bu vaziyetini görünce (dediler ki: Korkma) Ya İbrahim!. (Biz muhakkak) Allah Teâlâ’nın melekleriyiz, (Lût kavmine) azap ile (gönderildik) binaenaleyh biz melekler olduğumuz için insanlar gibi yiyip içmeyiz, bunun içindir ki, senin yiyeceğine el uzatmamış bulunuyoruz.

71. Ve onun eşi ayakta bulunuyordu, gülüverdi. Artık onu İshak ile ve İshak’ın ardından da Yâkub ile müjdeledik.

71. (Ve onun) Hz. İbrahim’in (eşi) Sare’ki, Hz. İbrahim’in amcasının kızı idi (ayakta bulunuyordu) ya bir perde arkasında durup bunların bu konuşmalarını işitiyordu veyahut o zamanki bir cevazdan dolayı yanlarında bulunarak hizmet etmek istiyordu. Kendilerine meleklerin öyle teminat vermelerinden veya kâfir olan Lût kavminin helâk edileceğinden dolayı kalben sevinerek (gülüverdi) Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Artık) Biz (onu) o muhterem kadını (Ishak ile) doğuracağı o mübârek oğlu ile (ve ishak’ın ardından da Yakup ile) yani sonra da, Ishak’ın oğlu Yakub’un dünyaya geleceği ile (müjdeledik) yani: O muhterem annenin şerefini yükseltmek, şanını yüceltmek için kendisini melekler lisanıyla öylece müjdeledik. Elbette öyle iki mübârek Peygamberin annesi, ninesi olmak ve meleklervâsıtasiyle müjdelenmek ne büyük bir şeref ve şandır.

72. Dedi ki: Vay halime! Ben çocuk doğurabilir miyim? Ben bir koca kadınım, kocam da bir ihtiyardır. Şüphe yok ki, bu acâip bir şeydir.

72. O muhterem anne (Dedi ki: Vay halime!.) ne büyük bir iş!. (Ben çocuk doğurabilir miyim) bu, tabii kanuna göre uzak görülecek bir durum. Çünki (ben bir koca kadınım) rivâyete göre doksan veya doksan dokuz yaşında bulunuyordu. (Kocam da) Hz. İbrahim de (bir ihtiyardır) bu yüce zat da o zaman yüz veya yüz yirmi yaşında idi. Bu müjde ile Hz. İshak’ın doğumu arası bir seneden ibâret bulunmuştu. (Şüphe yok ki bu) yani: Böyle iki ihtiyardan bir çocuğun dünyaya gelmesi, Allah’ın kudretine göre değil, tabii kanun bakımından (acâip bir şeydir) Sübhanellâh demek ki, biz bu halde evlât sâhibi olacağız.

73. Dediler ki: Sen Allah’ın emrinden teaccüp eder misin? Ey ev halkı! Allah’ın rahmeti ve bereketler! sizin üzerinizdedir. Şüphe yok ki, o övülmeye lâyıktır, iyiliği boldur.

73. Melekler de o mübârek kadına = Hz. Sare’ye (dediler ki: Sen Allah’ın emrinden) onun kudret ve irâdesinden (tcaccüp eder misin?.) Elbette etmemelisin. Çünki Cenâb-ı Hak her şeye kaadirdir, dilediğini hemen meydana getirebilir. (Ey ehli beyt!.) yani: Ey Hz. İbrahim’in ailesi!. (Allah’ın rahmeti ve bereketi sizin üzerinizedir!.) siz dâima Cenab’ı Hak’kın rahmetine, bereketlerine kavuşursunuz, siz ki bir Yüce Peygamberin ev halkından bulunuyorsunuz, öyle bir Peygamber ki: Nice mûcizelere ulaşıp, nice ilâhî lütuflara kavuşup durmaktadır. Artık bu hârikaları bildiğiniz halde öyle ihtiyarlığınız zamanında evlâd sahibi olmanızı nasıl uzak görebilirsiniz?. (Şüphe yok ki, o) hârikaları yaratan Yüce Yaratıcı (hamîtdir) yani: Şükr ve hamd’ı celbeden şeyleri işleyicidir ve (mecîddir) kullarına hayr ve ihsanı pek çoktur,şeref ve kerem sahibidir. Sizi de öyle nice nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil buyurmaya kaadirdir. Buna inancımız tamdır!.

74. Ne zaman ki, İbrahim’den korku gidiverdi ve kendisine müjde geldi. Lût kavmi hakkında bizimle mücadelede bulunur oldu.

74. Bu mübârek âyetler de meleklerin müjdesi üzerine Hz. İbrahim’in korkudan kurtulduğunu ve Lût kavmi hakkında Meleklerle mücâdele ettiğini ve o Peygamberin yüksek vasıflarını bildiriyor. Ve Lût kavminin mutlaka azap göreceğinden dolayı bu hususdaki tartışmadan vazgeçmesini Hz. İbrahim’den Meleklerin istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Meleklerin verdikleri teminat ve ne için geldiklerini bildirmeler! üzerine (Ne zaman ki İbrahim’den korku gidiverdi) kalben mutmain oldu (ve) kendisine korku yerine (müjde geldi) yani: Kendisine “korkma” denildi veya kendisinin bir oğlu, sonra da bir torunu dünyaya geleceği müjdesini aldı (Lût kavmi hakkında bizimle) yani: Benim gönderdiğim melekler ile (mücadelede bulunur oldu) yani: Melekler ile tartışmaya başladı, Lût kavminin hemen birden helâki uygun mudur, onların arasında Lût Aleyhisselâm da bulunuyor dedi veyahut o kavmin helâkı tehir edilse küfr ve isyandan dönerek mü’min olmaları düşünülemez mi?. Diye temennide bulundu. Melekler de orada mü’min olup olmayanları bildiklerini, Hz. Lût ile mü’min olan çoluk çocuğunun helâkten korunacaklarını söylediler. Kısacası: Bu mücadele, bir hakikatın tamamen ortaya çıkıp güzelce anlaşılması için yapılan bir tartışma mahiyetinde bulunmuş olduğu için övülmüştür, kınanmış bir mücâdele mahiyetinde bulunmamıştır, eğer öyle kınanmış olsa idi Cenâb-ı Hak, Hz. İbrahim’i şöylece medh buyurmazdı.

75. Şüphe yok ki. İbrâhim elbetde pek yumuşak huylu, çok bağrı yanık ve kendisiniAllah’a vermiş biri idi.

75. (Şüphe yok ki, İbrahim elbette pek yumuşak huyludur.) Kötülük yapanlardan hemen intikam almak hususunda acele etmez, yavaşda davranır, veya af eder (ve) Hz. İbrahim (çok bağrı yanıktır) günahlardan dolayı, insanların kötü hallerine üzülmekten dolayı çok ah eder, üzüntüler içinde kalır. (Ve) o Yüce Peygamber, Hak’ka (kendisini Allah’a vermiş biri idi) dâima hakkı kabul eder, hak ve hakikata yönelmekten geri durmaz. Ondaki bu seçkin vasıflardan dolayıdır ki, Lût kavmi hakkında bir iyilikseverlik eseri olmak üzere bir mücâdeleye lüzum görmüştür.

76. Ey İbrahim! Bu mücadeleden vazgeç. Şüphe yok ki, artık Rabbin emri gelmiştir. Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez bir azap mutlaka gelecektir.

76. Hz. İbrahim’in bu tartışması biraz uzayınca Melekler de dediler ki: (Ey İbrahim!.) Aleyhisselâm (bu mücadeleden vazgeç) o kavimden dolayı böyle tartışmada bulunma, gerçekte sen bir merhamet ve acıma eseri olarak böyle bir müdafaada bulunmak istiyorsun, fakat bunda onlar için bir fâide yoktur. (Şüphe yok ki, Rab’bin emri gelmiştir) onların azapları hususunda Allah’ın takdiri tahakkuk etmiştir. Allah Teâlâ onların hallerini bilicidir. (Ve muhakkak ki, onlara geri çevrilmez olan) yani: Defedilmesine ve kaldırılmasına bir yol bulunmayan (bir azap gelivermektedir) artık o takdir edilen azap, öyle tartışma ile dua vesâire ile bertaraf edilecek değildir, haklarında ezelî irâde mutlaka meydana gelecektir. Hz. İbrahim’in kıssası için bakara sûresindeki (l 24) üncü âyetin izahına bakınız!.

77. Ne zaman ki, elçilerimiz Lût’a geldi, onların yüzünden endişeye düştü ve onlardan dolayı kalbi daraldı ve bu bir şiddetli gündür dedi.

77. Bu mübârek âyetler, bir kısım melekleringenç insan suretinde olarak Hz. Lût’un yanına varmış olduklarını, Hz. Lût’un da onları öyle insan sanarak yanına koşup gelen kavminin onlara yapacakları kötü saldırıyı düşünerek, üzüntü ve keder içinde kalmış olduğunu bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamber ile o kavmi arasındaki konuşmayı ve o Yüce Peygamberin temennilerini şöylece tasvir buyurmaktadır. (Ne zaman ki elçilerimiz) yani: İnsan suretinde görünmüş olan Melekler, İbrahim Aleyhisselâmdan ayrılıp dört fersah kadar uzak bir köyde bulunan (Lût’a geldi) bunlar genç, gayet güzel insanlar sûretinde görünmeye başladı, Lût Aleyhisselâm, onların Melekler olduğunu bilmeyerek, (onların yüzünden endişeye düştü) kalben üzüntü duydu (ve onlardan dolayı kalbi daraldı) içerisi heyecana geldi. Yani: O gelen gençlere terbiyesiz kavminin musallat olacağından korktu veyahut Melekler olup kavmini helâk etmek için geldiklerini anladı, bir merhamet eseri olarak kavminin uğrayacağı felâketden dolayı üzüldü. (Ve bu bir şiddetli gündür dedi) Böyle bir belâyı müdafaadan âciz bulunacağını düşünerek kalben bir sıkıntıya tutulup kaldı.

§ Zar; lûgatde ölçmek mânâsınadır. Zîra da ölçü, arşın mânâsında kullanılmaktadır. Bu kelimeler, tâkat, güç yerinde kullanılır. Meselâ: Bir işi yapmaya kudreti olmayan kimse: “Benim buna zar’im yoktur” der ki, tâkatim, gücüm yoktur demektir. Binaenaleyh “Dâka zar’an” denilmesi güçsüzlükten dolayı kalbin daralmasından kinayedir. “Asîb” kelimesi de katı şey demektir. Bağlamak ve sağlam dürmek mânâsına olan “Asb” kelimesinden türemiştir. Şiddetli mânâsında kullanılır. Çünki insanı şer ile bağladığı için şiddeti olan şeye “Âsib” denilmiştir. “Âseb” de sinir demektir ki cem’i “Âsap’tır.”

78. Ve ona kavmi koşarak geldî ve evvelceden kötü kötü fiilleri yapmaktaydılar. Dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar benim kızlarımdır, onlarsizin için daha temizdirler. Artık Allah’tan korkunuz ve beni misafirlerimin önünde rezil etmeyiniz, sizden akıllı bir erkek yok mudur?

78. (Ve ona) Lût Aleyhisselâm’a (kavmi koşarak geldi) bu kavim, o insan şeklindeki melekleri görünce onlara tecâvüz maksadiyle Hz. Lût’un yanına sür’atle gelip toplandılar. (Ve) O kavim (evvelceden) beri, öyle Hz. Lût’un yanına gelmezden veya melekleri görmezden evvel de (kötü fiilleri yapar olmuşlardı) pek çirkin, insaniyete aykırı sosyal bir rezâletten ibâret olan livâta (homoseksüellik) cinâyetini, erkeklere arkalarından dokunmak rezâletini işlemişlerdi. Hz. Lût, o rezil gürûh’un o erkek sûretinde görülen meleklere karşı kötü niyette bulunmak için öyle koşup geldiğini görünce onlara (dedi ki: Ey kavmim! İşte onlar) o sizin eşleriniz (benim kızlarımdır) yani: Madem ki, ben sizin hakkınızda iyiliksever bir Peygamberim, bir Peygamber ise ümmetinin babası mâkamındadır. Binaenaleyh o milletin kadınları da o Peygamberin mânen kızları durumundadır. Artık o eşlerinizden meşrû sûretde istifâde edebilirsiniz. (Onlar sizin için daha temizdirler) yani: Haddizatında temiz; meşrû, istifadesi câiz olan onlardır, başkalarına tecâvüz ise haramdır, dînen, ahlâkan yasaktır. Artık eşlerinizi bırakıp da başkalarına nasıl saldırabilirsiniz. Diğer zayıf bir yoruma göre de Hz. Lût, kendi sulben kızlariyle onların evlenmelerini teklif etmiş, yani demek istemişti ki: İşte kızların”” ile evlenebilirsiniz. Erkekler ile evlenmek câiz ve mümkün olmadığından artık erkeklere nasıl musallat olmak isteyebilirsiniz?. Hz. Lût’un zamanında bir müslüman kadınla bir gayrı müslimin evlenmesi câiz bulunmuştu. Nitekim İslâm’ın başlangıcında da böyle iken bilahara

İmân etmedikçe müşrik erkekleri de (kızlarınızla) evlendirmeyiniz… (Bakara, 2/221)

âyeti kerimesi ile buhusus neshedilmiştir. Hz. Lût, kavmine nasihat vererek (artık Allah’tan korkunuz) içinde bulunduğunuz küfr ve isyanı, fuhşiyyâtı terk ediniz (ve beni müsâfirlerim önünde rezil etmeyiniz) beni mahçup ve kederli bir durumda bırakmayınız (sizden akıllı bir erkek yok mudur?.) ki, hakkı kabul etsin, öğütlerimden yararlansın, öyle rezil bir hareketde bulunmaktan sıkılsın, kaçınsın.

§ Yühreun; kelimesi, acele ve sür’at mânâsına olan, “herî” lâfzından türemiş bir müzarî fiildir, birbirini sıkarak, kakarak, teşvikte bulunarak sür’atle koşar oldular mânâsını ifâde etmektedir.

79. Dediler ki: Muhakkak sen biliyorsun ki, bizim için senin kızların da bir hak yoktur. Ve şüphe yok ki, sen bizim ne istediğimizi elbetde bilirsin.

79. Hz. Lût’un böyle güzel, iyiliksever ihtarına rağmen o alçak kavim (dediler ki:) Ey Lût!. (Muhakkak sen biliyorsun ki) Takdir edersin ki, (bizim için kızların da bir hak yoktur) bizim onlara ihtiyacımız mevcut değildir. Biz onlara karşı bir şehvet, bir eğilim hissetmiyoruz ki, bu bakımdan bizim için bir hak sâbit olsun. Diğer bir yoruma göre de: Senin kızlarınla evlenebilmek için imân etmemizi şart koşuyor, teklif ediyorsun. Biz ise böyle bir teklifi kabul etmiyeceğimiz için artık kızlarının üzerinde bir hakkımız olamaz. (Ve şüphe yok ki, sen bizim ne kasdetdiğimizi elbetde bilirsin) bu rezil topluluk, kendilerinin erkeklere yaklaşmak arzusunda bulunduklarını ve şehvetlerinin hangi tarafa yönelik olduğunu bu sözleriyle anlatmak istemişlerdi.

80. Dedi ki: Keşke benim için size karşı birkuvvet olsa idi veya şiddetli bir kaleye sığınacak olsa idim.

80. Hz. Lût da kavminin o edepsizce ifadelerine karşı (dedi ki: Eğer benim için size karşı bir kuvvet olsa idi) bir güce, bir iktidara sahip bulunsa idim (veya bir şiddetli kaleye) bir nahiyeye, bir tarafa (sığınacak olsa idim.) size karşı, icâbeden şeyi yapardım. Sizi bizzat veya kendisine dayandığım kuvvetli bir yardımcı ile beraber defeder ve yola getirirdim. Böyle zor, üzüntü veren bir durumda kalmazdım.

81. Dediler ki: Ey Lût! Şüphe yok ki biz senin Rabbinin elçileriyiz. Onlar sana elbette kavuşamayacaklardır. Artık sen âilen ile gecenin bir kısmında yürü ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın, eşin ise müstesnâ. Şüphesiz ki, onlara isâbet edecek şey, ona da isâbet edicidir. Muhakkak ki, onlara va’dedilen zaman, sabah vaktidir, sabah vakti ise yakın değil midir?

81. Bu mübârek âyetler, Meleklerin kendilerini Hz. Lût’a bildirerek onun endişesini gidermek ve kendisini selâmetle müjdelemiş olduklarını anlatıyor. Lût kavmine gelen azapdan Hz. Lût’un mü’min olmayan eşinin de kurtulamadığını ve bu azabın sabah vaktinde meydana gelmiş olduğunu bildirmektedir. O azabın ortaya çıkmasıyla Lût kavminin bütün yurtlarının yıkılıp, alt üst olduğunu ve onların üzerlerine ateşli taşların yağmış bulunduğunu haber vermekte ve bu gibi azapların zalimlerden uzak bulunmadığını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Melekler; Hz. Lût’un öyle endişeye düşmüş, kavmine karşı onları müdafaadan âciz kalmış olduğunu görünce (dediler ki: Ey Lût) Aleyhisselâm, korkma, düşünme (şüphe yok ki, biz senin Rab’bînin elçileriyiz) kavmine, lâyık oldukları cezâ gelecektir. (Onlar sana) Ey Lût Aleyhisselâm (elbetde kavuşamıyacaklardır) yani: Onlar sana bir fenâlık yapamıyacaklardır. Bırak onlarıgeliversinler. Bunun üzerine Hz. Lût, kapısını açmış, kavmi içeriye girmiş, bunun üzerine Cebrâil, onların yüzlerine kanatlarını çarpmış, hemen gözleri kör olmuş, dönüp gidecekleri yolu göremez bir hâle gelmişler, feryat edip bağırarak Lût’un yanında sihirbazlar var derneğe başlamışlar. Melekler de Hz. Lût’a hitâben (artık sen âilen ile) aile fertlerinle berâber (gecenin bir kısmında yürü) bulunduğunuz yerden çıkıveriniz (ve sizden hiç bir kimse geri kalmasın) senden ayrılmasın veya arka tarafına bakmasın. O kavme alelâcele gelecek olan azapdan kurtulabilmek için bir an evvel onların bulundukları yerden ayrılmak lâzımdır. Veyahut geri kalıp da o kavmin uğrayacağı azâbı görerek acıma hissine kapılmamaları ve mahzun olmamaları için kendilerine böyle bir tenbih yapılmıştı. Ey Lût Aleyhisselâm (eşin ise müstesnâ) çünki o, imândan mahrum bulunmakla Hz. Lût’un ev halkından olmak şerefini kaybetmişti. Rivâyete göre bu kadın, Hz. Lût ile berâber bulundukları yerden çıkıp gitmemişti. Yahut o da çıkmış ise de geriye bakarak kavmin azâba uğradığını görmüş, “vah kavmim!” diye üzüntü içine girmiş, derken bir taş kendisine gelip dokunmuş, o da helâk olup gitmiştir. İşte küfrün cezası!. Melekler, Hz. Lût’a şöyle de dediler: (Muhakkak ki, onlara va’dedilen zaman) onların azâbına, helâkine tâyin edilen vakit (sabah vaktidir) öyle sabah olunca hepsi helâk olup gitmiş olacaklardır, (sabah vakti ise yakın değil midir?.) elbetde pek yakın bulunmaktadır. Artık Ey Hz. Lût, sen ve sana imân edenler, durmayınız, bir an evvel buradan uzaklaşınız. Yahut Hz. Lût onların daha sabah olmadan helâk olmalarını arzu ettiği için melekler, ona hitâben: Sabah vakti yakın değil midir, daha yakın bir zamanda helâk olmalarını istemeye hâcet yoktur. Maamafih herkesin rahat edeceği bir sabah vaktinde o kavme bir azabın gelmesi, daha büyük bir felâkettir ve buna bakanlar için biribret manzarası teşkil edecektir.

82. Ne zaman ki, emrimiz geldi, onun o yurdun üstünü altına çevirdik ve onun üzerine ateşte pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş balçıktan taşlar yağdırdık.

82. (Ne zaman ki emrimiz geldi) O kavmin helâkı için belirlenen azap vakti gelip çattı (onun: O yurdun) o kavmin oturduğu beldelerin (üstünü altına çevirdik) böyle büyük bir değişiklikle karşı karşıya bıraktık, (ve onun) O yurdun, o şehirlerin (üzerine ateşde pişirilmiş, birbirine bitiştirilmiş) birbirine tâbi bir halde (balçıktan) çamurdan yapılmış (taşlar yağdırdık) hepsini de bu taşlar ile helâk ediverdik. “Lût” kavminin ikâmet ettiği şehirlere “mü’tefikât” denilirdi. Bunlar beş şehirden ibâret imiş, bunlar da bir görüşe göre dörtyüz bin kimse bulunuyormuş. Bütün bunlar, küfrlerinin cezâsına kavuşmuş oldular.

83. O taşlar Rabbin katında işâretlenmiş idi ve o zalimlerden uzak değildir.

83. O taşlar, o Lût kavminin üzerine yağdınlan kızgın taş parçaları (Rab’bin katında işaretlenmiş idi) hepsinin üzerine kime isâbet edip helâk edecek ise onun adı yazılmış bulunuyordu veyahut yerdeki taşlardan ayırt edilmeleri için o yağan taşlar, beyaz ve kırmızı işaretler taşıyordu. (Ve o) Taşlar, o azâba, helâke vâsıta olan kızgın taş parçaları (zalimlerden uzak değildir.) herhangi bir Peygamberin emirlerine karşı isyan eden kâfirlerden veya Son Peygamber’i tasdik etmeyen müşriklerden (uzak değildir) Cenâb-ı Hak diledi mi böyle taşlar zâlimlerin başlarına hemen yağıverir. İsterse, o taşlar göklerde bulunsun. Allah’ın irâdesi tecelli etti mi, hemen bir sâniyede yeryüzüne iner, hak edenlerin beyinlerini patlatır. Bu âyeti celile büyük bir tehdidi içermektedir. Bütün inkârcıları, zâlimleri Allah’ın azâbı ile korkutmaktadır. Böyle bir felâket, Allah’ın kudretine göre onu hak edenlerin başlarına inmekten uzakgörülemez. Nitekim bir nice dinsiz, ahlâksız kavimler, böyle çeşit çeşit azaplara uğramışlardır. Binaenaleyh o gibi fâcialardan bir ibret dersi almalıdır. “Lût” Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (SOî’inci âyeti kerimenin”izahına da bakınız!.

84. Medyen’e de kardeşleri Şuayb’ı gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kullukta bulunun, sizin için ondan başka bir mâbud yoktur. Ve ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın” şüphe yok, ben sizi bir hayır içinde görüyorum. Ve ben muhakkak ki, sizin üzerinize kuşatıcı bir günün azâbından korkarım.

84. Bu mübârek âyetler de Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini tevhid dinine dâvet ettiğini, onlara alış verişlerinde doğruluktan ayrılmayıp ıslah edici bir halde, yaşamalarını tavsiye buyurmuş olduğunu bildiriyor ve meşrû olan ticaretle yetinip kimsenin hakkına tecâvüz etmemelerim, aksi takdirde kendilerini koruyamayacağını ve himaye edemiyeceğini hatırlatmış olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Medyen’e kardeşleri Şuayb’i -gönderdik-) Medyen bir kabilenin adıdır ki, bunların babaları İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlu Medyen imiş veyahut Medyen bir beldenin ismidir ki onu zikredilen Medyen bina etmiş idi. İşte bu belde ahalisine soyca kardeşleri olan Şuayb Aleyhisselâm Peygamber gönderilmişti. Bu muhterem zat (dedi ki: Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi (Allah’a kullukta bulunun) ona başkalarını ortak koşmayın (sizin için ondan) O Yüce Yaratıcı’dan (başka bir mâbud yoktur) yaratıcılık ve mâbutluk yalnız ona mahsustur, bütün kâinat, onun varlığına, birliğine, mabut olduğuna şâhitdir. (Ve) Ey kavmim!, (ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın) Alışveriş yaparken kilelerinizi, terâzilerinizi, onlar ile ölçüp, tartıp tâyin ettiğiniz şeyleri hiçbir şekilde noksan yapmayın, başkalarının zararına hareket etmeyin (şüphe yok, ben sizi bir hayr içinde görüyorum.) Yani: Siz bir servet ve bollukiçinde yaşıyorsunuz, böyle bir hâl ise sizi başkalarının hukukuna tecavüzden her şekilde beri kılmaktadır. (Ve ben muhakkak ki,) imân ve adâleti gözetmediğiniz takdirde (sizin üzerinize) yönelecek olan (kuşatıcı bir günün azâbından korkardım.) Yani: Hepinizi dünyada da, âhirette de sarıp kuşatacak bir azabın gelmesinden korkarım.

§ Bu âyeti kerimedeki “muhit” kelimesi, görünürde yevmûn sıfatıdır. Mânen ise azabın vasfıdır. Bu bir meşhur mecazdır. “Yevmûn âsib” tabiri de böyledir.

85. Ve ey kavmim! Ölçüyü de, tartıyı da adâlet ile yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın.

85. (Ve) Hz. Şuayb, yine buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Ey Medyen ahalisi!. (ölçüyü de tartıyı da adâlet ile yapın) yani: Ölçmeyi de, tartmayı da, onların âletlerini de güzelce tamamlayınız, onlara hakkıyla riâyet ediniz (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) yani: Hiçbir kimsenin malının değerini düşürmeye, bu yüzden kıymetini indirmeye çalışmayın, iktisadî muamelelerde doğruluktan, samimiyetden ayrılmayınız veyahut bir satılık malın müşterilerini oyalıyarak o malın satılmasını geciktirmeye ve onun kıymetini düşürmeye meydan vermeyin. (Ve yeryüzünde bozguncular olarak dolaşmayın) yani: Herhangi bir şekilde insanların hukukunu bozmaya veşâir gayrimeşru muamelelere sebebiyet verecek kötü hareketlerde bulunmayın, hırsızlık, yol kesicilik, yağmacılık gibi şeylerden sakının veyahut dünyevî ve uhrevî menfaatlarınızı bozmaya çalışıp durmayın.

§ Bahs; kelimesi, noksan ve bir şeyi eksiltmek mânâsınadır. “Usuv, usey” kelimeleri de bozulma, bozgunculuk yapmak yeryüzünde kötülük meydana getirmek mânâsında kullanılmaktadır.

86. Eğer siz imân etmiş kimseler iseniz Allah’ın geri bıraktığı sizin için hayırlıdır ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim.

86. Hz. Şuayb şöyle de buyurdu ki: Ey kavmim!. (Eğer siz imân etmiş) size söylemiş, emir etmiş olduğum şeyleri tasdik etmiş (kimseler iseniz Allah’ın geri bıraktığı) yani: Ölçülere, tartılara riâyet ettikten sonra size Cenâb-ı Hak’kın helâl kıldığı miktar (sizin için hayırlıdır.) sizin hakiki menfaatiniz bundadır. Helâl olmayan bir maldan bir hayr beklenilemez. (Ve ben sizin üzerinize bir bekçi değilim) yani: Sizi çirkin, gayrimeşru şeylerden fiilen koruyacak bir güçte değilim. Ben sizin bütün işlediklerinizi bilemem ve bozulmayı gerektiren şeylerden sizi alıkoymaya kaadir olamam. Benim vazifem, selâhiyetim, size hak ve hakikatı tebliğ ve tavsiye etmektir, sizlere nasihat vermektir. Artık siz bunun aksine hareketlerde bulunur iseniz ben mâzurum, artık siz kendi amellerinizin neticesini düşününüz. Ne kadar güzel, ahlâkî, iktisadî, ictimâî bir nasihat, bir tavsiye, bir irşâd. Ne yazık ki, o gâfil topluluk bundan istifadeye koşmadılar..

87. Dediler ki: Ey Şuayb! Atalarımızın ibâdet ettikleri şeyleri veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı terk etmemizi sana namazın mı emr ediyor? Şüphe yok elbetde sen, çok yumuşak huylu ve akıl sâhibisin.

87. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmine teklif ettiği Allah’ın birliği inancını ve insanların haklarını gözetme durumunu kavminin kabul etmiyerek o muhterem Peygambere karşı inkârcı ve alaycı bir karşılıkta bulunmuş olduklarını bildiriyor. O Yüce Peygamber’in de nübüvvete, ilm ve hidâyete mazhar olduğuna işâret ile nasıl iyiliksever bir şekilde hareket ettiğini ve kavmini ıslaha çalıştığını ve yalnız Cenâb-ı Hak’ka dayanıp ve yöneldiğin! bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz.Şuayb’in o pek iyiliksever tekliflerine, tavsiyelerine rağmen kavmi, o Yüce Peygambere karşı hürmete aykırı, sosyal edebe muhâlif olmak üzere yanlızca ismiyle hitab ederek (dediler ki: Ey Şuayb!. Atalarımızın) sürekli (ibâdet ettikleri şeyleri) putları, onlara tapınmayı bırakmamızı (veya mallarımızda dilediğimizi yapmayı) onlar ile bizim alışverişimizi, mallarımızı fazla ve noksan göstermemizi, onları dilediğimiz yerlere sarfetmeyi (terketmemizi sana namazın mı emr ediyor) ki, sen öyle tekliflerde bulunuyorsun?. Hiç böyle bir teklif e senin selâhiyetin var mıdır?. Böyle bir teklif makul mudur?. Diye söylendiler. Hz. Şuayb, fazla namaz kılarmış, o mübârek zâtın namazıyla alay etmek için ona karşı kavmi böyle edepsizce, cahilce bir müdafaada bulunmak istemişlerdi. Diğer bir yoruma göre de namazdan maksat, din ve imandır. Çünki namaz, din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imânın en açık alâmetlerinden, işaretlerinden olduğu için din ve imân yerinde namaz lâfzı kullanmışlardır. Yani: Demek istemişlerdi ki: Ya Şuayb!. Senin dinin mi bizi yaptığımız şeylerden men etmek istiyor?. Bu kavim, kendilerinin yaptıkları şeylerin ne kadar akıl ve fikre aykırı, menfaat ve hikmete zıt, sosyal hayatın yok olmasına sebep olduğunu takdir edemiyorlardı, soyut şahsî, geçici, başkalarının zararına âit bir menfaatin düşkünü oldukları için kendilerine en güzel nasihatlar veren bir kadri yüce zata karşı öyle ahlâkî rezaletlerini gösteren bir hitâbede bulunmuşlardı. Ve o büyük Peygambere bir alay maksadiyla şöyle de demişlerdi: (Şüphe yok ki, elbette sen) Ey Şuayb!, (çok yumuşak huylu ve akıl sahibisin) yani: Sen yumuşakça, akıllıca tebliğata sahip değilsin ki, bize böyle emr ve tavsiyede bulunuyorsun. Maamafih bununla, şöyle demiş olmaları da düşünülebilir: Ey Şuayb!. Sen bizim aramızda yumuşak huylu, akıllı, güzel ahlâka sâhip birzat olarak tanınıyorsun, artık nasıl oluyor da bize öyle babalarımızdan, geçmişlerimizden intikâl etmiş olan bir putperestçe dinden bizi men ediyor ve yasaklıyorsun. Bu akla, yumuşaklıkla yapılan muameleye aykırı değil midir?.

88. Dedi ki: Ey kavmim! Eğer ben Rabbim tarafından açık bir delil üzere isem ve beni kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise buna ne dersiniz? Ben size yasak ettiğini şey hususunda size muhâlefet etmek istemem, ben ancak gücüm yettiği kadar ıslâh isterim ve benim muvaffakiyetini ancak Allah Teâlâ iledir. Yalnız ona dayandım ve ancak ona döneceğim.

88. Şuayb Aleyhisselâm da kavminin öyle cahilce ve inatçı sözlerine karşı onlara pek yumuşakça, hikmetli bir tarzda hitab ederek (dedi ki: Ey kavmim!.) bana (haber veriniz) bir kere güzelce düşününüz (eğer ben Rab’bim tarafından bir açık delil üzere isen) ben açık bir kanıta, parlak bir delile kavuşmuş isem (ve beni) o Kerem Sahibi Rab’bim (kendi tarafından güzel bir rızk ile rızıklandırmış ise) yani: Bana helâl nîmetler vermiş, beni peygamberliğe, hikmete, mânevî ve maddî bereketlere kavuşturmuş ise artık benim hakkımda öyle yanlış iddialarda bulunur musunuz?. Benim size olan teblîgatımı akıl ve hikmete aykırı görür musunuz?. Benim bu tavsiyelerimi bir vesvese eseri telâkki eder misiniz?. Veyahut ben o kadar ilâhî lütfa kavuştuğum halde ben o Kerem Sâhibi Yaratıcının vahyine aykırı hareketde bulunabilir miyim?. Onun emr ve yasağını telkinden geri durabilir miyim?. Ne için siz benim bu vaziyetini! takdir edemiyorsunuz?. (Ve) Ey kavmim!, (size yasak ettiğim şey hususunda size muhâlefet etmek istemem) Sizin yerine getirmekle mükellef olduğunuz şeyleri ben de gözetirim, size yasak ettiğim şeyleri ben de işlemem. Meselâ: Siz insanlarınhukukuna tecavüzden men olunduğunuz gibi ben de size muhâlif olarak öyle bir tecavüzde bulunmaya selâhiyet sâhibi değilim. Hepimizin de dinî hükümleri, kamu haklarını gözetmemiz lâzımdır. (Ben isem başka değil, gücüm yettiği kadar ıslâh isterim) sizlere emrettiğim ve yasakladığım şeyler ile sizin iyi hâl sâhibi olmanızı temenni eder, bu husûsda gücüm nisbetinde çalışırım, başka bir şey istemem. Benim öğütlerim, tavsiyelerini, iyiliği emretmem ve kötülüğü yasaklamam sırf sizin fâideleriniz içindir. Benim bu hususta sizi zorlamaya gücüm ve kudretim yoktur. (Ve benim muvaffakıyyetim) Hak’ka, sevâba kavuşmam (ancak Allah Teâlâ iledir.) O Yüce Yaratıcının yardımı, ve lûtfu iledir. Ben (yalnız ona) o kerem sahibi mâbuda (tevekkül ettim) bütün işlerimde ona dayandım ve sığındım, başkasına değil. Çünkü her şeye gücü yeten o’dur, başkası değildir, (ve) ben (ancak o’na) o ezelî yaratanıma (dönerim) o’na yönelirim, onun lûtf ve yardımına, ilâhî gözetimine girerim. Ondan başka sığınak ve barınak yoktur. Şüphesiz buna inanıyoruz…

§ Hz. Şuayb bu pek yüce hitâbeleriyle evvelâ: insanları Allah’ın birliğine dâvet ederek onlara ilâhî hakları gözetme yolunu göstermiştir. İkincisi: Herkese nefisleri hakkında yapacakları muameleyi, yani: ibâdet ve itaatte bulunarak kendilerini ilâhî azaptan kurtarmak yolunu bildirmiştir. Üçüncüsü de: insanların hukukuna, islahına riâyet ve hizmet edilmesi lüzumunu bildirerek bir cemiyetin dayanışma içinde olmasını, hukuka riayetkâr karşılıklı şefkat ve merhametle vasıflanmış bulunmasını emr ve tavsiye etmiştir. Evet.. O Yüce Peygamber, öyle pek yüce hitâbede bulunmuştur. Onun bütün bu açıklamaları, hikmet sâhibi ve yumuşak huylu bir insana yakışır tarzda tatlı ve yumuşaktır. Kendisi… ikiyüzlü sofluk şüphesinden tamamen uzak, mütevâzi bulunuyordu. Hiç bir hususta kendi şahsına ve fâni varlıklara itimat değil, ezelî vekerîm olan Allah Teâlâya tevekkül edilmesinin ve iltica sığınılmasının lüzumunu beyan buyurmuştu. Kısacası O mübârek Peygamberin bütün hitabeleri, insanlığı İkâz ve irşâd için en güzel, en hikmetli bir mâhiyetde bulunmuştu.

89. Ve ey kavmim! Bana olan düşmanlığınız, Nuh kavmine veya Hûd kavmine veya Salih kavmine isâbet etmiş olanın benzeri gibi size de bir musîbet getirmesin. Ve Lût kavmi de sizden uzak değildir.

89. Bu mübârek âyetlerde Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmine nasihat verip onların uyanmaları için geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere dikkatlerini çekip onları af dilemeye, tövbeye dâvet etmiş olduğunu bildiriyor. Kavminınde o pek açık nasihatları anlamamazlıktan gelerek Hz. Şuayb’e karşı tehdit vâri bir vaziyet almış olduklarını gösteriyor. Şöyle ki: (ve) Hz. Şuayb kavmine tekrar hitab ederek buyurdu ki: (Ey kavmim!.) Sizin (bana olan düşmanlığınız) ve muhâlefetmiz (Nuh kavmine) isâbet eden boğulma gibi (veyahud Hûd kavmine) isâbet eden şiddetli rüzgâr gibi (veya Salih kavmine isâbet etmiş) olan korkunç bir ses bir zelzele gibi helâk edici bir belâ (olanın benzeri gibi size de bir musîbet getirmesin) böyle bir felâkete düşmeyi kendi kötü hareketlerinizle kazanmış olmayınız. (Ve) Ey kavmim!. (Lût kavmi de sizden uzak değildir) Onlar zaman ve mekân itibariyle size yakın bulunuyorlardı. Onlar sizin komşularınız demekti, onların dinsizlikleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketi elbetde bilirsiniz. Artık onların hâllerini, tarihî fâcialarını nazar-ı dikkate almanız lâzım gelmez mi?. Nedir şu sizdeki küfr ve isyân!.

90. Ve Rabbinizden bağışlanma dileyiniz. Sonra o’na tövbe ediniz. Şüphe yok ki, benim Rabbim pek merhametlidir çok sever.

90. (Ve) Ey kavmim! Artık uyanınız, (Rabbinizden mağfiret dileyiniz) ona imânederek günahlarınızın af ve bağışlanmasını o’ndan niyâz eyleyiniz. (Sonra o’na tövbe ediniz) başkalarına yapmakta olduğunuz ibâdetleri bırakarak yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdete başlayınız, vaktiyle yapmış olduğunuz günahlardan pişmanlık duyarak tövbekâr olunuz. (Şüphe yok ki, benim rab’bim pek merhametlidir) Tövbe edenlerin hakkında merhamet ve yardımı pek büyüktür ve (çok sever.) ibâdet eden, tevbe eden kullarını çok sevmektedir. Artık öyle kerem ve merhamet sâhibi bir Yüce Yaratıcı’nın af ve keremine kavuşmak için af dileyip tevbe etmeniz icabetmez mi?. Hiç bunu düşünmez misiniz?.