HUD SURESİ

31. Ve ben size demem ki: Benim yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır. Ve ben gaybı da bilmem ve ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim ve demem ki: Sizin sözlerinizin hor gördüğü kimselere Allah Teâlâ elbette hayr vermeyecektir. Allah Teâlâ onların nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir. Şüphe yok ki, ben o vakit zalimlerden olmuş olurum.

31. (Ve ey kavmim!. Ben size demem ki: Benîm yanımda Allah Teâlâ’nın hazineleri vardır) yani: Bir Peygamberin yanında öyle dünya servetinin bulunması icabetmez. Ve ben öyle bir servete sahip olduğumu iddia etmiyorum ki, onun yokluğuyle benim hakikate aykırı iddiada bulunduğuma hükmedebilesiniz.. Maamafih peygamberlik nimeti, herşeyin üstündedir. Onun yanında dünya servetinin ne kıymeti olabilir?. (Ve ben gaybı bilmem) yani: Ben ancak Cenab’ı Hak’kın bana bildirdiklerini bilirim, inkârcıların, kâfirlerin âhiretde azâba uğrayacakları ise Hak Teâlâ’nın bildirdiği bir hakikattır. Bunu size bildirdiğimden dolayı beni inkâra, bu hakikatı uzak görmeye selâhiyetiniz yoktur.. Gayba ait nice şeyler de vardır ki, onları Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimse bilemez. (Ve ben demem ki: Ben muhakkak bir meleğim) tâki: “Sen insansın, nasıl olur da melek olma iddiasında bulunuyorsunuz” diye beni yalanlayabilirsiniz. Ben bir insan olduğumu itiraf ediyorum. Maamafih peygamber olma şerefine eren muhterem insanlar, Allah katında meleklerden üstündür. (Ve demem ki:) Öyle bir iddiada bulunamam ki, Ey dinsizler!. (Sizin gözlerinizin hor gördüğü) fakir hallerine bakıpta kendilerini alt tabakadan sandığınız (kimselere Allah Teâlâ elbette hayır vermeyecektir) ben böyle bir iddiada nasıl bulunabilirim?. Öyle ihlaslı mü’minler herhalde hayra kavuşacaklardır.Onlar herhalde âhiretde büyük hayırlara, mükâfatlara ulaşacaklardır. Onların daha dünyada iken de nice nimetlere kavuşmaları mümkündür. Bunun aksini kim iddia edebilir?. (Allah Teâlâ onların) O mü’min kullarının (nefislerinde olanı da hakkıyla bilendir) onların nekadar samimi mü’min olduklarını tamamen bilir, ona göre kendilerine mükâfatını verir. Onların o samimi imanları hakkında teredüt’edip onların münâfık olduğunu söyleyen ve onları alt tabakadan sayan kâfirler için bu da bir reddiye mesabesindedir. (Şüphe yok, ben o vakit) O samimi mü’minler hakkında zelillik gibi, münâfıklık gibi birşey isnadında bulunduğum, onların dünyada ve âhirette bir hayr ve saadete ulaşmayacaklarını söylediğim takdirde (zalimlerden olmuş olurum) yani hem nefsime zulmetmiş, hem de onların haklarında suizan ederek onlara zulm eylemiş bulunurum. Böyle bir zulm ise asla câiz bir Peygamber hakkında asla düşünülmüş değildir. Binaenaleyh ben öyle birşey söyleyemem.

§ Izdira; lûgatte, küçük görmek, hor ve hakir tutmak, hafife almak demektir.

32. Dediler ki: Ey Nuh! Bizim ile muhakkak ki, mücadelede bulundun, artık mücadelemizi arttıralım. Eğer sen doğrulardan ise imdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyi getiriver.

32. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un şüpheleri gidermek için vermiş olduğu pek haklı cevapları, öğütleri çok gören kâfirlerin o Yüce Peygamber’e karşı fazla mücadelede bulunduğunu söyleyerek tehdit ettiği azapların meydana getirilmesini istediklerini bildiriyor. Hz. Nuh’un da onlara yaptığı nasihatların fâide vermediğini, uhrevî mes’uliyete mâruz kalacaklarını ve onların kendisine isnat ettikleri iftiralardan uzak bulunduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Hz. Nuh’un Allah’ın birliğini isbat, âhiret hayatını beyan, peygamberlik vazifesini yerinegetirmeye devam etmesini çok gören kavmi (Dediler ki: Ey Nuh!.) Sen (bizim ile muhakkak ki mücadelede) tartışmada, münakaşada (bulundun, artık mücadelemizi arttırdın) çok uzattın, veya maksadını çeşitli şekilde ifade edip durdun (eğer sen) iddiânda, bizi korkuttuğun azap hususunda (doğrulardan isen İmdi kendisiyle bizi tehdit ettiğin şeyin) o korkuttuğun elem verici azâbı (getiriver) öyle fazla açıklamaya lüzum yok, senin tartışmaların bize tesir edemez. Kâfirler, öyle bir azabın meydana gelmesine inanmadıkları için bunu bir alay yoluyla söylemişlerdir..

33. Dedi ki: Onu size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir ve siz (Allah’ı) âciz bırakıcılar değilsinizdir.

33. Onların bu lâkırdılarına karşı Hz. Nuh da (dedi ki: Onu) o istediğiniz azâbı (size ancak Allah Teâlâ dilerse getirir) sizi o azâba alelâcele veya bir müddet sonra uğratır. Ona ancak Hak Teâlâ kaadirdir, o azâbı getirmek benim kudret ve selahiyetini dışındadır, (ve siz) Ey inkarcılar!. O Yüce Yaratıcı’ya hâşâ (âciz bırakıcılar değilsinizdir) siz kaçmak suretiyle veya müdafaada bulunmak yoluyla Cenâb-ı Hak’ki âciz bırakarak onun azâbından kendinizi kurtaramazsınız, o azâbı hikmeti gereği dilediği zaman üzerinize yöneltir bunu bilmeli değil misiniz?.

34. Ve benim nasihatim size fâide verecek değildir, size nasihatta bulunmak istesem de, eğer Allah Teâlâ sizi azdırmak istiyorsa, Rabbiniz o’dur ve ona döndürüleceksinizdir.

34. Hz. Nuh, o cahil kavmine karşı sözlerinin sonunda buyurdu ki: (Ve benim nasihatim) Sizin hakkınızdaki hayra yönlendirici öğütlerim (size fâide verecek değildir) her ne kadar bir peygamberlik vazifesi olmak üzer eben (size nasihatte bulunmak istesem de) o faideyi bizzat benim temin etmeğe selâhiyetin”! yoktur. (Eğer Allah Teâlâ sizi azdırmak isterse) yani: Siz aslî yaratılışınızı değiştirip iradenizi,ihtiyarınızı kötüye kullandığınızdan dolayı Allah tarafından sapıklığa, küfre mahkûm bir halde bulunmuş olursanız, artık benim nasihatlarım tesir edemez. Ilâhî iradeye kimse engel olmaz. Ey kavmim! Biliniz ki, (Rabbiniz o’dur) sizi yaratan, yaşatan besleyen, idarenize sahip olan ancak Allah Teâlâ’dır. (Ve) Siz nihayet (ona) O Yüce Yaratıcı’ya (döndürüleceksinizdîr) âhirete sevkedileceksinizdir, dünyadaki amellerinize göre orada o Yüce Yaratıcı’nın vereceği karşılığı bulacaksınızdır.

35. Yoksa onu uydurdu mu diyorlar? De ki: Eğer onu ben uydurdum ise günahı benim üzerimedir. Halbuki, ben sizin yaptığınız günahtan uzağım.

35. O cahil kavim (Yoksa onu) Nuh Aleyhisselâm’ın din adına kendilerine tebliğ ettiği şeyi kendisi Allah adına (uydurdu mu diyorlar?.) Evet.. Onlar öyle diyorlardı o mübârek Peygamberi tasdik etmiyorlardı. Cenâb-ı Hak da o Resulüne vahy etmiş idi ki, Ey Nuh!. O cahillere (de ki: Eğer ben uydurdum ise) hakikate aykırı olarak Allah adına öyle bir iddiada bulundum ise (günahı benim üzerimedir) o kazandığım iftiranın günahı vebali bana aittir. (Halbuki ben sizin yaptığınız günahtan uzağım) yani: Bana iftira isnat etmenizden dolayı karşı karşıya kaldığınız günahtan, onun cezasından ben uzak bulunmaktayım. Ben iftira etmiş değilim ki, günahkâr olmuş olayım. Bilâkis siz bana iftira isnat etmekle büyük bir azâbı hak etmiş bulunmuşsunuzdur. Artık buna hazır olunur!. Bazı müfsirlere göre bu (SSî’inci âyeti kerime, bizim Peygamberimize yöneliktir ki: Onun Peygamberlere ve diğerlerine dair açıklamaları uydurma sayanları red için nâzil olmuştur. İcrâm; Lûgatte günahı, sakıncalı olan birşeyi kazanmak, kesbetmek, ve işlemek demektir.

36. Ve Nuh’a vahy olundu ki, muhakkak kavminden imân etmeyecektir, ancak cidden imân etmiş olanlar müstesnâ. Artık yaptıklarışeyden dolayı üzülme.

36. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Hz. Nuh’a kavminden birçoklarının imân etmeyeceklerini açıklayarak kendisine teselli ettiğini ve bir gemi yapıp zalim kavmi hakkında bir yakarışta bulunmamasını emretmiş olduğunu bildirmektedir. Hz. Nuh’un da gemiyi yaptığını, bu sırada kendisiyle alay eden kavmine karşı ne şekilde karşılıkta bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (Ve Nuh’a) Allah tarafından (vahy olundu ki, muhakkak kavminden) küfr üzere israr edip duranlar (imân etmeyecektir) onlar Cenâb-ı Hak’ki birlemeyecekler, senin peygamberliğini tasdik eylemeyeceklerdir (ancak cidden imân etmiş) hakikati bilerek tam bir gönül rızasıyla imân şerefine kavuşmuş (olanlar müstesnâ) onlar temiz yaratılışlarını korumuş, imân nimetine ulaşmış mutlu bir topluluktan ibarettir, (artık) Ey Nuh!. O imân etmeyenlerin (yaptıkları şeyden dolayı üzülme) onların seni yalanlamaları, seninle alay etmeleri sebebiyle ümitsizlik ve üzüntüye düşme. Onlara, lâyık oldukları azâba, intikama uğrayacakları zaman yaklaşmıştır.

37. Gemiyi bizim nezaretimiz ve vahyimiz ile yap ve zulüm etmiş olanlar hakkında bana müracaatta bulunma. Şüphe yok ki, onlar boğulmuşlardır.

37. Ey Nuh!. (Gemiyi bizim nezaretimiz) Bizim koruma ve kollamamız ile (ve vahyimiz ile) bizim emrimizle, nasıl yapılacağına dair verdiğimiz bilgi ve ilhamımızla (yap) o vesile ile mü’minler kurtulacak kâfirlerde sular içinde boğulup gideceklerdir. (Ve zulm etmiş olanlar hakkında) Öyle seni yalanlayarak küfür ve şirk içinde yaşamayı tercih edenler hakkında (bana müracaatta bulunma) onlardan azabın kaldırılmasını benden isteme (Şüphe yok ki, onlar) kendi kâfirce hareketlerinin bir dünyevî cezası olmak üzere (boğulmuşlardır) yani: Onların boğulmaları hakkında Allah’ın hükmüçıkmıştır. Hz. Nuh hakkında kavminin yapmadıkları eza ve cefa kalmıyordu. Böyle olduğu halde o muhterem Peygamber, kavmini senelerce imâna davet etmiş, onların haklarında şefkat ve merhamet göstermiş idi. “Ey Rabbim!. Kavmimi bağışla, çünki onlar bilmiyorlar” diye duada bulunuyordu. Vaktaki, bu âyetler nâzil oldu, onların kurtulmaya lâyık kimseler olmadığı anlaşıldı. Artık “Ey Rabbim!. Yeryüzünde kâfirlerden bir fert bırakma” diye duaya başladı.

38. Ve gemiyi yapıyordu ve kavminden herhangi bir topluluk yanından her geçip gidince de onunla alay ediyorlardı. Dedi ki: Eğer bizim ile alay ederseniz artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi sizinle alay ederiz.

38. (Ve) Hz. Nuh, aldığı ilâhî emirden dolayı (gemiyi yapıyordu) onu yapmaya başlamıştı (ve kavminden herhangi bir topluluk) herhangi bir cemaat o mübârek Peygamberin (yanından her geçip gidince de onunla alay ediyorlardı) onunla istihzada bulunuyorlardı, Ya Nuh!. Sen Peygamber olduktan sonra marangöz olmuşsun, o zamana kadar gemi görmemişlerdi, bunun ne için ne yapıldığını anlayamıyorlardı. O muhterem Peygamber de onlara (dedi ki:) Ey cahiller!. (Eğer bizim ile alay ederseniz) bizim lüzumsuz birşey ile uğraştığımızı sanarda bize cahillik nisbet etmek isterseniz (artık şüphe yok ki, biz de sizin alay ettiğiniz gibi) bizi cahil gösterdiğiniz bizim boş şeyle uğraştığımızı sanarak alay ettiğiniz gibi (sizinle alay ederiz) biz kurtulup siz de boğulup gidince sizin cahilliğinizi düşünerek öyle bir felâkete lâyık olduğunuzu söyleriz. Bilinmektedir ki, Yüce bir Peygamber alay etmez. Bu tabir, karşılık verme, ve müşekele (aynı kelimenin farklı anlamda kullanılması) yoluyla söylenmiş oluyor. Bunlardan asıl maksat; “Ey cahiller!. Siz bu yaptığınız alayın pek korkunç sonucunuyakında görürsünüz” demekten ibarettir.

39. Artık ileride bileceksinizdir ki: Kendisini rezil edecek azap kime gelecektir ve sürekli bir azap kimin üzerine inecektir.

39. Hz. Nuh, o kâfir gürûhâ dedi ki: Ey benimle alay eden cahiller!. (Artık ileride bileceksinizdir ki, kendisini) dünyada boğmak (rezil edecek azap kime gelecektir) kimler boğulup gideceklerdir. (Ve daimî bir azap) uhrevî bir ceza, kesilmeyen bir ateş, ardı arkası gelmeyen bir cehennem azâbı (kimin üzerine inecektir) ne büyük, ne edebî bir tehdit!. İşte o inkârcı kavim, böyle bir felâkete uğramak üzere bulunuyordu.

40. Nihayet emriniz geldiği ve tandır kaynadığı vakit dedi ki: Onun için herbirinden ikişer çift ve aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni ve imân etmiş olanları yükle ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemiştir.

40. Bu mübârek âyetler, Nuh Aleyhisselâm’ın kavmi için vadedilen azap zamanının geldiğini, tufanının geldiğini, tûf anın zuhura gelip müthiş bir vaziyet aldığını bildiriyor, İmân edenlerin gemiye binerek ve Allah’ın ismini zikrederek selâmet içinde kaldıklarını, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Kenan’ın da o muhterem pederinin emrine itaat etmeyip dalgalar arasında helâk olup gittiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Nuh, gemiyi yapıp bitirince (nihayet emrimiz geldiği) kavminin helâkine ilâhî irademiz tecelli eylediği (ve tandır kaynadığı) tandırdan sular fışkırmaya başladığı (vakit) Hz. Nuh’a vahy ederek (dedi ki: Onun içine) o yaptığın geminin içerisine (herbirinden) yeryüzünde bulunması takdir edilen her çeşit hayvandan (ikişer çift) birer erkek ve birer dişi yükle (ve aleyhinde söz geçmiş olanlar dışında aileni) de yükle ki, bunlar Hz. Nuh’un müslüman olan eşiyle müslim olan Sam, Ham ve Yasef adındaki üç oğludur. Hakkında Allah’ın hükmü geçmişolandan maksat ise Hz. Nuh’un kendisine imân etmemiş olan diğer bir eşiyle Kenan veya Yâm adındaki oğludur. Bunlar kâfir bulunuyorlardı. (Ve imân etmiş olanları) Gemiye (yükle) yani: Ya Nuh! Kavminden sana imân edenleri de yanına al (ve maamafih pek azından başkası onunla beraber imân etmemişti.) Hz. Nuh’un dine davetine rağmen kavminin büyük bir kısmı küfr içinde yaşıyorlardı. Bir rivayete göre imân edenlerin sayısı (78) erkek ile kadından ibaretti. Bunların sekizi Hz. Nuh’un ailesi bulunuyordu ki: Onlar da Hz. Nuh’un bir eşiyle üç oğlu ve bunların üç hanımı idi. Velhâsıl, İmân edenler az bir cemaat idi. Sayılarını Cenâb-ı Hak bilir.

§ Rivayete göre Hz. Nuh, gemiyi abanoz ağaçlarından yapmış iki veya dört senede bitirmiştir. Bu geminin üç tabakası vardı. Alt tabakasında vahşi, haşerât denilen hayvanlar, orta tabakasında diğer evcil hayvanlar, üst tabakasında da Hz. Nuh ile kendisine imân etmiş olanlar bulunuyordu. Bu gemi, ilk yapılan bir gemidir. Bir rivayete göre bunun uzunluğu üçyüz arşın imiş. Hz. Adem’in mübârek cesedinin bu gemiye alınmış olduğu rivayet olunmaktadır. Kendisine ihtiyaç görülen yiyilecek şeylerde gemiye alınmıştı.

§ Tennurdan ve onun feveranından maksat nedir?. Bilindiği üzere Tennûr lûgatte tandır dediğimiz ve içinde ekmek pişirilen bir ocaktır, bir nevi fırmdır. Feveran da kaynamak, fışkırmak demektir. Bu âyeti kerimedeki tennurun feveranı ise çeşitli şekillerde yorumlanmıştır. Kısacası deniliyor ki:

(1) Bu tennûr bir ocaktan ibaret idi, Bu Hz. Adem’e ait olup taştan yapılmıştı. Hz. Nuh’a intikâl etmiş idi, eşi bunda ekmek pişirirdi. Bu tennurdan suların fışkırmaya başlaması, tufan için bir alâmet bulunmuştu. Müfessirlerin birçoğu bu görüştedirler. Bu tennûr Kûfe’de veya Şam’da veyahut Hint’te bulunuyordu.

(2) Bundan maksat, suların yüksek birmevkiden itibaren fşıkırmış olmasıdır. Bu bir kinâye yoludur. Tennurdan suların fışkırması gibi tasvir edilmiştir. Suların öyle galeyana başlaması, ateşin, sıcaklığın, parlamaya, yayılmaya başlaması gibi sayılmıştır.

(3) Tennurdan maksat, yeryüzüdür. Yeryüzüne de tennûr denilmiştir. Suların yerden fışkırması da onun galeyanından, her tarafa yayılmaya başlamasından ibarettir.

(4) Bundan maksat, Fecrin doğusu ile sabah nurlarının, şafak ışıklarının etrafa saçılmasıdır. Böyle bir andan itibaren gemiye binilmesi emr olunmuş oluyor. Bu, İmamı Ali Hazretlerinden mervidir.

(5) Bundan maksat, Ebu Hayyan ın tefsirinde beyan olunduğuna göre gemide suyun toplantığı mevkiidir. Bu yorum, geminin âdeta kazanlı olup içindeki kaynama suyun buhariyle hareket eder bir halde buunduğunu gösteriyor. Gerçekte Hz. Nuh’un aldığı ilâhî bir vahiyden dolayı bugünkü buhar ile hareket eden gemiler gibi bir gemi meydana getirmiş olduğu gözden uzak tutulamaz. Tufandan sonra toplum hayatı uzun bir müddet felce uğramış, birçok şeyler unutulmuş, bu mükemmel gemi de devam etmeyip unutulmuş olabilir. Bilâhere fennin ilerlemesiyle şimdiki buharlı gemiler de meydana getirilmiştir. Maamafih bu hususta kesin bir hükm verilemez. Gerçek bilgi Allah katındadır.

41. Ve dedi ki: Onun içine yüzüp gitmesi ve durması anında da Allah Teâlâ’nın ismini anarak binin. Şüphe yok ki, Rabbim çok bağışlayan, pek esirgeyendir…

41. (Ve) Nuh Aleyhisselâm, kendisine imân eden zatlara (dedi ki: Onun içine) geminin içerisine (onun gitmesi ve durması anında da) her iki vaziyetinde de (Allah Teâlâ’nın ismini zikrederek binin) yani: Cenâb-ı Hak’kın ismini anarak veya Bismillâh diyerek gemiye binen, veyahut o geminin yürümesi de, durması daCenab’ı Hak’kın mukaddesi ismine bağlı bulunduğu için artık korkmayın, o tufandan size bir zarar gelmez. (Şüphe yok ki, Rab’bim gafurdur) günahları, hataları bağışlar, (râhimdir) kullarına merhameti çoktur. Onun bu af ve merhameti sayesindedir ki, Ey mü’minler!. Sizi bu felâketten, bu müthiş tufandan kurtararak selâmete kavuşturacaktır.

42. Ve gemi onları dağlar gibi dalgalar içinde götürüyordu. Ve Nuh, oğluna seslendi, o ayrı bir yere çekilmişti. Ey oğlum! Bizimle beraber bin ve kâfirler ile beraber olma dedi.

42. O mü’minler de Allah’ın ismini zikrederek gemiye biniverdiler (ve gemi onları dağlar gibi) büyük, su üzerine yükselmiş olan (dalgalar içinde götürüyordu.) Sular en yüksek dağların üzerine yükselmişti. (Ve Nuh) Aleyhisselâm (oğluna) Kenan’a, diğer bir görüşe göre Yama (seslendi) onu tufandan kurtarmak istedi (o) ise muhterem pederinden (ayrı bir yere çekilmişti) pederinin dinine tâbi olmamış, onunla beraber gemiye binmemişti. (Ey oğlum!. Bizimle beraber) gemiye gel (bin ve kâfirler ile) din ve mekân itibariyle (beraber olma) eğer imân etmez, bizimle gemiye binmez isen helâk olur gidersin dedi.

43. Dedi ki: Ben bir dağa sığınacağım, beni sudan korur. Nuh da dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden koruyacak yoktur, onun merhamet ettiği müstesnâ. Ve ikisinin arasına dalga giriverdi de o boğulanlardan oldu.

43. Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu ise (Dedi ki: Ben bir dağa iltica edeceğim) yüksek bir yere sığınacağım, o dağ (beni sudan korur) ben helâk olmam. Nuh Aleyhisselâm da ona (dedi ki: Bugün Allah’ın emrinden) azâbından (koruyacak yoktur) o azâba birşey mâni olamaz, öyle dağa sığınmak seni o azaptan kurtaramaz. (Onun rahmet ettiği müstesnâ) Ancak Cenab’ı Hak’kın merhametine kavuşanlar bu tufan felâketinden korunurlar,bundan kurtuluş için başka çare yoktur. (Ve ikisinin arasına) yani: Nuh Aleyhisselâm ile onun emir ve tavsiyesini dinlemeyen oğlu arasına (dalga girîverdi de o) Hz. Nuh’un oğlu (boğulanlardan oldu) diğer kâfirler gibi tufan dalgaları arasında helâk olup gitti. Velhâsıl: Kenan, böyle cahilce bir iddiada bulundu, Cenab’ı Hak’kın kudretini, azabım düşünmedi, muhterem pederinin nasihatini, ihtarını dinlemedi, kendisini ebedî bir felâkete uğratmış oldu. İşte hakkı kabul etmeyenlerin, faideli öğütleri dinlemeyenlerin âkibetleri isterse, kendileri soy bakımından en yüksek zatlara, ailelere mensup olsunlar. Yazıklar olsun bu gibi kıssalardan hisse almayanlara.

44. Ve denildi ki: Ey Yer! Suyunu yut ve ey gök açıl. Ve su kesildi ve iş bitirilmiş oldu. Gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti. Ve zâlimler olan kavim için uzaklık olsun denildi.

44. Bu mübârek âyetler, tûfanın sona erip kâfirlerin helâk olduklarını, Hz. Nuh’un oğlu hakkındaki yalvarışını ve verilen ilâhî cevabı, Hz. Nuh’un da Allah’ın affına sığındığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) tutanın meydana gelmesini ve kâfirlerin helâkını müteakip Allah tarafından (denildi ki:) Yani: İlâhî irâde tecelli etti ki: (Ey yer!. Suyunu yut) İçerine çek (ve ey gök) sen de açı! (açı!) suyunu tutuver, yağmurların sona ersin (ve su kesildi) noksanlanarak kaybolup gitti (ve iş bitirilmiş oldu) yani: Kâfirlerin, helâkı, mü’minlerin de kurtuluşu hakkındaki Allah’ın va’di yerine getirilmiş bulundu. Veya Allah’ın emri ve takdiri tamamiyle ortaya çıktı (gemi de Cudi dağı üzerine yerleşti) orada durup kaldı. Cudi dağı ise Musul civarında veya Şam’da veya Âmil’deki bir dağdan ibârettir. (Ve) Allah tarafından veya Hakkın emriyle melekler veya Hz. Nuh tarafından (zâlimler olan kavim için uzaklık) helâk, rahmetden mahrumiyet (olsun denildi) çünki ilâhî dini tanımayan, kendi haklarında pek hayrı tavsiye edici olan birPeygamberin öğütlerini red eden bir kavim, pek zâlim kimseler bulunduklarından dolayı böyle bir akıbete lâyık olmuştu. Öyle ıslah edilmeleri mümkün olmayan zâlimler aleyhine olan bir dua ise hikmet gereği ve faydalı olduğundan câiz bulunmuştur. “Rivâyete göre, Nuh Aleyhisselâm, Recep ayının onuncu günü gemiye binmiş, Muharremin onuncu günü gemiden inmiş ve Cenâb-ı Hak’ka şükr için o gün oruç tutmuştur. Binaenaleyh Muharrem’in onuncu günü oruç tutmak bir sünnet bulunmuştur. “Bel” lâfzı, belirsiz etmek, yiyecek ve içeceği sür’atle yutmak demektir. Kâli, lâfzı da koparmak demektir, iklâ’da bir şeyden men’etmek mânâsınadır.. “Gayz” da suyun azalması, çekilip eksilmesi, gitmesi demektir.

45. Ve Nuh Rabbine seslendi de dedi ki: Ey Rabbim! Şüphe yok, oğlum benim ailemdendir ve muhakkak ki, senin vâdin haktır ve hakimlerin hâkimi sensin.

45. (Ve Nuh Rab’bine seslendi) Dua ve sualde bulundu (dedi ki: Ey Rabbim!. Şüphe yok ki, oğlum) Kenan da (benim ailemdendir) o da benim bakmakla yükümlü olduğum kimseler cümlesindendir. (Ve muhakkak ki, senin vâdin haktır) Beni ve ailemi kurtaracağını da va’d buyurmuş idin, artık hikmet nedir ki, oğlum kurtuluşa eremedi: Senin vâdin ise kesin doğrudur, ondan dönmek olamaz. (Ve) Ey Rabbim!. (Hâkimler’in en hâkîm’i sensin) çünki sen bütün hakîmlerin en âdili, en âlimisin.. Veya sen hikmet sahiplerinin en ziyâde hikmet ile vasıflananısın. Artık şüphe yok ki, bu kurtuluşa ulaşamamak da bir hikmete dayanmaktadır.

46. Buyurdu ki: Ey Nuh! O muhakkak senin ailenden değildir. Şüphesiz ki o salih olmayan bir iştir. Artık hakkında bilgi olmayan bir şeyi benden sorma. Muhakkak ki, ben sana câhillerden olmayasın diye öğüt veririm.

46. (Buyurdu ki,) Yani: Allah’ın vahyi geldi ki: (Ey Nuh!. O) O kurtuluşa ermemiş oğlun (muhakkak senin ehlinden değildir) o senin ailenden sayılamaz. Yahut o, gemiye kendilerini bindirmek için sana emr ettiğim ailenden değildir. Çünki o, kâfir olduğu için senin ailenden istisnâ edilmiştir. (Şüphesiz ki, o sahih olmayan bir iştir.) Yani: Onun hareketi doğru ve takdire lâyık bulunmamıştır. Yahut o salih bir amel sahibi değildi. Bu cihetle o senin ailenden olma şerefini kaybetmiştir. Çünki insanlar arasındaki akrabalık ve yakınlığın asıl sebebi, din birliğidir. Bu bir mânevî yakınlaşmadır. Allah’ın dinine bağlanma ve ona uyma hususunda birlik olanlar, biribirinin yakınıdır, dostudur. Aralarında mânevî bir yakınlık, bir din kardeşliği vardır. Mü’minler ile kâfirler arasında ise hakikî bir alâka mevcut değildir. Binaenaleyh bir ailenin fertleri aynı dine mensup, aynı terbiye ile vasıflanmış olmadıkça aralarında hakiki, Allah katında makbul bir yakınlık mevcut olmuş olamaz. İşte Hz. Nuh ile soyca oğlu arasındaki vaziyet, bunu göstermektedir. (Artık) Ey Nuh -Aleyhisselâm-(hakkında bilgin olmayan) meydana gelmesi sevap, hikmete uygun olup olmadığı sence meçhul bulunan, kesin olarak bilinmeyen herhangi (bir şeyi benden sorma) benden isteme, kısacası Kenan da küfr içinde bulunduğu için onun kurtuluşa ermesi hikmete aykırı olacağından artık bir baba şefkatinin eseri olarak onun neden kurtulmadığını sormaya mahal yoktur, (muhakkak ki, ben sana cahillerden olmayasın diye öğüt veririm) tâki: Cahiller gibi uygun olmayan suallerde bulunmayasın. Allah’ın bu emri Hz. Nuh hakkında ilâhî bir lutfun tecellisi demektir. Çünki Peygamberler haddızatında ma’sûmdurlar. Onlar günah işlemezler. Binaenaleyh Hz. Nuh’un sorduğu bu sual, bir günah değildir. Belki daha üstünve daha mükemmel olanı terketmek kabilindendir. Veya ictihadındaki bir hatadan ibârettir. Oğlunun mü’min olduğunu zannetmesinden doğmuştur. İşte bu âyeti kerime de Hz. Nuh’un böyle daha fazîletli ve mükemmel olanı, yani soru sormamayı terketmiş olduğuna veya ictihad ve kanaatinde isâbet edememiş bulunduğuna bir tenbihten ibâret bulunmuştur, bu büyük bir öğütten bir hayrı tavsiye etmekten başka değildir.

47. Dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan bir şeyi sormaktan şüphe yok ki, ben sana sığınırım ve eğer benim için mağfiret etmez ve beni esirgemezsen ben ziyana uğrayanlardan olurum.

47. Bu ilâhî vahiy üzerine Hz. Nuh (Dedi ki: Ey Rab’bim!. Ben senden hakkında bilgini olmayan) yani: Meydana gelmesinin bir hikmet gereği olduğunu bilmediğim veya doğru olduğuna bilgim bulunmayan veyahut doğru olup olmadığına muttali bulunmadığım (bir şeyi senden sormaktan) böyle bir sualde bulunmaktan (şüphe yok ki, ben sana sığınırım) beni öyle bir suâlden koru. (Ve eğer benim için mağfiret etmez) benden sâdır olan yersiz bir suâlden dolayı beni bağışlamaz (ve beni esirgemez isen) yani: Tövbemi ve özriimü kabul etmek sûretiyle bana merhametde bulurumaz isen (ben ziyâna düşenlerden) zarar ve ziyana, mânevî mes’uliyete uğrayanlardan (olurum) bu âyeti kerime, bütün insanlık için bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: Mâsum, her yönüyle Allah’ın lûtfuna kavuşmuş olan yüce bir peygamber, zelle kabilinden olan yersiz bir sualinde n dolayı böyle Cenâb-ı Hak’ka sığınarak ondan bağış ve rahmet niyazında bulunursa artık günahkâr olan biz insanlar, birçok kusurlarımızdan dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunmalıyız, ne kadar tevbe edip af dileyerek Allah Teâlâ’nın af ve bağışınasığınmalıyız. Artık bunu düşünmeli, buna göre hareketimizi, ıslaha ve tanzime çalışmalıyız. Ve Başarı Allahtandır.

48. Denildi ki: Ey Nuh! Bizden bir selâm ile ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler üzerine birçok bereketler ile gemiden in. Ve bir takım milletleri de ileride fâidelendireceğiz, sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.

48. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh ile kendisine tabi olan mü’minlerin gemiden tam bir selâmet ve bereketle yeryüzüne indiklerini ve bir nice kavimlerin Allah’ın azâbına uğradıklarını bildirmektedir. Hz. Nuh ile kavmine ait olan bu tarihî hâdiselerin, kıssaların ise Rasûlü Ekrem ile kavmi tarafından bilinmez iken bunlara dâir olan Kur’ânî açıklamaların gayba ait haberler cümlesinden olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah tarafından (Denildi ki: Ey Nuh!. Bizden bir selâm ile) bir emniyet ve selâmet ile (ve senin üzerine ve seninle beraber olanlardan doğacak ümmetler üzerine .birçok bereketler ile) gemiden veya dağdan düz yeryüzüne (in) yani: Ey Nuh!. Yeryüzünün bütün sular içinde bulunmasından ve orada yaşamanın, bitkiler ve hayvanlar adına bir şey kalmadığından dolayı müşkül olduğunu düşünerek endişede bulunma. Sana ve sana tâbi olanlara ve kıyâmete kadar imân edenlere emniyet, selâmet ve sürekli olarak çeşitli rızıklar verilecektir. Bu, Hz. Nuh’un tövbesinin kabulüne ve kendisinin ziyandan kurtularak çeşitli ilâhî lutuflara kavuşması için bir müjde mahiyetinde bulunmuştur. (Ve bir takım ümmetleri de ileride fâidelendireceğiz) Onlardan ve senin zürriyetinden dünyaya gelecekler, yeryüzünde yaşayacaklar, faidelere, servetlere kavuşacaklardır. Fakat onlar mü’min olmayacaklarından dolayı (sonra onlara bizden acıklı bir azap dokunacaktır.) Onlar âhiretde şiddetli cehennem azâbına uğrayacaklardır, dünyadaki varlıklarıkendilerine fâide vermeyecektir. Gerçekten de Hz. Nuh’tan sonra yeryüzünde yine insanlık kitlesi gelişip çoğalarak yayılmaya başlamış, kendilerine birçok Peygaberler gönderilmiş, buna rağmen büyük bir kısmı Allah’ın dininden ayrılarak küfr içinde yaşamış ve yaşamakta bulunmuştur. İşte bütün bunların hepsi de âhiretde pek acıklı bir azâba uğrayacaklardır. Hatta bir kısmı dünyada da çeşit çeşit azaplara, felâketlere uğramışlardır, İnsanlık tarihi, buna şahitdir.

49. İşte bu, gayıp haberlerindendir. Bunu sana vahy ediyoruz. Bunu ne sen ve ne de kavmin bundan evvel biliyordunuz. Artık sabr et. Şüphe yok ki âkıbet sakınanlar içindir.

49. (İşte bu) Nuh Aleyhisselâm’ın kıssası, onun ve kavminin hakkındaki haber (gayıp haberlerindendir.) Diğer haberler gibi gelişigüzel, herkesçe bilinen haberlerden değildir. (Bunu) Bu Nuh Aleyhisselâm ile kavmi hakkındaki haberi (sana vahy ediyoruz) Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle bildiriyoruz, (bunları ne sen ve ne de senin kavmin bundan evvel) Kur’an’ın inmesinden önce (bilir değildiniz) Gerçekten tûfân hadisesi, insanlar arasında meşhur ise de onun ayrıntılarına, meydana gelmesinin sebeplerine ve diğer ayrıntılarına vâkıf değildiler. Bunlar gayıp kabilinden bulunuyordu. Özellikle Rasûlü Ekrem hikmet gereği ümmi idi, kavmi de dünya tarihini bilmekten mahrum kimseler bulunuyordu. Bu sebeple de böyle bir kıssadan haberleri yok idi. Sonra Cenab’ı Hak, Kur’an’ı Kerim vasıtasiyle Peygamber Efendimizi ve onun ümmetini bunlardan ayrıntılı olarak haberdar buyurmuştur. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sabret sana imân edenler de sabretsinler. Bir takım kâfirlerin ezâ ve cef âşina karşı tahammül gösteriniz. Risaletini tebliğden geri durma, geçici bir ezâ ve cef âyâ katlan. Nitekim Nuh Aleyhisselâm da böyle eziyetlere, üzüntülere karşı sabr etmiş idi. (Şüphe yok ki,âkıbet sakınanlar içindir) Dünyada zafere ulaşmak, âhirette de kurtuluş ve selâmete kavşumak, küfrden ve günahlardan sakınan kullar için va’d olunmuştur. Bu Kur’ânî açıklamalar, Rasûlü Ekrem için bir teselli ve müjdeyi içermektedir. Gerçekte Rasûlü Ekrem bu nîmetlere kavuşmuştur. Yaydığı İslâm dini de kıyâmete kadar devam edip insanlık âlemine nurlar saçacaktır. Kur’an-ı Kerim’de bu gibi Peygamberlere ait kıssaların bir kısım sürelerde tekrar tekrar beyan buyumlması çeşitli hikmetlere; faydalara dayanmaktadır. Bununla beraber bu kıssaların çoğusu çeşitli usul ile, başka başka ilâveler, mevzular ile bildirilmiş, Kur’an’ı Kerim’in bir söz mucizesi olduğu bu şekilde de tecelli etmiştir. Sonra Rasûlü Ekrem, vakit vakit birçok cemaatlar ile temasta bulunuyor, onlara icabına göre Peygamberlerin hayat tarihlerinden bahse lüzum görülüyordu. Bu sebeple de bu kıssalar tekrar ederek beyan buyurulmuştur. Bir de Peygamber devrindeki kâfirler, kâh ilâhî azabın kâfirlerin başına geleceğini inkâr ediyorlardı, kâh da dindar olanlara karşı pek vahşîce hareketlere cür’et gösteriyorlardı. Artık evvelki Peygamberlerin de onlara inananların da böyle inkârlar, eziyetler karşısında kalmış oldukları beyan buyurularak Rasûlü Ekrem’e ve onun dinine girmiş olan müslümanlara tarihî örnekler gösterilmiş, teselli vermek hususu temin buyurulmuştur. Eğer bu kıssalara, bu ibret alınacak olaylara, bir kere yer verilmiş olsa idi, bu kadar nazarı dikkati cebedemiyeceği cihetle Kur’an-ı Kerim’in inişindeki hikmete; faydaya da uygun olamazdı. Binaenaleyh Kur’an’ı Kerim’deki bazı âyetlerin, kıssaların böyle tekrar etmesi daha birçok hikmetleri, fâideleri içermektedir. Hz. Nuh için A’raf sûresindeki (62)’inci âyeti celilenin tefsirine de bakınız!.

50. Ad kavmine de kardeşleri Hûd’u Peygamber gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim!Allah’a ibâdet ediniz, sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur. Sizler ise iftira edenlerden başka değilsiniz.

50. Bu mübârek âyetler de Hûd Aleyhisselâm’ın kıssasını içermektedir. O Yüce Peygamberin kavmini Allah’ın birliğine ve af dileyerek tövbeye dâvet buyurmuş olduğunu bildirmektedir. Ve onlardan bir mükâfat beklemediğini ve kendisinin de bu emirlere uyduğu takdirde büyük nîmetlere, kuvvetlere kavuşacaklarını onlara bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ad) kavmine (de) soy bakımından (kardeşleri Hûd’u) Peygamber (gönderdik) onları Allah’ın dinine dâvet etmekle görevlendirdik. Hz. Hûd, onlara (dedi ki: Ey kavmim!. Allah’a ibâdet ediniz) yalnız ona mâbud biliniz, ondan başkasını ona ibâdetde ortak edinmeyin (sizin için ondan başka hiçbir mâbud yoktur) ilahınız ancak o’dur. Bu taptığınız putlar, taşlardan ibârettir, size ne zarar ve ne de fâide veremez. Bütün kâinat Yüce bir Yaratıcı’nın, Yüce bir Mâbud’un varlığını gösterip dururken artık öyle âdi, yaratılmış şeyleri nasıl mâbud tanıyabilirsiniz?. (Sizler ise) Bu hareketinizle, böyle yaratıklara ibâdet etmenizle veya bu putlara ibâdet etmenizi Cenabı Allah emir etmiştir demenizle o Yüce Yaratıcıya (iftira edenlerden başka bir şey değilsiniz) siz yalancı, iftiraya düşkün kimselerden bulunmaktasınız.

§ Hûd Aleyhisselâm, Âd kabilesinden ve Nuh Aleyhisselâm’ın zürriyetinden bir zat idi. Âd kabilesi ise araplardan olup Yemen nahiyesinde otururlardı. Bu sebeple Hz. Hûd, soyca Âd kabilesinin kardeşi bulunmuştur. Böyle bazı Peygamberlerle kavimleri arasında bir kardeşlik bulunmuş olduğunun Kur’an’ı Hakîm’de beyan buyurulması bir fayda ve hikmeti içermektedir. Şöyle ki: Peygamber olan bir kardeşin hâli, tavırlar! kardeşleri arasında bilinmektedir. Artık fazilet ve olgunluğun bir örneği olduğu görülüp duran bir kardeşinnasihatları nasıl olur da kabul edilmez, nasıl olur da sözleri inkâr edilerek kendisine karşı düşmanlık gösterilebilir ve gücenilir?. Böyle bir hareketin doğru olmayacağına bu tabir ile işaret edilmiş oluyor. Bir de bu tabir, Rasûlü Ekrem’in kavmi için bir işaret ve irşadı taşımaktadır. Şöyle ki: Kureyş topluluğu kendi kabilelerinden bir mübârek fert olan Hz. Muhammed’in -Aleyhisselâm- kendilerini dine dâvet etmekle emrolunmuş bir Peygamber olduğunu uzak görmüşlerdi. Binaenaleyh Kur’an-ı Kerim’de buyurulmuş oluyor ki: Hûd, Salih gibi bir kısım Peygamberler de kendi kavimlerinden birer fert iken, aralarında soyca kardeşlik var iken o kavimlere Peygamber gönderilmişlerdi. Artık Hz. Muhammed’in kavmine ve diğer kavimlere Peygamber gönderilmesi neden uzak görülsün? İşte böyle bir yanlış düşünce, bu kardeşlik tâbiriyle giderilmek istenilmiştir.

51. Ey kavmim! Onun üzerine sizden bir mükâfat istemiyorum. Benim mükâfatını ancak beni yaratmış olana aittir. Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?

51. (Ey kavmim!.) Ben (onun üzerine) o sizi Allah’ın dinine dâvet vazifesini yerine getirmemden dolayı (sizden bir mükâfat istemiyorum) sizden şahsî bir fâide beklemiyorum ben sırf Allah rızası için hak dine dâvete çalışıyorum (benim mükâfatını) beni lâyık olduğum sevaplara, nîmetlere kavuşturan (ancak beni yaratmış olana aittir) yoksa sizlere ait değildir. Ey kavmim!. (Siz hâlâ akıllıca düşünmeyecek misiniz?) siz bu hakikatı hiç tefekkür etmez misiniz?. Siz hakkı batıldan, sevâbı hatadan ayırmaya çalışmaz mısınız?. Nedir bu sizdeki bu kadar gaflet ve cehâlet?. Evet.. Mübârek Peygamberler, ümmetlerine bu yolda hitab etmişler, kendilerinden şahsî bir menfaat beklemeleri düşüncesini gidererek sırf kutsî vazifelerini Allah rızası için yerine getirmeye çalıştıklarını bildirmişlerdir.

52. Ve ey kavmim! Rabbinizden af dileyin. Sonra ona tövbe edin ki, üzerinize semanın feyzini yağmurunu bol bol göndersin ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın ve günahkârlar olarak yüz çevirmeyiniz.

52. (Ve ey kavmim!.) Artık uyanınız, kusurlarınızı anlayınız (Rabbinizden af dileyiniz) ona imân ederek ondan af ve bağış dileyiniz (sonra ona tövbe edin) başkalarına ibâdette bulunmuş olduğunuzdan dolayı pişmanlık göstererek tövbekâr olunuz (ki) O Kerem Sâhibi Yaratıcı, sizlerin üzerinize (semanın feyzini bol bol göndersin) gökten fâideli yağmurlar yağdırarak arazinizi büyütüp geliştirsin, (ve sizin kuvvetinizi kuvvet ilâvesiyle arttırsın) sizi kat kat kuvvetlere, yiğitliğe, ululuğa erdirsin veya çokca mal ve servete kavuştursun. (Ve) siz (günahkârlar) müşrikler (olarak) benim verdiğim nasihatlardan (yüz çevirmeyiniz) onları kabul ediniz, o cahilce hareketlerde israr edip durmayınız.

§ Rivâyete göre Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi pek geniş araziye sahip idiler, başka kavimlere karşı da fazâ bir kuvvete, üstünlüğe sahip bulunuyorlardı. Küfürleri yüzünden üç sene kadar yurtlarına yağmurlar yağmamış, kıtlık ve pahalılık yüz göstermişti. Kadınları çocuk doğuramaz olarak nesilleri kesilmeğe yüz tutmuştu, İşte bu sırada Hz. Hûd, onlara böyle bir nasihatda bulunmuş, Cenâb-ı Hak’ka samimi olarak ibâdet ve itaat sâyesinde yeniden nîmetlere, kat kat kuvvetlere kavuşacaklarını kendilerine bildirmişti. Binaenaleyh bu mübârek âyetler gösteriyor ki: Cenab’ı Hak’kın dinine riâyet edilmesi, günahlardan dolayı tövbekâr olup bağışlanma isteğinde bulunulması, kurtuluş ve selâmete kuvvet ve yükselmeye vesîledir. Artık maddî ve mânevî kurtuluşunu, yükselmesini isteyen bir kavim için bundan başka çare yoktur.

53. Dediler ki: Ey Hûd! Sen bize açık bir delilile gelmedin ve biz de senin sözünden dolayı kendi tanrılarımızı terkedici değiliz ve sana inanan kimseler de değiliz.

53. Bu mübârek âyetler de Âd kavminin Hz. Hud’a karşı olan inkârcı, cahilce lâkırdılarını bildirmektedir. O Yüce Peygamberin de onlara verdiği cevabını ve Cenâb-ı Hak’kın o kavmi mahvederek yerlerine başka kavimleri getireceğini ihtar etmiş olduğunu ve Hak Teâlâ’nın yüce vasıflarını zikrettiğini hikâye buyurmaktadır. Şöyle ki: Âd kavmi Hz. Hûd’un nasihatlarını dinlemediler, bilâkis onun peygamberliğini ve gösterdiği mucizeleri inkâr ederek, (dediler ki: Ey Hûd!. Sen bize bir delil ile gelmedin) sen Peygamber olduğuna dâir olan iddianı isbat edecek bir delile sahip değilsin (ve biz de senin sözünden dolayı tanrılarımızı) kendilerine tapındığımız putları (terkedici değiliz) yolumuzda sabit kalacağız. (Ve) Dediler ki: Ey Hûd!. Biz (sana inanan kimseler de değiliz) biz senin Peygamber olduğunu asla tasdik etmeyiz. Bu kavim, böyle küfrlerinden ayrılmadılar, Hz. Hûd’un gösterdiği mucizeleri inkâr eylediler, onların öyle tapındıkları şeyin kimseye bir fâide veya zarar verebilmek kabiliyetinde olmadığına her sağduyu sahibi hükmederken o kavim onlara tapınmaktan kendilerini alamadılar.

54. Biz demeyiz, ancak deriz ki seni tanrılarımızdan bazısı fena bir şekilde çarpmıştır. Dedi ki: Ben şüphesiz Allah Teâlâ’yı şahid tutuyorum ve siz de şahid olunuz ki, ben sizin ortak koştuğunuz şeylerden muhakkak uzağım.

54. Ve o cahil kavim, Hz. Hud’a karşı dediler ki: Ey Hûd!. (Biz demeyiz.) senin hakkında bir şey söylemeyiz (ancak deriz ki: Seni tanrılanmızdan bâzısı fenâ bir şekilde çarpmıştır) yani: Sen onlara tapmaktan bizi men ettiğin, için, onların aleyhinde söz söylediğin için onlardan bazıları sana fenâ birşekilde çarparak senin aklını bozmuş, seni deli etmiştir. Bu kavmin böyle ahmakça iddialarına karşı, Hz. Hûd’da (dedi ki: Ben şüphesiz) kendi hakkımda (Allah Teâlâ’yı şâhid tutuyorum) benim bir Peygamber olduğuma o şahiddir, (ve siz de) benim hakkımda (şahid olunuz ki, ben sizin) Cenâb-ı Hak’ka (ortak koştuğunuz şeylerden beriyim) ben onların mâbutluk vasfına sahip olmadıklarını bilir, onlardan uzak bulunurum.

55. Ondan başka, artık hepiniz bana karşı istediğiniz tuzağı kurunuz, sonra bana asla mühlet vermeyiniz.

55. Yine Hz. Hûd, demiş oluyor ki: Ey kavmim!. Ben o putlarınızdan uzak bulunmaktayım ki, onlar (ondan başka) dırlar. Yani: Siz o putları Cenâb-ı Hak’ka ortak koşuyorsunuz, ben isem onlardan uzağım. Onlar hâşâ Allah’a ortak olamazlar, onlara. ibâdet asla câiz değildirelr. (artık hepiniz bana karşı) benim helâkim için (istediğiniz tuzağı kurunuz) siz ve putlarınız toptan (yapınız) ellerinizden geleni yapmaya çalışınız. (Sonra bana asla bakmayınız) yani: Bana bir mühlet vermeyiniz, yapmak istediğiniz düşmanlığı hemen yapmağa çalışınız. Hz. Hûd’un kavmine böyle korkusuzca hitab etmesi, kendisinin Allah’ın korumasına mazhar olduğunu beyandan ibârettir ki, bu onun için büyük bir mucize demektir. Çünki kavmi arasında yalnız başına olduğu halde onlardan asla korkmamış Hak Teâlâ’ya itimat ile onlara böyle bir teklifte bulunmuş, onların da taptıkları şeylerin âciz, kendisine cinnet gibi, vesâire gibi bir zarar vermeğe kaadir olmadıklarını göstermiştir.

56. Şüphe yok ki, ben, benim Rabbim ve sizin Rabbiniz olan Allah Teâlâ’ya tevekül ettim. Hiçbir hareket sahibi hayvan yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan o’dur. Muhakkak ki, benim Rabbim dosdoğru bir yol üzerinedir.

56. Hz. Hûd, kavmine karşı şöyle de hitap etmiştir. (Şüphe yok ki: Ben, benim Rab’bim vesizin Rab’biniz olan Allah Teâlâ’ya tevekkül ettim) işlerimi O Yüce Yaratıcıya ısmarlayarak ona itimadda bulundum. (Hiçbir hareket sahibi hayvan) yeryüzünde gezip dolaşan bir hayat sahibi mahlûk (yoktur ki, illâ onun perçeminden tutan) onun sâhibi ve yöneticisi ancak (o’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Onun izni, takdiri olmadıkça hiçbir mahlûk başkasına bir zarar, bir fâide veremez. Bütün yaratıklar, Cenâb-ı Hak’kın kudret eli altındadırlar. (Muhakkak ki, benim Rab’bim) O bütün Kâinatın Yaratıcısı olan Allah Teâlâ (dosdoğru bir yol üzerinedir) yani: O hak ve adâlet yoluna sahiptir. O hiçbir kimseye zulm etmez, inanan ve iyilik edenleri o güzel hallerinden dolayı mükâfatlara kavuşturur. Kâfir, isyankâr olanları da kendi kötü hallerinden dolayı cezâya uğratır. Yoksa hiçbir kulu hakkında hâşâ zulm etmez. Binaenaleyh Ey inkârcı kavmim!. Siz de Allah’ın kahrına uğrarsanız o sizin bu fenâ amellerinizin, kanaatlerinizin bir cezasınan başka bir şey değildir.

§ “Nasıye”; lûgatte cebhe, alın, alın üzerindeki saç demektir. Bu kelime zat, şahıs mânâsında da kullanılmaktadır. “Nasıye-i hâl” tabiri de çehre gösterişi, tavır, vaziyet demektir. Nâsıyeden tutmak tabiri ise: Onun sahibine mâlik, onun hakkında istenildiği şekilde tasarruf etmeye kaadir olmak yerinde kullanılmaktadır. Ve; Filân mübârek nâsiyelidir, denilir ki, mübârek bir zatdır demektir.

57. Artık siz yüz çevirir iseniz, ben size kendisiyle gönderilmiş olduğum şeyi muhakkak ki, tebliğ ettim. Ve Rabbim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir ve siz ona hiç bir şey ile zarar veremezsiniz. Şüphe yok ki, Rabbim herbir şey üzerine gözeticidir.

57. Hz. Hûd, kavmine şöylece de ihtarda bulundu: (Artık) Ey Kavmim!, (siz yüz çevirir iseniz) Benim nasihatlarımızı dinlemez de kaçınırsanız (ben size kendisiyle) Allah tarafından (gönderilmiş) tebliğ etmekleemrolunmuş (olduğum şeyi muhakkak ki, teblîğ ettim) ben peygamberlik vazîfemi yerine getirdim. Artık bütün mes’uliyet size aittir. Çünki siz beni yalanlamakta, hakkı kabulden kaçınmakta israr edip duruyorsunuz. (Ve Rab’bim sizden başka bir kavmi sizin yerinize getirir) yani: Siz böyle küfrünüzde israr edip durunca hakkınızda Allah’ın kahrı tecelli eder. Cenâb-ı Hak sizi helâk ederek sizin yurdunuzu, servet ve zenginliğinizi başka bir kavme nasib eder ki, o kavim, Allah’a inanan ve O’nu birleyendir (Ve siz ona) O Yüce Yaratıcıya (hiçbir şey ile) ona ortak koşmakla ve diğer hareketlerinizle asla (zarar veremezsiniz) siz ancak kendi nefsinizi zarara uğratmış olursunuz. (Şüphe yok ki Rab’bim) büyük, küçük (her bir şey üzerine koruyucudur) her şeyi korumaya, görüp sözetmeye kaadirdir. Binaenaleyh bütün kullarının amellerini bilir. Hiçbir şey onun İlim dairesinden ve himâyesinden hâriç olamaz, dilediği şeyleri helâkten korur, ve dilediği şeyleri de helâk edebilir. Buna inancımız tamdır. İşte Yüce Peygamberlerin ve onların mirasçıları olan imân ve irfan sahiplerinin vazîfeleri, böyle insanları irşada, İkâza çalışmaktır, hak yolunda fedakârlık gösterip halkı uyandırmaya, aydınlatmaya gayret göstermekten geri durmamaktadır. Bu hususta başkalarından korkmayıp Cenâb-ı Hak’ka sığınarak hikmet sahibine yakışır tarzda ve hayrı tavsiye edici şekilde hareket etmektir, Allah’ın dininin her tarafa yayılmasına hizmette bulunmaktır, İşte Hz. Hûd’un kavmine karşı olan bu hitabeleri de bizler için uyulması gereken bir örnek mahiyetinde bulunmaktadır. Hakkı kabulden kaçınanların korkunç âkibetleri de şöylece beyan buyurulmaktadır.

58. Ne zaman ki emrimiz geldi, Hûd’u ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile kurtardık ve onları ağır bir azaptanda kurtardık.

58. Bu mübârek âyetlerde Cenab’ı Hak’kın Hûd kavmini helâk ettiğini Hûd Aleyhisselâm ile ona imân edenleri de dünyevî ve uhrevî kurtuluşa erdirdiğini bildirmektedir. O helâk olan kavmin ise ne kadar inkârcı, âsi, zorbacılara tâbi kimseler bulunduğunu ve o kavmin bu dünyada lânete hedef olup Allah’ın rahmetinden uzak bulunmuş olduğunu gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ne zaman ki) Âd kavmi Hz. Hûd’un tebliğatını kabul etmeyip, küfrlerinden dönmediler. Üzerlerine (emrimiz geldi) azâbımız onları kuşattı, onları helâk edip gitti (Hûd’u) O Yüce Peygamberi (ve onunla beraber imân etmiş olanları) ise (bizden bir rahmet ile) haklarında tecelli eden ilâhî bir lûtuf ile (kurtardık) onları o kavme gelen azaptan koruduk. Bu onların haklarında büyük bir ilâhî koruma idi. Çünki bir mubite bir azap, bir musîbet gelince çok kere bundan mü’minler de, kâfirler de zarar görürler. Âd kavmine gelen azaptan ise Allah’ın bir lûtfu olarak mü’minler asla zarar görmemişlerdir. (Ve onları) O mü’minleri (kaba) çirkin, şiddetli (bir azaptan da kurtardık) ki, o da âhiret azâbıdır. Diğer bir yoruma göre de buyurulmuş oluyor ki: Cenab’ı Hak, mü’minleri hem kâfir olan Âd kavminin tecavüzlerinden, kötü muamelelerinden kurtardı, hem de o kavmin helâkine sebep olan şiddetli bir rüzgârın tesirinden korunmuş oldu. Tefsirlerde yazılı olduğu üzere bu Âd kavmini mahveden rüzgâr, pek şiddetli ve pek sıcak imiş, yedi gün devam etmiş, sekizinci gün onları helâk eylemişdi. Bu rüzgâr çarptığı her kuvvetli, iri kâfiri adeta çam ağacı gibi yerlere deviriyordu veya bu rüzgâr onların ağızlarından, burunlarından giriyor, aşağılarından çıkıyor, kendilerini feci bir şekilde helâk etmiş oluyordu. Bu rüzgârın tesirinden Allah’ın bir rahmet eseri olarak hiçbir zarar görmemiş olan mü’minlerin sayısıise dört bin kadar imiş.

59. Ve işte o da Âd’dır ki. Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler ve onun Peygamberlerine âsi oldular ve her bir inatçı zorbanın emrine uydular.

59. (Ve işte o da) yani: Şu kabirleri, eserleri görülen mütefekkir insanlar için bir ibret ve uyanma manzarası oluşturan helâke uğramış kavim ise (Ad’dir ki) onlar (Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler) Hûd Aleyhisselâm’ın gösterdiği mucizeleri tasdikten kaçındılar bu inkâr onların helâkine sebep olan birinci vasıflarıdır (Ve) onların ikinci kınanmış vasıfları olmak üzere de onlar (onun) Cenâb-ı Hak’kın (Peygamberlerine âsi oldular) Gerçekte onlara yalnız Hûd Aleyhisselâm gönderilmişti. Fakat ona karşı isyan bütün Peygamberlere karşı isyân demektir. Çünki hepsi de Allah’ın birliği inancını tebliğ etmekte bulunmuştur, o mübârek Peygamberlerin aralarını ayırmak câiz değildir. Binaenaleyh birini inkâr, hepsini inkâr demektir. Yahut peygamber yerinde peygamberler denilmesi, Hz. Hûd hakkında hürmet ifade etmesi içindir. (Ve) Âd kavmi (herbîr inatçı) Hak’ka karşı gelen ve muhalefette bulunan (zorbacı) kendisini yüksek gören dikkafalı bir şahsın (emrine uydular) bu da onların helâkına sebebiyet veren üçüncü bir çirkin vasıfları idi. Evet.. Onlar bir takım dinsiz reislerini taklit ediyorlar, onların bâtıl sözlerine bakarak kendilerine de Hz. Hûd’u inkâr eyliyorlardı, bu bir insandır, nasıl Peygamber olabilir, diyorlardı. İşte bu cahilce hareketlerinin müthiş cezasına hepsi birden kavuşmuş oldular. Cahilce bir taklidin neticesi bundan başka birşey değildir.

60. Ve bu dünyada bir lânete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Haberiniz olsun, şüphe yok ki Âd Rablerini inkâr ettiler. Biliniz ki, Hûd kavmi olan Ad Allah’ın rahmetinden uzak olsun.

60. O Âd kavmi, öyle çirkin hareketlerinin birneticesi olarak (dünyada bir lânete tâbi tutuldular) yani: Allah Teâlâ’nın rahmetinden ve her bir hayırdan uzak düşürüldüler veya dünyada insanların lânetine hedef oldular, tarihte kötü bir ad bırakmış bulundular. (Ve) Onlar (kıyâmet gününde de) bütün hallerine şahitlik edecek zatların huzurlarında lânete uğrayacaklardır. Onlar ne için bu kadar dünyevî ve uhrevî lânete hedef oldular?. (Haberiniz olsun, şüphe yok ki. Âd) kavmi (Rab’lerini inkâr ettiler) O’na küfrettiler, onun birliğini tasdik etmediler. (Biliniz ki. Hûd kavmi olan Âd için bir uzaklık olsun) onlar Allah’ın rahmetinden ebediyen mahrum bulunsunlar. Onlar öyle büyük bir helâke uğrayıp dursunlar. Çünki onlar öyle bir azâbı hak etmişlerdi. Bu, onların aleyhinde bir duadır. Gerçekte o kavim zaten öyle bir helâke uğramışlardı. Fakat böyle bir dua, onların zaten helâkı hak etmiş olduklarını ifade eder. Bir de öyle kâfirler aleyhindeki böyle bir dua, o kâfirlerin çirkin hareketlerini gözlerönüne serme ve din adına bir bağlılık alâmetidir. Ve o gibi ıslahı mümkün olmayan dinsizler aleyhine bed’duada bulunmanın câiz olduğunu göstermektedir.

§ Burada Âd’ın, Hûd kavmi olduğu beyan olunuyor. Çünki iki Âd kavmi vardır. Biri Hûd Aleyhisselâm’ın kavmi olan Âd kavmidir ki, bunlara “Âd-i ûlâ” (İlk Ad) da denir. Diğeri de “Âd-i irem’dir ki, bunlara da “Zat-ül-imâd” da denilir, bunlar zaman itibariyle sonradır. İşte bunlardan ayırmak için Hûd’un kavmine Âd denilmiştir.

§ Elâ; kelimesi bir uyarı ve başlangıç edatıdır ki, mühim bir söz başında söylenerek nazarı dikkati celbeder, biliniz ki mânâsınadır. Hz. Hûd’un kıssası için A’raf sûresindeki (65)inci âyetin tefsirine bakınız!..