HAKKA SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu sûre ile kendisinden evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet kurmuştur. Elli iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır. Hakka’nın, yâni: Var olduğu kesin, mutlaka meydana gelecek olan kıyametin, şanı pek büyük olan kıyamet gününün azametine işaret buyurduğu için kendisine böyle “Elhakka” ünvânı verilmiştir.

Bu sûre ile kendisinden evvelki Kalem sûresi arasında büyük bir münâsebet vardır. Şöyle ki: Kalem sûresinde kıyamet kısa olarak beyan olunmuş, Kur’an-ı Kerim’in bir ilâhî kitap, bir ilâhî öğüt olduğu bildirilmiş onu inkâr edenlerin bâtıl iddiaları reddedilmiştir. Bu Elhakka sûresinde ise, kıyametin hâlleri genişçe anlatılmış, Peygamberlerini tekzîb eden eski kavimlerin nasıl felâketlere uğratılmış oldukları bildirilerek Peygamber asrındaki inkârcılara birer ibret örneği gösterilmiş. Resûl-i Ekrem’e de teselli verilmiştir.

Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

1. Peygamberlerini inkâr eden eski kavimlerin nasıl helâk olmuş olduklarını beyan.

2. Dünyadaki inkârlarının cezası olarak asıl âhirette ne kadar fenâ muazzeb olacaklarını ihtar.

3. Kur’an-ı Kerim’in ilâhî vahye dayanan bir yüce nasihat olup bir şairin veya bir kâhinin sözü olmadığını açıklama.

4. Kur’an-ı Kerim’in şek ve şüpheden uzak bir sırf hakikat olduğu beyan ve onu indirmiş ve ihsân buyurmuş olan Allâh-ü Teâlâyı takdîs ve yüceltmeye devam edilmesini emr ve tenbîh.

1. O meydana geleceği muhakkak olan.

1. Bu mübârek âyetler kıyametin kopması muhakkak ve pek şiddetli bir mahalli azap olduğunu ihtar ediyor. O ebedî ceza, yurdunu inkâr etmiş olan Semûd ve Âd kavminin daha dünyadalarken ne müthiş felâketlere uğratılmış, mahv ve yok olmuş olduklarını, uyanmak için göz önüne sermektedir. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ, kıyamet günün şanına büyüklüğüne ve pek korkunç hâllerine işaret için buyuruyor ki: (O meydana geleceği muhakkak olan..) o pek müthiş bir mukadder saat bulunan..

2. Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?

2. (Nedir o meydana geleceği muhakkak olan?) O pek şiddetli olup sonunda müşahede alanına çıkacak bulunan..

3. Ve o meydana geleceği muhakkak olan şeyi: yâni kıyameti sana ne şey bildirdi?

3. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (O meydana geleceği muhakkak olan şeyi) O kıyamet âlemini, harikulâde muazzam olan tekrar dirilme ve neşr, hesap ve kitap, sevap ve ceza zamanını (sana ne şey bildirdi?) onun detaylarını bilmek, insanlığın ilmi dairesinin dışındadır. Onun aslını hiçbir kimse tamamen bilemez. Gerçekten Resûl-i Ekrem, kıyametin kopmasını, onun çok müthiş hâllerini ilâhî vahy sâyesinde bilir ise de bütün künhünü bilmek, bu dünyada hiçbir kimse için mümkün değildir. Onlar göz ile görülmedikçe kuşatıcı bir bilgi ile bilinmiş olamazlar. Fakat bunun mutlaka meydana geleceğini Cenab-ı Hak haber vermektedir. İnsanlığın vazifesi de bunu Hak Teâlâ’nın haber verdiği şekilde bilip tasdik etmekten ibarettir.

4. Semud ve Âd kavimleri, o korkunç vakayı yâni: kıyameti yalan saymıştı.

4. (Semûd ve Âd) Kavimleri ise (o korkunç olayı) o şiddetli olayı, bütün dağların, ağaçların, yıldızların parçalanarak darmadağın olacağı günü, yâni: Kıyamet gününü (yalan saymıştı.) Peygamberlerinin bunlara dair verdikleri haberleri tekzîb etmiş, kıyametin kopacağına inanmamışlardı.
“Karia” Korku ile insanların kalplerini koparan, dünyayı alt üst eden şiddetli kıyamet günü demektir.

5. Artık Semûd kavmi hadden aşırı bir hâdise ile helâk edildiler.

5. (Artık Semûd) Kavmi, beldeleri Arabistan’da Kureyş tâifesine en yakın bulunan o inkârcılar, (hadden aşırı bir hâdise ile) şiddete haddi aşan bir gürültü ile (helâk edildiler) yıldırımlı bir deprem ile mahvolup inkârlarının cezasına kavuştular.

6. Âd kavmi ise onlar da son derece kuvvetli bir rüzgâr ile helâk edildiler.

6. (Âd) Kavmi (ise onlar da son derece kuvvetli) şiddetli, öldürücü gürültülü (bir rüzgâr ile helâk edildiler.) Kendilerini o felâketten kurtarmaya aslâ kaadir olamadılar.
“Tagiye” şiddet ve kuvvetçe hadd-i aşan olay demektir. “Atiye” de kuvvet ve şiddetin son derecesine kavuşmuş olan hâdiseden ibarettir.

7. Cenab-ı Hak onu o rüzgârı yedi gece ve sekiz gün ardı ardına onların üzerlerine musallat etti. Artık o kavmi görürsün ki, onlar sanki içleri bomboş hurma kökleri gibi imiş, yere yıkılmışlardır.

7. Cenab-ı Hak (Onu) o öldürücü rüzgârı (yedi gece ve sekiz gün) hiç kesilmeksizin (ardı ardına onların üzerlerine musallat etti) onları tamamen mahv ve perişan ediverdi. Bu günlere “Eyyam-ı Acüz” bunların soğuğuna da “Bedr-i Acüz” denilir ki: Kışın son günleri demektir. (Artık, o kavmi görürsün ki,) yâni: Onları uğradıkları felâket zamanında görmüş olsa idin sanırdın ki: (onlar sanki içleri) yenilmiş (bomboş hurma kökleri gibi imiş) hepsi de mahvolmuş, ne kendilerinden ve ne de nesillerinden kimse kalmamış bir hâlde (yere yıkılmışlardır.) virâneliğe dönmüş olan yurtlarından, hanelerinden başka bir şey kalmamıştır.

“Husûm” birbirine tâbi şeyler demektir. Tekili “Hasimdir”, “Hasm” ise kesmek, kökünden koparmak atmak mânâsınadır. “Sara” ölü mânâsına olan “Sari” ‘in çoğuludur. “Acaz” da acüzün çoğulu olup asıllar, kökler demektir. “Haviye” de içerisi bomboş olan şeydir.

8. İmdi onlar için geriye kalmış bir fert görebilir misin?

8. (İmdi onlar için) O helâke uğramış kavme ait (geriye kalmış) bir fert (görebilir misin?) ne mümkün hepsi de helâk olmuş, inkârlarının cezasına kavuşmuşlardır. İşte bu gibi dinsizlikleri yüzünden helâke uğramış olan kavimlerin tarihî hâllerinden ibret alınmalıdır.
“Eğer gidince dahli yoksa da derpiş eder akıl”
“Cihânda hadisatın her biri bir güne ibrettir.”

9. Firavun da ve ondan evvelkiler de ve altı üstüne gelenler de o büyük suçu meydana getirdi.

9. Bu mübârek âyetler de kıyameti inkâr etmiş olan diğer kâfirlerin uğradıkları felâketleri bildiriyor. Fir’avun ile kendisine tâbi olanların boğulmak sûretiyle, Lût kavminin şiddetli deprem ile, Nûh kavminin de Tûfan ile helâk olduklarına işaret ediyor. Artık sonunda kıyamet vukuunda yerin, dağların ve göğün ne hâle geleceklerini, meleklerin de neleri taşıyıcı bulunacaklarını genişçe ihtar buyuruyor. Şöyle ki:

(Fir’avun da) O inkârcı, ilâhlık iddiasında bulunan kâfir hükümdar da (ve ondan evvelkiler de) Nûh ve Semûd kavmi gibi Peygamberlerini tekzîb edenler de (ve inkılâplara uğrayanlar da) Mütefikat denilen beldeleri alt üst olup ahâlisi helâk olan Lût kavmi de (o büyük suçu) kıyameti tekzîb gibi, Allah’ın birliğini, inkâr gibi ahlâk dışı
hâllere cür’et gibi bir cinâyeti işleyip meydana (getirdi) onlar da bu gibi aşağılıklara müptelâ olmuş, sonunda belâlarını bulmuşlardı.
“Hatie” Hata içeren fillerdir ki, insanı en çirkin şeylere sevk eder.

10. Rab’lerinin Peygamberine isyan ettiler. Artık Cenab-ı Hak onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı.

10. Şu, hâlleri bildirilen şahıslar, kavimler (Rab’lerinin Peygamberine isyân ettiler) o kendilerine gönderilen Peygamberlerin emirlerine itaatte bulunmadılar, onlara muhalefetten ayrılmadılar. (Artık) Cenab-ı Hak da (onları pek şiddetli bir yakalamakla yakaladı) hepsini de helâk etti, onları kendi fenâ hareketlerinin cezasına kavuşturdu.
“Rabiye” çok şiddetli demektir.

11. Şüphe yok ki, su taştığı zaman sizi o akan gemiye biz yükledik.

11. Ve ey mü’mînler!. Siz şunu düşünerek şükrân vazifesini îfaya devam ediniz (Şüphe yok ki, su taştığı zaman) muazzam bir Tûfan meydana gelip her tarafı sular kapladığı vakit (sizi) ata ve ecdâdınızın bellerinde olduğunuz hâlde (o akan gemiye) Hz. Nûh’un ilâhî emir ile yaptığı ve Tûfan’ın dalgaları arasında tam bir emniyet ile akıp durmuş bulunduğu fevkalâde gemiye (biz yükledik) mü’mîn olanları Tûfandan kurtararak selâmet alanını erdirdik. İşte bu da îmanın, Peygambere itaatin bir mükâfatı olarak meydana gelmişti.

12. Onu o kurtuluşu sizin için bir ibret kılmamız için ve belleyici kulakların onu anlamaları için öyle yaptık.

12. Evet.. (Onu) Öyle mü’mînleri kurtuluşa erdirmeyi (sizin için bir ibret kılmamız için) vücuda getirdik, kâfirleri ise sularda boğarak sonrakiler için bir uyanma vesîlesi kıldık. Tâ ki: Yüce Yaratıcınızın sonsuz kudretine, kahr ve cezasının büyüklüğüne ve rahmetinin genişliğine bununla da delil getiresiniz.

(Ve) Bir de (hıfzeden kulakların) kendileri için fâide verecek şeyleri dinleyip onlardan faydalanacak kabiliyette bulunan kulak sâhipleri de (onu) o mü’mînlerin kurtuluşa erdirdiğini, kâfirlerin de boğulup gittiğini (anlamaları için) öyle yaptık, meydana getirmiş olduk. Artık her akıllı, düşünen kimse için lâzımdır ki: Bu gibi pek büyük hâdiselerden birer ibret dersi alsınlar, o helâke uğrayanların değil, kurtuluşa erenlerin yollarını takip etsinler.

“Teiyeha” kelimesi, onu koruyan mânâsınadır. “Veiye”de, korunması uygun olan şeyi işitip de, koruyan demektir. “Via” da içine bir şey konularak saklanılan kap mânâsınadır.
İlâhî sözler ve sırlar ile hafızalarını bezeyen, sonra da bunlar ile Allah’ın kullarını aydınlatmaya çalışan mü’mînler, “üzünivaiye” = belleyen kulak sâhipleri demektirler.

Yorum Yap