HUD SURESİ

91. Dediler ki: Ey Şuayb! Söylediklerinden birçoğunu iyice anlayamıyoruz. Şüphe yok ki, biz seni aramızda cidden zayıf görüyoruz ve eğer senin kabilen olmasa idi elbet de seni taslayarak öldürürdük ve sen bizden üstün değilsin.

91. Hz. Şuayb’in bu gayet yumuşak ve mükemmel olan hitabına karşı onun o takdir etmekten mahrum olan kavmi (dediler ki: Ey Şuayb!. Söylediklerinden bir çoğunu iyice anlayamıyoruz) halbuki, Hz. Şuayb, kavmine kendi lisânlariyle hitab ediyor, açık bir şekilde öğüt veriyordu. Buna rağmen onların böyle bir iddiada bulunmaları, o muhterem Peygambere karşı bir ihânetden, bir hürmetsizlikden başka bir şey değildi. Onun o pek fâideli sözlerine karşı nefretde bulundukları için onu anlamak istemiyorlardı. Yâhud demek istiyorlardı ki: Ya Şuayb! Senin Allah’ın birliği hakkındaki, peygamberlik ve risâlet hususundaki ve bazı muamelelerin zülûm olduğu hakkındaki açıklamalarının doğruluğuna kanaat getiremiyoruz bu iddiaların bizce bilinmemektedir. (Şüphe yok ki) Ey Şuayb!. (Biz seni aramızda cidden zayıf görüyoruz) senin bir kuvvetin yoktur ki, sana karşı yapmak isteyeceğimiz kötülükleri bertaraf edebilsin. (Ve eğer senin aşiretin olmasa idi)yani: Bizim milletimiz ve kanaatımız dairesinde yaşayan kabîlenin fertleri olmasaydı (elbetde seni taslayarak öldürürdük) o kabilenin hatırası içindir ki, senin hakkında öyle bir muâmelede bulunmak istemiyoruz. (Ve sen bizden üstün değilsin) sen bizim yanımızda saygıdeğer, muhterem bir zâd bulunmuyorsun ki, seni taslayarak öldürmekten kaçınalım, ancak senin kabîlene hürmetimizden dolayıdır ki, sana karşı öyle bir saldırıda bulunmuyoruz. Yoksa seni öldürebiliriz. İşte o câhil dikbaşlı kavim, öyle muhterem, iyiliksever bir Peygambere karşı öyle tehdit edici bir vaziyet almışlardı.

92. Dedi ki: Ey kavmim! Benim kabilem size göre Allah’tan daha üstün müdür? Hâlbuki o’nu arkanıza atıp unuttunuz. Şüphe yok ki, benim Rabbim, yapmakta olduğunuz şeyleri çepeçevre kuşatıcıdır.

92. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini akıl ve fikre muhalif, kulluk vazifesine aykırı sözlerinden dolayı İkâza çalışarak onları bir edeb ve insaf dairesine dâvet etmiş olduğunu bildirmektedir. Ve o kavminden korkmadığını, onlara karşı dayanabileceğini ve karşılık verebileceğini ifade ederek zillete düşüren bir azabın kimlere geleceğini ve kimlerin yalancı bulunduğunu onların yakında bileceklerini ve bunun beklenilmesini kendilerine ihtar buyurmuş olduğunu göstermektidir. Nihayet ilâhî azabın o kavme yönelmiş, Hz. Şuayb ile ona imân edenlerin Allah’ın bir rahmeti ile kurtuluşa ermiş ve öyle zalim bir kavmin böyle bir felâkete lâyık bulunmuş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Şuayb, o inkârcı kavmine karşı bir lûtuf eseri olarak (dedi ki: Ey kavmim!. Benim aşîretim size göre Allah’tan daha üstün müdür?.) kudretiyle, ilmiyle bütün kâinatı kuşatan kerem sahibi Yaratıcıyı ve onun Peygamberi olduğumdan dolayı ilâhî koruma altında bulunduğumu siz neden düşünmüyorda öyle birer âciz mahlûk olan kavmimin fertlerine bakıyorsunuz?. Onların hatıraları için bana saldırmıyorsunuz?. (Halbuki, onu) O kudret ve azamet sahibi olan Yüce Yaratıcıyı (arkanıza atıp unuttunuz) yani: O Yüce Yaratıcıya ortak koşmakla, onun Peygamberine ihanetde bulunmakla onu hâşâ unutulmuş, arka tarafa atılmış birşey gibi kabul etmiş oldunuz, böyle bir alçaklıkta, kâfirce bir kanaatde bulunmuş oldunuz da bundan haberiniz yok!. (Şüphe yok ki, benim Rab’bim yapmakta olduğunuz şeyleri) bilicidir. Onları (çepeçevre kuşatıcıdır) bütün bu hallerinizi bilmektedir, o’na hiçbir şey gizli kalamaz.

93. Ve ey Kavmim! Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız. Şüphe yok ki, ben de yapacağım. Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap kime gelecek ve yalancı olan kim imiş. Ve bekleyiniz, muhakkak ki, ben de sizinle beraber beklemekteyim.

93. (Ve ey kavmim!.) Beni tehdit mi ediyorsunuz?. Haydi (Bütün kuvvetinizle dilediğinizi yapınız) bütün kudret ve gücünüz dairesinde olan şeyler ile bana karşı cephe alıveriniz. (Şüphe yok ki, ben de yapacağım) Ben de Cenab’ı Hak’kın bana verdiği kudret ve güç ile size karşı cephe almaya kaadirim. Siz sanıyor musunuz ki, ben sizden korkacağım?. (Yakında bilirsiniz ki, kendisini rezil edecek azap) Allah’ın kahrı (kime gelecek ve yalancı olan kim imiş) bunları yakında anlamış olacaksınızdır, (ve) kendi âkıbetinizi (gözetiniz) sözlerimin neticesini bekleyiniz. (Muhakkak ki, ben de sizinle beraber gözeticiyim) başınıza gelecek felâketi, azâbı beklemekteyim. Bu ihtar, Hz. Şuayb için bir mucize mahiyetindedir. Çünki o kavme azabın geleceğini evvelce bilmiş, onlara böylece ihtarda bulunmuş, ve o azap az sonra ortaya çıkmıştır.

94. Ne zaman ki emrimiz geldi. Şuayb’i ve onunla beraber imân etmiş olanları bizden birrahmet ile kurtuluşa erdirdik ve zulüm etmiş olanları ise bir korkunç gürültü yakaladı. Artık yurtlarında diz üstü çökmüş olarak sabahladılar.

94. (Vaktaki emrimiz geldi) O kavmin azâbına, helâkine ait ilâhî iradem tecelli etti. (Şuayb’i ve onun ile beraber imân etmiş olanları bizden bir rahmet ile) onları imâna kavuşturmak, ibâdetlere muvaffak kılmak suretiyle veya yüce katımdan kavuştukları bir merhamet sebebiyle (kurtuluşa erdirdik) onları o azabtan kurtardık, selâmet ve saadete kavuşturduk (ve zulm etmiş olanları ise) Allah’ın birliğini tasdik etmeyip Peygamberlerine eza ve cefada bulunmak isteyen Medyen ahalisini ise (bir korkunç gürültü yakaladı) müthiş bir zelzele zuhura geldi, bunun neticesinde o kavim mahv ve yok olup gitti. Deniliyor ki, Cibrili Emin, korkunç sesi çıkarmış, bunun tesiriyle zelzele meydana gelmiş, bu suretle o kavim helâk olup bilmiştir.

95. Sanki onlar orada yaşamamışlardı. Haberiniz olsun. Semud uzaklaştığı gibi Medyen için de bir uzaklaşma olsun.

95. (Sanki onlar) O Medyen ahalisi (orada) o Medyen diyarında (yaşamamışlardı) orada ikâmet ederek gezip dolaşmamışlardı. (Haberiniz olsun! Semud) kavmi dinsizliklerinden dolayı Allah’ın rahmetinden ve himayesinden (uzaklaştıkları gibi Medyen) ahalisi (içinde) öyle (bir uzaklaşma olsun) yani: Bu iki kavim de haklarında böyle bir bedduada bulunulmaya lâyık olmuşlardı. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre Salih Aleyhisselâm’ın kavmi, alt taraflarından çıkan korkunç bir ses ile, bu Medyen ahalisi de üst taraflarından işitilen korkunç bir ses ile helâk olup gitmişlerdi. Bu cihetle bunların azapları arasında bir benzerlik var demektir.

§ Şuayb Aleyhisselâm’ın kıssası için A’raf sûresindeki (90) ıncı âyeti celilenin izahına da bakınız!.

96. Ve and olsun ki. Musa’yı ayetlerimiz ile ve apaçık bir delille gönderdik.

96. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle Hz. Musa’nın Firavun’u ve onunkavmini ilâhî dine davetle emrolunmuş olduğunu, o kavmin ise Firavun’un bâtıl olan emirlerine tâbi olarak kendilerini helâke, lânete uğratmış olduklarını şöylece beyan buyurmaktadır. (Ve and olsun ki) yani: Muhakkak bir gerçektir ki: (Musa’yı ayetlerimiz ile) şer’î hükmleri, dini hakikatları içeren Tevrat Kitabı ile (ve apaçık bir delille) onun peygamberlik ve risâlete sahip olduğuna şahitlik eden açık bir delil ile, âsâ, yedibeyzâ gibi bir mucize ile (gönderdik) çevresini irşâd etmek aydınlatmakla görevlendirdik.

§ Delile, kanıta “sultan” denilmiştir. Çünkü bir sultan, kendisine tâbi olanlar üzerinde hakim olduğu gibi bir delil de, bir ilm sahibi olan da ilm ve irfan sahasında hakim, mânevî bir salatanata sahip bulunmuş olur ki, bu mânevî hakimiyet, maddî bir saltanatın üstündedir, yok olmaktan korunmuştur. “Hz. Musa’nın kıssası” için Bakare sûresindeki (50) inci âyeti celilenin izahına da bakınız!.

97. Firavun’a ve onun ileri gelenlerine. Onlar ise Firavun’un emrine uydular. Hâlbuki Firavun’un emri doğru değildi.

97. O muhterem Peygamberi (Firavun’a) Kibt kavminin hükümdarı olan onları kendisine taptırmak alçaklığında bulunan kâfir şahsa (ve onun ileri gelenlerine) onun kavminin eşrâfından sayılan kimselere gönderdik, onları, onların çevresini Allah’ın dinine davetle görevlendirdik. (Onlar işe) O dinsiz topluluk ise (Firavun’un emrine uydular) Hz. Musa gibi bir hidayet rehberi olan ve Peygamberliği öyle açık mucizler ile sâbit bulunan bir zâtın sözlerine iltifat etmediler. Küfr ve azgınlık içinde kalmış olan Firavun gibi lânete uğramış birinin yolunu takip edip durdular. (Halbuki Firavun’un emri doğru değildi) yani: Akılauygun, hayra ve rahmete sevkedici, durumu düzeltmeye hizmet edici değildi. Çünki zaten Firavun, materyalist idi, Cenâb-ı Hakkı ve kıyameti inkâr ediyordu, kendisi gibi saltanat sahiplerine halkın tapınmalarını emreder dururdu. Artık böyle bir mel’una nasıl uyulabilir, onun gibi dinsizlerin sözleri nasıl kabul edilebilir?.

98. Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer. Derken onları ateşe götürmüş olur. Ve ne fena bir sudur, o varılmış olan su.

98. Firavun öyle uğursuz, mel’ûn bir şahıs idi ki: (Kıyâmet gününde kavminin önüne düşer) Onlara rehberlik eder, cehenneme doğru giderler. (Derken onları ateşe götürmüş olur) hepsi birden cehennem ateşi içine düşer, yanar dururlar (ve ne fena bir sudur, o varılmış olan su!) yani: Firavun, dünyada kavmine rehberlik edip de onları sanki bir su kaynağına götürmek istiyordu, onları yararlandırmak iddiasında bulunuyordu. Halbuki, onun kavmini alıp götürdüğü su kaynağı, hakikaten su değil, bir ateş merkezi bulunmuş oldu. Artık bunun ne kadar fena, nekadar helâk edici olduğu açıktır.

§ “Vird”; su mahalli, sulanılacak yer demektir. “Mevrûd” da kendisine varılmış olan sudan ibarettir. “Vürûd” suya gitmektir. “İrâd” da suya götürmek mânâsınadır.

99. Burada da bir lânete tâbi tutuldular, kıyâmet gününde de. Ne kötü bir yardımdır bu yapılmış olan yardım.

99. O Firavun’a tâbi olanlar (Burada da) bu dünyada da (bir lânete tâbi tutuklular) mahvolup gittiler, kıyâmete kadar ümmetlerin lânetine hedef oldular. (Kıyâmet gününde de) Yine lânete uğrayacaklardır. Her durak ehli onlara lânet edecektir. (Ne kötü bir yardımdır, bu yapılmış olan yardım) yani: O kâfir şahısların birbirine rehberlikte yardımda bulunmaları, kendilerini helâke, ebedî lânete,sonsuz azâba sevketmiş olacağı için artık öyle bir yardımın, bir dünyevî varlığın ne kıymeti olabilir?. O haddizatında lânet üzerine lânetden ibarettir. Buna yardım denilmesi, zorla hükmetme ve bir ikaz hikmetine dayanmaktadır. O ne kadar helâk edicidir ve kaçınması gerekli olan bir muameleden başka bir şey değildir.

§ Refd; lûgatde armağan ve yardım mânâsınadır. “İrfâd” da bağışlamak yardım etmek demektir. “Mevfûd” ise yapılmış olan yardımdan, verilen armağandan ibaretdir.

§ Bu yüce âyetler, bütün insanlığa bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: İnsanlara lâzım olan, daima Hak’ka tâbi olmaktır, daima ebedî hayatı gözetmektir. Öyle dünya varlığı için dinsiz ahlâksız kimselerin aldatmalarına kapılmamalıdır. Öyle dünyevî, çabukça yok olan bir fâide hevesiyle hakikî faideleri elden çıkarmamalıdır. Bir takım aldatıcıların sözlerine bakıp da karanlığı aydınlık, alçalmayı yükselme, bahtsızlığı mutluluk sanmamalıdır. Hakikatları olduğu gibi görebilmek için Cenâb-ı Hak’kın ve onun Yüce Peygamberinin açıklamalarını anlayıp kabul etmek kabiliyetini o Kerem Sahibi Yaratıcıdan niyâz eylemelidir. Bu sayede dünyamız da şenlikli olur, âhiretimiz de. Yoksa yalnız dünyayı düşünenler, yalnız dünya menfaati için ebedî menfaatlerini elden kaçıranlar, kendi nefislerine pek çok gadr etmiş; bulundukları çevreye de pek fazla zararları dokunmuş olur. İşte eski ümmetlerin kıssaları bunu pek açık göstermektedir. “Gani değildir gide dünya kala din” “Gani odur kim kala dünya gide din”

100. İşte bu şehirlerin haberlerindendir. Onu sana hikâye ediyoruz. Onlardan kalan da vardır, biçilmiş ekin (gibi) olan da.

100. Bu mübârek âyetler de bu sûre-i celilede beyan buyumları yedi kıssanın, yedi tarihi,ibretli hadisenin bir ilâhî adâlet, bir ilâhî hikmet neticesi olduğuna işaret ediyor. Öyle bir takım felâketlere uğramış olan kavimlerin sırf kendi müşrikce hareketleri yüzünden öyle müthiş birer felâkete düşmüş olduklarını ve onların o taptıkları bâtıl putlarından hiçbir fâide görmemiş bulunduklarını bildiriyor. Artık öyle korkunç hâdiselerden ibret alınması lüzumuna da işaret buyuruyor. Şöyle ki: (İşte bu,) Beyan olunan kıssalar, tarihî hâdiseler (kariyelerin) yani: Eski şehirler ahalisinin, gelip geçmiş ümmetlerin (haberlerindendir) onların hayat tarzlarına ve son durumlarına ait açıklamalar cümlesindendir. (Onu) Resûlüm!. (Sana hikâye ediyoruz,) yani: O hususa dair sana birbirini takip eden haberler veriyoruz. Tâki, onlardan ibret alınsın (Onlardan) o şehirlerden, beldelerden bugün (kalan) devam etmekte bulunan şehirler (da vardır) onlardan, ekinler gibi (biçilmiş) büsbütün mahvolup ahalisiyle beraber helâke uğramış (olan da) vardır.

101. Ve biz onlara zulümetmedik ve lâkin onlar kendi nefislerine zulüm ettiler. Allah Teâlâ’dan başka taptıkları tanrıları, Rabbin emri geldiği vakit onları hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı ve onlara ziyandan başka birşey arttırmış da olmadılar.

101. (Ve biz onlara zulmetmedik) O beldelerin halkını günâhları olmadığı halde haksız yere helâk eylemedik (velâkin onlar kendi nefislerine zulmettiler) peygamberlerinin pek faideli, hayat veren sözlerini dinlemediler, küfr ve isyandan ayrılmadılar, öyle bir azâbı hak etmiş oldular. (Allah Teâlâ’dan başka taptıkları tanrıları) haddizatında âciz, zelîl şeyler olup mâbutluk sıfatına sahip, kendilerine tapanlara fâide verecek kudreti taşımadıkları için o tapınan cahillere (Rab’bin emri geldiği vakit) onların üzerlerine Allah’ın azâbı yöneldiği zaman o putlar (onları) o cahil halkı (hiçbir şeyden yararlandırmış olmadı) onlara aslafaideleri dokunamadı, onları hiçbir felâketten kurtarmaya yardım edemedi. (Ve onlara) O kendilerine tapmmış olan şahıslara o tapınmalar! sebebiyle (ziyandan) kahr ve mahvetmekten (başka birşey arttırmış da olmadılar.) İşte Allah Teâlâ’ya ibâdet ve itaati bırakıp da, âciz, fani ve aldatıcı kimselere tapınanların, onların sözleriyle oturup kalkanların âkibetleri böyle korkunçtur.

102. Ve işte Rabbin yakalaması böyledir, şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman, şüphe yok ki, onun yakalaması pek acıklıdır, pek şiddetlidir.

102. (Ve işte Rab’bîn yakalaması böyledir) O eski dinsiz milletleri kahretmesi ve onlara, başkalarına örnek olacak ceza vermesi gibidir. (Şehirleri zalîm oldukları halde yakaladığı zaman) herhangi bir zalim belde ahalisini kahretmek isteyince onu öyle müthiş bir yakalamaya, helâke uğratır. Bu bir ilâhî kanundur, bir hikmet gereğidir. (Şüphe yok ki, onun) O Yüce Yaratıcının öyle dinsiz cemiyetleri (yakalaması pek acıklıdır) pek fazla elem vericidir ve (pek şiddetlidir) ona hiçbir kuvvet tahammül edemez. Artık bu pek dehşetli hadiseleri düşünmelidir. Mü’minler dünyada övülmeye, güzellikle hatırlanmaya lâyık olurlar, âhiretde de ebedî saadete kavuşurlar. Dinsiz olanlar da dünyada lânete, âhirette de ebedî azaba uğrarlar.

§ Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz hiçbir kimseden birşey okumamış ve hiçbir kitap mütalâa etmemişti. Ümmetine böyle ibretli ve hikmet dolu kıssaları Kur’an’ı Kerim ile tebliğ etmesi, kendisinin peygamberliğine açıkça şahitlik eden bir mucizedir. Bu kıssaların çeşitli şekillerde açıklanması da bu ümmet hakkında ilâhî bir rahmetin eseridir. Çünki bunlardan haberdar olmak insanları uyandırır, güzelce düşünmeye sevkeder. Kalplere Allah korkusunu düşürür, insanları cahilce, dünyaya taparcasına hareketlerdenmen ederek onların faziletli bir halde yaşamalarına vesile olur. Ve insanlar bu âyetleri güzelce düşününce Yüce Peygamberin nekadar hikmetli ve haysiyetli şekilde ümmetlerini irşada çalışmış olduklarını anlayarak o zatları yüceltir, onların izlerini takib etmek arzusu kalplerinde görünür durur. Ne mutlu bu yüce âyetleri, bu ibret verici kıssaları güzelce tefekküre dalanlara.

103. Şüphe yok ki, bunda âhiret azâbından korkan kimse için bir ibret vardır. O bir gündür ki, onun için insanlar toplanmış olacaktır ve o kendisinde şahitlik yapılacak bir gündür.

103. Bu mübârek âyetler, anlatılan kıssaların âhiret azâbından korkan zatlar için bir ibret vesilesi olduğunu gösteriyor, meydana gelmesi kesin olan âhiret gününün hikmet gereği bir müddet için tehire bırakılmış olduğunu bildiriyor. O gün de Allah’ın izni olmadıkça kimsenin söz söylemeğe kudretinin olamıyacağını ve o günde toplanacak kimselerin mutlu ve bedbaht guruplarına ayrılacaklarını haber veriyor. Bedbaht olanalrın ateşe atılacaklarını ihtar etmekte, mutlu olanların da cennetde kalacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey hayat sahasına atılmış olan mükellef insanlar!. (Şüphe yok ki, bunda) Geçmiş ümmetlerin kıssalarında, onların uğramış oldukları felâketlerde (âhiret) gününün (azâbından korkan kimse için bir ibret vardır.) Çünki böyle bir kimse,dinsiz, günahkâr kimselerin daha dünyada iken, başlarına ne şiddetli felâketlerin gelmiş olduğunu anlar düşünür. Artık o dinsizlerin ahrette daha nice azaplara uğrayacaklarını tefekküre dalar, bundan bir ibret, bir öğüt almış olur. Kalbinde Allah korkusu daha fazla parlamaya başlar. (O) âhiret günü öyle (bir gündür ki, onun için) yani o muazzam günde bütün (insanlar) hesaplaşmak için mahşer yerinde (toplanmış olacaktır ve) bununla beraber (o) âhiret günü (kendisinde şahitlikyapılacak bir gündür) herkesin dünyadaki amelleri hakkında şahitlikler yapılacak, bu şekilde de Allah’ın adâleti ortaya çıkacak, herkes lâyık olduğu akıbete erecektir. Veyahut o öyle bir gündür ki, onu göklerin de, yerin de ehli görüp müşahede edecektir.

104. Ve biz onu ancak sayılı bir müddet için geriye bırakmış oluruz.

104. (Ve) O kıyâmet günü muhakkak ki, meydana gelecektir. (Biz onu ancak sayılı) bilinen bir vakit (bir müddet için geriye bırakmış oluruz) bu bir hikmet gereğidir. Bu kıyâmet gününün ne zaman meydana geleceğini ancak Allah Teâlâ bilir. Bunun insanlarca bilinmemesi de ayrıca bir hikmet gereğidir. Tâki, o günü güzelce düşünüp düşünmeyen insanlar, ona inanıp inanmayan şahıslar belli olsun, o ebedî hayat için çalışanlar ile çalışmayanlar meydana çıkmış bulunsun.

105. O geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz. Ancak onun izniyle konuşmak müstesnâ artık onlardan kimi bedbahttır, kimi de mutlu.

105. (O) Müthiş kıyâmet hadisesi meydana (geldiği gün hiçbir şahıs konuşamaz) herkes hayretler içinde kalır, hiçbir kimse kendisine veya başkasına faydalı olacak bir lâkırdıya, bir duaya selâhiyetli bulunamaz. (Ancak onun) O Kerem Sahibi Yaratıcının (izniyle) müsaadesiyle (konuşmak müstesnâ) Allah’ın izni tecelli edince herkes dilediğini söylemeğe, başkalarında olan hakkını istemeğe veya başkaları hakkında yardımda, şahitlikte bulunmaya güç yetirmiş olur. (Artık onlardan) O mahşerde toplanan mükellef insanlardan (kimi bedbahtır) yani: Kâfirdir veya günahkârdır, fâsıktır, cehennem ehlidir. (Kimi de mutludur) Mü’mindir. İbadet ve itaatla vasıflanmış, sevap ehli bulunmaktadır.

106. İmdi bedbaht olmuş olanlar ateştedirler. Onlar için orada şiddetli bir soluk alıp vermekve bir hıçkırık vardır.

106. (İmdi bedbahtlığa düşmüş olanlar) Dünyada iken imâna, güzel amellere aykırı hareket etmiş bulunanlar (ateştedirler) onlar kıyâmet günü cehenneme atılacaklardır, (onlar için orada) O cehennem ateşi içinde (şiddetli bir soluyuş) şiddetli bir ses vardır. (Ve bir hıçkırık) da (vardır) zayıfca bir nefes alır dururlar. Yani: Çirkin sesler çıkarırlar, hayvanlar gibi anırır dururlar.

§ Zefîr; soluğu uzun uzadıya içeriye çekip sonra da dışarıya vermektir ki, bu bir hastalıktan doğar. “Şehik” de nefes vermek, ağlarken hıçkırmaktır ki, fazla üzüntüden ileri gelir.

107. Onlar orada gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır. Rabbin dilediği müddet müstesnâ. Şüphe yok ki, senin Rabbin dilediğini hakkıyla yapandır.

107. O bedbaht olup cehenneme alılanlar (Orada) o cehennemde (gökler ve yer devam ettikçe ebedî olarak kalacaklardır) onlar cehennemde ebediyyen kalacaklardır. (Rab’bin dilediği -müddet- müstesnâ.) Yani Cenâb-ı Hak dilerse bu müddeti çoğaltır va azaltır. Onun kudreti herşeye kâfidir. Fakat kâfirlerin cehennemde ebedî kaldıklarını kesin olarak beyan buyurmuş olduğu için artık böyle bir dileme bulunmayacağı muhakkaktır. Yahut bu istisnâdan murat, Cenâb-ı Hak’kın cehennem ehlini daima ateş içinde tutmayıp bazen da “zemherir” denilen pek soğuk bir azap içinde bulundurmasıdır. Diğer bir yoruma göre de denilebilir ki: Bedbahtlar iki kısımdır. Bir kısmı kâfir olanlardır ki, bunların cehennemde ebediyen kalacakları birçok âyetle beyhan buyurulmuştur. Diğer bir kısmı da mü’min oldukları halde günahkâr bulunmuş olanlardır ki, bunların cehennemde azapları sonsuz değildir, Cenâb-ı Hak, dilediği zaman onları cehennemden çıkaracaktır. (Şüphe oyk ki, senin Rab’bin dilediğini hakkıyla yapandır.)Binaenaleyh bedbahtlara da cehennemde ebediyen azap etmeğe kaadirdir. Buna kimsenin itiraza selahiyeti yoktur. O Yüce Yaratıcı, bütün kâinatda hikmet ve kudretinin gereğine göre tasarrufda bulunur, lâyık olanları da çeşit çeşit azaplar ile cezalarına kavuşturabilir.

108. Ve lâkin mutlu olanlar cennettedirler. Rabbin dilediği müddetden başka gökler ve yer devam ettikçe orada ebedî kalacaklardır. Bir lûtuf ki, arkası kesilmiş değildir.

108. (Ve lâkin mutlu olanlar) İmân ile, güzel ameller ile vasıflanmış bulunan kullar (cennettedirler) onlar âhiretde cennetlere kavuşacaklardır. (Rab’bin dilediği müddetden başka) yani: Geçici olarak cennetden çıkmalarını dilemiş olursa bu müddetden başka, meselâ: İçlerinden bazılarının cennetden daha yüksek olan arşuâlâya veşâir yüce makamlara kaldırılarak bir nice tecellilere kavuştukları vakitlerin dışında (gökler ve yer devam ettikçe orada) o cennetde (ebedî kala caktırlar) orada ebedî olarak kalacaklardır. Bu mutlu zatlara öyle (bir âtiye) bir ilâhî lûtuf verilmiştir (ki) o (arkası kesilmiş) nihayet bulacak (değildir.) Ahiret âleminde ebediyyen devam edecektir, buna bir son bulma yoktur. İşte bu ilâhî müjde de cennet nimetlerinin ebedî olduğunu göstermektedir. Maamafih bu âyetlerdeki, gökler ile yerden maksat, âhiretde cennetlerin cehennemlerin üstündeki gökler ile yerden ibaret olabilir. Bilinmektedir herşeyin üstüne, sema = gök, alt tarafına da arz = yer denilir. Binaenaleyh cennetlerin, cehennemlerin de elbetde ki, üst tarafları da alt tarafları da vardır. Bunların ise ebedî olduğu şüphesizdir. Bir de arapça olan konuşmalarda âdettir ki: Birşeyin ebediyen yapılması istenilmeyince: “Bu iş, semalar ve yer devam ettikçe yapılmayacaktır” denilir ki, bundan maksad, o işin asla yapılmayacağını ifade etmektir. İşte cennet ve cehennem ehlihakkındaki bu tabirden maksat da, onların ebediyen cennetde, cehennemde durmalarıdır. Yoksa bu dünyaya ait göklerin, yerlerin durması müddeti değildir. Bunların kıyâmetin kopmasıyla yok olacağı, başka âlemlerin varlık alanına çıkacağı bilinmektedir.

§ Meczûz; Kesilmiş şey, yani: Bir müddet ile sınırlanmış, sonsuz olmayan şey demektir. Böyle arkası kesilmeyip devam eden birşeye ise “gayri meczûz” denilir.

109. Artık onların taptıkları şeyden şüphen olmasın. Onlar ibâdetde bulunmazlar, ancak evvelce babalarının taptıkları gibi tapınmakda bulunurlar. Ve biz de şüphe yok ki, onlara nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.

109. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle de Rasûlü Ekrem’ine kendi zamanındaki inkârcıların dinsiz babalarını taklit ederek nasıl bâtılca hareketlerde bulunduklarını bildiriyor. Hz. Musa’ya karşı da kavminin nasıl ihtilâflarda, şüphelerde bulunmuş olduklarını bir misâl olarak haber veriyor, ve herşeyi hakkıyla bilen yegane zâtının nihayet herkese amellerinin karşılığını vereceğini beyan ile Yüce Peygamberine lûtfen teselli vermiş oluylor. Şöyle ki: Resûlüm, Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Artık onların) O kavminden müşrik olanların (taptıkları şeyden) o putlardan dolayı (bir şüphede bulunma) o müşrikler er geç cezalarını bulacaklardır. Eski müşrik kavimleri azâblara uğrattığımız gibi o senin kavminden olan müşriklere de azap edeceğizdir. Bunda bir şüpheye mahal yoktur. Bu, Rasûlü Ekrem için bir tesellidir. (Onlar ibâdetde bulunmazlar) Allah Teâlâ’ya kulluklarını arzetmeye çalışmazlar, (ancak evvelce babalarının taptıkları gibî tapınmakda) güyâ ibâdetde (bulunurlar) onların o babalan, dedeleri ise lâyık oldukları azâba uğramışlardır. (Ve biz de şüphe yok ki onlara) O senin müşrik kavmine de azabtan olan (nasiplerini eksiksiz ödeyeceğizdir.) Onlarınherhalde amellerinin lâyık olan cezasına kavuşturacağızdır.

110. Ve yemin olsun ki; Musa’ya kitabı verdik. Derken onda ihtilâf edildi. Eğer Rabbin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi elbetde aralarında hüküm verilirdi. Ve muhakkak ki, onlar ondan kuşkuya düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler.

110. (Ve) Resûlüm!. Teselli olmuş ol, (yemin olsun ki) senden evvel (Musa’ya kitabı verdik) sana Kur’an-ı Kerim’i verdiğim gibi Musa’ya da Tevrat’ı vemiş idim. Onun kavmi ise o mübârek kitabı hemen kabul etmediler (derken onda ihtilâf olundu) kimi o Tevrat kitabına imân etti, kimi de onu inkâr eyledi durdu. Habibim!. Senin kavmin arasında da böyle bir ihtilâf yüz göstermiş bulunuyor. (Eğer Rab’bin tarafından bir kelime geçmiş olmasa idi) Yani: insanlar hakkında kıyâmet gününe kadar cezalarının tehir edilmesine dair Allah’ın bir iradesi bulunmasa idi (elbetde> aralarında) derhal (hüküm verilirdi) Musa Aleyhisselâm’ın kitabında ihtilâfa düşenler hakkında daha dünyada iken ilâhî takdir tecelli eder, onu inkâr edenler hakkında lâyık oldukları ceza derhal verilirdi. Iptal edenle hakkı yerine getirenin arası hemen ayrılmış olurdu. Fakat bu hükm, hikmet gereği sonraya bırakılmıştır. İşte Kur’an’ı inkâr edenler hakkında da böyle bir hükm elbette de verilecektir, (ve muhakkâk ki, onlar) Musa Aleyhisselâm’ın o kavmi ve onların benzerleri veyahut Mekke müşrikleri (ondan) o Allah’ın kitabından ve ilâhî kaderden dolayı kendilerini (kuşkuya) şüpheye, ithama (düşüren şiddetli bir şüphe içindedirler) onlar o kadar hârikaları, mucizeleri gördükleri halde yine uyanmayarak kanaatlerini değiştirmeyerek kendilerini kaplayan büyük bir kuşku ve şüphe içinde yaşayıp durmuşlardır. Fakat ergeç lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır.

111. Ve şüphe yok ki, Rabbin herbirineamellerinin karşılığını tamamiyle ödeyecektir. Muhakkak ki, o yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.

111. (Ve şüphe yok ki) And olsun ki, (Rab’bin herbirine) imân ile mükellef mahlûklarının hepsine (amellerinin tamamiyle ödeyecektir.) Mü’minlere tasdiklerinin mükâfatı olarak cennetleri nasip buyuracaktır. İnkârcıları da kendi bâtıl inançlarının, amellerinin cezası olmak üzere cehennem ateşlerine atacaktır. (Muhakkak ki o) Yüce Yaratıcı, bütün kullarının (yapmakta olduklarından hakkıyla haberdardır.) Hepsini de tamamen bilir. Ona hiç bir şey gizli kalamaz. Binaenaleyh inanan ve iyilik yapanlar elbette mükâfatlara ereceklerdir. İnkârcı ve fâsık olanlar da muhakkak ki, cezalarını bulacaklardır. Ne mühim bir va’d ve tehdit!. Artık uyanmalı, artık doğru yolu takibe çalışmalı değil miyiz. Cenâb-ı Hak’kın rahmeti gazabının önüne geçmiştir. Hak edenlerin cezalarını hemen vermez ki, onlar için uyanmaya, pişman olmaya, hallerini düzeltmeye bir vakit bulunmuş olsun. Bütün bunlar ilâhî ra’hmetin eseridir. Buna rağmen hallerini ıslah etmeyenler, elbette bilahara cezalarına kavuşurlar.

112. Artık emrolunduğun gibi dosdoğru ol ve tevbe etmiş seninle beraber bulunmuş olanlar da. Ve haddi aşmayın, şüphe yok ki, o, yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.

112. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in de, müslüman olma şerefine kavuşan diğer zatların da doğrulukla ve Allah’ın kanunlarına riâyet etmekle mükellef olduklarını bildiriyor, zâlimlere eğilim gösterenlerin azâba uğrayacaklarını ve Allah’ın yardımından mahrum kalacaklarını ihtar ediyor. Ve beş vakit namaza devam edilmesini ve dinî vazifeleri yerine getirme hususunda sabrın mükâfatsız kalmayacağını müjdelemektedir.Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber! Allah’ın dinine riâyet edip etmeyen milletlerin tarihi durumlarına ve va’d ile tehdide ait âyetler sana vahy edilmiş bulunmaktadır. (Artık) Allah tarafından (emrolunduğun gibî dosdoğru ol.) Yani: Sahip olduğun doğrulukta devam et, İslâm dinini yaymaya çalış, dinî hükmleri tebliğ etme ve uygulama hususunda ve bütün muâmelelerinde doğruluktan ayrılma: Meşrû ve makul bir yolu takib etmekten geri durma. (Ve tevbe etmiş) İmân ederek (seninle beraber bulunmuş olanlar da) doğruluktan ayrılmasınlar. (Ve haddi aşmayın) meşrû ve normal şeylerden ayrılarak ifrat ve tefrite düşmeyin, meselâ: Helâl olan birşeyi haram ve bilâkis haram olan birşeyi helâl görmek suretiyle ilâhî hükümlere, Kur’an’ın açıklamalarına muhalefetde bulunmayın (şüphe yok ki o) Yüce Yaratıcı (yapmakta olduğunuz şeyleri hakkıyla görücüdür.) yani: Sizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi bilicidir. Bunlara göre sizi mükâfata veya cezaya erdirecektir. Binaenaleyh bu gibi dinî hükmlere uymaktan asla ayrılmayınız.

§ Bu âyeti celile, İslâmiyet’de büyük bir esastır. Ferdî ve sosyal hayatı düzenlemek için bundan daha kapsamlı bir kanun maddesi olamaz. Çünkü istikâmet bütün hayatî faziletlerin, medenî esasların en birincisi bulunmaktadır. Evet. istikâmet, doğruluktur, üstlenilen vazifelerde İslâm şeriatına uygun tarzda hareket etmektir, doğruluk ve ölçülü şekilde hareketten ayrılmamaktır, kulluk yolunda, ilâhî dinin, sağ duyunun irşadiyle yürümektir. Kısacası: İstikâmet, dinî hükmlere, inançlara, âmelere, ahlâkî, insanî vazifelere riâyet edip Cenâb-ı Hak’kın ve mahlûkların haklarına tecavüzden sakınmaktır. Artık bir cemiyetin terleri, böyle bir istikâmet ile vasıflanmış olursa o cemiyet ne kadar yükselir, nekadar sosyal olgunlukların parlak bir örneği olmuş olur. İşte kudsî dinimizin bize emrettiği bu gibi vazifeler hakkıyla gözetilecek olsaİslâm muhiti, melekler kadar temiz bir sosyal topluluk halinde bulunmuş olur, bütün insanlık âlemi için uyulması gereken en parlak bir örnek bulunur. Evet.. İstikametden ayrılmayan bir zat, kendi hayatını en güzel bir şekilde tanzim etmiş olur. Mensup olduğu çevrenin hayrına çalışır, hiçbir kimsenin malına, canına, şerefine bir zararı dokunmaz. Her millet, istikâmeti yüceltir, Her insan istikâmeti sever. Ne yazık ki: Herkes istikâmette olmaz, bu husustaki geçici zorluklara tahammül gösteremez. Halbuki, istikâmet yüzünden bir sıkıntı, bir ceza görülse de bu geçicidir, bunun sonu selâmetdir, saadetdir, ebedî hayatı kazanmaya bir vesîledir.

Sait Paşa Merhumun şu kıt’ası ne kadar güzeldir.

“Halkı tahrib eyleyip de kendin âbât eyleme”

“Bu cihanda ev yapıp ukbayı berbat eyleme”

“Nefin için zâlimi bî rahme imdat eyleme”

“Âlemi tenfîr eden ahvali mutâd eyleme”

“Müstakim ol Hz. Allah utandırmaz seni”

113. zulüm etmiş olanlara meyletmeyiniz. Yoksa size ateş dokunur ve sizin için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan kimse yoktur. Sonra yardım göremezsiniz.

113. (Ve) Ey Ehli İmân!. (Zulmetmiş olanlara meyletmeyiniz.) Onlara en az bir eğilim bile göstermeyiniz, (yoksa size ateş dokunur) cehennem ateşi sıcaklığıyle size isabet eder. Artık nasıl olur da bir insan bir dünyevî menfaat düşüncesiyle zalim olanlara sevgi gösterir, nasıl olur da onlar ile oturur kalkar, onların hareketlerini doğru görür, onların yollarına gitmek ister. Hiç âhiret hayatını düşünmek icabetmez mi?. Orada öyle zâlimlere eğilim göstermiş olanları cehennem azâbından kim kurtarabilir?. (Ve) Ey insanlar!. (Sizin için Allah Teâlâ’dan başka yardımcılardan) kimse (yoktur) sizi onun azâbından kurtaracak bir yardımcı mevcut değildir. (Sonra yardımaulaşamazsınız) öyle zâlim kimselere meylederseniz Allah’ın azâbına uğrarsınız. Artık o azabtan kurtulabilmeniz için hiçbir kimseden bir yardım göremezsiniz. İşte zalimlere eğilim gösterenlerin müthiş âkibetleri!. Ya fiilen zulmedenlerin âkibetleri âhiretde ne olacaktır?. Bunu bir düşünerek titremek lâzım gelmez mi?.

§ Zulm; Gadr, haksızlık, adalete aykırı hareket, haktan bâtıla geçmek, bir şeyi kendi yeri olmayan bir mahalle koymak, bir hakkı hak edene vermemektir. İnsanın üzerine düşen şahsî, ictimâî, ilâhî vazifelerden herhangi birini terketmek bir zulmdur. Zulm ateşi dünyada zulme uğrayan âhirette de zâlimi yakar. “Zalim dahi bir zulme giriftar olur âhır” “Elbette olur ev yıkanın hanesi virân”

114. Ve namazı gündüzün iki tarafında ve geceden ve gündüze yakın saatlerde dosdoğru kıl. Şüphe yok ki, iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, güzelce düşünenler için iyi bir öğütdür.

114. (Ve) Ey yükümlü olan mü’minler!, (namazı) Üzerinize düşen farz namazları (gündüzün iki tarafında) öğle ve ikindi vakitlerinde (ve geceden gündüze yakın saatlerde) Yani: Akşam, yatsı, ve sabah vakitlerinde (dosdoğru kıl) rükün ve şartlarına uymak suretiyle edâ et. (Şüphe yok ki, güzellikler) Beş vakit namaz gibi güzel ibâdetler (kötülükleri giderir) bir nice küçük günahların affına sebep olur. Bu, bir günahların keffareti durumunda bulunmaktadır. Fakat büyük günahlardan dolayı herhalde tevbe edip af dilemek icabeder. (Bu) yani: Böyle doğrulukta ve namazların kılınmasiyle emiredilmesi veya bu Kur’an-ı Kerim (güzelce düşünenler için bir iyi öğütdür) hakkı kabul edenler için bir iyilikseverliktir, bir uyanma bir ıslah olma vesilesidir.

§ Evet.. istikâmet, en lüzumlu bir vazifedir. Namazdan imândan sonra ibâdetlerin en büyüğüdür. Nitekim sahihî müslimde mezkûr bir hadisi şerif şu mealdedir: Beş vakit namaz ile cuma namazı, diğer cuma gününe kadar aralarındaki günahlar için keffaretdir. “Kebâir” denilen büyük günahlardan kaçınıldıkça. Diğer bir hâdisi şerifde deniliyor ki: Rasûlü Ekrem, ashab-ı kiramına hitaben: Bana haber veriniz!. Sizden birinizin kapısı önünde bir ırmak bulunsa da ondan hergün beş defa yıkanacak olsa, ne dersiniz, onun kirinden birşey kalır mı?. Diye sordu… Onlar da Ya Rasûlüllah!. Onun kirinden birşey kalmaz, dediler, Rasûlü Ekrem de buyurdu ki, işte o, beş vakit namazın örneğidir. Cenâb-ı Hak, o namazlar ile hataları affeder. Binaenaleyh böyle pek faideli bir ibâdet ile mükellef olduğumuzdan dolayı Allah Teâlâya daima hamd ve şükr etmeliyiz. Böyle büyük ve kurtuluş vesilesi olan bir ibâdeti insan nasıl terkedebilir?. Hiç kendi hakikî fâidesini düşünmez mi?.

§ “Zülef” kelimesi: “Zilfe’nin çoğuludur. Çoğulun en azı da üçtür. Binaenaleyh gurup, vakit, yakınlık mânâsına gelen bu kelimeden maksat, gecenin gündüze yakın olan üç vaktinden ibaretdir ki, bunlar da sabah, akşam, ve yatsı vakitleridir. Gündüzün iki tarafından maksat da öğle ve ikindi namazı vakitleridir. Artık bu âyeti kerime de beş vakit namazın farziyeti için açık bir delildir. Nitekim bu farziyet, diğer âyetler ile ve hâdisi şerîfe ile ve icmâ-i ümmet ile sâbitdir. Bunun hilâfını iddia etmek, İslâm inancına tamamen terstir.

115. Ve sabr et. Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel iş yapanların mükâfatını zâyetmez.

115. (Ve) Resûlüm!. (Sabr et) yani: Kavmin eza ve cefasına tahammül ederek bu hususta sabr ve sebatdan ayrılma veya beş vakit namaza devam et, çoluk çocuğuna da namaz kılmalarını emr eyle, onları irşada çalış, bu vazifeleri yerine getirme hususunda sabr vesebat göster. (Zira şüphe yok ki. Allah Teâlâ güzel davrananların mükâfatını zâyetmez.) yani: insanları ikaz ve irşad için çalışınlar, namaz gibi dinî vazifelerini yerine getirmeye devam edenler, sabr ve sebatdan ayrılmayanlar güzel davranan zatlardır. Öyle iyilik yapan güzel amellere muvaffak olan zatların ise o amelleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere mükâfatsız kalmayacaktır. Ne muazzam bir ilâh va’d!. Elbetteki, Kerem Sahibi Yaratıcı güzel amellerde bulunan kullarını bir nice mükâfatlara kavuşturacaktır. Şüphesiz buna inanıyoruz. Artık bu yüce mükâfatlara ulaşmak için hak yolunda fedakârca bir şekilde çalışıp durmalı değil miyiz?.

116. Sizden evvelki asırlarda yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak bir kısım fazilet sahipleri bulunmalı değil miydi? Ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz bir kısmı müstesnâ ve o zulüm edenler ise kendilerinin içinde bulundukları refaha dünya varlığına uydular ve günahkâr kimseler oldular.

116. Hak Teâlâ Hazretleri bu mübârek âyetleriyle geçmiş ümmetlerin aralarında onları yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoymaya çalışan kimselerin pek az bulunmuş olduğunu, onların dünyevî lezzetlere, varlıklara düşkün olup dinî vazifelerini bırakmış olduklarını bildiriyor, ıslah edici bir hâlde yaşayan bir kavmi ise sadece bir zulm sebebiyle helâk etmediğini beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti!. (Sizden evvelki asırlarda) yani: Geçmiş ümmetler arasında (yeryüzünde bozgunculuktan alıkoyacak) millet fertlerini irşada, aydınlatmaya çalışacak (bir kısım fazilet sahipleri) güzel fikir, ilm ve irfana sahip zatlar (bulunmalı değil mi idi?.) Halbuki, bulunmamışlardır. (ancak onlardan kurtuluşa erdirdiğimiz birazı -müstesnâ) yani: O geçmiş asırlardaki kimselerden ancak az bir miktarı insanları bozgunculuktan, gayrı meşrûhareketlerden men edivermişlerdi. İşte yalnız bunlar kurtuluşa ermişlerdir. Diğerleri ise emr ve yasağı terketmiş, o gibi dinî vazifeleri yerine getirmez bulunmuşlardı. İşte bu sebeble helâke uğramışlardır, (ve o zulmedenler ise) durumlarını düzeltmediler (kendilerinin içinde bulundukları refaha) dünya varlığına, nefislerinin arzularına (uydular) yalnız bu dünyevî varlıkları elde etmeğe çalıştılar, kulluk vazifelerini yerine getirmekten kaçındılar (ve günahkâr kimseler oldular) küfr ve isyân içinde kalıp lâyık oldukları felâketlere kavuştular.

117. Ve senin Rabbin ahalisi iyi kimseler oldukları halde şehirleri haksızlıkla helâk eder olmadı..

117. (Ve) Ey Yüce Resûlüm!. (Senin Rab’bin) Kerem ve merhamet sahibi olan Yüce Yaratıcın (ahalisi İyi kimseler oldukları hâlde) yani: Birbirinin haklarına tecâvüz etmedikleri, bilâkis birbirine karşı ıslah edici hareketde bulundukları, aralarındaki muamelelerde doğruluktan, güzel davranıştan ayrılmadıkları, alış verişlerinde yaptıkları sözleşmelerde doğruluğa riâyetde bulunup durdukları takdirde onların ikâmetgâhları olan (şehirleri bir zulm ile helâk eder olmadı) yani: Cenab’ı Hak, kerem sahibi bir adildir, zulmden uzaktır, mülkünde dilediği şekilde tasarrufa sahiptir. Ahalisi ıslah edici, hukuka riayetkâr olan beldeler! felâketlere uğratmaz. Böyle zulm gibi görülecek bir fiil, o hikmet sahibi yaratıcıdan meydana gelmez. Ancak güzel davranıştan mahrum, birbirinin islahına çalışmaktan, haklarını gözetmekten nasiplerini almayan kavimler helâke uğrarlar, ülkeleri yıkılır, başkaları için bir ibret nümunesi kesilmiş olurlar. Diğer bir yoruma göre buradaki zulmdan maksat, küfr ve şirktir. Şöyle buyurulmuş oluyor ki: Herhangi bir ülke ahalisi kendi aralnnda ıslah edici, doğrulukla hareketettikçe yalnız müşrik olduklarından dolayı dünyada hemen umumî bir felâkete uğramazlar. Cenâb-ı Hak onları dünyada iken birden helâk etmez, onları bir müddet yaşatır. Bu da Allah’ın bir rahmeti ve ilâhî müsamahanın bir eseridir. Onlar dünyada küfr ve şirkten uzak kalabilecekleri bir müddet yaşarlar. Buna rağmen dinsizliklerinde devam etmiş olunca âhiretde Allah’ın azâbına uğrarlar. Fakat bir ülke ahalisi, kendi aralarında bozgunculuk yapmaya çalışırlarsa, insanların hukukuna tecâvüz ederlerse daha dünyada iken de azâb görürler, helâke uğrarlar, yurtları mahv ve harab olup feci bir tarih örneği meydana getirmiş olurlar.

Nitekim  Mülk küfr ile beraber devam eder, zulm ile beraber devam etmez. Denilmiştir. İşte Nuh, Hûd, Salih, Lût, Şuayb Aleyhimüsselâm gibi Peygamberlerin kavimleri de insanlara ezâ ve cefada bulunmuş, halka zulmeylemiş, iyilik dairesinden büsbütün uzak bulunmuş oldukları için köklerinden koparılmak suretiyle mahv ve yok olmuşlardır. Artık bütün o gibi helâke uğramış milletlerin tarihî durumlarından şimdiki cemiyetler ibret almalıdırlar.

118. Ve eğer Rabbin dilese idi, elbetde bütün insanları bir tek ümmet kılardı. Fakat onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır.

118. Bu mübârek âyetler, bütün insanların bir ümmet halinde bulunmasına ilâhî iradenin hikmet gereği taallûk etmemiş olduğunu ve Allah’ın rahmetine erişmiş olan zatlardan başka bütün insanlık arasında ihtilâfların devam edeceğini bildirmektedir. insanlığın öyle ihtilaflar için yaratılmış bulunduğu ve cehennemin insanlar ile cinlerdendoldurulacağı hususundaki ilâhî sözün tamam bulunmuş olduğu açıklanmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ’nın bütün iradeleri, fiilleri, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır. İnsanlık bu hikmetlere, menfaatlere hakkıyla göz geçirmez. Kısacası insanların, cinlerin yaratılışları, kendilerine farklı kabiliyetler verilmesi de bir hikmet gereğidir. Bununla beraber o hikmet sahibi yaratıcı, kendi mülkünde dilediği gibi tasarrufa kaadirdir, mâliktir. İşte bunlara işaret için buyuruyor ki: (Ve) Ey Yüce Resûlüm (eğer Rab’bin dileseydi elbetde bütün insanları bir tek ümmet kılardı) hepsini de İslâmîyetden ibaret olan bir milletin ehli kılmış olurdu. Hepsi de hak üzere toplanmış bulunurdu, bu husûsda aralarında ihtilâf olmazdı. (Fakat) hikmet gereği öyle dilemedi, artık (onlar ihtilâf eden kimseler olmaktan geri durmayacaklardır) aralarında din ve milliyet itibariyle ihtilaflar devam edecektir. Nitekim bugün de yeryüzündeki insanlar muhtelif dinlere ayrılmışlardır. Dinler tarihi bunu göstermektedir. Hatta bir dine mensup bulunanlar da kendi dinlerinde nice ihtilâflara düşmüşlerdir, fırkalara ayrılmışlardır. İslâmiyet gibi hakikî bir din olanca yüceliğiyle parlayıp dururken, bütün Allah’ın kullarını bir din kardeşliği içerisinde yaşamaya dâvet ederken bir nice kavimler bu ilâhî dinin hidayet sebebi olan nûrlarından istifade etmeyip de pek karanlık yolları takib edip durmaktadırlar.

119. Ancak Rabbinin rahmet ettiği kimseler müstesna. Ve onun içindir ki, onları yaratmıştır. Ve Rabbinin şu sözü de tamam olmuştur ki: Elbetde cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağımdır.

119. (Ancak Rab’binin rahmet ettiği kimseler müstesnâ) yani: Allah Teâlâ’nın sırf lûtf ve keremiyle kavuştukları temiz yaratılışlarını zâyi etmeyip hidayet yolunu takip eden, hakiki bir dine ulaşan zatlar öyle ihtilhaflardan uzakbulunmuşlardır. (Ve) Kısacası (onun içindir ki) öyle ihtilâf sahiplerinin ayrılığa devam etmeleri, Allah’ın rahmetine lâyık olan zatların da o sayede ihtilâflardan uzak hakkın rahmetine nâil bulunmaları içindir ki (onları) o insanları hikmet sahibi Yaratıcı (yaratmıştır.) Varlık sahasına çıkarmıştır. Onların tmiz yaratılışlarını dünyada koruyup koruyamayacakalrını, iyi kullanıp kullanamayacaklarını Cenab’ı Hak, ilmî ezelîsiyle bildiği için onların gelecekteki hareketlerini vaktiyle levh-ı mahfuzda tesbit buyurmuştur. (Ve Rab’binin şu sözü de) yani: Hak Teâlâ’nın şu vâ’di de, veya şu şekilde meleklere haber vermiş olması da (tamam olmuştur ki: Elbette cehennemi bütün cinlerden ve insanlardan dolduracağımdır.) Yani: Her iki topluluktan da kâfirler, bir kısım asiler cehenneme sevkedileceklerdir. Bu, muhakkaktır. Artık kâfir olanlar cehennemde ebedîyen kalacaklardır, İmân sahibi olan bir kısım asiler de bir müddet cehennemde kalıp sonra Allah’ın affına kavuşarak cehennemden çıkarılacaklardır.

120. Peygamberlerin bütün haberlerinden kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana anlatıyoruz. Ve bunda sana hak ve mü’minler için bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.

120. Bu mübârek âyetler de Kur’an’ı Kerim’deki peygamberlere ait kıssa’ların pek mühim faidelerini bildiriyor, İmân etmeyenleri tehdit ediyor. Cenâb-ı Hak’kın yüce vasıflarına işaret ederek onun kutsal varlığına karşı hiç bir şeyin gizli kalamıyacağını beyan ile insanları uyanmaya, güzel amellere ve Hak Teâlâ’ya dayanmaya dâvet buyuruyor. Şöyle ki: Ey Yüce Resûlüm!. (Peygamberlerin bütün haberlerinden) hayat tarihlerine, ümmetlerini Allah’ın dinine ne şekilde dâvet etmeye, irşâd ve aydınlatmaya çalışmış olduklarına dâir olup (kendisiyle kalbini tesbit edeceğimiz olanlarını sana hikâye ediyoruz.) seninde peygamberlikvazifeni yerine getirmeye çalışman ve dinsizlerin eziyetlerine tahammül etmen için o kıssaları, o ibret verici hadiseleri Kur’an lisanı ile sana haber veriyoruz. (Ve bunda) Bu sûre-i celilede veya bildirilen bu gibi bir kıssada birçok faideler vardır. Kısacası birinci fâide (sana) bu suretle (hak) gelmiştir. Yani: Allah’ın birliğini gösteren deliller bildirilmiştir. Senin peygambe ri i kic vasıflanmış, adâletle ve doğrulukta emrolunmuş olduğuna dâir ilâhî açıklamalar ortaya çıkmıştır. (Ve) İkinci fâide olarak da (mü’minler için bir öğüt) meydana gelmiştir. Yani: Mü’minlerin isyandan kaçınmaları için, dinî vazifelerini güzelce yapmaları için kendilerine pek hayrı tavsiye edici bir nasihat verilmiştir. (Ve) Üçüncü bir fâide olmak üzere de mü’minler için (bir uyarı gelmiştir.) yani: Onlara dünya ve âhiret azâblarını, felâketlerini hatırlatan, kendilerini salih amellere teşvik eden bir ilâhî teşvik ve tehdit yüz göstermiştir.

121. Ve imân etmeyenlere de ki: Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız, şüphe yok ki, biz de çalışanlarız.

121. (Ve) Yüce Resûlüm!. (İmân etmeyenlere) Bu hakikatları inkâr edenlere, bunları, düşünerek hallerini ıslaha çalışmayanlara (de ki:) artık ey inkarcılar, inatçılar!. (Siz kendi gücünüz nisbetinde çalışınız) Tercih ettiğiniz hal üzere devam ediniz (Şüphe yok ki, biz de çalışanlarız) biz de bulunduğumuz hal üzere sebât edeceğiz, İslâm dinine bağlılıkta, davette bulunup halkı irşada çalışıp duracağız.

122. Ve siz bekleyiniz, şüphesiz ki biz de beklemekteyiz.

122. (Ve) Ey Yüce Peygamberim!. O hakkı kabul etmeyen cahillere şunu da de ki: (Siz gözetiniz) Bu kötü hareketinizin âkıbetini bekleyiniz veyahut bizim âkıbetimizin nasıl olacağını siz bekleyip durunuz. (Şüphesiz ki biz de gözetenleriz.) Biz de sizin ne gibi fena bir akıbete uğrayacağınızı beklemekteyiz.Veyahut bizde Cenab’ı Hak’kın bizlere vâd buyurmuş olduğu bağışlanmayı, lûtf ve ihsanı beklemekteyiz. Artık hangimizin doğru bir şekilde hareket etmekde olduğumuz meydana çıkacaktır. Bu yüce beyan, mü’minler hakkında müjdeyi; kâfirler hakkında da tehdidi içermektedir.

123. Ve göklerin ve yerin gaybı Allah içindir ve her iş de ona döndürülecektir. Artık ona ibâdet et ve ona tevekkülde bulun ve Rabbin neler yapmakta olduğunuzdan aslâ gâfil değildir.

123. (Ve) Ey muhterem Son Peygamber!. (Göklerin ve yerin gaybı Allah içindir) şüphe yok ki, o Yüce Yaratıcı, hepinizin durumunu bilmektedir. Onun için mahlûklarının hiçbir hâli gizli kalamaz. (Ve her iş de ona döndürülecektir.) dindarların da, dinsizlerin de bütün yaptıkları o ezelî mâbud tarafından bilinmektedir, onlar bütün o hikmet sahibi Yaratıcı’nın yüce mahkemesine gönderileceklerdir. Hepsi de amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. (Artık) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm sen ancak (ona) o Yüce Yaratıcı’ya (ibâdet et) o’ndan başkasına ibâdet edilmesi asla câiz olamaz (ve) bütün işlerinde (ona tevekkülde bulun) o Kerem sahibi Mâbuduna her hususta sığın. Seni koruyan, seni muvaffakiyetlere kavuşturan ancak o kerem sahibi ve ezelî olan Allah Teâlâ’dır. (Ve Rab’bin neler yapmakta olduğunuzda”! asla gâfil değildir.) İmân ettik. O Kerem Sahibi Mâbud,-mü’min kullarını güzel amellerinden dolayı lûtf ve ihsânına kavuşturur. Dinsiz, âsi kimseleri de o kötü harketlerinin cezasına kavuşturur. Evet.. Bütün kâinatın gizli, açık hallerini hakkıyla bilen bir Yüce Yaratıcı, elbette ki, bütün kullarının işlerini ve fiillerini hakkıyla bilir, ve herkesi lâyık olduğu akıbetlere kavuşturur. Kısacası bu kutsî âyetler, bizlere vazifelerimizi bildiriyor, bizleri en faziletli şekilde yaşamayateşvik buyuruyor. Bizlere kurtuluş rehberi olacak zatların temiz hayatlarını, pek haysiyetli muamelelerini göstermiş bulunuyor, İşte bu sûre-i celîleyi takip eden Yûsuf Sûresi de bizlere pek ahlâkî, ictimâî ve ibretli bir kıssayı, bir tarihî olayı haber verecektir. Ve Hamd Allah’adır…