BAKARA SURESİ

150. Ve her nereden sefere çıkarsan hemen yüzünü Mescidi Haram tarafına çevir ve her nerede bulunursanız yüzlerinizi, onun tarafına çeviriniz. Ta ki İnsanlar için sizin Üzerinize bir delil bulunmasın. Ancak onlardan zalim olanlar müstesna. Artık onlardan korkmayınız. Ve benden korkunuz. Hem üzerinizdeki nimetimi itmam edeyim, hem de hidayete nâil olmanızı ümit edebilesiniz.

150. Bu ayeti kerime kıbleye yönelme meselesini pekiştirmekte ve yerleştirmektedir. Çünkü bu husustaki nesh, kıblenin değişmesi hakkındaki emir, bir ilâhî İmtihandır, yanlış anlaşılması, yanlış telâkki edilmesi muhtemeldir. Binaenaleyh bu emir kendisinde bir şüpheye, bir tereddüde mahal kalmaması için hikmete binaen üç kere tekid buyrulmuştur.

Bununla beraber, bu üç emrin ikisi bizzat Hz. Peygambere üçüncüsü de bütün ümmeti Muhammede müteveccih bulunmuştur. Şöyle buyruluyor ki: (Ve her nereden) sefere (çıkarsan) namazda (yüzünü hemen Mescidi Haram tarafına çevir.) O yöne doğru namaz kıl. (Ve) ey rahmete ermiş!..

Sizler de (her nerede bulunursanız) gerek yurdunuzda ve gerek sefer halinde (yüzlerinizi) namaz kılarken (onun) o mescidi haramın (tarafına döndürünüz.) Bu bir hikmet gereğidir. (Takî İnsanlar için aleyhinize bir delil bulunmasın) Şöyle ki: Tevrat’ta ahir zaman peygamberinin kudüs tarafını bırakıp kâbe tarafına namaz kılacağı yazılıdır. Eğer şimdi müslümanlar kâbe tarafına namaz kılmayacak olsalar, bir kısım inkarcılar bunu delil getirmeye kalkışırlar, eğer bu zat, ahir zaman peygamberi olsa idi Tevrat’ın bildirdiği şekilde kâbe tarafına dönüp namaz kılarlardı, derdiler.

Artık bu gibi bir delil getirmeye meydan kalmaması için hemen Kâbe tarafına yönelerek namaza devam ediniz. (Ancak o zalimlerden) o hakkı inkâr eden topluluktan (olanlar müstesna.) Onlar da kendi kuruntularına göre aleyhinize delil getirmek isterler. Meselâ derler ki: Muhammed -aleyhisselâm- ın kâbe tarafına yönelmesi, kavminin dinîne meyhnden ve beldesine muhabbetinden dolayıdır.

Bu gibi sözlerin ise ne ehemmiyeti vardır. Bunlar aleyhte bir delil olacak şeyler değildir. (Artık) Ey müslümanlar! (onlardan) o zalimler, cahiller topluluğundan (korkmayınız) onların öyle yerme ve ayıplamalarına bakmayınız. Onlar size bir zarar veremezler, benim emirlerime sarılınız. (Ve benden korkunuz) ki (hem üzerinizdeki nimetimi tamamlayayım, hem de hidâyete nâil olmanızı) hidayet üzere devamlı olmanızı (ümit edebilesiniz.)

§ Bu ayeti kerimedeki nîmetin tamamından maksat, İslâmiyet üzere ölmektir. Veya cennete girmek ile Allah Teâlâyı görme şerefine ermektir. § Bu ayeti kerimede şuna da işaret vardır ki hiç bir kimse iyi bir âkibete nâil olacağını kesin olarak bilemez, nice kimseler senelerce hidayet yolunda iken bilahara bundan çıkmış dalâlete düşmüşlerdir. Binaenaleyh hidayet üzere devamlı olmayı Cenâb-ı Haktan niyaz etmeli, bu muvaffakiyet! ancak onun şefkat ve merhametinden beklemelidir.

151. Nitekim sizin içinizde sizden bir peygamber gönderdik ki sizebizim ayetlerimizi okuyor ve sizleri tezkiye ediyor ve sizlere hitap, hikmet öğretiyor. Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri öğretiyor.

151. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hakkın müslümanlar için nimetlerini tamamlayacağına dair olan vadini bizlere hatırlatıyor. Bu ümmet hakkında nice ilâhî lutüfların tecellî etmiş olduğunu gösteriyor ve kısaca şöyle buyuruyor: Ey ümmeti muhammed (Nitekim sizin içinizde) İbrahim aleyhisselâmın mübârek soyundan olmak üzere (sizden) insanlar cinsinden (bir peygamber gönderdik ki) o son peygamber Hz. Muhammed’dir.

O öyle bir peygamberdir ki, ey insanlar! (Sizi bizim ayetlerimizi) Kur’ân’ı Kerim’i (okuyor) tilâvette bulunuyor (ve sizleri tezkiye ediyor) sizleri küfür ve günahtan temizlemeye çalışıyor (Ve sizlere kitabı) Kur’ân-ı Kerim’i (hikmeti) ahlâka, ictimaiyata, muamelâta ait hayatın tanzimini gerektiren hükümleri (öğretiyor.

Ve sizlere bilmedikleriniz şeyleri) tefekkür ile, düşünme ile bilinemeyip ilâhî vahiy vasıtasıyla bilinen bir nice meseleleri (öğretiyor.) Ne büyük bir rehber, ne muazzam bir peygamber!

Evet… Peygamber Efendimiz bütün insanlığı hak ve hakikatten haberdar etmek, insanlık alemini maddî ve manevî hasletlerle süslemek ve onları uyarmak için Allah tarafından insanlığa en büyük bir nîmettir. Ne mutlu bunu takdir ederek yüce peygamberin o mukaddes hayatını kurtuluş ve saadet rehberi edinenlere!

152. Artık beni zikrediniz ki ben de sizi zikiredeyim. Ve bana şükrediniz, bana nankörlükte bulunmayınız.

152. Bu ayeti kerimede Cenâb-ı Hakkın o muazzam nimetlerine nâil olan insanlara, düşünme ve teşekkür vazîfelerini telkin buyuruyor. Evet… Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki (Artık beni zikrediniz.) kalbinizi, ruhunuzu, lisanınızı benim zikrimle aydınlatınız ve süsleyiniz.

Namaza, niyaza, tevhid ve tesbihe devam ediniz, (ki ben de sizi anayım.) Sizin ibadetlerinizi kabul, sizi sıkıntı ve belâ anlarında himaye edip koruyayım. (Ve) ey kullarım! Nâil olduğunuz nimetlerden dolayı (bana şükrediniz.) Bu nimetlere ibâdet ve itaatle karşılık veriniz. (Bana nankörlükte bulunmayınız.) Nimetlerimi inkâr, emrime isyan etmek suretiyle nankörlükte bulunmaktan sakınınız, sizin ebedî selâmet ve saadetiniz buna bağlıdır.

§ Zikr: Lûgatte anmak, yad etmek, hatıra getirmek, beyan ve ifade etmek, hafızada olanları hatırlamak gibi manalara gelir, İstilahta Cenâb-ı Hakkın yüce ismini büyüklüğünü ve uluhiyetini anmaktır ki üç şekilde olur. Şöyle ki: Ya lisânen olur.

Bu, Hak Teâlâ’nın mübârek isimlerinden birini veya bir kaçını lisan ile söylemektir. Allah… Allah… denilmesi gibi. Ya bedenen olur.

Bu da namaz, oruç gibi ibâdetleri ifa etmektir. Veya kalben olur. Bu da: Allah-u Teâlâ’nın varlığını, kudret ve azametini düşünüp ruhî bir neş’eyi elde etmektir. Ya ilâhî! beni gafletten uyandır daim, Zikrü fikrinle benim kalbimi tenvir eyle. Allahım! Beni daima gafletten uyandır, Senin zikrin ve fikrinle benim kalbimi aydınlat.

§ Şükür; İyiliğe karşı minnettarlık göstermektir, İyiliğe karşı sözleveya fiile gösterilen kadirşinaslıktır. Cenâb-ı Hakka şükretmek ise üç şekilde olur. Birincisi: Lisânen şükürdür. Bu, Cenab’ı Hakkın nimetlerine karşı yüce Allah’a dil ile saygı göstermektir. İkincisi: Bedenen şükürdür. Bu da Hak Teâlâ’nın nimetlerini hatırlayarak şükür secdesine kapanmak gibi bir şekilde olur. Üçüncüsü de: Kalben şükürdür ki bu da Allah’ın nimetlerini düşünerek kalben saygılı hislerle mütehassis olmaktır. Şükrün zıddı, küfr ve nankörlüktür ki nîmeti gizlemek ve inkâr eylemektir. Nitekim bir zat şöyle demiştir:

 

Nimete şükr etmek, nimeti artırır.

Nîmete karşı nankörlükte bulunmak da nimetin yok olmasına, elden çıkmasına sebep olur.

153. Ey mü’minler! Sabır ile namaz ile yardım isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.

153. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hakkın bir çok nimetlerine nâil olan müslümanların bir hikmet gereği olarak bazı hoş olmayan hallere maruz kalabileceklerini, bu takdirde sabır ile ve namaz ile yardım isteğinde bulunup mükâfata ereceklerini gösteriyor.

Evet… Buyruluyor ki: (Ey İman edenler!) günahlardan kaçınmak, bazı belalara, müsibetlere tahammül edebilmek, cihada, ibâdet ve itaata devamda bulunabilmek gibi hususlarda (sabır ile ve namaz ile) Allah Teâlâ’dan (yardım isteyiniz.) Ümitsizlik ve kedere kapılmayınız. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sabredenlerle beraberdir.) Yani onların sabrını bilir, kendilerine imdat eder, mükâfatlar ihsan buyurur.

§ Sabır: Acıya katlanmak, insan tabiatına uygun olmayan hallere karşı telâş göstermeyip sarsılmadan tahammül etmek demektir. Akıl ve şeriata aykırı şeylerden kaçınarak nefsi tutmak ta sabırdır. Sabreden zafer bulur. Nitekim şöyle denilmiştir:

Evet… Sabır acıdır, müşküldür, fakat meyvesi pek tatlıdır. Bir çok eziyetler sabır ve sebat, hakka dua ve niyaz sayesinde ortadan kalkar. İşte, namazda insanın ruhuna, azmine kuvvet veren en yüce dua ve niyâzı kapsayan bir ibâdet olduğundan buna güzelce devam edilmesi de insanın maddî ve mânevî kederlerini, üzüntülerin! gidermeğe en mükemmel bir vesîledir.

154. Ve Allah yolunda öldürülenlere, ölülerdir, demeyiniz. Yok, onlar hayattadırlar, fakat siz bilmezsiniz.

154. Bu âyeti kerime de işâret ediyor ki, hak yolunda cihad da bulunup şehid olmak ta nefse ağır gelirse de bu gerçekte bir mutlu,ebedî hayata nâil olmaktan başka değildir. Artık buna sabredilmez mi? Evet… Buyuruluyor ki (Ve) Ey müslümanlar!.. (Allah yolunda Öldürülenlere de ölülerdir demeyiniz.) Onlar hak yolunda fâni hayatı terk edip ebedî bir hayata ermişlerdir.

Onlar kendilerine tahsis edilen yüksek makamlarda rızıklandırılmaktadırlar. Nice ruhanî, mânevî nimetlere nâil bulunmaktadırlar. Artık onlara nasıl “ölüler” denilebilir? (Yok onlar hayattadırlar.) Onların bu hayatını (fakat siz bilmezsiniz.) Onların hayat şekli akıl ile değil vahyi ilâhî ile malumdur. Onların hayatı dünyadaki hayatın kat kat üstündedir. Buna dair bir çok hadisi şerif de vardır.

155. Vallahi biz sizleri elbette biraz korku ile açlık ile mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile imtahan edeceğiz. Sabredenleri müjdele.

155. Bu âyeti kerime hakikî mü’minlerin bir hikmete binaen bâzı hoş görmeyecekleri hallere mâruz kalacaklarını ve o zaman Cenab’ı Hakkın takdirine teslimiyet gösterip tesellî olacaklarını mükâfat elde edeceklerini gösteriyor.

Şöyle ki: Ey ümmeti Muhammed (Bir olan Yüce Zatıma andolsun ki, biz sizleri elbette biraz korku ile) düşman endişesi ile (biraz açlık ile) kıtlık ve pahalılık ile (mallardan, canlardan, mahsulâttan biraz eksiklik ile) bunların helâkiyle, ölmesi, öldürülmesi, ihtiyar ve hasta olması ile, gelişip artmayıp zâyi bulunması ile (imtihan edeceğiz.) Bu takdiri ilâhiye hanginizin razı, sabırlı olup olmadığını meydana çıkaracağız. Rasûlüm!…

Sen de şu kendilerine gelen bu gibi müsibetlere karşı (sabredenleri müjdele) Onlar bu yüzden ne büyük mükâfatlara nâil olacaklardır.

156. Onlar ki, kendilerine bir musîbet isâbet ettiği zaman: “Biz Allah içiniz ve biz sonunda ona döneceğiz” derler.

156. Bu âyeti kerime de hakikaten sabırlı olanların kimlerden ibâret olduklarını bildiriyor. Şöyle ki: (Onlar) o sabredenler, o zatlardır (ki, kendilerine) hak tarafından (bir musibet) kötü, hoş görmeyecekleri bir hâdise (isâbet ettiği zaman) büyük bir ümitsizlik ve kedere kapılmazlar.

Belki (= Biz Allah içiniz, bîz sonunda ona döneceğiz, derler.) Yani: Biz Allah Teâlâ’nın kullarıyız, onun kölesiyiz, ve sonunda onun mânevî huzuruna, âhiret âlemine dönüp gideceğiz. Bu geçici hayatın ne ehemmiyeti vardır, bu hayatta göreceğimiz şeyler geçicidir. Bu hoş olmayan haller de yok olur, bunlardan dolayı sevaba nâil oluruz diye teselli bulurlar.

157. İşte onlar için Rableri tarafından mağfiretler ve rahmet vardır. Hidâyete erenler de onlardır.

157. Bu âyeti kerime de sabredenlerin nâil olacakları mükâfatı açıklıyor. Şöyle ki: (İşte onlar) o kendilerinin Allah’a döneceklerini söyleyen sabırlı zatlar (İçin Rabbleri tarafından mağfiretler) vardır (ve rahmet vardır.) Lûtf ve ihsan takdir edilmiştir. (Ve hidâyete erenler de) doğru yolu takip etmiş olanlar da (onlardır.) Ne büyük başarı!

§ Salevât: Salatin çoğuludur. Salât ta: Allah’tan rahmet, günahları affetmek ve örtmektir. Meleklerden istiğfardır. Ve mü’minlerden de dua mânâsınadır. Namaz dediğimiz ibâdetin de ismidir.

§ istirca: Rücu etmek, geri dönmek ve müsibet zamanında

Biz Allah içiniz, biz sonunda ona döneceğiz, demektir. İstirca: Yalnız lisan ile değil kalp ile de olmalıdır. Şöyle ki: Bir mü’min bâzı belâlara düşebilir. Fakat düşünür, bunda da elbet bir hikmet vardır der. Ben şu kadar ilâhî nimetlere mazhar bulunuyorum, elhamdülillah müslümânım, Hz. muhammed’in ümmetindenim, şimdi böyle bir musibete tutulmam da elbette ilâhî bir hikmet gereğidir. Cenâb-ı Hakkın bana verdiği nimetler şimdi elimden aldığı nimetlerden kat kat fazladır.

Veren de odur, alan da odur. Ben de nihâyet onun mânevî huzuruna gideceğim, ebedî hayata nâil olacağım. Artık bu geçici belânın ne ehemmiyeti vardır? diye güzel kanaatini gösterir. Böyle bir kanaat ise insana teselli verir. İnsanın güzel inancına delalet eder, bu yüzden sevap ve mükâfata nâil olur.

Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Bir müslümana bir dert, bir ağrı, bir düşünce, bir gam, bir hüzün, İsabet etmez ki, hattâ bir uzvuna bir diken batmaz ki illâ onun sebebiyle Cenâb-ı Hak o müslümanın hatalarını affeder ve örter.” Bu arıza, o müslüman için günahlarına keffaret olmuş olur. Ne büyük ilâhî merhamet. Diğer bir hadisi şerifte de buyrulmuştur ki: “Mü’mine her eziyet veren şey bir musibettir.” İşte böyle bir musibete karşı

diyen mü’minler ilâhî affa ve ilâhî lütufa nâil olacaklardır.

§ İbrahim Hakkı merhumun şu kıtası ne kadar güzeldir.

“Haktan olacak işler”

“Boştur gamü teşvişler”

“Hak bildiğini işler”

“Mevlâ görelim neyler”

“Neylerse güzel eyler”

158. Şüphe yok ki Sefa ile Merve Allah Teâlâ’nın şaairinden “dinî merasiminden” dir. Artık her kim haç veya umre niyetiyle Beytullahı ziyâret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında kendisi için hiç bir günah yoktur. Ve her kim bir hayri nafile olarak yaparsa şüphe yok ki Allah Teâlâ kabul edendir, bilendir.

158. Bu âyeti kerime; sözle ve fiil ile Allah’ı zikretmeyi içine alan büyük dinî bir vazîfemizi bizlere beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.. (Şüphe yok ki Sefa ile Merve) denilen iki mevki arasında sizin gidip gelmeniz, Say denilen dinî merasimi ifa etmeniz (Allah Teâlâ’nın şaairindendir.) Ona yapılan ibâdetler, muhabbetler, alâmetlerindendir.

(Artık her kini Haç veya Ûmre niyetiyle Beytullahı ziyâret ederse tavafı bu ikisiyle beraber yapmasında) yani Kâbe’i Muazzamayı ziyaret eder de onu tavaf etmekle beraber Sefa ile Merve arasında da gider gelir ise bundan dolayı (kendisi için hiç bir günah) sakınca (yoktur.) Bu da bir kulluk vazifesidir, bir itaat alametidir.

(Ve her kim) böyle (bir hayri tatavveen) kendisine vâcip olmasa dahi sırf (Allah rızâsı için yaparsa) pek çok sevâba, mükâfata nâil olur. Zira, (şüphe yok ki Allah Teâlâ şâkirdir) kullarını güzel amellerinden dolayı sevaba nâil buyurur. (Alimdir) her şeyi hakkıyla bilir. Herkese niyetine, ihlasına göre mükâfat ve cezâ verir.

§ Sefa ve Merve: Kâbe’i Muazzamanın hemen bir tarafında bulunan iki tepeden ibarettir. Bunlar bir cadde ile biri birine bağlıdır. Sefa tarafından başlanıp 4 defa Merveye, 3 defa da Merve tarafından Sefaya gidip gelmek biz Hanefilerce bir vaciptir.

Bunlar Beytullahı tavaftan sonra yapılır. Bu, İmamı Ahmete göre sünnettir. İmamı Mâlik ile imami Şâfiye göre de farzdır. Haccın erkânından sayılmıştır. Vaktiyle Sefa ile Mervede birer put vardı. Müşrikler bunları ziyâret ederlerdi. İslâmiyet hâkim olunca o iki put kırılmış, atılmış, o iki mübârek makam bunlardan temizlenmişti.

Bununla beraber bâzı müslümanlar, bu putların böyle vaktiyle bulunmuş olduğundan dolayı bu iki makam arasında gidip gelmeden çekinmişlerdi. Bu âyeti kerime ise böyle bir çekinmeye lüzum olmadığını beyan buyurmuştur.

§ Rasûli Ekrem Hazretleri Hudeybiye anlaşması gereğince hicretin 7. senesi Medine-i Münevvereden Mekke-i Mükerremeye gitmiş, iki bin kadar eshabı kiramı ile Beytullahı ziyaret etmiş ve Sefa ile Merve arasında eshabı kiramın kuvvet ve yiğitliğini göstermek için süratle gidip gelmişlerdi.

Buna “Say denilir. Bu say, bu hareket tarzı Yüce Yaratıcıya saygıyı, İhtiyaçları arz için Beytullahın mübârek kapısı önünde bir şevk ve heyecan ile tekrar tekrar gidip gelerek ilâhî rahmeti beklemenin bir sembolü yerinde bulunmuştur.

§ Hac: Lûgatte tazim edilecek makamları ve diğer yerleri ziyaret kasdinde bulunmaktır. Şeri Şerifte Arafat denilen yerde belirli vakitte bir miktar durmaktan, sonra da gidip Kâbe-i Muazzamayı tavaf suretiyle ziyaret etmekten ibarettir ki, şartlarını taşıyanlar için bu ziyaret bir defaya mahsus olmak üzere farzdır.

Sonra tekrar ziyâret etmek tatavvû, nâfile kabilinden olup sevâba vesîle olan bir ibâdettir. Haç eden zata “Hacı” denir. Ûmre ise lûgatte ziyâret mânasınadır. İstilâhta Kâbe-i Muazzamayı tavaftan ve Sefa ile Merve arasında gidip gelmekten ibârettir. Bunun belirli bir zamanı yoktur. Ve bunun için Arafatta bulunmak lâzım değildir. Bu bir sünneti müekkededir. .Bunu yapan zata “mutemir” denilir.

159. O kimseler ki bizim indirmiş olduğumuz açık delilleri ve hidâyeti İnsanlara açıkça beyan etmiş olduğumuzdan sonra saklarlar, muhakkak onlara Allah Teâlâ lânet eder. Ve onlara lânet ediciler de lânette bulunurlar.

159. Bu âyeti kerime, Peygamberimizin mübârek vasıflarını, İslâmiyetin doğruluğunu, kitaplarında görüp okumuş olan bir takım Yahudi âlimleri hakkında nâzil olmuştur. Ensardan bâzıları, Rasûli Ekrem Efendimizin Tevrat’ta yazılı olan vasıflarını Yahudi bilginlerinden sormuşlar. Onlar ise bunu bile bile saklayıp beyan etmemişlerdi. İşte bu gibi hareketlerin çirkinliğini beyan için şöyle buyruluyor:

(O kimseler ki, bizim indirmiş olduğumuz açık delilleri) recm âyeti gibi, son peygamberin vasıfları gibi şeyleri (ve hidâyeti) o peygambere imâna, ona tâbi olmanın gereğine dalâlet eden mucizeleri biz Tevrat’ta ve diğer semavî kitaplarda (İnsanlara açıkça beyan etmiş olduğumuzdan sonra) bir kıskançlık, bir inâdî küfür eseri olarak (saklarlar) halka bildirmezler. İşte (muhakkak onlara Allah Teâlâ lânet eder.)

Onlarırahmetinden ebediyyen mahrum bırakır. (Ve onlara iânet ediciler de lânette bulunurlar.) Onlara lânet etmesini Cenab’ı Haktan dilerler. Bu lânet okuyanlar, bütün insan ve cinlerin mü’minleridir, veyahut kendilerine mahsus birer lisan ile bütün mahlukattır.

§ Bu ilâhî beyan: Naslara dayalı ve onlardan çıkarılmış olan dinî ilimlerin saklanılmayıp lüzumuna göre açıklanmasını ve ilâm edilmesini icap etmektedir.

160. Ancak tövbe edenler, islâhta bulunanlar ve açıklayanlar müstesna. İşte ben onların tövbelerini kabul ederim. Ve tevbeyi çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.

160. Bu âyeti kerime de, tevbe ve istiğfar edenlere rahmet ve mağfiret kapılarının açık bulunduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki, küfür ve isyanlarından dolayı (tövbe edenleri ve) bozduklarını (islâh eyleyenler ve) kitaplarda gördükleri hakikatleri saklamaktan vaz geçip (beyanda bulunanlar müstesna, işte) onlar lânete hedef olmaktan kurtulurlar. (Ben onların tövbelerînî kabul ederim.)

kendilerini azaptan kurtarırım. (Ve tevbeleri çokça kabul eden, esirgeyen ancak benim.) Bana yönelenlere merhamet ve lûtf um boldur. Artık bütün insanlar durumlarını düzelterek bu ilâhî lütfu elde etmek için koşmalı değil midirler?

161. Muhakkak o kimseler ki kâfir oldular ve onlar kâfir oldukları halde öldüler. İşte Allah Teâlâ’nın lâneti de, meleklerin ve bütün insanların lânetleri de onların üzerinedir.

161. Bu âyeti kerime kimlerin ebedî bir şekilde lânete, cehennem azabına mâruz kalacaklarını şöylece gösteriyor. (O kimseler ki kâfir oldular) Allah Teâlâ’yı onun birliğini ve diğer İman edilecek şeyleri ve bilhassa son peygamberi inkâr ettiler, o büyük peygamberin vasıflarını sakladılar, itiraf etmediler (Ve onlar) böyle (kâfir oldukları halde öldüler.) Daha hayatta iken tevbe edip af dilemediler.

(İşte Allah Teâlâ’nın lânetide) bunların üzerinedir, Cenâb-ı Hak bunları ebediyyen azaba uğratacaktır. (Meleklerin ve bütün insanların lânetleri de onların üzerinedir.) Yarabbi! Bu kâfirleri lâik oldukları azaba kavuştur, Rahmetinden ebediyyen mahrum bırak diye lânet okurlar. İnsanları müminleri o kâfirler için böyle lânet edecekleri gibi kâfirler de yarın âhirette biribirine lânette bulunacaklardır. Çünkü onlar dünyada biri birini aldatarak küfre sevkettikleri için ahirette bu hareketlerinin kötülüğünü görünce biri birine lânet etmeğe başlayacaklardır.

162. Orada ebedî bir halde kalacaklardır. Onlardan azap hafifletilmez ve kendilerine aslâ bakılmaz.

162. Bu âyeti kerime de, lânete hedef olacakların ne fena felâketlere uğrayacaklarını gösteriyor. Şöyle ki; onlar, o lânete uğrayanlar (Orada) cehennemde veya lânet içinde (ebedî olarak kalacaklardır.) Haklarında hiç bir şefaat ve saire kabul edilmiyecektir. (Onlardan azap hafîfleştirilmeyecektir.)

Daima aynı azaba mâruz kalacaklardır. (Ve kendilerine aslâ bakılmayacaktır.) Onların yalvarıp yakarmalarına aslâ iltifat olunmayacaktır. Allah’ım, ne elem verici âkıbet!.. Artık böyle bir lânete, felâkete uğramamak için bir kurtuluş çaresi aramalı değilmidir?

163. Ve sizin ilahınız, bir tek ilahtır. O rahman ve rahim olan Allah’tan başka bir tanrı yoktur.

163. Bu âyeti kerime, bütün insanları bir birlik dairesine dâvet ediyor. Onlara lânetten, azaptan kurtulmanın yolunu gösteriyor. Evet buyrulmuş oluyor ki: Ey insanlar! Uyanınız. Öyle fânî, yaratılmış şeylere tapmayınız. Onları mabut edinmeyiniz. (ve) biliniz ki (sizin ilahınız) Yaratıcınız, mabudunuz (bir tek ilahtır.) Bir benzeri, ortağı olmayan Yüce Allah’tır, hepiniz onun kullarısınız. (Ondan başka) hakikî (bir ilâh yoktur.)

Bütün kainatın yaratıcısı, mabudu yalnız odur. O (rahmandır) kullarını esirgeyen, koruyan, rahmetine erdiren odur. Ve O (râhimdir.) Bütün mahlûkatına en rekik (ince) merhametlerde bulunan onlardan tövbe edenlere kusurlarını af edip bağışlayan ancak odur. Artık yalnız ona yönelmeli, ondan aflar, keremler niyaz etmeli değil midir?

164. Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında, gece ile gündüzün birbirini takibinde. İnsanlara faydalı olan şeyler ile denizde akıp giden gemilerde ve Allah’ın semadan indirip onunla yeryüzüne ölümünden sonra hayat verdiği suda ve yeryüzünde her nevi hayat sahibi mahlukatı yaymasında, rüzgârların değiştirilmesinde ve gök ile yer arasında emre hazır olan bulutta düşünen bir kavm için elbette nice alâmetler vardır.

164. Bu âyeti kerime de, Cenâb-ı Hakkın varlığını, birliğini, kudret ve azametini gösteren yaratılış hârikalarını insanlığın dikkat nazarına takdim ediyor. Evet…. buyruluyor ki: Ey insanlar! Bir kere gözünüzü açın da güzelce bir düşününüz. (Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında) büyük alâmetler, hakkın varlığına büyük delâletler vardır. O muazzam sema kubbeleri, nedir? Şu üzerinde yaşadığımız güzel, pek hoş yer küresi ne kadar lâtiftir? (Gece ile gündüzün birbirini takibinde) de ne kadar âyetler, alâmetler vardır.

Bunlar ne kadar muntazam şekilde biri birini takip eder dururlar. Eğer böyle bir uyum ve intizam bulunmasa yer yüzünde yaşamak kabul olabilir miydi?.. (İnsanlara faydalı olan şeyler ile denizde yürüyen gemilerde) de ilâhî şefkate ne büyük dalâletler vardır. Eğer Cenâb-ı Hak havayı, suları ve diğer kuvvetleri İnsanlara hizmetçi kılmasa idi, deniz vasıtaları ile bir çok iktisadî, içtimaî faydaları elde edebilirler miydi?

Uçakların insanlara hizmeti de bu cümleden değil midir? (Ve Allah’ın gökten) hava tabakalarından (İndirip onunla yer yüzüne ölümünden sonra tekrar hayat verdiği sularda) da onun kudretine ve Rab olduğuna ne kadar delilleri mevcuttur. Yer yüzü kış olunca nebatattan, güzel, zengin çiçeklerden mahrum kalır. Adeta ölmüş, lâtif bir hayattan mahrum kalmış bulunur. Fakat, sonra bahar olur, havadan lâtif, leziz yağmurlar yağmağa başlar, yer yüzüne yeniden bir güzellik, bir tazelik bahşeder.

Yine Allah Teâlâ’nın (yer yüzünde her türlü hayvanatı) hayat sahibi olan mahlûkatı (yaymasında) da nice âyetler vardır. Ne kadar muhtelif, hayat sahibi İnsanlar, aslanlar, atlar, mandalar, kuşlar ve saire vardır. Bütün bunların varlığı hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına birer kesin delil değil midir? Aynı şekilde (rüzgârların) vakit vakit (değiştirilmesinde) de Yaratıcımızın varlığına büyük şahadetlervardır.

Bu rüzgârlar Doğu, Batı, Güney, Kuzey kısımlarına ayrılmıştır. Bunlar nefislere rahat ve kuvvet verdikleri için “rih” namını almışlardır. Çoğulu “riyâh” dır. (Ve yer ile gök arasında emre hazır olan bulutta) da hakkın varlığına, kudret ve hikmetine dalâlet eden nice alâmetler vardır. Bu bulutlar güzel, rengârenk bir şekilde görülür. Leziz, şeffaf suları taşırlar. Vakit vakit yükselir alçalır, yer yüzüne serinlik verir, faydalı yağmurlar yağdırırlar. Bütün bunlar Cenâb-ı Hakkın emrine tâbi, onun yarattığı birer eserdir.

Artık bunlarda şüphe yok ki (aklını güzel kullanan bir kavim için bir çok alâmetler vardır.) Bütün bunlar öyle kendi kendine var olan, bir tesadüf eseri olarak bu kadar hikmetli ve faydalı bulunan şeyler değildir. Hiç bir akıl sahibi bu kanaatle olamaz. Artık bütün bu yaratılış harikalar! bir hikmet sahibi Yaratıcının varlığına, azamet ve kudretine birer parlak delil değil de nedir? Olanlar feyziyabı İntibah aşan kudretten Alırlar hisset ibret temaşai tabiattan.

§ Vaktiyle Kureyş müşrikleri, Peygamber Efendimize müracaat ederek: Ya Muhammed!.. -Aleyhisselâm- Sen mabudunun vasfını bize anlat demişler. Bunun üzerine

= İlahınız bir tek Allah’tır, âyeti kerimesi nâzil olmuştur. Bu müşriklerin 360 putları vardı. Böyle bir mabut nasıl olur? diye taaccüp etmişler, Hz. Peygamber’den bu Allah’ın birliği iddiasında sâdık olduğuna dair kendisinden bir âyet, bir alâmet istemişlerdi.

Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş Cenâb-ı Hakkın varlığına, birliğine delâlet ve şahadet eden bu kainata onların nazarı dikkatleri çekilmiştir. Artık şüphe yok ki aklını, fikrini, muhakemesini kaybetmeyen bir insan bu yaratılış hârikalarını güzelce seyr edince Cenâb-ı Hakkın varlığında, birliğinde aslâ şüphe edemez. Yazık ki akılların!, düşüncelerini suistimal eden bir çok kimseler de bulunmaktadır. Cenâb-ı Hak uyanma nasip etsin!

165. Ve insanlardan öyleleri vardır ki Allah’tan başkalarını Allah’a denk tanrılar ederler. Onları Allah’ı sever gibi severler. Mü’minlerin ise Allah Teâlâ’ya muhabbetleri daha ziyadedir. Eğer zulüm edenler azabıgörecekleri zaman bütün kuvvetin Allah’a mahsus olduğunu ve hakikaten Allah’ın azabının şiddetli bulunduğunu görüp anlasalar ne kadar nadim ve pişman olacaklardır.

165. Bu âyeti kerime Cenâb-ı Hakka ortak koşan ve başka şeyleri ona denk tutanların aklî muhakemeden ne kadar mahrum olup bilahara ne kadar pişmanlık ve felâkete mâruz olacaklarını göstermektedir. Buyrulmuş oluyor ki: (Ve insanlardan öyle) müşrik (kimseler vardır ki Allah’tan başkalarını) bir takım putları, Nemrut ve Firavn gibi bir takım şahısları (Allah’a emsal) Yaratıcılıkta, mabud oluşta Cenâb-ı Hakka ortak, denk (sayarlar.)

Onlara da tapınır dururlar. (Onları Allah’ı sever gibi severler.) Kendilerine muhabbet ve hürmet gösterirler. Fakat (müminlerin ise Allah Teâlâ’ya muhabbetleri daha zîyadedîr.) Çünkü mü’minlerin muhabbetleri bir yüce Yaratıcıya tam bir samimiyet ve kanaatle olur. Mü’minler hiç bir kimseyi hiç bir şeyi Cenâb-ı Hakkı sevdikleri kadar sevmezler. Başkalarını sevmeleri de yine Cenâb-ı Hakkın rızası ve müsaadesiyledir. Müşriklerin muhabbetleri ise putlara bölünmüştür. Samimiyetten uzaktır.

Çabuk yok olur, vakit vakit taptıkları putları parçalayarak yerlerine başka putları getirip onlara muhabbet gösterirler. Hattâ Nemrut, Firavun gibi bâzı zâlimleri sırf dünyevî bir menfaat düşüncesiyle mabut derecesine yükselterek kendilerine tapınırlar. Bütün bu tapınışlar, kendileri için büyük felâketlere sebep olacaktır. Bu müşrikler; nefislerine zulmetmiş, kendilerini ilâhî azaba mâruz bırakmışlardır da haberleri yok.

(Eğer) bu (zulmedenler, ahiret azabını görecekleri zaman) başlarına gelip de (bütün kuvvetin) ve galibiyetin (Hak Teâlâ’ya mahsus olduğunu ve hikakaten Cenab’ı Allah’ın azabı şiddetli bulunduğunu görüp anlasalar) ne kadar nâdim ve pişman olacaklardır. Ne yazık ki pişmanlık fayda vermez. Bir fâide bahşeder mi heyhat! Vaktında yapılmayan nedamet. Vaktinde yapılmayan pişmanlık bir fayda sağlar mı? Çok uzak!

166. O vakit o kendilerine uyulmuş kimseler o uyan şahıslardan uzaklaşacaklar ve azabı görmüş olacaklar. Ve aralarındaki bağlar kesilmiş bulunacaktır.

166. Bu âyeti kerime, müşriklerin mabut edindikleri kimselerin ahirette alacakları vaziyeti beyan buyuruyor. Şöyle ki: (O vakit) o kıyamet günü, cehennem ateşine mâruz bulunacakları zaman (o kendilerine uyulmuş) mabut edilmiş (kimseler) korku ve heyecan içinde kalacak, mabut edinildiklerinden dolayı daha ziyade azaba giriftar olacaklarından korkarak (o) kendilerine (uyan) kendilerini mabud edinerek tapınan (şahıslardan uzak olduklarını söyleyeceklerdir.)

Bizim bunlar ile bir alâkamız yoktur, biz bunlara böyle tapınmayı emretmedik diyeceklerdir. (Ve) bunların hepsi de (azabı) cehennem ateşini (görmüş) içine düşmüş (olacaklar ve aralarındaki münasebetler) alâkalar, yakınlıklar, muhabbetler, (kesilmiş) parçalanmış, darmadağın olmuş (bulunacaktır.) Her biri kendi amelinin cezasına kavuşmuş, biri birine fayda verecek bir durumda bulunmayacaklardır. İşte Cenâb-ı Hakkı bırakıp, mahlukata tapanların ebedî cezası!

167. Ve o uyanlar diyeceklerdir ki: Eğer bizim için bir kere dünyayadönüş olsa biz de onlardan uzaklaşırız, onlar bizden uzaklaştıkları gibi. İşte Allah Teâlâ onlar amellerini üzerlerine pişmanlıklar halinde gösterecektir. Ve onlar ateşten çıkacak kimseler de değildir.

167. Bu âyeti kerime de Cenâb-ı Haktan başkasını mabud edinenlerin ahiretteki pişmanlıklarını ve dünyadaki amellerinin kendilerine fayda vermeyeceğini bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) o kıyamet günü (o uyanlar), dünyada Cenâb-ı Hakka ortak koşmuş olanlar, o putlara tapınanlar (diyeceklerdir ki eğer bizim için) dünyada (bir kere) daha (dönüş olsa biz de onlardan) o mabut edindiğimiz halde bizden kaçınan putlardan, şahıslardan (uzaklaşırız) Onlar ile alâkamız yoktur der, kendilerini reddeyleriz.

(Onlar bizden uzaklaştıkları gibi.) Fakat artık bu uzaklaşmanın ne faydası vardır? Teklif âlemi olan dünyada bunu düşünüp bilmeli değil miydiler? (İşte Allah Teâlâ) ahiret âleminde (onlara) o müşriklere dünyadaki o mahlukata tapmayı (amellerini üzerlerine yıkılmış hasretler) nedametler, pişmanlıklar (halinde gösterecektir. Ve) onlar Cenâb-ı Hakka ortak koşup bâtıl şeylere muhabbet ve bağlılıkta bulunmuş oldukları için (cehennem ateşinden çıkacak kimseler de değildirler.)

Bütün bunlar, Allah’tan başkasına tapmanın, meşru şekilde muhabbetten, ibâdet ve itaatten mahrum bulunmanın bir cezasıdır. Artık uyanmalı, yalnız Cenâb-ı Hakka tapmalı, onun rızasına muvafık muhabbetlerde bulunmalıdır.

“Ya ölür, ya ayrılır, ya terkeder”

“Herki haktan gayri yar oldu sana”

168. Ey insanlar! Yeryüzündeki şeylerden helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz. Ve şeytanın adımlarına tâbi olmayınız. Şüphe yok ki o sizin için pek açık bir düşmandır.

168. Bu âyeti kerime, bütün insanlığa takip edecekleri selâmet yolunu gösteriyor. Şöyle ki: Müşrikler bir takım cahil kimseler hiç bir şer’î delile dayanmaksızın bir takım şeylerin helâl, bir takım şeylerin de haram olduğunu söylerler. Bunların bu sözlerine iltifat edilmesi aslâ câiz değildir.

Dinimiz bize helâl olan şeyleri de, haram olan şeyleri de bildirmiştir. Bizim harekât rehberimiz, ancak İslâmî hükümlerdir, İşte buna işareten buyruluyor ki: (Ey insanlar! Yer yüzündeki şeylerden) şer’en (helâl, tertemiz olanlarını yiyiniz.)

O nîmetlerden istifâde edip bunları size veren Yaratıcınıza teşekkürde, kullukta bulununuz. (Ve şeytanın) sizi aldatmaya çalışan dinsiz, imânsız, ahlâksız kimselerin (adımlarına tâbi olmayınız.) Onlara uyup arkalarından gitmeyiniz. (Muhakkak ki o) şeytan ve emsali (sizin için apaçık bir düşmandır.) Sizin hakkınızda aslâ hayır istemezler. Size doğru bir yolu göstermez. Artık akıllı olan bir insan, mukaddes dininin emirlerini, yasaklarını bırakır da böyle din düşmanlarının sözlerine tavsiyelerine iltifat eder mi?

169. O sözlere ancak çirkin, pek murdar şeyleri emreder. Ve Allah’a karşı bilmedikleriniz şeyleri söylemenizi emreder.

169. Bu âyeti kerime de şeytanların, insanları ne kadar aldatmaya çalıştıklarını bildiriyor, Şöyle ki: Ey insanlar!.. (O) lânetli şeytan (sizlere) doğru, hayır isteyerek bir şey söylemez. (Ancak çirkin, fuhşiyattan ibaret şeyler ile emreder.) Bunları yaldızlayarak sizlerekabul ettirmek ister.

(Allah Teâlâ hakkında bilmediğiniz şeyleri söylemenizi) emreder. Helâl olan şeyleri haram, haram olan şeyleri helâl görmenizi, putlara, insanlara tapmanızı ister, dinen malûm, var olmayan şeyleri size kabul ettirmek arzu eyler. Artık ey insanlar! Dostunuzu, düşmanınızı iyice bilip tanıyınız, sizin mukaddes dininize, mübârek vazîfelerinize mâni olacak şeytan tabiatîi kimselerin, aldatmalarına aslâ kapılmayınız. Onların yanlış yollarına aslâ gitmeyin. Sizler için bundan başka selâmet ve saadet çaresi yoktur.

170. Ve onlara Allah’ın indirdiğine uyun, denildiği zaman, dediler ki: Hayır biz atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye uyarız. Ataları bir şeye akıl erdirememiş, doğru bir yola gitmemiş oldukları halde de mi?, onlara uyacaklar.

170. Bu âyeti kerime, bir takım insanların hurafelere tâbi, akıllıca düşünmek duygusundan uzak olduklarını bildiriyor.

Şöyle ki: (Ve onlara) o Allah’tan başkasını Allah’a denk tutan müşriklere (Allah’ın indirmiş olduğu Kur’an’a uyun) bildirdiği şekilde Cenâb-ı Hakkı birleyin ve takdiste bulunun (denildiği vakit) onlar (dediler ki: Öyle değil, biz atlarımızı üzerinde bulduğumuz şeye tâbi oluruz) onlar gibi putlara taparız. Behair, Sevaip denilen hayvanların haram olduğu kanaatini taşıyıp etlerinden yemeyiz. Ata ve ecdadımız böyle yaparlardı. Onlar bizden daha hayırlı, daha bilgili idiler. Çok uzak!…

Bu bir kuru iddia. Küfr ve şirk içinde yaşamış olanlar, hiç insan için alınacak güzel örnek olabilir mi?. Tarihî şeyler, makul, faydalı, meşru olursa o zaman onlara kıymet ve ehemmiyet verilir. Yoksa zararlı, makul olmayan şeyleri taklit nasıl muvafık olabilir?.

(Artık) o müşrikler (ataları bir şeye akıl erdirememiş) dinî işleri anlayamamış (doğru bir yola gitmemiş) peygamberlerin göstermiş oldukları hidayet yolunu takip etmemiş (oldukları haldede mi?.) Onlara tâbi olacaklar ve onları alınacak örnek sayacaklar. Bu ne kadar cahilce bir hareket!.

“Mizana vur görüştüğün ahbabı el hazar”

“Rehber tasavvur eylediğin rehzen olmasın”

“Görüştüğün dostları teraziye vur,”

“Sakın, kılavuz sandığın, yol kesen olmasın”

171. Ve kâfirlerin durumu, o hayvanların durumu gibidir ki, çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin haykırır durur. Sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar düşünemezler.

171. Bu âyeti kerime de bir kısım insanların hayvanî bir hayat yaşayıp hak ve hakikati anlamak kabîliyetinden mahrum olduklarını şöylece gösteriyor:

(O kâfir) putlara ibâdette devamlı (olanların durumu) sıfatları (o hayvanın durumu gibidir ki; çağırmadan, bağırmadan başka bir şey işitmeksizin) anlamaksızın mânâsız boşyere (haykırır durur.) İşte bu kâfirlerin o bâtıl putperestçe sözleri de böyle boş, mânâsız bir dâvadan, bir gürültüden başka değildir. Velhâsıl bunların hepsi de (sağırdırlar) hak sözü işitmezler. (dilsizdirler) hayırlı bir şey, hak dine muvafık bir söz söylemezler. (Kördürler) hidayet yolunu görüp takip etmezler.

Artık bunların sözlerinin mânen ne kıymeti vardır? Bu âyeti kerime şöyle de yorumlanabilir. O inkârcıların durumu, ohayvanın durumu gibidir ki, ona çobanı bağırır, o hayvan ise kuru bir sesten, bir çağırmadan başka bir şey duyup anlamaz. O İnkarcılar da kendilerini hidâyete dâvet edenlerin seslerini işitir dururlar. Fakat onların mânasını düşünmezler, anlamazlar, kabule yanaşmazlar.

Yahut: O müşriklerin bir takım anlayış ve idrakten mahrum putlara tapınıp durmalarının durumu, bir çobanın hayvanlara karşı bağırıp çağırması gibidir ki, o hayvanlar bu kuru sesten, bu çağırmadan başka bir şey işitip anlamazlar. İşte o putlar da böyle bir şey anlayıp idrak etmekten büsbütün mahrumdurlar. Artık onlara yalvarmanın, onlara tapınmanın ne faydası olabilir. Onlar adına bâzı şeylerin helâl, bazı şeylerin haram, yiyilmesi .yasak olduğuna nasıl hükmedilebilir?.

172. Ey iman edenler! Size rızk olarak verdiğimiz şeylerin tertemiz olanlarından yiyiniz ve Allah’a şükür ediniz. Eğer siz ancak ona ibâdette bulunuyorsanız.

172. Bu âyeti kerime, helâl olan şeylerden istifâde ederek bunları ihsan buyuran çokca rızık veren kerem sahibi Yüce Allah’a şükretmemizi emretmektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!..) Ey İslâmiyet’e nâil olmuş Allah’ın birliğine inanan kullar! (Sizlere rızık olarak verdiğimiz şeylerin temiz olanlarından) her bakımdan helâl, tertemiz bulunanlarından (yiyiniz.) Ve bu nîmetlerin kadrini biliniz.

(Ve) bunlardan dolayı (Allah Teâlâ’ya şükrediniz.) Onun ne cömert bir nimet verici olduğunu düşününüz. (Eğer siz hakikaten ona ibâdette) kulluk göstermede (bulunuyorsanız.) Bunun tersine hareket, meselâ helâl ve haram nedir bilmemek, Cenâb-ı Hakkın nimetlerine şükretmemek ise kulluğa aykırıdır. Maddî mânevî sorumluluğu gerektirir. Artık uyanık bulunmalı.

173. O sizlere ancak ölmüş olanları, akar kanı, domuz etini ve Allah’tan başkası adına boğazlananı haram kılmıştır. Sonra kim çaresiz bir halde kalır da saldırgan ve mütecaviz olmamak üzere bunlardan istifade ederse kendisine bir günah tereddüp etmez. Şüphe yok ki Allah; gafurdur, râhimdir.

173. Bu âyeti kerime de haram olan şeyleri özet olarak beyan etmektedir. Şöyle buyruluyor ki: (O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!. (Sizlere ancak ölmüş olanları) yani: Boğazlanması lâzım gelirken boğazlanmayıp kendi kendine ölen hayvan etlerini ve (akan kanı) hayvanlardan akıp dışarıya dökülen kanları ve (domuz etini) o hayvanın boğazlanmış olsun ve olmasın bütün parçalarını (ve Allah’tan başkası adına boğazlananı) her hangi bir mahlûka saygı için onun adına kesilip Cenab’ı Hakkın rızâsı aranmadan, mukaddes adı anılmaksızın boğazlanan kurbanları (haranı kılmıştır). Bunlar yiyilemez, bunlardan istifade caiz olmaz, bunların insanlara maddî ve mânevî yönden zararları vardır. Ancak bazı haller müstesna.

Şöyle ki: (Her kim çaresiz bir halde kalır da) hayatını kurtarmak için bunlardan başka bir şey bulamazsa (bağı) başkasının üzerine saldırıcı veya helâl olan miktarı tecavüz edici olmaksızın (ve müteaddi) yol kesicilik gibi bir surette tecavüzde bulunmaksızın veya hayatını kurtaracak miktardan fazlasını almaksızın o yasak olan domuz eti ve saireden bir miktar alırsa (üzerine bir günah gelmiş olmaz.) Mazur görülür.(Şüphe yok ki Allah Teâlâ çok bağışlayandır) böyle çaresiz bir kulunu mes’ul tutmaz.

(Pek merhametlidir) rahmeti ilâhîyesi sonsuzdur. Bunun içindir ki bu hususta kullarına ruhsat vermiştir. Bu âyeti kerimeden anlaşılan bir kaç mesele.

(1): Bir insan, son derece aç kalıp başka helâl bir şey bulamadığı takdirde domuz eti gibi haram olan bir şeyden yalnız hayatını kurtaracak bir miktar yemesi helâl olur ve lâzım gelir. Eğer bunu yemez de açlıktan ölürse bir nevi intahar etmiş olacağından Allah katında mesul bulunur. Bunun aksine böyle bir halde ihtiyacından fazla yediği takdirde de İmamı Azam’a göre yine mesul olur. İmamı Mâlik ile İmamı Şâfiye göre bundan doyuncaya kadar da yiyebilir.

(2): Boğazlanma meselesinden balıklar müstesnadır. Şöyle ki: Deniz içinde tutulan balıklar daha kesilmeden ölürler. Bunların etleri yiyilebilir. Ancak kendi kendine ölüp te su üstüne çıkmış bulunan balıklar yiyilemez. Bunlar leş hükmündedirler.

(3): Aç kalan bir kimse, kendi canını kurtarmak için yol kesiciliğe çıkıp ona buna saldıramaz ve kendisi gibi muhtaç olan bir şahsın hayatını kurtaracak kadar elinde bulunan bir gidasına tecavüz edemez. Ancak böyle bir tecavüz bulunmaksızın başkasına ait bir maldan bilahara imkân bulunduğunda ödemek üzere hayatını kurtaracak kadar bir şey alabilir.

(4): Eti yiyilecek bir hayvan, Allah rızası için Allah’ın adı anılarak kurban edilince eti helâl olur. İsterse sevâbı bir zata bağışlanmak veya bir zatın gelmesinden dolayı Cenâb-ı Hakka şükretmek için olsun. Fakat… Başkasının adına sırf ona saygı için kesilen bir hayvanın eti helâl olmaz. Müşriklerin putları adına kestikleri kurbanlar gibi.

174. Muhakkak o kimseler ki. Allah’ın kitaptan indirmiş olduğunu gizlerler ve bunun karşılığında az bir bedel alırlar. İşte onlar karınlarında ateşten başka bir şey yemezler. Ve Allah onlar ile kıyamet gününde konuşmaz ve onları temize çıkarmaz ve onlar için elim bir azap vardır.

174. Bu âyeti kerime hakkı gizleyenlerin korkunç akıbetine şöylece işaret ediyor: (Şüphesiz o kimseler) o müşrikler, o inkarcılar (ki Allah Teâlâ’nın) peygamberlerine (İndirdiği kitaptan) bâzılarını veya bâzı hükümleri (gizlerler) bu cümleden olarak son peygamber Hz. Muhammed’in Tevratta ve diğer kitaplarda yazılı vasıflarını, soranlara söylemeyip saklarlar (ve bunun) bu saklamanın (karşılığında az bir bedel) bir rüşvet, bir yenilecek şey (alırlar) bunlar kendi mânevî hayatlarını mahvetmiş olurlar da haberleri bile olmaz.

Evet… (İşte onlar karınlan dolusunca ateşten başka bir şey yemiş olmazlar.) Kendilerini ebedî olarak cehennem ateşine atmış olurlar. (Ve Allah Teâlâ onlar ile kıyamet gününde) rahmet ve mağfiret ile (konuşmaz.) Onların hakkında yalnız ilâhî ceza ve azap tecelli eder, daima ilâhî gazaba mâruz bulunurlar. (Ve) Allah Teâlâ (onları temize de çıkarmaz.) Küfür ve günah pisliğinden onları aslâ temizlemez. (Ve onlar için pek elim verici bir azap vardır.) Bundan artık kurtulamıyacaklardır.

175. Onlar o kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiretkarşılığında azabı satın almışlardır. Onları ateşe karşı bu kadar sabırlı kılan nedir?

175. Bu âyeti kerime de inkârcıların durumunun kötü olduğunu bildiriyor. Şöyle ki: (onlar) o hakkı gizleyen ve ona âdî, fânî, şeyler karşılığında satan beyinsiz kimseler yok mu? (Öyle kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti, mağfiret karşılığında azâbı satın almışlar) böyle ebedî zararlarına, felâketlerine sebep olan bir değişiklikte bulunmuşlar (dır.) Bu ne cahilce, zalimce bir hareket (Onlar ateşe karşı ne kadar sabırlı?) Heyhat!. Ateşi bir kere gördüler mi, artık sabretmeleri düşünülebilir mi? Ne taaccüp edilecek bir hal!.

176. Bu azap onun içindir ki: Allah Teâlâ şüphesiz kitabını hak olarak indirmiştir. Artık bunu gizleyen ve tekzip edenler azaba lâyık olmazlar mı? Ve şüphe yok ki Allah’ın Kitabında ihtilâfa düşenler pek uzak bir ayrılık içindedirler.

176. Bu âyeti kerime de inkârcıların azaba lâyık olmalarının başlıca sebebini şöylece gösteriyor: (Şu) inkârcıların ateşe atılmaları (şunun içindir ki. Allah Teâlâ kitabını şüphesiz hak üzere indirmiştir.) O inkarcılar ise bunu saklamış, inkâr etmişlerdir.

Artık ebedî azaba lâyık olmuş değil midirler? (Ve şüphe yok ki Allah’ın Kitabında ihtilâf edenler) bazılarını kabul, bazılarını inkâr eyleyenler, bâzı hükümlerini kabul, bâzılarını da red eden ve gizleyenler (haktan pek uzak bir ihtilâf) bir nifak ve ayrılık (İçindedirler.) Binaenaleyh bunlar ateşte ebedî kalıcılardır. Bunlar için kurtuluş ümidi yoktur. Meğer ki daha dünyada iken fikirlerini değiştirip inançlarını düzelterek hakkın kitaplarını tasdik, kutsî hükümlerini kabul edip yüceltsinler.

177. İyilik takva yüzlerinizi Doğu ve Batı tarafına çevirmeniz değildir. Fakat, İyilik, o kimsenin iyiliğidir ki: Allah’a, ahiret gününe, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman etmiş olur. Ve malını seve seve akrabalara, yetimlere, yoksullara, yolculara, dilenenlere verir. Ve köleleri azat etmek hususunda sarfeder. Ve namazını kılar, zekâtını verir. Bir de anlaşma yaptıkları zaman ahidlerini yerine getirirler ve ihtiyaç, hastalık ve şiddetli savaş hallerinde de sabırlı bulunurlar. İşte sadık olanlar onlardır. Takva sahibi olanlar da onlardan ibarettir.

177. Bu âyeti kerime, itikade, ibâdetlere, ahlâka dâir başlıca vazîfelerimizi İçine alan, bütün insanî değerleri açıkça ve işâret yoluyla kapsamaktadır. Kâbe tarafına dönülmesine itiraz edenlere de en güzel cevabı vermektedir. Şöyle buyuruluyor ki: (İyilik) iyilik, hayır, ibâdet takvâ (yüzlerinizi) ibâdet esnasında (Doğr ve) ya (Batı tarafına çevirmeniz değildir.)

Bütün yönler haddi zatında birdir, Cenâb-ı Hak ise yönlerden uzaktır. (Lâkin bir) takvâ (o mü’min zatın iyilik ve takvasıdır ki: Allah’a) onun birliğine, ortak ve benzerden uzak olduğuna, bütün kâinatın yegâne Yüce Yaratıcısı olduğuna imân eder. (Ahiret gününe) de imân eder, onun ebedî bir âlem olduğuna, burada cennet ve cehennem bulunduğuna inam. (Meleklere) de inanır, onların erkeklikten, dişilikten uzak, daima ibâdet ve itaatle meşgul, günahlardan korunmuş bulunduklarını bilir, tasdik eder.

(Kitaplara) da (imân) eder, semâvi kitapların Allah tarafından peygamberlere indirilmiş olduğuna imân eder. (Peygamberlere) de (imân etmiş olur.)Onların insanlığı hak dinden haberdar etmek üzere gönderilmiş birer mübârek, mâsum zatlar olduğunu bilir, tasdik eyler. (Ve malını seve seve) veya malına kalben muhabbeti olmakla beraber Allah rızası için fedakârlıkta bulunarak (akrabalara) akrabasından fakir olanlara verir. Babaları ölmüş, bakıma muhtaç (yetim çocuklara) da verir. Şiddetli bir fakirliğe tutulup elinde hiç bir şeyi bulunmayan (yoksullara) da verir.

Yurdundan ayrılmış, yanında bir şeyi bulunmamış olan (yolculara) da verir. Malı olmayıp, kazanmadan âciz bulunan (dîlenenlere) de verir. (Ve) hürriyetlerini kaybedip köle veya câriye bulunan (esirleri azat etmek hususuna) da (sarfeder ve) böyle sadakalarda bulunduğu gibi (namazını kılar) beş vakit namazına devam eder, üzerine farz olan (zekâtını verir, bir de) bu gibi zatlar (muahade yaptıkları) biriyle ahd ve anılaşmada, bir sözleşme ve mukavelede bulundukları (zaman ahdlerini yerîne getirirler.)

Sözlerinde dururlar. (Ve) bu zatlar insanlık icabı (ihtiyaç) içinde kalsalar da (hastalık) gibi bir ârızaya uğrasalar da (ve) yurtlarını, varlıklarını düşmanlarına karşı müdafaa için (şiddetli savaş hallerinde de) takdire râzı olarak ruhî bir metanetle (sabırlı bulunurlar.) Ne büyük faziletleri, (İşte) asıl (doğru sözlü olan onlardır.) Bu fazîletlere sâhip bulunan zatlardır. Asıl (takvâ sâhibi) iyilik ve ihsan sâhibi (olanlar da onlardan ibarettir). Gerçekten de bu vasıflara sâhip zatlar hakkıyla saygıya, örnek edinmeğe lâyıktırlar. Çünkü bu âyeti kerime ile beyan olunan ibâdetleri ve itaatleri, insanî vazifeleri hakkıyla ifaya muvaffak olan zatlar, en yüksek fazilet ve olgunluklar ile vasıflanmış olurlar. Nitekim Peygamberi Alişan Efendimiz:

buyurmuştur. Yani: Her kim bu âyeti kerime ile amel ederse imânını olgunluk derecesine erdirmiş olur. Ne büyük bahtiyarlık.

178. Ey mü’minler! Öldürülenler hakkında sizin üzerinize kısas farz olmuştur. Hür ile hür, köle ile köle, kadın ile kadın kısas edilir. Fakat hangi bir katil için kardeşi tarafından bir şey affedilirse mâruf olan emre ittiba etmeli ve ona da diyeti güzellikle edada bulunmalıdır. Bu Rabbiniz tarafından bir hafifletme ve bir rahmettir. Artık bundan sonra tecavüzde bulunursa onun için elem verici bir azap vardır.

178. Bu âyeti kerime İslâm hukukunun cezâ hususunda ne kadar mutedil, adaletli, eşitliği gözetir olduğunu göstermektedir. Hıristiyanlarca katillerin affedilmeleri bir vecîbe gibidir. Yahûdilerce katillerin affı caiz olmayıp mutlaka katledilmeleri lâzımdır. Vaktiyle bir kısım müşrik kabîleler de çok kere bir şahıs karşılığında birçok şahısları öldürürlerdi. Özellikle eşraftan saydıkları bir maktul karşılığında katilin mensup olduğu bir kabîlenin hayatına kasteder, hepsini öldürmek isterlerdi.

Bütün bunlar ifrat ve tefrittir, adalete, eşitliğe aykırıdır. Binaenaleyh İslâm şeriatı bu hususta hikmet ve menfaata riâyet etmiş büyük bir adalet göstermiş, cemiyet hayatına pek güzel bir intizam ve denge getirmiştir. Evet buyruluyor ki, (Ey İman edenler!.) ey İslâmiyeti kabul edip hükümlerine itaat edenler! (Öldürülenler hakkında üzerinize kısas yazılmıştır) yani başkalarını haksız yere kasden öldürdüğünüz takdirde sizin de öldürülmeniz farz kılınmıştır. Buna ilâhî hüküm lâyik olmuştur. Şöyle ki: (Hür kimse karşılığında, hür, köle karşılığında köle ve kadın karşılığında da) onu katleden (kadın) kısasen öldürülür.

(Fakat hangi bir katil için kardeşi) İnsanlık, dindaşlık veya vatandaşlık gibi bir suretle aralarında bir kardeşlik bulunan ve kısas yaptırmağa selâhiyetli bulunan kimse (tarafından bir şey) meselâ kısas yaparak öldürülmesi veya diyet alınması (affedilirse) bu hususta (mâruf) ahlâken güzel görülmüş (olan emre ittiba etmeli) dir. Artık bundan dolayı başa kakmamalı, kâtilden başka tazmânat vesâire istememelidir.

(Ve ona) da o affeden kısas yaptırmak hakkına sâhip olana da kâtil tarafından verilecek diyet vesaire (güzellikle eda edilmelidir.) Bu hususta müşkilât gösterilmemelidir. İyiliğe karşı İyilikte bulunmalıdır. (Bu) af ile muamelenin, diyet vesâire ile kısastan kurtulmanın şer’en caiz kılınması (Rabbiniz tarafından bir kolaylıktır, bir rahmettir.) Bunu takdir ediniz, böyle insanî, af edici, ahlâkî bir harekette sebat eyleyiniz.

(Artık bundan sonra) böyle af ettikten ve diyet aldıktan sonra (her kim tecavüzde bulunursa) tekrar kısas talep eder veya katili öldürürse (onun için bir elem verici azab vardır.) Dünyada azap görür, cezâya uğrar, ahirette de cehennem azabına lâyık bulunur. Artık bu gibi gayri ahlâkî hareketlerden sakınmalıdır.

§ Kısas; esâsen eşitlik mânasınadır. Bir şeyin benzerini meydana getirmek demektir. Şer’en kısas şartları mevcut olunca katili maktul karşılığında öldürmektir ki buna: “Kısas finnefs” denir. Veyahut yaralanan veya kesilen bir aza karşılığında bunu yapanın da o âzasını yaralamak veya kesmekdir ki buna da: “Fi Kısas Fil uzuv” denir.

§ Kısas icrası için bir takım şartlar vardır. Bu cümleden olarak:

(1): Katil; akıllı, bülûğ çağına ermiş, yaptığı cinayeti kasten isteyerek yapmış olmalıdır. Maktul da öldürülmesini gerektirecek suçtan uzak olmalıdır. Düşmanlardan olmak gibi öldürülmeyi hak etmişbulunmamalıdır.

(2): Katil; kısastan önce cinnet getirmemiş veya ölmemiş veya çocuk ve torunlarından biri maktule varis bulunmamış olmalıdır.

(3): Kendileri lehine kısas yapılanlardan hiç biri katili affetmiş veya katil ile bir bedel üzere sulh olmuş olmamalıdır. Aksi takdirde kısas düşer, diğerlerine diyet verilmesi gerekir.

(4): Katil; maktulün usulünden olmamalıdır. Meselâ babası veya dedesi bulunmamalıdır.

(5): Katil; müslüman veya zımmi olduğu halde maktul düşman veya İslâm dininden dönmüş bulunmamalıdır. Veya katil hür olduğu halde maktul onun kölesi bulunmuş olmamalıdır. Bu durumda hapis ve dövme gibi taziren ceza lâzım gelir.

(6): Katiller birden çok oldukları takdirde her biri kısasa elverişli bulunmalıdır. Meselâ onların içinde bir mecnun veya bir çocuk bulunmuş olursa üzerlerine eşit olarak diyet lâzım gelir. Kısas icra edilemez.

(7): Maktulün varisleri kısas talebinde bulunmalıdırlar. Çünkü bu hak, varislerine aittir.

(8): Maktulün varisi malûm olmalıdır. Meçhul olursa kısas icra edilemez. Çünkü öyle meçhul bir şahsın kısas talep edecek bir varisi bulunmamış olur.

§ Kısasın uygulanış şekli: Bu, yalnız kılıç gibi keskin bir kesici âleti ile, bir silâh ile katilin boynunu kesmek sûretiyle yerine getirilir. İsterse katil maktulü suya veya ateşe atmak sûretiyle veya gözlerini çıkarmak veya parça parça etmek gibi bir suretle öldürmüş olsun.

§ Diyet: Öldürmek veya aza kesmek gibi bir cinâyet sebebiyle o cinayeti yapandan veya onunla beraber âkılesi denilen aşîretinden vesaireden alınıp hakkında cinayet yapılan şahsa veya onun vârislerine verilen maldır ki, bu bir nevî tazminat demektir.

§ Hür bir erkeğin diyeti bin dinar veya on bin şer’î dirhem gümüş veya yüz de ve veya iki yüz sığır veya iki bin koyun veya her biri iki parçadan ibaret olmak üzere iki yüz kat elbisedir. Hür bir kadının diyeti ise bunların yarısıdır. Erkekler ile kadınlar arasında nüfus, İnsanlık, hayat itibâriyle bir eşitlik olduğundan hür bir kadın karşılığında hür bir erkek te kısasen katl edilebilir.

Fakat mal, kazanç itibariyle aralarında eşitlik olamaz. Erkekler daha ziyade üreticidirler. Bu sebeple kadınların diyeti erkeklerin diyetinden noksandır. Kölelerin, cariyelerin diyetleri de kendi kıymetleri miktarında bulunmaktadır. Şu kadar var ki: Kölelerinden birini kıymeti bir hürrün diyeti miktarına eşit veya ondan ziyade olursa hürrün diyetinden on dirhem miktarı noksan verilir. Aynı şekilde bir câriyenin kıymeti de bir hür kadının kıymetine eşit veya ondan ziyâde bulunursa hür kadının diyetinden on dirhem miktarı eksik verilir. Bu, hürriyetin şerefine bir alâmettir.

§ Yaralanan ve kesilen organların diyetine gelince insanlarda eller, ayaklar, gözler, kulaklar gibi çift olan organların diyeti, bir nefsin tam diyetine eşittir. Bunlardan her birinin diyeti de bir nefse mahsus diyetin yarısı kadardır. Meselâ bir kadının gözü cebren çıkarılacak olsa o kadına mahsus diyetin yarısı bu cinayeti yapan şahıs üzerine lâzım gelir. Kirpiklerin, göz kapakları gibi sayıları dört olan âzalardan her birinin diyeti de bir tam diyetin dörtte biri nispetindedir.

Dişlerden her birinin erşi = diyeti de sahibinin tam diyetinin yirmide birine eşittir. Ellerdeki, ayaklardaki parmaklardan her birinin diyeti de bir tam diyetin onda biri miktarıdır. Lisanın ve aklın diyetleri ise birer tam diyettir. Binaenaleyh bir kimse bir hata neticesi olarak bir kimsenin dilini kesse üzerine tam bir diyet lâzım gelir. Bu meseleler hakkında (Hukuk İslâmıye ve Istilâhatı Fıkhıye) unvanlı eserde geniş bilgi vardır.

179. Ve ey akıl sâhipleri! Sizin için kısasta büyük bir hayat vardır. Umulur ki siz öldürmekten sakınırsınız.

179. Bu âyeti kerime kısasın pek büyük bir fayda ve hikmet icabı olduğuna işaret ediyor. Çünkü haksız yere olan öldürmeler en büyük cinâyetlerdir. Bunların kötülüğünden Allah’a sığınmak lâzımdır. Günahsız bir şahsın hayatına kastetmek, içtimai bir heyetin hayatına saldırmak kadar yerilmiştir.

Binaenaleyh böyle bir cinayetin en muvafık cezâsı kısastır. Bu sayede adalet temin edilmiş, cemiyet hayatının nizam ve intizamı korunulmuş olur. Bu bir şahsî cezadır. Bunun yapılması ile büyük gailelerin, çarpışmaların önüne geçilmiş olur. Cahiliye devrinde olduğu gibi bir şahıs karşılığında birçok kimselerin hayatlarına kastedilmiş olmaz. Bununla kâfi derecede gönül rahatlığı hâsıl olur. Heyecanlar giderilmiş bulunur. Bu bir ilâhî ceza olduğundan ruhlar üzerinde güzel bir tesir bırakır.

Bir çok kimselerin katil cinâyetine cüret etmelerine mâni olmuş bulunur. Bunun neticesinde de umumî hayat kurtulur Yurtların asayişi, yaşayışı güvenli bir hale gelir. İşte bunun için buyruluyor ki: (Sizler için kısasta) bu cezânın tatbik edilmesinde büyük bir (hayat vardır.) Medenî, içtimaî hayatın bir intizam ve sükûn dairesinde cereyanı bu cezânın tatbiki sayesinde kabildir. (Ey akıl sâhipleri!) artık düşününüz, bunun faydalarını güzelce mülâhaza ediniz. (Umulur ki) kısasın bu mahiyetini düşünür, öyle bir cezaya uğramaktan korkar da katle cüretten (sakınırsınız.) Ne büyük bir irşadı ilâhî!. Ne müessir bir cezai süphanî!.