BAKARA SURESİ

60. Ve hani bir vakitte Musa, kavmi için su isteğinde bulunmuştu. Biz de aşan ile taşa vur, demiştik o da vurunca taştan on iki çeşme fışkırdı. Her gurup kendisinin su alacağı çeşmeyi bildi. Biz de onlara dedik ki: Allah Teâlâ’nın rızkından yiyiniz ve içiniz ve yeryüzünde bozgunculardan olarak haddi aşmayınız.

60. Bu âyeti kerime de Hz. Musa’nın göstermeye muvaffak olduğu mühim bir mucizeyi bildiriyor. İsrail Oğullarının da bu sayede rızıklanıp kendilerine bozguncu hareketlerin yasaklanmış olduğunu hatırlatıyor. Şöyle ki: İsrail Oğulları, Tih sahrasında susuz kalmışlardı.

Mısır’daki suları, nimetleri hatırlayarak oradan ayrıldıklarından dolayı Hz. Musa’ya karşı, üzüntülerini göstermişlerdi. Bunun üzerine Musa Aleyhisselâm, Allah’ın dergâhına yönelerek kendilerine su ihsan buyurulmasını istirham etti. İşte bu mübârek âyet, bunu şöylece beyan buyuruyor: (Ve hani bir vakitde Musa, kavmi için su isteğinde bulunmuştu) yani Cenâb-ı Haktan su ve yağmur istemiş dua ve niyazda bulunuvermişti. (Biz de) yani ben Yüce Yaratıcı da ona vahyederek (âsân ile taşa vur demiştik.)

Hz. Musa da asasını taşa vurunca (taştan) İsrail Oğullarının kabileleri sayısınca (on iki çeşme fışkırdı) Bu kabileler birbirine zahmet vermeksizin (her gurup kendisinin su alacağı çeşmeyî bildi). Kendilerine tâyin edilen pınarları tanıyıp onlardan sularını aldılar, su ihtiyacından kurtuldular. Biz de onlara dedik ki: Yani haklarında şöyle bir ilâhî vahip tecelli ettik ki: Ey İsrail Oğulları!.. (Allah Teâlâ’nın rızkından yiyiniz ve içiniz.)

Yani kudret helvası bıldırcın etinden yiyip bu yerden kaynayan sulardan istifade ediniz. Ve yer yüzünde bozgunculardan olarak haddi asmayınız.). Bu nimetlerin kadrini bilip şükür vazîfesini yerine getirmeye çalışınız.

§ Bir gurubun baba ve dedelerinin kavuştukları nimetler, kendileri için de bir hayat kaynağı bir kurtuluş vesilesi ve bir iftihar sebebi olduğundan onlara da bunun şükrünü yerine getirmeye çalışmak lâzım gelir.

§ Asanın yere vurulması ile suların hemen fışkırması, bir mûcizedir. Bu kâinatta Allah’ın kudretiyle nice mucizelerin, nice olağanüstü şeylerin zaman zaman meydana geldiğini görüp işiten hakikî aydın ve mütefekkir zatlar için bu gibi mucizeleri inkâra aslâ imkân yoktur.

61. Hani siz bir vakitte demiştiniz ki: Ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz. Bizim için Rabbine dua etde yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın. Musa da demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz? Öyle ise bir kasabaya ininiz sizin için istediğiniz şeyler orada vardır. Onların üzerlerine alçaklık, yoksulluk vuruldu ve Allah’ın gazabına uğradılar. Bu da şüphe yok ki Allah’ın ayetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur. İşte bu ceza onların isyan etmelerinden ve haddi aşmış olmalarından dolayıdır.

61. Bu ayeti kerime de İsrail Oğullarının ne kadar nankör, isyankâr bulunmuş olduklarını ve bunun neticesinde ne kadar felâketlere maruz kaldıklarını göstermektedir. Şöyle ki: İsrail Oğulları Tih çölünde dolaşırken Hz. Musa’nın duasıyla kendilerine gökten kudret helvası, bıldırcın kuşları gibi nîmetler verilmiş, yerlerden sular fışkırmağa başlamıştı. Hiç bir zahmet çekmeden bu gibi pek mükemmel nimetlerden istifade etmekteydiler. Fakat İsrail oğulları bu nîmetlerin kadrini bilmediler.

Mısır’daki yiyip içtikleri âdi şeyleri arzu ettiler, İşte Cenab’ı Hak bunların o halini şöylece beyan buyuruyor! (Hani siz) Ey İsrail Oğulları!.. (bir vakitte demiştiniz ki ya Musa! biz bir çeşit yemeğe elbette sabredemeyiz.) Böyle bir çeşit yemek ile yetinip duramayız. (Bizim için rabbine dua et de yerin bitirdiği tere, hıyar, buğday, mercimek, soğandan bizim için de çıkarsın) biz onlar ile gıdamızı temin edelim. Bunlar adeta Mısır’dan çıkmış olduklarına pişman olmuşlardı. Firavunun kendilerine yaptığı eza ve cefâyı unutmuşlardı.

Hz. (Musa da) bunların bu kıymet bilmez hallerini görünce (demişti ki: Siz bayağı olan şey ile hayırlı olan şeyi değiştirir misiniz?) Siz en hayırlı olan kudret helvası ve bıldırcın eti gibi şeyleri öyle âdi şeyler ile değişmek istiyorsunuz. Bu ne kıymet bilmezlik!.. (Öyle ise bir kasabaya ininiz). Haydi bir şehre gidiniz ki (sizin için istediğiniz şeyler) orada (vardır) o alıştığınız şeyleri orada bulabilirsiniz.

Artık (onların üzerlerine) bu kötü hareketlerinden dolayı (alçaklık, yoksulluk vuruldu.) Onlara ebediyyen zelillik ve miskinlik damgası vurulmuş oldu. (Ve Allah’ın gazabına uğradılar.) Nice milletlerin esareti altında yaşamağa mecbur oldular. (Bu da) böyle ilâhî gazaba uğramaları da (şüphe yok ki Allah’ın ayetlerini inkâr, peygamberlerini haksız yere katletmeleri sebebiyle olmuştur.)

Nitekim onlar incil gibi Kur’ân-ı Kerîm gibi semavî kitaplara inanmazlar. Şa’ya, Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm gibi peygamberleri şehit etmişlerdir. (İşte bu ceza) onların ebediyyen zillet ve hakarete maruz kalıp durmaları kendilerinin dinî hükümlere, esaslara (isyan etmelerinden) ve insanların ve bilhassa peygamberlerin hukukuna tecavüz ile (haddi aşmış olmalarından dolayıdır.) Artık bu gibi cinayetlere, İsyanla ra cüret edenler ebedî bir hüsrana maruz olmazlar mı?

62. Şüphe yok ki, mü’minler ile Yahudilerden ve Hıristiyanlar ile sabiîlerden her hangi kimseler Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe iman edipsalih amellerde bulunmuş olurlarsa onlar için rabları katında mükâfatlar vardır. Ve kendilerine asla korku yoktur. Ve onlar mahzun da olmayacaklardır.

62.Bu ayeti kerime, kimlerin azaptan, felâketten emin, mükâfatlara nâil olacaklarını bütün insanlığa tebliğ ediyor. Şöyle ki: Vaktiyle peygambere uyup, İman etmiş olan (mü’minler ile Yahudilerden ve Hıristiyanlar ile sabiîlerden her hangi kimseler) peygamberlerinin bildirdikleri şekilde (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına, ilâhlığına ve (âhiret gününe) kıyametin, mahşerin ve cennet ile cehennemin varlığına (İman edip salih amellerde) namaz, oruç, zekat gibi yapılması gereken ibadetlerde hayır ve iyiliklerde (bulunmuş olurlarsa onlar için) öyle hakikî şekilde dindar olan iyi kullar için (rableri katında mükâfatlar vardır.)

Bu güzel amellerinin sevâbına ulaşacaklardır. (Ve kendilerine) dünyada (aslâ bir korku yoktur.) Tam bir emniyet içinde yaşayacaklardır. (Ve onlar) ahirette sevaptan yoksun olma ve nîmetlere erişememe sebebiyle (mahzun da olmayacaklardır.) Onlar her türlü ilâhî lutfa kavuşacaklardır. İşte hakikî İmânın mükâfatı!.. Evet… Bu ayeti kerime de gösteriyor ki:

Her hangi bir insan, Allah’ın azâbından emin ve geleceğinin güvenli olması için hakikî bir dine bağlanmış olması lâzımdır. Vaktiyle her hangi bir peygamberin tebliğlerine uyanlar o peygamberin ümmetinden sayılmış ve hak dine sâhip bulunmuşlardır. Bilâhare geçmiş dinlerin bir çok hükümleri kaldırılarak son din olan İslâmiyet, bütün insanlığın dinî olmak üzere Allah tarafından şanı yüce son peygamber olan Hz. Muhammed aleyhisselâm vasıtasıyle bütün insanlara tebliğ edilmiştir. Nitekim Kur’ân’ı Kerîm’de:

= “Şüphesiz Allah katında din, İslâm dinidir.” (Al-i İmran 3/193) buyurulmaktadır. Binaenaleyh peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed’den itibârenonun tebliğleri doğrultusunda Allah Teâlâya, âhiret gününe diğer dinî esaslara İman eden ve namaz, oruç gibi salih amellerde bulunan insanlar, hangi bir kavme, hangi bir ırka mensup bulunmuş olurlarsa olsunlar artık selâmettedirler, onlar için ahiretle ilgili bir korku, bir hüzün ve keder yoktur. Onlar ilâhî lutfa aday bulunmaktadırlar.

§ Yahudiler vaktiyle Hz. Musa’nın dinine girmiş kimselerdir. Rivâyete göre Yakup aleyhisselâmın oğullarından birinin adı “Yahuda” imiş, bilâhare İsrail oğuları bu isme nisbetle Yahudi adını almışlardır. Bunlar bilâhare Hz. Musa’nın dini adına bir takım hurafelere tabi olmuşlar, Hz. İsa gibi Hz. Muhammed aleyhimasselâm gibi büyük peygamberleri inkârda bulunmuşlardır.

§ Nasara: Hazreti İsa’nın ümmetine verilmiş bir isimdir. Bunlar Hz. İsa’ya yardım ettikleri veya “nasıra” denilen kasabada Hz. İsa ile beraber bulundukları için bu ismi almışlardır. Dinlerine “nesraniyyet” (Hiristiyanlık) denilmiştir. Bunlar da bilâhare bir çok mezheplere ayrılmış, Hz. İsa’nın asıl tebliğlerine muhalif itîkatlarda bulunmuşlardır.

§ Sabie; Hz. Nuh’un veya Hz. İbrahim’in dinî üzerine bulunmuş kimselerdir. Bir görüşe göre bunlar meleklere veya yıldızlara tapan bir guruptur. Velhasıl: Bütün bu milletler, bu guruplar yanlış ve küfür dolu inançlarını harekelerini bırakır da Cenâb-ı Hakka layık şekilde, şartları dahilinde İman etmiş olurlarsa hidayete ermiş, korkudan, hüzün ve kederden emin bulunmuş olurlar. İşte insanlık için en yüce gaye bundan ibarettir.

63. Hani bir vakitte misakınızı almış. Turu da üzerinize kaldırmış size verdiğimizi kuvvetle tutunuz, onda olanı zîkreyleyiniz ki, korunmuş olabilesiniz, demiştik.

63. Bu mübârek ayetlerde Beni İsrail’in geçmiş zamanlardaki kötü hareketlerini ve bir mucize olarak Tur dağının üzerlerine kalkıp düşecek bir vazıyet almış olduğunu bununla beraber haklarında ilâhî rahmet eseri olarak bir takım felâketlerden kurtulmuş olduklarını hatırlatıyor.

Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. (Hani bir vakitte) ecdadınızın zamanında Musa aleyhisselâma tabi olup Tevrat ile amel etmeniz için sizden, sizin ecdadınızdan söz ve (misakınızı almış, turu da üzerinize kaldırmış) size bu kudret harikasını göstermiştik.

Ve (size verdiğimizi) Tevrat kitabını (kuvvetle tutunuz) tam bir gayret ve kuvvetle tutarak hükümlerine uyunuz. (Onda olanı) onunu bildirdiği hükümleri (zîkreyleyiniz) hatırlayınız ve tefekkür eyleyiniz (ki korunmuş) o sâyede hem korunmuş hem de, kendinizi korumuş (olabilesiniz.. demiştik.) Ne yazık ki bir rahmet eseri olan böyle kutsî bir uyarıya riayet edilmemiştir.

64. Sonra o misakın ardından yüz çevirdiniz.. Eğer üzerinize Allah Teâlâ’nın fazl ve rahmeti olmasaydı elbette hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.

64. Ey İsrail oğulları!.. (Sonra) siz (o) söz ve (misakın ardından) ona uymadınız, ondan (yüz çevirdiniz.) Yanlış yollar takibine başladınız. (Eğer üzerinize Allah Teâlâ’nın lutuf ve keremi) koruma ve himayesi(olmasa idî e! bette) büsbütün (hüsrana uğrayanlardan olurdunuz.) Tamamen mahv ve perişan olur giderdiniz. Artık uyanın, kaybedilen şeyleri telâfi etmeye çalışın.

§ Bu Tur hadisesi; bir harikadır, bir mûcizedir. Mübârek peygamberlerin ellerindi halkın İman etmeleri için bir nice mucizeler meydana gelmiştir. Bu mucizeleri gördük ten sonra güzel bir tefekkür ve kanaat neticesinde ortaya çıkacak bir İman, sahihtir Zora dayalı bir İman değildir. İşte Tur’un kaldırılması harikası da böyledir. Bunu görenlerin imanı da, zorlamaya dayanan bir İman sayılamaz ki makbul olmamış olsun.

§ Bu Tur’un kaldırılması Allah’ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Üstünde yaşadığımız yer yüzü bir yere dayanmaksızın havada dönüp durmaktadır Üzerimizdeki gök kubbesinde güneş, ay ve yıldız denilen binlerce kürenin fezada dönüp durduğu da fen ve his yoluyla sâbittir. O halde Allah’ın kudretiyle bir dağ parçasının yerden ayrılarak bir müddet hava sahasında dönüp durması nasıl imkânsız görülebilir? Böyle bir hâdise, insanlık için bir uyarı vasıtasıdır, bir mucize örneğidir.

§ Bu ayeti kerimedeki “Tur” dan maksat, bilinen Turi sinadır. Bir kavle göre de dağ şeklinde görülen diğer bir hava olayıdır. Araf sûresindeki (171) inci ayeti kerimenin izahına da bakınız.

65. And olsun ki, sizler içinizden cumartesi gününde haddi aşanları elbette bilmişsinizdir. Biz de onlara sefil, hakir maymunlar olunuz, demiştik.

65. Bu mübârek ayetler de vaktiyle İsrail oğulları arasında Allah’ın emrine muhalefet edenlerin bu yüzden uğramış oldukları müthiş sonlarını bildirmektedir. Bu acı verici sonucun bir ibret ve nasihat vesilesi olduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. (Andolsun ki sizler içinizden cumartesi gününde haddi aşanları) kendilerine yasak edilen avlanmaya karşı cür’et gösterip durmuş olanları (elbette bilmişsinizdir.) Bu bir tarihî hakikattir, milletinizce bilinmektedir. (Biz de onlara) böyle haddi aşanlara (sefil, hakir maymunlar olunuz demiştik.) Onlar da hemen maymun olmuşlardı. İşte ilâhî emre karşı gelmenin cezası. Artık bu gibi korkunç cezalara tutulmamak için Cenâb-ı Hakkın emirlerine karşı gelmekten sizlerin de kaçınmanız lâzım değil midir?

66. Artık bunu o zamandakilere ve ondan sonrakilere bir ibret, korunanlar için de bir nasihat kıldık.

66. (Artık bunu) bu cezayı, yani: Cumartesi gününün haramlığını tanımayan bir gurubun öyle bir cezaya uğrayışını (o zamandakilere) o hadiseyi görenlere (ve ondan sonrakilere) bilâhare vücude gelip bu tarihi hâdiseden haberdar olanlara (bir ibret) kıldık. Bu fevkalâde hâdise, bütün insanlar için bir ibret vesilesidir. Ve bunu (korunanlar için de bir nasihat kıldık.) Bundan asıl istifâde edecek olanlar da gerçekten korunmuş olanlardır.

§ Bilinmektedir ki: Yahudiler vaktiyle cumartesi gününe saygı göstermekle o gün dünya ile ilgili İşlerini bırakıp ibâdet ve itaattebulunmakla mükellef kılınmışlardı. Alış verişle, avlanma ile uğraşmaları dini yönden yasak idi. Halbuki bunlardan “İle” kasabası ahalisi bu güne asla riâyet etmiyorlardı. O günde aralıksız balık avlamakla meşgul bulunuyorlardı,

İşte bunlara “maymun olunuz” ilâhî emri tecelli etmiş, hepsi de derhal maymun kesilmişti. Bu hadiseyi Yahudiler bilirler. Evet… Bu ceza Allah’ın emrine karşı gelmenin bir cezâsı idi. Ve bütün insanlık için bir ibret ve uyarı vesilesi idi. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir trajedinin meydana gelmesi İmkânsız değildir.

Binaenaleyh tefsircilerin çoğunluğuna göre bu maymunluğa dönüşme işi, hakikaten vaki olmuştur. Bazı zatlara göre ise o kavmin maymun kesilmesi, şeklen değil, ruhen idi. Onlar insaniyet şerefini kaybetmiş ahlâk ve davranış yönünden maymun kesilmişlerdi. Fakat kuvvetli bir delil bulunmadıkça bu gibi dinî metinleri, dış anlamlarına ters düşecek şekilde yorumlamak doğru görülemez.

§ ile; Medine-i münevvere ile Turi sina arasındaki bir deniz sahilinde bulunan bir kasabadır.

67. Bir vakitte Musa aleyhisselâm kavmine dedi ki: Allah Teâlâ bir sığır boğazlamanızı size muhakkak emrediyor. Dediler ki: Sen bizimle alay mı ediyorsun? Musa aleyhisselâm da dedi ki: Ben cahillerden olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırım.

67. Bu mübârek ayetler de İsrail Oğullarının ruh hallerini gösteriyor, onların aldıkları dinî emirlere karşı ne kadar tereddütlü ve inatçı olduklarını bildirmektedir.

Söyle ki: (Bir vakitte Musa) aleyhisselâm aldığı bir ilâhî vahiy sebebiyle (kavmine) hitaben (dedi ki: Allah Teâlâ bir sığır) hayvanı (boğazlamanızı size muhakkak emrediyor.) Onlar da bu emre hemen uyacakları yerde itiraza başladılar da (dediler ki) Ya Musa! (Sen bizimle alay mı ediyorsun?)

Onlar Hz. Musa’ya yalan isnat etmişler, onun Cenâb-ı Hak adına emrettiği bir vazîfeyi bir alay sanarak “Sen bizimle alay mı ediyorsun” demişlerdi. Musa aleyhisselâm da kendisini müdafaa etmiş, alayın cahilce bir hareket olup peygamberliğin şanına layık olmadığına işaret için (dedi ki: ben cahillerden olmaktan Allah Teâlâ’ya sığınırım.) Size bu emrettiğim, bir ilâhî vahye dayanmaktadır.

68. Dediler ki: Bizim için Rabbine dua et, o sığırın ne olduğunu bize bildirsin. Dedi ki: Cenab’ı Hak buyuruyor. O bir sığırdır ki, ne pek yaşlıdır ne de pek gençtir, iki ortası dinç bir sığırdır. Artık emrolunduğunuz işi yapınız.

68. İsrail oğulları, Hz. Musa’nın bu uyansı üzerine ağız değiştirerek (dediler ki: Bizim için) bizim hakîkatten haberdar olmamız için (rabbine dua et o sığırın ne olduğunu) ne gibi bir vasıf ve tavırda bulunduğunu (bize bildirsin.) Hz. Musa da aldığı bir ilâhî vahye dayanarak (dedî ki Cenab’ı Hak buyuruyor, o bir sığırdır ki ne pek yaşlıdır, ne de pek gençtir. İkisi ortası bir dinç sığırdır.) Binaenaleyh böyle bir sığır bularak boğazlayınız, emrolunan şeyi yerine getiriniz. Fakat yine onlar suallerine devam ettiler.

69. Dediler ki: Bizim için Rabbine dua et onun rengi nedir. Bize açıklasın. Dedi ki: Muhakkak o buyuruyor ki: O sarı renkte bir sığırdır. Onun rengi tam sarıdır. Kendisine bakanları sevindirir.

69. Bu mübârek ayetler, bir cinayetin harikûlâde bir suretle meydana çıkarılması için İsrail oğullarının kendilerine teklif edilen bir husus hakkında tekrar tekrar açıklama isteğinde bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Ve bu teklif edilen hususun bir alay için değil, bir hikmet, bir ilâhî emir gereği olduğu kendilerince anlaşılınca ağız değiştirdiklerini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: İsrail oğulları (dediler ki:) Ya Musa (bizim için rabbine dua et) istirhamda bulun. (Onun) o boğazlayacağımız sığırın (rengi nedir) onun ne renkte olduğunu (bize açıklasın) onu tamamen anlayalım. Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Muhakkak o) Rabbim (buyuruyor ki: O sarı renkte bir sığırdır.) Onun rengine başka bir renk karışmamıştır. (Onun rengi tam sarıdır.) Öyle ki; O (kendisine bakanları sevindirir.) Memnun eder, neşeler içinde bırakır.

70. Dediler ki: Rabbine dua et bize açıkça bildirsin. Şüphe yok ki o sığır bize karışık geldi. Ve şüphesiz ki Allah Teâlâ dilerse biz elbette hidâyete ermişler oluruz.

70. İsrail oğulları aldıkları bu bilgilerle yetinmediler. (Dediler ki:) Ya Musa (Rabbine dua et bize açıkça bildirsin) o sığırın nasıl olduğunu anlayalım, biri birine benzeyen bir çok sığır hayvanı vardır. (Şüphe yok ki o sığır bize karışık geldi) Bunun açıklığa kavuşturulmasını arzu etmekteyiz. (Ve şüphesiz ki Allah Teâlâ dilerse biz elbette hidâyete ermişler oluruz.) Yani bizler inşaallah bu sığırın nasıl olduğunu tamamen öğrenir, onu keserek Allah’ın emrini yerine getirmiş ve hidâyete ermiş oluruz.

§ İsrail oğullarının böyle “İnşaallah” demeleri İmdatlarına yetişmiş, İstenen sığırı bulup emredildikleri vazîfeyi yerine getirmişlerdir. Şöyle ki:

71. Dedi ki; O buyuruyor ki: O muhakkak bir sığırdır ki zillete uğramamıştır. Ne tarla sürmeğe, ne de ekin sulamada alıştırılmamıştır. Bütün kusurlardan uzaktır. Onda renk karışıklığı yoktur, tam sarıdır. Dediler ki: İşte şimdi hakikatı getirdin. Hemen onu o sığırı bulup boğazladılar. Halbuki bunu yapmağa asla yaklaşmıyorlardı.

71. Musa aleyhisselâm onlara (Dedi ki: O) Yüce Yaratıcı (buyuruyor ki: O muhakkak) öyle (bir sığırdır ki zillete uğramamıştır.) O zelûl = hakarete, meşakkate maruz kalmış değildir. O (ne tarla sürmeğe, ne de ekin sulamağa alıştırılmamıştır.) Onda bir leke yoktur. (Bütün kusurlardan uzaktır.) Böyle müstesna bir hayvandır. (Onda renk karışıklığı yoktur, tam sarıdır.)

Bunun üzerine İsrail oğulları tam bilgi sâhibi oldular. Ve Hz. Musa’ya hitâben (dediler ki: İşte şimdi hakikati getirdin.) gerçek olanı emrolunan şeyin tam mahiyetini getirip bize haber verdin ve (hemen onu) o emrolundukları sığırı bulup (boğazladılar) emre uymuş oldular. (Halbuki) bu emroldukları şeyi evvelce (yapmağa asla yaklaşmıyorlardı.) Nihâyet bunu yerine getirmeye muvaffak olmuşlardır.

§ Bu mübârek ayetlerde işaret vardır ki bir ilâhî emre hemen yapışmamak, lüzumsuz suallerle açıklama isteğinde bulunmak, sorumluluğu artırır ve bazen hoş olmayan neticelere sebebiyet verir,Eğer İsrail oğulları İlk emre uyarak her hangi bir sığırı = bakarayı kesecek olsalardı başka sorumlulukla karşı karşıya kalmazlardı.

§ Müfessirlerin izahına göre bu sığır = bakara bir çok araştırmalar netîcesinde bulunmuş, bir çok bedel karşılığında da ancak temin edilebilmişti.

Şöyle ki: Bu sığır, bir yetimin malı imiş, ihtiyar, salih pederî kendisinden sonra oğlu için yaşam vasıtası olmak için bu sığın bir ormana salmış, yarabbi! Bunu oğlum için sana emânet veriyorum, sen bunu muhafaza buyur diye dua etmiş, bu sığır ormanda korunmuş, çocuk da olgunluk çağına ermiş, bunun ardından İsrail oğulları aradıkları vasıfları ancak bu hayvanda bulmuşlar ve bunu o yetimden büyük bir para karşılığında alıp kesmişlerdir.

72. Ve yine hatırlayınız ki: Siz bir şahsı öldürmüştünüz, sonra bunda çekişmeye kalkıştınız. Allah Teâlâ ise sizin gizlediğiniz şeyi meydana çıkarıcıdır.

72. Bu mübârek ayetler de İsrail oğullarına bir garîb tarihî olaylarını hatırlatıyor. Allah’ın kudreti ile ne harikaların meydana gelebileceğini bütün insanlığa bildiriyor. Herkesi güzelce ve akıllıca düşünmeğe dâvet buyuruyor. Şöyle ki:

Ey İsrail oğulları!.. (Ve yine hatırlayınız ki) ırkınıza âid tarihî mühim bir olayı da düşünüp ibret alınız ki (bir şahsı öldürmüş idiniz.) Yani sizin ırkınızdan bazı kimseler bir şahsı öldürmüşlerdi. O katiller ise meçhuldü. (Sonra bunda) bu katil hâdisesinde müdafaaya ve (çekişmeye kalkıştınız) Bu cinayeti meydana çıkarmak istemiyordunuz. (Allah Teâlâ ise sizin gizlediğiniz şeyi) meydana (çıkarıcıdır.) Nitekim de çıkarmıştır.

§ Tefsirlerde açıklandığı üzere Beni İsrail zenginlerinden bir şahsın bir oğlu ile iki yeğeni varmış. Bu iki kardeş, amcalarının vefatında malı kendilerine kalsın diye onun o bir tek oğlunu gizlice öldürmüşler. Cesedini de götürüp halkın her gün toplanacakları bir yere atmışlar.

Sonra da bir çok yapma şamatalar kopararak katilin bulunup meydana çıkarılmasını istiyorlar, bu yüzden aralarında büyük çekişmeler oluyor. Bir çok araştırmalar yapılıyorsa da katiller bulunamıyor. Nihâyet alınan ilâhî bir emir sayesinde katiller anlaşılıyor.

§ iddira: Lûgatte; müdafaa, düşmanlık besleme ve çekişme demektir. Bir cinayetin vukuunu bazı kimselerin birbirine isnat etmeleri bir iddira’dır.

73. İmdi dedik ki: Onun Boğazlayacağınız sığırın bazı parçasını o öldürülen kişiye vurunuz. İşte Allah Teâlâ ölüleri böyle diriltir ve sizlere ayetlerini gösterir. Gerektir ki akıllıca düşünesiniz.

73. (İmdi dedik ki:) yani yapılan cinayetin meydana çıkarılması için Hz. Musa’ya vahip yoluyla bildirdik ki (onun) boğazlayacağınız sığırın (bazı parçasını o öldürülen kişiye vurunuz) onlar da vurdular. Öldürülen şahıs Allah’ın kudreti ile yeniden dirildi, kendisini öldürenlerin amcaoğulları olduğunu bildirdi. Bunun ardından yine ruhunu teslim ederek vefat etti. İşte bu, bir kudret delilidir.

(İşte Allah Teâlâ) diğer ölüleri de (böyle) kudretiyle (diriltir) hayat sahasına çıkarır. (Ve sizlere ayetlerini gösterir.) Bütün insanlığa vakit vakit böyle kudret ve yüceliğine delâlet ve şahadet eden harikalar! yaratır. Artık ey insanlar! (Gerektir ki, akıllıca düşünesiniz.) Hasn ve neşri, âhirethayatını inkâra cüret etmeyesiniz. Kanlatın Yaratıcısı bütün bunlara her bakımdan kadirdir, inancımız, tamdır.

§ Bakar ve bakara: Erkek olsun, dişi olsun mutlaka sığır hayvanı demektir. Bunların erkeğine öküz, dişisine de inek denir. Kur’ân’ı Kerîm’de beyan olunan bakara hadisesi bir takım işaretleri, hikmetleri içine almaktadır. Yalnız zikredilen maktulün diriltilerek katillerini haber vermesi için değildir. Belki bundan başka daha nice şeylere işâreti kapsamaktadır.

Kısaca, bu sığırın boğazlanması evvelâ: İsrail oğullarının ruh hallerini peygamberlerinin emirlerine karşı ne kadar tereddütlü bir şekilde hareket etmiş olduklarını gösterir. İkincisi: Bu muamele, Allah’ın emri üzerine bir kurban kesilmesi şeklinde gerçekleşmiştir. Üçüncüsü: Allah’a emanet verilen çocuklar ve torunların ilâhî koruma altında olacaklarına bir işâreti kapsamaktadır.

Dördüncüsü: ölmüş bir şahsın ilâhî kudrette tekrar hayat bulacağına açıkça bir alâmet ve şehâdeti içine almaktadır. Beşincisi: İnşallah deyip muvaffakıyeti Cenâb-ı Haktan bilenlerin işlerinde muvaffak olacaklarına dâir bir işaret taşımaktadır. Altıncısı: Şahsî ve gayri meşru menfaatleri için başkalarının zararına hareket edenlerin er geç anlaşılıp meydana çıkacaklarına bir delildir.

§ Bakara kıssası, işbu (73) üncü ayeti celileyle tamam olmuştur.

74. Sonra onun ardından kalpleriniz katılaştı. O kalpler taşlar gibidir. Veya katılıkça daha şiddetlidir. Ve şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki ondan ırmaklar kaynar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar. Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki, Allah korkusundan aşağıya düşüverir. Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan asla gâfil değildir.

74. Bu ayeti kerime de İsrail oğullarının taşlardan daha katı olan ruhi sertliklerini tasvir ediyor. Ve onlar için bir tehdid mahiyetinde bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey İsrail oğulları!.. O maktulün ilâhî kudrette nasıl dirildiğini gördükten (sonra) uyanmalı değil miydiniz? Halbuki (onun) o Allah’ın kudretine şehâdet eden harikayi (ardından kalpleriniz katılaştı.) Daha ziyâde sertleşti.

Bu harikadan ibret alıp uyanmadınız. Çünkü (o kalpler taşlar gibidir) kolay kolay ibret alamazlar. (Veya katılıkça daha şiddetlidir.) daha ziyâde katıdır, serttir (Ve şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki) yarılır (ondan ırmaklar kaynar.) Nehirler meydana gelir.

(Ve yine şüphesiz taşlardan öylesi vardır ki yarılır, kendisinden su çıkar.) Gözeler, sular meydana atılır. (Ve yine şüphe yok taşlardan öylesi vardır ki Allah korkusundan aşağıya düşüverir.) Kainatı Yaratanın emir ve iradesine göre dağların tepelerinden aşağıya iniverir. Sizler ise ilâhî emirleri yerine getirmiyorsunuz. (Allah Teâlâ ise sizin yaptıklarınızdan, asla gâfil değildir) Elbette sizi bu hareketinizin cezasına er geç kavuşturacaktır.

§ Bu ayeti kerime, gösteriyor ki bütün kâinat Allah’ın hükmüne tabidir. Bütün cansız varlıklar ve hayvanlar da Allah’ı tanıma şerefine ermişler ve Yüce varlığın iradesine boyun eğmişlerdir. Onların da kendilerine göre ibâdetleri, tesbihleri vardır. Nitekim bir ayeti kerimede

“O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.” (İsra 17/44) buyurulmuştur. Diğer bir ayeti kerimede de “Allah Teâlâ’ya göklerde ve yerde bulunanların güneş ile ayın ve diğerlerinin secde ettikleri” zikredilmiştir. Şu kadar var ki bu tesbihlerin, bu ibâdetlerin ne şekilde olduğunu biz bilemeyiz. Biz bunu Allah’ın bilgisine havale ederiz.

75. Artık sizin için onların iman edip inanacaklarını ümit eder misiniz? Onlardan muhakkak bir gurup vardır ki Allah’ın kelâmını işitirler de onu akılları ile anladıktan sonra değiştirmeye kalkışırlar. Halbuki onlar bilirler.

75. Bu ayeti celile; İsrail oğullarının İslâmiyete ve Allah’ın kelâmına karşı olan cüretlerini bildirmektedir. Şöyle ki: Asrı saadetle müslümanlar, bütün insanlığın hakikî bir dine, İslâmiyete kavuşup kurtuluşa ermelerini bir fazîlet dininin eseri olarak arzu ederlerdi, kendilerine İslâm dinine girmelerini tavsiyede bulunurlardı. Halbuki Yahudilerden bir çokları inatcı bir şekilde veya münafıkca bir vaziyet alır İslâmiyeti kabule yanaşmazlardı.

İşte bu ayeti kerime onların bu halini şöylece beyan buyuruyor: Ey mü’minler!.. (Artık sizin için onların) o Yahudilerin (İman edîp inanacaklarını ümit eder misiniz?) onlar ne inatcı kimselerdir. Hattâ (onlardan bir gurup vardır ki) bile bile sapıklıklarında ısrar eder dururlar. (Allah’ın kelâmını işitirler de onu) o kendilerine tebliğ edilen ilâhî sözlerin yüceliğini, gerçekliğini (akıllarıyle anladıktan sonra) yine cüret ederek (değiştirmeye kalkışırlar) Yani Allah Teâlâ’nın kelâmı olanTevratı işitir, dinlerler, içindekileri anlarlar da sonra onu değiştirmeye çalışırlar.

Evet… Onlar Tevrat’ta peygamber efendimizin vasıflarını görüp okurlar da bunu örtbas eder, değiştirmeye cüret gösterirler. Tâki başkaları bunu anlayıp İslâmiyeti kabul etmesinler. (Halbuki onlar) böyle bir cürette bulunanlar, bu kötü hareketlerini (bilerler) buna rağmen yine bundan vaz geçmezler. Artık bunların müslümanları tasdik etmeleri yüceltmeleri nasıl ümit edilebilir?

Diğer bir görüşe göre Yahudilerden 70 kadar kimse Turı sinada Hz. Musa’nın, nâil olduğu ilâhî konuşmayı işittikden sonra onun mealine aykırı iddialarda bulunmuşlar, Cenâb-ı Hakkın: Şu vazîfeleri dilerseniz yapınız ve dilerseniz terk ediniz” dediğini gerçeğe aykırı olarak iddiaya cüret göstermişlerdi. İşte bu ayeti kerime, buna da işaret etmektedir.

76. Onlar, mü’minlerle karşılaştıkları zaman biz de iman ettik derler. Ve bunların bazıları diğer bazıları ile tenha kalınca da derler ki: Allah’ın size açtığını o Müslümanlara haber verirmisiniz, ki onunla Rabbiniz katında size karşı delil getirsinler. Sizin buna aklınız ermiyor mu?

76.Bu ayeti kerime müslümanlara karşı münâfıkca hareket eden bir kısım Yahudiler ile kendi bilgilerini açıklayan diğer bir kısım Yahudilerin hallerini bildirmektedir.

Şöyle ki: (Onlar, mü’minlerle karşılaştıkları zaman) yani: Asrı saadetteki Yahudilerin münafıkları müslümanlar ile görüştükleri vakit (bîz de İman ettik derler.) Yani: Biz de müslümanlığı kabul ettik, siz hak üzeresiniz, peygamberiniz de, gelişi Tevrat’ta müjdelenmiş olan zattır, diye itirafta bulunurlar.

(Bunlardan bâzıları dîger bâzıları İle tenha kalınca da) bunlardan Kab ibni Eşref gibi başta gelenleri o münafıklara hitâben (derler ki Allah’ın size açtığını) yani: Hz. Muhammed’in vasıflarına dâir Tevrat’ta haber verdiğini (o müslümanlara haber verirmisiniz ki, onunla rabbiniz katında size karşı delil getirsinler) Sizinle karşılıklı düşmanlıkta bulunsunlar, sizi kendi ifâdelerinizle sustursunlar. Onlara tabi olmadığınızdan dolayı sizi itham eylesinler. (Sizin buna aklınız ermiyor mu?) Bu sözlerinizin aleyhinizde bir delil olacağını neden düşünmüyorsunuz?

§ Diğer bir yoruma göre

müslümanlara hitaptır. Bu takdirde buyurulmuş oluyor ki: Ey müslümanlar!.. Onların imana gelmelerini nasıl ümit ediyorsunuz. Onların hallerini, düşmanlıkların! inatçılıklarını bilip düşünemiyor musunuz? Artık öyle bir ümide yer yok.

77. Bilmiyorlar mı ki Allah Teâlâ şüphesiz onların sakladıklarını da, açığa vurduklarını da bilir.

77. Bu ayeti celile münafıkların ne kadar cahilce hareket ettiklerini kötülemektedir. Şöyle ki: O münâfıklar ve onları kınamayan kâfirler (bilmiyorlar mı ki Allah Teâlâ şüphesiz onların sakladıklarını da açığa vurduklarını da) tamamen (bilir.) Evet Yüce Allah onların küfürlerim de imanlarını da bilir.

Ve Tevrat kitabında onlara bildirilmiş olduğu şeyleri, kısaca peygamberin vasıflarını gizleyip aksini iddia eylediklerini ve kendi kanaatlerini saklamayıp meydana koyduklarını da tamamen bilir. Artık bu çirkin hareketlerinin cezâsını görmeyecekler mi sanıyorlar? Heyhat!.. Onlar, sakladıkları hakikatleri Kur’ân-ı Kerîm’in müslümanlara haber vereceğini de düşünmelidirler.

78. Ve onlardan bâzıları da ümmîdirler. Kitabi bilmezdirler. Ancak bir takım batıl şeyleri bilirler. Ve onlar yalnız zanneder dururlar.

78. (Ve onlardan) İsrail oğullarından (bâzıları da) bir takım şahıslar da vardır ki (ümmidirler) okuyup yazmak bilmezler. (Kitabı) de Tevrat kitabını da (bilmezler) onun içeriğinden habersizdirler. Onlar (ancak bir takım batıl) faydasız, hayali şeyleri (bilirler.) Hakikatlerden haberleri yoktur. (Ve onlar zanneder dururlar) uydurma ve isteklerine ait şeylerle yetinirler. Artık bu gibi cahilce hallerden kaçınmalı değil midirler?

§ Bu ayeti kerimede Tevrat’ın sonradan bir takım değişikliğe uğradığına işaret vardır.

§ Ümmî; okuyup yazmak bilmeyen bir kimse demektir. Cemi: Ümmiyyundur. Bu, henüz anasından doğmuş, bir şey bilmez bir çocuk gibi sayıldığından “ana” mânasına olan ümme nisbet edilmiştir.

79. İmdi yazıklar olsun o kimselere ki, kitabı elleriyle yazarlar da sonra bununla az bir paha satın almak için “bu Allah tarafındandır” derler. Artık yazıklar olsun onlara o ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı. Ve yazıklar olsun onlara o kazanmış oldukları şeylerden dolayı.

79. Bu ayeti celile kendi uydurma yazılarına ilâhî bir kıymet vererek dünyaya ait bir menfaat teminine çalışanları kötülemekte ve onların helâke uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (İmdi yazıklar olsun) yani acıtıcı bir azap veya cehennemdeki bir vadi (o kimselere ki) onlar uydurma (kitabı elleriyle yazarlar da) kendi taraflarından hazırlar, bununla halkı aldatmak isterler de (sonra bununla) bu yazdıklarıasılsız şeyler ile (az bir baha satın almak) yani: mukabilinde âdi, geçici bir menfaat temin etmek (için bu) yazılan şey (Allah tarafından) bir semavî kitabtır. (derler.) Bu ne kadar büyük cüret, hakikate muhalefet!..

Artık (Yazıklar olsun onlara) öyle iddiada bulunanlara. (O ellerinin yazmış olduğu şeylerden dolayı.) Bu yüzden ne büyük azâba uğrayacaklardır. (Ve yazıklar olsun onlara o kazanmış oldukları şeylerden dolayı.) Bu yüzden ne büyük zarar ve ziyana uğrayacaklardır. Evet… Vay bu gibi cahilce hareket edenlerin ve gayri meşru menfaatler peşinde koşanların hallerine.

§ Eski kavimlerden bazıları özellikle Yahudiler, kendi kuruntularına göre bazı şeyler yazmışlar, bunlara bir ilâhî kitab süsü vermek istemişlerdir. Kısacası Tevrat’ta peygamberimizin vasıflarını ve recm ayetini değiştirmişlerdir. Maksatlarını kabul ettirmek için bu yazdıkları şeylerin Allah katından gönderildiğini iddiada bulunmuşlardır. Böyle bir hareket ise Cenab’ı Hakka karşı bir iftiradır.

Böyle hakikate, diyanete muhalif, yazıları vasıtasiyle elde edecekleri kazançları ise ne kadar maddi yönden çok olsa da haddizatında onların hiç bir kıymeti yoktur, bilâkis felâketlerine sebeptir. Çünkü o cüretlerinden dolayı ebedî saadetten, ahirete dair mükafatlardan ebediyyen mahrum ve azaba uğramış olacaklardır. Artık insan böyle bir alçaklığa, cinayete nasıl cüret edebilir!.. İşte bu ayeti kerime onların helâke, azaba ebediyyen yakalanmış olacaklarını hatırlatıp durmaktadır. Yazıklar olsun o gibi cahilce cüretlere devam edenlere.

80. Ve dediler ki: Bizlere bir kaç sayılı günden başka cehennem ateşi temas etmeyecektir. De ki: Siz Allah’ın huzurunda bir ahid mi aldınız? Elbet de Allah Teâlâ dönmez. Yoksa bilmeyeceğiniz bir şeyi Cenab’ı Hakka isnad edip söylüyor musunuz?

80. Bu mübârek ayetler; İsrail oğullarının gerçeğe aykırı iddialarını reddetmektedir. Küfür içinde ölüp gidenlerin, ebediyyen azap göreceklerini hatırlatmaktadır, İmân ve iyi hal ile vasıflanan zatlarında ebediyyen cennetlerde kalacaklarını müjdelemektedir.

Şöyle ki: İsrail oğullarına İslâmiyeti kabul etmeleri, aksi takdirde ebediyyen azap görecekleri hatırlatılınca bunu inkâr ettiler. (Ve dediler ki: bizlere bir kaç sayılı günden başka cehennem ateşi temas etmeyecektir.) Bizim cehennemde kalacağımız nihayet bir kaç günle sınırlı bulunacaktır.

Cenâb-ı Hak ise onları yalanlamak için buyuruyor ki: Rasûlum!! onlara (de ki: siz Allah’ın huzurunda) katında (bir ahid mi aldınız?) bir söz mü aldınız? (elbette Allah Teâlâ ahdinden dönmez.) Buna inandık!.. Fakat böyle bir akid neyle sabit. (Yoksa bilmeyeceğiniz bir şeyi Cenâb-ı Hakka isnad edip söylüyor musunuz?) Buna nasıl cesaret edilebilir?

§ İsrail oğulları kendilerini müdafaa için temelsiz bir iddiaya kalkışmışlardır. şöyle ki: Vaktiyle içlerinden bazıları 40 gün buzağıya tapmış oldukları için cehennemde nihayet 40 gün kalacaklarını söylemişlerdir.

Diğer bir kanaatlerine göre de dünyanın 7000 sene ömrü olduğundan her bin sene için bir gün cehenneme gireceklerini, bu cihetle cehennemde nihayet 7 gün kalacaklarını iddia etmişlerdir. İşte bunların bu pek yanlış ve boş iddialarını Cenâb-ı Hak bu ayeti celilesi ile reddedip çürütmektedir.

81. Hayır, her kim bir yaramazlık işler, günahı da kendisini kuşatırsa işte onlar ateş halkıdır. Onlar o ateşde ebedî kalacak kimselerdir.

81. (Hayır) öyle değil (her kim bir yaramazlık işler) bir günahı yapar durur (günahı da kendisini kuşatırsa) yaptığı o günah kendisini her taraftan sararsa (İşte onlar ateş halkıdırlar.) Ebediyyen cehennem ehlidirler. (Onlar o ateşte) cehennem içinde (ebedî kalacak kimselerdir) oradan asla çıkamayacaklar.

Devamlı şekilde azap görüp duracaklardır. Artık onların öyle geçici olarak cehennemde kalacaklarına ait iddiaları asılsızdır. Kendilerinin uydurmasıdır. Böyle bir vaziyet, böyle cehennemde ebedî kalmak küfür ehline mahsustur. Çünkü bir şahsı her yönden kuşatan, ruhuna ve vicdanına musallat bulunan günah, küfürden başka değildir.

82. Îman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise işte onlar cennet ashabıdır. Onlar cennette ebedî kalacaklardır.

82. Kur’ânı Kerîm’de hoş ve mükemmel bir üslûp vardır. Bir azap ayeti zikredildi mi onun ardından bir sevap, bir lûtf ve inâyet ayeti de zikredilir. Bu şekilde Cenâb-ı Hakkın şiddetli azap edici olduğu gibi esirgeyici ve merhametli olduğu da açıklanmış olur. İşte bu 82 inci âyeti kerime de bu kabildendir.

Bunda buyurulmuş oluyor ki: (İman edenler ve salih amellerde bulunanlar ise) yani: İman edilmesi dinen icab eden şeyleri kalben tasdik ve lisânen ikrar eyleyen ve üzerlerine düşen güzel güzel amelleri, vazîfeleri ifaya çalışan zatlar yok mu (İşte onlar ashabı cennettir.) Cennet onlara mahsustur. (Onlar cennette devamlı kalacaklardır) Cennette ebedî olarak kalacaklardır. Ne büyük müjde.

Evet… Allah Teâlâ hem azâbı şiddetli olan, hem de acıyan ve merhamet edendir. Bu kutsî sıfatları elbette tecellî edip duracaktır. Onun gösterdiği yolu takip edenler onun sonsuz rahmetine kavuşacaklardır. Onun gösterdiği binlerce delillere ve kanıtlara rağmen onu inkâr ederek veya ona ortak koşarak sapıklık içinde kalmış olanlarda, ebedî bir azâba tutulacaklardır. Hak Teâlâ’nın bütün açıklamaları gerçeğin ta kendisidir. Artık insanlık ona göre hayatını tanzim etmelidir.

83. Ve biz bir vakit İsrail oğullarının misâkını almıştık ki siz Allah’tan başkasına ibâdet etmezsiniz, ananıza babanıza da ihsan da bulunursunuz Akrabalara, yetimlere, yoksullara da ihsan edersiniz Ve insanlara güzel söz söyleyin. Ve namazı doğruca kılın, zekatı da verin. Sonra siz, içinizden pek az müstesna olmak üzere yüz çevirdiniz ve siz halâ yüz çeviren kimselersiniz.

83. Bu ayeti kerime İsrail oğullarının vaktiyle mükellef olup, üstlenmiş oldukları dinî hükümlere, vazîfelere ne kadar muhalefette bulunmuş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki Hak Teâlâ hazretleri buyuruyor ki (ve biz) yani ben şanı Yüce Yaratıcı (bir vakit) Musa aleyhisselâm zamanında Tevrat vasıtasıyla (İsrail oğullarının misâkını) sözünü, teminatını (almıştık ki siz Allah’tan başkasına ibâdet etmezsiniz.)

Yani yalnız ona ibâdette bulunun, başkasına ibâdet etmeyin. Ondan başka ibâdet edilecek yoktur. (Ananıza, babanıza da ihsan) da bulunursunuz. Yani bunlara da iyilik edin. (Akrabalara) hısımlardanolana da (yetimlere, yoksullara da) iyilikte bulunun. (Ve insanlara güzel söz söyleyin.) Yani halk ile güzelce konuşun, bir birinize iyiliği tavsiye ediniz, hayra yöneltici öğütler veriniz. Ve sorumlu olduğunuz (namazı doğruca kılın.) Rükün ve şartlarına uyarak kılın. Ve üzerinize düşen (zekatı da verin.) Ne yazık ki bu emirlere uyulmadı.

(Sonra siz, içinizden pek azı müstesna olmak üzere yüz çevirdiniz.) Söz ve yemine uymadınız, sizden Abdullah ibni Selâm gibi az bir zümre müstesna olmak üzere hepiniz de sözünüzde durmadınız. İşte sizin tarihî hayatınız böyle geçmiştir. (Ve) mamafih (siz halâ yüz çeviren kimselersiniz.) Evet… Siz halâ haktan dönen bir kavimsiniz.

§ Bu ayeti kerime, semavî kitapların ne kadar faydalı, insanlığı yükseltmeye sevkedici hükümler taşıdıklarını göstermektedir. İşte Tevrat’ta da insanlara şu ahlâkî, sosyal, dinî hükümler, vazifeler emir ve tavsiyeler buyrulmuştur:

1) Yalnız Allah Teâlâya ibâdet edilmesi:

Evet… Bütün kâinatın yaratıcısı, ibâdet edileni birdir. Bütün kudret izleri buna şahittir. Binaenaleyh Allah Teâlâ’dan başkasını ilâh tanıyıp ona ibâdette bulunmak en büyük bir sapıklıktır. Artık böyle cahilce bir hareketten sakınılması emrolunmuştur.

2) Anaya, babaya ihsan edilmesi:

Ana, baba insanın hayatına vesîledir. Onlar varlıklarına sebep oldukları çocukları hakkında ne kadar şefkatli, ne kadar fedakârdırlar. Artık onların kadrini bilmek, kendilerine hizmette ve yardımda bulunmak, onların meşru emirlerine riayet eylemek mühim ve insanî bir vazîfe değil midir? İşte ilâhî dinler insanları bu vazîfe ile mükellef tutmuştur.

3) Yakınlara iyilikte bulunmak:

Evet… Akraba, ana ve baba tarafından olan hısımlar, adeta bir aile teşkil etmiş olurlar, aralarında mühim bir münâsebet, bir sosyal alâka vardır. Artık bunlar ile güzelce görüşüp konuşmak, kendilerine iyilikte bulunmak mühim bir vazîfe değil midir? İşte ilâhî dinler bu hususa uyulmasını da emretmektedir.

4) Yetimlere yardım edilmesi:

Vaktiyle babasını kaybetmiş, onun şefkatli bakışlarından, yardımlarından mahrum kalmış bir çocuğu düşünelim. Bunun bu vaziyeti, şefkatli bakışı ve merhameti celbedecek bir halde değil midir? Artık bunlara da uygun şekilde yardımda ve güzel mumelede bulunmak ne kadar insanî bir görevidir. İşte mukaddes dinler bu hususa da uyulmasını İnsanlara emretmiş bulunmaktadır.

5) Miskinlere, yani: geçimlerini temin edecek kuvvete ve hiç bir mala malik bulunmayan yoksul kimselere yardım edilmesi:

Malumdur ki her yerde, her zamanda bir takım aciz, perişan insanlar bulunur ki, kendi geçimlerini temin edecek birşeye sâhip bulunmazlar. Artık bunlara hali, vakti yerinde olan hemcinslerinin yardım etmeleri lâzım değil midir? İşte ilâhî dinler insanlara bu hayırlı yardımı da tavsiye buyurmaktadır.

6) Bütün insanlar ile güzelce konuşulması:

Malumdur ki insanlar cins olarak aynıdırlar, bir Yüce Yaratıcısının kullarıdır, aralarında sosyal bağlar vardır. Artık biri biriyle güzelce, nazikâne konuşmaları ve aralarında bir dayanışmanın, bir iyilik severliğin cereyanı gerekmez mi? Hakiki İnsaniyet ve medeniyet bu suretle ortaya çıkar. İşte semavidinler insanlara bu mühim, bu karşılıklı vazîfeyi de yüklemiştir.

7) Kerem sâhibi Rabbimize kulluk arzında bulunulması:

Şüphe yok ki bizler bir Yüce Yaratıcının kullarıyız. Bizler daima onun nimetlerine nâil bulunuyoruz. Artık daima o Yüce Yaratıcımızın lûtuf ve ihsanını düşünmeli, ona vakit vakit kulluk arzında ve şükranda bulunmalı değil miyiz? Bizler birer uyanık ruha ve nurlu kalbe sâhip olmalı değil miyiz? İşte mükellef olduğunuz namazlar ve dualar bizlere bu yüce fâideleri temin etmektedir. Binaenaleyh doğru, hikmetli ve esasen aynı olan ilâhî dinler insanlığa bu yüksek farizeyi de yüklemiştir.

8) Fakir dindaşlara zekât adıyla yardım edilmesi:

Malumdur ki aralarında din bağı bulunan insanlar din kardeşidirler. Bir hikmet gereği olarak bu insanlar, geçim itibariyle aynı durumda bulunamazlar. Bunlardan bir kısmı servete ve refaha ulaşmış olduğu halde diğer bir kısmı da maddi yönden bir ihtiyaç içinde bulunabilir. İşte birinci zümrenin bu ikinci yoksul zümreye maddi bakımdan yardım etmesi pek uygun olmaz mı? İşte ilâhî dinler zekât vazîfesiyle bu insanî davranışı da temin etmiş bulunmaktadır.

Artık ilâhî dinlerin ve özellikle dinlerin sonuncusu olan ve hükmü bütün insanlığa yönelik bulunan ve bütün bu yüksek vazifeleri en mükemmel bir şekilde bütün insanlık alemine teklif buyuran mukaddes İslâm dininin yüceliğini İtiraf etmek emirlerini, yasaklarını tam bir şevk ve hürmetle kabul etmek bütün insanlara lâzım gelmez mi? Ne yazık ki bir çok kütleler bu hakikatten gâfil bulunuyorlar. Bu gibi faydalı, yüce hükümlere uymaktan kaçınıyorlar. İşte İsrail oğulları hakkında yapmış olduğumuz Kur’ânî açıklamalar da buna şahittir. Cenab’ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun amin!..

84. Ve bir vakitte biz: Kendi kanlarınızı dökmeyeceksiniz ve nefislerinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız diye bir ahdinizi almıştık. Sonra ikrarda etmiştiniz. Ve siz bu ikrarınıza şahadet de edersiniz.

84. Bu ayeti kerime İsrail oğullarının kabul etmiş ve itirafta bulunmuş oldukları bir söz ve yemini beyan etmektedir. Bu söz ve yeminin hem Musa aleyhisselâm zamanındaki bir söz ve yemine, hem de Hz. Peygamber zamanındaki bir kısım Yahudilerin arap kabileleri ile yapmış oldukları anılaşmayı içine alır.

Buyrulmuş oluyor ki: (Ve) ey İsrail oğulları! (bir vakitte biz, kendi kanlarınızı dökmeyeceksiniz) birbirinizi öldürmek suretiyle hayatınıza tecavüz etmeyeceksiniz. (ve nefislerinizi yurdunuzdan çıkarmayacaksınız) bir kısmınız, diğer bir kısmınızı vatanından çıkarıp dışarı atmayacaksınız (diye bir ahdinizi almıştık) sizden bu hususlara dair kesin söz almıştık. (Sonra) siz (ikrar da etmiştiniz) yani:

Bu ahdin hak olduğunu söyleyerek kabul de eylediniz. (Ve siz) bu ikrarınıza (şahadet de edersiniz) Böyle bir söz ve ikrarı itiraf edersiniz. Artık bu söze uymalı değil miydiniz?.. Halbuki buna uymadınız.

§ işbu: 83. ve 84. âyetler Beni İsrail hakkındaki “Evamiri aşereyi = On emri” kapsamaktadır. Bunların sekizi 83. âyeti celilenin izahında görülmektedir. Dokuzuncusu da haksız yere adam öldürme ve intihardır. Onuncusu da bir kimseyi haksız yere vatanından çıkarmak, sürgün etmektir ki işbu 84. âyeti kerime de bunları tesbitbuyurmuştur. Velhasıl bu âyeti celilede şuna da işaret vardır ki:

Bir milletin fertleri bir birlik teşkil ederler, her birinin kanı, nefsi, vatanı diğerinin de kanı, nefsi ve vatanı mesabesindedir. Bunlardan birinin haksız yere kanını döken, şahsını vatanından uzaklaştıran sanki kendi kanını dökmüş, kendi şahsını yurdundan uzaklaştırmış gibi olur. Artık insanlar böyle bir hale teşebbüs etmemelidirler. Halbuki İsrail Oğulları bilahara böyle bir harekette bulunmuşlardır. İşte 85. âyeti celile bunu göstermektedir.

85. Sonra siz o kimselersiniz ki, kendilerinizi öldürürsünüz ve sizden olan bir fırkayı da yurtlarınızdan çıkarırsınız. Ve onların aleyhine günah ile, düşmanlıkla yardımlaşıyorsunuz. Ve onlar size esir olarak gelince de onlar ile fidyeleşmekte bulunuyorsunuz. Halbuki onların öyle yurtlarından çıkarılması sizin üzerinize haram bulunmuştur. Artık siz kitabın bir kısmına inanır da bir kısımını inkâr mı eyliyorsunuz? İmdi sizden böyle bir fiilde bulunanların cezası, bu dünya hayatında zilletten başka değildir. Kıyamet gününde ise onlar azabın en şiddetlisine sevk olunacaklardır. Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gafîl değildir aslâ.

85. Bu âyeti celile, asrı saaddetteki bir kısım yahudi zümrelerinin birbirine düşman kesilmiş, Tevrat’ın da hükümlerine muhalefette bulunup durmuş olduklarını beyan ile bu hareketlerini vermektedir. Şöyle ki: Ey İsrail Oğulları! (Sonra siz o kimselersiniz ki kendinizi öldürürsünüz) birbirinizin hayatına kast edersiniz. (Ve sizden olan bir fırkayı da yurtlarından çıkarırsınız) kendi milletinizden bulundukları halde onları vatanlarından uzaklaştırırsınız. (Ve onların aleyhine günah ile, düşmanlıkta yardımlaşıyorsunuz.)

O fırkanın aleyhine olarak müttefiki bulunduğunuz kabilelerin fertleri ile bir diğerinize yardımda bulunuyorsunuz. Zalimce hareketlere devam ediyorsunuz. (Ve onlar) o sizin ırkdaşınız olan fırkanın fertleri (Size esir olarak gelince de onlar ile fidyeleşmekte bulunuyorsunuz.) Onların fidyelerini verip kendilerini esaretten kurtarmak istiyorsunuz. Diğer bir görüşe göre: Onlardan fidye alıyorsunuz, haklarında esir muamelesi yapıyorsunuz.

(Halbuki onların öyle yurtlarından çıkarılması) Tevrat’ın hükümlerine göre (sizin üzerinize haram bulunmuştur.) Buna neden uymuyorsunuz? (Artık siz kitabın bir kısmına inanır da bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?) Halbuki İman edilecek şeylerin bir kısmını kabul, diğer bir kısmını inkâr etmek, imana aykırıdır ve küfrü gerektirmektedir. (İmdi sizden böyle bir fiilde bulunanların cezası) pek büyüktür.

(Bu dünya hayatında zilletten başka değildir.) Onlar daima zelilce yaşayacaklardır. (Kıyamet gününde ise onlar azabın) cehennem ateşinin (en şiddetlisine sevk olunacaklardır.) Ne ebedî felâket!.. (Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan) haşâ (gafîl) habersiz (değildir.) Hepsini tamamen bilmektedir. Buna inancımız tamdır. Artık istikbalinizi düşünün!..

§ Tarihen sabittir ki: Peygamberimizin yaşadığı dönemdeki Yahudilerden Medinei Münevvere civarında bulunan “Beni Kaynuka”‘ ile “Beni Kureyza” kabileleri biri birinin düşmanı kesilmişti.

Bunlardan Beni Kaynuka’ araplardan “Evs” kabilesiyle, Beni Kureyza’ da araplardan “Beni Nadır” ve “Hazrec” kabileleriyle ittifak kurmuşlardı.Eve ve Hazrec kabileleri arasında ise İslâmiyetten evvel bir düşmanlık devam edip duruyordu. Bu suretle bu Yahudiler de diğer tarafta olan Yahudiler ile düşman kesilmiş, vakit vakit çarpışıp duruyorlardı.

Sonra da Yahudilerden esir düşenlerin fidyelerini vererek onları esaretten kurtarmak isterlerdi. Ne için bunlar ile hem savaşta bulunuyorsunuz, hem de bunlardan esir düşenleri fidyelerini vererek esaretten kurtarmak istiyorsunuz?

Denilince de: “Tevrata böyle emrolunmuştur, ona binaen o dindaşlarımızı esaretten kurtarmak istiyoruz” derlerdi. Halbuki onların kendi dindaşlarına karşı savaşta bulunmaları, onları yurtlarından uzaklaştırmaları men edilmişti. Binaenaleyh Tevrat’ın bâzı emirlerini tutuyorlar, bâzı emirlerini de tutmuyor, inkâr etmiş bulunuyorlardı. İşte onların bu hallerini Kur’ân’ı Kerîm böylece haber veriyor. Ne kadar dalalette kalmış olduklarına işaret buyuruyor.

86. İşte onlar öyle bir güruhtur ki, âhiret karşılığında dünya hayatını satın almışlardır. Binaenaleyh onlardan azap hafiflendirilmeyecektir. Ve onlar yardımda olunmayacaklardır.

86. Bu âyeti celile İsrail Oğullarının ne kadar dünyaya bağlı ve ebedî azabla karşı karşıya olduklarını göstermektedir. Şöyle ki: (İşte onlar) o ilâhî hükümlere muhalefet edip duran İsrail Oğulları (öyle bir güruhtur ki) öyle geçici menfaatlere düşkün, yalnız dünyayı düşünmekle meşgul bir cemaattır ki (âhiret karşılığında) yâni ebedî hayat ve saadet mukabilinde, bunları feda ederek (dünya hayatını satın almışlardır.)

Kendi elleriyle kendilerini ebedî azaba düşürmüşlerdir. (Binaenaleyh onlardan azap hafiflendirilmeyecektir.) Onlardan değiş-tokuş yüzünden ebediyen uğrayacakları azaplar aslâ azaltılmayacaktır. (Ve onlar yardımda olunmayacaklardır.) Onların haklarında bir şefaatçı, bir yardımcı bulunmayacaktır. Artık bu akibeti düşünmelidirler.

§ Malûm olduğu üzere dünya, en yakın ve en aşağı mânasınadır, içinde yaşadığımız bu fâni âleme verilmiş bir isimdir. Ahiret ise dünya hayatından sonra yüz gösterecek olan ebedî bir âlemdir ki, İman sâhipleri orada bir ebedî saadet içinde yaşayacaklardır.

İmandan mahrum olanlar da orada ilel ebed azab görüp duracaklardır. Artık aklı başında olan bir insan o âhiret hayatına kıymet vermez de bu dünya hayatına hırslı bir şekilde sarılabilir mi?.. Her gün bu fâni dünya hayatına veda edip gidenleri acaba görüyor muyuz? Bahtiyar ve hakikaten akıllı o kimsedir ki dünya hayatından da meşru şekilde istifade eder, bu hayat sayesinde dünyasını da, âhiretini de makbul, makul ve mesuliyetten uzak bir şekilde kazanmaya muvaffak olur.

87. And olsun ki muhakkak biz Musa’ya kitap verdik, ondan sonra da biri biri ardınca peygamberler gönderdik. Meryem’in oğulu İsa’ya da mucizeler verdik. Ve onu ruhulkuds ile destekledik. Sizler ise her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı bir emir ile peygamber gelince büyüklük taslayarak bir kısmını yalanlayıp, bir kısmını da öldürecek misiniz?

87. Bu âyeti celile de İsrail Oğullarının vaktiyle kendilerini aydınlatacak ve irşad edecek peygamberlere, kitaplara ve diğer delillere karşı ne fecî vaziyetler almış olduklarım bildirmektedir. Şöyleki: Ey İsrail Oğulları! (And olsun ki, muhakkak biz) ben şanı Yüce Rab (Musa’ya kitap verdik) ona Tevrat’ı Şerifi birden indirdik. (Ondan sonra da biri biri ardınca peygamberler gönderdik.)

Bu zatların vasıtalariyle dinî, dünyevî hükümler sizlere ulaştırılmış oldu. Kısacası (Meryem’in oğlu İsa’ya da mucizeler verdik.) Ona açık deliller, açık mucizeler, ölüleri diriltmek gibi, gaybdan haber vermek gibi harikalar veya incil gibi bir kitap ihsan ettik. (Ve onu) Hz. İsa’yı (ruhulkuds ile) yani Cibrili Emin ile veya Allah Teâlâ’nın ismi azamı ile veya incil Kitabı ile (destekledik) onun yüce bir peygamber olduğunu gösterdik. (Sizler ise) o mübârek zatdan da istifadeye çalışmadınız, bilâkis onu inkâra cüret ettiniz.

Artık sizlere (her ne vakit nefislerinizin hoşlanmadığı) gönüllerinizin istek ve arzularına zıt düşen (bir emr ile) bir dinî hükm ile (peygamber gelince) siz (büyüklük taslayarak) kibirli ve gururlu bir vaziyet alarak o muhterem zatların (bir kısmını yalanlamış olacak, bir kısmını da öldürecek misiniz?) Nefisleriniz sizi daima böyle cinayetlere mi sevkedecek? Bu ne alçakça hareket!.. Nitekim onlar Hz. İsa ile son peygamber Hz. Muhammed’i yalanlamaktadırlar. Hz. Zekeriya ile Hz. Yahya’yı da şehit etmişlerdir. Kendilerinde merhamet ve Hakka saygı eseri aslâ görülmemiştir.

88. Ve dediler ki: Bizim kalplerimiz perdelidir. Öyle değil. Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir. Onun içindir ki az pek az iman ederler.

88. Bu mübârek âyetler de bir takım Yahudilerin son peygamber Hz. Muhammed’e karşı olan inkârcı durumlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Rasûlü Ekrem Efendimiz, kendi zamanında bulunan yahudi kabilelerini İslâmiyete dâvet edip onların yanlış inançlarını açığa vurdukça onlar buna karşı alaycı bir tavır aldılar. (Ve dediler ki, bizim kalblerimiz perdelidir) biz senin bu açıklamalarını Kur’ân’ın emirlerini, yasaklarını İşitip kabul edecek bir durumda değiliz.

Bizim yüreklerimiz kaşarlıdır. Halubik (öyle değil) onar mükellef insanlar oldukları için tabiatları İtibariyle o gibi emirleri, yasakları işidip anlayabilecek bir yaradılışta bulunmuşlardır. Öyle olmasaydı zaten mükellef olmazlardı. Nitekim akıl hastaları mükellef değildir.

Fakat onların bu alayımsı sözlerini söyleyip Hakkı kabulden kaçınmaları sebebiyle Cenab’ı Hak onları rahmetinden uzaklaştırmıştır. Evet… (Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir.) Onları öyle yüksek bir yetenekten yoksun bırakmıştır. (Onun içindir ki) onlar (az pek az İman ederler.) Bazı şeyleri tasdik etseler de birçoğunu inkârda bulunurlar.

89. Vaktaki onlara Allah tarafından yanlarındakini tasdik edici bir kitap geldi, halbuki evvelce kâfirlere karşı fetih ve yardım isterlerdi. Fakat o bildikleri şey kendilerine gelince onu inkâr ettiler. Artık Allah’ın lâneti kâfirler üzerinedir.

89. (Vaktaki onlara) o yahudîlere (Allah tarafından yanlarındakini) Tevrat Kitabını (tasdik eden bir kitap geldi) yani Kur’ân’ı Kerîm nâzil olarak hepsini İman daireyisine dâvet etti, onu inkâra kalkıştılar. (Halbuki evvelce kâfirlere karşı) öyle gelecek ilâhî bir kitap ile, Kur’ân’ı Kerîm ile veya gönderilecek âhirzaman peygamberi ile (fetih ve yardım isterlerdi.)

O sayede hürriyete kavuşup, başka milletlere galip geleceklerini beklerlerdi. (Fakat o bildikleri) İnsanlık âlemine ergeçşeref vereceğine inandıkları (şey) o yüce nebi veya o kitabı kerim (kendilerine gelince) kendilerini İslâm dinîne dâvet edince (onu inkâr ettiler.) Sırf hasetlerinden ve makamlarını kaybedecekleri endişesinden dolayı o yüce peygamberi ve ona inen kitabı kerimi İnkâra cüret gösterdiler. (Artık Allah’ın lâneti) bütün (kâfirler üzerinedir.) Artık o münkirler de bu lânetten kendilerini kurtaramayacaklarını düşünsünler.