KALEM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de ilk nâzil olan “Alak” sûresinin ilk âyetinden ve onu takiben nâzil olan “Fâtiha” sûresinden sonra inmiştir. Elli iki âyet-i kerîmeyi kapsamaktadır.

İbn-i Abbas Vekatâde Radiyallâh-ü Anhüma’ya göre “17” inci âyetten “33” üncü âyete kadar ve “48” inci âyetten “50” inci âyete kadar olan âyetleri, Medine-i Münevvere de inmiştir. Kendisine “Nûn” Sûresi adı da verilmiştir.

Bu mübârek sûre ile Mülk sûresi arasında güzel bir münasebet vardır. Mülk sûresinde Cenab-ı Hak’kın kâinata sahip, hakîm olduğu bildirilmiş, Resûl-i Ekrem’i inkâr edenlerin nasıl felâketlere maruz kalacaklarına işaret buyrulmuş idi. Bu “El-Kalem” sûresinde de Allah-ü Teâlâ, o Yüce Peygamberinin yüksek vasıflarını göstermiş, bir takım inkârcıların isnâd ettikleri şeylerden o Yüce Resûlün uzak bulunduğunu bildirmiştir. Ve o Yüce Nebi’ye sabıretmesini tavsiye buyurmuş ve onu inkâr edenlerin ne kadar sapıklık içinde bulunduklarını ve âhirete ne kadar kınamalara, felâketlere mâruz kalacaklarını ihtar eylemiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca içeriği şunlardır:

1. Hazreti Peygamberin ahlâki güzelliklerini beyan etmek ve onun kimlere itaat ve iltifat buyurmayacağını bildirmek.

2. Bir takım kâfirlerin kötü ahlâkını teşhîr ve kendilerini ceza ile tehdît etmek.

3. Takva sahiplerinin, müslümanların, suçlular gibi olmayıp, Cennetlere, nîmetlere erişeceklerini müjdelemek.

4. Hz. Peygambere sabıretmesini, kavminin arasından gazap edip ayrılmış olan Yunus Aleyhisselâm gibi olmamasını tavsiye etmek.

5. Kur’an-ı Kerim’in yüce mahiyetini beyan etmek onu yalanlayan müşriklerin kötü hallerini gözler önüne sermek.

1. Nûn ve Kalem’e ve yazdıkları şeylere and olsun ki:

1. Bu mübârek âyetler, yemîn ile pekiştirilmiş olarak bildiriyor ki: Resûl-i Ekrem, cinnetten uzaktır, nîmetlere nâildir ve en güzel ahlâk ile vasıflanmıştır. Ve kimlerin cinnete mübtela olduğunun yakînen görüleceğini haber veriyor. Ve Hak Teâlâ’nın sapıklığa düşmüş olanları da, hidâyete nâil bulunanları da tamamen bildiğini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Nûn ve Kalem) Andolsun (ve) meleklerin hayr ve iyiliğe dair veya hafaza meleklerinin insanlığın işlerine ait veya kalem sahiplerinin çeşitli mevzularla ilgili (yazdıkları şeylere andolsun ki:) beyan olunacak hususlar, birer hakikattir.

“Nûn” harfi, bâzı sûrelerin evvelinde bulunan huruf-i mukattaa gibi bir tenbih harfidir. “Elâ” lâfzı gibi okunacak âyetlere nazar-ı dikkati celbetmektedir. Maamafih bu hususunda çeşitli rivâyetler, ihtimâller vardır. Kısacası deniliyor ki: Nûn ve Kalem bu sûrenin birer ismidir. Yâhud, Nûn’dan maksad, mürekkep hokkasıdır veya mürekkeptir. Kalem ile hokkanın büyük menfaatleri olduğu için, ilim yaymaya hizmet ettikleri için manevî kıymetlerine işaret için kendilerine böyle yemîn edilmiştir. Resûlullâh Sallallâh-ü Aleyhi Vesellem’den şöyle rivâyet olunmuştur: Allah-ü Teâlâ’nın ilk yarattığı şey, kalemdir, sonra da Nûn’dur ki, o divittir.

Diğer bir görüşe göre de, “Nûn” nûrdan bir levhadır ki: Melekler emrolundukları şeyleri o levha üzerine yazarlar veya bir mürekkeptir ki: Melekler, onunla yazacaklarını yazıverirler. Kaleme gelince bundan maksat, ya kalem cinsidir, semâda ve yerde kendisi ile yazı yazılan her kaleme denir. Yahut bundan maksat, Cenab-ı Hak’kın ilk yaratmış olduğu bir kalemdir ki, onunla bütün olaylar yazılmış, levhî mahfuzda tesbit edilmiştir. Diğer bir görüşe göre de bu kalemden maksat, akldır. Çünkü akl bütün mahlûkat için büyük bir asıldır. Nitekim ilk defa yaratılan şeyin akıldan ibaret olduğu, bir haberde zikredilmiştir.

Velhâsıl: Bu yorumlar, kesin değildir. Bunlardan Allah’ın maksadının ne olduğunu ilâhî ilme havale ederiz. Biz şuna kat’iyen inanıyoruz ki: Allâh-ü Teâlâ’nın her beyanı, hakikatin ta kendisidir ve hikmet gereğidir. Bu gibi yüce yaratılış eserlerine yemîn buyurması: Sırf beyan olunacak şeylerin ehemmiyetine işaret içindir. Onlara dikkat nazarları çekmek içindir. Yoksa şüphe yok ki: Hikmet sâhibi Yaratıcı, haber verdiği herhangi bir şeyin doğru olduğunu anlatmak için hâşâ yemîne muhtaç değildir. Es-sa-racül’münîr ve emsâli tefsîrlere müracaat.

“Kader-i kalemi anlaki, iclâli azimi”
“Nezdiği ilâhîde bile cayi kasemdir.”
Avni Bey

2. Sen Rabbinin nimeti sayesinde mecnûn değilsin.

2. Ey Peygamberlerin sonuncusu!. (Sen Rab’binin nîmeti sâyesinde) O Kerem Sâhibi yaratıcının sana vermiş olduğu akıl kuvveti, zâti olgunluklar, peygamberlik şerefi ve genel başkanlığı sâyesinde (mecnun değilsin) senin yüce kadrin cinnetten uzaktır. Bunu düşmanların da pek iyi bilirler. Ancak nefislerine mağlûp, inkârlarında ısrarlı oldukları cindir ki: Bu cinnet isnadına cesaret etmişlerdir. Bu âyet-i kerîme, birinci âyetteki yeminin cevabını teşkil etmektedir.

3. Ve şüphe yok ki: Senin için bir tükenmez mükâfat vardır.

3. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. Senin hakkındaki ilâhî nîmetler, sonsuzdur. (Ve şüphe yok ki,) O nîmetlerden olmak üzere (senin için bir tükenmez mükâfat vardır.) Sen peygamberlik görevini yerine getiriyorsun, bu uğurda bir nice zahmetlere katlanıyorsun, bir takım inkârcıların dedikodularına hedef oluyorsun, bütün bunların karşılığında pek büyük sevaplara kesilmeyecek olan nîmetlere veya insanlar tarafından bir nîmete dayalı olmayan ilâhî lütuflara nâil olacaksın.

4. Ve muhakkak ki: Sen pek büyük bir ahlâk üzerindesin.

4. (Ve muhakkak ki: Sen) Ey Peygamberlerin efendisi!. (pek büyük bir ahlâk üzerindesin) Sen, bütün ahlâki mükemmelliklere sâhip, Allah’ın dinine hizmette bulunmaktasın, Kerem Sâhibi Yaratıcı seni bütün ahlâki fâziletler ile donatmıştır. Sen de yumuşaklık, cömertlik, yiğitlik, metanet, şefkat, merhamet, doğruluk, sadâkat, afv ve bağışlama, tebessüm ve iltifat, hak yolunda nice sıkıntılara karşı sabır ve tahammül, bütün insanlık hakkında iyilik severlik duygusu tecellî edip durmaktadır. Artık bu kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olan bir zâta hâşâ cinnet isnat edilebilir mi?.

Âişe-i Sıdıka Radiyallâh-ü Teâlâ Anha validemizden rivâyet olunmuştur ki: Hz. Peygamberimizin ahlâkı, Kur’an idi, yâni: Kur’an-ı Kerim’in emr ve tavsiye buyurduğu bütün ahlâkî olgunluklardan ibaret bulunuyordu. Yine Hz. Âişe validemiz demiştir ki: Resûl-i Ekrem, mübârek eliyle hiçbir hizmetçisine bir sille vurmamıştır. Allah yolundaki cihadı müstesna.. Ve iki şey arasında muhayyer bulunmazdı ki: Ancak onların en kolayı kendisince sevilmiş bulunurdu, meğer ki, günah olsun, günah olunca, ondan insanların en uzak bulunanı olurdu ve kendi nefisi için bir şeyden intikam almazdı, meğer ki, Allah’ın haramlarına sebep olsun, o zaman müstesna..

Resûl-i Ekrem, Sallâlâh-ü Aleyhi Vesellem Efendimiz buyurmuştur ki: Allâh-ü Teâlâ, beni güzel ahlâkı ve güzel fiilleri tamamlamak için göndermiştir. Ve yine buyurmuştur ki: Mü’mîn kimse güzel ahlâkı sebebi ile gece namaz kılan gündüz oruç tutan bir zâtın derecesine kavuşur.
Peygamber Efendimizin ahlâki mükemmelliklerini, öteden beri bir çok yabancı müsteşrikler de itirafta bulunmuşlardır. Amerikalı Mister Karlayil ve emsâli bu zümredendirler. Velhâsıl Yüce Peygamberimizin zati üstünlükleri, ahlâkî fâziletleri her türlü düşüncelerin üstündedir.

“Kudsiyetin ey Nebbiyy-i Enver”
“Düşmanların itiraf ederler”
“Vermekte bütün akule hayret”
“Hulkunda olan mükemmeliyet”
“Bir mislini almamıştır elbet”
“Aguşuna daye-i meşiyyet”

5. Artık yakında göreceksin ve göreceklerdir.

5. (Artık) Ey Yüce Peygamber!. Sen emir ol, inkârcıların sözlerine bakarak müteessir olma (yakında) sen (göreceksin ve) o inkârcılarda (göreceklerdir.) gerçek durum ortaya çıkacaktır.

6. Fitneye uğramış olan hanginiz imiş?

6. (Fitneye uğramış) Cinnete müptelâ olmuş, sapıklık içinde kalmış (olan hanginiz imiş?.) Evet.. Onlar, az sonra kendilerinin ne kadar fitneye düşmüş, şaşkınlık içinde kalmış olduklarını anlayacaklardır. İslâmiyet, her tarafa yayılacak, onu söndürmek isteyenlerin kendileri ise sönüp yok olacaklardır. Müslümanlar ise feyizlere, olgunluklara nâil bulunacaklardır. Nitekim de az sonra, bu ilâhî işaret tahakkuk etmiş, Resûl-i Ekrem, Mekke-i Mükerreme’yi feth etmiş, Bedr gazvesinde muvaffakiyetlere nâil olmuş, Ebû Cehl ve Velit İbn-i Mugire gibi müşrikler de lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.
Bu âyet-i kerîme, bu gibi kâfirlere karşı târiz (taşlama) anlamı ifade etmektedir.

7. Şüphe yok ki: Rabbindir, O’dur, O’nun yolundan sapıtmış olanı en iyi ve O’dur, hidâyete ereni de en iyi bilen.

7. Evet: (Şüphe yok ki: Rab’bindir.) Ey Peygamberlerin efendisi!. Senin kerem sâhibi Yaratıcındır, evet.. (O’dur) O ilim ve hikmet sâhibi olan Mâbudundur (onun yolundan sapıtmış olanı en iyi bilen) onun ilim dairesinden hiçbir hâdise hariç bulunamaz (ve O’dur) O Yüce Yaratıcıdır (hidâyete ereni de en iyi bilen) Allah’ın yolundan ayrılmayıp selâmet ve saadete eren kullarını da tamamı ile bilen o Yüce Mâbud’dur. Artık bütün insanlık, bu hakikati bilip nazar-ı dikkate almalıdır. Elbette ki: Sapıklığa düşen, Hz. Peygambere karşı hürmete aykırı lâkırdılarda bulunan inkârcılar, âkıbet zarar ve ziyana uğrayacaklardır. İslâm dinine sarılan, Yüce Peygambere itaatten, hürmetten ayrılmayanlar da pek nurlu istikbâle nâil bulunacaklardır.

8. Artık o yalanlayanlara itaat etmemekte devam et.

8. Bu mübârek âyetler Resûl-i Ekrem Hazretlerinin bütün inkârcı, kötü ahlâkla vasıflanmış kimselere itaat ve iltifat buyurmamakta devam etmesini emr ve tavsiye ediyor. Kur’an-ı Kerîm’e “öncekilerin masalları” demek alçaklığında bulunan şahsında nasıl korkunç bir âkibete uğrayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey ahlâki faziletleri toplamış olan Yüce Peygamber!. (artık o yalanlayanlara) senin risâletini inkâr eden, Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğuna inanmayan inkârcılara (itaat etmemekte devam et) onlara karşı İslâmiyet’in yüceliğini, ahlâki kudretini göster, bu ilâhî beyan, o gibi inkârcıların kalplerini çekmek için kendilerine karşı dost görünme ve dalkavuklukta bulunmanın câiz olmadığına işaret etmektedir.

9. Onlar arzu ettiler ki: Sen yaltaklanıvermiş olsa idin, o zaman onlar da yaltaklanacaklardır.

9. (Onlar) O Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler (arzu ettiler ki:) pek sever oldular ki: Ey Peygamber!. (Sen) Onlara karşı (yaltaklanıvermiş olsa idin) dalkavukluktan, müsamahada bulunmuş, bir kısım dinî işlerine karşı yumuşaklık göstermiş bulunsa idin (o zaman onlar da yaltaklanacaklardı.) zâhiren yumuşaklık göstermiş, dalkavuklukta bulunmuş olacaklardır,
fakat kalben yine muhalif bulunup duracaklardı.

10. Ve itaat gösterme her çok yemin edene, âdi fikirli olana.

10. (Ve) Ey Yüce Peygamber!, (itaat gösterme) İltifat buyurma (her çok yemîn edene) hak ve bâtıl şeyler için fazlaca and içip durana ve (âdi fikirli olana) görüş ve iddiası hakir bulunan kimseye, yalan yere yemîn, en büyük bir günahtır. Lüzumsuz yere yemîn edip durmak da Cenab-ı Hak’ka karşı saygıya ters düşmektedir, güzel reyden mahrûm, âdi düşüncelere esir olan kimseler de itaate selâhiyetli olamazlar.
“Hallaf” çok yemîn eden kimsedir. “Mehîn” de rey ve temyizi hakîr olandır.

11. Daima kusur arayana, lâf götürüp getirene.

11. (Dâima kusur arayana) da itaat etme (lâf götürüp getirene) de itaatte bulunma “Hemmaz” kusur arayan, yerme ve kınamada bulunan, insanların fenâlıklarını söyleyip duran kimsedir, “meşşâinbinemîm” de bir kavmin bir cemaatin lâkırdılarını bir bozgunculuk, bir gammazlık maksadı ile diğer bir kavme, bir cemaate götürüp nakleden şahıs demektir. Elbette ki: Kötü maksada dayalı olan bu gibi şeyler kınanmıştır, sâhiplerinin itaate lâyık olmadıklarını göstermektedir.

12. Hayırdan men’e çalışıp durana, haddi aşana, çok günahkâr olana.

12. (Hayırdan men’e çalışıp durana) Cimri olan, insanları îmandan, ibâdetten, infaktan alıkoymak isteyen herhangi bir şahsa da itaat etme ve (haddi aşana) Cenab-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına saldıran, günahları işlemekten çekinmeyen, zulme çalışan kimseye de itaat eyleme, (çok günahkâr olana) adeti günah işlemek olana, yaptığı günahlara karşı lâübali bulunan kimseye de itaat etme. “Mu’ted” hakka saldırıp bâtılda yürüyen kimse demektir. “Esim” de günahları çok olan kimse mânâsınadır.