ARAF SURESİ

181. Ve yarattıklarımızdan bir ümmet de vardır ki, onlar hak ile rehberlik ederler. Ve hak ile adâletle bulunurlar.

181. Cinlerden, insanlardan bir kısmı hidayetten mahrum insanları saptırmaya cür’etkârca bulunmuşlardır. (Ve yarattıklarımızdan) varlık sahasına getirmiş olduğumuz insan ve cinlerden (bir ümmet de) bir seçkin topluluk da (vardır ki) onlar temiz yaratılışlarını muhafaza etmiş, Allah’ın dinine hizmet etmişlerdir, (onlar hak ile rehberlik ederler.) İnsanları hakka karışmış olarak hidâyet yoluna götürmeye çalışırlar, veya insanları hak sözle irşada, aydınlatmaya gayret eder dururlar. (Ve) O seçkin topluluk (hak ile adâlette bulunurlar.) aralarında cereyan eden muhakemelerde, mes’elelerde dâima hak ile hükmeder, adâletten ayrılmazlar. İşte böyle seçkin bir topluluk İslâm âleminde kıyâmete kadar bulunacaktır. Nitekim bir hadis-i şerifte:

( Benim ümmetimden bir zümre; Allah Teâlâ’nın emri -kıyâmet günü- gelinceye kadar hak üzere bulunacaktır) diye buyrulmuştur.

§ Bu âyeti kerime de beyan buyrulan ümmetten maksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre Hz. Muhammed ümmetinden dine hizmet eden, halkı vaiz ve nasihatları ile irşada çalışan bir guruptur. Ve bu âyet-i celile, ümmetin icmâ etmesinin meşrû ve makbul olduğuna da işâret etmektedir. Çünkü kıyâmete kadar bu ümmet arasında hidâyet rehberi olacak bir topluluğun bulunacağımüjdelenmiş bulunmaktadır. İmamı Ali Radiyallahü anhdan şöyle rivâyet edilmektedir: “Bu ümmet elbette yetmiş üç fırkaya ayrılacaktır. Hepsi de ateştedir, ancak bir fırka müstesnâ ki; onların hakkında Cenab’ı Hak buyurmuştur. İşte bu ümmetten kurtuluşa erecek olan ancak bu bir fırkadır. -et tefsirülvâzih-.

182. Ve o kimseler ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar, işte onları bilmedikleri bir yerden yavaş yavaş helâke yaklaştıracağız.

182. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki) sapıklık içinde yaşadılar, başkalarını irşada değil, saptırmaya çalıştılar (bizim âyetlerimizi) Kur’an’ı Kerim’i ve başka ilâhî kitapları, dinî delilleri (yalanladılar) onun birer ilâhî âyet, birer kutsî nîmet olduğunu kabul etmediler, böyle kâfirce bir harekete cür’et gösterdiler (işte onları bilmedikleri bir yerden) haklarında ne takdir edilmiş olduğunu bilmeksizin tedricen (yavaş yavaş helâke yaklaştıracağızdır.) onlar yavaş yavaş azâba yaklaştırılmak üzere bazı nîmetlere, mevkilere nâil olurlar. Bunların ellerinden çıkmayacağını zannederler, sonra o nîmetler, o mevkiler ellerinden yavaş yavaş alınır, hayatlarından mahrum kalırlar, lâyık oldukları azâba kavuşurlar. İşte küfr ve isyânın korkunç netîcesi!. Artık herkes böyle bir akibeti düşünmeli, uyanık bir halde yaşamaya gayret etmelidir.

183. Ve ben onlara mühlet veririm. Şüphe yok ki, benim yakalamam pek şiddetlidir.

183. Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Ve ben onlara) O kâfirce bir halde yaşayanlara (mühlet veririm.) ömürlerinin müddetini artırmış olurum; tâki küfürlerinde, isyanlarındadevam edip dursunlar, onları alelâcele cezalarına kavuşturmam, tâki fenâlıklarında devam ederek her türlü azâbı hak etmiş oluversinler, bir mazeret ileri sürmelerine selâhiyetleri kalmamış bulunsun. (Şüphe yok ki benim) Keydim, yani: Onları haberleri olmaksızın birdenbire (yakalamam) hayatlarına nihâyet verip kendilerini azâba kavuşturmam (pek şiddetlidir.) pek kuvvetlidir. Buna hiçbir kuvvet mâni olamaz. Demek oluyor ki; bir takım kötü kimselere bir nîmet, uzunca bir ömür verilmesi, görünürde bir lûtuf olsa da aslında bir sefâlettir, daha çok azap görmelerine bir sebebtir. Artık böyle bir hâle kıymet vermemelidir.
§ Keyd = Mekr, lûgatte gizli bir tedbir demektir ki, birisinin aldanması için bunun görünür tarafının ötesi kasdedilmiş olur. Cenab’ı Hak’ka isnat edilen Keyd’den maksat ise cezâyı hak etmiş olan bir şahsı haberi olmaksızın ansızın tutması ve yakalaması, yani cezâsına kavuşturması demektir.

184. Onlar düşünmediler mi ki, onların arkadaşlarında bir delilik eseri yoktur. O ancak âşikâr bir şekilde bir uyarıcıdan başka birşey değildir.

184. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini düşünmeyen, Rasûlü Ekrem’in aklî ve ilmî üstünlüklerini inkâr eden inkarcılar için bir kınama mahiyetindedir. Hak Teâlâ’nın birliğine, kudret ve büyüklüğüne şâhitlik eden sonsuz eserlere bakmayan, ne olacaklarını düşünmeyen o gâfil topluluğun Allah’ın hidâyetinden mahrum olup sapıklığa uğrayacaklarına işâret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onlar) O kendilerine İslâmiyet’i kabul etmeleri emir ve tavsiye edilmiş olan inkarcılar (düşünmediler mî) hiç nazarı dikkate, tefekküre alarak anlamaya çalışmadılar mı (ki, onların arkadaşlarında) senelerce kendileriyle berâber bulunarak ne yüce bir durumda olduğunu bildikleri Hz. Muhammed de (delilikeseri yoktur.) o fevkalâde bir akıl ve zekâya sahiptir, kendisinde, bütün fiillerinde, sözlerinde akla, hikmete aykırı birşey görülemez. O Cenab’ı Hak’kın âyetleriyle insanlığı aydınlatmaya çalışıp durmaktadır. (O ancak âşikâr bir şekilde) Parlak ve her sözü bütün insanlık için pek açıkça fâideleri içeren (bir uyancıdan) Allah’ın azâbından halkı korkutmakla emrolunan bir Peygamberden, iyiliği tavsiye eden yüce bir mürşidden (başka bir şey değildir.) artık onun o fevkalâde yüksek, bütün insanlık âlemine fayda veren varlığını, neden idrâk edemiyorlar da ona tâbi olmaktan kaçınıyorlar, ona delilik gibi bozuklukları isnad etmeğe cür’et gösteriyorlar?. Bu ne gaflet, ne cahâlet!.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bir gece Sefa tepesine şeref vermiş, bütün kabilelere hitab ederek onları Allah Teâlâ’nın azâbından sakındırmaya çalışmıştı. O kabîlelerden biri: Sizin arkadaşınızda delilik olmalı ki böyle sabaha kadar söylenip durdu. Demiş. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olarak Yüce peygamberimizi temize çıkarmış, öyle delilik isnadında bulunanları da yalanlayıp kınamıştır. Kısacası: Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz peygamberlik vazîfesini yerine getirmek için, ümmeti hakkındaki merhamet ve şefkatini göstermek için öyle faydalı, iyiliği tavsiye edici hitâbeler ile insanlığı irşâd etmeye ve uyarmaya çalışmıştır. Ne yazık ki kendi bâtıl inançlarına esir olanlar, kendi hayvanî zevklerini, faidelerini terketmek istemeyenler, öyle ahlâkî üstünlükleri, aklî yüceliği hakkıyla tecelli edip duran yüce bir Peygamberin değerini takdir edememişler, ona bir takım zatların tâbi olmalarına mâni olmak kasdiyle delilik isnadına cür’et göstermişlerdir. Nitekim her zaman insanlık hakkında, vatanı hakkında iyiliği tavsiye eden, insanları gafletten, şehveten uyandırıp kurtarmakisteyen zatlara böyle isnatlarda bulunmak, onları gericilik ile vasıflandırmak bir cahilce âdet hâlinde bulunmuştur. Cenâb-ı Hak cümlemize uyanmalar insaf lar nasip buyursun. Amin!.

185. Onlar göklerin ve yerin yüce mülkiyetine ve Allah Teâlâ’nın yarattığı herhangi birşeye ve ecellerinin yaklaşmış olabildiğine bakmazlar mı? Artık bundan sonra hangi bir söze inanacaklardır?

185. (Onlar) Öyle Rasûlullah’ın hikmet dolu sözlerini takdir edemeyen inkarcılar, gözleri önünde parlayıp duran (göklerin ve yerin yüce mülkiyyetine) onların ne mükümmel, ne muhteşem birer ilâhî mülk olduğuna bakmazlar mı?. (Ve) Onlar (Allah Teâlâ’nın yarattığı herhangi birşeye) bakmazlar mı?. Yalnız semalar, yerler değil, bütün yaratılış eserleri Cenâb-ı Hak’kın varlığına birer parlak delildir. Bunları güzelce bir düşünerek Allah’ın birliğini ve kudretini tasdik etmeleri icab etmez mi?, (ve) Kendi (eccllerinin yaklaşmış olabildiğine) de (bakmazlar mı?.) ansızın ölüp veya başlarına kıyâmet kopup kaybettiklerini telâfi etmeye imkân bulamayacaklarını düşünerek biran evvel tevbe edip af dilemeleri lâzım gelmez mi?. Nedir o kadar gaflet!. O kadar nefsin arzularına uymak!. Kutsal değerleri inkâra cür’et!. (Artık bundan sonra) Böyle kendilerine son Peygamber tarafından Kur’an’ı Kerim gibi ilâhî bir kitabın hükümleri tebliğ edilmiş olduğu halde (herhangi bir söze) herhangi bir kitaba, herhangi bir iyilik tavsiye edici öğüte (inanacaklardır?.) artık bunların üstünde ne olabilir ki, ona inanacak olsunlar!. Bununla beraber Hz. Muhammed’den sonra artık bir Peygamber gelmeyecektir. Kur’an-ı Kerim’den sonra ilâhî bir kitab insanlığa verilmeyecektir. Artık o inkarcılar, nelere inanacaklar, nasıl doğru bir yolu takip edebileceklerdir?. Bu mümkün mü? Asla!.

186. Allah Teâlâ kimi sapıklığa düşürürse artıkona hidâyet edecek bulunamaz. Ve onları kendi sapıklıklarında şaşkın bir halde bırakır.

186. Öyle bir Peygamber’e tâbi olmayan ve Allah’ın kitabına boyun eğmeyenleri, kendi kötü irâdelerinden dolayı Cenâb-ı Hak sapıklığa düşürmüştür. Binaenaleyh (Allah Teâlâ) öyle (kimi sapıklığa düşürürse artık ona hidâyet edecek bulunamaz.) çünki o hikmet sâhibi yaratıcıdan başka kullarını hidâyete eriştirecek bir zat yoktur. (Ve onları) O sapıklığa düşürülenleri (sapıklıklarında) taşkınlıklarında, yanlış yola sapmalarında (mütereddit) şaşkın, körükörüne (bir halde bırakır.) artık bundan kurtularak bir hidâyet yoluna giremezler. İşte kötü irâdelerinin elem verici cezâsı!. Binaenaleyh insan, dâima hakikatı görüp kabul etmeğe çalışmalıdır, İlim ve irfan ile süslenerek karanlık inançlarından kaçınmalıdır:

Hurşidi mârifet mütecelli olur mu hiç?.

Bir yerdeki vesîle-i idbâr olur hüner.

Zulmetle nuru, cehlile irfanı bir bilen.

Milletlerin sitare’i ömrü söner gider.

187. Senden kıyâmetin ne zaman gelip çatacağını sual ederler. De ki: Ona ait bilgi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini ondan başkası açıklayamaz. Bu göklerde ve yerde ağır muazzam bir durumdur. O sizlere ansızın geliverir, senden sorarlar, sanki sen ondan hakkıyla haberdar imişsin gibi. De ki: Ona ait bilgi ancak Allah Teâlâ’nın katındadır. Fakat insanların çoğu bilmezler.

187. Bu mübârek âyetler, tavhide, nübüvvete, kaza ve kadere ait âyetlerin ardından kıyâmete, ğaybî konulara dâir bilgiler vererek insanlığa uyanık hareket etmenin lüzumunu ihtar etmektedir. Şöyle ki: Resûlüm!. Ya Muhammed Aleyhisselâm!. (Senden kıyâmetin ne zaman gelip çalacağını) İsbat edilip gerçekleşeceğini ve meydana getirileceğini(sual ederler.) Yahudilerden bir gurup veya Kureyş kabîlesinden bazı kimseler alay etmek veya imtihan maksadıyle böyle bir suale cür’et göstermişlerdi. Habibim!. O sual edenlere (De ki: Ona) o kıyâmet vaktine (ait bilgi ancak Rabbimin katındadır) onun ne zaman meydana geleceğini ancak o Yüce Yaratıcı bilir. Onu başkalarına hikmeti gereği bildirmemiştir. Bu vaktin böyle meçhul bulunması, halkın uyanık bulunup birgün evvel gelebilmesinden korkarak ibâdet ve itaate devam etmelerine bir vesîledir. (Onun vaktini ondan) O Yüce Yaratıcıdan (başkası açıklayamaz) onun belirlenmiş olan zamanını bildirmeye ve haber vermeye mahlûklardan hiçbir kimse kâdir değildir, (-o kıyâmet hadisesi- göklerde ve yerde ağır, muazzam bir durumdur.) onun emri ağırdır, şiddetlidir. O göklerde ve yerde bulunanlar için gizlidir. Böyle gizli olan herşey ise ağırdır, müthiştir. Diğer bir yoruma göre: Kıyâmet meydana gelince göklerin ve yerin ahalisi için pek ağır bulunmuş olur. Çünki o gelince hepsi de ölürler. Sonra da başka âleme giderler. Bu hal ise kalbler üzerine ağırlık verir. (O) Kıyâmet günü ey mükellef insanlar!. (sizlere ansızın geliverir.) Herkes gaflete dalmış, muhtelif işlerle meşgul bulunmuş iken birden bire kıyâmet kopar, hiçbir kimse kaybettiklerini telâfi etmeye vakit bulamaz. Resûlüm!. (Senden) Kıyâmetin ne zaman kopacağını (sorarlar) buna dâir bilgiler almak isterler, (sanki sen ondan) Kıyâmetin vukû bulacağı zamandan (hakkıyla haberdar imişsin gibi) yahut sen onun sanki vuku’unu sorup onu öğrenmiş olduğundan onu senden sormağa başlarlar. Habibim!. Onlara de ki: (Ona) Kıyâmet gününe (ait bilgi ancak Allah Teâlâ’nın katındadır.) Cenab’ı Hak onun zamanını bilmeyi kendi yüce zâtına tahsis buyurmuştur. Ona başkasını, muttali kılmamıştır. Binaenaleyh benden sormanız yersizdir. (Fakat insanların çoğu) Onun kendilerine ne gibi hikmetlerden dolayı böylebilinmez bulunduğunu (bilmezler) veyahut onu ancak Cenab’ı Hak’kın bilip mahlûklarının bilmediklerinden habersiz bulunurlar da böyle bir suale cür’et ederler. Kısacası: Kıyâmetin vuku bulacağı muhakkaktır. Bunu Cenab’ı Hak haber vermektedir. Artık bunu inkâr küfürdür. Fakat onun ne zaman meydana geleceğini Hak Teâlâ hazretleri kullarına bildirmemiştir. Ona dâir ancak bazı alâmetler bildirilmiştir. O ergeç meydana gelecektir. Şu kadar var ki, onun vukû bulacağı vakti kimse tayin edemez. Bizim vazîfemiz öyle bir günün meydana geleceğini bilmek, o gün için hazırlanmak, vakitlerimizi boş yere harcamaktan sakınmaktır. Sonra pişmanlık fâide vermez.

188. De ki: Allah Teâlâ’nın dilediğinden başka nefisim için ne bir faideye ve ne de bir zarara sâhip değilim. Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim, elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım ve bana kötülük de dokunmazdı. Ben imân eden bir kavim için korkutucu ve müjdeleyiciden başka birşey değilim.

188. Resûlüm!. Kavmine (De ki: Allah Teâlâ’nın dilediğinden başka nefsim için bir faideye) bir menfaat elde etmeye (ve ne de bir zarara) kendimden bir zararı, kederi gidermeye (sahip) kâdir (değilim.) ki, ona göre hareket edeyim. İlâhî kaderin ne şekilde tecelli edeceğini bize bildirmedikçe biz vuku’undan evvel bilemeyiz. (Ve eğer ben gaybı bilir olsa idim) gayba ait olan herhangi birşeyi bilseydim (elbette hayırdan daha çok şeyler yapardım) irâde ile yapılacak menfaatli şeyleri daha fazla yapmaya devam ederdim (ve bana kötülük) kendisinden kaçınmak mümkün olan bir zarar ve ziyan (dokunmazdı.) hâlbuki, ben öyle gaybe ait şeyleri biliyor değilim ki; ona göre hareketimi tanzim edeyim. (Ben imân eden bir kavim için bir korkutucu ve bir müjdeleyiciden başka birşey değilim.) Ben Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamberim, benimselâhiyetim. Peygamberliğimle alâkadar olmayan gayba dâir şeyleri bilmek değildir. Kıyâmete dâir dinen lâzım gelen bilgileri ümmetime bildirmiş bulunuyorum. Onun meydana geliş zamanını bilmek ise bu cümleden değildir. Bunu neden öğrenmek istiyorsunuz?.

§ Rivâyete göre Mekke ahalisi, Rasûlü Ekrem’e müracaat ederek demişler ki: Hangi şeylerin şimdi ucuz olup daha sonra pahalanacağını bize haber verir misin ki, onları ucuza alalım, sonra pahalı olarak satalım. Ve hangi beldelerin kıtlık ve pahalılığa mâruz kalacağını istersin ki, oradan çıkıp bolluk mahalli olan beldelere gidelim işte bu gibi münasebetsiz istekler üzerine bu âyeti kerime inmiştir, ve öyle istikbâle ait şeyleri Cenâb-ı Hak bildirmedikçe kimsenin bilemeyeceğine işâret olunmuştur.

§ Bilinmektedir ki, Rasûlü Ekrem Efendimiz mü’min olsunlar olmasınlar bütün insanlara uyarıcı ve müjdeci olarak gönderilmiştir. Ancak onun tebliğlerinden asıl mü’minler istifâde ettikleri için bu âyeti kerime de imân eden bir kavme uyarıcı ve müjdeleyici olarak gönderildiği açıklanmıştır. Bununla beraber asıl müjdeye lâyık olanlar da mü’minlerden ibârettir.

189. O, ulular ulusu zattır ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve eşini ondan yapmıştır ki onunla huzur bula. Ne zaman ki onunla ilişkide bulundu, hafif bir yük yüklendi. Bir müddet bununla gidip geldi. O zaman ki, ağırlaştı Allah Teâlâ’ya, Rablerine dua ettiler ki eğer bize bir kusursuz çocuk verir isen andolsun ki, biz elbette şükredenlerden oluruz.

189. Bu mübârek âyetler, insanlığın bir asıldan ne eşsiz bir şekilde meydana geldiğini ve temenni edilen bir nîmetin ortaya çıkmasından dolayı Cenab’ı Hak’ka şükretmek icab edeceğini, bu nîmetin Allah’a ortak koşmaya vesîle kılınmasının asla câiz olamayacağınıbildirmektedir. Ve kendisi yaratılmış olup başkasını yaratmaya, ne başkasına ve ne de kendi nefsine yardım etmeye kâdir olmayan birşeyin Kâinatın Yaratıcısına ortak olamayacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (O) O’dur ki, yani: Kudret ve yüceliğe sâhip: Eş ve benzerden uzak olan Yüce Yaratıcı (o ulular ulusu zattır ki) ey insanlar!, (sizi bir nefisten) Yani Âdem Aleyhisselâm’dan (yaratmıştır.) Hz. Adem’i topraktan, diğer insanları da onun neslinden olarak varlık sahasına çıkarmıştır. (Ve) Âdem Aleyhisselâm’ın (eşini de) hayat arkadaşı olan Havva’yı da (ondan) Hz. Adem’in cinsinden; veya bir rivâyete göre onun kaburgasından çıkarmak sûreti ile (yapmıştır ki) Hz. Âdem (onunla) Hz. Havva ile (huzur bula.) onunla tatmin olmuş olarak evlilikte bulunmuş ola. (Ne zaman ki) Hz. Âdem (ona) eşi Hz. Havva’ya (yakınlıkta bulundu) aralarında cinsel ilişki meydana geldi. Hz. Havva (hafif bir yük yüklendi.) kolaylıkla hâmile kaldı. Bundan dolayı bir zahmet görmedi veyahut hafif bir sıvı olan nutfeyi yüklenmiş bulundu. (Bir müddet bununla) Bu yüklendiği şey ile (gidip geldi.) hamilelik süresini tamamlamaya devam etti. Bu hamileliğin hafifliğinden dolayı bir zorluğa düşmedi. (O zaman ki, ağırlaştı) Çocuk rahminde büyüyerek kendisine ağırlık vermeğe başladı, Hz. Âdem ile Hz. Havva (Allah Teâlâ’ya, Rablerine) kendilerinin bütün işlerine sahip olan Cenâb-ı Hak’ka yönelerek (dua ettiler) yalvarış ve yakarışda bulundular (ki,) Ey Rabbimiz!, (eğer bize) Kendi cinsimizden (bir salih veled) kusurlardan uzak evlât (verirsen andolsun ki, biz) ve bizim evlâdımız, gelecek olan zürriyetimiz (elbette şükredenlerden oluruz.) senin nîmetlerine, ve kısacası öyle salih evlada kavuşma nîmetine karşı devamlı olarak şükürde bulunuruz.

§ Veled: Oğul ve kız demektir. Çoğulu evlâtdır. Veled tabiri de evlât mânâsına cemi olarak iki cinse, yani erkek ve dişi çocuklar için kullanılır,

190. Ne zaman ki onlara kusursuz evlât verdi. Bunlar kendilerine verdiği şeyde ona o hâlikı kerime şerikler koşmaya başladılar. Allah Teâlâ ise bunların ortak koştukları şeylerden yücedir.

190. (Ne zaman ki) Allah Teâlâ (onlara) Hz. Âdem ile Hz. Havva’ya duaları sebebiyle (salih evlât verdi.) yani: Bedenen ve akıl ve kuvvetce tam bir yaratılışa sâhip erkek ve dişi çocuklar ihsan buyurdu. (Bunlar) Hz. Âdem ile Hz. Havva’nın bir kısım evlâdının erkek ve dişi olan her iki cinsi de Cenab’ı Hak’kın (kendilerine verdiği şeyde) yani vermiş olduğu çocuklar hususunda (ona) O Kerem Sâhibi Yaratıcıya (ortaklar koşmaya başladılar.) o çocukları bir takım putların birer kulu imiş gibi gösterdiler. O çocuklara Abdi Menaf, Abdi Uzza, Abdi Şems gibi adlar verdiler (Allah Teâlâ ise bunların) bu adem evlâdının (ortak koştukları şeylerden yücedir.) uzaktır. Cenab’ı Hak’kın asla eşi ve benzeri yoktur. Çocukları bir takım putların, mahlûkatın birer kulu gibi göstermek, onlara öyle birer ad vermek de bir nevi ortak koşmak demektir. Allah’ın şanı ise şirkin karıştığı herşeyden uzak ve beridir. Buna şüphesiz inanıyoruz!..

191. Birşey yaratamayanları mı ortak koşuyorsunuz? Halbuki onlar yaratılmaktadırlar.

191. Bu âdem evlâdı hiç düşünmüyorlar mı?. (Birşeyi yaratamayanları mı) Hiç birşeyi yoktan var etmeğe kâdir olamayanları mı Cenâb-ı Hak’ka (ortak koşuyorlar?.) mâbud olanın ise kendisine ibâdet edeni mutlaka yaratmış olması lâzımdır. (Hâlbuki onlar) O Kâinatın yaratıcısına ortak kabul edilenler (yaradılmaktadırlar.) hepsi de yaratılmıştır. Artık nasıl olur da onlara mâbudluk, yaratıcılık sıfatı verilebilir?.

192. Halbuki ne bunlar için yardımda bulunmaya güç yetirebilirler. Ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.

192. Ve (Halbuki) o mâbud sanılan, Cenâb-ı Hak’ka ortak kabul edilen âciz şeyler (onlar için) kendilerine ibâdet eden, hörmette bulunan müşrikler için (yardımda bulunmaya muktedir olamazlar.) onların haklarında bir menfaat sağlamaya, bir zararı gidermeye güç yetiremezler. (Ve) Hattâ kendilerine bir hâdise, bir musîbet, bir felâket gelecek olunca (ne de) onu def ederek (kendi nefislerine yardım edebilirler.) artık öyle âciz, yaratılmış şeyler Kâinatın Yaratıcısına ortak olabilirler mi?. Bunu hiç düşünmüyorlar mı?. Bu ne kadar gaflet!.

193. Ve eğer onları doğru yola dâvet etseniz size tâbi olmazlar. Siz onları dâvet etseniz de veya sükût eder olsanız da sizin için birdir.

193. Bu mübârek âyetler, müşriklerin dâvete uyacak bir kabiliyette olmayıp bâtıl kanaatlerinde ısrarlı olduklarını bildirmektedir. Ve müşriklere hitab ederek: Kendilerinden daha âciz şeylere tapındıklarını ayıplamakta ve bu çirkin hareketleriyle Hz. Peygamber’e bir zarar veremiyeceklerini hatırlatmak suretiyle kendilerini uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey mü’minler, (onları) O müşrikleri (doğru yola) yani İslâmiyet’e (dâvet etseniz size tâbi olmazlar.) onlar sapıklıktan ayrılıp hidâyeti kabul etmezler. Onlar hakkı kabul etmek yeteneğinden mahrumdurlar. (Siz onları) Hidâyete, İslâmiyet’e (dâvet etseniz de veya) böyle dâvet etmeyip (sükût eder olsanız da) her iki halde de onlar yola gelmezler, (sizin için) böyle dâvet etmekle etmemek (birdir.) her iki takdirde de onların o müşrikce halleri değişmez. Diğer bir yoruma göre bu hitap!. Müşrikleredir. Şöyle ki: Ey müşrikler!. Siz o taptığınız putları hidâyete dâvet etseniz size tâbi olmazlar. Çünki bu dâvete uymaktan acizdirler. O halde sizin onları dâvet eder olmanız ile sükût eder olmanız, birdir. Artık öyle âciz şeylere tapınmak bir ahmaklık belirtisi değil midir?.

194. Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylerde şüphe yok ki, sizin gibi kullardır. Haydi onları çağırınız da size cevap versinler, eğer siz doğru kimseler iseniz.

194. Ey müşrikler!. (Allah Teâlâ’dan başka taptığınız şeylerde) putlar, heykeller de (şüphe yok ki, sizin gibi kullardır.) onlar da köledirler, yaratılmışlardandırlar. Zarar ve fayda vermeğe kudretli değildirler. Eğer bunda şüphe ediyorsanız (Haydi onları) o putları (çağırınız da) kendilerinden bir menfaat isteyiniz, veya bir zararın giderilmesini dileyiniz de gelip (size cevap versinler) arzunuzu yerine getirsinler!. (Eğer siz) Onlara mâbudluk isnadı hususunda (doğru kimseler iseniz.) heyhat!. Onların cevap veremeyecekleri bilinmektedir. Artık öylî âciz, mâbudluğa lâyık olmayan şeylere neden tapınıp duruyorsunuz?.

195. Onlar için kendileriyle yürüyecekleri ayakları mı, veya onlar için tutacakları elleri mi veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var? De ki, haydi çağırınız ortaklarınızı, sonra bana yapacağınız hileyi yapınız, bana hiç mühlet vermeyiniz.

195. Bir kere düşününüz!. (Onlar için) O tapındığınız putlar için (kendileri ile yürüyecekleri ayakları nil) var ki, yürüyebilsinler. (veya onlar için tutacakları elleri mi) var ki, onlar ile birşeyi tutabilsinler. (Veya onlar için kendileriyle görecekleri gözleri mi) Var ki, dilediklerini bakıp görsünler, (veyahut onlar için kendisiyle işitecekleri kulakları mı var?) dır ki, dualarınızı, ricalarınızı işitebilsinler!. Artık böyle kuvvetlerden mahrum, kendilerine tapanlardan daha fazla âciz şeyleri mabut edinmek, onlardan bir fâide beklemek nasıl uygun olabilir?. O putların ne yapmaya kudretleri vardır ki, onlara öyle tapınıp duruyorsunuz?. Hakkınızdaki ilâhî tebliğleri dinlemekten kaçınıyorsunuz?.Resûlüm!. O câhillere (De ki: Haydi) o putlara mâbudluk isnadınız doğru ise (çağırınız) o kendilerine ibâdet ettiğiniz (ortaklarınızı) onlar ile mümkün ise ittifak ediniz (sonra bana yapacağınız hileyi) su’ikasdi hemen (yapınız, bana hiç) bakmayınız (mühlet vermeyiniz) yapabileceğiniz şeyi yapınız. Ben size asla ehemmiyet vermem. N?” yazık ki, siz o putlardan hiçbir yardım göremiyeceksinizdir. Artık öyle âciz, kendilerine tapanların davetine cevap vermeye kudreti olmayan, yok olmaya ve şiddetli cezâya uğramış şeylere nasıl olur da ibâdet eder, onları bütün mükemmel sıfatlan taşıyan Yüce Yaratıcı’ya ortak kabul edersiniz!. Bu ne kadar büyük bir sapıklık!.

196. Şüphe yok ki, benim koruyucum, o kitabı indirmiş olan Allah Teâlâ’dır. Ve o bütün salih kullarını gözetir.

196. Bu mübârek âyetler, dünyevî ve uhrevî menfaatlerin ancak Allah’ın koruması sâyesinde tecelli edeceğini bildirmektedir. Kendilerine tapılan diğer şeylerin ise kendi nefislerine bile fayda verme gücünden mahrum, his ve hareketten nasipsiz olduklarını ihtar buyurmaktaır. Şöyle ki: Ey Kâinatın Yaratıcısına ibâdeti bırakıp âciz şeylere tapan gafiller!. (Şüphe yok ki, benim velim) Yani beni yardımına kavuşturan, beni koruyan ve himaye eden (o kitabı) size hükümlerini tebliğ etmekle emrolunduğum Kur’an’ı Kerim’i yüce semasından Cibrili Emin vâsıtasıyle (indirmiş olan Allah Teâlâ’dır.) artık ben size ve sizin bâtıl mâbutlanmza asla ilgi duymam. (Ve o) Yüce Yaratıcı (bütün salih kullarını gözetir.) yani: O Kerem Sâhibi Yaratıcı salih olan, ilâhî emrine boyun eğen, günahlardan kaçınan kullarının bütün işleriyle yakından ilgilenir, kendilerine yardım eder, onları sefalete, felâketlere uğratmaz. Artık böyle bir Yüce Mâbuda muhalefet edip te bir takım âciz, fâideden hâlî şeylere nasıl tapılabilir?. Bunu hiç anlamıyor musunuz?.

197. Ve ondan başka taptıklarınız, ne size yardım etmeğe güç yetirebilirler ve ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.

197. (Ve) Ey müşrikleri, (ondan) O Kâinatın Yaratıcısı (başka taptıklarınız) size yardım etmeleri için kendilerine dua edip durduğunuz bütün putlarınız (size) hiçbir hususta (yardım etmeğe muktedir olamazlar.) onlardan ne bekliyorsunuz?. (Ve) Onlar o kadar âciz şeylerdir ki, (ne de kendi nefislerine yardım edebilirler.) buna da güç yetiremezler. Artık bunlar ilahlığa, mâbudluğa nasıl lâyık olabilirler?, bu hakîkat size tekrar beyan olunmaktadır. Hâlâ bunu anlayamıyacak mısınız?.

198. Ve onları doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız duymazlar. Ve onları sana bakar görürsün halbuki, onlar göremezler.

198. (Ve) Ey putperest câhiller!, (onları) O taptığınız putları size (doğru yolu göstermeğe çağıracak olsanız) onlardan bunu niyazda bulunsanız onlar bunu (duymazlar.) onlar hayattan, işitmek kuvvetinden mahrum şeylerdir, size rehberlik edemezler. (Ve onları bakar) Gibi (görürsün, halbuki onlar göremezler.) onların gözleri birer şekilden ibârettir. Görmek yeteneğine sâhip değildir. Artık böyle şeylerden ne beklenebilir?. Eğer ey müşrikleri. Siz akıllılardan iseniz bunları mabut kabul etmeniz lâyık olur mu?. Diğer bir yoruma göre de bu âyeti celile şu mealdedir: Ey müslümanlar!. Eğer o müşrikleri doğru yola, hidâyet yoluna davette bulunsanız, duymazlar, o dâveti kabul etmeyip sağır kesilmiş gibi bir vaziyette bulunurlar. Ve onları sana bakar görürsün, o gâfilce bir bakıştır. Onların kalb gözleri kördür. Onlar basîretten, hakikatları görüp anlamak özelliğinden mahrumdurlar. Artık habibim!. Onların o pek fenâ hallerine bakıp da üzülme.

199. Af yolunu tut, iyiliği emret ve câhillerdenyüz çevir.

199. Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in insanlara karşı ne şekilde muamelede bulunmakla mükellef olduğunu ve Allah Teâlâya sığınmakla ondan yardım taleb etmesini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Af yolunu tut) Ümmetine kolaylık göster, onlara meşakkatli şeyleri teklif etme, insanlık hali meydana gelen bazı kusurlarını affet ve bağışla düzelmesine yardım et. (iyiliği) de (emret) ibâdet ve itaat gibi adâlet ve ihsan gibi, hayırlı, güzel şeyleri ümmetine teklif ve tavsiye et. (Ve câhillerden yüz çevir.) Onların lâkırdılarını duymamış gibi ol, onların kötü muamelelerine kötülükle karşılık verme, haklarında selâmet ve hidâyet temennisi lûtfunda bulun, onların kötü ahlâkına karşı sabırdan, ve iyiliği tavsiye etmekten ayrılma. Kısacası: insanlarla konuşurken şiddet ve kabalığı terk etmek, onlara güzel, nazikçe bir şekilde hitapta bulunmak, onlar ile duruma göre hikmetli bir tarzda konuşma yolunu seçmek lâzımdır, bu mübârek âyet de bunu emretmektedir. Cafer’i Sadık Hazretleri demiştir ki: Bu âyeti kerime güzel ahlâkı en mükemmel bir şekilde ifâde etmektedir.

200. Ve eğer seni şeytan tarafından bir vesvese gıdıklayacak olursa hemen Allah Teâlâ’ya sığın. Şüphe yok ki, o hakkıyla işiticidir, tamamiyle bilicidir.

200. (Ve) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (eğer) Sen gördüğün bir takım kötü hareketlerin tesiriyle eziyete uğrar, kızgınlığa düşer sen ve (seni şeytan tarafından bir vesvese ğıdıklayacak olursa) yani: Seni tahrik ederek emrolunduğun yüce vasıfların tersini yapmaya sevketmek isterse (hemen Allah Teâlâ’ya sığın.) şeytanın şerrinden kurtumak için Cenâb-ı Hak’ka iltica et. (Şüphe yok ki, o) Kerem Sâhibi Yaratıcı (hakkıyla işiticidir) bütünmahlûklarının sözlerini, dilediklerini tamamiyle işitip bilmektedir. Ve O yüce Mâbud (tamamiyle bilicidir.) kullarının bütün fiil ve hareketlerini hakkıyla bilmektedir. Artık şüphe yok ki, O Yüce Yaratıcı, senin ondan yardım talebinde bulunmanı da işitir ve senin kalben yakarışta bulunmanı da bilir, seni şeytanların şerlerinden muhafaza buyurur. Artık dâima uyanık olmalı ve dâima Cenâb-ı Hak’ka sığınarak niyazda bulunmalıdır.

§ Rasûlü Ekrem’e yönelik olan bu emirler, bütün ümmetine ait birer ilâhî hitaptır. Yüce peygamberimiz son derece affedici idi. Onun nurlu kalbi şeytanî vesveselerin tesîrinden her şekilde uzak ve ilâhî koruma altında idi. Binaenaleyh bu âyet-i kerime de Rasûlü Ekrem vâsıtasıyle müslümanlara denilmiş oluyor ki: Eğer size öyle şeytanî bir vesvese gelirse hemen Allah Teâlâ’ya sığınır, ondan yardım isteyin ki, o vesvesenin tesirinden kurtulasınız.

201. Muhakkak o kimseler ki, takvâya ermişlerdir. Onlar, kendilerine şeytan tarafından bir vesvese iliştiği zaman güzelce düşünürler. Derhal görücü kimseler olurlar.

201. Bu mübârek âyetler, takvâ sâhibi olan mü’minlerin kendilerine yönelen şeytanî vesveselere karşı ne yolda hareket ettiklerini bildirmektedir. Ve şeytanların kardeşleri olan kâfirlerin de nasıl şiddetli vesveselere tutulmakta olduklarına şöylece işâret buyurmaktadır. (Muhakkak o kimseler ki, takvâya ermişlerdir.) kendi nefislerini zararlı, dine aykırı olan şeylerden korumakla nitelendirilmişlerdir. (Onlar, kendilerine şeytan tarafından bir vesvese) Etraf larında dolaşan bir hayal, bir hatıra (iliştiği zaman güzelce düşünürler.) Cenab’ı Hak’kın sevâbını, azâbını hatırlarlar, Hak Teâlâ’ya sığınır, tevekkülde bulunurlar. (Derhal) Bu düşünceleri sebebiyle sevap ve hata olan şeyleri, şeytanın hilelerini anlayıp (görücü kimseler olurlar.) artık o kötühatıralara tâbi olmazlar, onlardan ihtiraz etmiş bulunurlar, İşte hakikî mü’minlerin âdeti budur.

§ “Taif”, lûgatte birşeyin çevresinde dönüp dolaşan şey demektir. Tayf da; hayal, gazap, vesvese demektir. Tâif’in böyle tayf mânâsında olması da câiz görülmektedir. Taif ile şeytanın lemmesi de kastedilebilir. Lemme ise zahmet, meşakkat, dokunmak mânâsınadır.

§ Şeytan ile maksat, İblis ile onun zürriyetidir. Maamafih bozguncu olan insanları da içine alır. Çünki onlar da insanları şeytanlardan fazla saptırmaya çalışır dururlar.

202. Ve kardeşleri onları sapıklığa sürükler dururlar. Sonra o sapıklığı terketmezler.

202. (O) Şeytanların (kardeşleri) olan kâfirlere gelince (onları) o kâfirleri şeytanlar (sapıklığa sürükler dururlar.) kendilerine sapıklığı ahlâksızca ahlâkî şeyleri süslü göstererek bu hususta onlara yardımda, teşvikte bulunurlar. (Sonra) O kâfirler, o sapıklığı (terketmezler.) o fenâlıkta devam eder dururlar. Takvâ sâhibi olan mü’minler ise böyle değildir. Onlara şeytanî bir düşünce musallat oldu mu, hemen bunun kötülüğünü düşünürler. Cenab’ı Hak’ka sığınırlar, tevbe eder ve af dilerler, öyle vesveselere, bâtıl düşüncelere kapılıp kalmazlar.

203. Ve onlara bir âyet getirmediği! zaman “onu kendi tarafından uydurmalı değil miydin” derler. De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum. Bu Rabbiniz tarafından basîretlerdir ve inanan bir kavim için hidâyettir ve rahmettir.

203. Bu mübârek âyetler, bir takım dinsizlerin kötü maksatlarına işâret etmektedir. Kur’an’ı Kerim’in nasıl bir hidâyet ve rahmet vesilesi olduğunu ve okunan Kur’an-ı Kerim’e karşı nasıl bir vaziyet alınmasının lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Yüce Resûlüm!. Sen (onlara) senin peygamberliğini tasdiketmeyen Mekke’i Mükerreme’deki müşriklere (bir âyet getirmediğin zaman) Allah’ın vahyi bir müddet gecikince veya istedikleri bir mûcizeyi, meselâ: Yerlerden pınarların fışkırması gibi bir hârikayı hemen göstermediğin vakit (onu) o istedikleri şeyi (kendi tarafından uydurmah değil mi idin, derler.) o inkarcılar, diğer âyetleri de birer uydurma eseri kabul ettikleri için böyle edepsizce bir teklife cür’et ederler, diğer âyetler gibi istedikleri hârikanın da bir uydurma netîcesi olarak meydana getirilmesini bir alay maksadıyle isterler. Yahut: Sen iddiânda doğru isen Rab’bine dua et, bizim senden istediğimiz şeyi de hemen meydana getirsin, demeğe cür’et gösterirler. Resûlüm!. O hakikatları idrakten mahrum şahıslara (De ki: Ben ancak Rabbimden bana vahy olunana tâbi olurum.) ben Allah’ın vahyinin inmesini beklerim, herhangi birşeyi düşünmeksizin alelâcele istemek, söylemek peygamberliğin şanına aykırıdır. Eğer benden bir hârikanın meydana getirilmesini isterseniz, onu meydana getirecek olan ben değil, ancak Alemin Yaratıcısıdır, eğer hikmetine uygun olursa onu meydana getirir. Bununla beraber Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin doğruluğu hakkında bir delil isteniyorsa buna Kur’an-ı Kerim’den daha büyük delil mi olabilir?. Öyle sonsuz bir mucize var iken artık başka hârikaların gösterilmesini istemeğe ne hâcet vardır?. (Bu) Kur’an-ı Kerim (Rabbiniz tarafından basîretlerdir.) kalbler için birer basîret mesabesindedir. Bunu güzelce dikkate alanlar, birçok hakikatlari öğrenirler. (Ve) Bu apaçık kitabın âyetleri (mü’minler olan bîr kavim için) pek parlak bir (hidâyettir) bir dinî delildir, (ve) pek büyük bir (rahmettir.) yani: O ilâhî kitabın nûrlarından istifâde edenler, hidâyet yolunu takibe muvaffak olurlar. Ve o kutsî kitap sâyesinde mü’minler eltaf-ı ilâhî lütuflara mazhar olarak dünyevî ve uhrevî nîmetlere kavuşurlar. İşte bu gibi yüce faidelere, gayelere ulaşmak için o mübârekkitabın kutsiyyetini tasdik edip yücelterek hükümlerine dört el ile sarılmak gerekir. Buna kavuşanlar da hakikî mü’minlerdir.

204. Ve Kur’an okunduğu zaman onu hemen dinleyin ve sükût edin, tâki rahmete kavuşasınız.

204. (Ve) Ey mü’minler!. (Kur’an) O ilâhî kitabın âyetleri (okunduğu) içinde bulunduğunuz bir mecliste başkası tarafından sesli olarak okuduğu (zaman onu) o okunan Kur’an’ı Kerim’i (hemen dinleyin) lâkırdılarınızı bırakarak (sükût edin.) ona hürmet için, ondan istif âdeyi tamamlamak için okunup bitirilinceye kadar söz söylemeyin. (Tâki rahmete ulaşasınız.) Rab’binİzin kutsal kitabına, âyetlerine hörmet göstermiş olarak en büyük kazanç olan lûtuf ve yardımına kavuşasınız. Kısacası: Bir mecliste Kur’an okunurken orada bulunanların onu dinlemeyip söz söylemeleri câiz değildir. Bir mâni yok ise o mecliste oturup okunan âyetleri dinlemek müstehabtır, büyük sevâba vesîledir. Maamafih bu âyeti kerimenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bu cümleden olarak Ebu Hüreyre Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre İslâm’ın başlangıcında müslümanlar namaz kıldıkları halde ihtiyaçlarıyla ilgili bazı şeyleri söylerler imiş, sonra bu âyeti kerime nâzil olmuş, onların namazda söylememeleri, imamın sesli olarak okuyacağı Kur’an’ı cemaatin dinlemeleri emir olunmuştur. Diğer bir görüşe göre bu sükût eylemeleri emir olunan kimseler kâfirlerdir. Onlara ihtar edilmiş oluyor ki: Kur’an’ı Kerim okunurken sükût ederek onu dinlemeye, onun yüce beyanlarını anlamaya çalışınız ki, o sâyede fikir değiştirerek müslüman olma şerefine eresiniz, Allah’ın rahmetine kavuşabilesiniz. İşte Kur’an-ı Kerim’e hörmetin, hükümlerini kabul etmenin pek büyük netîcesi.

205. Ve Rabbini içinden yalvararak vekorkarak ve yüksek olmayan bir sesle sabahları ve akşamları zikred ve gâfillerden olma.

205. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ki ne şekilde zikretmenin, tesbih ve tehlilin daha fazîletli olduğunu gösteriyor, ve bütün insanlığı ibâdet ve itaate, kulluk secdesine teşvik ediyor ve özendiriyor. Şöyle ki: Ya Muhammed Aleyhisselâm, ve ey inanan ve Allah’ı birleyen herhangi bir mükellef zat!. Sen (Rab’bini) dâima seni besleyen, lûtf ve ihsânına kavuşturan kerîm, ve rahîm olan yaratıcını (içinden yalvararak) kalben niyâz ederek (ve korkarak) ürpererek mütevazî bir vaziyet alarak (ve yüksek olmayan bir sesle) sessiz okumanın üstünde, sesli okumanın altında olacak bir sesle (sabahları ve akşamları) bu mühim vakitlerde (zikret) bu vakitlerde tam bir huşû ile, samimiyetle ibâdette bulun (ve) Allah Teâlâ’yı zikirden, onun yüce eserlerini, nîmetlerini düşünmekten mahrum olan gâfillerden olma.) sen kulluk vazîfen! yerine getirmeye çalış, ilâhî lutüfların hakkında tecelli etmesini niyâz et, gafletle vaktini ziyan etme.

§ “Gudve” Sabah namazı ile güneşin doğusu arasındaki müddettir. Çoğulu: Gudüvat ve Gudüvdür. “Asıl” da ikindiden akşama kadar ve bazılarına göre yatsıya kadar olan müddettir. Çoğulu: Asaldır. Kuvvetli, sağlam, soylu olan şeye de “asîl” denir.

§ Sabahlan ve akşamları yapılacak zikrin, ibâdetlerin hikmetine gelince insan sabahleyin uykudan kalkıp uyanınca sanki yeniden hayat bulmuş olur. Bütün çevresi de gecenin karanlığından kurtulup nurlara kavuşmuş bulunur. Akşam olunca da o durum değişir, insan, sanki hayattan ölüme intikal etmiş gibi olur, çevresi de nurlardan ayrılmış, karanlıklar içinde kalmış bulunur. Artık böyle şaşırtıcı, eşsiz değişimlerin meydana geldiği bir zamanda bunları meydana getiren YüceYaratıcıya kullukta bulunmak, onun azamet ve kudretini yücelterek mütefekkirce bir vazîyet almak bir uyanma nişânesi bir selâmet vesilesi olmaz mı?. İşte bu gibi hikmetler ve faydalardan dolayı bu zamanları gafletle geçirmemek lâzımdır. Bununla beraber insan, diğer vakitlerde de gâfilce yaşamamalıdır. Elden geldiği kadar yine zikir ve fikr ile meşgul bulunmalıdır. İnsan için bir an bile gaflet yakışmaz. Öğle, ikindi namazlarının farziyeti, insanlığı böyle bir gafletten kurtarmak hikmeti taşımaktadır.

206. Şüphe yok ki, Rab’bîn katında bulunanlar ona ibâdet etmekten kibirlenmezler. Ve onu tesbih ederler ve ancak onun için secdeye kapanırlar.

206. (Şüphe yok ki; Rab’bin katında bulunanlar) Yani! Fazîlet ve şeref itibâriyle Allah’a yakın olan melekler (ona) O Yüce Yaratıcıya (ibâdet etmekten kibirlenmezler.) çünkü onlar yüce bir mâhiyete sâhip Cenâb-ı Hak’kın büyüklük ve yüceliğine karşı alçakgönüllü bir vaziyet almakla vasıflanmış, mübârek zatlardır. (Ve onu) O Yüce Mabudu (tesbih ederler.) onun bütün noksanlardan uzak, bütün mükemmelliklerle vasıflanmış olduğunu bilir, onu kutsayarak ve yücelterek “Subhanallahü Rabbünâ (Rabbimiz Allah’ı tenzih ve tesbih ederiz) derler. (Ve) O melekler (ancak onun için) o eş ve benzerden uzak olan Allah Teâlâ için (secdeye kapamrlar.) ona niyazda ve kullukta bulunurlar.

§ Bilindiği üzere Yüce Allah mekandan münezzehtir. Meleklerin Allah’ın yanında bulunmalarından maksat, onların Cenâb-ı Hak’ka mânen yakınlıklarını açıklamak, onların değer ve şerefini bildirmektir. Çünki melekler günahlardan beri dâima ibâdet ve itaatle meşgul, Cenab’ı Hak’kın lûtuf ve rahmetine mazhar ve yüksek makamlara sahiptirler. Evet Melekler dâima kalben ve bedenenibadetlerde bulunurlar. Şöyle ki: Melekler Cenab’ı Hak’ki bütün varlıklardan tenzih ederler ki, bu bir kalbî ibâdet demektir ve Cenab’ı Hak için kulluk secdesine kapanırlar ki, bu da bedenî bir ibâdettir. Meleklerin secde ettiklerini açıklamak, bizim için hoş bir işâret taşımaktadır. Şöyle ki: Onlar yüce makamları elde etmiş, dâima zikir ve fikr ile meşgul bulunmuş oldukları halde yine devamlı olarak mütevâzi bir şekilde kulluk secdesinde bulunuyorlar. Artık bizim gibi insanlar da dâima böyle secdelere kapanarak şanı yüce olan mabudumuza kullukta bulunmamız icab etmez mi?. Evet… Her kul için lâzımdır ki, Yüce Yaratıcıya dâima kalbî ve bedenî ibadetlerde, bulunsun, mânen Melekler zümresine katılmış olsun. Cenab’ı Hak’kın kemâl sıfatlarını, mânâlarını bilerek kalben düşünmek, bir kalb zikridir ki, bu gaflete mâni olduğu için pek mühim bir ibâdettir.

§ İşbu (206) ıncı âyeti kerime, Kur’an’ı Kerim’deki ondört secde âyetinin birincisidir. Bu secde ayetlerinden herhangi birini okuyan veya işiten her mükellef müslüman için bir secde yapması, hanefî müctehitlerine göre vâcip, diğer üç imama göre sünnettir. Tilâvet secdesi yapacak kimsenin (Gusül ve abdesti gerektiren hallerden) ve pislikten temiz olması lâzımdır. Bu secdenin hemen okunduğu ve işitildiği anda yapılması vâcip olmadığından daha sonra da yapılabilir. Binaenaleyh abdestsiz bir kimse bu secde âyetini dinleyecek olsa sonra abdest alarak bu vazîfeyi yapar. Tilâvet secdesi şöyle yapılır: Tilâvet secdesi niyetiyle eller kaldırılmaksızın (Allahü ekber) denilerek secdeye varılır, secdede üç kere “Sübhane rebbiyelâlâ” veya bir kere “Sübhâne rabbina inkâne vadü rabbinâ lemef’ulâ” denilerek secdeden kalkılır. Bu tekbirlerin alınması, müstâhabtir. Bir secde âyetini işiten bir mükellef, bunun secde âyeti olduğunu haber alınca kendisine secde vâcipolmuş olur. Mânâsını bilmesi lâzım değildir. Fakat bir secde âyetinin başka bir lisan ile olan tercümesini işiten kimse bunu anlamasa da sadece kendisine haber verilmekle üzerine secde vâcip olmaz. Imameynin (İmam Ebu Yusuf ve İmam Muhammed’in) görüşü budur. İmamı Âzam’ın daha sonra bu görüşü kabul etmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Fakat bu secde âyetinin tercümesini okuyana mutlaka secde vâcibtir. İsterse mânâsını anlamasın, ihtiyat da bunu icab eder. Bunda ittifak vardır. Sözün özü: Allah Teâlâ Hazretlerine daima ibâdet ve itaatte bulunmak, onun verdiği nîmetlere dâima şükür ederek şükür secdesine kapanmak en mühim, en kutsî bir kulluk vazifesidir. O Kerem Sâhibi Mâbud, cümlemizi bu kutsal vazîfeyi yerine getirmeye muvaffak buyursun. Peygamberlerin efendisinin hürmetine. Âmin.

[/toggle]