ARAF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm
1. Elif, Lâm, Mim, Sad.

1. Elif, Lâm, Mim, Sad: Tabiri hakkında Bakara sûresinin ilk âyetinin tefsirine bakınız. Maamafih bu tâbirin, A’raf Sûresinin bir ismi olduğu da ifâde edilmektedir. İbni Abbas Hazretlerinden bir rivâyete göre de bundan maksat, “Ben bilen Allah’ım” demektir. Bu A’raf sûresinin “Mikat Sûresi”, “Misak Sûresi” gibi başka isimleri de vardır. A’raf sûresi, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ancak (163) üncü âyetten (170) inci âyete kadar olan sekiz âyeti kerimesi Medine’i Münevvere’de inmiştir. A’raf sûresi, inançlara dinî hükümlere dâir birçok esasları içerir ve bir kısım Peygamberlerin kıssalarını, ümmetlerinin hallerini ayrıntılı olarak kapsar. Mühim bir konu teşkil eden A’raf’a dâir âyetleri topladığı için kendisine “A’raf Sûresi” adı verilmiştir. (46) cı âyeti kerimenin tefsirine bakınız!.

2. Bu bir kitaptır ki, bununla korkutasın diye ve mü’minlere bir öğüt olarak sana indirilmiştir. Bundan dolayı senin kalbinde sakın bir sıkıntı olmasın.

2. Bu mübârek âyetler, ne gibi hususlardan dolayı nâzil olduğunu ve Rasûlü Ekrem’in hareket tarzını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Bu) Sûre’i celile (bir kitaptır) K bir kısım kutsî sâhifelerini içermektedir (ki bununla) bu yüce kitap ile bir takım dinsizleri (korkutasın) bu kitaptaki azâba âit âyetler ile onları uyanmaya dâvet edesin (diye ve mü’minleri) de (bir öğüt olarak) bir fâideli, hayrı tavsiye edici bir öğüt mahiyetinde bulunarak, Habibim!. (sana indirilmiştir.) Bu kitabın indirilmesi bu gibi hikmet ve menfaatlara dayanmaktadır. Artık senin vazîfen de bunları ümmetine tebliğetmektir. Onlar bunu güzelce anlayarak aydınlanmaz, bundan istifâde istemezlerse (Bundan dolayı senin kalbinde) vicdanında (sakın) hüzün ve kederden (bir sıkıntı olmasın.) çünki sen vazifeni yerine getirmiş bulunuyorsun. Onların bunu kabul edip etmiyeceğini düşünerek kederli bir halde bulunman icap etmez. Bu âyeti kerime de işâret vardır ki: Bu müslümanların vazîfesi de halkı irşada çalışmaktır, onların kabul etmiyeceklerini düşünerek üzüntüye ümitsizliğe düşmek ve o irşat vazîfesini terketmek uygun olmaz.

3. Size Rabbinizden indirilmiş olana tâbi olunuz ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız, siz pek az öğüt alıyorsunuz.

3. Ey mükellef insanlar!. (Size Rabbinizden indirilmiş olana) K hükümlerine ve Rasûlü Ekrem’in sünnetlerine (tâbi olunuz) Hz. Peygamber’in sünnetlerine, emirlerine ve yasaklarına uymakta Cenab’ı Hak’kın emirlerine ve yasaklarına uymaktır. Çünki Kur’an-ı Kerim, bunu ifâde etmektedir (ve ondan başka dostlara tâbi olmayınız) Cenab’ı Hak’tan başkasını, onun hükümlerine muhalif harekette bulunan insan ve cin şeytanlarını birer idareci tanıyarak onların arkalarına düşmeyiniz, onların vesveselerini kabul etmeyiniz. Çünkü onlar insanı saptırırlar, haktan ayırır, bâtıla düşürürler. Kısacası: Selâmet ve hidâyet dairesinde yaşamak isteyenler, İslâm dininin hükümlerine sarılmalıdırlar, onun düşmanlarının sözlerine kıymet verme melidirler. Ne yazık ki, Ey mükellef insanlar!. (siz pek az öğüt alıyorsunuz.) Hakkınızdaki en hayırlı nasihatları tamamen kabul etmiyorsunuz, durumunuzu, geleceğinizi lâikiyle düşünemiyorsunuz. Hiç dünya tarihinden ibret almanız icap etmez mi?.

4. Bir nice ülkeyi helâk ettik ki, onlara azâbımız gece yatarlarken veya gündüzünortasında uyurlarken gelip çatmıştır.

4. Bu mübârek âyetler, eski, isyancı ümmetlerin tarihî hallerine nazarı dikkati çekmektedir. Ve dinî mes’uliyetin umumiyetine ve Cenâb-ı Hak’kın herşeyi hakkıyla bildiğine işâret ederek insanları tehdit edip uyanmaya dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere düşününüz, (Biz nice ülkeleri) nice şehirleri, şehirlerin ahalisini işlenilen küfr ve isyan yüzünden (helâk ettik ki) dünya tarihi bunları tamamen kaydetmiş bulunmaktadır, (onlara azâbımız) Ya (gece yatarlarken) gelmiştir. Nitekim Lût Aleyhisselâm’ın kavmi böyle bir azâba uğramıştır. Veya (gündüzün ortasında uyurlarken) “kaylûle” denilen istirahat uykusuna dalmışlarken (gelip çatmıştır.) nitekim Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmi de böyle bir azâb ile helâk olup gitmiştir. Onlar bütün dinsizliklerinin cezâsını öyle gâfilce bir halde yaşarlarken derhal bulmuşlardır. Ne mühim ibret manzaralar!!.

5. Onlara azâbımız geldiği zaman ise onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.

5. (Onlara) O inkârcı, günahkâr cemiyetlere (azâbımız geldiği) felâkelerine dâir alametlerin kendilerine yöneldiğini öğrendikleri (zaman ise) ne kadar fena hareketlerde bulunmuş olduklarını anladılar, dinsizliklerini İtirâfa mecbur oldular, kendi bozuk fikirlerinin, düşüncelerinin bâtıl olduğuna şâhitlik ettiler. Artık (onların sözleri: Biz hakikaten zâlim kimseler olmuş idik, demekten başka birşey olmamıştır.) onlar böyle kusurlarını İtirâf ile pişmanlık göstermekle ilâhî azaptan kurtulmak istediler. Ama ne yazık ki, artık kurtuluş zamanı geçmiş bulunmuştu. Bir fâide bahşeder mi heyhat!. Vaktinde edilmeyen nedamet!.

6. Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara mutlaka soracağız ve gönderilenPeygamberlere de elbette soracağız.

6. O inkârcı kavimler, dünyada öyle helâke mâruz kaldıkları gibi asıl âhirette de ebedî’azâba mâruz kalacaklardır. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (Sonra kendilerine Peygamberler gönderilmiş olanlara) Bütün o geçmiş ümmetlere (mutlaka soracağız) onların hakkında ilâhî delillerin tamam olması ve onların bir mazeret beyan etmeğe selâhiyetli olmadıklarının ortaya çıkması için onlara Allah tarafından sualler yöneltilecek, size Peygamberler gelmedi mi?. Gelen Peygamberlerin davetine icabet ettiniz mi?. Etmediniz mi?. Söyleyin bakalım, denilecektir, (ve gönderilen Peygamberlere de elbette soracağız.) Ümmetleriniz size ne sûretle icâbet ettiler?, diye onların da ifadeleri alınacaktır. Bütün bu sualler, dinsizleri azarlamak içindir, onların alçaklıklarını kendilerine karşı açıklamak hikmetine dayanmaktadır. Yoksa Cenâb-ı Hak, hepsinin bütün hallerini hakkıyla bildiğinden malûmat edinilmesi için böyle bir suale hâşâ ihtiyâcı yoktur. Bu bakımdan bir sual vuku bulmayacaktır.

7. Sonra da onlara yapmış olduklarını bir bilgi ile elbette anlatacağız ve biz onlardan uzak olmuş değil idik.

7. (Sonra da) Böyle bir sorgulamanın ardından (onlara) o Peygamberlere ve oların ümmetlerine (-yapmış olduklarını- bir bilgi ile) onların açık ve gizli hallerini, açıkça ve gizlice düşünüp söylediklerini tam bir bilgi ile kendilerine (elbette anlatacağız) hepsini de onlara haber vereceğiz, (ve bîz -onlardanuzak olmuş değil idik,) Ki, onların o amelleri, halleri bize gizli kalabilmiş olsun. Binaenaleyh onların hakkındaki sualler de durumlarını bilmek için değildir. Belki onların iyi veya kötü hareketlerinin kendilerine karşı da meydana çıkması içindir. Ve Cenab’ı Hak, zaman ve mekâna ihtiyaçtan uzak olarak bütünmahlûklarının hallerini bilmektedir. Ona göre hiç birşey kendisini bir yokluk perdesiyle örtbas edemez. Buna inandık.

8. Tartı da o günde haktır. Artık her kimin tartıları ağır gelirse işte kurtuluşa erenler onlardır.

8. Bu mübârek âyetler, Ahiret hayatındaki sorgulamları ve kimlerin kurtulsa nâil olup olamayacaklarım bildirmektedir. Ve Cenab’ı Hak’kın nîmetlerine karşı lâyıkiyle şükr edilmediğini hatırlatmaktadır. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak’kın kudretinin, adaletinin bir büyük tecellisi olmak üzere âhiret gününde bütün insanların dünyada yapmış oldukları amelleri tartılacaktır. Onların dereceleri, mahiyetleri herkese karşı meydana çıkarılacaktır. Binaenaleyh bu amellere mahsus olan bir (tartı da) o ameleri harikulâde bir şekilde tartıya tâbi kılmak ta (o günde) o kıyâmet âleminde (haktır.) sabittir, vukuu muhakkaktır. (Artık) Bu tartma neticesinde (her kimin) herhangi mükellef bir şahsın (tartıları ağır gelirse) hangisinin iyiliklerine ait tartısı, kötülüklerine mahsus tartısından ağır çekerse (işte kurtuluşa erenler onlardır.) sevâba, kurtuluşa ulaşarak selâmete erecek olanlar onlaran ibârettir. Ne büyük bir başarı!.

9. Her kimin de tartıları hafif gelirse onlar da âyetlerimize haksızlık etmiş olmaları sebebiyle kendilerini ziyâna sokmuş kimselerdir.

9. (Her kimin de) Kıyâmet günü (tartıları hafif gelirse) yani: Tartılacak iyilikleri yok veya pek az olup da kötülükleri fazla bulunursa (onlar da âyetlerimize) dünyada yalanlamak sûretiyle (zulum etmiş olmaları sebebiyle) öyle hakka zıt, kutsal değerlere ters, Allah’ın birliğine ait delillere aykırı hareketleri yüzünden kendi temiz yaratılışlarını zâyi ederek (kendilerini zarara sokmuş) kendilerini âhiret âleminde azâba uğratmış (kimselerdir.) Bu gibi tartıları hafif gelecek şahıslardanmaksat, müfessirlerin çoğunluğuna göre kâfirlerdir. Çünkü Allah’ın âyetlerine zulm eden, onları inkâr eden kâfirlerden başkası değildir. Bir kısım günahkâr mü’minler ise tamamen zarara uğramış olmayacaklardır. Onlardan affa uğramayanlar, geçici olarak azap görürlerse de sonra yine selâmete ererek cennete kabul olunurlar.

§ Mizan: Mahşer günü herkesin amelerinin miktarını bildirecek olan bir vasıtadır ki, her şahıs kendi sevap ve günahının miktarını bununla öğrenir, İlâhî adâletin tecellisine vesîle olan bu mizanın mahiyetini Allah’ın ilmine havale ederiz. Maamafih amellerin tartılması hakkında çeşitli görüşler vardır. Müfessirlerin çoğunluğuna göre insanların amelleri dâima melekler vâsıtasıyle bir takım sahifelere yazılmaktadır. Bunlara “amel defterleri” denilir. İşte bu sahifeler bütün yaratıkların gözleri önünde mahiyeti Cenâb-ı Hak’ca malûm bir terâzi ile tartılacaktır. Bu terâzinin bir dili, iki de kefesi vardır. İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet edildiğine göre de mü’minlerin amelleri güzel bir sûrette, kâfirlerin amelleri de çirkin bir sûrette görünür. Bu ameller böyle bir sûretle tartılır. Mücahid’e, Dahhak’e ve bir kısım son dönem âlimlerine göre de bu mizandan maksat, ilâhî adalettir. Allah’ın takdiridir. Âhirette Cenab’ı Hak’kın adâleti tecelli edecek, her mükellef mahlûk bu adâletin gereği doğrultusunda ya mükâfat veya cezâ görecektir. Maamafih ilâhî kudret ve adâletin hakkıyla tecellisini mahlûklara göstermek için insan ve cinlere ait amel ve fiillerin birer sûretle terâziye tâbi tutulması asla uzak görülemez. Hergün insanlık muhitinde nice harikulâde kudret eserlerinin keşfine, ortaya çıkmasına şahit olmuyormuyuz?. Seslerimizi, resimlerimizi birer demir parçası zaptetmiyor mu?. Doğuda olan bir kimse, batıda bulunan bir şahsın sesini, yüzünü görüp işitmiyor mu?. Fotoğraf ınızaptedemiyor mu?. İşte bizim için birer ibret ve uyanma örneği olmak üzere vakit vakit ortaya çıkarılan bu hârikalar da bize bir ders vermektedir. Artık Allah’ın kudretiyle amellerimizin herhangi bir suretle mîzâna vurulabileceğini biz nasıl uzak görebiliriz. Allah Teâlâ herşeye kadirdir. Amenna!. Buna inancımız tamdır.

10. Andolsun ki, sizi yerde yerleştirdik ve size orada birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik, siz ise pek az şükredersiniz.

10. Ey âdem oğulları!. (Andolsun ki) kudretim hakkı için (sizi yerde yerleştirdik) sizi yeryüzünde ikamete, tasarrufa, servet ve zenginliğe nâil kıldık (ve size orada) yeryüzünde (birçok geçim vâsıtaları meydana getirdik) hayatınızı, idârenizi düzenlemek için çeşitli, ticâret sanat sebebleri yarattık, çeşit çeşit yiyilecek, içilecek nîmetleri var ettik, insanları bunlardan istifâde ettirdik. Artık bu kadar ilâhî lütuflar, ibâdet ve itaatte bulunmanızı, şükür vazîfenizi yerine getirmenizi icap etmez mi?. Ne yazık ki, ey insanlar!, (siz ise) Bu kadar nîmetlere nâil olduğunuz halde (az şükr edersiniz.) bu şükür vazîfesini hakkiyle yapmaya çalışmazsınız. Halbuki, nîmete şükr etmek, nîmetin devamına, daha fazla artmasına vesîle olur. Nîmete karşı nankörlükte nîmetin elden çıkmasına sebebiyet verir. Binaenaleyh dünyada ve âhirette nîmetlerin devamını, artmasını temin için şükür vazîfesini yerine getirmeye çalışmalıdır. Bu da Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına güzelce riâyet etmekle meydana gelir. Bunlara muhâlefet ise en büyük felâkete sebebtir. İşte şeytanın bu yüzden uğradığı felâket meydanda.

11. Andolsun ki, sizi yarattık, sonra size şekil verdik. Sonra da Âdem’e secde ediniz diye meleklere emir ettik, derhal secde ettiler. Ancak iblis, o secde edenlerden olmadı.

11. Bu mübârek âyetler; Âdem oğlu hakkındaşükür vesîlesi olan Allah’ı yüceltmenin tecellisini göstermektedir. Allah’ın takdirine râzı olmayıp ilâhî emre boyun eğmeyip kibirli bir vaziyet alanların da ne kadar alçaklık ve sapıklığa düşeceklerini bir örnek ile tenbih etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Andolsun ki) Muhakkak surette biliniz ki (sizi yarattık) yani: Sizin vücude gelmenizi takdir ettik veyahut ilk evvel sizin varlık sebebiniz olan Hz. Adem’i topraktan hayata kavuşturduk (sonra size) sizin o muhterem ilk babanıza güzelce bir (suret verdik.) ona insanlık şekil ve görünümünü ihsan ettik. Hz. Adem’in yaratılmasından (Sonra da Adem’e secde ediniz diye meleklere emir ettik) melekler de bu ilâhî emre uyarak (derhal secde ettiler.) içlerinden hiçbiri bu secdeden kaçınmadı (Ancak) meleklerin arasında bulunup cin tâifesinin ilk babaları bulunan (İblis) kendisini tabiatıyla içine alan bu emre muhalefet ederek (o secde edenlerden olmadı.) ilâhî emre aykırı harekette bulunmak gibi bir alçakça işi işlemekten sakınmadı. Bir görüşe göre âdem oğullarından herbiri kendi babasının döl yatağında yaratılmış, sonra da valdesinin rahminde insan suretini almıştır. Bir nutfa, bir insan sûretinde teşekkül ederek meydana çıkmıştır.

12. Buyurdu ki: Sana emrettiğim zaman seni secde etmekten ne men etti. Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım, beni ateşten yarattın, onu ise çamurdan yarattın.

12. Allah Teâlâ İblis’e (Buyurdu ki:) Hz. Adem’e secde .et diye (Sana emrettiğim zaman) ne için secde etmedin?, (seni secde etmekten ne men etti.) İblis te cevaben (Dedi ki: Ben ondan hayırlıyım.) nasıl olur da bir şahsa kendisinden hayırlı olan bir kimse secde eder!. Çünkü Ey Rabbim!. (Beni ateşten yarattın, onu) Adem’i (ise) onun parçalarının çoğunu ise (çamurdan yarattın.) ateş ise parlaktır, yücedir. Çamur ise karanlıktır,alçaktır. İblis bu iddiasiyle kendi cehâletini, alçaklığını göstermiş oldu. Çünkü bir şeyin üstünlüğü, öyle kendisini teşkil eden unsur ile değil, kendisinin ruhundaki, mâhiyetindeki yükseklik itibâriyledir. Ve özellikle Cenâb-ı Hak’kın ona verdiği bir ayrıcalık, bir üstünlük sebebiyledir. Maamafih çamur, sudan, topraktan meydana gelmektedir, su ise hayâtın esâsıdır. Topraklar ise ağaçların, bitkilerin yetişip gelişmesine sebeptir, mütevâzi bir tabiata sahiptir. Ateş ise yakıcıdır, çok kere eşyanın dağılıp mahvolmasına vesîledir. Kendisi de yükselip sönmeğe mahkumdur. Artık ateşin çamurdan her yönüyle üstünlüğü nasıl iddia edilebilir?. Bununla beraber Allah’ın emrine itaat bir vazîfedir. İsterse mükellef olanlar; o emrin hikmetini idrâk edemez olsunlar.

§ Hz. Adem’e secde edilmesinden maksat, bizzat secde değil, belki ona karşı sadece bir saygıdır. Yahut Hz. Adem hakikaten kendisine secde edilen bir varlık olmamıştır. Bu secde yine Cenab’ı Hak’ka aittir, secde edilen ancak Allah Teâlâ’dır, Hz. Âdem ise bir kible mesabesinde bulunmuştur. Maamafih şöyle de deniliyor ki: Hz. Adem’e secde edilmesi, ona karşı eğilmek sûretiyle bir tahiyye secdesinde = du’a ve övgüde bulunmak ve ilâhî emre riâyet için bir saygı göstermekten ibârettir. Bu vesîle ile ilâhî emre uyanlarla uymayanlar belirlenmiş olur.

13. Buyurdu ki: Artık oradan aşağı in, çünkü orada senin için böbürlenmek salâhiyyeti yoktur. Artık çık, şüphe yok ki, sen alçaklardansın.

13. Hak Teâlâ Hazretleri, ilâhî emrine muhalefet eden iblis’e hitâben (Buyurdu ki: Artık oradan) cennetten veya semâdan (aşağıya) yeryüzüne horlanmış olarak (in) sen melekler arasında bulunmak kabîliyetinden mahrumsun (çünki orada) cennette veya melekler topluluğu arasında (senin içinböbürlenmek) Allah’ın emrine karşı büyüklük taslama (salâhîyyetî yoktur.) cennet ve semâ ehline büyüklük taslamak yakışmaz. (Artık) Ey iblis!, (çık) Oradan (şüphe yok ki, sen zelil) kâfir (kimselerdensin.) işte Allah’ın emrine uymayıp onu hafife alan bir kimse böyle horluk ve hakarete mâruz kalır, yüce makamlardan, muhterem zatlar arasından kovulur.

14. Dedi ki: Bana dirilecekleri güne kadar mühlet ver.

14. Bu mübârek âyetler, cenetten kovulan şeytanın kıyâmete kadar yaşamak temennisini ve bu müddet içinde insanlara karşı nasıl düşmanca bir vaziyet alacağını bildirmektedir. Ve kendisine mühlet verilen şeytan ile ona tâbi olacak olanların nasıl zelilce bir durumda kalacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: İblis cennetten kovulma işitince (Dedi ki:) Ey Rabbim!. Sen (Bana dirilecekleri güne kadar) Âdem ile zürriyyetinin sona erip de yeniden hayata kavuşacakları vakte, ikinci sura üfrülme zamanına kadar (mühet ver.) beni o zamana kadar öldürme. Mel’ûn iblis, böyle yaşamakla âdem oğularını şaşırtarak onlardan intikam almak istemiş, kendisininde ölümden kurtulmasını temenni eylemiş bulunuyordu.

15. Buyurdu ki: Sen muhakkak mühlet verilmişlerdensin.

15. Allah Teâlâ Hazretleri ise onun temennisini tamamen kabul buyurmadı. Ona hitâben: (Buyurdu ki: Sen) Zâten bu temenninden evvel yüce katımdan bilinen bir vakite, öyle ikinci sûre üfrülme zamanına değil, birinci şûra kadar, bütün insanların ölecekleri güne değin (muhakkak mühlet verilmişlerdensin.) o güne kadar yaşayacak, sonra sen de ölecek, sonra da âhirete sevkedilerek ebedî azâba uğrayacaksın. Cenâb-ı Hak, Şeytana hikmet gereği böyle bir mühlet vermiş, insanları bu vâsıta ile de bir imtihana tâbi tutmuş, o melununvesveselerine kapılmayıp ta kendilerini muhafaza edecek olan kullarını sevaplara aday kılmıştır.

16. Dedi ki: Sen beni azgınlığa uğrattığından dolayı ben de yemin ederim ki elbette onlar için senin dosdoğru yolun üzerinde oturacağım.

16. İblis bu kötü âkibetini anlayınca Cenâb-ı Hak’ka hitâben: (Dedi ki:) Ey Rabbim!. (Sen beni azgınlığa uğarttığından) beni azdırıp yoldan çıkardığından (dolayı) bu sebeple (ben de yemin ederim ki, elbette onlar için) o âdem oğullarını şaşırtmak ve saptırmak için (dosdoğru yolun) Ey Allah’ım!. Sana kavuşturan din yolunun (üzerinde oturacağım.) o yola gitmek isteyenleri şaşırtıp eğri büğrü yollara sevkedeceğim.

17. Sonra muhakkak ki, onların önlerinden, arkalarından, sağ taraflarından ve sol taraflarından geleceğim ve onların ekserisini şükür ediciler bulmayacaksın.

17. Mel’ûn şeytan âdem oğullarını nasıl şaşırtmaya çalışacağını, nasıl öcünü alıp rahatlayacağını İtirâf ederek şöyle dedi: (Sonra muhakkak ki, onların) O saptırmaya çalışacağım insanların (önlerinden, arkalarından sağ taraflarından ve sol taraflarından) böyle bütün dört taraflarından (geleceğim) onları her şekilde aldatmaya çalışacağım. Nitekim bir beldeye, bir cemaate karşı düşmanlarının böyle dört taraftan hücum etmesi de olağandır. Artık onların birçoklarını doğru yoldan çıkarmış olacağım (ve) artık (onların çoklarını şükür ediciler b almayacaksın.) elde etmiş oldukları nîmetlerin değerini bilmeyecekler, bunları kendilerine ihsan etmiş olan kerem sâhibi Yaratıcıya, karşı şükran vazîfesini yerine getirmeyeceklerdir. Mel’ûn şeytan, kendi vesveselerinin tesirine inanarak kendisince meydana gelen bir zandan dolayı böyle bir iddiada bulunmuştur.

18. Buyurdu ki: Haydi oradan yerilmiş, kovulmuş olarak çık. Andolsun ki onlardan her kim sana tâbi olursa elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.

18. Allah Teâlâ ilâhî emrine karşı isyanda, muhalefette bulunan iblis’e hitâben: (Buyurdu ki: Haydi oradan) Cennetten veya semâdan veya melekler arasından (mahkûr) yerilmiş ve rahmetten (kovulmuş olarak çık.) uzaklaş. (Andolsun ki, onlardan) İnsanlardan (her kim sana tâbi olursa) cezâsını bulur (elbette cehennemi sizden, hepinizden dolduracağım.) gerek şeytana uyan insanlar ve gerek şeytan ile onun zürriyyetleri tamamen cehenneme sevkedilecekler, lâyık oldukları azaplara kavuşacaklardır. Artık bu korkunç âkıbeti düşünmeli!.

19. Ve ey Âdem! Sen ve eşin cennette yerleşiniz, dilediğiniz yerden yiyiniz ve şu ağaca yaklaşmayınız, sonra ikiniz de zalimlerden olursunuz.

19. Bu mübârek âyetler Hz. Adem’in cennetten çıkarılmasının sebebini ve şeytanın ne kadar insanlık düşmanı, hilekâr bulunduğunu ve onun vesveselerine kapılanların ne kadar kendilerine fenâlık etmiş olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri Meleklere secde etmelerini emr etti (Ve) Âdem Aleyhiselâm’a da vahiy yoluyla buyurdu ki: (Ey Âdem!. Sen ve eşin) Havva (cennette yerleşiniz.) cennet sizin ikametgâhınız olsun. Artık (dilediğiniz yerden yiyiniz) cennetin herhangi bir yerindeki ağaçların meyvelerinden istifâde ediniz, (ve) yalnız (şu ağaca yaklaşmayınız.) onun meyvesinden yemeyiniz. O sizin için yasaktır. Bu ağaçtan maksat, ya buğday veya üzüm ağacıdır. Veyahut bunlardan başka bir ağaçtır, (sonra) Bu ağaca yaklaşıp meyvesinden yediğiniz takdirde (ikiniz de) sen de eşin Havva da (zalimlerden) nefislerine haksızlık etmiş, nîmetlerin yok olmasına sebebiyet vermişolanlardan (olursunuz.) işte böyle bir zulüme düşmemek için bu husustaki ilâhî yasağa riâyet lâzımdır.

20. Sonra şeytan, ikisine de onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini onlara açıvermesi için vesvese vermeğe başladı. Ve Rabbiniz sizi bu ağaçtan yasaklamadı, ancak iki melek olacağınız veya ebedî kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.

20. (Sonra) Bu ilâhî yasağın ardından (şeytan, ikisini de) Hz. Adem’e de, Havva’ya da (onların kendilerinden örtülmüş olan çirkin yerlerini) avret mahallerini (onlara açıvermesi için) bu yerlerin açılmasıyla onları mahçup bir durumda bulundurmak maksadiyle onlara (vesvese vermeğe başladı.) onların kalplerini o ağacın meyvesinden yemeğe meylettirecek şekilde onlara telkinde bulundu veya onlara bir şekilde yaklaşarak kendilerine gizlice sözler söyledi. (Ve) Dedi ki: (Rabbiniz sizi bu ağaçtan) Bunun meyvesini yemekten (yasaklamadı, ancak) ikiniz de (iki melek olacağınız veya ebedî) cennette (kalacaklardan bulunacağınız için yasakladı, dedi.) yani: Bundan yediğiniz takdirde ikinizin de melek olacağınız veya ikiniz de ölmeyip cennette ebedî kalacaksınızdır. Cenab’ı Hak ise sizin böyle melek olmanızı cennette ebedî kalmanızı istemediği için sizi o ağaca yaklaşmaktan men eyledi.

21. Ve onlara yemin etti ki, ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.

21. (Ve) Şeytan, Hz. Âdem ile Havva hakkında dost göründü, vesvesesinin bir güzel niyyete bağlı olduğunu göstermek için (onlara yemin etti ki: Ben muhakkak sizin için elbette hayrı tavsiye edenlerdenim.) sizin öyle ebedî bir nîmete kavuşmanızı istediğim içindir ki, size o ağacın meyvesinden yemeyi tavsiye ediyorum, diyerek hainliğini ve kötü maksadını gizlemeğe çalıştı.

22. Artık onları bâtıl sözle aldattı. Vaktaki, ağaçtan tadıverdiler o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı. Onların üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler. Ve Rableri ise onlara nida etti ki: Sizi bu ağaçtan yasaklamış değil miydim ve size şüphe yok ki şeytan, size apaçık bir düşmandır, dememiş mi idim?

22. Bu mübârek âyetler, şeytanın vesvesesine tutulanların ne kadar sorumlu ve mahçup bir duruma düşeceklerini göstermektedir. Ve insanlık hali böyle bir durumla karşı karşıya kalanlar için hemen tövbekâr olup Allah’ın affına sığınmaktan başka çare bulunamayacağını hatırlatmaktadır. Şöyle ki: (Artık) Iblis (onları) Hz. Âdem ile Havva’yı (bâtıl sözleriyle) yalan yere yemin etmesiyle (aldattı.) ağacın meyvesinden yemeğe sevkederek onları itaat sahasından muhalefet vadisine indirdi. (Vaktaki) Hz. Âdem ile Havva bu şeytanî sözlerin ciddiyetine inanıp bir dalgınlık ve gaflet eseri olarak (ağaçtan) o yasak ağacın meyvesinden (tadıverdiler) derhal kendilerini bu muhalefetlerinin cezâsı yakaladı, (o kapalı avret yerleri kendilerine görünmeğe başladı.) hoş nuranî elbiseleri kendilerinden açılıp düşüverdi. Derhal yaptıklarına pişman oldular. (Onların) o kapalı kalması lâzım olan avret yerlerinin (üzerine cennetin yapraklarından kat kat örtüverdiler.) bir görüşe göre bunlar incir yaprakları imiş. (Ve) Onların (Rableri) terbiyecileri ve varlıklarının sâhibi olan Allah Teâlâ (ise onlara) bir azarlama ve kınama mesabesinde olmak üzere (nida etti ki: Sizi bu ağaçtan) yani meyvesini yemekten (yasaklamış değil miydim?.) neden bundan gaflet ettiniz?. (Ve size şüphe yok ki, şeytan size apaçık bir düşmandır dememiş mi idim.) Artık ne için öyle bir düşmanın sözüne kıymet verip aldandınız?. Allah’ın emrine karşı gelerek bir inat ve çekememezlik sebebiyle secdeyi terk eylemiş olan öyle lânete uğramış bir düşmanın sözünehiç bakılır mı?.

§ Bu âyeti kerime, şuna da işâret etmektedir ki: Bir mü’min hiçbir vakit bir dinsizin aldatmalarına kapılmamalıdır, onun hak ve hakikata aykırı sözlerine ne kadar yaldızlı da görünse asla ehemmiyet vermemelidir. Çünki böyle bir aldanış netîcesi hüsrandır, hakikî bir ilerleme ve yükselmeden mahrum olmaya sebebtir. Böyle bir aldatmaya kapılmış olan kimse, hemen uyanıp pişman olmalı, hareketini meşru şekilde ıslaha, düzeltmeye çalışmalıdır.

23. Dediler ki: Ey Rabbimiz! Biz kendi nefislerimize zulm ettik ve eğer bizi bağışlamaz ve merhamet buyurmaz isen elbette biz zarara uğramışlardan oluruz.

23. Hz. Adem ile Havva valdemiz, ne kadar aldanmış olduklarını anlayarak hemen kusurlarını İtirâfa başladılar. (Dediler ki: Ey Rabbimiz!.) Ey lûtfu ve ihsânıyla terbiye edildiğimiz kerem sâhibi Yaratıcımız!. (Biz kendi nefislerimize zulm ettik) Yasak olan bir harekette bulunarak kendimizi azâba uğratmış olduk, (ve eğer bizi) Şu işlediğimiz günahtan dolayı (yarlıgamaz) affetmez ve bağışlamaz (isen ve) bize (merhamet buyurmaz) bizi ilâhî lûtfuna kavuşturmaz (isen elbette biz hüsrana) dünyada zarar ve ziyâna (uğramışlardan oluruz.) artık bizi affet, mağfiretine, merhametine ulaştır ey kerem ve merhamet sâhibi mâbudumuz!.

§ Âdem Aleyhisselâm, Allah’ın emrine kasden muhalefet etmiş değildi. Yapmış olduğu, daha iyi olanı terketmek kâbilindendi ve bu bir unutma netîcesi idi. Allah’ın adına yalan yere yemin edilemiyeceğine inanıp şeytanın vesvesesine aldanmıştı. Bu husustaki ilâhî yasağın, haram kılmak için değil, yasak olan ağaca yaklaşmayı terketmenin daha iyi olacağına ilişkin bir yasak olduğuna kanaat getirmiş olması da düşünülebilir. Maamafih Allah’ın bu yasağı zamanında Hz. Âdem henüz peygamberlik vasfına sâhip değildi, bumuhalefet kendisinden, peygamberlikten önce sâdır olmuştur. Ancak öyle büyük zatların kendilerinden çıkacak ufak kusurları bile büyük görerek Allah’ın affına sığınmaları âdettir. Bununla beraber bu âyeti kerime şunu da gösteriyor ki: Mutlak surette vuku bulan yasakları, haram kılmak içindir. Hz. Adem’in bu kıssası için Bakara sûresindeki (340) ıncı âyeti celilenin tefsirine de bakınız!

24. Buyurdu ki: Bâzınız bâzınıza düşman olarak yeryüzüne ininiz sizin için yerde bir zamana kadar bir ikametgâh, bir faydalanma vardır.

24. Bu mübârek âyetler, Allah’ın emrine karşı gelmenin bir netîcesi olmak üzere Hz. Adem ile Havva’nın ve iblis’in yüce makamlardan yeryüzüne indirilmiş ve aralarında bir düşmanlığın cereyana başlamış olduğunu bildirmektedir. Ve bunların yeryüzünde yaşayacaklarını, orada öleceklerini ve tekrar orada toplanıp dağıtılacaklarını hatırlatmaktadır. Cenâb-ı Hak’kın lutfedip insanlığa avret yerlerini örtecek, kendilerini süsleyecek elbiseler verdiğini, ve onlar için takvâ ile vasıf lanmanın daha hayırlı, mânevî bir elbise olduğunu da beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Yaratıcı Âdem Aleyhisselâm ile Havva’ya, onların takdir edilen, Cenab’ı Hak tarafından bilinen zürriyetlerine ve lânetlenmiş şeytan ile onun zürriyyeti olan cinlere hitâben: (Buyurdu ki:) ilâhî irâdesi sâdır oldu ki: (Bâzınız bâzınıza düşman olarak) Yeryüzüne (ininiz) aranızda kıyâmete kadar düşmanlıklar devam edecektir. İnsanlar arasında düşmanlıklar cereyan edeceği gibi insanlar ile şeytanlar ve cinler arasında da düşmanlık sâbit olup elbette yok olmayacaktır. Ey insanlar!. Şeytanlar, cinler taifeleri!. (sizin için yerde bir zamana kadar) Ecellerinizin, yaşama müddetlerinizin nihâyet bulacağı ana değin (bir ikametgâh, bir faydalanma) bir istifâde (vardır.) takdir edilmiştir. Bugerçekleşecektir.

25. Buyurdu ki: Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve yine oradan çıkarılacaksınızdır.

25. Yine Cenâb-ı Hak (Buyurdu ki:) Ey insanlar!. Ey Şeytanlar, Cinler!. Sizler (Orada) yeryüzünde (yaşayacaksınız) takdir edilen hayat müddetiniz devam edecektir, (orada öleceksiniz) Yaşama müddetiniz nihâyet bulup yeryüzünde ölüme mahkûm olacaksınız, (ve yine oradan) Yeryüzünden kıyâmet günü haşır ve neşir için (çıkarılacaksınız.) yeniden hayâta erişip lâyık olduğunuz cezalara kavuşacaksınızdır. Bu sonucu artık düşününüz!.

26. Ey Âdem oğulları! Size çirkin yerlerinizi örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik, takvâ elbisesi ise o daha hayırlıdır. Bu işte Allah Teâlâ’nın âyetlerindendir. Belki bunu düşünürler.

26. Hak Teâlâ Hazretleri ilâhî bir lûtuf olmak üzere özellikle insan nev’ine tekrar hitab ederek buyurur ki: (Ey Adem oğulları!.) Hakkınızdaki ilâhî yardımımı hatırlayınız. (Size çirkin yerlerinizi) Avret yerlerinizi (örtecek bir örtü ve bir de bir süs elbisesi indirdik) yani semâ tarafından doğan güneşler, aylar ve muhtelif yıldızlar vâsıtasıyle ve güzel güzel yağmurlar, hayalar vâsıtasıyle geçiminizin kaynağı olan şeyleri meydana getirdik, elbise edineceğiniz şeyleri yarattık. Bunların bir kısmı ile avret yerlerinizi örtersiniz, bir kısmı ile de bütün vücudunuzu süslemiş olursunuz. Fakat sizin için ebedî selâmet ve saadeti temin edecek hükümleri, kuralları da Peygamberler de semavî kitaplar vâsıtasıyle ihsan ettik ki, siz bu sâyede mânevî bir elbise olan takvâ ile, Allah korkusu ile, dinî vazîfelere uymak hissiyle coşku içinde bulunursunuz. İbâdet esnasında giyilecek temiz süs elbisesi, nâmahremlerden korunulacak olan organları, süs unsurlarını örten perdeler de birer takvâ elbisesi demektir. İşte böyle bir (takvâelbisesi ise o daha hayırlıdır.) o daha faidelidir, onun maddî ve mânevî kıymeti, süsü daha fazladır. (Bu) Maddî ve mânevî elbiselerin indirilmesi, meydana getirilmesi, kullara ihsan buyrulması (işte Allah Teâlâ’nın âyetlerindendîr,) onun lûtuf ve keremini gösteren şeylerdir, (umulur ki) Artık insanlar (bunu) bu pek büyük ilâhî lûtfu (düşünürler.) bu nîmetin değerini bilirler, Cenab’ı Hak’ka kaşı teşekkür borçlu olduklarını idrâk ederek kulluk vazîfelerini güzelce yapmaya çalışırlar. İnsaniyete lâyık olan ancak böyle bir harekettir.

27. Ey âdem oğulları! Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin, nasıl ki ana ve babanızı onların çirkin yerlerini göstermek için onların örtülerini çekip atarak kendilerini cennetten çıkardı. Şüphe yok ki, o şeytan ve onun topluluğu sizi sizin onları göremeyeceğiniz bir taraftan görürler. Muhakkak ki, biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.

27. Bu mübârek âyetler, Hz. Adem’in kıssasından alınacak ibreti, Adem’in çocuklarına tavsiye etmekte, şeytanın ve şeytana tâbi olan dinsizlerin ne kadar kötü hareketlerde, iddialarda bulumakta olduklarını gözler önüne sermektedir. Şöyle ki: (Ey âdem oğulları!.) Ey kudret elimle yaratmış, bir müddet de cennette yaşatmış, sonra da şeytanın vesvesesi sebebiyle dünya yüzüne indirmiş olduğum Adem’in bütün zürriyyeti, o büyük babanızın başından geçenlerden ibret alınız (Sizi de şeytan bir fitneye düşürmesin) sizi saptırarak sıkıntıya uğratmasın, cennete girmekten mahrum bırakmasın, (nasıl ki, ana ve babanızı) Hz. Âdem ile Havva’yı (onların çirkin yerlerini) avret mahallerini (göstermek için onların örtülerini çekip atarak) böyle elbiseden soyutlanmış olmalarına sebebiyet vererek (kendilerini cennetten çıkardı.) onları vesveseleri yüzünden böyle geçici bir mahrumiyete uğrattı. (Şüphe yok ki, o şeytanve onun topluluğu) Onun zürriyeti, kabîlesi (sizi, sizin onları göremiyeceğiniz bir taraftan görürler.) onlar mahiyetleri itibâriyle insanlara görünmezler, insanların içlerinde kanlar gibi akmaya, tesir göstermeye kabiliyetli, bulunurlar. Artık onlara karşı pek uyanık bulunmak, onların vesveselerinin tesirine kapılmamak lâzımdır. (Muhakkak ki biz şeytanları imân etmeyen kimseler için dostlar kılmışızdır.) Onların arasında tabii olarak bir münâsebet vardır. Bir imân sâhibi hiçbir vakit şeytanı dost ve yönetici kabul etmez. Kendi isteğiyle bile bile onun vesvesesine tâbi olmaz. O şeytana ancak dinsizler tâbi olur, onu kendileri için hareket rehberi kabul ederler.

28. Ve onlar bir yaramazlık yaptıkları zaman biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk ve Allah bununla bize emir etmiştir, derler. De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez. Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söyler misiniz?

28. Şeytana dost olanlar, onun yolunu takib ederler (Ve onlar bir yaramazlık) dinen kötü bir hareket (yaptıkları zaman) meselâ: Bazı hayvanların etlerini, bazı kimselere helâl, diğer bazı kimselere haram gördükleri, tevaf esnasında avret mahallerini açık bıraktıkları, putlara taptıkları vakit (biz babalarımızı da bunun üzerinde bulduk) onlar da böyle yaparlardı, (ve) Maamafih (Allah) da (bununla bize emretmiştir derler.) böyle babalarını taklit ettiklerini söyler ve Cenab’ı Hak’ka karşı iftirada bulunurlar. Resûlüm!. O câhillere (De ki: Şüphe yok Allah Teâlâ kötü şeyler ile emretmez.) Hak Teâlâ Hazretleri dâima güzel güzel ameller ile emreder, kullarını güzel hareketlere teşvik buyurur, öyle temiz bir tabiatın nefret edeceği, doğru bir aklın çirkin göreceği şeyleri emreder mi?. Böyle iddia ettiğiniz şeyleri ne bizzat Cenâb-ı Hak’tan işitip aldınız, ne de bunlara Peygamberlervâsıtasıyle muttali oldunuz. Artık sizin bu iddianız ne kadar büyük cezaları gerektirmektedir bir düşününüz!. (Siz bilmediğiniz şeyleri Allah Teâlâ’ya karşı söyler misiniz?.) Böyle bir cür’et, ne kadar büyük bir sorumluluğu gerektirir bunu hiç düşünmez misiniz?. Ya kötülüklerden olduğu sizce de bilinmesi lâzım gelen şeyleri nasıl olur da Cenab’ı Hak’ka isnat edebilirsiniz?. Böyle bir iftiranın gerektireceği azapları artık bir kere düşününüz!.

29. De ki: Benim, Rahim adâletle emretmiştir. Ve her secde yerinde yüzlerinizi doğru tutunuz ve dini yalnız Allah’a has kılarak ibâdette bulununuz. Sizi ilkin yarattığı gibi yine ona döneceksinizdir.

29. Bu mübârek âyetler, dinsizlerin iddialarını red ile Cenab’ı Hak’kın neleri emir ettiğini bildiriyor, ve bir kısım zatların hidâyete erdiklerini, bir takım kimselerin de şeytanlara uyup sapıklığa düştüklerini gözler önüne seriyor. Şöyle ki: Resûlüm!. Öyle Cenâb-ı Hak’kın emretmiş olduğu şeyleri ilâhî zatına isnat eden câhillere (De ki: Benim Rabbim adâletle emretmiştir.) aşırılıktan uzak, hikmet ve menfaatı içeren “kelime’i tevhit” gibi insanlığın selâmet ve saadetini öngören şeyler ile emir ve teklifte bulunmuştur. (Ve) Habibim!. Onlara şunu da de ki: (her secde yerinde) Her mescitte, her namaz kılacağınız yerde (yüzlerinizi) tamamen kıble cihetine (doğru tutunuz) kıbleye yönelmiş olunuz (ve ona) o Kerem sahibi Mâbud’a (dini yalnız O’na has kılarak ibâdette bulununuz.) ibâdet ve itaatınız bağlılık ve tam bir samimiyet içerisinde olsun, şirk ve gösteriş şüphesinden uzak bulunsun. O kerem sâhibi Yaratıcı (Sizi ilkin yarattığı gibi) öldürdükten sonra da (yîne) onun kudretiyle hayat bulacaksınız ve yine (ona döneceksinizdir.) dünyadaki amellerinize göre mükafâta, cezâya uğrayacaksınızdır. Binaenaleyh bu akibetidüşünerek ona göre hareketinizi düzenleyiniz.

30. Bir cemaati doğru yola iletti, bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu. Çünki onlar Allah Teâlâ’yı ona kulluğu bırakıp şeytanları dostlar edindiler. Ve zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.

30. O Yüce Yaratıcı kullarından (Bir cemaatı doğru yola iletti) o topluluk temiz yaratılışını iyiye kullandığı için Allah’ın doğru yoluna girmeye hak kazanmıştır. (bir cemaatin üzerlerine de sapıklık hak oldu) O cemaat de yaratılışlarını değiştirip, nefislerinin kötü eğilimlerine tâbi oldukları için hidâyete ulaşma selahiyetini kaybetmiş oldular. (Çünkî onlar Allah Teâlâ’yı) Ona kulluk etmeyi, onun hükümlerine uymayı kendi kötü iradeleriyle (bırakıp şeytanları dostlar edindiler) artık böyle kimseler, sapıklığa düşmüş olmazlar mı?. (Ve) Öyle kimseler (zannederler ki, onlar hidâyete ermişlerdir.) onlar düşmüş oldukları sapıklığın farkına varmazlar, takib ettikleri yolun bir selâmet ve hidâyet yolu olduğunu sanırlar. En büyük bir felâkete uğramış oldukları halde dünyada iken bunun farkında olamazlar. Ne büyük bir cehâlet ve gaflet!.

Yorum Yap