NİSA SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Ey insanlar! O Rabbinizden korkunuz ki, sizi bir nefisten yaratmıştır ve ondan da eşini yaratmıştır. Ve o ikisinden de birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir ve Yüce Allah’tan korkunuz ki, onunla biribirinizden dilekte bulunursunuz, rahîmlerden de korkunuz, şüphe yok ki, Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.

1. Bu âyeti kerime, insanlığın ilk yaratılış sahasına nasıl getirilmiş olduğunu bildiriyor, bunu düşünerek Cenab’ı Hak’tan korkulmasını ve akrabalık haklarına riâyet edilmesini emrediyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Ey Son peygamberin gönderildiği zaman mevcut olan ve ondan sonra hayat sahnesine getirilen akıl sahibi ve mükellef Âdemoğulları!. (O Rabbinizden korkunuz) onun azabından sakınarak O Yüce Allah’a itaat ediniz (ki, sizi bir nefsten yaratmıştır.) İlk atanız olan Hz. Adem’in türemelerinden olarak bu hayat âlemine peyderpey getirmiştir, (ve ondan) Hz. Adem’in sol eğe kemiğinden alarak (da eşini) Hz. Havva annenizi (yaratmıştır.) bu iki yaratılış harikasını böylece vücude getirmiştir, (ve bu ikisinden de) Hz. Âdem ile Havva’dan da (birçok erkekler ve kadınlar türetmiştir) yaratmış yeryüzüne yaymıştır. Artık bu kadar muazzam mahlûkatı böyle olağanüstü bir şekilde meydana getirmiş olan Yüce Yaratıcıdan korkmak, onun mukaddes hükümlerine uymak lâzım gelmez mi?. Elbette lâzım gelir. Öyle ise güzelce düşününüz (ve) O Yaratıcınız olan (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, onunla) onun mukaddes adıyla (birbirinizden dilekte bulunursunuz) meselâ: Allah için sana soruyorum, veya Allah adına, Allah aşkına senden şunu istiyorum gibi bir şekilde Allah’ın adını vesile edinirsiniz. (rahîmlerden de korkunuz) akraba haklarını gözetiniz, birbirinize olan münasebetleri, kesmeyiniz, birbirinizle görüşüp konuşunuz. Çünki hepiniz bir aileden dallanmış bulunuyorsunuz, aranızda bir soy kardeşliği vardır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ üzerinizde gözetleyicidir.) hepinizin bütün amellerinizi, hareketlerinizi görmektedir, korumaktadır, o amellerinize göre sizlere mükâfat ve ceza verecektir.

§ Bu âyeti kerime ile başlayan Nisa sûresi, Medine’i Münevvere’de inmiştir. Yüzyetmiş altı âyetten meydana gelir. Başlıca konuları: Aile hayatına ait olduğundan böyle “Nisa Sûresi” adını almıştır. İçerdiği âyeti kerimeler, insanlığın yaratılışına, kardeşliğine, aile teşkilatına, ferdî, ictimâî haklara, vazifelere, cihada, dinî terbiyenin hakkıyla yerine getirilmesini temin edecek hükümlere ve diğer konulara aittir.

§ Adem’in yaratılışı: Kâinatın Yüce Yaratıcısı insanlığın ilk yaratılışına dikkatimizi ve ilgimizi çekiyor. Evet… Cenab’ı Hak, Âdem Aleyhisselâm’ı müstakil olarak bir insan olmak üzere topraktan yaratmış, ona ruh üflemiş, onu bağımsız, hayat sahibi bir nice üstün vasıflarla vasıflanmış olarak varlık sahnesine getirmiştir. Sonra da Hz . Âdem uyku halinde iken onun sol eğe kemiğinden alarak onun bir eşi, bir hayat arkadaşı olmak üzere Hz. Havva’yı yaratmıştır. Bu hadise, bazı zevata göre Hz. Adem’in cennete girmesinden evvel ve bazı zatlara, göre de sonra vuku bulmuştur. Âdem Aleyhisselâm uykudan uyanınca yanında Hz. Havva’yı görmüş, kendisiyle hayat arkadaşlığına başlamış, bu iki kudret hârikasından da insanlık nesli meydana gelmişti. Milyonlarca kudret hârikalarının karşınızda parlayıp durduğunu görmekteyiz. Artık bu kadar hârikaları vücude getirmiş olan bir Yüce Yaratıcının Hz. Âdem ile Hz. Havva’yı da öyle bağımsız birer mükemmel insan olarak vücude getirmiş olduğunu kim inkâr edebilir ve uzak görebilir?. Meğer ki kudretli ilâhîyeyi münkir olan bir cahil olsun. Şunu da düşünelim: Tabiat kanunu denilen şeylerde bir birlik vardır, bir aynîlik ve her bakımdan bir uygunluk cereyan etmektedir. Halbuki, insanlarda bu böyle midir?. Milyonlarca insanın renkleri, simaları, güzellikleri, çirkinlikleri, kabiliyetleri, tabiatları başka başkadır. Bütün bu değişiklikler de gösteriyor ki, bütün insanların, bütün kâinatın mucidi, Yaratıcısı, istediğini yapan, her şeye kâdir ve yok olmayan bir hükümdardır. Mahlûkatını dilediği şeklide vücude getirmektedir. Artık ona karşı son derece saygılı olmak, azabından sakınmak, onun bütün emirlerine, yasaklarına uymak icabetmez mi? Elbette eder… Buna inanmışızdır.

§ Rahm, kelimesi, lûgatte esirgemek, yakınlık, ana karnında olan oğlan yatağı, doğum yoluyla olan soy bağı demektir. Çoğulu erhamdır. Sıla-i rahim de, akrabaları arayıp sormaktır, ziyaret etmektir, gurbetteki kimsenin memleketini ziyarete gitmesi gibi. Akraba ile görüşmek, onların muhtaç olanlarına yardım etmek, hasta olanlarını gidip ziyarette bulunmak, kayıp olanlarını araştırmak, kötülükte bulunmuş olanlarını affeylemek, akrabalık ‘haklarını gözetme kabilindendir, vefa ve insanlık alâmeti olup en güzel ictimâî bir vazifedir. Sahihi müslimde zikrolunduğu üzere Rasûlü Ekrem Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz şöyle buyurmuştur: Rahim, bir şekle girerek Allah’ın arşında asılmıştır. Der ki: Kim beni ziyaret eder, yakınlık gösterirse Allah Teâlâ da ona mânen yakınlık göstersin ve kim beni keser atarsa Hak Teâlâ da onunla ilgisini kessin, onu mânevî yakınlığından mahrum bıraksın. Nitekim diğer bir hadisi şerifte de:  Akrabalık bağını kesen kimse cennete giremez. Bu görevi yerine getirmeyenler cennete ilk girenler ile beraber girmek nimetine nâil olamaz.

“sıledir musilei rahmeti rab”

“Kat’i rahın etmek olur bu’de sebep”

“Akraba olsa da farza düşman”

“Ecnebiden yine elbet ehven”

Vehbi Velhâsıl: İslâmiyet akraba hukukuna riâyeti bir görev saymıştır. Onların arasında ihtilâfa, gönül kırgınlığına, dedikoduya sebep olacak şeylere meydan verilmemesini emretmiştir. Bu cümleden olarak bir kimse bir malını babasına, oğluna, kardeşine veya amcasına, dayısına, hatasına, teyzesine, veya kendi eşine bağışlasa ve teslim etse artık bu bağışından dönemez, onu geri alamaz. İsterse bu bağışlayan ile o kendisine bağış yapılan arasında din veya uyruk itibariyle ayrılık bulunmuş olsun. Aynı şekilde: Bir kimse köle veya câriye olan babasına, kardeşine veya amcasına veya dayısına herhangi bir şekilde sâhip olsa meselâ: Onları sahiplerinden satın alsa derhal azat olmuş olurlar. Çünki aralarındaki o akrabalık, sahiplik ve istihdama mânidir. Aynı şekilde: Bir kimse öldürmüş olduğu bir şahsın kısasına varis olsa meselâ öldürülenin yalnız katilinden ibaret olan bir, ana bir kardeşi bulunsa bunun hakkında kısas düşer. Bu ceza ona tatbik edilemez. Çünki aralarındaki bu veraset, bir akrabalık neticesi olduğundan bu kısasa mânidir. İşte mübârek İslâm dini, akrabalığa bu kadar kıymet ve ehemmiyet vermiştir. Bununla beraber bu âyeti kerime, bütün insanlığa karşı hürmet, tevazu göstermemizi de bizlere tavsiye buyurmuş oluyor. Çünki bütün insanların bir asıldan gelmiş olduğunu bildiriyor, aralarında bu bakımdan bir yakınlık bulunduğunu gösteriyor, artık bazı insanların bazılarına karşı övünmesi, mutavazice hareketten kaçınması nasıl uygun olabilir?.. Bu kutsî âyet, âhiret âleminin varlığına, insanların öldükten sonra yeniden hayat bulacaklarına da bir delildir. Bütün insanlığı bir zatın neslinden meydana çıkarmaya, ve o zatı öyle bir harika olarak topraktan yaratmağa kâdir olan bir Yüce yaratıcı, artık nice âlemleri de yaratmaya ve insanları öldükten sonra yeniden dirilterek vücude getirmeye kâdir olmaz mı? Elbette kâdir olur, buna inanmışızdır ( O, her şeye kadirdir)

2. Ve yetimlere mallarını veriniz ve temizi murdarla değişmeyiniz. Ve onların mallarını kendi malınıza katarak yemeyiniz, çünki o, şüphesiz, büyük bir günahtır…

2. Bu mübârek âyetler, tekvanın yollarını gösteriyor, yetimlerin haklarına riâyetin lüzumunu ve aile kurmada uyulması gerekli olan hareketin neden ibaret olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (ve) ey veliler, vasiler, ey akrabalık haklarını gözetmekle mükellef olan insanlar!, (yetimlere) erginlik ve rüşt çağına erdikleri zaman (mallarını) kendilerine tamamen (veriniz) artık onlar razı olmadıkça o malları yanlarınızda tutmayınız (ve temizi) helâli, nefis olanı (murdarla) haram ile, kötü birşey ile (değişmeyiniz) yani yetimlerden iyi şeyleri alıp onların yerine kötü şeyleri o yetimlere vermeyiniz, (ve) ey veliler, vasiler! (onların mallarını kendi mallarınıza katarak) kendi mallarınızla beraber (yemeyiniz) onların haklarına tecâvüz etmeyiniz. (çünki o) malları yemek (şüphesiz) Allah katında (büyük bir günahtır) binaenaleyh onlardan kaçınmak lâzımdır. Veliler, muhtaç olup yetimlerin malından nafaka alabilecek bir durumda iseler en az miktarda bir nafaka alabilirler. Vasiler için de bir ücret tayin edilecek ise nisbetle en az bir ücret tayin edilmelidir, bundan fazlasına hakları yoktur.

§ Yetim: Lûgatte infirat, tek başına kalmak demektir. Benzeri olmayan bir inciye “dürreyiyetime” denilmesi gibi şer’i örfte ise yetim, babası olmayana ve henüz rüşt çağına ermiş bulunmayan çocuk demektir. Çoğulu yetâmâ ve eytamdır.

§ Bir yetimin malı amcasının yanında imiş; yetim bülûğ çağına erince bu malını istemiş, amcası ise vermek istememiş, durumu Rasûlü Ekrem efendimize arzetmişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Çocuğun amcası bu âyeti kerimeyi işitince: “Allah Teâlâ’ya itaat ettik, büyük bir günahtan Allah Teâlâ’ya sığınırım” diye çocuğun malını kendisine teslim etmiş, Rasûlü Ekrem efendimiz de: “Her kim nefsinin isteğine galip gelir de Rabbisine itaatte bulunursa rabbisi de onu cennete gönderir.” diye buyurmuş, çocuk da o malını alınca onu Allah yolunda harcamış, bunu üzerine Peygamber efendimiz de “sevap sabit, günah da baki” diye buyurmuştur. Eshabı kiram, “ya Rasûlüllah!, sevabın sabit olduğunu bildik, günah nasıl baki kaldı” diye sormuşlar, Peygamber Efendimiz de: “çocuk için sevap meydana geldi, günah ise babası üzerine baki kaldı” diye buyurmuştur. İhtimal ki, çocuğa miras olarak kalan o malın zekâtını vaktiyle babası vermemiştir. Binaenaleyh Bir müslüman, uhrevî sorumluluktan kurtulabilmesi için üzerine düşen vazifeleri vaktinde yapmaya çalışmalıdır. Sonraya bırakılırsa mesuliyete sebebiyet verilmiş olabilir.

3. Eğer yetim kızlar hakkında adalete riâyet edemeyeceğinizden korkarsanız sizin için helâl olan kadınlardan ikişer, üçer veya dörder nikâh ediniz. Ve eğer adalet yapamayacağınızdan korkarsanız artık bir eş ile veya sâhip olduğunuz câriye ile iktifa ediniz çünki bu sizin için adaletten sapmamanıza daha yakındır..

3. Ey veliler, vasiler!. (eğer) idareniz altında bulunan (yetim kızlar) ile evleneceğiniz zaman onların (hakkında) mehirlerini vermek ve idarelerini temin hususunda (adalete riâyet edemiyeceğinizden korkarsanız) onlar ile evlenmeyi, onların mallarından istifâdeyi bırakınız da (sizin için helâl olan) diğer (kadınlardan ikişer, üçer veya dörder) kadını (nikâh ediniz) nikâhınızın altına alınız (ve eğer) böyle iki üç, nihayet dört kadın hakkında da (adalet yapamıyacağınızdan korkarsanız) böyle birden fazla kadın almayınız, (artık) yalnız (bir eş ile) iktifa ediniz (veya sâhip olduğunuz câriye) var ise onun (İle) yetininiz. Fazla kadın alıp da adalete aykırı harekette bulunarak günaha girmeyiniz. (Çünki bu) böyle bir kadın ile veya bir câriye ile yetinilmesi (sizin için adalatten sapmamanıza) sebep olur, adalete riâyet edebilmenize daha muvafıktır, adaletten ayrılmamak için (daha yakındır) daha ümit vericidir.

§ Rivâyete göre cahiliye zamanında birşahıs, on kadar kadınla evlenebilirdi. Şayet kendi idaresi altında mal sahibi olan bir yetim kız bulunursa onu da malı için nikâhı altına alırdı, onu başkasına vermezdi hakkında da adalet göstermeye lüzum görmezdi. İşte böyle adalate aykırı, merhamete muhalif, hukuka tecâvüzü içeren hallerden müslümanları men etmek için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

§ Nikâhın mahiyeti: Nikâh, evlenmek izdivaç akdi demektir: yâni: Bir erkek ile bir kadın arasındaki meşru bir akit, bir sosyal bağdır ki, bu sebeble aralarında bir takım haklar meydana gelir, biri birinden meşru surette istifâde etmeleri câiz olur.. Münekeha da iki kişinin nikâh akdinde bulunması demektir.

Çoğulu: Münakehattır.

Zevce, koca: Bir kadının nikâhına sâhip olan erkek demektir.

Cemi: ezvacdır. Zevce de bir erkeğin nikâhında bulunan kadındır ki, cemi: zevcattır. Evlenmeğe, kan ve koca olmaya da tezevvüç, tenekküh, izdivaç denilir. Kasın de kocanın gücü dahilinde bulunan şeylerde ve sohbet, muhabbet ve eğlendirmek için yanında geceyi geçirmek hususunda eşleri arasında adalete, eşitliğe riâyet etmesidir. Kalbî sevgi gibi, cinsel ilişki gibi şeyler insanın kendi elinde olmadığından bir erkek eşlerinden birini diğerinden daha fazla sevebilir. Elverir ki bunu lüzumsuz yere açıklayarak diğerinin kalbini kırmasın. Cinsel ilişki de neşe ve isteğe bağlıdır. Bu da daima erkeğin elinde değildir. Bu da bir nefsî durumdan, gayri ihtiyarî bir istekten ibarettir.

§ Nikâhın şer’î sıfatı: Nikâhın hükmü şahıslara göre değişir. Şöyle ki:

(1) Bir müslüman için tevekân halinde yâni şiddetli istek halinde evlenmek farzdır. Yâni alacağı kadının mihrini ve nafakasını temine gücü yetiyorsa, evlenmediği takdirde gayrimeşru ilişkilerden kendini koruyamayacak derecede kadınlara düşkün ise onun için evlenmek farzdır, bunu terkederse günahkâr olur.

(2) Nikâh, isteğin normal olması halinde bir sünneti müekkededir. Yani: Evlilik haklarını yerine getirmeğe kâdir olup kadınlara karşı nefsinde fazla bir istek hissetmeyen bir müslüman için evlenmek, bir müekket sünnettir. Ve bir görüşe göre bir farzı kifayedir.

(3) Nikâh, evlilik haklarına riâyet edemeyeceğinden, meselâ: Alacağı kadına zulmedeceğinden korkulan bir erkek için harama yakın bir kerahat ile mekruhtur.

(4) Nikâh, evlilik haklarını ihlâl edeceği kesin olarak belli olan bir erkek için de haramdır.

§ Nikâhın meşrutiyetindeki hikmet ve fayda: şüphe yok ki: İnsanlık âleminin bir ahenek ve intizam içerisinde devamı, nikâha bağlıdır, İnsanlık neslinin kıyamete kadar muntazam bir şekilde devamı, nikâh sayesinde mümkün olabilir. Gayrı meşru ilişkiler yüzünden nice kanlar dökülür, nice facialar meydana gelir, insanlık nesli felce uğrar, insanlık nüfusu arasında muntazam bir münâsebet, bir dayanışma, bir muhabbet vücude gelemez. Tefsiri kebirde ve diğerlerinde yazılı olduğu üzere gayrimeşru ilişkiler yüzünden bir nice şahsî ve sosyal fenalıklar yüz gösterir, medenî hayat mahvolur gider.

Özet olarak:

(1) Gayrimeşru ilişkiler, soyların ihtilâl ve bozulmasına ve karışmasına sebep olur. Gayrimeşru bir çocuk, şefkatli bir babanın korumasından, terbiyesinden mahrum kalır, bunun neticesinde çocuklar zayi olur, soylar kesilir ve nihayet insanlık âlemi harabolur gider.

(2) Gayrimeşru ilişkiler olduğu takdirde bir kadın bir erkekle yetinmez. Bu yüzden erkekler arasında çarpışmalar, vuruşmalar meydana gelir, insanlık hayatı kanlar içinde kalır.

(3) Gayrimeşru ilişkilere kendilerini vermiş olan kadınlardan temiz tabiatlı herkes nefret eder, böyle kadınlar ile mutlu bir aile kumlamaz.

(4) Gayrimeşru ilişkiler kadınlar için bir zillettir, bir felâkettir. Kadınlar, erkeklerin sırf şehevî arzularını tatmine âlet değildirler, güzel bir sınıf teşkil eden kadınların kendilerine mahsus bir takım vazifeleri, tertemiz hakları vardır. Gayrimeşru ilişkiler ise buna aykırıdır…

(5) Eğer gayrimeşru ilişkilere izin verilmiş olsaydı hiçbir kadın bir erkeğe mahsus olmazdı, insanlar hayvanî bir hayat yaşamakta bulunurlardı. Halbuki, böyle bir duruma insanların şerefine muhaliftir, insanların mahlûkat arasında sâhip oldukları kıymet ve terbiyeye aykırıdır.

(6) Gayrimeşru ilişkiler kadınları zillete düşürür, onların çok kere hastalıklara, zilletlere tutulmalarına sebebiyet verir, onların şerefli, hürmete lâyık bir vaziyette bulunmalarına mâni olur. Halbuki, meşru nikahlar sayesinde bu gibi ferdî ictimâî rezaletlere meydan kalmaz, cemiyet hayatı bir temizlik dahilinde yaşar, İnsanlık soyu bir intizam ve dayanışma çerçevesinde devam edip gider. Özellikle peygamberin sünnetine riâyet ve Muhammedi ümmetinin artmasına hizmet edilmiş olacağından sevaba da vesile olur. Nitekim bir hadisi nebevide:  Ey ümmetim!. Evleniniz, artınız, çünkü ben kıyamet günü sizin ile ümmetlere karşı iftiharda bulunurum.

§ Teaddüdü zevcatın (birden çok kadınla evlenmenin) sınırlı olması ve meşru oluşundaki hikmet: Malûm olduğu üzere İslâm şeriatında bir hikmete, bir ictimâî zamrete binaen en fazla dörde kadar çok kadınla evlenme usulü -bir takım şartlar dairesinde- tecviz edilmiştir. Binaenaleyh bir erkek aynı zamanda en son dört kadını nikâhı altında toplayabilir. Fakat bir kadın ile yetinilmesi adalete riâyete, zulum ve haksızlıktan sakınmaya daha elverişlidir. Aslında hiçbir müslüman, dörde kadar evlenmeye şer’an mecbur değildir. Bir müslüman dilerse bir kadın ile yetinir ve lüzum görürse şartlarına uygun olarak dörde kadar evlilikte bulunur, ve dilerse hiç de evlenmez. Tefsir kitaplarında yazılı olduğu üzere Âyeti kerimesine dâir birçok yorum vardır. Bu cümleden olarak tefsiri kebirdeki bir yoruma göre vaktiyle insanlar, yetimler hakkında adaleti ifa edemiyeceklerinden korkarak onları velâyetleri altında bulundurmaktan çekinirlerdi. Bu âyeti kerime ile de zinadan kaçınmaları kendilerine ihtar edilmiştir. Bu takdirde bu âyeti kerimenin yüce “meâli şöyledir: Eğer siz yetimler hakkında adaleti yerine getirememekten korkarsanız, zina etmekten de korkunuz, sakınınız da size helâl olan kadınlardan ikişer, üçer ve nihayet dörder kadın ile evleniniz, haram olan şeylerin etrafında dolaşmayınız. Bu yoruma göre birden fazla evliliğin, böyle sınırlı bir çerçevede meşru olması, insanlık cemiyetinin ahlâkî temizliğini koruma, iffet duygusu ile vasıflanmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Bu yorumu biraz daha izah edelim:

(1) Malumdur ki, evlilik bağının meşru oluşundaki en mühim fayda ikidir. Biri iffeti muhâfazadır, diğeri de üremeyi temindir. Evet… Bir insan, evlenerek birçok hayatî sıkıntılara katlanır, daima hayat mücadelelerinde bulunur. Üzerine düşen birçok ağır evlilik vazifelerini ifaya çalışır. Elbette bunca sıkıntıları yüklenmesi için birer mühim sebep vardır. İşte şüphe yok ki, bu sebeblerin birincisi, namus eteğini fuhuşa bulaştırmaktan korumaktır, diğeri de adını devam ettirmeye vesile olacak evlada kavuşmaktır. Halbuki, bazı kimseler hakkında onların birer eş ile yetinmeleri onların o meşru emellerinin meydana gelmesine yeterli olamaz. Meselâ: olabilir ki, kadın, ya hasta veya pek yaşlı olarak inziva köşesine çekilir veya bütün vakitlerini çocuklarının terbiyelerine hasreder, veya doğurmuş olduğu çocuklar yaşamayı? vaktiyle vefat etmiş olurlar. Veyahut bir iki çocuk doğurduktan sonra artık doğuramaz bir hâle gelir veyahut kısır olduğu için hiç çocuk doğurmamış bulunur. Kısacası bu gibi birer sebebten dolayı tekrar evlenmeye lüzum görülebilir.

(2) Güzel bir dinî terbiyeye, temiz bir yaratılışa sâhip olan bir zat için hayatını fuhuşun korkunç dalgaları arasında yok etmek asla mümkün olamaz. Böyle bir zatın tabii isteklerini bir eşi tatmin edemediği takdirde meşru bir yola başvurması gerekmez mi?. Binaenaleyh böyle bir zat için tekrar evlenmekten başka çare yoktur. Eğer herhalde bir eş ile yetinmeye mecbur tutulsa nikâhı altındaki bir kadın onun bu isteklerini tatmin edemiyecek bir halde hasta veya ihtiyar olduğu takdirde bu zat ne yapacak!. Eğer bu kadından ayrılmak çarelerine baş vurursa bu zavallı kadına zulm etmiş ona karşı mürüvvetsizlik göstermiş olmaz mı?. Halbuki başka bir kadın daha alacak olsa bu sakıncalar ortadan kalkmış olur..

TEADDÜDÜ ZEVECAT HAKKİNDAKI İTİRAZLAR: Bazı kimseler ve bazı milletler birden fazla kadınla evlenme usulüne itiraz ederler. Onlara göre bu usul, aile düzenine mâni, ictimâî mutluluğa aykırı, servetin bölünmesine sebep, kadının (eşin) haklarını ihlal edici ve eşitlik prensibine aykırıdır. Şöyle ki: (l) Birden çok kadınla evlenme, aile fertleri arasında düşmanlığa sebep olarak intizama mâni bulunur. Buna cevaben denilir ki: Birden çok kadınla evlenmek, haddızatında aile düzenine mâni değildir. Buna mâni olan, düşmanlığı doğuran şey, dinî ve ictimâî bir terbiyenin eksikliğidir. Evlilik şartlarının bulunmamasıdır. Gerçek şu ki: İslâm şeriatı bu çok evliliğe izin vermiştir, fakat bu konudaki izin, adalet şartına bağlıdır, eşlerin nafakalarını temine evlilik hukukunu güzelce ifa edebilenler için geçerlidir. Adaleti temine muktedir olamayanlar hakkında ise bir eş ile yetinmek icabeder. İşte: âyeti kerimesi de bunu söylemektedir… Şunu da ilâve edelim ki: Bu usule itiraz edenlerden bir kısmı bir kadın ile yetinmiyor, fuhuş yapmaktan kendisini geri alamıyor, çoluk çocuğuna ait servetini bir takım namussuz kadınların uğrunda zayi etmekten sıkılmıyor.

(2) Birden çok kadınla evlilik, ictimâî mutluluğa mânidir, âilelerin mutluluğunu ihlâl eder. Buna cevaben de denilir ki: Bu usul herhalde ictimâî saadete mâni, eşlerin ve doğuracakları çocukların aralarında dargınlığa sebep değildir. Böyle hoş olmayan bir hal, bir güzel dinî, ahlâkî terbiyeden mahrum olmanın bir neticesidir. Halbuki, müslümanlar muaşeret âdâbına riâyette, şahsı terbiyeye ahlâkı güzelleştirmeye çalışmakla mükelleftirler. Böyle güzel bir terbieye, iyi bir ahlâka sâhip olanlar arasında öyle zannedildiği gibi düşmanlıktan, kırgınlıktan eser görülemez. Onların aralarında bir muhabbet, bir dayanışma, dinî tavsiyelerle bir riâyet görülüp durur. Böyle bir terbiyeden, İyi ahlâktan mahrum olanlar ise zaten hiçbir kimse ile güzelce uyuşamazlar. Bizler, bir koca ile bir kandan ve ana baba bir kardeşlerden meydana gelen nice âilelerin hallerini bilmekteyiz ki, bunların arasında daima çekişme ve uyuşmazlık cereyan etmektedir. Bunların hayatları bir zehir idarenin uğursuz tesiriyle sönüp gidiyor, ictimâî hayatlarında bir mutluluk parıltısı parıldamıyor. Bunun aksine yine bir kısım âilelerin hayatlarını da bilmekteyiz ki, onlar birçok nüfustan meydana gelmiş oldukları halde sırf almış oldukları güzel bir terbiye ve iyi ahlâk sayesinde pek mutlu bir şekilde yaşıyorlar, her biri diğerinin sevincine, kederine iştirak edip duruyor. Şunu da ilâve edelim ki, erkekler bazen savaşlar yüzünden canlarını feda ederek azalırlar. Bu yüzden birçok kadınlar kocasız kalarak perişan olurlar. Bu halde birden çok evlilik usulü onların imdadına yetişir, onları yeniden mutlu eder.

(3) Birden çok evlilik, ailenin servetinin bölünmesine neden olur, ihtiyaç içinde kalmalarına sebebiyet verir. Buna cevaben de diyebiliriz ki: Bu çok evlilik, her zaman servetin bölünmesine sebebiyet vermiş olamaz. Zaten servetleri üretenler insanlardır. İnsanlar nekadar çok olursa servet de o nisbette artar durur, elverir ki iktisadî usullere riâyet edilsin. Binaenaleyh bir aile fertlerinin çokluğu servetin bölünmesine sebep olacağı gibi servetin çoğalmasına de sebep olur. Maamafih servetin bölünmesi fertlerin servet hususiyetlerine tesir edebilse de umumî servet hakkında o kadar etkili olamaz. Şu da inkâr edilemez ki, nüfusun artmasından beklenilen umumî faideler, servetlerin bölünmesinden dolayı düşünülebilecek zararlardan daha fazladır ve daha mühimdir.

(4) Birden çok kadınla evlenme usulü: Zevcenin haklarını ihlâl eder, onu zarara uğratır. Buna cevaben de şöyle denilir: Böyle bir iddia, şeriat hükümlerimize göre asla geçerli değildir. Çünki İslâm şeriatı koca ile kandan her birine halleriyle mütenasip olmak üzere bir takım haklar bahşetmiştir. Bir erkeğin karısı üzerinde bir takım meşru hakları olduğu gibi bir kadının da kocası üzerinde birçok hakları vardır. Nitekim bir âyeti kerime de:  Erkeklerin kadınlar üzerindeki hakları gibi, kadınlarında erkekler üzerinde belli hakları vardır. Bakara 2/228) buyurulmuştur. Nitekim bunların bir kısmını aşağıda arzedeceğiz.

(5) Birden çok kadınla evlenme usulü, eşitliğe aykırıdır, erkeğe daha fazla selâhiyet verilmesi mânâsını içermektedir. Buna da cevaben denilebilir ki: Bu usul, haddızatında eşitliğe aykırı değildir. Muhtelif kimseler, her hususta aynı durumda, aynı kabiliyette olmadıkları, için birçok hususlarda selâhiyetleri, kazandıkları haklar da aynı şekilde olamaz. Böyle bîhal ise eşitliğe aykırı sayılamaz. Yüksek bir mühendisin yevmiyesiyle bir işçinin yevmiyesi aynı miktarda mıdır?. Böyle bir farklılık artık eşitlik esasına nasıl aykırı görülebilir?. İşte kadınlar ile erkekler de aile teşkilâtı hususunda eşit bir durumda asla bulunamazlar. Böyle eşit bir duruma, bir nazik cins olan kadınlar ile kuvvetli bir cins olan erkeklerin durumları, kabiliyetleri asla müsait değildir. Bunun tersini iddia etmek, erkekler ile kadınların arasındaki şahsî hallerin, ruhî özelliklerin, hayatî olayların, yaratılıştan gelen kabiliyetlerin farklılığını bilememekten ve nikâhın meşruiyetindeki yüksek ictimâî felsefeyi düşünmemekten ileri gelir. İlmî gerçeklerdendir ki, hikmete sahibi Yüce Yaratıcı erkekleri birçok bakımdan kadınlardan farklı yaratmıştır. Kısaca, ortalama olarak erkeklerin bedenî ve beyinsel ağırlıkları, kadınlarınkinden daha fazladır. Erkeklerin sinir sistemleri de kadınlarınkine nisbetle daha mükemmeldir. Erkekler hayatın sıkıntılarına daha fazla katlanabilirler. Kadınlar ise erkeklere nisbetle bir takım hastalıklara, arızalara daha ziyade müsait bulunmaktadırlar. Özellikle kadınlar yaratılış bakımından zayıftırlar, birçok zamanları hayız ile, nifas ile, hamileliğin ağır yükü ile geçer gider, pek erken çocuk yapmaktan kesilme çağına kavuşurlar, İşte böyle bir yaratılışta, bir durumda bulunan kadınlardan birçokları doğurdukları çocuklarıyle de meşgul olmaya mecburdurlar, artık bir kocalarına karşı olan vazifelerini bile hakkiyle yerine getiremezler. Bunlar faraza birden fazla kimselerle evlenecek olsalar o zayıf halleriyle beraber o birden çok kocalarının tabii ihtiyaçlarını, çocuk edinme hakkındaki meşrû emellerini nasıl tatmin edebilirler. O halde doğuracakları çocukların babaları nasıl belirlenebilir? Halbuki, bir erkeğin binden çok kadınlar ile evlenmesi bu gibi sakıncaları gerektirmez. Binaenaleyh bu gibi hususlarda erkekler ile kadınlar arasında eşitlik aranılması, hem şer’î hükümlere, hem de yaratıcısı kudretin eşsiz eseri olan fitret kanunlarına karşı muhalif olacağından asla câiz ve mümkün olamaz..

§ Birden fazla eşleri olan bir müslümanın üzerine düşen vazifelerin başlıcaları şunlardır:

(1) Kasme riayettir. Şöyle ki: Böyle bir koca, gücünün yettiği şeylerde, sohbet, ve eğlendirme hususunda eşleri arasında eşitliğe riâyet etmekle mükelleftir.

(2) Kasın hususunda eşlerin bakiresiyle dulu, genci ile yaşlısı eskisi ile yenisi, müslümanı ile kitap ehli olanı, sağlıklısı ile hastası, kendisinden korkulmayan mecnun ile akıllısı, hayız ve nifaslısı ile temizi eşittir. Çünki bunlar kasinin vücubuna sebep olan nikâhta eşittirler “Bedâyî, Bahri Raik”.

(3) Koca eşleri arasında eşit olarak birer veya ikişer ve daha çok gün ve gece tayin ederek her birinin nöbetinde onun yanında bulunur. Böyle tayin edilen sürenin pek uzun olmaması iyidir. Çünki müddetin uzaması, eşlerin birbirine ısınması ve yabancılığın giderilmesi hikmetine dayanmış olan kasme aykırıdır. “Bahri Raik, Reddül Muhtar”.

(4) Eşlerden birinin nöbetini arttırmak için mihrini azaltmak veya vereceği bir malını almak koca için câiz değildir. Çünki bu, bir nevi rüşvettir, ve diğer eşin hakkını iptale sebeptir. “Bedâyi, Mepsuti, Serahsi”.

(5) Koca, eşlerinden birinin nöbetinde diğerinin yanına giremez. Ve nöbetinin dışındaki eşi de kendisine yaklaşamaz. Fakat bir ihtiyaçtan dolayı gündüzün diğerinin yanına gitmekte ve hasta olduğu vakit geceleyin ziyâretinde bulunmakta bir sakınca yoktur. Hattâ hastalığı artarsa vefatına veya iyileşinceye kadar yanında kalabilir. “Behri Raik”.

(6) Kocanın hastalanmasıyle kısım yok olmaz. Binaenaleyh koca, eşlerinin birinin nöbetinde hastalanıp da yanında kalacak olsa iyileştikten sonra diğer eşinin yanında da o miktar kalması lâzım gelir. Şayet eşlerinin bulunmadığı bir hanede hastalanıp kalmış ise her eşini kendi nöbetinde yanına davet eder. Peygamber efendimiz ölüm hastalığında Hz. Ayşe’nin yanında kalmaları için diğer mübârek eşlerinden müsaade istemişti. Eğer hastalık sebebiyle kasme riâyet vazifesi yok olsaydı bu izni almaya gerek kalmazdı. “Bedâyi, Bahri Raik, Dürrül Muhtar.”

(7) Bir erkek iki eşini rızaları bulunmadıkça bir evin bir odasında beraber oturtamaz. Çünki bu halde koca, eşlerinin haklarını tamamiyle ifa etmiş olamaz. Fakat her ikisini bir hanenin kilitli, müstakil birer odasında oturtabilir. Ancak eşler eşraf kızlarından iseler, o takdirde onların hallerine uygun birer hanede iskân edilmeleri icabeder. Velhâsıl koca, eşlerinin yanlarında nöbetleşerek gecelemeye ve her biri hakkında aynı derecede ilgi göstermeye dinen mecburdur. Bu vazifeleri güzelce ifâ etmeyen bir koca ise eşinin talebi üzerine mahkemeye getirilerek bu vazifeleri ifaya mecbur tutulur. Bir hadisi şerifte:  Bir şahısın iki eşi olur da kasın hususunda bunlardan birine fazla meylederse, kıyamet günü vücudunun bir tarafı çarpık olarak haşrolunur. Ancak kalpten sevmek gibi gayri ihtiyarî olan mânevî işlerde eşitlik temini mümkün olamayacağından bunu diğerlerine karşı açığa vurmadıkça bundan dolayı mes’ul olmaz. “Mebsût, El ihtiyar, Reddül Mundar.” Hülâsa’i kelâm: Müslümanlıkta birden çok kadınla evlenmenin câiz olması böyle bir kısım şartlara bağlıdır ki, bunlara riâyet edemeyenlerin birer eş ile yetinmeleri lâzımdır, aksi takdirde kendilerini mesuliyetten kurtaramazlar.

§ Birden çok kadınla evlenmenin tarihçesi: İslâm şeriatı, birden çok kadınla evlenme usulünü ilk tesis eden sistem değildir. Bilakis bütün semavî dinlerin kabul etmiş olduğu bu usulü, mübârek İslâm şeriatı sınırlamış ve bir takım şartlara bağlayarak islâh etmiş ve güçleştirmiştir. Geçmiş peygamberlerden birçoklarının müteaddit eşleri olduğu mukaddese kitaplarda yazılıdır. Bu usul, İbraniler arasında birçok zaman devam etmiştir. Erkeklerin sayısına nisbetle kadınların sayıları daha çok olduğundan bu usule lüzum görmüşlerdi. Bilâhare beyti mukaddes Romalılar tarafından tahrib edilerek Museviler dünyanın her tarafına dağılmış, diğer kavimler ile karışmaya mecbur kalmış olduklarından o esnada içlerinden birçokları birden çok kadınla evlenmeyi terke başlamıştır. Nihayet dokuz yüz küsür sene önce (VVorms) şehrinde akdedilen bir büyük ruhanî meclisde reis bulunan haham (Garson) tarafından çok kadınla evlenme, yasak edilmiştir. Fakat bu yasaklamaya rağmen Museviler arasında hâlâ müteaddit kadınları nikâhı altında toplayanlar bulunmaktadır. Bu cümleden olarak Suriye havalisindeki museviler arasında bu usul olduğu gibi yürürlüktedir. Gerçek hıristiyanlıkta da bu usulün câiz olmadığına dâir bir nakil mevcut değildir. Eşin bir tane olacağına dâir İncil nushalarında hiçbir açıklık yoktur, sadece Roma kanunlarına uyularak fertler arasında çok kadınla evlenme usulü terkedilmiştir. Çok kadınla evlenme usulü cahiliye zamanında araplar arasında da geçerli idi. O zaman bir erkek istediği kadar kadınları nikâhı altında toplayabilirdi. Hattâ bu kadınlar kocanın adeta malları yerinde bulunup vefatından sonra varislerine intikal ederdi. Tefsiri Gazide yazılı olduğu üzere câhiliyet zamanında bir erkek vefat edince asebesinden bulunan bir şahıs bu ölen kimsenin eşi üzerine elbisesini atar ve “ben bunda daha çok hak sahibiyim” derdi. Sonra bu kadını dilerse evvelki mihriyle kendine nikahlar, dilerse başkasına kocaya verip mihrini kendisi alırdı, ve dilerse bu kadını kocasından miras olarak aldığı malları kendisine kurtuluş fidyesi olarak verinceye kadar başkası ile evlenmesine mâni olurdu, İslâm şeriatında bu zalimce hareket: 

âyeti celilesiyle yasaklanmıştır ki, “Ey mü’minler!. Bu kadınları veraset yolu ile sâhiplenmeniz ve kendileri ile rızaları olmaksızın evlenmeniz size helâl olmaz” mealindedir. Hattâ bu cahilce mirasçılık adeti hâlâ Museviler arasında yürürlüktedir. Musevilerden bir erkek çocuksuz olarak vefat ederse onun eşi kardeşine intikal eder, kadın bununla evlenmeye mecburdur. Bunun onayını almadıkça başkası ile evlenemez. Evlenirse nikâhı ruhanî mahkeme tarafından feshedilir. Şayet hayatta bulunan kardeş bu kadını almaktan kaçınırsa kadın bu hakkı mahkemeye müracaatla dava edebilir. Yine kaçınırsa kadın, bu kayınbirâderi hakkında bazı hakâret ifade eden merasimde bulunduktan sonra başkasıyle evlenme hakkını kazanmış olur. Velhâsıl: İslâm şeriatı, bu gibi hikmete ve tabiata aykırı olan halleri yasaklamakla beraber bir erkeğin nikâhı altında adalete riâyet etmek şartiyle en fazla dört kadının toplanabileceğini câiz kılmıştır. Ümmetin fertlerinden bir erkek dört kadından fazlası hakkında adaleti temine muktedir olamayacağından artık onun hakkında dörtten fazlası şer’î cevaza uygun değildir. Dört büyük İmam ile İslâm âlemlerinin çoğunluğu bu konuda müttefiktirler. Hattâ eshabı kiramdan “İbni Gaylan” nikâhı altındaki onbir kadınla beraber İslâmiyetle şereflendikleri zaman Peygamber efendimiz: “Ya Gaylan”i. eşlerinden dördünü tercih ederek tut, diğerlerinden ayni.” diye emir buyurmuşlar, o da o şekilde hareket etmiştir, İşte görülüyor ki, sırf hikmet olan İslâm şeriatı, geçmiş milletler arasında sınırsız olarak geçerli olan çok kadınla evlenme usulünü dörtte sınırlamış, onu da bir takım şartlar ile takyid buyurmuştur. Hattâ adalete riâyet edemiyeceğinden korkan bir müslüman için birden fazlasıyla evlenmek câiz görülmemiştir, Eşini üzmemek maksadiyle üzerine evlenmeyi terkeden bir müslümanın bu yüzden sevaba nâil olacağı da düşünülebilir.

4. Kadınlara mihirlerini bir vecibe olarak veriniz. Şayet size ondan bir miktarını gönül hoşluğu ile bağışlar iseler onu da afiyetle, kolaylıkla yiyiniz.

4. Bu âyeti kerime, kadınlara mihirlerinin güzelce verilmesini, onların rızaları olmadıkça o mihre dokunulmamasını emri ve tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey mü’minler!, (kadınlara) eşlere dinen hak ettikleri (mihirlerini) onlara bir yardım, bir hürmet ve muhabbet alameti (bir atiyye) bir dinî vecibe (olarak veriniz) onu onlardan esirgemeyiniz. (şayet) onlar, bir tesir altında olmaksızın (ondan) o mihirlerinden az çok (bir miktarını) yani o cinsten herhangi bir malı (gönül hoşluğu ile) kendi arzuları ile (bağışlar iseler onu da) alınız, sarfediniz, (afiyetle, kolaylıkla) hoş, akibeti güzel, mesuliyetten uzak olarak (yeyiniz) ondan istifâde ediniz. Bu takdirde size bir vebal yoktur. Rivayete göre vaktiyle Arabistan’da kızlarını ve diğer kadınları kocaya verenler onların mihirlerini kendileri alır, yer onlara bundan birşey vermezlermiş. Bazı kimseler de eşlerine verdiklerini onlardan birşey vermezlermiş. Bazı kimseler de eşlerine verdiklerini onlardan geri almak veya kendilerine bağışlatmak isterlermiş, nitekim bu suretle hareket edenler şimdi de bulunmaktadır. İşte velilere veya kocalara veya her iki zümreye de ait olmak üzere bu âyeti kerime nâzil olmuş, onlara bu husustaki insanlığa, ahlâka, adalete muvafık olan yol gösterilmiştir.

§ Mehr kadının nikâh akdi ile kocasından almaya hak kazandığı maldır. Çoğulu mühür ve emhardır. Mehre, âtiye, farize, nihle, sedak da denilir: Ve birkaç kısma ayrılır. Şöyle ki:

(1) Mehri müsemma: İki tarafın az veya çok olarak isimlendirdikleri ve tayin ettikleri mal veya değiştirilmesi mümkün olan menfaattır…

(2) Mehri misl: Kadının babası tarafından ve olmadığı takdirde akran ve emsal kadınların mehri miktardır. Nikâh akdi zamanında mehir belirtilmezse kadın bu mehri misle hak kazanmış olur.

(3) Mehri muaccel: Peşin verilmesi şart koşulan mehirdir.

(4) Mehri müeccel: Daha sonra verilmesi şart koşulan mehirdir. Muayyen bir zaman zikredilmemiş olunca vefat veya boşama zamanında alınması lâzım gelir. Bir mehir kısmen muaccel ve kısmen de müeccel olabilir. Meselâ nikâh esnasında belirtilen bin liradan ibaret bir mehrin beşyüz lirası peşin verilerek beşyüz lirası da sonraya bırakılabilir.

§ Mehirlerin miktarı: Bunun azamî sınırı belirlenmemiştir. Asgarî sınırı ise hanefilere göre on dirhem gümüştür. Gerek basılmış, para olsun ve gerek olmasın. Bundan az mehir tayin edilemez. Malikilere göre de mehrin en az miktarı halis altından bir dinarın dörtte biridir. Halis gümüşten de üç dirhemdir. İmam Şafiî’ye ve diğer bazı zatlara göre de mehrin belirlenmiş bir miktarı yoktur. Her mal, az olsun çok olsun mehir olabilir.

§ Mehrin lüzumunun hikmeti: Kadınlara halleriyle, mevkileriyle mütenasib birer miktar mehir verilmesi idarî, ailevî, ictimâî bir menfaat gereğidir. Binaenaleyh mehir anılmasa da, kaldırılsa da yine mehri misil lâzım gelir. Buna bir Allah hakkı da girmektedir. Fakat bu lâzım gelen mehri bir kadın kocasına kendi güzel rızasıyla kısmen veya tamamen bağışlayabilir. Mehrin lüzumundaki fâide ve hikmetin bir kısmı şunlardır: Mehir, eşden yapılan istifâde karşılığında bir bedel yerindedir. Bununla beraber mehir verilmesi eşin kadrini yükseltir, ihtiyacının teminini sağlar, şeyiz tedarikini kolaylaştırır, geleceğini temine sebep olur, nikâhın devamına yardımcı olur, nikâhın ehemmiyetini gösterir. Maamafih mehirde istenen şey normal olandır, İki tarafın durumu göz önüne alınmalıdır, ifrat ve tefritten kaçınmalıdır. Aksi takdirde iki tarafta zarar görür. (  İşlerin en hayırlısı orta olanıdır.)

5. Ve Allah Teâlâ’nın sizler için geçim vasıtası kılmış olduğu mallarınızı beyinsizlere vermeyin, onları o malların içinde rızıklandırınız ve giydiriniz ve onları güzel söz söyleyiniz.

5. Bu mübârek âyetler, servetin kıymetini bildiriyor, onun kötü kullanılmamasına işâret ediyor, yetimlerin malları hakkında da ne şekilde hareket edileceğini gösteriyor. Şöyle ki: Ey veliler!. Yetimlerin ve idareniz altında bulunan diğer kimselerin haklarına riâyet ediniz (ve Allah Teâlâ’nın sizler için) yani insanların faideleri için (geçim vasıtası kılmış) refah içinde yaşamaya bir vasıta olmak üzere ihsan buyurmuş (olduğu mallarınızı) yani: Korumanız altında ve tasarrufunuzda bulunan yetimlerin ve diğerlerinin mallarını onlardan (aklı ermezlere) mallarını lüzumsuz yere sarfeden ve idareniz altında bulunan kimselere (vermeyin) o malları koruyunuz, artırınız (onları) o idareniz altında bulunan şahısları (o malların içinde rızıklandırınız) onlara ait malları ticaret gibi bir iktisadî vesile ile artırarak onların gelirinden maişetlerini temine çalışınız (ve) bu gelirlerden onları (giydiriniz) tâki sermayeler! sarf edilip bitmesin. (Ve onlara güzel söz söyleyiniz) o biçare, kendilerini idareden âciz kimseler ile kalplerini hoş edecek, hallerini düzeltmeye vesile olacak tarzda konuşunuz, o şekilde onlara hitabediniz. Meselâ: Bu mal senindir senin için saklıyorum, ileride sen bundan istifâde edip geleceğini temin edeceksin, merak etme bu mal, zayi olmayacaktır, gibi bir tarzda hitabedilirse onun halini düzeltmeye, beyinsizliğinin giderilmesine sebep olabilir. İctimâî, ahlâkî nezaket, bunu gerektirir. Böyle güzel bir şekilde söylenmeyen sözler ise dargınlığı tahrik eder, kötülük temayüllerini arttırır durur.

§ Sefih, malını boş ve faidesiz yere sarfeden, israfta bulunan kimse demektir, çoğulu Süfehadır. kendi nefsinin havasına uyup şer’î şerife muhalif harekette bulunan kimse de suhefadan sayılır. Sefeh, aklı azlık demektir. Sefih de aklı az olan kimsedir.

§ İsraf da birşeyi lâyık olduğu yerde uygun olan miktardan fazla sarf etmektir ki. sahibine müsrif denir.

§ Tebzîr de birşeyi lâyık olmayan yere sarf etmektir ki, sahibine mübezzir denir. Bütün bu gibi hareketler birer ilâhî lûtuf olan malın kadrini bilmemekten bir nevi nimete karşı nankörlükte bulunmaktan ileri gelir ki, ahlâken pek kötüdür. Binaenaleyh hikmet dolu dinimiz, bizleri bu gibi hareketlerden menetmektedir. Bir insan, kendi malını da lüzumsuz yere çoluk çocuğuna vererek israfa meydan vermekten dinen yasaklanmıştır. Bu âyeti kerime buna da dalâlet etmektedir.

6. Yetimleri nikâh çağına erinceye kadar deneyiniz. Eğer kendilerinde bir rüşt hissederseniz mallarını kendilerine hemen teslim ediniz ve büyüyecekler diye o malları israf ile alelâcele yemeyiniz. Ve kim zengin ise kaçınsın ve kim fakir ise uygun şekilde yesin. Onlara mallarını teslim edeceğiniz vakit de onlara karşı şahit bulundurunuz. Ve Allah Teâlâ hesapları görmeğe kâfidir..

6. Ey veliler!. İdareniz altındaki (yetimler! nikâh çağına) yani onbeş yaşına (erinceye kadar deneyiniz) tecrübe ediniz, mallarını güzelce idareye kâdir olup olamıyacaklarını anlamaya çalışınız. Meselâ bir tüccar çocuğu alış veriş işleriyle, bir ekinci çocuğu ziraat işleriyle ve bir kız çocuğu da yemek pişirmek, elbise dikmek, ev eşyasını koruyabilmek gibi şeylerle tecrübeye tabi tutulur, (eğer kendilerinde bir rüşt) din yönünden bir olgunlaşma, malı harcama yönünden bir düzelme (hissederseniz) adaleti yok edecek şekilde haram olan şeyleri yapmadıkları, küçük günahlarda israr etmedikleri görülürse ve mallarını boş yere telef eylemedikleri, alış verişlerinde aşırı fiyat ile aldanmadıkları anlaşılırsa (mallarını kendilerine hemen) tehire bırakmamaksızın (teslim ediniz ve) Ey veliler!. O yetimler (büyüyecekler) de mallarını elimizden alacaklar endişesine kapılarak (o malları israf ile) haksız yere ve (alelâcele) şartına çalışarak (yemeyiniz ve) Ey veliler!. Sizden (kim zengin) idaresi altındaki yetimin malına ihtiyacı yok ise o yetimin malını yemekten,, kendi işlerinde sarf etmekten (kaçınsın) ondan istif adeden geri dursun. (Ve kim fakir ise) o yetimin malından (uygun bir şekilde) ihtiyacı ile çalışma ücretinden hangisi az ise o az miktarı alıp (yesin) daha fazlasını almasın, (onlara) o yetimlere rüşte çağına geldikleri vakit (mallarını teslim edeceğiniz vakit de) o malların kendilerine verildiğine dâir en az iki kişiyi (onlara karşı şahit bulundurunuz) çünki böyle bir şahit tutma velileri töhmetten kurtarır, kendilerine karşı düşmanlık gösterilmesine meydan bırakmamış olur. (Ve Allah Teâlâ hesapları görmeğe kâfidir.) Kullarının amellerini korumaya ve kendilerini hesaba çekmeye kadirdir. Artık bu hakikatı güzelce düşünmeli, yetimlerin ve diğerlerinin hukukuna tecavüzden son derece sakınmalıdır. Bundan başka selâmet yolu yoktur.

7. Erkekler için baba ile ananın ve en yakınların bıraktıklarından bir pay vardır ve kadınlar için de baba ile ananın ve en yakınların bıraktıklarından bir pay vardır. O bırakılandan az olsun çok olsun farz kılınmış bir nasip vardır.

7. Bu mübârek âyetler, vefat eden kimselerin bıraktıkları maldan hem erkek ve hem de kadın akrabalarının miras payları olduğunu bildiriyor. Ve bırakılan maldan varis olmayan bazı kimselerin de faydalandırılmalarını tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: (Erkekler için baba ile ananın) yani kendi ebeveyinlerinin (ve en yakınların) yani: şeran dereceleri sabit, malları mirasa tabi olan bir kısım hısımlarının (bıraktıklarından) terkeyledikleri mallardan (bir) belirli (pay vardır) onlar bu paylarını alırlar (ve kadınlar için de) böyle (baba ile ananın ve en yakınların) tereke olarak (bıraktıklarından bir pay vardır) o kadınlar da bu paylarını alırlar, (o bırakılandan) o miras malından (az olsun çok olsun) erkekler için de kadınlar için de (farz kılınmış) belirlenmiş (bir nasip vardır) hiçbiri bundan mahrum bırakılamaz.

§ Rivayete göre cahiliye zamanında kadınları ve çocukları mirastan mahrum bırakırlardı, miras, savaşta bulunacak, düşmanlardan ganimet mallarını alabilecek erkeklere mahsustur, derlerdi. Hattâ ensari kiramdan Eve İbni Sabit adında bir zat vefat edip birçok mal bırakmıştı. Bu malı iki amcası oğlu almış, onun eşi ile üç kızını fakir bir halde bırakmışlardı. Merhumun eşi bu durumu Rasûlü Ekrem’e arzetmiş, ihtiyaç içinde kaldıklarını söylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştu. Fakat miras paylarının miktarı açıkça belirtilmediği için terekenin taksimi Hz. Peygamber’in emrine binaen tehir edilmişti. Daha sonra âyeti kerimesi nâzil olup bu vârislerin hisseleri belirtilmiştir. Ona göre Eve İbni Sabit hazretlerinin terekesi taksim edilmiş, bunun sekizde biri eşine, üçte ikisi de üç kızına, kalanı da iki amcası oğluna isabet etmiştir.

8. Tereke taksim edilirken uzak akrabalar yetimler ve yoksullar da hazır bulunurlarsa ondan onları da rızıklandırınız ve onlara güzel sözlerde söyleyiniz.

8. Varislere hisseler verilmek üzere (tereke taksim edilirken) varislerden olmayan (uzak akrabalarla yetimler ve yoksullar da) taksim zamanında (hazır bulunurlarsa) kalplerini hoş etmek için (ondan) o taksim edilecek maldan (onları da) taksimden önce (rızıklandırınız) onlara da münasip birer miktar sadaka veriniz, (ve onlara güzel sözler de söyleyiniz) meselâ: onlara dua ediniz, vereceğiniz malı bir nezaketle veriniz, verdiğiniz bağışın azlığından dolayı özür dileyiniz. Onlara karşı başa kakıcı bir vaziyette bulunmayınız.

§ Bu âyeti kerimenin hükmü, bazı zevata göre miras âyetleriyle neshedilmiştir. Fakat tefsircilerin çoğuna göre neshedilmiş değildir. Belki bu husustaki emir, vücup için değil, nedb içindir. Mirasın taksimi esnasında bulunup varislerden olmayan akrabalara veya yetimler ile yoksullara gayrimenkul olmayan terekeden bir bağış olmak üzere bir miktar verilmesi mendubdur. Çocuk olan bir varisin velisi, onun adına böyle bir bağışta bulunabilir. Veyahut varisin böyle gayrı mükellef olduğundan bahsederek o hazır bulunan kimselere karşı özür beyanında bulunur. Bütün bu gibi Kur’an emirleri, İslâm dininin ne kadar yüce, insanî, hayırsever, yardımsever esaslar üzerine kurulmuş olduğunu parlak bir surette göstermektedir.

9. Ve korksunlar o kimseler ki, arkalarından küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı, onların üzerine korkup endişede bulunacaklardı. O halde Allah Teâlâ’dan sakınsınlar ve dürüst söz söylesinler.

9. Bu mübârek âyetler, yetimlerin haklarına güzelce riâyet edilmesini, onların mallarına tecavüzün ne büyük ilâhî azabı gerektireceğini şöylece bildirmektedir, (ve) yetimler hakkında (korksunlar o) vasi veya veli bulunan (kimseler ki) eğer kendileri ölüm çağına yaklaşmış (arkalarında küçük, zayıf çocuklar bırakacak olsalardı onların üzerine) telef olmalarından, muhtaç kalmalarından (korkup endişede bulunacaklardı) bizden sonra ne olacaklar diye telâşa düşeceklerdi (o halde) kendilerini kıyas etmelidirler, idarelerinde bulunan başkalarına ait yetimleri de düşünsünler, onların mağdur olmalarına sebebiyet vermesinler ve (Allah Teâlâ’dan sakınsınlar) onun kulları hakkında merhamete, menfaate aykırı şeylerde, tavsiyelerde bulunmasınlar, (ve) hasta, ölüme yönelmiş olan kimselere karşı da (dürüst) doğru, muvafık, adalet ve menfaate uygun (söz söylesinler) yetimleri, varisleri zarara uğratacak tavsiyelerden sakınsınlar. Bu ilâhî, emir, insanları hikmete, adalete uygun muamelelere, konuşmalara sevketmektedir. Bazı kimse, ölüm hastalığı ile hasta olan kimselerin yanlarına giderek onların hakkında gûyâ iyi niyetle tavsiyelerde bulunmak isterler. Sana çoluk çocuğundan bir fâide yoktur, sen hayatta iken başının çaresine bak, bütün mallarını sadaka olarak ver, filân şahsa şu kadar, filân tarafa bu kadar, yardım et” diyerek onun bütün mallarının elinden çıkmasına sebebiyet verirler, geride kalacak yetimleri, varisleri, akrabaları mahrum bırakmayı bir hüner sanırlar. Halbuki, böyle bir hareket her zaman uygun olmaz. Bir kimse hem mümkün mertebe hayır ve iyilikte bulunmalı, hem de varislerini, yetimlerini gözetmelidir. Bütün mallarını vasiyet ve hayır işlerine harcamak suretiyle elden çıkararak varislerini mahrum bırakmamalıdır. Onların muhtaçlarına bırakılan miras payları de birer sadaka mahiyetindedir. İşte bu âyeti kerime, bizlerin dikkatini bu yönlere çekiyor, bizleri kendimizi kıyas etmeye davet eyliyor. Artık kendi çoluk çocuğumuz hakkında nasıl düşünüyor isek başkalarının evlâdı, efradı ailesi hakkında öyle hayırsever olarak düşünmeliyiz, yanlış tavsiyelerde, telkinlerde bulunmamalıyız.

10. Şüphesiz o kimseler ki, yetimlerin mallarını haksız yere yerler muhakkak karınlarında sırf bir ateş yemiş olurlar ve yakında bir ateşe sokulacaklardır..

10. Şüphesiz o kimseler ki, velâyet veya vesayet gibi bir vesile ile (yetimlerin mallarını haksız yere) zulmen, gayrimeşru şekilde (yerler) alıp sarfederler, sonra da tövbe ve istiğfar edip telâfisine kalkışmış bulunmazlar, (muhakkak karınlarında) mideleri dolusunca (sırf bir ateş yemiş olurlar) yani: Kendilerini ateşe sevketmiş bulunurlar, (ve yakında) ölünce müthiş (bir ateşe) cehennem ateşine (sokulacaklardır.) Orada yanıp duracaklardır. Ne müthiş bir hadise! Artık yetimlerin mallarından sakınmalıdır.

§ Bir rivayete göre yetimin malını yemiş olan bir şahıs, kıyamet günü mezarından çıkınca kabrinden, ağzından, burnundan, kulaklarından ve gözlerinden bir duman çıkacak, herkes bunu görüp onu yetim malını yemiş olduğunu anlıyacaktır.

§ Bir yetimin malını haksız yere yemek haramdır. Fakat velisi muhtaç olup başka türlü nafakasını temin edemediği veya vasisine bir ücret tayin edilmiş olduğu takdirde o maldan uygun şekilde yiyilmesi câizdir. Meselâ: Fakir, ihtiyar bir baba, oğluna annesinin terekesinden intikal etmiş olan bir maldan israf etmeksizin bir miktar alıp yiyebilir (6) ıncı âyeti kerimeye de müracaat ediniz.

11. Allah Teâlâ size çocuklarınız hakkında erkek için iki dişi hissesi emrediyor. Eğer dişi olan evlât, ikiden fazla ise onlara terekenin üçte ikisi aittir. Ve eğer bir tek kız ise ona da terekenin yarısı verilir ve babasıyla anasından herbiri için de ölünün çocuğu var ise terekesinde altıda biri vardır. Ve eğer çocuğu yok ve kendisine yalnız babasıyla anası var ise anası için üçte biri aittir. Ve eğer ölünün kardeşleri de var ise anasına altıda biri verilir. Bu hisselerin böyle verilmesi, ölünün vaktiyle yapmış olduğu vasiyetinden ve borcundan sonradır. Babalarınız ve oğullarınız bilmezsiniz ki hangileri sizin için menfaatçe daha yakındır. Bütün bunlar Allah Teâlâ tarafından birer farizadır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herhalde alimdir, hikmet sahibidir.

11. Bu âyeti kerime, erkek ve kız evlâdın, babalar ile anaların ve kardeşlerin mi rastaki paylarını bildiriyor ve bu hususta taksimatın hikmet gereği olduğuna işâret buyuruyor. Şöyle ki: Ey mü’minler!.. (Allah Teâlâ size) sizden her birinize (evlâdınız hakkında) onların mirastaki payları hususunda (erkek için iki dişi hissesi emrediyor) binaenaleyh vefat eden kimsenin meselâ: Bir oğulu ile iki kızı bulunsa terekesinin yarısı oğluna, diğer yarısı da iki kızına ait bulunmuş olur. Şayet bir kızı ile bir oğlu bulunsa terekesinin üçte ikisi oğluna, üçde biri de kızına ait bulunur. İki oğlu ile üç kızı bulunacak olsa terekesi yedi hisse itibar edilerek bundan ikişer hisse oğlanlara, birer hisse de üç kıza isabet etmiş olur. (Eğer dişi olan evlât) iki veya (ikiden fazla) olup da erkek evlât bulunmaz (ise onlara terekenin üçte ikisi aittir) kalanı babaları, amcaları gibi asabelerden bir kimse bulunursa ona ait olur, bulunmazsa o da bu kızlara verilir. Meselâ: Bir ölünün üç kızı ile bir de babası bulunsa miras meselesi dokuzdan tanzim edilerek bunun ikişer hissesi kızlara, üç hissesi de babasına isbet etmiş olur. (Ve eğer) vefat edenin çocuğu yalnız (bir tek kız ise ona da terekenin yansı verilîr) babası veya kardeşi gibi başka bir varisi de var ise kalan yansı da ona ait olur. Fakat böyle başka varisi yok ise terekenin o kalanı da yine o kıza verilir (ve) ölen kimsenin (babası ile anasından herbiri için de ölünün) kız veya oğlan (çocuğu varsa terekesinden altıda biri vardır) meselâ: Bir müteveffanın bir kızı ile bir de babası ve anası bulunsa terekesi altı hisse itibar edilerek bunun üçte biri olan iki hissesi kızına verilir, birer hissesi de babasıyle anasına verilir ve kalan bir hisse de reddiye yoluyla yine babasına ait bulunur, (ve eğer) vefat edenin (çocuğu) ve o çocuğunun çocuğu (yok ve kendisine yalnız babası ile anası vâris ise anası için) terekesinin (üçte biri aittir) kalanı babasına ait olur (ve eğer ölünün) birden ziyade (kardeşleri de varsa) bunlar gerek baba ana bir ve gerek baba veya ana bir erkek veya kız kardeşler olsunlar ve gerek varis bulunsunlar ve gerek bulunmasınlar, herhalde ölünün (anasına altıda biri verilir) bu takdirde terekenin kalanı, ölünün babası var ise ona ait olur, yoksa kardeşlerine verilir, (bu hisselerin) varislere (böyle verilmesi, ölünün vaktiyle yapmış olduğu vasiyetten ve borçtan sonradır). Eğer borcu var ise evvelâ terekesinden o verilir, sonra da vasiyeti usulü dairesinde yerine getirilir, kalanı da varisler arasında Allah’ın emrettiği şekilde taksim olunur, (babalarınız ve oğullarınız bilmezsiniz ki, hangileri) Ey varisler!.. Ey tereke bırakacak kimseler (sizin için menfaatce daha yakındır.) Onu ancak Cenâb-ı Hak bilir, (bütün bunlar) tereke hakkındaki bu ilâhî emirler, vazifeler (Allah Teâlâ tarafından birer farizedir.) Birer fayda ve hikmete dayanmaktadır. Sizlerin üzerine düşen ise bunlara razı olmaktır. Sizlerin hakkınızda usulunuz mu, füruunuz mu daha hayırlı olacağını, bunlardan ebediyet âleminde sizlere hangileri daha faideli bulunacağını siz kestiremezsiniz. O halde mirastaki payların hikmetini hakkıyla takdir edemeyebilirsiniz. Sizin vazifeniz bu gibi ilâhî hükümleri kabul etmektir. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ) kullarının bütün işlerini (herhalde bilendir.) O Yüce Yaratıcı, ezelden sonsuza kadar İlim sıfatıyle vasıflıdır. Ve (hikmet sahibidir.) Her emri, her takdir ve hükmü hikmetin kendisidir. Onun bütün emir ve yasakları hikmetten, faydadan hâlî değildir. Ehli imanın en birinci vazifesi de bunu bilip yüce tutmak ve takdis etmektir.

§ Kelâle: Lûgatte yorulup kuvvetten düşmek veya etraftan kuşatılmak mânâsınadır. İstilâhta: Usul ile füruun dışında olan akraba demektir. Böyle bir akrabalık sahibine de zikelâle denilmiştir. Bir kimsenin kardeşleri, amcaları, dayıları kelâle kabilindendir. Bunların yakınlığı usul ve füruun yakınlığına göre zayıf olduğundan kendilerine “Kelâle” denilmiştir. Kelâle hakkında başka görüşler de vardır. 176 ıncı âyeti celileye de müracaat ediniz!..

12. Karılarınızın çocuğu yok ise terekelerinin yarısı sizin içindir. Eğer onların çocuğu var ise sizin için terekelerinin dörtte biri vardır. Yapmış oldukları vasiyetten veya borçtan sonra, karılarınıza da terekenizin dörtte biri vardır. Eğer sizin çocuğunuz yok ise… Eğer sizin çocuğunuz varsa onlara da terekenizden sekizde biri vardır. Yapmış olduğunuz vasiyetten veya borçtan sonra. Ve eğer bir erkeğin veya bir kadının kelâle tarafından mirasına konuluyor da onun bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunuyorsa onlardan herbirine de altıda bir hisse vardır. Eğer bundan fazla iseler üçte birinde ortaktırlar. Zarar verme kasdi olmaksızın yapılmış olan vasiyetten veya borçtan sonra. Bütün bunlar Cenâb-ı Hak’tan bir öğüttür. Ve Allah Teâlâ alîmdir, Halimdir.

12. Bu âyeti kerime de kocalar ile karıların ve kelâle denilen akrabalık yoluyla varis olacak bir kısım kimselerin mirastaki paylarını tayin ediyor, yapılacak vasiyetlerin varisleri zarara uğratmaması hususuna da işâret buyuruyor. Şöyle ki: Ey mü’minler!. (eşlerinizin) sizden veya evvelki kocalarından oğlan veya kız (çocuğu) veya oğlunun sonuna kadar oğlu ve kızı (yok ise terekesinin yarısı sizin içindir) diğer yarısı ise zevilfiruzdan veya asebattan veya diğerlerinden olan akrabalarına ait olur, onlardan hiçbirisi bulunmazsa beytülmâle ait bulunur. Meselâ: Bir kadının kocasıyle bir de amcası bulunsa terekesinin yarısı kocasına, diğer yarısı da amcasına intikal etmiş olur. (eğer onların) eşlerin sizden veya evvelki kocalarından erkek veya kız (çocuğu var ise sizin için terekelerinin dörtte biri vardır) mütebakisi çocuğuna aittir. Meselâ: Bir kadının kocasıyla iki de oğlu bulunmuş olsa terekesinin dörtte biri kocasına, dörtte üçü de iki oğluna eşit olarak intikal etmiş olur. Onun miras meselesi sekizden tashih edilerek bundan iki hisse kocasına, üçer hisse de oğullarına verilir. Böyle bir hisse verilmesi o eşlerin (yapmış oldukları vasiyetten veya borçtan sonra) dır. Evvelâ borçları verilir, sonra vasiyeti usulü dairesinde yerine getirilir, kalan terekesi de varisleri arasında taksimedilir. Ey erkekler!. Siz de vefat edince (karılarınıza terekenizin dörtte biri vardır) onlar bu miktara mirasçı olurlar (eğer sizin) o eşlerinizden veya başka eşlerinizden (çocuğunuz yok ise) oğlunuzun oğlu veya kızı da mevcut değilse (eğer sizin çocuğun varsa) oğlunuz veya kızınız, veya oğlunuzun evlâdı mevcut ise (onlara da) o eşlerinize de (terekenizden sekizde biri vardır.) meselâ: Bir ölünün bir kansı ile bir de bir oğlu veya kızı veya oğlunun bir oğlu bulunsa bu takdirde kansı terekenin sekizde birine müstehik olur, kalanı diğer varise ait bulunur. Bu mirasın böyle intikali (yapmış olduğunuz vasiyetten veya borçtan sonra) dır. (Ve eğer bir erkeğin veya bir kadının) babası, çocuğu olmayıp da (kelâle tarafından) meselâ: Kardeşleri veya amcaları gibi varisleri tarafından (mirasına konuluyor da onun) o vefat etmiş olanın ana tarafından (bir erkek kardeşi veya bir kız kardeşi bulunuyorsa onlardan) o ana bir erkek, veya kız kardeşten (her birine de) terekesinden (altıda bir hisse vardır) burada oğlan ile kız kardeşler eşittir, (eğer) bu ana bir erkek kardeşler ile kız kardeşler (bundan) böyle birden (fazla iseler) terekenin (üçte birinde ortaktırlar.) Terekenin kalanı da diğer eshabi feraizden ve asabattan olanlara ait olur. Meselâ: Bir ölünün bir ana bir erkek kardeşi, bir de ana bir kız kardeşi bir de baba bir amcası bulunsa miras meselesi üçten olup bundan bir hisse o iki kardeşe kalan iki hisse de amcaya verilir. Bu halde bu mesele altıdan tashih edilerek bunun üçte biri olan iki hisse o iki kardeşe eşit olarak ait olur, dört hisse de amcaya intikal etmiş bulunur. Maamafih bunlara bir nisbette hisse verilmesi, (zarar verme kasdi olmaksızın yapılmış olan vasiyetten veya borçtan sonra) dır. Varisleri zarara sokmak için terekenin üçten fazlasını vasiyet etmek, vârislerin muvafakatleri bulunmayınca geçerli olmaz. Varisleri mirastan mahrum bırakmak için başkalarına yoktan borç ikrar etmek câiz değildir. Bu, varisler hakkında bir zarardır. Binaenaleyh bu gibi hareketlerden kaçınmalıdır. (Bütün bunlar) bu hisselerin bu şekilde verilmesi ve vârislerin zararlarına meydan verilmemesi hakkındaki Kur’ânî beyanlar (Cenâb-ı Hak’tan) kullarına (bir mevizedir) bir tavsiyedir. Buna göre hareket edilmesi ve Allah’ın taksiminin bir hikmet ve menfaat gereği olduğunu bilip ona razı olmak bizim için bir kulluk görevidir. (Ve Allah Teâlâ alîmdir) mahlûkatının hâl ve durumuna lâyık olan hisseleri bilir, ona göre emreder. Ve Hak Teâlâ Hazretleri (hilim sahibidir) emrine muhalefet edenlerin cezalarını hemen vermez, çok kere tehir eder, tâki uyanarak tövbe edip af dilesinler.. Ana baba bir kardeşler hakkındaki miras hükmü için bu sûre’i celilenin sonundaki 176 ıncı âyeti kerimeye müracaat ediniz!..

13. İşte bunlar Allah Teâlâ’nın hudududur.. Ve kim Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere koyacaktır ki orada ebedî kalacaklardır. Ve bu büyük bir kurtuluştur..

13. Bu mübârek âyetler, Allah’ın koyduğu sınırlara ve bilhassa veraset hukukuna riâyet edenler hakkında müjdelemeyi, muhalefet edenler hakkında da tehdidi içermektedir. Şöyle ki: (işte bunlar) yetimlerin, vasiyetlerin, mirasların hakkında bildirilen bu hükümler (Allah Teâlâ’nın sınırlandır.) Cenâb-ı Hak’kın kulları için tayin buyurmuş olduğu şer’î hükümlerdir ki bunlar ile amel etsinler, bunlara tecavüzde bulunmasınlar (Ve kim Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine) böyle hükmetmiş olduğu şeylerde (itaat ederse onu altından ırmaklar akar cennetlere koyacaktır ki, orada ebedî kalacaklardır.) Öyle muazzam nimetlere ebedî bir şekilde muvaffak olacaklardır, (ve bu) şekilde cennete girmek, orada ebedî kalmak (büyük bir kurtuluştur) bunun üstünde bir kurtuluş olmaz.

§ Allah’ın hududu, Allah’ın hükümleri demektir. Malumdur ki hudud, heddin çoğuludur. Had de sınır, birşeyin etrafına çekilen bir hattır ki, bir kimsenin hakkı o Hattâ kadar varır, onun ötesine tecâvüz edemez. İşte ilâhî hükümler de mükelleflerin fiillerini sınırlamış, hareket alanlarını belirlemiş olduğundan mükellefler onun dışına çıkamazlar. Bu itibarla bu hükümlere Allah’ın hududu denilmiş oluyor.

14. Ve kim de Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine isyan eder, hududunu tecâvüz eylerse onu da içinde ebedî kalmak üzere bir ateşe sokar ve onun için zillet verici bir azab vardır..

14. (Ve kim de) itaatden ayrılır da (Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine isyan eder) onların emirlerine, yasaklarına muhalefette bulunursa ve Cenâb-ı Hak’kın (hududunu tecâvüz eylerse onu da) Hak Teâlâ Hazretleri (içinde ebedî kalmak üzere bir ateşe) bir cehennem ocağına (sokar ve) bu bedenî azaptan başka (onun için zillet verici) ruhî (bir azab) da (vardır) bunun künhünü ancak Yüce Allah bilir. Artık böyle pek elem verici bedenî ve ruhî azaplara sebep olacak hallerden son derece kaçınmalı değil midir?

15. Kadınlarınızdan fuhuşta bulunmuş olanların aleyhine sizden dört şahit getiriniz. Eğer şahitlik ederlerse o kadınları evlerde hapsediniz. Kendilerine ölüm gelinceye kadar veya onlara Cenab’ı Hak bir yol açıncaya kadar.

15. Bu mübârek âyetler, zina faciasını işleyenler hakkında İslâm’ın ilk döneminde yürürlükte olan şer’î cezayı beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Sizlerin (kadınlarınızdan) eşlerinizden (fuhuşta) zinada (bulunmuş olanların aleyhine sizden) mü’minlerin hür olan erkeklerinden (dört şahit getiriniz.) bu dört şahit bu hadiseyi gördüklerine dâir (şahitlik ederlerse o kadınları evlerde hapsediniz) ikametgâhlarını kendileri için birer hapishane yapınız, (kendilerine ölüm gelinceye kadar) takdir edilmiş hayatları sona erip ölüm meleği ruhlarını alıncaya kadar öyle mahbûs bir halde kalsınlar (veya onlara Cenab’ı Hak bir yol açıncaya kadar) Allah tarafından onlara mahsus diğer bir şer’î hüküm, bir ilâhî ceza tayin edilinceye kadar öyle mahpus bulunsunlar.

§ Fahişe: Söz ve fiil olarak pek çirkin olan şeydir. Zina da çok çirkin bir fiil olduğundan fahişe diye anılmıştır.

16. Sizden onu yapanların her ikisine de eziyet veriniz. Eğer tövbe eder ve uslanırlarsa onlardan vazgeçiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tövbeleri çok kabul edendir, çok merhametlidir.

16. (Sizden onu) o fahiş fiili (yapanların her ikisine de) zina eden erkeğe de, kadına da veya bir yoruma göre oğlancılık yapan her iki erkeğe de bu fiilleri tesbit edildiği takdirde (eziyet verîniz) kınamada bulununuz, azarlayınız veya döğünüz. Böyle bir kınama ve terbiyesini vermeyi müteakip (eğer tövbe eder ve uslanırlarsa onlardan vaz geçiniz) Artık kendilerin eziyet vermeyiniz. İşlemiş oldukları o kötülüğü artık teşhire kalkışmayınız, aleyhlerinde söylenip durmayınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ tövbeleri çok kabul edendir.) onların tövbelerini de kabul buyurmuş olur. Ve Hak Teâlâ (çok merhametlidir) durumunu düzeltenlerin haklarında geniş rahmeti tecelli eder. Artık onları her nasılsa yapmış, sonra da pişman oldukları günahlardan dolayı kınamaya devam etmemelidir.

§ Bu mübârek âyetlerin bu hükümleri İslâm’ın ilk dönemine mahsustur. Daha sonra had ve recim hakkındaki âyetler ile bu hükümler neshedilmiştir. Sûrei nurun ilk âyetlerine müracaat ediniz…

17. Tövbe Allah katında ancak o kimseler içindir ki, bir cehaletle bir kötülüğü işlerler de az sonra tövbekâr olurlar. İşte olar için Allah Teâlâ tövbeyi kabul buyurur. Ve Allah Teâlâ alîmdir, hikmet sahibidir.

17. Bu mübârek âyetler, tövbelerin ne vakte kadar kabul edileceğini ve kimlerin pek elem verici azaba uğrayacaklarını şöylece göstermektedir. Kabul edilecek (tövbe Allah katında o kimseler içindir ki) onlar insanlık hali (bir cehaletle) bir akılsızlık sebebiyle, düşüncesizlik akibeti yüzünden (bir kötülüğü) gayrimeşru bir hareketi (işlerler de az sonra) ölüm hastalığından, ölüm sarhoşluğu halinden evvel, yani: Daha ölüm halinde bulunmayı? âhiret ile ilgili hadiseler gözlerinin önünde görünmeden (tövbekâr olurlar) yapmış oldukları kötü fiillerin meşru olmadıklarını bilip pişmanlık gösterir, Allah’ın affını dilerler (İşte onlar için Allah Teâlâ) yaptıkları (tövbeyi kabul buyurur.) Onları bağışlar, (ve Allah Teâlâ alimdir,) kullarının bütün hallerini ve tövbe edip etmediklerini hakkıyla bilir ve (hikmet sahibidir) bütün hükümleri hikmet ve menfaat esasına dayanmaktadır. Bu gibi kimselerin tövbelerini bilip kabul buyurması da bir hikmet gereğidir.

18. Ve tövbe o kimseler için değildir ki, günahları yapar dururlar Vaktaki kendilerinden birine ölüm gelip çatınca: Ben şimdi tövbe ettim, der ve kâfir oldukları halde ölenler için de değildir. İşte biz onlara elem verici bir azap hazırlamışızdır.

18. (Ve tövbe o kimseler için değildir ki) yani: Yapacakları tövbeler haddizatında tövbe sayılmayıp yok yerindedir ki, onlar (Günahları yapar dururlar) bir takım günahları yapmaktan hiç sakınmazlar (Vaktaki, kendilerinden birine ölüm gelip çatınca) yani: Ölüm sarhoşluğuna yakalanınca, hırıltı halinde bulununca, ruhu boğazına gelip gidince (ben şimdi tövbe ettim der) böyle bir haldeki tövbe ise kabule şayan değildir. (Ve kâfir oldukları halde ölenler için de) tövbe makbul (değildir). Artık tövbe zamanı sona ermiştir, (işte biz onlara) o iki grup için (elem verici bir azap hazırlamışızdır.) Binaenaleyh bir şahıs, dindar olduğu halde bütün hayatını günahla geçirip de daha tövbekâr olmadan ölüm sarhoşluğuna yakalanırsa artık bu halde yapacağı bir tövbe elde olmayan türden bir pişmanlığa dayanmış olacağından kabule lâik olamaz. Aynı şekilde: Bir kâfir de ölüm sarhoşluğu halinde tövbe edip hak dinî kabul etse bu tövbesi makbul olmaz. Tamamen hali küfür üzere ölmüş gibi sayılır. Şu kadar var ki, tövbesi makbul olmayan bir mü’min, ne kadar azap görse de yine sonunda azap ateşinden kurtulur, selâmete erer. Küfr üzere ölen bir kâfir ise ebedî olarak azap çeker, cehennemden asla çıkamaz.

19. Ey mü’minler! Kadınlara zor zoruna varis olmanız ve onlara vermiş olduğunuzun bazısını giderip kurtarmanız için onları sıkıştırmanız sizin için helâl olmaz. Meğer ki apaçık bir fuhuş yapıversinler. Ve onlarla iyi bir şekilde geçininiz. Şayet onları kerih görür iseniz olabilir ki, siz birşeyi kerih görürsünüz. Allah Teâlâ ise onda birçok hayır vücuda getirir.

19. Bu âyeti kerime, cahiliye zamanındaki bir ailevî âdeti müslümanlara yasaklamakta, aile hayatına güzelce riâyet edilmesini emir eylemektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler) vefat eden yakınlarınızın eşleri olan (kadınlara zor zoruna varis olmayınız.) yani: Onları ölünün terekesi gibi sayarak onların üzerinde veraset muamelesi yapmayınız (ve) eşleriniz olan kadınları mihir olarak (vermiş olduğunuzun bazısını) bir kısmını onların ellerinden (giderip) onlardan geri alarak (kurtarmanız için) kötü bir muamele ile (onları tazyik) huzursuz (etmeniz sizin için helâl olmaz) böyle bir hareket, şeri şerife, İslâm ahlâkına aykırıdır. (meğer ki) eşler (apaçık bir fuhuş yapıversinler) meselâ: Kocalarına karşı pek kaba muamelelerde bulunsunlar, pek kötü davranışlardan geri durmasınlar, veya iffete aykırı bir harekette bulunsunlar, o takdirde onlardan ayrılmak ve bir bedel karşılığında boşanmak câiz olur. Maamafih usulü dairesinde sabit olacak bir zina hadisesi şer’î had cezasını icab ettiğinden onun hakkında bu hüküm geçerli değildir, mensuhtur. (ve) Ey mü’minler!, (onlar ile) kadınlar ile, eşleriniz ile (maruf veçhile) güzelce geçinmekle, nafakalarını vermekle, haklarına riâyet etmekle (geçininiz) bazı kusurlarını affediniz, (şayet onları hoşlanmıyorsanız) meselâ: Güzellikten mahrum: Güzel geçinmekten nasipsiz iseler sabrediniz, yine siz güzelce muameleden geri durmayınız. (olabilir ki, siz birşeyi) ilk bakışta (kerih görürsünüz) ondan hoşlanmayabilirsiniz (Allah Teâlâ ise onda) sizin evvelce takdir ve tasavvur edemediğiniz, (birçok hayır vücude getirir) meselâ: Size adınızı devam ettirmeye vesile olacak salih evlât nasib buyurur, daha sonra aranızda güzel bir kaynaşma ve muhabbet tecelli eder durur.

§ Rivayete göre cahiliye zamanında bir erkek öldü mü, onun en yakın olan varisi, meselâ, kardeşi o ölenin karısını miras malından sayarak ona varis olmak isterdi. Ya ona evvelki mihrinden başka mihir vermeksizin onu zor zoruna kendisine alabilirdi. Veya başkasına verip mihrini kendisi alırdı veyahut bu kadını kocasından alacağı mirastan vazgeçirmek için başkasına varmaktan alıkordu. Bir takım kimseler de vardır ki, karılarından hoşlanmadıkları takdirde onların haklarında fena muamelelerde bulunurlar veya küçük kusurlarını bahane ederek onları bırakırlar. Bu âyeti kerime ise bu gibi ahlâk dışı adetlerden, muamelelerden müslümanları menetmekte eşlerin haklarına riâyet edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Ancak fuhşiyatta bulunacak olurlarsa, o takdirde usulüne uygun olarak kendilerinden evlilik bağını koparmak icab eder.

20. Ve eğer bir eşin yerine diğer bir eş almak isterseniz, onlardan birine çok bir mal vermiş olduğunuz halde bile artık ondan birşey almayınız, ona iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek alıverirmisiniz?

20. Bu mübârek âyetler, koca ile kansı arasında ilişki meydana geldikten sonra ayrılma vuku bulduğu takdirde eşe verilmiş olan mihir pek fazla olsa bile ondan bir mal almanın koca için muvafık olmadığını ve hele böyle bir mal almak için eşe iftirada bulunmanın asla câiz bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Eşleriniz hakkında güzel bir şekilde muamelede bulununuz, (ve eğer) görülen bir lüzum üzerine (bir eşin yerine) onu boşayıpda (diğer bir eş almak isterseniz, onlardan) o eşlerden (birine) kantar denilen (çok bir mal) mihir olarak (vermiş olduğunuz halde bile artık) o maldan hiç (birşey) geri (almayınız) onu geri istemeniz (onu) o malı eşlerinize (iftira ederek ve apaçık bir günaha girerek alıverir misiniz?.) böyle bir muamele münasip midir? Bu insanlığa ahlâka aykırı değil midir?. Böyle bir hareketten herhalde kaçınmalıdır.

21. Ve onu nasıl alırsınız ki, birbirinizle ilişkide bulundunuz ve sizden kuvvetli bir söz almışlardır..

21. Ey müslümanlar!, (onu) o malı eşlerinize iftira ederek (nasıl alırsınız ki, birbirinizle ilişkide bulundunuz.) Aranızda cinsel ilişki meydana geldi, sahih halvet vaki oldu, kimsenin göremiyeceği bir yerde birbirinize sohbet arkadaşı oldunuz, aranızda evlilik hukuku tehakkuk etti, (ve sizden) Ey erkekler!. Eşleriniz adına nikâh akdi ile (kuvvetli bir söz almışlardır) onların haklarına riâyet etmeniz lâzımdır, onlar ile güzelce geçinmeniz icabetmiştir. Onları gerektiğinde güzelce terketmeniz icap eder. Bunlar evlilik hükümlerindendir. Artık buna muhalefet edilmesi nasıl muvafık olabilir?..

§ Cahiliye zamanında bir kimse eşinden ayrılmak ve ona mihrini vermemek isterse biçare kadına zina gibi bir suç isnat eder, o şekilde birbirinden ayrılırlardı. Bu gibi ahlâk dışı hallere meydan verilmemesi, bu mübârek âyetler ile müslümanlara telkin edilmiş oluyor.

22. Ve babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlar ile evlenmeyiniz. Ancak geçen geçmiştir. Şüphe yok ki, o pek çirkindi ve menfurdu ve ne fena bir yoldu..

22. Bu mübârek âyetler, bütün maharrematı, yâni kendileri ile evlenmek câiz olmayan kadınları belirtmekte, hilâfına hareketin pek kötü, pek fena olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (babalarınızın nikâhlamış olduğu kadınlar ile) üvey anneleriniz ile (evlenmeyiniz) onların nikâhı size haramdır. (ancak geçmiş geçmiştir) vaktiyle câhiliyet devrinde böyle bir âdet vardı. Bir kimse üvey annesiyle evlenebilirdi. Artık İslâmiyet devrinde böyle birşey câiz görülemez. (şüphe yok ki; o) öyle üvey anneler ile evlenmek aklen (pek çirkindi ve) şer’an (iğrençti ve) örf ve adet bakımından da (ne fena bir yoldu) artık bu kadar müstehcen olan bir muamele nasıl yapılabilir?

23. Sizin üzerinize haram olmuştur: Analarınız, kızlarınız, kız kardeşleriniz, halalarınız, teyzeleriniz, birâderinizin kızları, kız kardeşinizin kızları. Ve sizi emzirmiş olan süt analarınız, süt kız kardeşleriniz, eşlerinizin anaları ve kendileriyle cinsel ilişkide bulunmuş olduğunuz eşlerinizden yanlarınızda bulunan üvey kızlarınız. Şayet eşlerinizle cinsel ilişkide bulunmamış iseniz sizin üzerinize bir günah yoktur. Ve kendi sulblerinizden olan oğullarızın eşleri de ve iki kız kardeşi birden almanız da sizin için haramdır geçmiş olan ise müstesnâ. Şüphe yok ki Allah Teâlâ gafurdur, rahimdir.

23. Ey müslümanlar!, (sizin üzerinize) şunların nikâhları (haram kılınmıştır)

1- (analarınız) ve babalarınız ve analarınızın anaları ve onların sonuna kadar anaları.

2 – (kızlarınız) ve oğullarınızın ve kızlarınızın kızları ve torunları.

3 – (kız kardeşleriniz) ana ve baba bir veya baba bir veyahut ana bir kız kardeşleriniz.

4 – (halalarınız) babalarınızın ve dedeleriniz kız kardeşleri

5 – (Teyzeleriniz) analarınızın ve ninelerinizin bütün kız kardeşleri.

6 -(Birâderlerinizin kızları) ve bu kızların kızları ve torunları.

7 – (kız kardeşinizin kızları) ve bunların kızları ve torunları, tüm yegenler: Bu yedi sınıf neseb sebebiyle haram kılınmış olanlardır.

8 – (ve sizî emzirmiş olan süt analarınız) ve bunların anaları, yâni süt nineler.

9 – (ve süt kız kardeşleriniz) ve süt kızlar, süt halalar, süt teyzeler süt biraderler, nesep bakımından olduğu gibi süt emme sebebiyle de haramdır.

10 – (ve eşlerinizin anneleri) ve onların anneleri, bunların nikâhları haramdır. Eşler, gerek kendileriyle cinsel ilişkide bulunulmuş olsunlar ve gerek olmasınlar yalnız nikâh ile bu haramlık sabit olur.

11 – (ve kendileriyle cinsel ilişkide bulunmuş olduğunuz eşlerinizden) doğup çoğunlukla (yanınızda bulunan üvey kızlarınız) -velevki yanınızda bulunmasınlar- sizlere haramdır. (şayet eşlerinizle cinsel ilişkide bulunmamış iseniz) bu eşlerin vefatı veya boşanmasıyla iddetin bitmesi neticesinde bunların kızları ile evlenmekte (sizin üzerinize bir günah yoktur).

12 – (Ve kendi sulblerinizden olan oğullarınızın eşleri de) sizlere haramdır. Üvey oğulların eşleri bundan müstesnadır.

13 – (Ve iki kız kardeşi birlikte almanız da) sizin için haramdır. Nitekim bir kız ile onun halasını veya teyzesini bir nikâhta birleştirmek de câiz değildir. Bu bir meşhur hadis ile sabittir. Ancak câhiliyet zamanında (geçmiş olan müstesnâ) onlardan dolayı sorumlu tutmak yoktur. Elverir ki, İslâm şeriatının insanlık alemine gelmesinden sonra böyle bir muameleye teşebbüs olunmasın. (şüphe yok ki, Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir) Vaktiyle yapılmış bir günahı afeder ve Örter, yeter ki ona devam edilmesin, yapılmış olan kusurlardan dolayı İlâhî affa iltica edilsin.

§ Annelerin ve kızların nikâhları Hz. Adem’den beri haram bulunmuştur. Fakat insanlık neslinin çoğalması için Hz. Adem’in zamanında kız kardeşler ile nikâh câiz bulunmuştu. Yakup Aleyhisselâm’ın şeriatında da iki kız kardeşi nikâhta bir arada bulundurmak caizdi.

§ Süt analığın vücude gelmesi için, daha süt müddetini bitirmemiş olan bir çocuğun isterse bir defa olsun memeden süt emmesi veya memeden sağılmış bir sütü içmesi lâzımdır. Süt, çocuğun midesine gerek ağzından ve gerek burnundan vasıl olsun ve gerek emzikle verilsin eşittir. Bu sütün az miktarı ile çok miktarı aynı hükümdedir. Süt verenin de bakire olması veya ölmüş bulunması veya hayız ve nifastan kesilmiş olması arasında da fark yoktur. Şu kadar var ki, süt veren, dokuz yaşından daha küçük olamaz. Fakat şafiilere göre çocuğa bu süt en az beş defa ayrı ayrı verilmiş olmalıdır, az olsun çok olsun eşittir. Ve sütü içilen kadın sütü alındığı zaman hayatta bulunmalıdır.

§ Süt müddeti, İmam Azam’a göre doğumdan itibaren otuz aydır. İmameyne göre iki kameri senedir. Bu müddetten sonra mideye giren bir süt ile emme haramlığı sabit olmaz. Malikilere göre süt emme müddeti, iki seneden ve nihayet iki sene ile iki aydan ibarettir. Şafiîlere göre bu müddet iki kameri senenin sonuna doğru biter. Binaenaleyh bu süt henüz iki kameri yıl bitmeden verilmiş olmalıdır. Hanbeli fıkıh bilginlerine göre de bu müddet iki senedir. Ondan sonra emme haramlığı, sabit olmaz. Fakat zâhiriye mezhebine göre süt için müddet yoktur, her ne zaman içilse emme sebebiyle haramlık olur. Binaenaleyh ihtiyat etmelidir. Bir kimse yaşlı olsa da eşinin memesini emmemelidir. Hz. Ayşe ile İbni Mesut ve İbni Abbas gibi sahabe’i kiram da bu kanaatte bulunmuşlardır. “Bidayetülmüctehit” de ve “El muhallâ” da geniş açıklamalar vardır.

§ Nesep akrabalığı, evlilik akrabalığı ve süt emme sebebiyle bir takım mahremiyetlerin ve haram oluşların vücude gelmesi, bir takım sebeblere, hikmetlere dayanmaktadır. Şöyle ki:

(l) İslâm dinî akraba bağına büyük bir kıymet vermiştir. Bir takım akrabalar adeta birbirinin birer parçası gibi sayılmıştır, bunların arasında daimi bir muhabbet, bir irtibat bulunması bir gayedir. Bunlardan bir kısmının diğer bir kısmına karşı büyük bir saygı duygusu içerisinde bulunması, bir ahlâkî vazifedir. Kadınlar ise kocalarının emirlerine riâyet ederek onların idareleri altında bulunurlar, aralarında bazen hoş olmayan haller meydana gelebilir, birbirinden ayrılarak aralarındaki bağ, sona ermiş olur soy bakımından akraba olanlar arasında ise böyle hallerin vücude gelmesi gayrimeşru, hikmet ve menfaate aykırı olduğundan onların arasında nikâhın câiz olması, hikmet ve faydaya elverişli olamaz.

(2) Evlilik akrabalığı sebebiyle meydana gelen haramlığın şer’î hikmetine gelince: Bir kere evlâdın ana babasına karşı son derece saygılı bulunması icabeder. Ana babanın da çocuklarına karşı pek ziyade şefkatli, gönül alıcı bulunmaları lâzımdır. Artık bunların koca veya karılarıyla evlenmeleri bu saygıya, bu şefkat ve sevgiye muvafık olmaz, bilâkis aralarına düşmanlık ve nefret düşürmeğe sebep olur. Meselâ: Bir kimse, oğlunun boşadığı bir kadın ile evlenecek olsa artık oğlu ile aralarında bir saygı ve samimiyet kalabilir mi? Binaenaleyh bunların nikâhlarının câiz olmaması aralarında bir mahremiyetin meydana gelmesi, aralarındaki saygı ve muhabbetin devamına bir vesile teşkil etmiştir ve evlilik akrabalığı sayesinde yakınlık ve mahremiyet dâiresi genişliyerek sosyal varlıkta bir açılma vücude gelmiştir. (3) Süt meselesine gelince: Bunun teşriî hikmeti de açıktır… Şöyle ki: İnsanlar haddi zatında seçkin birer mahluktur. Kendi varlıkları büyük bir değere sâhip olduğu gibi kendilerinden birer parça olan her şey de bir değere sahiptir, İşte insanların sütleri de bu cümledendir. Bu süt vasıtasıyle insanlar arasında bir nevi parçalık, bağlılık meydana gelmiştir. Bir çocuğun büyüyüp gelişmesi, annesinin sütü ile vücude geleceği gibi başka bir kadının sütü ile de vücude gelebilir. Bu sebeple aralarında ayrılması mümkün olmayan bir cüziyet, mhî ve mânevî bir alâka meydana gelmiş olur. Artık süt anne çocuğun büyüyüp gelişmesine hizmet etmiş olduğu için saygıya lâyık olduğu için onun belli yakınları da bu saygıya lâyık bulunurlar, aralarında bir akrabalık meydana gelmiş olur. İşte bu gibi sebeblerden hikmetlerden dolayı süt annelik itibariyle de nikâhın haram oluşu meselesi, teşriî hikmetlerden bulunmuştur. Hukuku İslâmiye kâmusuna müracaat ediniz!..

24. Sağ ellerinizin sâhip olduğu müstesnâ olmak üzere kadınlardan kocalı olanlar da size haramdır. Bu, Allah Teâlâ’nın üzerinize bir yazısıdır. Bunlardan başka kadınları ise iffetli, zinadan sakınır olduğunuz halde mallarınızla talep etmeniz size helâl kılınmıştır. İmdi o kadınlardan her hangisinden faydalanırsanız onlara ücretlerini bir farize olarak veriniz. Mihir taktir olunduktan sonra birbirinizle uğraştığınızda üzerinize bir günah yoktur. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ alîmdir, hikmet sahibidir.

24. Bu mübârek âyeti kerime, kendileriyle evlenme ve cinsel ilişki câiz olup olmayanlar ile onların hak ettikleri mihir ve ücretler hakkındaki şer’î hükmü beyan etmektedir. Şöyle ki: (Sağ ellerinizin sâhip olduğu) yani esir olarak meşru şekilde elde etmiş olduğunuz câriyeler (müstesnâ olmak üzere kadınlardan kocalı olanlar da) size haramdır. Onlar ile evlenemezsiniz. Fakat esir alınmış olan gayrimüslim kadınlar, dari harpte kocaları bulunmuş olsa da onlara sâhip olmak ve onlarla nikâhta bulunmak câizdir. Çünki vatan ayrılığı ve esâret ile kocalarıyla aralarındaki evililk bağı yok olmuş olur. Artık bunları İslâm yurdunda ay hali sona erince nikâh etmek câiz bulunur. Bu bir kısım kadınların haram olmaları ise (Allah Teâlâ’nın üzerinize bir yazısıdır) Bir dinî vecibedir. Bu hususa riâyet lâzımdır. (Bunlardan) böyle nikâhları haram olanlardan (başka kadınları ise) Ey müslümanlar!, (iffetli, zinadan sakınır olduğnuz halde mallarınızla) birer muayyen mihir karşılığında (taleb etmeniz size helâl kılınmıştır) onlar ile iffetli bir halde yaşamak üzere evlenebilirsiniz. (İmdi o kadınlardan) o nikâh edilenlerden (her hangisinden faydalanmış) zifaf olup cinsel ilişkide bulunmuş (olursanız onlara ücretlerini) hak ettikleri mihirlerini (bir farize) tayin edilmiş bir verecek olarak (veriniz) onları mağdur bırakmayınmız fakat (mehir takdir olunduktan sonra birbirinizle uzlaştığınızda) mesela mihrin miktarını arttırdığınızda veya rızâ ile kısmen veya tamamen azaltıp borçtan kurtulduğunuzda (üzerinize bir günah yoktur.) Bu kendi rızânızla yapılan meşru bir muameledir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) kullarının bütün fiil ve hareketlerini (bilendir) onlar için meşru kılmış olduğu bütün hükümlerde (hikmet sahibidir.) işte bunun içindir ki hâlinize lâyık olan bu ahkamı meşru buyurmuştur.

§ İhsan, iffet demektir. Nefsi harama düşmekten korumaktır. Muhsinde evli olup kendisini zinadan muhafaza etmiş olan erkektir. Muhsene de evli olan bir kadındır ki, kocasının himâyesinde bulunup nefsi haramdan korunmuş bulunur. Böyle bir kadın, nefsini gayrimeşru ilişkilerden koruyacağı için kendisine “muhsine” de denilir. Çoğulu muhsenat ve muhsinattır. Müsafih de zina eden, fâcir kimse demektir. Zina yüzünden ise nesebler zayi, mallar ve şerefler yok olur, bir nice cinayetler meydana gelir, dünyevî ve uhrevî hüsran hasıl olur. Bunun içindir ki hikmet dolu İslâmiyet, bunu en feci bir cinâyet saymış, ona göre de cezâ tayin buyurmuştur.

§ Esir alınan kadınları ve çocukları öldürmek câiz değildir. Bu kadınlar dân harpten dâri İslâm’a getirilince harbî olan kocalarından mübane = ayrılmış olurlar, aralarında nikâh kalmaz. Fakat bu kadınlar kocalarıyle beraber esir edilerek dâri İslâm’a birlikte çıkarılmış olunca aralarındaki nikâh, bozulmuş olmaz. Binaenaleyh bu kadınlara câriye olarak sâhip olanlar, bunlara yaklaşamazlar, bu câiz değildir.

§ Bir erkek dâri harpten esir olarak getirilmiş olan bir kadın ile evlense veya ona sâhip olsa o kadın bir hayız görmedikçe ve hayızlı değilse bir ay geçmedikçe ona yaklaşamaz. Bu bir istibra meselesidir.

§ Bir müslüman, bir dinden dönmüş kadın ile veya bir putperest veya ateşperest ile bunlar müslüman olmadıkça evlenemez. Binaenaleyh bunların nikâhı haramdır.

§ Bir müslüman, nikâhı altında bir hür kadın bulundukça onun üzerine bir câriye ile evlenemez. Bu Hürreyi boşasa iddeti bilmedikçe yine câriye ile evlenmesi câiz olmaz.

25. Ve sizden her kim hür olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî iktidarı yok ise sağ ellerinizin sâhip olduğu genç; mü’min cariyelerinizden evlensin. Ve Allah Teâlâ sizin imanınızı hakkıyla bilendir. Bazınız bazınızdandır. İmdi onları namuslarını korur, fuhuştan beri bulunur gizlice dostlarda edinmez oldukları halde sahiplerinin izniyle nikâhlayınız ve onlara Mihirlerini de güzelce veriniz. Eğer onlar evlendikten sonra bir fuhuş yaparlarsa o vakit onların üzerlerine, hür kadınların üzerlerine lâzım gelen cezanın yarısı lâzım gelir. Bu sizden büyük meşakkate düşmekten korkanınız içindir. Ve eğer sabır ederseniz sizin için daha hayırlıdır. Ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.

25. Bu âyeti kerime, başkalarının mülkiyeti altında bulunan câriyeler ile ne şekilde, ne gibi şartlar çerçevesinde evlenmenin câiz olacağını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Ey müslümanlar!, (sizden her kim hür olan kadınlar ile evlenmeğe fazla bir malî iktidarı yok ise) yani malca bir genişlik bir ziyâdeliğe sâhip değilse (sağ ellerinizin sâhip olduğu) yani pazu kuvvetinize savaş alanından alınarak esir edilmiş, mülk olma ve cariyelik vasfını almış olan kadınlardan (genç, mü’min cariyelerinizden) münasip gördüğü ile evlensin. (ve Allah Teâlâ sizin imanınızı hakkıyla bilendir.) İnsanlar ise bunu hakkiyle bilemez. Bazen bir câriyenin imanı zayıf olacağı gibi, bazen kuvvetli de olabilir. Biz dış durumuna bakarız, mü’min olduğu anlaşılınca onunla evlenmekte bir sakınca olmayabilir. Bununla beraber câriyenin böyle İman ile kayıtlanması hanefilere göre bir tercih meselesidir. Yoksa başkasının ehl-i kitap olan câriyesiyle de evlenmek câizdir. Şafiilerce ise câiz değildir. Ve ey insanlar!. Esâsen (bazınız bazınızdandır) hepiniz de esâsen insansınız, hepiniz de Hazreti Adem’in neslindensiniz, hepiniz de Allah’ın kullarısınız, bu sebeple aranızda bir birlik vardır artık câriyelere de hakâret gözüyle bakmayınız, (İmdi onları) o cariyeleri (namuslarını korur, fuhuştan beri bulunur ve gizlice dostlar da edinmez oldukları halde) nikâh edebilirsiniz. Binaenaleyh onları lüzum görülünce (sahiplerinin) velilerinin, mâliklerinin (izniyle) müsaadeleriyle (nikâhlayınız ve onlara) aranızda belirttiğiniz mehri veya belirtmediğiniz takdirde emsallerine göre hak ettikleri (mehrlerini de güzelce) normal olarak cömertçe bir tarzda (verîniz) onları nikâhınız altında iffetli bir şekilde yaşatınız (eğer onlar) böyle (evlendikten sora bir fuhuş) bir zina suçu (işlerlerse o vakit onların üzerlerine hür kadınların) fuhuş işlediklerinde (üzerlerine lâzım gelen cezânın yansı lâzım gelir) zina eden hür kadına vurulması icâbeden değneğin yarısı olan elli değnek darbesiyle cezâlandırılır. (Bu) câriyeler ile evlenmek, (sizden büyük meşakkate düşmekten) fazla mihir ve nafaka vermek hususunda sıkıntıya düşeceklerinden (korkarımız içindir) ve şehvet galebesi ile günaha girmek ihtimali olanlar içindir, (ve eğer sabrederseniz) nefsinize hâkim olup gayrimeşru temayüllerde bulunmaz iseniz, böyle câriyeler ile evlenmemek sizin için (daha hayırlıdır) Evet… Hür kadınla evlenmeğe durumu müsait olmayan bir kimsenin câriye ile de evlenmediği takdirde gayrimeşru ilişkilerde bulunacağı düşünülürse onun câriye ile evlenmesi icabeder. Fakat böyle bir korku bulunmadığı takdirde câriye ile evlenmemesi daha iyidir. Çünki câriyeler, hür kadınlar kadar bir şerefe sâhip değildirler, onlar evlerine fazla bağlı olamazlar, kendilerine sâhip olanların hizmetlerinde de bulunmaya mecbur olurlar, çocukları da köle sayılırlar, hürriyetten mahrum, güzelce bir terbiyeden nasipsiz bulunurlar. Ve bu câriyeler başkalarına da satılabileceklerinden efendileri değişir, kocaları ile olan münasebetleri kesintiye uğrayabilir. Binaenaleyh bu hususta sabredip evlenmemek daha hayırlı olduğunda şüphe yoktur. (Ve Allah Teâlâ gafurdur.) Hakkıyle yarlıgayıcıdır, bu hususta sabır etmeyeni de af ve mağfiret buyurur. (rahîmdîr) çok esirgeyicidir, bunun içindir ki, sizlere bu şer’î hükümleri bildiriyor, sizi iffet ve temizlik yoluna sevk eyliyor….

26. Allah Teâlâ sizlere açıklamak ve sizleri sizlerden evvelkilerin yollarına erdirmek ve sizleri tövbeye muvaffak kılmak diler. Ve Allah Teâlâ alîmdir, hikmet sahibidir.

26. Bu mübârek âyetler, bu müslümanlar hakkında Yüce Allah’ın ne kadar hayır isteyen ve kolaylık lûtfeden olduğunu müjdeliyor, bir takım nefislerinin isteğine tabi olanların da insanlar hakkında ne derece kötülük isteyen sapıklık rehberi bulunduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizlere) helâl ve harama ve diğer en güzel şer’î hükümlere dâir bilmediklerinizi (açıklamak) beyan buyurmak ister, (ve sizleri sizden evvelkilerin) Hz. İbrahim, Hz. İsmail gibi mübârek Peygamberlerin ve diğer salih kullarının (yollarına erdirmek) ister. Tâki onlar gibi hak’ka tâbi, batıldan sakınıp, hidâyete nâil olasınız. (Ve sizleri tövbeye muvaffak kılmak diler) Sizlere takip edeceğiniz selâmet ve saadet yolunu gösterir, tâki, insanlık icâbı sizden bir kusur meydana gelince hemen tövbe ederek Allah’ın affına mazhar olasınız, artırk sâhip olduğunuz irâde kuvvetini, düşünme kabiliyetini kötüye kullanmayarak uyanık bir şekilde hareket eyleyiniz, (ve Allah Teâlâ alîmdir) sizin bütün amel ve fiillerinizi bilir, (hikmet sahibidir) bütün şer’î hükümleri hikmet ve menfaatı taşımaktadır. Artık ona göre hareket ediniz.

27. Ve Allah Teâlâ sizin tövbe ederek ilâhî affa kavuşmanızı diler. Şehvetlerine uyanlar ise sizin büyük bir meyil ile sapmanızı isterler.

27. (Ve) Ey müslümanlar!. İnsanlık hali sizden bazı kusurlar meydana gelince hemen nâdim ve pişman olarak tövbe edip bağış dileyiniz, çünki (Allah Teâlâ sizin tövbe ederek ilâhî affa kavuşmanızı ister) sizin tövbelerinizi kabul buyuracağını size va’d buyurmuştur. Elverir ki, siz başkalarının aldatmalarına kapılmayasınız. (şehvetlerine uyanlar) nefislerinin heveslerine tâbi olanlar, bir takım haram olan şeyleri helâl telâkki edenler, kısaca bir takım dinsizler, sapıklar tahrif edilmiş dinlere tâbi bulunanlar (ise sizin büyük bir meyil ile) hak yoldan çıkarak, bir takım haram şeyleri yaparak (sapmanızı) selâmet ve hidâyet yolundan ayrılmanızı (isterler). Artık öyle düşmaların sözlerine, hareketlerine nasıl kıymet verilebilir?.

28. Allah Teâlâ sizden hafifletmek ister. Ve insan zayıf olarak yaradılmıştır…

28. Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ sizden) ağır teklifleri kaldırıp (hafifletmek) sizleri uygulaması hafif, fayda ve hikmet dolu vazîfelerle vazifelendirmek (ister) nitekim müslümanlığın bütün hükümleri kolaydır, uygulanabilir, bir nice fayda ve güzellikleri taşımaktadır, (ve insan zayıf olarak yaradılmıştır) bir çok kere nefsinin eğilimlerine tabi olur, yasaklardan kaçınmak hususunda gerektiği gibi sabır ve sebat gösteremez. Bu bakımdan mânevî bir zaafa uğramış bulunmaktadır. İşte insanların bu zayıf halleri de kendileri için bir çok dinî kolaylıkların vücuduna bir sebep bulunmuştur. Cenab’ı Hak, hiçbir insanı tâkatı üstünde bir şey ile mükellef tutmamıştır. Ve herhangi insanı usulü dairesinde tövbe edip af diledimi, ilâhîsi affına nâil buyuracağını va’d etmiştir. Artık insanlar, bu ilâhî lütuftan, bu ilâhî merhametten istifâde fırsatını elden kaçırmamalıdırlar.

29. Ey imân etmiş olanlar! Mallarınızı aranızda bâtıl yere yemeyiniz. Meğer ki tarafınızdan kendi rızânızla yapılan bir ticaret olsun. Ve kendinizi de öldürmeyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ sizlere pek merhamet edicidir.

29. Bu mübârek âyetler, malların kıymetine işâret ederek onların gayrimeşru şekilde elden çıkarılmasını yasaklamaktadır. Ve hayat hakkına riâyet edilmesini emrederek cinâyetlerden sakınılmasını ihtar buyurmaktadır. Bu gibi büyük günahlardan kaçınanların da küçük günahlarından dolayı ilâhî affa mazhar, birer ikram mahalline nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey) hakikaten şuurlu bir biçimde imân etmiş olanlar!) Ey müslümanlar!.. (mallarınızı aranızda) İslâm şeriatının mübah kılmadığı kumar, faiz, hırsızlık, hiyânet, gasp, yalan yere şâhitlik gibi (bâtıl yere yemeyiniz) o mallarınızdan böyle gayrimeşru biçimde istifadeye kalkışmayınız. (meğer ki tarafınızdan kendi rızâlarınızla yapılan bir ticaret) malı (olsun) öyle meşru bir tarzda yapılan ticaret mallarından istifâde etmek câizdir. Nasıl ki: Verâset, vasiyet, bağış, sadaka, mihir, cinâyet bedeli gibi mallardan da istifâde meşru bulunmuştur, (ve) Ey mü’minler!.. (kendinizi de öldürmeyiniz) birbirinizin hayatına kasdetmeyiniz, intiharda bulunmayınız, nefislerinizin dünyada ve âhirette elâkına sebep olacak şeylere teşebbüs etmeyiniz. Aranızdaki dinî kardeşliğine, insan kardeşliğine riâyet ediniz, gayrimeşru öldürmelere meydan vermeyiniz, (şüphe yok ki) Ey ümmeti Muhammediye!. (Allah Teâlâ sizlere rahîmdir) çok merhamet edicidir. Bunun içindir ki, sizlere kendini öldürmeği yasaklamıştır. Halbuki vaktiyle İsrail oğulları, günahlarından tövbe edip kurtulabilmeleri için kendilerini öldürmekle memur bulunmuşlardı.

30. Ve her kim bunu bir tecâvüz ve bir zulüm olarak yaparsa onu yakında bir ateşe yaslandırırız ve bu Allah Teâlâ için kolay bulunmaktadır.

30. (Ve her kim bunu) bu kendisine yasaklanmış olan canına kıymayı ve diğer haramlardan hangi birini (bir tecâvüz) bir helâl sahasını terkederek (ve bir zulüm) nefsine ve başkasına bir haksızlık (olarak yaparsa onu) böyle ilâhî hükme muhalefet eden o şahsı (yakında) ölür ölmez heman (bir ateşe yaslandırırız) onu cehennem ateşine sokarız, orada yanar durur, (ve bu) şekilde azab edivermek (Allah Teâlâ için kolay bulunmaktadır.) Yüce Allah’a karşı bir güçlük tasavvur olunamaz, o her şeye tamamiyle kadirdir.. Buna inanmışızdır.