ŞEMS SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, El-Kadir sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. On beş âyet-i kerîmeyi içermektedir. Güneşe yemîn ile başladığı için kendisine bu ad verilmiştir. Bundan evvelki “El-Beled” sûresinde sağ ve sol ashâbının hâlleri bildirilmişti. Bu sûrede de o iki zümrenin hâlleri bildiriliyor ve evvelki sûrede kâfirlerin âhiretteki hâlleri bildirilmişti. Bu sûrede de onların dünyadaki hâlleri bildirilmekte olduğundan bu iki sûre-i celîle arasında büyük bir münâsebet vardır.

1. Andolsun güneşe ve aydınlığına.

1. Bu sûre-i celîle, bir takım kudret eserlerine yemîn sûretiyle insanların nazar-ı dikkatlerini celbediyor. Kimlerin kurtuluş ve selâmete nâil olacaklarını ve kimlerin de zarar ve siyanda kalarak azaplara uğrayacaklarını haber veriyor. Semûd kavim gibi bir inkârcı gurubun da dinsizlikleri yüzünden başlarına gelmiş olan müthiş bir helâki bir uyanma vesîlesi olmak üzere
haber veriyor. Şöyle ki: Allâh-ü Teâlâ kullarını aydınlatmak ve ibâdet ve itaate teşvik için buyuruyor ki: (Andolsun güneşe ve aydınlığına) Onun ışığına veya onun doğusuyla meydana gelen ışık, o nûr olmasa idi hiç bir şeyden istifâde edilemezdi, yer yüzünde yaşamak mümkün olamazdı.

2. Ve güneşe tâbi olduğu vakit kamere.

2. (Ve güneşe tâbi olduğu vakit aya..) da andolsun, ay da ışığı hususunda güneşten yararlanır, her ayın muayyen günlerinde safhası tamamen ışıklanarak güneşi müteâkip yer yüzüne ışıklarını saçar, pek güzel bir manzara teşkil etmiş olur.

3. Ve güneşi açığa çıkarttığı vakit gündüze.

3. (Ve güneşi açığa çıkardığı) Onu ortaya çıkararak ışığı tamamıyla gösterdiği (vakit gündüze) de andolsun. Gündüzler, akşamlara kadar devam eder, bu müddet içinde güneş, daha ziyade gözlere çarparak ışıklarını her tarafa yaymış bulunur. Bu bakımdan güneşin tamamen tecelli etmesine gündüzler birer sebep mahiyetinde bulunmuş sayılır.

4. Ve güneşi örtüp ışıklığını giderdiği zaman geceye.

4. (Ve güneşi örtüp ışığını giderdiği zaman geceye…) de andolsun. Gece olunca güneş batmış, onun ışıklı hâlde bulundurduğu yerler, karanlıklar içinde kalmış bulunur. Bu da bir başka hikmet gereği bulunmaktadır. Bu ilâhî beyanda şöyle de bir işaret vardır ki: Bütün bunlar, birer kudret eseridir. Her biri bir hikmet ve faydadan dolayı vücuda getirilmektedir. Bununla birlikte hepsi de değişime ve başkalaşmaca mâruz kalmaktadır. O kadar parlak görülen şeyler, yerler; vakit vakit değişikliğe uğruyor, ışıktan mahrûm kalıyor. Binaenaleyh bunları bu sûretle meydana getiren, elbette ki, bir Yüce Yaratıcı’dır ki: Onda hâşâ böyle bir değişme ve başkalaşma, başkasına ihtiyaç düşünülmüş değildir. Ay, güneş, yıldızlar vesâire gibi değişime mâruz kalan şeyler ise artık şüphe yok ki: Mâbudluk yaratıcılık sıfatına sâhip olamazlar.

5. Ve göğe ve onu binâ edene.

5. (Ve göğe ve onu binâ edene…) de andolsun. Yâni; gök sahası da ne kadar muazzam bir kudret eseridir. Onun öyle yaratıp benzetmiş olan bir zât ise, ne kadar kudret ve hikmet sâhibidir ki: Öyle muazzam, muntazam bir kâinat saf hasını meydana getirmiştir. O Yüce Yaratıcı ise şüphe yok ki, Allâh-ü Teâlâ Hazretleridir.

6. Ve yere ve onu yayıp döşeyene.

6. (Ve yere ve onu yayıp döşeyene) de andolsun, O yeryüzü de ne kadar muhteşem bir sûrette vücuda getirilmiş, üzerinde nice mahlûkat barınmakta bulunmuştur. Onun böyle pek fâideli bir hâlde yaratmış onu da Yüce Kudreti’nin tecellisine vesîle kılmış olan Kerem sâhibi yaratıcı ise elbette ki: Sonsuz teşekküre yücelme ve kutsamaya lâyıktır.

“Tah”: Döşemek, yaygı hâlinde kılmak demektir.

7. Ve nefise ve onu düzeltmiş olana.

7. (Ve nefise ve onu düzeltmiş olana..) da andolsun. Yâni: Âdem Aleyhisselâm’ın nefsine veya mutlaka olarak yaratıklarının nefislerine ve onun muntazam sûrette yaratmış, ve onu nice gizli ve açık kuvvetler ile donatmış olan kerem sâhibi Yaratıcıya da yemîn ederim. O Ezelî Yaratıcı ki: İnsanlığa da büyük bir kabiliyet vermiş onu nice olgunlukları elde etmeğe kabiliyetli kılmıştır.

8. Sonra da ona günahını ve takvasını ilham etmiş olana andolsun ki:

8. (Sonra da ona) Her bir nefis sâhibine (günahını ve takvâsını ilham etmiş olana..) da andolsun. Yâni: Hikmet Sâhibi Yaratıcı’ya da yemîn olsun ki: O; her insanı yaratmış, ona hayır ve şerri anlayabilecek bir kabiliyet vermiştir. Artık bu temiz yaratılışını zâyi etmeyen kimseler, çirkin amellerden kaçınırlar, Cenab-ı Hak’tan korkarlar, güzel amellere devam ederler.

9. Nefsini temizlemiş olan şüphe yok ki: Kurtuluşa ermiştir.

9. Evet.. Andolsun ki: (Nefsini temizlemiş olan) günahlardan kaçınan, fâideli bilgiler ile, sâlih ameller ile uğraşmakta bulunan kimse (şüphe yok ki: kurtuluşa ermiştir.) bütün güzel maksatlarına erişmiştir. Ebedî selâmet ve saadete aday bulunmaktadır. İşte bu ilâhî beyan, yukarıdaki yeminlerin cevabıdır. Bu kurtuluş ve selâmetin tecellî edeceğini kat’î sûrette beyan ve bu hususa dikkat nazarlarını çekmek içindir ki, öyle birçok yeminler yapılmıştır.

10. Ve muhakkak ki: Nefsini noksana düşüren de hüsrâna uğramıştır.

10. (Ve muhakkak ki: Nefsini noksana düşüren de) Yâni: Kendi ruhunu, varlığını yanlış düşünceler ile, ameller ile bozan, itaat dairesinden çıkaran, isyân ve azgınlık felâketlerine uğrayan herhangi bir şahıs da (hüsrana uğramıştır.) nefsini büyük bir tehlikeye düşürmüştür. İstikbâlini büyük bir felâkete mâruz bırakmıştır. Böyle kimseler, âhirette ebediyen azap görecekleri gibi çok kere dünyada da o fenâ hareketlerinin cezasını görmüşlerdir. İşte bir örnek:

“Dess” Noksan kılmak ve gizlemek mânâsınadır.

11. Semûd kavmi, azgınlığı sebebiyle Peygamberlerini yalanlamıştı.

11. (Semûd) kabîlesi (azgınlığı sebebile) küfür ve isyânları yüzünden Peygamberleri Sâlih Aleyhisselâm’ı (yalanlamıştır.) o mübârek Peygambere, karşı muhalif bir cephe almış, onun Peygamberliğini yalan saymışlardı.

12. Onların en bedbahtı, ayaklandığı zaman.

12. (Onların en şakisi) O kabîlenin en ileri atılan günahkâr, isyânkâr bir ferdi olan Kidar Bini Salif adındaki bir kâfir, Hz. Sâlih’in gösterdiği bir hârikaya karşı sûikastta bulunmak için (ayaklandığı zaman..) o kabîle, o kâfirin bu hareketine râzı olmuş, onun bu cinâyetine iştirâk etmiş bulunmuştu.

13. Onlara Allah’ın Resûl ü demişti ki: Allah’ın dişi devesine ve O’nun sulanışına dokunmayınız.

13. Halbuki: (Onlara) o kabîleye (Allah Resûl-ü) Sâlih Aleyhisselâm (demişti ki: Allah’ın) bir mûcize olmak üzere yarattığı ve akıllıca düşünenlerin îmana gelmelerine bir vesîle olacak olan (dişi devesine ve onun) o devenin (sulanışına…)
dokunmayınız, onun için tâyin edilen günlerde onun su içmesine engel olmayın.

14. Fakat onu yalancı saydılar, deveyi boğazladılar. Artık onları günahları sebebiyle Rabb’leri azab ile kuşattı da kendilerini uygun bir cezaya uğrattı.

14. (Fakat) O Semûd Kavmi (onu) Hz. Sâlih’i (yalancı saydılar.) onun Peygamberliğini kabul etmediler, nasihatlerini dinlemediler, (deveyi boğazladılar.) Onun boğazlanmasına hiç biri mâni olmadı. (Artık onları günahları sebebile Rabbi’leri azap ile kuşattı.) kökünden koparmak sûretiyle helâk etti. (de kendilerini uygun bir cezaya uğrattı.) O kabîlenin bütün fertleri aynı derecede bir azaba uğramış, hepsi de mahv ve yok olup gitmişlerdir.

“Demdeme” depretmek, harekete getirmek, helâk etmek yere yapıştırmak demektir.

15. Ve Allah-ü Teâlâ onların bu akıbetinden korkacak değildir.

15. (Ve) Allâh-ü Teâlâ (onların bu ahlâki) öyle bir helâke mâruz bırakılmaları (âkıbetinden korkacak değildir.) İnanıyoruz. Evet, O Yüce Yaratıcı, onlara zulm etmiş değildir. Onları lâyık oldukları bir cezaya kavuşturmuştur ve kendi mülkünde, kendi mahlûkatı hakkında o helâk irâdesi hikmet gereği tecelli etmiştir ve o yüce zât hakkında aslâ korku ve dehşet düşünülemez. Diğer sûreler de Semûd kavminin kıssalarına işaret buyrulmuştur. Bilindiği üzere onlar Hicaz ile Şam arasında Hicr denilen sahada oturmakta idiler.

Bunlar Arap yarımadasında büyük bir kuvvet sâhipleri idi. Putlara tapıyorlardı, Sâlih Aleyhisselâm onları ilâhî dine dâvet ve onların istemeleri üzerine bir kayadan yüklü bir dişi deve bir mûcize olmak üzere dua edip meydana çıkardı, bir su mahalli, bir gün o devenin, diğer bir günde diğer hayvanların su içmelerine ayrıldı, fakat o kabîle buna riâyet etmediler, o harikulâde olan deveyi boğazladılar, yine küfürlerinde devam etmek istiyorlardı ki: Gökten gelen bir azap sesi ile hepsi de helâk oldular. Ancak Hz. Sâlih ile ona imân edenler, selâmette kalarak Mekke-i Mükerreme’ye veya Kudrî Şerife göç ederek orada ibaretle meşgul olmuşlardır.

Kısacası:

Bu kıssanın bildirilmesi: Son Peygamber hakkında bir teselli mahiyetindedir. O Yüce Peygamber’e muhalefet, edenlerin de öyle müthiş azaplara uğrayabileceklerini ihtar buyurmaktadır. Nitekim muhalefete cür’et edenlerden bir kısmı Bedr gazvesinde helâk oldular, diğer bir kısmı da başka başka şekillerde cezalarına kavuşmuşlardır. Hattâ Arap yarımadasında Resûl-i Ekrem’i yalanlayan bir kimse kalmamıştır.

Allâh-ü Teâlâ Hazretleri, İslâmiyet’i kıyamete kadar da koruyacaktır.

Yüce Peygamberimizin risâletini, yüceliğini her asırda milyonlarca insan tasdîk edecek ve ona saygı gösterecektir.
Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun.

Yorum Yap