ANKEBUT SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Mekke-i Mükerreme’de peygamberlerin hicretine yakın bir zamanda nazil olmuştur. Altmış dokuz âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bir rivayete göre yalnız ilk on âyeti Medine-i Münevvere’de inmiştir. Bu sûrei cêlilede putlara ve diğer âciz, fâni şeylere tapanların halleri ve onların dünya varlığını avlamak için kurdukları tuzakları ve öyle pek boş gayretleri, “ankebût” denilen örümceklerin o pek adi ve bir üfürülmekle mahv ve yok olmaya mahkum olan ağına benzetilmiş, onların öyle kıymetsiz, ehemmiyetsiz olduğuna işaret buyurulmuş olduğu için bu hikmetli sûreye “Ankebût Sûresi” adı verilmiştir. Bu mübârek surede bir kısım müminlerin Allah yolunda bazı sıkıntılara uğrayacaklarına ve bunun kendileri için dünyevî ve uhrevî faidelere, sevaplara vesile olacağına işaret olurmaktadır. Allah’ın dinine aykırı hususlarda anaya, babaya bile itaat edilmeyeceği ihtar olunuyor. Bu suredeki bir kısım âyetler de Hz. Nuh ile Hz. İbrahim’in ve Hz. Lût ile Hz. Şüayb’in ve diğer bazı Peygamberlerin -Aleyhimüsselâm- kıssalarını özet olarak işaret ederek onların hayat tarzını, Allah yolundaki fedakârlıklarını ve sonuçta başarılara kavuşmalarını nazarı dikkate sunmaktadır. Ve Kur’an-ı Kerim’in yüce mahiyetini, pek muazzam bir mucize olduğunu, insanlık için ne büyük bir temizlik ve fazilet vesilesi bulunduğunu göstermektedir. İslâmiyet’e karşı cephe alanların da pek fecî âkibetlerine işaret edip müslümanların selâmete, ebedî nimetlere kavuşacaklarını müjdeleyerek kendilerinekuvvet ve teselli veriyor. Ve Allah yolunda mücahede edenlerin emeklerinin zayi olmayıp kendilerinin hidayete, büyük mükâfatlara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır.

1. Elif, Lâm, Mim.

1. Bu mübârek âyetler, müminlerin hak yolunda hikmet gereği bazı zahmetlere uğrayacaklarını ve böyle bir ilâhi adetin eski ümmetler arasında da cereyan etmiş olduğunu bildiriyor. Günahkâr olanların da kaçıp kendilerini Allah’ın azabından kurtaramayacaklarına işaret buyuruyor. Cenab-ı Hak’kın lütfuna kavuşmak isteyenlerin takdir edilen zamanın gelmesini beklemelerine, ve hak yolunda çalışanların da kendi şahsi menfaatlerini temin etmiş olacaklarına tenbih buyurmaktadır. Şöyle ki: (Elif, Lam, Mim) bu mübârek kelimeler, okunacak âyetler için dikkat nazarlarını çekmeye bir vesiledir. Çünkü böyle mânası ilk bakışta anlaşılmayan birer kelime, birer cümle ile mühim bir konuya başlanılması okuyanlarda, dinleyenlerde bir uyanma meydana getirir, âyetlerin ehemmiyetle okunup dinlenilmesini temin eder. Maamafih bu hususta daha birçok hikmetler vardır. Onu Cenab-ı Hakk’ın ilmine havale ederiz. Bazı zatlar da bu gibi kelimeleri uygun şekilde yorumlamışlar ve açıklamışlardır. Bu cümleden olarak “Nimetullahi Nahcıvâni Elfevatihül’ilâhiyye” adlı tefsirinde diyor ki: (E) Olgun insana (L) liyakata (lâyık olma) (M) de müeyyediyyete (desteklenmeye) işarettir ve Resûlullah’a bir hitap demektir. Allah bilir şöyle buyurulmuş oluyor ki: Ey olgun insan olan Yüce Peygamber!.. Ey ilâhi lütuflara lâyık bulunan Yüce Peygamber!. Ey Allah tarafından desteklenen Son Peygamber!. Vahyedilen âyetleri güzelce takip et ve oku. Bu hususa dair Bakara sûresinin birinci âyetine bakınız!.

2. İnsanlar “îmân ettik” demeleriyle bırakılacaklarını ve kendilerinin imtihanedilmeyeceklerini mi sanıverdiler.

2. (insanlar) Bütün insanlık topluluğu, sadece (îman ettik demeleriyle bırakılacaklarını) artık bir şey ile mükellef olmayacaklarını, hiçbir vakit bir belâya mâruz kalmayacaklarını (ve kendilerinin imtihan edilmeyeceklerini mi sanıyordular?.) böyle bir kanaat asla doğru değildir. Bu dünya imtihan âlemidir. İnsanlar vakit vakit bazı hoş olmayan durumlara düşebilirler, ve yine insanlar, bir kısım vazifeler ile görevlendirilmiş bulunurlar. Meselâ: Namaz, oruç, zekât gibi ibadetler yapmaları gerekir. Bütün bunlar, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır, bu vesile ile hakiki samimi müminler ile sadece sözle mümin olanların kimlerden ibaret olduğu ortaya çıkmış olur. “Rivayete göre bu âyeti kerime, ashab-ı kiramdan bazı zatlar hakkında nazil olmuştur. Bu zatlar, Mekke-i Mükerreme’de İslâmiyet’i kabul etmişler, sonra da başka yerlere hicret etmeye gerek görmüşlerdi. Bu mübârek zatların arkalarından müşrikler koşmuşlar, onlardan bazılarını şehit etmişler, bazıları da kurtulabilmişlerdi. Amman Bin Yasir, Abbas İbn Ebi Rebiy’a, Velîd Beni Velid, Seleme Bin Hişam Hazretleri bu cümledendir.

3. Andolsun ki, onlardan öncekileri de imtihan ettik, elbette ki: Allah doğrulukta bulunanları da ve yalancı olanları da bilir.

3. İşte Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (Andolsun ki) Celâlim hakkı için (onlardan) o Mekke-i Mükerreme’de eza ve cefaya uğrayan ashab-ı kiramdan (evvelkileri de imtihan ettik) geçmiş ümmetler arasındaki müminler de, onların Peygamberlerini de hikmet gereği bir imtihana tâbi tuttuk, onlar da birçok zahmetlere, sıkıntılara mâruz kaldılar. Nitekim Peygamberlerden bazıları dinsizler tarafından şehit edilmiş kimi de birçok eziyetlere uğratılmıştır. Bu muhterem îman ehlinin böyle bir takım belâlara, ağır hâdiselere mâruz kalmaları, onların îmanlarındaki samimiyeti,sağlamlığı ortaya çıkarmak yalanca münafık olanları da meydana çıkarıp gözler önüne sermek içindir. (elbetteki, Allah doğrulukta bulunanları da ve yalancı olanları da) ezeli ilmiyle bildiği gibi böyle hallerinin meydana çıkarılması suretiyle de müşahede ilm yoluyla (bilir) işte bu ilâhi ilmin tecellisi içindir ki kullarını dünyada öyle bir imtihana tâbi tumaktadır. Artık bu kullar için yarın ahirette bir mâzeret ileri sürmelerine imkân kalmamış olacaktır. Bu hususta Allah’ın âdeti, öteden beri böyle sürüp gitmektedir. Binaenaleyh bu ümmet de bazı imtihanlara tâbi olmalarından dolayı üzüntüye kapılmamalıdır. Bunun neticesi selâmettir, saadettir.

4. Yoksa kötülükleri yapanlar, bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar? Hükmettikleri şey ne kadar fena!

4. (Yoksa kötülükleri yapanlar) Şirke düşenler, birçok günahları işleyenler (bizden kaçıp kurtulacaklarını mı sandılar?.) bizim azabımızı kendilerinden bertaraf edebileceklerini mi, onları cezalandırmağa bizim kâdir olamayacağımızı mı zannettiler?. (hükmettikleri şey ne kadar fena.) öyle kendilerinin azaptan kurtulacakları hakkındaki kanaatleri ne kadar yanlış, boş bir kanaatten ibaret!. Onlar dünyadaki varlıklarına, azaba uğramadıklarına bakarak, ahirette de azaba uğramayacaklarına kanaat getiriyorlar, böyle bir hükümde bulunuyorlar, bu pek bâtıl bir kanaat, pek çirkin bir hükümden başka bir şey değildir.

5. Her kim Allah’a kavuşmayı ümit ederse elbette Allah’ın tâyin ettiği müddet, herhalde gelicidir. Ve o, hakkıyla işitendir, bilendir.

5. (Ve her kim Allah’a kavuşmayı) Yani: Cenab-ı Hakkı ahiretteki hükmüne sevap, veya azabına ermeği, ve cennete, Allah’ın cemalini görmeye erişmeyi (ümit ederse) buna inanıp kavuşmak isterse (elbette Allah’ın tâyin ettiği müddet) bu istenilen şeylerin meydanagelmesi için takdir edilen zaman (herhalde gelicidir) bu muhakkaktır, bu husustaki Allah’ın vadinde cayma, asla söz konusu değildir. (ve o) Yüce Yaratıcı (işitendir) kullarının bütün dediklerini, dilediklerini, tamamen işitir ve o Kerim mabûd (bilendir) kullarının bütün gizli ve aşikâr olan hallerini, kalplerindeki kanaatlerini bilir, haklarında ona göre ilâhi hükmü tecelli eder. Artık bunları güzelce düşünüp de o Yüce Yaratıcıya îmandan itaattan ayrılmamalıdır. Aksi takdirde hiçbir kimse Allah’ın azabından kendisini kurtaramaz.

6. Ve her kim cihâd ederse ancak kendi nefisi için cihâd etmiş olur. Şüphe yok ki Allah, elbette alemlerden müstağnidir.

6. (Ve her kim) Bu dünyada (cihâd yaparsa) gayretini sarfederek güzel amellerine devam ederse, Allah’ın dinî uğrunda cihada atılırsa (ancak kendi nefsi için cihad etmiş olur) çünki onun bu çalışma ve gayretinin, bu ibadet ve itaatinin menfaatı kendisine aittir, Allah Teâlâ ise bütün mahlûkatından zengindir, hiçbirinin ibadetine muhtaç değildir, kullarını o gibi vazifeler ile muvazzaf tutmuş olması yine onların faideleri içindir, onların ebedî mükâfatlara kavuşmaları içindir. Binaenaleyh bu da bir ilâhi rahmetten başka birşey değildir (şüphe yok ki, Allah, elbette âlemlerden müstağnidir) ne insanlara, ne cinlere ve ne de meleklere ve onların ibadetlerine bir ihtiyacı yoktur ve mekâna, zamana ihtiyaçtan da uzaktır. Fakat bütün bu mahlûkat, o Yüce Yaratıcının lütuf ve ihsanına muhtaçtırlar. O halde o Àlemlerin Rabbi’nin rızasını kazanmak, onun ihsanına erişmek için elbette ki, o kerim olan Yüce mâbuda ibadet ve itaatte bulunmaları icabeder.

Evet Herkes kendi çalışma ve gayreti nisbetinde ilâhî kurtuluştan nasibini alır. Eğer bir kimsenin kabı az su alırsa, bundan dolayı dermanın ne kusuru vardır?. Binaenaleyh insan çalışmalıdır ki, kendisinde güzel bir kabiliyet bulunmalıdır ki, ebedî nimetlere ulaşabilsin.

7. Ve o kimseler ki, iman ettiler ve iyi işler yaptılar elbette onların kötülüklerini af ile örteriz ve elbette onları işlemiş oldukları şeyin en güzeli ile mükâfatlandırırız.

7. Bu mübârek âyetler, güzel amellerde bulunan zatların kavuşacakları büyük mükâfatları bildiriyor, ve anaya babaya karşı güzelce muamelenin yapılmasını, fakat onların dine aykırı tekliflerine riayet edilmemesini ihtar buyuruyor ve îman ve itaat sahiplerinin salihler zümresine katılacağını şöylece müjdeliyor. (ve o kimseler ki, îman ettiler) Cenab-ı Hak’kın birliğini tasdik ederek islam dinini kabul eylediler (ve iyi işler yaptılar) îmanlarını kuvvetlendirmek, üzerlerine düşen vazifeleri yerine getirmek için ibadet ve taate devam ettiler (elbette onların kötülüklerini) insanlık icabı yapmış oldukları günahları affederek (örteriz) o günahlarından dolayı kendilerine ahirette azap etmeyiz. Şöyle ki: îman eden bir kimse, vaktiyle işlemiş olduğu küfürden kurtulur. Mümin olduğu halde küçük günahları işleyenler de namaz gibi, oruç gibi ibadetlerde bulundukça bağışlanır, affa uğrar. “Kebair” denilen günahlarda, tövbe ile ve başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o haklarına tecavüz etmek suretiyle vuku bulan büyük günahlar da o hakları yerine getirmekle veya helallik almak suretiyle af ve bağışlanmış olur.(ve elbete onları) O inanan ve ibadet eden zatları (işlemiş oldukları şeyin) o iyi işlerin mükâfat itibariyle (en güzeli ile mükâfatlandırırız) meselâ: bir iyi amel karşılığında en az on misli sevap ihsan ederiz. Ne büyük bir ilâhi lütuf!. Bir günaha mislinden fazla ceza vermediği halde bir güzel amele böyle kat kat sevap ihsan buyuruyor.

8. Ve insana anası ve babası hakkında güzellik tavsiye ettik. Maamafih senin için hakkında hiçbir bilgi olmayan bir şeyi bana ortak koşasın diye uğraşırlarsa o zaman onlara itaat etme. Dönüşünüz banadır. Artık size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.

8. (Ve) Allah Teâlâ (insana) güzel ameller cümlesinden olmak üzere (anası ve babası hakkında güzellik tavsiye etti) bir kimsenin anası ve babası onun varlığının sebebidirler, onun terbiyesine, büyüyüp gelişmesine hizmet etmiş bulunmaktadırlar. Artık onların meşru emirlerine riayet etmek kendilerine yardımda bulunmak, bır insanlık vazifesidir. Bunun içindir ki, Cenab-ı Hak’da bunu bizlere emir buyurmaktadır. (Maamafih) Şöyle de emrediyor ki: Ey insan!. (senin için hakkında hiçbir bilgi olamayan bir şeyi) Mâbudluğu hakkında bir delil bir bilgi bulunmayan herhangi bir mahlûku (bana) ilâhi zatım hakkında (ortak koşasın diye uğraşırlarsa) seni şirke düşürmek için çalışırsa (o zaman onlara itaat etme) öyle küfür ve şirki gerektiren emirlerine tavsiyelerine iltifatta bulunma. Çünkü hiçbir mahlûka, isyan hususunda itaat câiz değildir. Nitekim bir hadis-i şerifte

buyurulmuştur. Bir kere düşününüz ki: (dönüşünüz banadır) İman edenler de, etmeyenler de, ana-babanın tekliflerine itaatde bulunanlar da bulunmayanlar da yarınahirette Hak Teâlâ’nın manevî huzuruna, yüce mahkemesine sevkedileceklerdir. (artık) Dünyada iken (yapmış olduklarınızı) o ahiret âleminde (size haber vereceğim) sizi dünyadaki amellerinize göre mükâfata ve cezaya kavuşturacağım, artık bu âkibeti dikkate alıp da ona göre hayatınızı, fill ve hareketlerinizi tanzime gayret ediniz. “Rivayete göre” Saad ibni Ebi Vakkas” Radiyallahü anh, İslâmiyet’i kabul edince annesi “Hemme Binti Ebi Süftan” bunu işitmiş, “Ey Sad senin İslâmiyet’i kabul ettiğini haber aldım, vallahi ben daima güneş altına duracağım, hiçbir evin gölgesinde bulunmayacağım ve yemek içmek de bana haram olsun, sen Muhammed’i -Aleyhisselâminkâr edinceye kadar” demiş ve üç gün kadar öyle yemeksizin, içmeksizin güneşın sıcak ışıkları altında durmuş. Hz. Sad ise ona itaat etmemiş yüz canım olsa da hepsini birer birer çıkaracak olsa ben yine Muhammed Aleyhiselâm’ı inkâr etmem demiş, sonra da Peygamberin huzuruna gelerek annesinin o halinden şikâyette bulunmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur. Demek ki: Bir kimseye anası, babası ne kadar ısrar etseler de meşruluğu bilinmeyen bir hususta onlara itaat edilmesi câiz bulunmuyor. Artık meşru olmadığı bilinen, bazı deliller ile sabit bir husus hakkında onlara ısrarları halinde itaat câiz olmadığı gibi ısrar etmemeleri halinde de hiçbir şekilde itaat edilmesi câiz olamaz. Böyle bır itaat, insanı intihara, ebedî helâki gerektiren dinden dönmeye sevketmek demektir. Binaenaleyh böyle bir hususta herhangi bir kimseye nasıl itaat edilebilir?.

9. O kimseler ki: îmân ettiler ve iyi işler yaptılar elbette onları sâlihler arasına katacağız.

9. (O kimseler ki) Dinsizlikten kaçınarak (îman ettiler) İslâm dinini kabul eylediler, (ve) bu îmanlarını kuvvetlendirmek için (iyi işlerdebulundular) üzerlerine düşen dinî vazifeleri yerine getirmeye çalıştılar (elbette onları) böyle îman ile güzel ameller ile vasıflanan kulları (salihler arasına girdireceğizdir) onları Peygamberler ile, veliler ile beraber toplayacağız, yahut onları o mübârek zatlar ile cennetlere sokacağız. O zatlar ki, durumlarını düzeltme husunda maharet sahibidirler. Durumu düzeltmek ise müminlerin derecelerinin son noktasıdır, umulan olgunluğun gayesidir. Böyle bir gayeye ulaşmak için her insan, kalbini îman nuru ile aydınlatmaya, vücudunu güzel amellerle süslemeye çalışıp durmalı değil midir?. Ve başarı Allah’tandır.

10. Ve insanlardan öylesi de vardır ki, Allah’a îmân ettik der. Sonra Allah uğrunda bir eziyete uğrasa insanların işkencesini Allah’ın azabı gibi telakki eder. Andolsun ki, Rabbinden bir zafer gelecek olunca da elbette diyeceklerdir ki: Biz de muhakkak sizinle beraber bulunduk. Allah, âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?

10. Bu mübârek âyetler de îman iddiasında bulunan münafıkların dünyevî bir sıkıntıyı, Allah’ın azabı gibi saydıklarını ve müminlere bir zafer yüz gösterince kendilerinin de o müminlerin ile beraber olduklarını iddia ettiklerini bildiriyor. Ve bütün müminlerin de münafıkların da kalblerinden geçenleri Cenab-ı Hak’kın bildiğini ihtar buyuruyor. Galip gelen kâfirlerin de müminleri hak yolundan ayırmak için nasıl bâtıl tekliflerde bulunduklarını ve o kâfirlerin ahirette kimseye yardım edemiyeceklerini, bilakis kendilerinin de, başkalarının da yüklerini yüklenerek nasıl büyük bir cezaya çarpılacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ, insanların müminler ile kâfirler kısımlarına ayrılmış olduklarını yukarıda bildirdiği gibi üçüncü kısımı da münafıkların oluşturduğunu şöylece beyan buyuruyor. (ve insanlardanöylesi de vardır ki) Müminlere karşı biz (Allah’a îman ettik der) kendisini müslüman gösterir (sonra Allah uğrunda bir eziyete uğrasa) îmanından dolayı kâfirler onu bir azaba uğratacak olsalar (insanların işkencesini) kâfirler tarafından kendisine isabet eden eza ve cefayı (Allah’ın azabı gibi görür) o eza ve cefayı, Allah’ın azabı gibi şiddetli sayarak dininden döner, ve bunu açıkça gösterir. Halbuki, bu münafıkça, dininden dönme hareketinden dolayı ahirette uğrayacağı ilâhi azap, her türlü dünyevî eziyetlerin, mahrumiyetlerin üstündedir. Ne yazık ki, bunu takdir edemez.

“Gam değildir gide dünya, kala din”

“Gam odur kim kala dünya, gide din”

Evet.. Münafıklar, öyle kimselerdir ki, onlar yalnız dünyevî menfaatler arkasında koşarlar. İşte Cenab-ı Hak, buyuruyor ki: (Andolsun ki Rabbinden) Müminler için (bir nusret) bir feth ve zafer, bir ganimet malı (gelecek olunca da elbette) o münafıklar (diyeceklerdir ki: biz de muhakkak sizinle beraber bulunduk) biz de îman hususunda sizinle beraberiz. Artık bizi de o ganimet, mallarına ortak kılın, biz de onlardan birer hisse alalım. (Allah, âlemlerin kalplerinde olanı en iyi bilen değil midir?.) elbette o kâinatın yaratıcısı, bütün mahlûkatın hallerini tamamen bilmektedir, bütün kullarının kalplerinden geçenler Allah katında malûmdur. Artık şüphe yok ki, o münafıkların kalplerindeki nifakı, o kâfirlere karşı gösterdikleri eğilimleri de sonsuz olan muazzam ilmiyle tamamen bilmektedir. Buna inanıyoruz. “Tefsirülmerâğı” de deniliyor ki: Bu âyeti kerime, bir rivayete göre “Ayyas bin Ebi Rebiya” hakkında nazil olmuştur. Bu zat, müslüman olmuş, hicrette bulunmuştu. Sonra ona bir kardeşleri Ebu Cehl ile Haris tarafından döğülmüş, eziyetlere uğramış olduğu için dinini değiştirmişti. Daha sonra uzun bir müddet yaşamış, îmanını yenileyerek güzelce müslüman olmuştur.

11. Ve elbette ki, Allah îmân edenleri bilir ve münafık olanları da bilir.

11. Evet.. (Ve elbette ki, Allah) o Yüce Yaratıcı (îman edenleri bilir) samimi surette mümin olanları bilir, onları ebedî saadete eriştirir (ve münafık olanları da bilir) onların da cezalarını verir. İnsanlar, bu hakikati bilip ona göre hareketlerini güzelce tanzim etmeli değil midirler?. Kâfirlerin sözlerine bakıp da münafıkca bir vaziyet almak, ciddi surette müslüman olmamak, insan için nasıl uygun olabilir?.

12. Ve o kâfir olanlar, îmân edenlere dedi ki: Bizim yolumuza tâbi olun ve biz sizin hatalarınızı yüklenelim. Halbuki, onlar, bunların hatâlarından bir şey yüklenici değildirler, şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır.

12. (Ve o kâfir olanlar) Zaten İslâmiyet düşmanlarıdır, onların sözlerine iltifat edilebilir mi?. Onlar (îman edenlere) açık ve gizli olarak mümin bulunan zatlara, onları aldatmak için (dedi) ler (ki:) ey Müslümanlar!. (bizim yolumuza tâbi olun) Din hususunda bizim takip ettiğimiz yolu takibedin, İslamiyetten ayrılın, korkmayınız (biz sizin hatalarınızı yüklenelim) eğer İslâmiyet’ten geri dönmek, bir hâtâ, bir günah ise ondan dolayı ahirette hesaba çekilecek iseniz, onun cezasını biz yükleniriz, sizi sorgulamadan kurtarırız (halbuki, onlar) o müslümanlar dinden dönmeye sevketmek isteyen kâfirler (bunların) bu müminlerin (hatalarından dolayı bir şey yüklenici değildirler) onlar, saptıracakları müminlerin hatalarını yüklenerek o müminleri mes’uliyetten kurtarmaya asla kâdir olamazlar. Onlar, gerçeğe aykırı bir iddiada bulunuyorlar, bu suretle de müslümanları aldatmaya çalışiyorlar. (Şüphe yok ki, onlar elbette yalancılardır) Evet.. Onlar, kendi dinlerinin doğru olduğunu söylerler ki, bu da bir yalandır. “Tefsiri Keşşaf” sahibi diyor ki:Müslüman adını alan bazı kimseleri görürsün ki, arkadaşını bir günaha sevk için ona cesaret vermek için der ki: “Şunu sen yap, onun günahı benim boynuma” birçok cahil zayıf kimselerde bu söze aldanarak öyle yasak bir şeyi işlemiş olur. Binaenaleyh akıllı, düşünen insanlar için lâzımdır ki, onun bunun heves ve arzuları doğrultusundaki sözlerine, güvencelerine kıymet vermeyip dinî terbiyeye, İslâmi ahlâka aykırı olan şeylere meyletmekten son derece kaçınsınlar.

13. Ve elbetteki, onlar kendi ağırlıklarını ve kendi ağırlıklarıyla beraber nice ağırlıkları da yükleneceklerdir. Ve elbette iftira ettikleri şeylerden kıyamet gününde sorguya çekileceklerdir.

13. (Ve elbetteki) Andolsun ki (onlar kendi ağırlıklarını) yükleneceklerdir. Ahirette kendi hatalarının, küfürlerinin yükünü taşıyacaklardır (ve kendi ağırlıklariyle beraber nice ağırlıkları da yükleneceklerdir.) başkalarını sapıtmaya çalıştıklarından dolayı da ayrıca azaba uğrayacaklar, pek büyük mesuliyetler altında kalacaklardır. O sapıklığa uğrayanlar da bu yüzden ayrıca azap görecekler kendi kötü iradelerinin cezasını görüp duracaklardır, bunların azabını başkaları yüklenmiş olmayacaktır. (ve elbette) O kâfirler dünyada iken (iftira ettikleri şeylerden) yalan yere söyledikleri sözlerden, uydurdukları bâtıl iddialardan ve kısacası azdırdıkları kimselerin yüklerini yükleneceklerine dair lakırdılarından (kıyamet gününde) sırf kınamak için, azarlamak için (sual olunacaklardır) Evet.. Onlara çıkışmak için denilecektir ki: Neden dünyada öyle çok kötü niyetli ve şeytanca bir halde yaşadınız?. Hem kendinizi küfre düşürdünüz, hem de başkalarını saptırmaya çalıştınız. Şimdi işte o çirkin amelerinizin cezasına kavuşmuş oldunuz. İşte küfrün, başkalarını dinsizliğe sevketmek isteyenlerin pek müthiş âkibeti!.