NAHL SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek sûre, Mekke’i Mükerreme’de inmiştir. (128) âyeti celîleyi içermektedir. Ancak İbni Abbas Radiallahü Anhtan bir rivayete göre (95, 96, 97) inci âyetleri Hazreti Hamza’nın şehid olmasından sonra Medine-i Münevvere’de inmiştir. Diğer bir rivayete göre de (110, 126) ıncı âyetleri de Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Bu mukaddes sûre, birçok güzel, eşsiz kudret eserini nazarı dikkatlere sunmaktadır. Bu tabiat alemindeki nice varlıkların insanlara hizmet ettiğini ve faydalı olduğunu bildirmektedir. İnsanların da seçkin bir mahlûk olup üstün bir varlığa sahip bulunduklarını beyan buyurmaktadır, insanlığın hidayet ve saadete kavuşmaları için ilâhî vahye mazhar bulunmuş olan Yüce peygamberine muhtaç bulunduklarını açıklamaktadır ve birnice ilâhî nimetlere işaret ederek beşeriyeti şükür vazifesini yerine getirmeye davet ve insanların amellerinden mes’ul olacaklarını ihtar eylemektedir. Bu cihetle bu mübarek süreye “Nlam Sûresi” adı da verilmiştir. Bununla beraber ilâhî eserlerin ehemmiyetine, faidelerine pek kıymetli bir numune olmak üzere de bal arılarının kavuştukları ilham ve güç sayesinde ne kadar hayat için yararlı bir gıda kaynağı vücude getirmekte olduklarına dikkatlerimizi çekmektedir. Bu münasebetle de bu sûre-i celileye Nahl Sûresi adı verilmiştir. Evet.. Bu mübarek Sûre gösteriyor ki: Bal arıları birer küçük mahlûk oldukları halde Cenab’ı Hak’kın verdiği bir kabiliyetle büyük bir eser vücude getirebiliyorlar. Yaptıkları peteklere verdikleri geometrik bir şekil, nekadar mühim ve ne kadar faideli bir gayeye yöneliktir. Meydana getirdikleri balların renkleri, tatları, kokuları farklıdır. Bu ballar pek leziz, maddî hayatımız için pek faideli bulunmaktadır. Artık öyle bir küçük mahlukun o kadar san’atkârca, nefis bir muhafaza içinde o kadar lezzetli bir hayat kaynağı vücude getirmesi, onun öyle büyük bir kabiliyete sahip bulunması, bir ilâhî ilham bir ilâhî ihsan değil de nedir?. Artık her düşünen insan bundan da sonuç çıkarabilir ki, bu zayıf, cılız mahlûka bu kadar bir kabiliyet ihsan buyuran bir Yüce Yaratıcı, bir Yüce Peygamberini de ilâhî vahyine mazhar ederek onu bütün insanlık için manevî, ebedî bir hayata, bir selâmet ve saadete vesile olacak apaçık bir kitaba kavuşturabilir. Nitekim de kavuşturmuştur. İşte Kur’an-ı Kerim, böyle apaçık bir kitaptır, bu bir sonsuz mucizedir, Allah’ın Yüceliğine pek açık bir delildir, insanlık için bir manevî gıdadır, bir hidâyet vesilesidir, onlara dînî, ictimâî, ahlâkî vazifelerini telkin buyurmaktadır. İşte bu sûre-i celilede bütün bu gibi uyanma vesilesi, kurtuluş sebebi olacak hususlara nazarı dikkatimizi çekmektedir.

1. Allah Teâlâ’nın emri geldi, artık onu acele istemeyiniz, Hak Tealâ onların ortak koştukları şeylerden uzak ve çok yücedir.

1. Bu mübarek âyetler, sorgulamaya tâbi olacakları evvelce bildirilmiş olan müşriklere o sorgulama gününün gelmiş gibi yaklaştığını ve Allah’ın zâtının ortaktan uzak olduğunu ihtar etmektedir. Ve o Yüce Yaratıcının insanları korkutmak için dilediği zata ilâhî vahyini melekler vasıtasıyle indireceğini bildirmektedir. Ve Cenab-ı Hak’kın gökleri ve yeri yaratmış olduğunu ve insanı da bir damla sudan vücude getirmiş olduğu halde onun açık bir düşman kesilmiş bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah Teâlâ’nın emri geldi) yani: Kıyametin alâmetleri ve bir kısımazaplar ortaya çıkmış bulundu veyahut kıyametin kendisi geliverdi, onun gelmesi, muhakkak olduğu için böyle geçmiş zaman kipi, gelecek zaman kipi yerinde zikredilmiştir. Gelecektir mânâsında olmak üzere “geldi” denilmiştir. Gerçekte de kıyamet ne kadar geç gelecek olsa da geçmiş ve gelecek milyarlarca zamana göre onun geleceği vakit, âdeta gelip çatmış demektir. (Artık onu acele istemeyiniz) daha gelmesinden evvel vukuunu beklemeyiniz. Çünkü o herhalde vâki olacaktır. Onun hemen meydana gelmesini istemeye ihtiyaç yok. Bu âyeti celilenin nuzul sebebi hakkında deniliyor ki:

Kıyamet yaklaştı. (Kamer, 54/1) âyeti inince kâfirler, bakalım ne vakit meydana gelecek diye söylenmişler bu hâdise gecikince, biz kıyamet adına bir şey göremiyoruz demeğe başlamışlar, bunun üzerine de

İnsanların hesaba çekilecekleri (gün) yaklaştı (Enbiya, 21/1) âyeti kerimesi nâzil olmuş, bundan da korkmuşlar, beklemeye başlamışlar, günler uzayınca demişler ki: “Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- biz senin bizi korkutur olduğun şeylerden hiç birini görmüyoruz.

Bunların bu alaycı lâkırdıları üzerine de işbu: 

âyeti celilesi inmiştir. Bunun vahiy yoluyla alan Resûl-i Ekrem, yerinden fırlayıp kalkmış, insanlar da başlarını kaldırarak kıyametin hakikaten derhâl geleceğini sanmışlardı.

Bunumüteakip de: ilâhî emri tecelli etmiş, müslümanlar tatmin olmaya başlamışlar, fakat müşrikler demiş ki: Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- Farzet ki, senin sözün bizce kabul edilmiş olsun, fakat biz putlarımıza ibadet ederiz ki, bize Allah katında şefaatde bulunsunlar, artık onlar bizi o kıyamet azabından kurtarırlar. Bunların bu cahilce sözlerini red için de buyuruldu ki, Hak Teâlâ (onların şerîk koştukları şeylerden uzaktır ve çok yücedir) O Yüce Yaratıcının mülkünde, idaresinde kendisinin bir ortak ve benzeri yoktur, onun yüce şanı bundan uzaktır. Onun rızası olmadıkça kimsenin şefaate selahiyeti olamaz. Artık ey müşrikler!. O batıl putlarınız, o maddeden yapılan âdi şeyler size nasıl şefaat ederek sizi Allah’ın azabından kurtarabilirler?. Bunu hiç düşünmez misiniz?. O Kerem sahibi Yaratıcının bu âlemdeki tasarruflarını güzelce düşünmeli değil midir?.

2. O, kullarından dilediği üzerine kendi emrinden ruh ile melekleri indirir ki, korkutunuz. Şüphe yok ki, benden başka ilâh yoktur. Artık benden korkunuz.

2. O Yüce Mabud (kullarından dilediği) zat (üzerine) herhangi bir Peygamberine (kendi emrinden) kendi ilâhî iradesine göre (ruh ile melekleri indirir) Cibril’i Emin ile diğer meleklerini yeryüzüne gönderir, yahut manevî bir ruh olan Kur’an’ı Kerim ile ve diğer semavî kitaplar ile Cibril’i Emin’i yeryüzüne sevkeder. Ve buyurur (ki) Ey Peygamberler!. Kâfirleri azap ile (korkutunuz) onlara ilâhî azabı hatırlatınız, (şüphe yok ki, benden başka ilâh yoktur) ibadete lâyık olan ancak benim kutsal zâlimdir. (Artık) Ey ilâhî azabın gelmesini acele eden inkarcılar!. (benden korkunuz) benim emrime muhalefet ederek öyle putlara, fani mahlûklara tapınıp durmayınız, onlardan birfâide beklemeyiniz, öyle Allah’ın birliğine aykırı hareketlere cür’et edip de kendinizi ebedî azaba uğratmayınız.

3. Gökleri ve yeri hak ile yaratmıştır. O kendisine ortak koştukları şeylerden çok yücedir.

3. Evet.. Ey insanlar!. Bir kere kudret eserlerine bakınız. O Yüce Yaratıcı (gökleri ve yeri hak ile) üstün bir şekille, lâyık bir üslup ile, bir menfaat ve hikmete uygun suretle (yaratmıştır.) Onları yüce kudretiyle varlık sahasına getirmiştir. Artık o Kerem sahibi Yaratıcının şanının yüceliği, zâtının kutsallığı şüphesiz son derece açıktır. O (kendisine ortak koştukları şeylerden çok yücedir) öyle fanî mahluklar, o ezelî ve ebedî olan Yüce Yaratıcıya nasıl ortak olabilirler?. O ortak ve benzerden uzak olan kâinatın Yaratıcının nice eşsiz eserleri meydana getirmiş olduğunu ayrı ayrı nazarı dikkate almalı değil midir?.

4. İnsanı bir damla sudan yaratmıştır. Böyle iken, o, apaçık bir düşmandır.

4. Evet.. Kerem sahibi Yaratıcı (insanı) bu çeşit mahlûkları (bir nutfeden yaratmıştır.) Hazreti Adem’i mutlak bir sudan vücude getirmiş, onun evlât ve torunlarını da bütün neslini de his ve şuurdan yoksun, birer hususî damladan ibaret olan birer meniden insanlık alanına çıkarmıştır. Artık o Yüce Yaratıcının kudreti, hikmet ve lütfu (böyle) açık (iken o) insan (apaçık bir düşmandır) kendisini vücude getirmiş olan kerem sahibi Yaratıcısını inkâra cür’et eder, kendisinin, hayalî, akıl ve şuurdan mahrum bir tabiatın eseri olduğunu iddiada bulunur. Kendisinin tekrar hayata kavuşturulacağına inanmaz. Gözlerinin önünde parlayan birnice eşsiz eserleri İlim ve hikmet sahibi bir yaratıcının varlığına şahadet edip dururken bunu güzelce düşünüp takdir ve tasdik eylemez. Ne büyük bir cehalet!.

5. Ve ehli hayvanları da yaratmıştır ki, siziniçin onlarda korunmak vardır ve menfaatler vardır ve onlardan yersiniz.

5. Bu mübarek âyetler, yer yüzünde insanlardan sonra en şerefli, en faideli olan bir kısım hayat sahiplerinin varlığını, ehemmiyetini gösteriyor. O gibi nimetlerin kadrini takdir ve Yaratıcısını tasdik etmenin lüzumuna işaret ediyor. Kâinatın Yaratıcısının varlığına şahitlik eden o gibi eserler meydanda iken artık hiçbir kimsenin Kerem sahibi Yaratıcısını bilip tasdik etmemesinden dolayı mazeret ileri sürmeye selahiyeti bulunmadığını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) o Yüce Yaratıcı (ehli hayvanları da yaratmıştır ki) onlar sekiz çift teşkil eden erkek ve dişi koyunlardan, keçilerden, develerden ve sığırlardan ibarettir. Ey insanlar!. (Sizin için onlar da) o hayvanlar da (korunmak vardır) onlardan elbiseler, sergiler vesaire yaparak kendinizi korumuş olursunuz (ve) sizin için başkaca (menfaatler) de (vardır) onların yavrularından, sütlerinden de istifade edersiniz ve onları satarak ticaretinize genişlik de verirsiniz (ve onlardan yersiniz) onlar sizin geçiminiz! temine başlıca bir vesilede bulunmuş olurlar.

6. Ve sizin için onları akşamleyin getirdiğiniz ve sabahleyin salıverdiğiniz sırada bir güzellik vardır.

6. (Ve) Ey insanlar!, (sizin için onları) o ehli hayvanları (akşamleyin) otlak yerlerinden evlerinize (getirdiğiniz) vakitte (ve) onları (sabahleyin) otlak yerlerine (sahverdiğiniz sırada bir ziynet vardır) onlar sahipleri için birer güzel manzara teşkil ederler ve sahiplerinin servete nimete kavuştuğuna birer alamet olacağından bu sebeple de bir kalp ferahlığına vesile bulunmuş olurlar.

7. Ve sizin ağırlıklarınızı yüklenirler, bir beldeye kadar ki, siz o beldeye nefisî bir zorluk olmaksızın kavuşamazsınız, şüphe yok ki, Rabbiniz elbette çok esirgeyicidir, çokmerhametlidir.

7. (Ve) bu ehli hayvanların daha nice faydaları vardır. Kısacası bunların bir kısmı (sizin ağırlıklarınızı yüklenirler) yurdunuzdan çıkıp başka bir yere gideceğiniz zaman bir kısım eşyanızı onlar taşırlar (bir beldeye kadar ki, siz o beldeye) piyade olarak kolay kolay gidemezsiniz (nefsî bir zorluk olmaksızın) kendi nefsinizi yormaksızın, bir meşakkate düşürmeksizin (kavuşacak olamazsınız) meselâ: Yaya olarak Mekke’i Mükerreme’den Yemen’e, Şam’a veya Mısır’a kolaylıkla varamazsınız. Bütün insanlar hakkında sözkonusu olan tabii durum böyledir. Aslında bazı zatlar, bir keramet eseri olarak uzak mesafelere mekanı atlarcasına geçmek suretiyle pek kolayca varabilirler. Fakat bu, hususî bir ilâhî lütuftur. Bu, keramet kabilindendir, bunun vukuu bir kısım deliller ile sabittir. Bu da yine bir kısım seçkin zatlar hakkında başka bir ilâhî lütuftan ibarettir. (Şüphe yok ki) ey insanlar!. Sizin (Rab’biniz elbette çok esirgeyicidir.) Kendisine sığınanları fazlasiyle korur ve (çok merhametlidir) mahlûkatı hakkında rahmeti, yardımı pek fazladır.

8. Ve kendilerine binmeniz için ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri de yaratmıştır. Ve sizin bilemiyeceğiniz daha nice şeyleri de yaratacaktır.

8. (Ve) O Kerem sahibi yaratıcı, ey insanlar!, (kendilerine binmeniz için) onların vasıtalariyle istediğiniz yerlere gidebilmeniz için (ve bir ziynet olarak atları, katırları ve merkepleri) de yaratmıştır. Bunlardan daima istifade eder durursunuz. Bununla beraber (daha nice şeyleri de yaratacaktır.) onlardan istikbalde yararlanacaksınız. Nitekim yaratmıştır ve daima yaratmaktadır. İşte trenler, otomobiller, bisikletler, uçaklar bu cümledendir. Cenab-ı Allah’ın insanlara verdiği büyük bir kabiliyet ile bunlar vakit vakit medeniyet âleminde ortayaçıkmaktadır. Bütün bunlar birer ilâhî ihsandır, istikbalde de daha nice şeyler Allah’ın kudreti ile varlık alanına gelecektir. “Bu âyeti kerimede bu hayvanların yalnız binilmek için yaratıldığı zikredilmiştir. Eğer etlerinin yenilmesi caiz olsa idi o daha büyük bir nimet olacağı için o da zikredilirdi. İşte İmamı Âzam ve İmamı Mâlik, bununla delil getirerek böyle at, katır ve eşek etlerinin yenilmesininin haram olduğunu kabul etmiştir. Fakat İmamı Şafiî ile bazı İslâm hukukçuları at etinin helâl olduğuna inanmaktadırlar. Katırlar ile eşeklerin etleri ise bu zatlarca da helâl değildir.

9. Ve kasdedilen doğru yolu beyan etmek te, Allah Teâlâ’ya aittir. Bununla beraber ondan sapan da vardır ve eğer Allah Teâlâ dilese idi elbette sizi toptan hidayete erdirirdi.

9. (Ve) istenilen (doğru yolu beyanda Allah Teâlâ’ya aittir) her şeyi İlim ve kudretiyle kuşatan âlemlerin Yaratıcısı bir doğru yol olan ilâhî dinini, şer’î hükümlerini kullarına Peygamberleri vasıtasiyle bildirmiştir. Artık bir kimsenin kendi cehaletin, mazeret makamında ileri sürmesine imkân kalmamıştır. (Bununla beraber ondan) o yol cinsinden (sapık) doğru olmayan, haktan bâtıla meyilli (olanı da vardır) ki, o da sapıklık yoludur, nefsin ve arzunun yoludur, çeşitli dinsizlikler yoludur. Birçok kimseler, böyle bir yolu takip etmiştir. (Ve eğer Allah Teâlâ dileseydi elbette) ey insanlar!, (sizi top yekün hidayete erdirirdi.) Hepinizi de bir doğru yola zorla sevk ederdi. Fakat bu, Allah’ın hikmetine aykırı bulunmuştur. O Hikmet sahibi Yaratıcı insanlığı yaratmış, ona bir kabiliyet vermiş, onu bu imtihan dairesine getirmiştir ve kendisine bir irade, bir ihtiyar kuvveti vermiş ve kendisine doğru olan yolu da Peygamberleri ve kitapları vasıtasiyle göstermiştir. Artık kendi kabiliyetini, iradesini güzelce kullananları hidayet yoluna erdirir,bunun tersini yapanları da sapıklık yolunda bırakır, onları zorla doğru yola sevketmez. Çünkü öyle zorlamaya dayalı olan bir imân, makbul değildir ki, sahibi için bir hidayet vesilesi olsun.

10. O, o Kerem sahibi yaratıcı dır ki: Sizin için gökten bir su indirdi. Ondan bir içilecek şey vardır ve ondan bitkiler yetişir, onda hayvanlarınızı otlatırsınız.

10. Bu mübarek âyetler de hikmet sahibi yaratıcının kudretine, lûtuf ve ihsânına birer açık delil olan diğer bir takım eşsiz varlıklara bir takım faydalı, ışık saçan, ibret veren eserlere nazarı dikkatlerimizi çekmektedir. Şöyle ki: (o) ilahlık ve Yaratıcılık sıfatına sahip olan zat, başka değil, ancak (o) Kerem Sahibi Yaratıcı (dır ki, sizin) istif adeniz (için gökten) sema tarafından veya bulutlardan (bir su indirdi) su nevinden olan yağmuru yağdırdı ve sizin için (ondan) o sudan (bir içilecek şey vardır) onun bir kısmını içersiniz (ve ondan bitkiler) ağaçlar, otlar, çiçekler biter (yetişir) onlardan daima istifade edersiniz (onda) o bitkiler sahasında hayvanlarınızı (otlatırsınız) onların yiyeceklerini o sayede temin etmiş olursunuz. Ne büyük bir nimet!.

11. Allah Teâlâ onunla sizin için ekin, zeytin, hurma ağaçları, üzümler ve meyvelerin hepsinden yetiştirir. Şüphe yok ki, bunda düşünecek olan bir kavim için elbette bir ibret vardır.

11. Allah Teâlâ (onunla) o gökten indirdiği su ile (sizin için) Ey insanlar!. Buğday, arpa, pirinç gibi (ekin) denilen hububatı bitirir (zeytin, hurma ağaçları) gibi faideli, kıymetli şeyleri vücude getirir ve bir nevi meyve ve gıda mahiyetinde olan (üzümler)! yaratır (ve meyvelerin hepsinden) çeşit çeşit yemişler (yetiştirir) kullarına bu çeşitli nimetleri nasip buyurur. (Şüphe yok ki, bunda) böyle suları indirmesinde ve o kadar çeşitli şeyleri yaratmasında (düşünecek olan bir kavim için)böyle eserlerden yaratıcısının kudretini, yüceliğini düşünecek bir cemaat için (elbette bir ibret vardır) bunları yaratan zatın birliğine, ilahlığına, kudret ve büyüklüğüne işaret eden pek büyük bir alâmet vardır. Evet.. Düşünen bir insan, yalnız bir goncanın bile rengini, güzelliğini, büyüyüp gelişme şeklini düşününce onun ne kadar büyük bir ilâhî kudret eseri olduğunu derhal anlar.

“Varlığın bilme ne hâcet Küre-i âlem ile”

“Yeter isbatına halk ettiği bir zerre bile”

12. Ve sizin için geceyi, gündüzü, güneşi, ayı sizin hizmetinize verdi. Yıldızlar da onun emriyle hareket ederler. Muhakkak ki, bunda akıllıca düşünen bir kavim için elbette büyük âlemetler vardır.

12. (Ve) Ey insanlar!. Şunu da düşününüz ki, o Yüce Yaratıcı (sizin için) hayatınızı,. geçiminizi, durum ve fiillerinizi temin ve tanzim için (geceyi, gündüzü) meydana getirmektedir ki, geceleri rahat edersiniz, gündüzleri de geçiminizi kazanmaya çalışırsınız. Yine sizin için (güneşi, ayı) da (emrinize verdi) bunlardan da dilediğiniz şekilde istifade eder, ışıklarından, nûrlarından yararlanırsınız. (Yıldızlar da onun) O Hikmet sahibi Yaratıcının (emriyle) onun iradesiyle, takdiriyle (hareket ederler) onlar çeşitli vaziyetler alırlar ilâhî irade sebebiyle doğar ve batarlar (muhakkak ki, bunda) böyle bütün gök cisimlerinin vesairenin Allah’ın emri sebebiyle hareket etmesinde (akıllı düşünen bir kavim için elbette büyük alâmetler vardır) bunlar bir Yüce Yaratıcının varlığına, kuret ve büyüklüğüne şahitlik eden birer açık, parlak delillerdir, çeşitli kanıtlardır, şahitlerdir. Binaenaleyh fazla tefekküre, düşünmeye gerek yoktur. Bunları yalnız akıllıca düşünmek bile bunları yaratmış olan Hikmet sahibi Yaratıcının varlığını, birliğini, büyüklük ve kudretini güzelce anlamaya kifayet eder. Artık akıllarını kötüye kullanıp da bu hakikatı anlamadanmahrum kalanların yazıklar olsun hallerine!.

13. Ve sizin için yerde renkleri muhtelif olarak neler yaratmış ise şüphe yok onda da öğüt alacak bir kavim için elbette bir ibret vardır.

13. (Ve) Ey insanlar!. O Kerem sahibi Yaratıcı (sizin için yerde renkleri muhtelif) çeşitleri fazla, görünüşleri, durumları, özellikleri başka başka (olarak neler yaratmış) emrinize vermiş (ise) ne kadar öyle sonsuz faideli eserler meydana getirmiş ise (şüphe yok ki, onda da) onların her birinde de (öğüt alacak) nasihat kabul edecek bir durumda bulunan (bir kavim için elbette bir ibret vardır) Artık akıllı, düşünen bir topluluk için lâzımdır ki, Cenab’ı Hakkın böyle kudret eserlerini, eşsiz yaratıklarını gözönüne alarak bunlardan nasihat almış olsunlar, yanlış düşüncelere kapılmayarak hidayet yolunu takibedip dursunlar. Ve Yardım Allah’tandır.

14. Ve o Yüce Yaratıcı dır ki, denizi emrinize vermiştir. Tâki ondan taze bir et yiyesiniz ve ondan giyeceğiniz bir ziynet çıkarasınız. Gemileri de orada yara yara gider bir halde görürsün. Hem lütfunu isteyesiniz, hem de gerektir ki, şükredesiniz.

14. Bu mübarek âyetler de yeryüzündeki bazı yüce kudret eserlerine, yıldızlara ve bunların yaratılışlarındaki gayelere dikkatleri çekmektedir, bu gibi eşsiz eserleri yaratmış olan bir Yüce Yaratıcıya, yaratmak kudretinden mahrum şeylerin ortak olamıyacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) başka değil, yalnız (o) Yüce Yaratıcı (dır ki) Ey insanlar!, (denizi emrinize vermiştir.) ondan dilediğiniz gibi yararlanmada güçlü kılmıştır, (tâki ondan taze bir et yiyesiniz) balıkları avlıyarak onların güzel, taptaze etlerinden istifade edesiniz (ve ondan) o denizden gayret edip (giyeceğiniz) sizin için eşlerinizin kendilerini süsleyecekleri inci ve mercan gibi (bir ziynet) kıymetli, güzel görünüşlü bir şey (çıkarasınız) yine (gemileri de orada) o denizde suları (yara yara gider birhalde) kimisinin gelmekte, kimisinin gitmekte olduğunu, ve onların birçok eşyayı yüklenmiş bulunduğunu (görürsün) bütün bunlar insanlığın menfaatlerine hizmet etmektedir. Bunlar bütün Cenab’ı Hak’kın dilemesiyle, kudretiyle vücude gelmiştir. Bunlar (hem) Cenab-ı Hak’kın (fazlından) lütuf ve kereminden (isteyesiniz diye.) Bu nakil vasıtalariyle ticaretinizi geliştiresiniz ve bu yüzden de rızıklanasınız diye (hem de gerektir ki, şükredesiniz) diye vücude getirilmiştir. Artık lâzımdır ki: Cenab-ı Hak’ka şükrederek kulluk vâzifenizi yerine getirmeye çalışasınız. Eğer o Kerem sahibi Yaratıcının lütuf ve ihsanı olmasa idi bu gibi nakil vasıtaları böyle mükemmel, harikulâde bir şekilde meydana gelmiş olamazdı.

§ Astronomi bilginlerinin açıklınasına göre yer küresinin dörtte üçünü okyanus denilen büyük bir deniz kuşatmıştır. Bu okyanus ise yedi denize ayrılmıştır, İşte insanlar bütün bu denizlerden istifade etmektedirler.

15. Ve yerde sabit dağlar vücuda getirdi, sizi sallayıp muzdarip etmesin diye ve nehirler ve yollar da vücuda getirdi tâki, doğru yolu bulasınız.

15. (Ve) Kerem sahibi Yaratıcı yine bu (yerde) yer küresi üzerinde (sabit dağlar meydana getirdi) bunlar her taraftan dikkatleri çekmektedir. Ey insanlar!. Yeryüzü (sizi sallayıp muztarip etmesin diye) bu dağlar böyle yaratılmıştır. Bunlar vasıtasiyle yerküresinin hareketi hissedilmemekte, sakin bir vaziyette görülüp durmaktadır, (ve) Cenab-ı Hak yeryüzünde (nehirler ve yollar da) meydana getirdi. (tâki, doğru yolu bulasınız) o ırmakların lezzetli sularından içesiniz, hararetinizi giderip, kuvvetinizi temin edesiniz, o yollardan gideceğiniz yerlere doğruca, selâmetle gidebilesiniz ve bu nimetlerin varlığıyla Hak Teâlâ’nın Yaratıcılığına, lütfuna delil getirerek hidayetekavuşasınız. Ne büyük bir ilâhî yardım!.

16. Ve nice alâmetler vücuda getirdi ve onlar yıldızlar ile yollarını doğruturlar.

16. (Ve) o hikmet sahibi yaratıcı, bu âlemde daha (nice alâmetler) varlığına, kudretine şahitlik eden ne kadar muazzam şeyler yarattı, meydana getirdi ki, insanlar bunlardan daima yararlanmaktadırlar. (ve onlar) insanlar, özellikle astroloji ilmini bilen ve ticaret için gece ve gündüz yolculukta bulunan araplar vesaire (yıldızlar ile) karalarda ve denizlerde (yollarını doğruturlar) özellikle karanlık gecelerde Süreyya, Ferkedan, Cedi, Benatünnaş denilen yıldızlara bakarak yollarını takibe muvaffak olurlar.

17. İmdi yaratan zat, yaratamayan kimse gibi midir? Artık iyice düşünmez misiniz?

17. (İmdi) Ey insanlar!. Bir kere insaflıca düşününüz, artık (yaratan zat) gökleri, yerleri, dağları, denizleri, bütün mevcut olanları ve bugün mevcut olmayan şeyleri meydana getiren ve getirecek olan bir Yüce Yaratıcı, bu şeylerden hiç birini (yaratamayan) vücude getiremeyen bir (kimse gibi midir?.) Elbette değildir. Hiçbir mahlûk, yaratanına ortak, denk olabilir mi?. Hiç âciz, şuurdan mahrum, yok olmaya mahkum bir şey, bir kimse için mabud edinilebilir mi? (artık iyice düşünmez misiniz?.) Hiçbir akıllıya lâyık mıdır ki, Yüce Yaratıcının birliğini inkâr etsin, ibadetini terketsin de bir zerreyi bile yoktan yaratmaya kâdir bulunmayan putlara, fani şeylere ibadette bulunsun?, İnsanların vücude getirdikleri şeyler, bütün Cenab-ı Hak’kın yaratmasıyladır, kudret ve iradesiyledir. Kul bir şeyi irade eder, hikmet sahibi Yaratıcı da dilerse onu ilâhî kudretiyle var eder, aksi takdirde hiç bir kimse bir şey meydana çıkaramaz.

“İlâhî sensin ancak kâinatı eyleyen icat”

“Senin zatı aziminden eder mahlukun istimdat”

18. Ve eğer Allah’ın nimetini sayacak olsanız, onu tamamen sayamazsınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

18. Bu mübarek âyetler de ilâhî nimetlerin sonsuz olduğunu ve Allah’ın ilminin her şeyi kuşattığını bildirmektedir. Kâinatın yaratıcısından başka hiç bir kimsenin yaratıcılık, mabûdiyet sıfatına sahip bulunmadığını ve kendilerine tapılan putların hayattan, şuurdan mahrum şeylerden başka bir şey olmadığını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey insanlar!. Kerem sahibi Yaratıcının kudret eserlerini bir kere düşününüz. Özellikle size verdiği nimetleri bir düşününüz, muhakkak ki, siz, bütün insanlık bir araya gelip de (Allah’ın nimetini) onun sizlere olan nimet ve ihsanını (sayacak olsanız, onu tamamen sayamazsınız) o nimetin çeşitlerini, türlerini genel olarak da olsa sayıp tâyin etmeğe kâdir olamazsınız. Sizleri hayata, afiyete, beden sıhhatine, sağlam akla, sağlıklı düşünceye kavuşturmuştur. Sizleri hayata, afiyete, beden sıhhatine, sağlam akla, sağlıklı düşünceye kavuşturmuştur. Sizlere görmek, işitmek, anlamak harekette bulunmak gibi kuvvetler vermiştir. Sizler için nice nefis, lezzetli yiyecekler, meyveler meydana getirmiştir. Sizin için nice nakil vasıtaları, nice kıymetli seyahat sahaları yaratmıştır. Artık bu nimetlerin kadrini bilmek, şükrünü yerine getirmeye çalışmak bir kulluk vazifesi değil midir? (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır) o gibi vazifelerinizdeki kusurlarınızdan dolayı da hakkınızda affı ve mağfireti tecelli eder ki, bu da pek büyük bir nimettir. (Ve) o Kerem sahibi Yaratıcı (çok merhametlidir.) sizi kusurlarınız sebebiyle hemen kesip atmıyor, size yine mühlet veriyor, sizi yine rızıklandırıyor. Bütün bunlar da birer büyük nimettir. Ne muazzam bir ilâhî lütuf!.

19. Ve Allah Teâlâ gizlediğiniz şeyi de veaçıkladığınız şeyi de bilir.

19. (Ve) Ey insanlar!. Ey isyankâr kullar!. Muhakkak ki (Allah Teâlâ) sizin kalben düşündüğünüz (gizlediğiniz şeyi de) bilir. O Yüce Mabuda karşı hiçbir şey gizli kalamaz (ve) sizin (açıkladığınız şeyi de bilir) sizin itikadınızı da, kalbinizden geçirdiklerinizi de, açıkça yaptığınız her hareketinizi de tamamen bilicidir. O Yüce Yaratıcı için gizli ve açık olan şeyler aynıdır. Binaenaleyh o ezelî mabud, bir kısım kâfirlerin Hazret-i Peygambere karşı, İslâm dinine karşı içlerinde gizledikleri şeyleri ve o mübarek zata ve onun dinine karşı açıkça gösterdikleri düşmanlıkları, tecavüzler! de tamamen bilmektedir. Böyle bir gen-iş İlim, ancak ilahlığa sahip olan bir Yüce Yaratıcıya mahsustur. Artık onun ilahlığını, birliğini güzelce bilmeli, onun nimetlerine şükür etmeli, onun hükümlerine muhalefetten kaçınmalı değil midir?

20. Ve Allah Teâlâ’dan başka kendilerine tapındıkları şeyler hiç bir şey yaratamazlar. Halbuki, onlar yaratılmışlardır.

20. (Ve) halbuki, o kâfirlerin (Allah Teâlâ’dan başka kendilerine tapındıkları) şeyler, o kendilerine ilahlık, mabudluk isnat eyledikleri putlar (hiçbir şey yaratamazlar) hiç bir şeyi yoktan var edip meydana çıkaramazlar (halbuki onlar yaratılırlar) onlar taşlardan vesaireden şekillenmiş şeylerden ibarettirler. Artık onlar nasıl yaratıcılık, mabudluk sıfatına sahip olabilirler?. Bu ilâhî beyan, büyük bir tenbihi ve müşrikler hakkında mühim bir tehdidi içermektedir.

21. Onlar ölülerdir, diriler değildirler ve ne zaman insanların diriltileceklerini de anlayamazlar.

21. Evet.. Onlar, o putlar (ölülerdir) ruhsuz maddelerden ibarettirler (Diriler değildirler) hayatsız şeylerdir. Artık onlar ibadete nasıl lâyık olabilirler?. İbadete lâyık olan is’â ancakölmeyen bir diri olan Allah Teâlâ’dan başkası değildir. (Ve) o tapılan mahluklar insanların ne zaman (dîriltileceklerini de) kabirlerinden kaldırılarak yeniden hayata kavuşturulacakları zamanı da bilip (anlayamazlar) artık onlar tapınılmaya nasıl lâyık olabilirler? Yahut: O putlar da kıyamet gününde geçici olarak hayata erdirilip kendilerine tapmış olanları yalanlayacaklardır. Fakat kendilerinin böyle bir hayata kavuşacaklarını o putlar bilemezler. Diğer bir görüşe göre de bazı kâfirler, meleklere, insanlara tapmışlardır. Halbuki melekler de kıyametten evvel öleceklerdir, bütün insanlar da ölmüş bulunacaklardır. Bunlardan hiç biri ne vakit diriltilerek mahşere sevkedileceklerini bilmezler. Artık bunlara tapılabilir mi?. İlahlığa sahip olan bir zat ise yaratılmaktan, ölmekten, cehaletten uzaktır. Şüphesiz buna inandık.

22. Sizin mabudunuz, bir tek mabutdur. Ahirete imân etmeyenler ise onların kalpleri inkâr edicidir ve onlar kibirlenen kimselerdir.

22. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliğini beyan ederek müşrikleri reddetmektedir. Putperestlerin ne için öyle bir sapıklığa düşmüş, küfürlerinde ısrarlı olduklarını bildiriyor. Ve kâfirlerin Kur’an’ı Kerim hakkında ne gibi bir isnâda cür’et etmiş olduklarını ve onların ne kadar büyük bir sorumlulukla karşı karşıya bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. Yaratıcınızın, mabûdunuzun varlığına, birliğine, kudret ve büyüklüğüne ait âyetleri, alâmetleri görüp duruyorsunuz. Artık şüphe yok ki, (sizin mabudunuz) kendisine kullukta bulunmanız icabeden Yaratıcınız (bir tek mabûtdur) ilahlıkla, mabutlukla vasıflanmış olan yalnız o’dur, onun ortak ve benzeri yoktur (ahirete İman etmeyenler ise) -bir kıyametin vukuuna, bir ahiret yurdunun mevcudiyetine inanmayanlar ise en büyük bir imân esasından mahrum bulunmuş olurlar. Çünkü ahirete imân,pek büyük bir esastır, insanlığın fiil ve hareketlerini tanzime, ahlâkını yüceltmeye kendisini ibadet ve itaate şevke mühim bir vesiledir. Artık (onların) o inkârcıların (kalpleri inkâr edicidir) o kadar âyetlerin, delillerin mevcudiyetine rağmen onlar yine Allah’ı, Allah’ın birliğini, ahiret gününü inkâr etmektedirler. (Ve onlar kibirlenen kimselerdir) onlar kendilerine büyük bir kıymet verirler, vicdanları yüce hislerden mahrum bulunur, o kadar eşsiz eserlere, delillere rağmen yine Allah’ın birliğini itirafta bulunmazlar, İmandan, hakkı kabulden böbürlenerek kaçınırlar. Ne büyük bir sapıklık!.

23. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ onların neyi gizlediklerini ve neyi açıkladıklarını bilir. Muhakkak ki, o, kibirlenenleri sevmez.

23. Fakat o inkarcılar, lâyık oldukları azaplara hazırlansmlar. (Şüphe yok ki: Allah Teâlâ onların) kalplerinde (neyi gizlediklerini) tamamen bilir (ve) onların (neyi açıkladıklarını) ortaya koyduklarını da (bilir) Evet.. Yüce Yaratıcı, onların Allah’ın birliğini inkâr ettiklerini de, Kur’an-ı Kerime “öncekilerin masalları” dediklerini de, İslâmiyet’e karşı içlerinde nasıl bir düşmanlık taşımakta olduklarını vesair bütün kabahatlerini de tamamen bilmektedir. Artık ona göre cezaya uğrayacaklardır. (Muhakkak ki, o) Yüce Yaratıcı (kibirlenenleri sevmez) öyle böbürlenerek hakkı kabulden kaçınan, Kerem sahibi Yaratıcının varlığını, birliğini tasdik etmeyen, ilâhî dinin hükümlerine karşı inkârcı, kibirli vaziyet alan herhangi bir şahsa azap eder, onu af ve lütfuna nail buyurmaz. Artık öyle inkarcılar, bu ilâhî tehdidin dehşetini, âkıbetini düşünmelidirler!.

24. Ve onlara Rabbiniz ne indirdi? Denildiği vakit dediler ki: Evvelkilerin masallarını.

24. Evet.. Ahireti inkâr edenler, o kibirli şahıslar her yönden azabı hak etmişlerdir. Onlar Allah’ın birliğini, inkâra cür’et ederler(ve onlara: Rab’biniz ne indirdi?.) Muhammed Aleyhisselâm’a nasıl bir kitap ihsan buyurdu?, (denildiği vakit) yani: Onlara müslümanlar tarafından böyle bir sual sorulduğu zaman veya o inkarcılar, kendi aralarında zorbalık yoluyla böyle konuştukları vakit veyahut Mekke yollarına dağıtarak insanları sapıtmaya çalışan kâfirler, kendilerine somlduğu an, o inkarcılar alay yoluyla (dedilerki: Evvelkilerin masallarını) yani: Eski kavimlerin yalan yere uydurmuş oldukları hikâyelerini indirdi. O inkarcılar, gözlerinin önünde parlayan Kur’an âyetlerini gördükleri, onun bir sûresine bile bir nazire meydana getiremedikleri halde sırf küfürlerinde israr için böyle bir iddiaya, bir iftiraya cür’et eder bulunmuşlardı.

25. Onlar nihayet kıyamet günü kendi günahlarını tam olarak yüklenecekler ve bilgisizlikten dolayı sapıtmış oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir. Dikkat et! Yüklenecekleri şey ne kadar fena!

25. Evet.. O inkarcılar, böyle bâtıl bir iddiaya cür’et göstermişlerdi. Elbette bunun cezasını göreceklerdir. Elbette (onlar nihayet kıyamet günü kendi günahlarını) küfürlerini, başkalarını saptırmanın cezalarını (tam olarak yüklenecekler) dir, hiç bir günahları cezası kalmıyacaktır. Onlar dünyada bazı iyilikler yapsalar da, bazı musibetlere uğrasalar da yine bu sebeple azapları azalmış olmayacaktır. Bunun fâidesini yalnız dünyada görmüş olabilirler, fakat müminlerin bazı azapları böyle bir sebep ile düşebilecektir. Çünkü bu âyeti kerime gösteriyor ki: Bütün günahlarının cezasını ahirette tam olarak görecek olanlar ancak kâfirlerdir (Ve) o kâfirler (bilgisizlikten dolayı) yani: Kendilerinin veya saptırılacakların cehaletlerinden dolayı (saptırmış oldukları kimselerin günahlarından bir kısmını da yükleneceklerdir) bu saptırmanın cezasına uğrayacaklardır. Elbette bilerek, bilmeyerekinsanları saptırmaya cür’et edenler, bu hareketlerinden dolayı sorumlu olacaklar ve azap göreceklerdir. Akıllarını güzelce kullanmayan, kendileri için lâzım gelen bilgiyi edinmeyen, bu yüzden sapıklığa kapılan kimseler de vazifelerini yerine getirmede kusur etmiş olacaklarından dolayı onlar da elbette azabı hak etmiş olacaklardır. (Dikkat et!. Yüklencceklerî şey ne kadar fena!.) evet.. Öyle insanları saptırmaya çalışanlar, kat kat azaba uğrayacaklardır. Bu ilâhî tehdidi bir kere düşünmeli değil midirler? Artık öyle korkunç bir âkibete uğramamak için insan, itikadına ahlâkını daha dünyada iken ıslaha çalışmalıdır. Ne kendisinin ve ne de başkalarının sapıklığına sebebiyet vermemelidir. Ve her insan için lâzımdır ki, akıllıca düşünsün, öyle kendisini saptırmak isteyenlerin, kâfirce fikirleri aşılamaya çalışanların o çirkin, düşmanca hareketlerine karşı bir nefret duysun. Onlara asla iltifat etmiyerek kendisini onların şerrinden, hilesinden korusun. Aksi takdirde istikbali, pek korkunçtur. Cenab’ı Hak muhafaza buyursun Âmin..

26. Muhakkak ki, onlardan evvelkiler de hile yapmışlardır. Nihayet Allah Teâlâ’nın emri onların binalarının temellerine geldi de artık tavanları yukarlarından üzerlerine çöküverdi ve onlara azap anlayamadıkları bir yönden gelivermişti.

26. Bu mübarek âyetler, müşriklerin, insanları saptırmaya çalışan kibirli kimselerin nihayet ne kadar mes’uliyetlere, felâketlere uğrayacaklarını ihtar ediyor, onların ruhlarını alacak olan meleklere karşı kendi kötü hallerini inkâr ederek nasıl bir nefis müdafaasında bulunacaklarını ve bu müdafaalarının nasıl reddedileceğini ve kendilerinin ne şekilde cehenneme sevkedileceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: O inkarcılar, o insanları saptırmaya çalışançağdaşlar!. Bir kere tarihe baksınlar!. (Muhakkak ki, onlardan evvelkiler de) eski inkârcı, müşrik kavimler de, küfre düşmüş, başkalarını küfre düşürmek için de (hilede) desisede, kötüce propağandalarda (bulunmuşlardı.) Fakat bu uğursuzca hareketleri yanlarına kalmadı (nihayet Allah Teâlâ’nın emri) ilâhî hükmü (onların binalarının temelerine geldî,) o binaların temellerinden yıkılıp harab olmasına yol açtı (da artık) o binaların (tavanları) kubbeleri ta (yukarılarından) itibaren o dinsizlerin (üzerlerine çöküverdi) hepsinin helâkına sebep oldu (ve onlara azap) Allah’ın kahrı; onların (anlayamadıkları) hatır ve hayâllerine gelmeyen (bir yerden gelivermişti) nitekim nice eski milletlerin yurtlarına ait harabeler görülmektedir. Kısacası, Nemrud’un, Kenan’ın Babil’de yaptırmış oldukları pek yüksek saraylar da, kaleler de başlarına yıkılmış, kendilerini mahvedivermişti. Nemrud’un yaptırdığı saray rivayete göre beşbin arşın yüksekliğinde imiş, bununla yükselerek göğün durumunu öğrenmek, göktekiler ile harp etmek hayaline düşmüş idi. Az sonra bu sarayı şiddetli bir rüzgâr ile yıkılarak kendisini helâk eylemiştir. Sivri sinekler ile mahvolduğu da anlatılmaktadır. Bu âyeti celile, bir misali de içermektedir. Şöyle ki: Allah’ın dinini söndürmek isteyenlerin bu husustaki hileleri, tuzakları nihayet kendilerinin başlarına yıkılacak, kendilerinin dünyevî ve uhrevî felâketlerine sebep olacaktır. Binaenlayeh Resûl-i Ekrem’i ve ona nâzil olan Kur’an’ı Kerim’i inkâr eden ve küçümseyenlerin de âkibetleri öyle bir felâketten ibaret olacaktır, bu muhakkaktır, artık böyle bir akibeti düşünmeli değil midirler?.

27. Sonra kıyamet gününde onları Cenab-ı Hak rezil edecektir ve diyeceklerdir ki: Nerede o, iddia ettiğiniz gibi benim ortaklarını ki, sizonlardan dolayı müminlere muhalefette bulunur idiniz. Kendilerine İlim verilmiş olanlar da diyeceklerdir ki: Şüphe yok bütün rezillik, bütün kötülük bugün kâfirlerin üzerinedir.

27. (Sonra kıyamet gününde onları) o inkârcıları, insanları saptırmaya çalışmış olanları Cenab-ı Hak (rezil edecektir) onları horluğa düşürecektir, cehennem azabına sevkeyleyecektir. (ve) Hak Tealâ, onları kınamak ve çirkin hallerini gözler önüne sermek için meleklerin lisaniyle (diyecektir ki, nerede o) sizin zannınızca, itikadınızca (benim ortaklarını ki, siz) onlara tapınıyordunuz ve (onlardan dolayı) müminlere (muhalefette bulunur idiniz?.) onların Cenab-ı hak’ka ortak olduklarını iddia eder Peygamberlere, müminlere karşı düşmanca bir tavır alır durur idiniz. (Kendilerine İlim verilmiş olanlar da) yani: Cenab-ı Hak’kın birliğine vesair dinî hükümlere dair malûmat sahibi olan Peygamberler de, müminler de veya melekler de yine o kıyamet günün de o inkârcıları kınamak için (diyeceklerdir ki: Şüphe yok bütün rezillik, bütün kötülük) her, nevi rezalet, zillet, azap (bu gün) bu mahşerde, bu kıyamet gününde (kâfirlerin üzerinedir) işte bu, onların küfürlerinin, kibirlenmelerinin bir cezasıdır. Dinsizler için ne büyük bir ihanet!. Müminler içinde ne kadar gönüllere şifâ vermeye vesile olacak bir müjde!.

28. O kimseler ki, kendi nefislerine zulümedici oldukları halde onların ruhlarını melekler alacaktır. O vakit onlar, biz bir kötülük yapmıyorduk diye teslimiyet göstereceklerdir. Hayır, şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla bilicidir.

28. Evet.. Kâfirlerin âkibetleri böyle pek korkunçtur, (o kimseler ki,) o kâfirler ki, dünyada iken (kendi nefislerine zulum ediciler oldukları halde) öyle küfre, halkı saptırmaya çalışır dururlarken, bu suretle nefislerini helâke maruz bırakarak kendilerine zulümetmiş bulunurlarken (onların ruhlarını melekler alacaklardır.) Ölüm meleği ile yardımcıları onların dünya hayatına nihayet verecektir. (o vakit onlar) o dinsizler kendilerini müdafaa, azaptan korumak maksadıyle (biz bir kötülük yapmıyorduk) biz Allah a ortak koşmadık, ilâhî dine düşman bulunmadık (diye teslimiyet göstereceklerdîr.) ölüm korkusuyla boyun eğerek ve itaatde bulunarak kötü inançlarını, hareketlerini inkâra lüzum göreceklerdir. Melekler de diyeceklerdir ki: (Hayır) siz öyle imanda, itaatde bulunmuş kimseler değilsinizdir. Bilâkis en kötü bir kanaatle, bir saptırma hareketinde bulunuyordunuz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin ne yaptığınızı hakkıyla bilicidir.) Şimdi sizin hâl ve durumunuzu inkâr etmeniz, size bir fâide veremiyecektir. Siz herhalde lâyık olduğunuz cezayı göreceksinizdir, İşte zamanı gelmiştir.

29. Artık giriniz, cehennemin kapılarına, içinde ebedî olarak kalmak üzere. Artık kibirlenenlerin yurdu ne kadar fena!

29. (Artık) Ey kâfirler!, (giriniz) sizin için kurtuluş ümidi yok (cehennemin kapılarına) cehennemin muhtelif tabakalarının, bölümlerinin kapılarından içerilerine atılın, o cehennemin (içinde ebediyen kalmak üzere) orası sizin için sürekli bir azap yurdudur, sizin için ondan kurtuluş yoktur. Ne kadar müthiş bir yer!. Evet.. Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (artık kibirlenenlerin yurdu) Allah’ın birliğini, Peygamberlerin beyanatını kabul etmeyip onlara karşı kibirlenen dinsizlerin duracakları yer (ne kadar kötü) ne kadar dehşetli bir mahaldir. Evet.. Bir cehennemdir, bir ateş deryasıdır. İşte dinsizliğin, Allah Teâlâ’dan korkmamanın pek korkunç akibeti!.

§ Cehennemin tabakaları arasında şiddetce farklılık vardır. Kâfirlerin öyle tabakalara dağılacaklar!, azaplarının farklı derecelerde bulunacağına işareti kapsamaktadır.

30. Ve sakınanlara denildi ki: Rabbiniz hangişeyi indirmiştir? Dediler ki: Hayır, bu dünyada iyilik edenler için iyilik vardır ve ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır ve takva sahiplerinin yurdu ise ne güzeldir!

30. Bu mübarek âyetler de takva sahibi olan zatların kendilerine yönelen suale verdikleri cevabı ve onların kavuşacakları mükâfatı, makamları bildiriyor ve takva sahiplerinin ruhlarını meleklerin ne şekilde alacaklarını ve kendilerini ne ile müjdeleyeceklerini beyan buyuruyor. Şöyle ki: İnkarcılar, Kur’an’ı Kerim hakkında “evvelkilerin masallar!” demişlerdi. Müminler ise o ilâhî kitabın insanlık hakkında ne kadar mühim bir hayır, bir saadet vesilesi olduğunu pek güzelce anlamış bulunuyorlardı. İslâm’ın başlangıcında her taraftan Arap kabileleri hac mevsimi günlerinde Mekke-İ Mükerreme’ye gelerek Peygamberimizin durumundan soruyorlardı. (ve) işte bunların tarafından (sakınanlara) yani: İslâmiyeti kabul edip küfür ve şirkten kaçınmış, Allah’ın azabından korkmuş (olanlara denildi ki: Rab’biniz) Hazret-i Muhammed’e (hangi şeyi indirmiştir?.) onun yaydığı Kur’an neden ibarettir?. Bu suale karşı ashab-ı kiramdan olan o takva sahipleri ise (dediler ki: Hayrı) indirmiştir. O Kur’an, sırf bir hayırdır, bir kurtuluş vesilesidir, onu tebliğ eden zat da bir Yüce Peygamberdir, bütün tebliğatı sırf hakikattır. İşte böyle sakınan, güzel itikafda bulunan zatlar, iyilik ehli, hakikatı gören zatlardır. Artık şüphe yok ki, (bu dünyada iyilik edenler için) öyle ihsanda, hayrı tavsiye edici hareketlerde bulunanlar için (iyilik vardır) temiz bir hayat vardır, bir mükâfat vardır. (Ve) onların haklarında (ahiret yurdu ise elbette daha hayırlıdır) onlar ahirette cennetlere, ilâhî tecellilere kavuşacaklardır, (ve takva sahiplerinin yurdu ise) o ahiret alemindeki makamları, ikametgâhları ise (ne güzeldir) o zatlar o âlemde ne kadar çeşitli ve sonsuz nimetlere ulaşacaklardır.

Yorum Yap