NİSA SURESİ

 91. Başka bir tâife de bulacaksınız ki, onlar hem sizden emin olmayı ve hem de kavimlerinden emin bulunmayı dilerler. Fitneye her sevk edildikleri zaman da onun içine baş aşağı atılırlar. Artık onlar sizden çekinmezlerse ve barışı size bırakmazlarsa ve ellerini çekmezlerse onları her nerede ele geçirirseniz tutunuz ve öldürünüz işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik.

91. Bu âyeti kerime, hilekâr, fitneleri körükleyen, İslâm varlığına saldıran bir kısım münafıklara karşı ehli İslâm’ın sâhip olduğu selahiyeti şöylece bildirmektedir. Şüphesiz yakında münâfıklardan (başka bir tâife de bulacaksınız ki, onlar) sizin yanınızda yalan yere imân ettiklerini açıklayarak (hem sizden emin olmayı ve hem de) kavimleri arasına dönünce küfürlerini açığa vurarak (kavimlerinden emin bulunmayı dilerler) böyle münâfıkca hareketlerde bulunurlar. Bu münâfıklar (Fitneye) küfre (her sevk edildikleri zaman da) çirkin bir kalp ile (onun) o fitnenin (içine baş aşağı) ters dönmüş bir şekilde, tepe taklak (atılırlar) böyle kâfirce bir hareketten çekinmezler. (Artık onlar) Sizinle savaşmayı terk ile (sizden çekinmezlerse ve barışı) sulh ve barışı (size bırakmazlarsa ve) onlar fırsat buldukça sizinle savaştan (ellerini çekmezlerse onları her nerede) bulursanız (ele geçîrirseniz tutunuz) esir alınız (ve öldürünüz) Ey İslâm mücahitleri!. (işte sizin için onların aleyhine apaçık bir emir verdik) onların müslümanlara karşı düşmanlıkları açık, küfürleri meydanda olması bulunduğu sebebiyle onlara taarruz için, onları öldürmeniz ve esir almanız için sizlere apaçık bir delil bir müsaade verdik. Artık icabına göre hareket ediniz.

§ Rivâyete göre bu tâifeden maksat, Benû Esat ile Gatfan kabileleridir. Bunlar Medine’i Münevvereye geldikçe müslüman olduklarını söyler söz alma ve emniyet isteğinde bulunurlardı. Kendi kabilelerine dönünce de küfürlerim açıklar, onlardan emin olmak için müslümanlar aleyhinde söylenir dururlardı. İşte bu âyeti kerime bu gibi münafıkların hallerini bildirmektedir. Diğer bir rivayete göre de bu tâifeden maksat, Abdüddar oğulları idi.

92. Bir mü’min için lâyık değildir ki, bir mü’mini öldürüversin, meğerki yanlışlıkla olsun. Ve kim bir mü’mini yanlışlıkla öldürürse bir mü’min köle azad etmesi ve öldürülenin vârislerine teslim edilecek bir diyet vermesi lâzım gelir. Meğerki tasadduk etsinler. Eğer öldürülen mü’min olduğu halde size düşman olan bir kavimden ise o halde bir mü’min köle azad edilmesi icab eder. Ve eğer öldürülen, sizin ile aralarında bir sözleşme bulunan bir kavimden ise o zaman varislerine teslim olunmuş bir diyet ile bir mü’min köle azad edilmesi lâzım olur. Fakat her kim köleyi bulamazsa Allah Teâlâ tarafından bir tövbe olmak üzere ardarda iki ay oruç tutması lâzım gelir. Ve Allah Teâlâ alîmdir, hakimdir.

92. Bu âyeti kerime, bir mü’mini haksız yere kasden öldürmenin gayrimeşru, İslâmiyetin şanına lâyık olmadığını, hata yoluyla olan öldürmelerden dolayı da kâtile yönelik olan tazminat ve diğer şeyleri şöylece beyan etmektedir. (Bir mü’min için) doğru ve hâline (lâyık değildir ki, bir mü’mînî) kasden haksız yere (öldürüversîn) bu büyük bir cinâyettir, (meğer ki yanlışlıkla olsun) Bir hatâ neticesi olarak böyle bir öldürme olayı meydana gelsin. Bundan tamamen kaçınmak insanların gücü üstündedir. Meselâ: Olabilir ki ava atılan bir kurşun yanlışlıkla bir şahsa tesadüf ederek ölümüne sebebiyet verir. Veya bir müslüman savaş esnâsında düşmana karşı hücum ederken onların arasında bulunan bir müslümanı düşman zannederek öldürür. O halde bunlar bir müslümanı kasden öldüşmek gibi bir cezâyı gerektirmez. Belki bunun icab edeceği şey başkadır, şöylece beyan olunuyor. (Ve kim bir mümini yanlışlıkla) kasıtlı olmayıp bir hatâ neticesi olarak (öldürürse) meselâ: Bir ağaca veya bir ava attığı bir kurşun, bir mü’mine isâbet ederek onu öldürürse bunun gereği (bir mü’min rakabe) yâni köle veya câriye isterse çocuk olsun (azad etmesi) dir, onu hürriyete kavuşturmasıdır. O yaptığı öldürmeğe karşılık esâret ve kölelik münasebetiyle ölmüş sayılan bir mü’mini hürriyete kavuşturmak suretiyle mânen dirilterek bir nevi kaybedileni telâfi etmeye çalışmış olur (ve) bununla beraber (öldürülenin varislerine teslim edilecek) belirli miktarda öldürenin (bir diyet vermesi lâzım gelir) ki, onlar bunu öldürülenin diğer malları gibi arlarında taksim ederler. Bununla onlar bir nevi razı edimiş ve kendilerine yardım edilmiş olur. (Meğer ki) varisler bu diyeti almayıp kâtile (tasadduk etsinler) bu diyeti affedip bunu almamak cömertliğini göstersinler. Çünki kâtil haddızatında onlara karşı bir düşmanlıkta, kasden bir zarârda bulunmuş değildir. (Eğer öldürülen, mü’min olduğu halde size düşman olan bir kavimden ise o halde) onu bilmeksizin öldürmüş olan kâtil tarafından yalnız (bir mü’min köle azad edilmesi icabeder) diyet lâzım gelmez. Çünki bu takdirde o mü’min ile onun savaşan akrabası arasında varislik geçerli değildir ki, onun diyetine verâset yoluyla hak kazanmış olsunlar (Ve eğer öldürülen) mü’min olsun olmasın (sizin ile aralarında bir sözleşme bulunan bir kavimden ise o zaman) kâtil tarafından o öldürülenin (vârislerine teslim olunmuş bir diyet He bir mü’min köle) bir köle veya câriye (azâd edilmesi lâzım olur) bu diyeti çabucak vermelidir, aradaki anlaşmayı bozma ihtimaline meydan vermemelidir. (Fakat her kim) Azad edeceği bir köleyi (bulamazsa) buna sâhip olmadığı gibi bunu satın almaya da serveti müsait bulunmadığı takdirde onun (Allah Teâlâ tarafından) meşru kılınmış, kabul buyrulmuş (bir tövbe olmak üzere ardarda) aralıksız (İki ay oruç tutması lâzım gelir) kâtil, kadın ise hayz ve nifas halleri müstesnadır, bunların omça ara vermesi kefâretin sıhhatine mâni olmaz. (Ve Allah Teâlâ alîmdir) Her şeyi bilir, bu öldürme olayı ve oruç tutulması da o cümledendir ve Hak Teâlâ (hakimdir) bütün şer’î hükümleri bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Bu öldürme olayları hakkındaki bu ilâhî hükmü de hikmetin kendisidir.

§ Rakaba, lûgatta boyun demektir. Birşeye parçalarının en şereflisinin ismini vermek kabilinden olarak insana da rakaba denilmektedir. Nasıl ki yüz, baş denilerek bununla şahıs kasdolunur. Bununla beraber rakaba ile köle ve câriye kasdedilmiştir ki, erkek, dişi, büyük, küçük, ve mü’min, mü’min olmayan kölelere, câriyelere rakabe denilmiştir.

§ Diyet kelimesi için Bakare sûresindeki (178 inci) âyeti kerimenin tefsirine bakınız.

§ Rivayete göre eshabı kiramdan olan Hüzeyfe, Uhud savaşında Rasûlüllah ile beraber bulunuyordu, babası olan “Yamani” ise gayrı müslimler arasında bulunduğu için gayrı müslim sanılarak İslâm mücahitler! tarafından öldürülmüştü. Halbuki, Yamanide İslâmiyet’i kabul etmişti. Hattâ Hz. Hüzeyfe bu benim babamdır demiş ise de bunun farkında olamamışlar. Onun müslümanlığı daha sonra anlaşılınca pişmanlık duyulmuş Hz. Hüzeyfe ise: Din kardeşlerine karşı Allah Teâlâ sizi bağışlar, o merhametlilerin en merhametlisidir, diye teselli etmiş Rasûlü Ekrem Efendimiz bunu haber alınca Hz. Hüzeyfe’nin mevkii Rasûlullah’ın katında daha yükselmiştir, bu hadiseyi müteakib de bu âyeti kerime inmiştir. Bununla beraber daha başka nüzul sebepleri de rivayet edilmiştir.

93. Ve her kim bir mü’mini kasden öldürürse onun cezası içinde uzun süre kalmak üzere cehennemdir. Ve Allah Teâlâ onun üzerine gazab etmiş ve ona lânette bulunmuş ve onun için pek büyük bir azab hazırlamıştır.

93. Bu âyeti kerime herhangi bir mü’mini haksız yere kasden öldürmenin ne büyük bir cinâyet olup ne büyük cezaya sebep olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve her kim bir mü’min!) kılıç, kama, tüfenk, büyük taş parçası gibi öldürücü bir şey ile (kasden) ölümünü isteyerek (öldürürse) böyle pek büyük bir cinayeti kasden işlerse (onun cezası) bu cinâyetinden dolayı âhirette hak etmiş olduğu ceza, (içinde uzun süre kalmak) birçok zaman içinden çıkmamak üzere (cehennemdir) o haddızatında böyle bir cezaya lâyıktır, (ve Allah Teâlâ onun) o katilin (üzerine gazab etmiş) ondan intikam almak istemiştir. (Ve ona) bu cinâyetinden dolayı (lânette bulunmuş) onu rahmetinden uzaklaştırmıştır, (ve onun için) cehennemde (pek büyük bir azab hazırlamıştır) ki, onun derecesini biz insanlar takdirden âciz bulunmaktayız. Çünkü bir mü’mini öyle haksız yere kasden öldürmek pek büyük bir günahtır, bir cinâyetdir. Nitekim bir hadisi şerifte:  Nefsim kudret elinde olan Cenâb-ı Hak’ka yemin ederim ki, dünyanın yok olması, Allah katında bir mü’minin öldürülmesinden daha hafiftir. Böyle bir katil hakkındaki dünyevî hüküm, ceza, kısastır. Nitekim Bakara sûresinde beyan olunmuştur. Uhrevî hüküm ceza da onun cehennemde uzun bir müddet kalmasıdır. Evet… Mü’minlerden âsi olanlar, her ne kadar isyanları sebebiyle cehennemde uzun müddet azap çekseler de sonunda oradan çıkarılacaklardır. İmanlarının ebedî mükâfatını göreceklerdir. Bu hususa dâir birçok şer’î delil vardır. Cehennemde ebedî kalmak ise kâfirlere aittir. Bununla beraber bir mü’mini haksız yere öldüren kimse, bu öldürmeyi doğru görür bu husustaki İlâhî hükmü hafife alırsa dinden dönmüş olacağı için bundan tövbe edip Allah’tan af dilemeden öldüğü takdirde onun da cehennemde ebedî olarak azap çekeceği şüphesizdir. Tefsircilerin icmâına göre bu âyeti kerime, bir mü’mini öldüren bir kâfir hakkında nâzil olmuştur. Bununla birlikte hükmü umumidir.

§ Rivayete göre Mikyes ile Hişâm adında iki şahıs müslüman olmuşlardı. Daha sonra Mikyes kardeşi Hişam’ı Beni Neccar kabilesi arasında öldürülmüş olarak buldu, keyfiyeti Rasûlü Ekrem’e arzetti. Peygamber efendimizde Beni Fihrden Zübeyir adındaki bir zatı Beni Neccar’a gönderdi o zat Hz. Peygamber’in tenbihi üzerine Beni Neccar’a giderek: Eğer katili biliyorsanız Mikyes’e teslim ediniz, kısasta bulunsun, bilmiyor iseniz Hişam’ın diyetini kardeşi Mikyes’e veriniz” dedi. Beni Neccar da katili bilmiyoruz diyerek Hişam’ın diyeti olmak üzere Mikyes’e yüz deve teslim ettiler. Mikyes daha sonra şeytana uyarak: “ben ne diye kardeşimin diyetini aldım, onun yerine bir kişiyi öldüreyim de intikam alayım” diyerek yanındaki Zübeyr’in gafletinden istifâde ederek bir taş ile başını parçalamış, dinden dönerek Mekke’ye geri gitmişti. İşte bu âyeti kerime bunun hakkında nâzil olmuştur. Rasûlü Ekrem efendimiz, Mekke’i Mükerreme’yi fethedince bu mürteddi Kâbe’nin örtüsüne yapıştığı halde yine öldürmüş kendisine emân vermemiştir.

94. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’nın yolunda yürüdüğünüz zaman dikkatli bulununuz ve size selâm veren kimseye, dünya hayatının geçici faydasını arayarak, sen mü’min değilsin, demeyiniz. Allah Teâlâ’nın indinde çok ganimetler vardır. Siz de evvelce öyle idiniz de Allah Teâlâ size lütfetti. Artık işi güzelce belli olmasına bakınız. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ sizin yaptığınıza hakkıyla haberdar bulunmaktadır.

94. Bu âyeti kerime her işte acele etmeksizin hareket edilerek hakikatların güzelce ortaya çıkmasına dikkat edilmesini emretmektedir. Geçici menfaatler uğrunda gayrı meşru tecâvüzlere yol verilmemesini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey imân edenler) Ey İslâm mücahitler!!. (Allah Teâlâ’nın yolunda yürüdüğünüz) cihat için sefere çıktığınız (zaman dikkatli bulununuz) karşılaşacağınız işlerin ortaya çıkıp belli olmasını araştırınız, düşünmeksizin acele etmeyiniz (ve size) müslümanlar arasında uygulandığı şekilde (selâm veren kimseye) düşünmeksizin sırf (dünya hayatının geçici faydasını arayarak) o selâm verenin malını bir ganimet malı telâkki ederek kendisine (sen mü’min değilsin) kendini kurtarmak için böyle müslüman olduğunu açıklıyorsun (demeyiniz) belki onun açıkladığı imânı, İslâmiyeti kabul ediniz, onun hakkında bu açıkladığı imân gereğince muamelede bulununuz. Çünki (Allah Teâlâ’nın katında çok ganimetler vardır) sizleri zenginleştirmeye fazlasıyla yeterlidir o selâm verenin malına kavuşmak için hayatına kasteylemeyiniz. Düşününüz ki, (siz de evvelce öyle idiniz) İslâmiyet’ ilk kabulunuz zamanında yalnız kelime’i şahadeti okumakla canınızı, malınızı kurtarmıştınız, sözünüzün özünüze uygun olup olmadığını araştırılmamıştı. (da Allah Teâlâ size lütfetti) sizin o şekilde imanınızı kabul etti, onunla sizin karımızı, canınızı korudu, siz de imân ile şöhret buldunuz, din yolunda dosdoğru harekete kavuştunuz. (artık işin güzelce belli olmasına bakınız) size selâm vererek İslâmiyet’ini arzedenlerin hallerini güzelce nazar-ı dikkate alınız, onların aleyhinde acelece harekette bulunmayınız. (şüphe yok ki. Allah Teâlâ sizin yaptığınıza) açık ve gizli amellerinize (hakkiyle haberdar bulunmaktadır) ona göre mükâfat ve ceza verecektir. Binaenaleyh hareketlerinizde zaaf göstermeyiniz, ihtiyattan ayrılmayınız, çabucak yok olan dünya varlığı için, müslüman olduğunu açıklayan kimselere saldırmayınız, daima uyanık bulununuz.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Sallallahu aleyhi vesellem Efendimiz, Fedek ahalisi üzerine bir birlik göndermişti. Sahabeden “Üsame bini Zeyid” de bu birlikte bulunuyordu. Fedek ahalisi kaçmış, içlerinde bulunan “Mirdâs” ise vaktiyle müslüman olup İslâmiyet’ini gizlemekte bulunmuştu.. Böyle İslâm birliğini görünce, müslüman oluşuna güvenerek İslâm erlerini karşıladı, kendilerine selâm verdi, Kelime’i Tevhid’i okudu. Üsame ise Mirdas’ın bu hareketini gayrı samimî sanarak onu öldürdü, bir tepede bulunan koyunlarını alıp getirdi. Daha sonra Peygamber Efendimiz bu hâdiseden haberdar olunca: Neden Kelime’i Tevhid’i okuyan bir kimseyi malına tamah ederek öldürdünüz, kalbini teftiş etmeli değilmiydiniz? diye tekdirde bulundu. İşte bu âyeti kerimenin inmesine bu gibi birkaç olay sebep olmuştur.

95. Mü’minlerden özür sahibi olmaksızın oturanlar ve Allah Teâlâ’nın yolunda mallarıyla, canlarıyla cihatta bulunanlar eşit olmazlar. Allah Teâlâ malları ile ve canları ile cihada atılanları oturanlar üzerine derece itibariyle üstün kılmıştır. Ve Allah Teâlâ hepsine de cenneti vadetmiştir. Ve Allah Teâlâ mücahit olanları, oturanlar üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih kılmıştır..

95. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ yolunda cihat edenlerin yüksek mevkilerini, müslümanların muhtelif tabakalarını göstermektedir. Şöyle ki: (Mü’minlerden) körlük gibi, hastalık gibi, kötürüm olmak gibi (özür sahibi olmaksızın) cihattan geri kalıp (oturanlar) savaşa katılmamış olanlar (ve Allah Teâlâ’nın yolunda) cihat uğrunda (mallariyle ve canlan ile cihad edenler) savaşa atılmış bulunanlar, İslâm varlığını savunmaya çalışanlar (eşit olmazlar) elbette mücahitlerin mevkii daha yüksektir. Çünki (Allah Teâlâ mallariyle ve canlariyle cihada atılanlan) cihaddan geri kalıp (oturanlar üzerine derece) fazilet ve mükâfat (itibariyle üstün) tercih ve takdim (kılmıştır) mücahitlerin dereceleri daha yüksektir. (ve Allah Teâlâ hepsine de) mücahitlere de, bir özürden dolayı oturanlara da (hüsnâyı) cenneti (vaad buyurmuştur) özür sâhipleri de mâzeretlerinden ve iyi niyetlerinden dolayı cennete, mükâfata adaydırlar. (ve) maamafih (Allah Teâlâ mücahit olanları) özürsüz yere veya özürlerinden dolayı cihada katılamayıp (oturanlar üzerine pek büyük bir mükâfat ile tercih) tafdil ve takdim (kılmıştır) Gerçek şu ki: Mazereti olanlar da iyi niyetlerinden dolayı mükâfata nâil olacaklardır. Cihada fiilen katılanlar ise hem güzel niyetleri sebebiyle mükâfata nâil olacakları gibi bu önemli vazifeyi fiilen yerine getirmiş olduklarından dolayı da ayrıca mükâfatı hak etmişlerdir. Özürsüz olarak cihattan geri duranlar ise bu mükâfat bakımından daha ziyade eşitlikten mahrumdurlar.

96. Allah tarafından verilmiş derecelerdir ve bağış ve rahmettir. Ve Allah Teâlâ gafurdur, râhimdir.

96. Mü’minlere va’dedilmiş olan bu sevaplar (Allah katından derecelerdir) yüksek makamlardır, birbirinin üstünde ikramlarda, lûtuflardır. (ve bağış ve rahmettir) bunları kullarına ihsan buyuracaktır, (ve Allah Teâlâ gafurdur) kullarını çok yarlıgayıcıdır ve (râhimdir) kendisine ibadet ve itaatte bulunanları çok esirgeyicidir. Onun merhamet ve şefkati bütün mü’min kulları hakkında devamlı olarak tecelli edip duracaktır.

§ Rivayete göre sahabe’i kiramdan âmâ bulunan “İbni Ümmi Mektum” mücahitler ile cihada katılmayanların dereceleri Allah katında eşit olamıyacağını anlayınca üzülmüş, kendisi özüründen dolayı cihada iştirâk edemediği için cihat sevabından büsbütün mahrum kalacağını sanmıştı. Bunun üzerine özürlü olanların müstesnâ olduğu bu mübârek âyetler ile beyan olunarak öyle özürlü olanların da niyetlerine göre sevaba nâil olacakları kendilerine müjdelenmiştir.

97. Muhakkak o kimseler ki, nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler alacaklardır, ne işte idiniz diyeceklerdir. Biz yeryüzünde zayıf sayılır kimseler idik derler. Melekler de Allah’ın yeryüzü geniş değil mi idi ki, orada hicret edeydiniz, deyiverirler. İşte onların varacakları yer cehennemdir. Ne fena uğranacak yer?

97. Bu mübârek âyetler, mazeretsiz olarak hicrette bulunmamış olanların kötü sonunu ve birer mazeret sebebiyle hicret edememiş olanların da Allah’ın affına kavuşacaklarını şöylece bildirmektedir. (Muhakkak o kimseler ki) hicreti terkettiler, şirk yurdunda kalarak kâfirlere uymak suretiyle (nefislerine zulmeder oldukları halde canlarını melekler) ölüm meleği ile arkadaşları (alacaklardır) o zaman melekler o kimselere (ne işte idiniz) dinî işlerinizs ait hangi şeyle meşgul bulunuyordunuz (diyeceklerdir) onları böylece kınayacaklardır. O kimseler de özür dileme makamında olarak (Biz yeryüzünde) Mekke yurdunda (zayıf sayılır) dinimizin icaplarını yerine getirmekten, dinini yüceltmek için hizmetden âciz bulunan (kimseler idik derler) boş mazeretler ileri sürerler, (melekler de) onların bu özür dilemelerini geçersiz kılmak ve kendilerini susturmak için (Allah’ın yeryüzü geniş değil mi İdî?, ki, orada) yeryüzünde müsait bir yere (hicret edeydiniz) o kâfirlerin arasından ayrılsa idiniz (deyiverirler) nitekim birçok müslümanlar, Mekke’den Medine’i Münevvereye ve Habeşistan’a hicret etmişlerdir. (İşte onların) o hicreti, özürsüz olduğu halde terkedenlerin âhirette (varacakları yer cehennemdir) onlar üzerlerine düşen bu hicret farizesini terkile kâfirlere müsait alan. bıraktıkları için böyle bir azabı hak etmişlerdir, (ne fena uğranacak yer!.) onların gidecekleri cehennem, en kadar elem verici bir azap yurdu.

§ Bu nefislerine zulmedenlerden maksat, bir rivâyete göre küfür yurdunda kalıp bir engel bulunmadığı halde İslâm yurduna hicret etmeyen müslümanlardır. Bunlar altı kimse imiş, Bedir savaşında kâfirler arasında öldürülmüşlerdir. Diğer bir rivayete göre de bunlar, müslümanlara karşı imân ettiklerini gösterdikleri halde kendi kavimleri arasında onlara karşı kâfir olduklarını açıklayan, Medine’i Münevvere’ye hicret etmeyen münafıklardır.

98. Ancak erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan zayıf sayılıp da hiçbir çareye güçleri yetmeyenler ve hiçbir doğru yol bulama yanlar müstesnâ.

98. Bu hicret, farizesinden müstesnâ olanlar vardır. Şöyle ki, bundan (ancak erkeklerden ve kadınlardan ve çocuklardan) ergenlik çağına yaklaşmış olanlardan veya köle bulunanlardan (zayıf sayılı? da) yani aslında zayıf, âciz başkalarının etkisi altında güçsüz bulunup da (hiçbir çareye) hicret için hiçbir kuvvete ve nafakaya (güçleri yetmeyenler) böylece takatsiz olan (ve hiçbir doğru yol bulamayanlar) hicret için elverişli bir yol bilemeyip bir rehber bulamayanlar bu hicret farizesinden (müstesnâ) bulunmuşlardır. Çünki hiçbir kimse gücünün üstünde birşey ile mükellef olmaz.

99. İşte onları umulur ki, Allah Teâlâ af buyurur. Ve Allah Teâlâ affedici, mağfiret buyurucudur.

99. (İşte onları) öyle zayıf, her türlü çareden mahrum olan müslümanları (umulur ki. Allah Teâlâ af buyurur) onları bu hicret etmemiş olduklarından dolayı sorumlu tutmaz. (Ve Allah Teâlâ af edicidir) Onları da af buyurur ve Cenab’ı Hak, (mağfiret buyurucudur.) onların haklarında da ilâhî mağfireti tecelli eder bunu isteyip durmalıdır.

§ Bu mübârek âyetler, Rasûlü Ekrem’in Medine’i Münevvere’ye hicretlerinden sonra Mekke’i Mükerreme müşrikleri arasında kalan ve vaktiyle müslüman olduklarını açıklamış bulunan kimseler hakkında nâzil olmuştur. Çünki Mekke’i Mükerreme’nin fethinden evvel, hicret dinî bir farize bulunuyordu. Bunu mazeretsiz terketmek câiz bulunmuyordu. Mekke’i Mükerreme’nin fethinden sonra ise bu farize hakkında dinî hüküm nesh edilmiştir. Çünkü Mekke’i Mükerreme fethedilince insanlar takım takım İslâmiyet’i kabul etmiş, ashabı kiram etrafa yayılarak müslümanlara dinî vazifelerini öğretmiş ve telkinde bulunmuş, İslâm’ın yüceliği ve hâkimiyeti pek kuvvetlenmiş idi. Artık müslümanları saptıracak kimseler azalmıştı. Bununla beraber bir müslüman için bulunduğu yerde dinî vazifelerini yerine getirmeye imkân bulunmadığı takdirde oradan hicret etmek yine bir dinî vazifedir.

100. Ve her kim Allah Teâlâ yolunda hicret ederse yeryüzünde birçok hayırlı barınacak yer ve genişlik bulur. Ve her kim hanesinden Allah Teâlâ’ya ve resûlüne muhacir olarak çıkarsa, sonra da kendisine ölüm yetişirse muhakkak onun mükâfatını vermek Cenab’ı Hak’ka aittir. Ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcı, pek esirgeyicidir.

100. Bu mübârek âyetler, hicret etmeye teşviki ve yolculuk halindeki dinî kolaylıkları göstermektedir. Şöyle ki: (Ve her kim Allah Teâlâ yolunda) cihat uğrunda, İslâm dinine hizmet hususunda (hicrette bulunursa) yurdunu bırakıp başka münasip bir yere giderse (yeryüzünde) yolculukta bulunacağı sahalarda (birçok hayırlı barınacak yer) düşmanlarının zilletine sebep olacak faideli yer (ve) geçimi hususunda (genişlik bulur) Cenâb-ı Hak ona genişlik gösterir, onu bol bol rızıklandırır, (ve her kim) hanesinden, yurdundan (Allah Teâlâ’ya ve Resûlüne) onların rızalarını kazanmak, İslâm dinini korumak için (muhacir olarak çıkarsa, sonra da) daha maksadına kavuşmadan (kendisine ölüm yetişirse muhakkak onun mükâfatını vermek Cenâb-ı Hak’ka aittir) onun sevap ve mükâfatı Allah katında bir lûtuf olarak sabit olmuş olur. (ve Allah Teâlâ çok bağışlayandır.) Bu gibi kullarının kusurları olsa da onu af eder ve örter ve Cenab’ı Hak (pek esirgeyendir) mağfiret buyurmakla beraber bir nice lûtuf ve marhamette de bulunur. O gibi zatlara hicret sevabını fazlasıyla ihsan buyurur.

§ Rivayete göre hicret hakkındaki âyetler nâzil olunca bunları Mekke’i Mükerreme’de ikamet eden ve pek ihtiyar, hasta bulunan Cündüb bini Zamre adındaki bir müslüman duymuş “ben zayıf bir kimse değilim, yolunu tayin edip girebilirim, vallahi ben bir gece bile artık Mekke’de duramam, beni yolcu ediniz diye yemin eylemiş, ve hazırlanan bir nakil vasıtasıyle Medine’i Münevvere tarafına yola çıkmış, fakat bu mübârek zat daha yolda iken kendisinde ölüm alâmetleri görünmeğe başlamış, bunun üzerine sağ elini sol eline koymuş, Allah’ım!. Şu senin, şu da Resûlün içindir, Resûlün sana ne ile beyât ettiyse ben de öyle beyât ediyorum demiş, bunu müteakip “Tenim” denilen mevkide vefat eylemiştir. Bu hadiseyi eshabı kiram işitince o zat Medineye kadar gelmiş olsa idi sevap ve mükâfatı daha fazla olurdu demişler, müşrikler de gülümsemişler, maksadına kavuşamadı diye söylenmişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, böyle güzel inanca sâhip, din uğrunda fedakâr olan zatların büyük mükâfatlara nâil olacakları müjde edilmiştir. Binaenaleyh bu gibi mübârek zatlar güzel niyetleri sebebiyle hicrete tamamen muvaffak olan zatlar gibi sevaba nâil bulunmuşlardır.

101. Ve yeryüzünde sefer ettiğiniz zaman kâfir olanların size kötülük edeceklerinden korkarsanız namazdan kısaltmanız sizin için bir günah değildir. Şüphe yok ki, kâfirler sizin için apaçık bir düşman bulunmaktadırlar.

101. Ey müslümanlar!. (Ve yeryüzünde sefer ettiğiniz) yurdunuzdan ayrılıp sefer sayılacak başka bir yere gittiğiniz (zaman) sizin için bir dinî müsaade vardır. Şöyle ki: (kâfir olanların size kötülük edeceklerinden) üzerinize saldırıda bulunacaklarından (korkarsanız) muhtemel bir endişeden dolayı (namazdan) dörder rekatlı olanları (kısaltmanız) onları ikişer rekât olarak kılmanız (sizin için bir günah değildir.) bundan dolayı mesul olmazsınız, bu hakkınızda ilâhî bir merhâmettir. Ey mü’minler!, (şüphe yok ki, kâfirler sizin için) tabiatları, yaratılışları ve eğitimleri bakımından (apaçık) düşmanlıkları ortada (bir düşman bulunmaktadırlar) binaenaleyh onlara karşı herhalde ihtiyatlı, uyanık bulunmalıdır. Bu âyeti kerimede kısaltılmasına müsaade edilen namaza “selâti havf = korku namazı” denilmiştir. Muayyen bir miktar yolculuktan dolayı öğle, ikindi, yatsı namazlarını ikişer rekât kılmanın meşruiyeti de sünneti nebeviye ile, icma’ı ümmet ile sabittir. Sahihi Buhârî ve Müslimde Hz. Âişe radiallahü anha validemizden rivayet olunduğuna göre öğle, ikindi ve yatsı namazları başlangıçta ikişer rekât olarak farz kılınmıştı. Sonra bu farziyet sefer halinde aynen bırakılmış, ikâmet halinde ise bunlar dörder rekata çıkarılmıştır.

§ Sefer = misaferet, lûgatte herhangi bir mesafeye gitmektir. Zıddı, ikamettir. Şer’an sefer, muayyen bir mesafeye gitmektir ki, bu mutedil bir yürüyüş ile üç günlük, yani: On sekiz saatlik bir mesafeden ibarettir. Mutedil yürüyüş, yaya yürüyüşüdür ve kafile arasındaki deve yürüyüşüdür. Denizlerde de yelken gemileri ile havanın itidali muteberdir. Bu kadar mesafeye süratle hareket eden bir nakil vasıtası ile bir günde veya birkaç saat içinde gidilse de o yine sefer mesafesi olmaktan çıkmaz. Yolculuk zahmetsiz olmadığı için yolcular hakkında böyle bir müsaade verilmiştir. Böyle bir yolcu, dört rekatlı farz namazları ikişer rekât olarak kılar. Bu, hanefî mezhebince bir vecibedir. Buna “kasri selât” denir. Fakat İmam Şafiiye göre misafir serbesttir, dilerse bu farzları yine dörder rekât olarak kılabilir.

102. Sen içlerinde olup da onlara namaz kıldıracağın zaman onlardan bir grup seninle beraber namaza dursun, silahlarını da alıversinler. Bunlar secde edince arka tarafınızda bulunsunlar ve namazı kılmamış olan diğer bir zümre de gelsin seninle beraber namazı kılsın ve ihtiyat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler. Kâfir olan kimseler arzu ederler ki, siz silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil bulunasınız da sizin üzerinize bir baskın ile baskında bulunuversinler. Ve eğer size yağmurdan bir eziyet var ise veya siz hasta bulunmuş iseniz silâhlarınızı bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur. Ve ihtiyat tedbirinizi alınız, şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler için küçültücü olan bir azab hazırlamıştır.

102. Bu âyeti kerime, düşmanla karşı karşıya bulunan İslâm mücahitlerinin farz namazlarını ne şekilde kılabileceklerini ve düşmanlara karşı herhalde ihtiyatlı bulunmanın lüzumunu göstermektedir. Şöyle ki: Habibim!, (sen) mücahid erlerin (içlerinde olup da) düşmandan çekinmekte bulunduğunuz halde (onlara) o mücahitlere (namaz kıldıracağın zaman onlardan) bir grup beklesin diğer (bir grup seninle beraber namaza dursun) ve bu grup (silahlarını da alıversinler) ihtiyaten yanlarında bulundursunlar. (bunlar secde edince) böyle seninle bir rekâtı tamamlayınca (arka tarafınızda bulunsunlar) bunlar düşmana karşı duruversinler (ve namazı kılmamış) düşmana karşı durmakta bulunmuş (olan diğer bir grup da gelsin, seninle beraber) kalan (namazı kılsın ve) bu grup (ihtiat tedbirlerini ve silahlarını da alıversinler) çünkü bu halde İslâm erlerinin ibadetle meşgul olduğuna düşmanların bakışları daha fazla dönmüş olabilir, (kâfir olanlar arzu ederler ki) Temennide bulunurlar ki, (siz) ey müslüman erleri, namaz ile meşgul olduğunuz zaman (silâhlarınızdan ve eşyanızdan gafil bulunasınız da sizin üzerinize) ansızın (bir baskın ile baskında bulunuversinler) sizin hayatınıza kasdetsinler, sizin mallarınızı, silâhlarınızı elde ediversinler. Bununla beraber Cenâb-ı Hak, müslümanlar hakkında merhametlidir, kerem sahibidir, onlara her hususta genişlik ve kolaylık göstermektedir, (ve) kısaca (eğer size yağmurdan bir eziyet var ise) silâhlarınızın ıslanmasından, ağırlaşmasından korkuyorsanız (veya siz hasta bulunmuş iseniz) silâhlarınızı yüklenmeniz hastalığınızın artmasına sebep olabilecek ise (silâhlarınızı) yanınıza almayıp da münasib bir yerde (bırakmanızdan dolayı üzerinize bir günah yoktur) bundan dolayı mesul olmazsınız, (ve) bununla birlikte siz yine mümkün olan (ihtiyat tedbirinizi alınız) tâ ki, düşmanlarınız üzerinize anî bir hücumda bulunacak olmasınlar. Fakat onların herhalde hücum edebileceklerini, galip gelecekleri vehmine de düşmeyiniz. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ kâfirler için) öldürülmeleri, esir alınmaları, mallarının yağmaya uğraması gibi (küçültücü) zillete düşürücü (bir azab) bir ezilmişlik, bir mağlûbiyet (hazırlamıştır) onlar herhalde lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Elverir ki, müslümanlar, dinlerinin yüce emirleri çerçevesinde yaşasınlar. Nitekim saadet döneminde İslâm kuvvetleri az bir zaman içinde düşmanlarını mağlûbiyetlere uğratmış, onların yurtlarını ellerinden almış onları zelil bir durumda bırakmışlardır.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Efendimiz, Benî muharip ve Benî Anmar kabilelerine karşı savaşa çıkmıştı, bunlardan kimseyi göremediler. İslâm erleri silahlarını bırakıverdiler. Peygamber Efendimiz, tuvalet ihtiyacı için bir derenin öbür tarafına geçmişti, o esnada şiddetli yağmurlar yağdı, seller vücude geldi. Hz. Peygamber, bir ağaç altında dump sellerin kesilmesini bekliyordu, Beni muharibden “Gavres” adındaki bir şahıs çıkagelmiş, elindeki kılıncı göstererek: Ya Muhammed -Aleyhisselâm- seni şimdi bundan kim kurtaracak, demiş, Yüce Peygamber: Allah Teâlâ kurtarır, demiş ve Ey Allah’ım!. Gavres bin Haris hakkında dilediğin ile benim için yeterli ol, diye duada bulunmuş. Bunun üzerine Gavres titremeye tutularak elinden kılıcı düşmüştü. Rasûlü Ekrem Hazretleri kılıcı mübârek eline almış, ey Gavres şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?. Diye buyurmuş, Gavres de: Hiç kimse kurtaramaz, demişti. Rasûlü Ekrem Hazretleri: Ey Gavres müslüman ol, kılıcını sana vereyim, diye buyurmuş, Gavres de: “Ben müslüman olmam, fakat sana da kasdetmem ve senin aleyhinde bir kimseye de yardımda bulunmam demekle Hz. Peygamber kılıcı Gavrese iade buyurmuştu. Gavres de “elbette sen benden hayırlısın” demiş ve gidip bu hadiseyi kavmine anlatmış, onlardan bir kısmı bu olağanüstü hâdiseden dolayı İslâmiyet’i kabul eylemiştir. Rasûlü Ekrem de eshabı kiramının yanına dönerek bu hadiseyi onlara haber vermiştir, İşte bu âyeti kerime, bu hâdise üzerine nâzil olmuş, düşmanlara karşı daima ihtiyatlı bulunmayı ihtar buyurmuştur.

§ Selâtı havftan maksat: Düşmana veya sel veya yangın veya büyük bir canavar gibi bir tehlike karşısında bulunan bir İslâm cemâatinin kendilerini idare eden yönetiçinin ve başka muhterem bir imamın arkasında farz bir namazı nöbetle kılmalarıdır. Şöyle ki: Bu cemaattan bir grup o tehlike karşısında durur, bir grup da o imama uyar, arkasında iki rekatlı bir namazın bir rekatını, üç rekatlı bir namazın da iki rekatını ve seferî hükmünde değilseler dört rekatlı bir namazın da yine iki rekatını İmam ile beraber kılar, birinci oturuşta teşehhütten sonra o grup, meselâ düşman cebhesine gider, diğer grup gelerek imama uyar onunla beraber kalan namazı kılar. Teşehhüdden sonra tekrar cepheye gider, İmam kendi başına selâm verir, namazdan çıkar, birinci grup döner gelir, namazını kıraatsiz olarak tamamlar, selâm verir, cepheye gider, bu zümre lâhik hükmünde bulunduğundan kendisine Kur’an okumak lâzım gelmez. Sonra ikinci grup gelir, namazını Kur’an okuyarak tamamlayıp cepheye tekrar döner, bu grup ise mesbuk hükmünde bulunduğundan kendisine Kur’an okumak lâzım gelir. Rasûlü Ekrem Hazretleri Zatürrika, Batni Nahle, Asfan, Zikarede vak’alarında bu korku namazını kıldırmıştır. Sonra ashabı kiram da mecusiler ile yaptıkları savaşlarda bu namazı kıldırmışlardır. Korku namazı. İmamı Âzam ile İmam Muhammed’e göre bugün câizdir. Eğer İslâm erleri bir muhterem zatın arkasında namaz kılmayı arzu ederlerse bu suretle namaz kılabilirler. Fakat İmam Yusuf’a göre bu cevaz, saadet zamanına mahsus bulunmuştur. Bununla beraber korku namazı hususunda daha başka müsaadelerde vardır. Şöyle ki: Pek korkunç bir savaş ve saire halinde İslâm erlerinin korkuları artarsa ve binmiş oldukları hayvanlardan yere inmelerinden âciz bulunurlarsa her er binmiş olduğu hayvan üzerinde imkânı olduğu tarafa doğru ima ile namazını kılar, bu da mümkün değilse namazlarını ertelerler. Nitekim Hendek savaşında birkaç vakit namaz kazaya bırakılmıştı.

103. İmdi namazı kılıp bitirdiğiniz zaman ayakta iken ve otururken ve yanlarınız üzerinde iken Allah Teâlâ’yı zikrediniz. Vaktaki emniyet haline gelirsiniz artık namazı tamamiyle eda ediniz. Şüphe yok ki, namaz, mü’minlerin üzerine muayyen vakitlerde bir farize olmuştur.

103. Bu âyeti kerime, korku namazını müteakip yapılacak zikir ve fikrin vaziyetini ve korkunun gitmesini müteakip namazların bütün erkân ve şartları dairesinde edâ edilmesini bildirmektedir. Şöyle ki: (İmdi) Ey İslâm mücahitler!!, (namazı) korku namazını anlatıldığı şekil üzere (kılıp bitirdiğiniz) o namazdan ayrıldığınız (zaman) vaziyetinize göre (ayakta iken ve otururken ve yanlarınız üzerinde iken) böyle herhangi bir halde bulunurken (Allah Teâlâ’yı zikrediniz) onun zikrine, ona duaya, zafer ve yardımını temenniye devam eyleyiniz. Bununla beraber sağlık durumu iyi olanlar ayakta, hasta olanlar oturarak; kötürüm olanlar da yan üzerine yatarak namazlarını kılsınlar. (vaktaki, emniyet haline gelirsiniz) savaş son bulur da kalpleriniz korkudan kurtulur, (artık) vakti girmiş olan (namazı tamamiyle) tadil erkânına ve şartlarına riâyet ederek (edâ ediniz) bu mühim dinî vâzifenizi hakkiyle yerine getiriniz, (şüphe yok ki namaz) bu mübârek ibadet (mü’minlerin üzerine) tarafı ilâhîden (belirli) öne geçmeyecek ve sonraya kalmayacak (vakitlerde) Allah’ın kitabı ile sabit (bir farize olmuştur) Namaz vakitleri: Fıkıh kitabımızda bildirildiği üzere şöylecedir:

1 – Sabah namazının vakti, fecri sadıkın doğmasından güneşin doğmasına kadar olan müddettir. Fecri sadık ise sabaha karşı ufuktan yayılmaya başlayan bir nurdan, bir aydınlıktan ibarettir. Buna ikinci bir fecir de denilir. Bu ikinci fecrin karşıtı birinci fecirdir ki bu da gökte iki tarafı karanlık, uzunca bir çizgi şeklinde görülen bir beyazlıktır. Az sonra kaybolur, kendisini bir karanlık takip eder. Bu fecr gece hükmündedir. Bununla yatsı vakti çıkmış olmaz. Bu fecre sabahın gerçekten girmesini göstermediği ve yalancı, geçici bir aydınlık olduğu için “fecri kâzip = yalancı fecir” denilir. Bu fecri kâzip kaybolduktan sonra ikinci fecr meydana gelir.

2 – Öğle namazının vakti, İmamı Âzam’a göre zeval gölgesinden itibaren her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaşacağı zamana kadardır. Buna “asrı sânî” denir. Zeval gölgesi ki güneşin görünüşe karşı semada yarı yolu katetmekle her şeyin batıdan doğuya doğru ilk düşmeye başlayan gölgesidir, İmamiyne ve üç büyük imama göre ise öğle vaktinin sonu, zeval gölgesinden başka her şeyin gölgesi kendisinin bir misline ulaştığı andır. Buna “asrı evvel” denir. Cuma namazının vakti tam öğle namazının vaktidir.

3 – İkindi namazının vakti, İmamı Âzam’a göre her şeyin gölgesi kendisinin iki misline ulaştığından itibaren ve diğer imamlara göre de bir misline ulaştığından itibaren güneşin batacağı zamana kadardır.

4 – Akşam namazının vakti de güneşin batmasından itibaren şafağın kaybolacağı zamana kadardır. Şafak ise İmamı Âzam’a göre akşamleyin ufukta kızardıktan sonra meydana gelen beyazlıktır. İmameyn ile üç büyük imama göre ise ufukta meydana gelen kızartıdan ibarettir.

5″ Yatsı namazının vakti de şafağın kaybolmasından başlar, ikinci fecrin doğmasına kadar devam eder. Vitir namazının vakti de yatsı namazının vaktidir. Teravih namazının vakti de tercih edilen görüşe göre yatsı namazından sonra sabah namazının vaktine kadar devam eder. Bayram namazlarının vakti de sabahleyin güneş yükselip kerahat vakti çıktığı zamandan itibaren istiva zamanına kadar devam eder. İstiva zamanı; tam zeval vakti demektir ki, güneş, gündüzün ortası dâiresi üzerinde bulunur. Herkesin tam başı üstüne veya o sıraya gelmiş gibi görünür. İşte kerahat zamanı da bundan ibarettir.

§ Namazların böyle vakit vakit kılınmasındaki hikmet ise pek büyüktür. Bu yüce ibadet, kulların zamanlarını tanzim eder, ruhlarını gafletten kurtarır. Yaratıcımızın hikmet ve kudretine dalâlet eden muhtelif zamanların her birinde o Yüce Yaratıcıya saygı sunmakla onun şanının yüceliğini tazime vesil olur, daha nice maddî, mânevî menfaatleri temin buyurur.

104. Kavmi aramakta gevşek olmayınız. Eğer siz elem çekmekte olursanız şüphesiz onlar da sizin elem çektiğiniz gibi elem çekerler. Halbuki onların ümit etmediği şeyi siz Allah Teâlâ’dan ümit edersiniz ve Allah Teâlâ bilendir, hikmet sahibidir.

104. Bu mübârek âyetler, Din düşmanlarına karşı yiğitlik ve kahramanlık gösterilmesini, hakkı müdafaa yolundaki zahmetlere katlanılmasını, Allah’ın hükümlerine göre hükmedilerek haksızlara yardımda bulunulmamasını ve yanlış eğilimlerden dolayı istiğfar edilmesini emredici bulunmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!. Din düşmanları olan bir (kavmi aramakta) onu cihat sahasında takib etmekte (gevşek olmayınız) zafiyet, gevşeklik göstermeyiniz, (eğer siz) böylelerine karşı savaşta bulunmak sebebiyle (elem çekmekte) bazı arızalara uğrayarak müfessir bulunmakta (olursanız) ona sabr eyleyiniz, ondan dolayı cihattan geri durmayınız (şüphesiz onlar da) o düşmanlarınız da (sizin elem çektiğiniz gibi elem çekerler) onlar da tehlikelere mâruz kalırlar, yaralanırlar, buna rağmen korkarak size karşı savaşmaktan geri durmazlar. Artık siz de onlara karşı cihad etmekten geri durmayınız. (halbuki, onların ümit etmediği şeyi) bu savaş sebebiyle sevaba kavuşmayı, ilâhî yardımı, İslâm dinine hizmeti (siz) mü’minler (Allah Teâlâ’dan ümit edersiniz) dindarlığınızın verdiği güzel kanaat, ruhî metanet sayesinde bir nice muvaffakiyetlere nâil olacağınıza inanırsınız. Artık düşmanlarınızdan daha çok metin, mânevî kuvvete sâhip, sabr ve sebat ile vasıf lanmanız icap etmez mi?, (ve) bilirsiniz ki, (Allah Teâlâ bilendir) herkesin kalbindekileri, amel ve hareketlerini hakkiyle bilir ve (hikmet sahibidir) onun her emir ve yasağı bir hikmet ve faydaya dayanmaktadır. Artık sizin böyle cihat ile mükellef olmanızda elbette bir ilâhî hikmet gereğidir. Binaenaleyh bu hususta metanetten, sabır ve kararlılıktan ayrılmayınız.

§ Rivâyete göre müslümanlardan bazıları yaralı, yorgun olduklarını ileri sürerek Bedri Suğrâ savaşından geri kalmak istemişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

105. Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah Teâlâ’nın sana bildirdiği şekilde hükmedesin ve hainler için müdafaacı olma.

105. Resûlüm!. (Şüphesiz biz sana kitabı) Kur’an’ı Kerim’i (hak olarak) bütün açıklamaları adalete, hak ve hikmete uygun bulunarak (indirdik ki, insanlar arasında) meydana gelen davalarda, anlaşmazlıklarda (Cenab’ı Hak’kın sana) gösterdiği (bildirdiği) vahy eylediği (şekilde hükmedesin) o apaçık kitabın hükümlerine muhalefette bulunmayasın (ve hainler için) hakikatları örten, gayrı meşru hareketleri örtbas etmek isteyen, kendi nefislerine ve başkalarına hiyanette bulunan kimselerin lehlerine olmak üzere (müdafaacı olma) onları koruyup lehlerine hüküm verme, onların mahiyetlerini hareketlerini güzelce anlamaya çalış. Binaenaleyh hâkimler için lâzımdır ki, hadiseleri güzelce tetkik etsinler, hasımların edebî konuşmasına, hakikatı örtecek şekilde olan ifadelerine tevillerine aldanmasınlar, bir tarafa cinsiyet, milliyet, akrabalık itibariyle meyil edip de tarafsızlığı ihlâl edecek bir durumda bulunmasınlar.

§ Rivâyete göre “Tuğme İbni Übeyrk” adında ensardan bir şahıs, komşusu bulunan “Katate”nin un dolu dağarcığı ile içindeki bir zırhını çalmış bunu götürüp “Zeyd İbni Semin” adındaki bir Yahudinin yanına emanet bırakmış, “Katate”, zırhını Tuğme’nin çalmış olduğunu tahmin ederek onun yanında arâmiş ise de bulamamış, ve bunu çalmadığına dâir Tuğme yemin de etmiş. Dağarcık içindeki un yollara dökülmüştü, Katate bunu takib ederek Yahudinin hanesine kadar gitmiş, zırhını onun yanında bulmuştu. Yahudi bu zırhı kendisine Tuğme’nin getirip emanet bıraktığını söylemiş, onun bu iddiasına bir takım Yahudiler de şehadette bulunmuşlardı. Tuğme’nin kabilesi Beni Zaferden bir cemaat da Rasûlullah’a müracaat etmişler, Tuğme’nin zırhtan haberdar olmadığını söylemişler, bu yüzden kabilelerinin mahçup bir halde kalacaklarını dermeyan eylemişlerdi. Zırh Yahudinin yanında bulunduğu için onun aleyhine hüküm verilmesini dilemiştiler. Rasûlü Ekrem Hazretlerine de bunların ifadelerine ve zırhın da Yahudinin yanında bulunmasına bakarak bunu Yahudinin almış olduğuna bir kanaat gelir gibi olmuştu. İşte bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, hiçbir taraf tutulmayıp hâdiselerin güzelce tetkik edilerek ona göre adaletle, tarafsız bir şekilde hüküm edilmesi emrolunmuştur. Tuğme ise Mekkeye gidip dinden dönmüş ve hırsızlık için içine girdiği bir binanın duvarı üstüne yıkılarak helâk olmuştur.

106. Ve Allah Teâlâ’dan bağış iste. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok bağışlayan, pek merhametli bulunmaktadır.

106. Habibim!. (Allah Teâlâ’dan mağfiret iste) senin ve ümmetin hakkında ilâhî lutfun sübhânî affın tecellisini temenni eyle, Tuğme lehine yüz gösteren gayrı ihtiyarî bir temayülden dolayı da bağış dileğinde bulun. Aslında Rasûlüllah, bundan sorumlu değildir, bu ipuçlarına dayanan, iyilik isteyen bir kanaat neticesidir. Mâsum olan yüce bir Peygamberden kasıtlı olarak bir günah meydana gelemez, ancak peygamberliğin pek yüce olduğundan bunun daha fazla yücelmesi için istiğfarda bulunmak bir kulluk ve şükran sunma vazifesidir. Ümmetin fertleri için de bir irşad örneğidir, insanlık hali meydana gelen bazı yanlış düşüncelerden, kanaatlerden dolayı Cenâb-ı Hak’kın af ve bağışına sığınarak istiğfarda bulunmalıdırlar, (şüphe yok ki Allah Teâlâ gafur) dur, af isteyen kullarının hatalarını, günahlarını af eder ve örter ve (rahîm bulunmaktadır) kulları hakkında rahmet ve şefkati pek fazladır. Artık öyle bir yüce mabudun ilahlık eşiğine sığınarak kendisinden af ve bağış istemek icabetmez mi?.

107. Nefislerine hiyanet edenler tarafından mücadelede bulunma, şüphe yok ki, Allah Teâlâ hiyanete düşkün, çok günahkâr olan kimseyi sevmez.

107. Bu mübârek âyetler, hain kimselerin Cenâb-ı Hak’ka karşı ne kadar cahilce, cüretkârca hareket ettiklerini kınamakta ve onların korunmaya ve savunulmaya lâyık olmadıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamberim!.. Ve ey ümmeti Muhammediye!, (nefislerine) Tuğme veya yardımcıları gibi günahları sebebiyle (hiyanet edenler tarafından) onların lehine olarak (mücadelede bulunma) onlar himayeye, korunmaya lâyık değildirler, (şüphe yok ki Allah Teâlâ hiyanete düşkün) çok hiyanette bulunan ve (çok günahkâr olan) isyana düşkünlük gösterip duran (kimseyi sevmez) yani onu cezaya, azaba ilâhî gazabına sokar. Binaenaleyh bu gibi cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

108. İnsanlardan gizlenirlerde Allah Teâlâ’dan gizlenmezler. Halbuki, Allah Teâlâ, razı olmadığı lâkırdıyı onlar geceleyin konuştukları zaman onlar ile beraberdir. Ve Allah Teâlâ onların her yaptıkları şeyi kuşatmış bulunmaktadır.

108. Tuğme ve kavmi gibi cahiller (insanlardan) utanarak, zararlarından korkarak (gizlenirler de Allah Teâlâ’dan gizlenmezler) yani: Cenâb-ı Hak’tan korkmaz, hayâ etmezler, (halbuki. Allah Teâlâ, razı olmadığı lâkırdıyı) cinayeti başkasına yüklemek, yalan yere şahitlikte bulunmak gibi iddiaları (onlar geceleyin konuştukları) kendi aralarında gizlice düşünüp taşındıkları (zaman) ilmiyle, kudretiyle, ve görmesiyle (onlar ile beraberdir.) Cenâb-ı Hak, onların bütün lâkırdı ve harekâtını bilir, hiçbir işleri Hak Teâlâ’ya gizli kalamaz. (Ve Allah Teâlâ onların her yaptıkları şeyi) bütün açık ve gizli amellerini (kuşatmış) ihata buyurmuş (bulunmaktadır) Yüce Allah’ın ilminden, kudretinden hiçbiri dışarda değildir. Artık düşünmelidirler, mesuliyetten yakalarını kurtaramayacaklarına kani olup tövbe ve istiğfar etmelidirler. Başka türlü kurtuluş çaresi yoktur.

109. İşte siz öyle kimselersiniz ki, dünya hayatı hususunda onlardan yana karşı kim mücadelede bulunacak? Veya onların üzerine kim vekil olacak?

109. Bu mübârek âyetler, haksız yere müdafaalarda bulunanları kınıyor, yaptıkları günahlardan dolayı pişman olup istiğfarda bulunanların ilâhî affa mazhar olacaklarını müjdeliyor. Herkesin yaptığı günahın kendi şahsı aleyhine olduğu ihtar ve kendi kusurlarını başkalarına isnat edenlerin ahlâka aykırı, mesuliyeti gerektirir bir şekilde hareket etmiş olacaklarını şöylece beyan buyuruyor. Ey Tuğme’nin lehine gerçeğe aykırı olarak şahitlikte bulunan kavmi!, (işte siz öyle kimselersiniz ki, dünya hayatı) fâni menfaatlar (hususunda onlardan yana) Tuğme ile emsali şahıslar lehine (mücadelede) savunmada (bulundunuz) onun hırsızlıktan uzak olduğuna şahitlik ettiniz (fakat kıyamet gününde) Cenab’ı Hak’kın cezalandıracağı zaman (onlar tarafından) Tuğme ve benzeri şahıslar adına (Allah Teâlâ’ya karşı kim mücadelede bulunacak) onları azabtan kim kurtarabilecek?. (veya onların üzerlerine kim vekil olacak) onların işlerini üstlenecek, onları muhafaza ederek Allah’ın intikamından kurtaracak?. Elbette böyle bir yardımcı bulunmayacaktır. Artık haksızlara arka çıkmak nasıl doğru olabilir?.

110. Ve her kim bir kötülük yapar veya nefisine zulmeder de sonra Allah Teâlâ’dan mağfiret dilerse Allah Teâlâ’ya çok bağışlayan, pek esirgeyen bulur.

110. (Ve her kim bir kötülük yapar) meselâ: Tuğme gibi yaptığı gayrı meşru bir hareketi başkasına isnat eder (veya nefsine zulmeder) meselâ: İçki kullanır, yalan yere yemin eder, veya küfür ve şirke düşmüş bulunur (da sonra) nadim ve pişman olarak sadık bir tövbe ile (Allah Teâlâ’dan bağış dilerse Allah Teâlâ’yı çok bağışlayan) günahları af eden ve örten ve (pek esirgeyen) iyilik olarak fazla lûtuf ve kerem sahibi (bulur.) Binaenaleyh bir insan insanlık icabı herhangi bir günahta bulunmuş olursa olsun ümitsizliğe düşmemeli, hemen tövbe istiğfar edip Allah’ın merhametine iltica etmelidir. Bu sayede ilâhî affa kavuşarak ebedî hayatını kurtarmış olur. Bu âyeti kerime, bütün günahkarları tövbeye teşvik buyurmaktadır.

111. Ve her kim bir günah kazanırsa onu ancak kendi nefisi aleyhine kazanır. Allah Teâlâ ise bilendir, hikmet sahibidir.

111. (Ve her kim bir günah) Bir kusur, bir günah (kazanırsa) işlemiş olursa (onu ancak kendi aleyhine kazanır) onun vebali kendisine aittir. Onun mesuliyeti başkalarına değil, kendisine yöneliktir. Artık kendini dünyada da âhirette de soran ve cezaya maruz bırakmadan çekinmelidir. (Allah Teâlâ ise bilendir) gizli ve açık herşeyi tamamiyle bilir ve hiçbir şeyi terketmez ve (hikmet sahibidir) her emri ve yasağı, her yaptığı, takdir ettiği bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Hiçbir kimsenin günahını başkasının yüklenmemesi, ondan mesul olmaması da bu ilâhî hikmet gereğidir.

112. Ve her kim bir kusur veya bir günah kazanır da sonra onu bir suçsuz kimse üzerine atarsa muhakkak ki, bir iftirayı ve apaçık bir günahı yüklenmiş olur.

112. (Ve her kim bir kusur) kasıtlı olmaksızın küçük bir hata (veya bir günah) büyük bir günah veya kasıtlı olan küçük bir günah (kazanır) işler (de sonra onu) o günahı (bir suçsuz kimse üzerin atarsa) o günahı işlememiş bir kimseye isnat ederse, Tuğme’nin yaptığı hırsızlığı bir Yahudiye isnat ettiği gibi gerçeğe aykırı bir iddiada bulunursa (muhakkak ki, bir iftirayı) ondan habersiz olan şahsı hayrete düşürecek büyük bir yalanı (ve apaçık) çok çirkin (bir günahı yüklenmiş olur) bunun tesiri altında kalarak azap çeker. Çünkü bir kimse hakkında iftirada bulunmak, günahsız bir şahsı günahkâr göstermek asla câiz değildir. Bu sırf bir yalandır ki bütün dinlerde haramdır, bunun dünyada da âhirette de cezası görülür. Binaenaleyh bu gibi haram, ahlâk dışı hareketlerden sakınmalıdır. Herkes kendi kusurunu bilip tövbe ve istiğfar etmeye koşmalıdır, başka türlü çare yoktur.

113. Eğer Allah Teâlâ’nın lûtuf ve rahmeti senin üzerine olmasaydı elbette onlardan bir taife seni şaşırtmaya kasdedecekti. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını şaşırtamazlar ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler. Ve Allah Teâlâ sana kitabı ve hikmeti indirdi ve sana bilir olmadığın şeyleri öğretti. Ve Allah Teâlâ’nın lütfu senin üzerine pek büyük olmuştur.

113. Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem’in Allah’ın lütfuna nâil, ilâhî vahye mazhar olup düşmanlarının sui kastlerinden korunmuş ve muhafaza edilmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (Eğer Allah Teâlâ’nın lütfu) peygamberlik ve risalete nâil kılması (ve rahmeti) günahsızlık sıfatına erdirmesi (senin üzerine) yönelmiş (olmasa idi) böyle bir ilâhî merhamet, ilâhî koruma senin hakkında tecelli etmeseydi (elbette onlardan) o Tuğme’nin kavmi gibi yalan yere şahitlik eden isyankâr insanlardan, münâfıklardan (bir taife seni şaşırtmaya) seni hatâya düşürüp hak üzere hüküm vermekten ayırmaya (kasdedecekti) bu isteklerinin meydana gelmesi için etkili olacak bir şekilde çalışmış olacaklardı. Onların vâki olan kasıtları, etkisiz olduğundan yok hükmünde bulunmuştur. (halbuki, onlar) o hakikatı değiştirme ve bozmaya çalışan münâfık tabiatlı harifler (kendi nefislerinden başkasını şaşırtamazlar) meşru olmayan hareketlerinin vebali kendilerine yöneliktir, (ve sana hiçbir şeyden zarar veremezler) seni hiçbir zarar ile zarara uğratamazlar. Çünki Allah Teâlâ seni korumuştur, himayesine mazhar buyurmuştur. Öyle bir topluluğun, Tuğme kabilesi gibi kimselerin yalan yere yapılmış olan şahitliklerinden dolayı peygamberin kalbine gelen bir tamayül ise şahitlik edenlerin sözlerine itimat ve durumun zahiri ile amel kabilinden olduğundan bu, hüküm hususunda haksız yere bir temayül mahiyetinde değildir, (ve Allah Teâlâ sana) Ya Muhammed Aleyhisselâm!, (kitabı) Kur’an-ı Kerim’i (ve hikmeti) sünneti seniyeyi, şeriat ilmini, hakka uygun olan herhangi bir kelâmı (indirdi) inzal etti, ilham buyurdu (ve sana) peygamberliğe nâil olduğun zamana kadar (bilir olmadığın şeyleri öğretti) vahy yoluyla gizli olan işleri telkin etti, dünyaya ve âhirete ait nice müşkülâtın hal çaresini sana bildirdi ve bu cümleden olarak Tuğme gibi, kavmi gibi yalancıların yalanlarından seni haberdar buyurdu. (Ve Allah Teâlâ’nın fazlı) lûtfu keremi (senin üzerine pek büyük olmuştur) bâhusûs seni umumî peygamberliğe, umumi risalete nâil buyurmuştur. Artık bunlardan daha büyük lûtuf ve kerem düşünülebilir mi?..

114. Onların gizlice konuşmalarının bir çoğunda bir hayır yoktur. Bir sadaka verilmesiyle veya iyi bir iş yapılmasıyla veya insanların arasını ıslah etmek ile emir eden kimsenin böyle konuşması müstesnâ… Ve her kim Allah Teâlâ’nın rızasını taleb ederek bunu yaparsa biz ona elbette çok büyük bir mükâfat vereceğiz.

114. Bu mübârek âyetler, gizlice konuşulan sözlerin meşru, iyilik ister bir mahiyette bulunmadığı takdirde hayırdan uzak olacağını bildirmektedir. Ve Rasûlullah’a muhalefet edip mü’minlerin takib ettikleri doğru yoldan ayrılanların da pek büyük cezalara uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: (onların) insanların, ve Tuğme ile kavmi gibi bir takım grupların (gizlice konuşmalarının) bazı hadiseleri gerçeğe aykırı olarak aralarında fısıldaşıp yalan yere tavsiyelerde, şahitliklerde bulunanların (bir çoğunda hayır yoktur) çünki bu konuşmaları gerçeğe uygun, iyi niyete dayanmış değildir, bâtılı değerlendirmeye yöneliktir. Ancak vâcib veya mendup (bir sadaka verilmesiyle veya iyi bir iş yapılmasiyle) şeri şerifin güzel gördüğü ve aklın inkâr eylemediği mâruf denilen herhangi bir işin ifa edilmesiyle (veya insanların arasını ıslah etmek ile) insanların arasında münakaşa, düşmanlık ortaya çıktığı anında şer’i şerifin sınırını geçmemek suretiyle aralarını bulmaya, düşmanlıkları gidermeye ait sözler ile (emir eden kimsenin böyle konuşması) gizli olarak tavsiyelerde, temennilerde bulunması (müstesnâ) bu hayırdan sayılır, bir hayr işlerlik belirtisidir. Nitekim bir hadisi şerif ile beyan olunmuş olduğu üzere iki kimsenin arasını ıslaha çalışmak, birçok ibadetlerden derece bakımından üstündür, (ve her kim) dünyevî bir maksat için değil, yalnız (Allah Teâlâ’nın rızasını taleb ederek bunu yaparsa) böyle sadaka ile, mâruf ile, ara buluculuk ile emir ve tavsiyede bulunursa (biz ona elbette) âhirette (çok büyük bir mükâfat vereceğiz) o cennete girecek, Allah’ın cemalini seyretmeye mazhar olacaktır. Binaenaleyh insan daima her meşru işi sadece hak rızası için yapmalıdır, dünyevî bir menfaat düşüncesiyle veya onun bunun sevgisini kazanmak maksadı ile yapmamalıdır, kalbi fânî maksatlara yönelmiş olmaktan arınmış bulunmalıdır.

115. Her kim de kendisine doğru yol belli olduktan sonra Peygamber’e muhalefet eder ve mü’minlerin yolundan başkasına uyup giderse onu o takib ettiği yola sevkederiz ve onu cehenneme daldırırız. Ve o ne fena bir gidilecek yer.

115. (Her kim de kendisine doğru yol) Hak ve hakikat (zahir olduktan sonra) bir takım deliller ile, mucizeler ile Hz. Muhammed’i peygamberliği sabit, İslâmiyet’in yüceliği göründükten sonra (Peygambere muhalefet eder) onun tebliğatının zıttına harekette bulunur (ve mü’minlerin yolundan) onların takib ettikleri İslâmiyet yolundan ayrılıp (başkasına uyup giderse) İslâm dininden başkasına tabi olursa (onu o takib ettiği yola sevkederiz) kendisiyle o yöneldiği yolun arasını boş bırakırız, bu gidişme mâni olmayız, kendi kötü tercihine göre harekette bulunmuş olur (ve onu cehenneme daldırırız) cehennem ateşine sokarız. (ve o) cehennem (ne fena bir gidilecek yer) dir. Artık oraya atılmaya sebep olan hareketlerden kaçınmalı, İslâm cemâatinin yolundan ayrılmamak değil midir?. Bu âyeti kerime, icmai ümmetin delili olduğuna ve ona muhalefetin haram olduğuna dalâlet etmektedir.

116. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ kendisine ortak koşulmasını bağışlamaz ve bunun aşağısındakini de dilediği kimseye bağışlar.. Ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa muhakkak ki pek uzak bir dalâlete sapmıştır.

116. Bu mübârek âyetler, Allah’a.ortak koşmanın affedilmesi mümkün olmayan bir cinâyet olduğunu ve müşriklerin ne kadar akılsızca hareketlerde bulunduklarını şöylece bildirmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kendisine ortak koşam) birden çok yaratıcıların, mâbutların varlığına inananlar!, Allah’ın birliğini inkâr eyleyen herhangi bir şahsı daha hayatta iken tövbe ve istiğfar etmedikçe (mağfiret etmez) onu ebedî bir azaba sokar. Çünkü böyle bir küfür ve şirk bütün günahların üstündedir. (bunun) bu küfür ve şirkin (aşağısındaki) öyle yüce yaratıcının birliğini veya büsbütün mukaddes varlığını inkârdan ibaret olmayıp bunun aşağısındaki diğer herhangi bir günahı (dilediği kimseye) tövbe ve istiğfar etmiş olsun olmasın (mağfiret buyurur) affeder ve örter. Ve dilediği günahkâr kimseyi de tövbe ve istiğfar etmedikçe mağfiret buyurmaz, günahına göre azap çektirir. Çünki Cenab’ı Hak dilediğini çokça yapandır. Kendi mülkünde kendi kulları hakkında dilediği şekilde hak tasarrufa sahiptir, ve her fiil ve irâdesi hikmet ve faydanın kendisidir, (ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) ondan .başka yaratıcı, mabut bulunduğuna inanırsa (muhakkak ki) haktan (pek uzak bir dalâlete sapmıştır) hidâyet caddesinden pek fazla ayrılmıştır. Binaenaleyh böyle bir şahıs, Allah’ın mağfiretine ebedî olarak nâil olamıyacaktır. Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmak, en büyük bir cinâyet olduğu için bundan sakındırmak için bu ilâhî beyanlar bu sûre’i celilede tekrar etmiştir. (48) inci âyeti kerimeye müracaat!. Bununla beraber bu mübârek âyetler, başka başka sebeblere bağlı olarak da tekrar tekrar nâzil olmuştur. Rivayete göre bir şahıs, Rasûlü Ekrem’in huzuruna gelerek “ben günahlara düşkün bir ihtiyarım, şu kadar var ki ben Cenâb-ı Hak’ki bildiğim ve ona imân ettiğim günden beri ona hiç ortak koşmadım, yaptığım günahları da Hak Teâlâ’ya karşı bir cür’et olarak yapmış değilim, ve ben kaçmakla Cenâb-ı Hak’ki âciz bırakabileceğimi de bir an bile düşünmedim. Ben pişman olmuş ve tövbekâr da bulunuyorum, sen benim hâlimin Allah katında nasıl olacağını görürsün?” diye vaziyetini anlatmış, bunun üzerine de bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Binaenaleyh o şahıs da müşrik olmadığından ve özellikle tövbe ve istiğfar etmiş bulunduğundan artık ümitsizliğe düşmeyip Allah’ın mağfiretine nâil olabileceği kendisine müjde edilmiş demektir.

117. O müşrikler Cenab’ı Hak’ka değil, ancak dişilere taparlar ve ancak çok isyankâr bir şeytana tapıverirler.

117. (O müşrikler Cenab’ı Hak’ka değil, ancak dişilere) Lût, Uzza ve Menat denilen ve dişi sanılan putlara (taparlar) cahiliye zamanında Arab kabilelerinden her birinin bir putu vardı, ona taparlar ve onu dişi sayarlardı. Veyahut o putlara Allah’ın kızlarıdır derlerdi. Bazıları da meleklere tapar, onlara “Allah’ın kızları” derlerdi. (ve) onlar o putlara ibadetleriyle (ancak ziyade isyankâr) Allah’ın emrine itaatten hariç, katı, yoğun, inatçı (bir şeytana tapı verirler) çünki onları o putlara tapmaya sevk ve teşvik eden şeytandır, lânetli iblistir. O cahil müşrikler ise bunun farkında olmayarak öyle cansız varlıklar kabilinden putlara tapar dururlar.

§ Merid kelimesi: Lûgatte: Katı, yoğun, selâbetli, kavmi kimse demektir. İstılahta: İnat ederek emre muhalefet eden, hayır ile alâkası bulunmayan şahıstan ibarettir. İblis de Allah’ın emrine muhalefet ederek Hz. Adem’e secde etmekten kaçındığı için pis bir sıfat olan merid vasfını almayı hak etmiştir.

118. Allah Teâlâ ona lânet etmiştir. O da demiştir ki; elbette ben senin kullarından belli bir pay edineceğim.

118. Bu mübârek âyetler, Allah’ın lânetine uğramış olan şeytanın insanlık hakkındaki sui kasdini ve insanları ne suretle aldatmaya çalışacağım bildiriyor, insanları uyanmaya davet ederek şeytanların saptırmasına kapılmadan menedip sakındırıyor. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ona) o inatçı şeytana (lânet etmiştir) onu rahmetinden uzaklaştırmıştır, (o da) o lânetlenmiş şeytana da (demiştir ki: Elbette ben senin kullarından belli bir pay edineceğim) onlardan belli bir miktar bir nasip elde ederek onları kendime itaate davet edeceğim. Onlar ise şeytanın izine giden, onun vesveselerini kabul eden kimselerdir. Maalesef insanların büyük bir kısmı şeytanın aldatmalarına tâbi bulunmaktadır. Bütün dinsizler, bâtıl dinlere tâbi olan bu cümledendir.

119. Ve elbette onları sapıtacağım ve elbette onları kuruntuya düşüreceğini ve muhakkak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar ve herhalde onlara emredeceğim de Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştireceklerdir. Ve her kim Allah Teâlâ’yı bırakır da şeytanı dost edinirse şüphe yok ki, pek açık bir ziyan ile ziyana düşmüş olur.

119. Şeytan öyle de saçmalamada bulunmuştur: (ve) ben (elbette onları) Cenab’ı Hak’kın kullarını (sapıtacağım) onları vesveselerimle, bâtıl şeyleri süsleyerek doğru yoldan, din yolundan ayıracağım, (ve elbette onları kuruntuya düşüreceğini) onların kalplerine hırs ve tamah gibi şeyleri atacağım, onları kıyameti, hesabı, cennet ve cehennemi düşünmek duygusundan mahrum bıracağım (ve muhakkak onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını yaracaklar) dır, keseceklerdir. Nitekim cahiliye zamanında Araplar, istifadesini kendilerine haram kıldıkları hayvanların kulaklarını keserlerdi. Onlar beş defa yavrulayan develerin kulaklarını yararlardı, bu yavruların beşincisi erkek olunca ondan istif âdeyi kendilerine haram kılarlardı. (Ve her halde onlara emredeceğim de Allah Teâlâ’nın yarattığını değiştireceklerdîr) Allah’ın yaratmasına aykırı hareketlerde bulunacaklardır. Meselâ İslâm dininin hükümlerini değiştirmeye çalışacaklardır. Allah Teâlâ’nın helâl kıldığını haram ve haram kıldığını helâl sayacaklardır. Sihir gibi şeyler ile uğraşacaklar, erkekliklerini gidererek kısır kalacaklardır, (ve her kim Allah Teâlâ’yı bırakır da şeytanı velî) dost, yardımcı, hareket rehberi (edinirse) ona itatte bulunursa, onun vesveselerine tâbi olup Allah’ın emrine muhalif hareketlerden ayrılmazsa (şüphe yok ki, pek açık bir ziyan ile ziyana düşmüş olur) çünkü hayatını zâyetmiş, geleceğini mahveylemiş, cenneti cehennem ile değiştirmiş, kendisini Allah’ın azabına mâruz bırakmış olur.

120. Şeytan onlara vadeder ve onları kuruntuya düşürür. Halbuki, şeytan onlara bir aldatmadan başka birşey vâdetmez.

120. (Şeytan onlara) O saptırmak istediği kimselere (vadeder) onları bir takım isteklerine, dünya varlıklarına kavuşturacağını bir hayal olmak üzere kalplerine düşürür, bir takım bâtıl şeyleri yaldızlı göstererek onlar ile gafil insanları oyalar durur, hiçbir vaadini yerine getirecek bir durumda bulunamaz, (ve onları kuruntuya düşürür) dünyada bütün isteklerine nâil olacaklarını onların kalplerine atar, onların başka bir âlemde hesaba, cezaya tâbi olmayacaklarını kâfirce bir şekilde telkin eder durur (halbuki şeytan onlara bir aldatmadan başka birşey vadetmez) zararlı olan şeyleri onlara faideli imiş gibi göstermekten başka bir muamelede bulunmaz. Şeytan bu vadini ya kalplere düşündüğü bâtıl hatıralar, vesveseler vasıtasıyle yapar veya bu vadini kendisinin dostları olan bir takım dinsizlerin lisaniyle telkin eyler. Artık öyle kimselerin o kötü telkinlerine karşı uyanık bulunmak lâzımdır.