NİSA SURESİ

61. Onlara Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğuna ve Peygambere geliniz denildiği vakit de o münâfıkları görürsün ki, senden kaçındıkça kaçınıyorlar…

61. (Onlara) O Tagut’u hakem kılmak isteyenlere her kim tarafından (Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğuna) hikmet dolu Kur’an’ı Kerim’e (ve) Allah tarafından gönderilmiş ve kendisine itaat edilmesi kesin bir dinî vazife bulunmuş olan (Peygamber’e) peygamberlerin en mükemmeli olan Hz. Muhammed’e (geliniz) bütün davalarınızı onlara arzediniz, o sayede cehaletten kurtularak İlim şerefine nâil olunuz (denildiği vakitte o münâfıkları görürsün ki) bu yüce hayre ihtarı kabul etmiyorlar, (senden kaçındıkça kaçınıyorlar) senden son derece yüz çevirerek yine şeytanlara müracaat etmek isterler. Cenab’ı Hak’kın kutsî hükümleri dururken dinsizlerin, münafıkların hükümlerine sarılmak alçaklığında bulunurlar.

62. Ya onlara kendi ellerinin evvelce yaptığı şey sebebiyle bir müsibet isabet ettiği zaman halleri nasıl olacak? Sonra da sana gelirler, biz başka değil, ancak iyilik etmek ve ara bulmak istedik diye Allah Teâlâ’ya yemin ederler.

62. (Ya onlara) o münafıklara, o hak sözü kabulden yüz çevirenlere (kendi ellerinin) kendi şahısların ın (evvelce yaptığı şey) Tagut’un hükmüne müracaat gibi Rasûlullah’ın hükmüne rıza göstermemek gibi bir cür’et (sebebiyle bir müsibet) bir ceza, bir felâket (isabet ettiği zaman) halleri (nasıl olacak?.) Artık onlar bu musibetten kurtulmaya kâdir olabilecekler mi?. Ne gezer!. Onlar (sonra da) böyle bir musibete düştükleri zaman da (sana gelirler) yaptıkları fenalıklardan dolayı özür dilemeye (bîz başka değil) Senden başkasının muhakemesine müracaat etmekle (ancak iyilik etmek) sulh yapmak (ve ara bulmak) iki hasının arasını bulup barıştırmak (istedik) yoksa sana muhalefette bulunmak işlemedik, bizi tenkit buyurma (diye Allah Teâlâ’ya yemin ederler) böyle bir yalan yere yemin etmekten çekinmezler.

63. Onlar o kimselerdir ki, Allah Teâlâ onların kalplerinde ne olduğunu bilir. Artık onlardan çekin ve onlara öğüt ver ve onlara nefisleri hakkında tesirli söz söyle.

63. (Onlar) böyle yalan söyleyen münâfıklar (o kimselerdir ki) onların kalplerindekiler Allah katında gizli değildir. (Allah Teâlâ onların kalplerinde) nifak adına, İslâmiyet’e ve müslümanlara karşı kin ve düşmanlık adına (ne olduğunu bilir) her ne kadar onu gizlemeye çalışsalar da, yalan yere yemin edip özür dilseler de (artık) Habibim!. Sen olgunluk göster (onlardan çekin) onları azarlama, onları cezalandırmaktan menfaat gereği vazgeç veya onların ileri sürdükleri mazeretleri kabul etme (ve onlara öğüt ver) onları nifaktan alıkoyacak nasihatlarda bulun, onları Cenab’ı Hak’kın, köklerini kazıyacak azabından korkut (ve onlara nefisleri hakkında) nefislerinin ıslahı hususunda veya onlara başkalarının yanında değil, yalnız kendilerine gizlice (müessir) kalplerinde tesir edecek şekilde (söz söyle) tâki ondan faydalanabilsinler, gafletten uyansınlar, ilâhî azaptan korksunlar, ayrılık ve nifaktan vazgeçsinler. Aksi takdirde uğrayacakları ilâhî azaba hazırlansınlar.

§ Bu âyeti kerime, Rasûlü Ekrem efendimizin edebî ifade gücüne, etkili, nazik, hikmetli va’z ve irşada sâhip olduğunu göstermektedir.

§ Rivâyete göre münâfıklardan bir kimse, Yahudilerden biriyle bir hususta çekişmede bulunmuşlar. Yahudi demiş ki, aramızdaki çekişmeyi hal için Ebul Kaşıma, yani Rasûlü Ekrem’e müracaat edelim: Münâfık da Yahudilerin âlimlerinden olan Keab ibnil Eşref e müracaat etmelerini istemiş. Keab ise rüşvet almaya çok düşkün imiş. Yahudi ise Rasûlü Ekrem’in rüşvete asla iltifat etmeyip hak ile hükmedeceğini bildiğinden her halde Rasûlullah’a müracaat edilmesinde israr etmiş, nihayet Hz. Peygamber’e gidip keyfiyeti anlatmışlar. Yüce Peygamberimiz Yahudi lehine hükmetmiş, münâfık bu hükme razı olmamış, Hz. Ebu Bekire müracaat etmişler, o da Yahudi lehine hükmeylemiş, münâfık yine razı olmamış, Hz. Ömer’e müracaat etmelerini istemiş, sonunda ona müracaatta bulunmuşlar. Yahudi haber vermiş, biz Hz. Muhammed’e ve Hz. Ebu Bekir’e müracaat ettik, benim lehime hükmettiler, bu hasmım onların hükmüne razı olmadı, sana müracaat etmemizi istedi. Demiş, Hz. Ömer de o münafığa hitaben: Öyle mi?, diye sormuş, o da evet öyle oldu demiş, bunun üzerine Hz. Ömer, biraz sabredin, burada durun, ben şimdi gelirim diye söylemiş, gidip kılıcını kuşanarak bunların yanına gelmiş, “Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün hükmüne razı olmayanın cezası budur” diye kılıcı ile münafığın boynunu uçurmuştur. Münafığın ailesi Hz. Peygambere gelerek Hz. Ömer’den şikâyet etmişler Rasûlü Ekrem de durumu sormuş, Hz. Ömer de: Ya Rasûlüllah!. O münâfık senin hükmüne razı olmadığı için bu cezaya lâyık olmuştu, demiş. Bu konuşmayı müteakîb de Cibril Emin gelmiş, Ömer, Faruktur, hak ile bâtılın arasını ayırmıştır, diye lehinde şahitlikte bulunmuş, bunun üzerine Rasûlü Ekrem de: Ya Ömer!. Sen Faruksun, diye buyurmuştur. İşte bu mübârek âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuştur. Bu halde Tagut’dan maksat, Keab ibnil Eşreftir. Münâfık, öyle şeytan tabiat bir şahsın muhakemesini İs tefsirler de daha başka sebepler de gösterilmiştir. Bilgi Allah katındadır:

64. Bîz hiçbir Peygamber göndermedik. Ancak Allah Teâlâ’nın izniyle itaat edilmesi için gönderdik. Ve eğer onlar nefislerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah Teâlâ’dan mağfiret isteseydiler ve onlara Peygamber de istiğfarda bulunsaydı elbette Allah Teâlâ’yı tövbeleri çok kabul edici ve çok esirgeyici bulacaklardı.

64. Bu mübârek âyetler, insanlığı irşad için Rasûlullah’a itaat ve teslimiyetin lüzumunu, istiğfarın ehemmiyetini ve hakikî imânın ne şekilde meydana geleceğini göstermektedir. Şöyle ki: (bîz) insanlık muhitine abes yere (hiçbir Peygamber göndermedik) onların gönderilmesi büyük bir fayda ve hikmete dayanmaktadır. Evet… Her peygamberi (ancak Allah Teâlâ’nın izniyle) ilâhî iradesiyle (itaat edilmesi) emirlerine riâyet, kendisine muhalefetten sakınılması (için gönderdik) artık onun emirlerine, hükümlerine razı olup muhalefette bulunmamak gerekir. (Ve eğer onlar) Allah Teâlâ’nın ve Resûlünün hükmünü bırakıp da mahkemeleşmek için başkalarına müracaat etmek isteyenler, böyle (nefislerine zulmettikleri zaman) bu hareketlerinden dolayı nâdim ve pişman olup Habibim!, (sana gelselerde) özür beyanında, kusurlarını itirafta bulunarak tövbe ve ihlâs ile (Allah Teâlâ’dan mağfiret isteseydiler) günahlarının yarlıganmasını niyâz eylesler (ve onlara Peygamber de) hükmüne razı olmadıkları Hz. Muhammed’de affedici bir şekilde hareket ederek kendileri için (istiğfarda bulunsa idî) onun günahlarının af ve örtülmesi hakkında şefaat etse idi (elbette Allah Teâlâ’yı) o yapılan (tövbeleri çok kabul edici) ve onların haklarında (çok esirgeyici) çokça merhamet buyurucu (bulacaklardı) çünkü Cenâb-ı Hak, çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

65. Hayır, Rabbine andolsun ki, onlar aralarındaki çekişmede seni hakem tayin etmedikçe, sonra da hükmedeceğin şeyden dolayı nefislerinde bir sıkıntı bulmaksızın ve tam bir teslimiyet ile teslim olmadıkça imân etmiş olmazlar.

65. (Hayır) onların imân iddiaları doğru değil, (Rabbine andolsun ki onlar) o iddia edenler (aralarındaki anlaşmazlıkta) ihtilâfa düştükleri hususta (seni hakem tayin etmedikçe) senin zaten Allah tarafından hakim bulunduğunu bilip senin hükmüne baş vurmadıkça (sonra da) senin (hükmedeceğin şeyden dolayı) itaat ve teslimiyet gösterip (nefislerinde) kendi içlerinde (bir sıkıntı) bir ıstırap, bir hoşnutsuzluk (bulmaksızın ve) zahiren ve batınen (tam bir teslimiyet ile) hükmüne (teslim olmadıkça) hakikî şekilde (imân etmiş olmazlar) çünki Rasûlullah’ın hükmüne razı olmamak, Allah’ın hükmüne razı olmamayı gerektirir. Böyle bir rıza göstermemek ise bir isyandır, bir inkârdır, imâna aykırı, cahilce bir harekettir.

§ Bir rivayete göre bu mübârek âyetlerde Rasûlullah’ın hükmüne razı olmayan münâfıklar hakkında nâzil olmuştur. Diğer bir rivayete göre de Hz. Zübeyr ile Hatib bini Belten hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Zübeyr bini Avvem Hazretlerinin hurmalığı yanı başından bir su ceryan edermiş, bahçesi uzakta bulunan Hatib de bu sudan bahçesini sulamak istemiş, Hz. Zübeyr razı olmamış, keyfiyeti Rasûlü Ekrem’e arzetmişler. Yüce Peygamber Hazretleri de: “Ya Zübeyr!. Sen hurmalığını suladıktan sonra suyu komşuna bırak” diye buyurmuş. Hatib bu peygamberin tavsiyesinden hoşnut olmamış, Rasûlullah’a hitaben: “Zübeyr hatanın oğlu olduğu için onu kayırdın” diye kötü zanda bulunmuş, bunun üzerine Rasûlü Ekrem de Zübeyr’e hitaben: “Ya Zübeyr!. Hurmalığını tamamen sulamak için suyu duvarlara çıkıncaya kadar tut, yani: Hurmalığını tamamen sıvarıncaya kadar suyu salıvermemeğe hakkın vardır, ondan sonra bırakırsın” diye emir etmişti. Çünkü suyun kaynağı, Hz. Zübeyrin hurmalığı yanında olduğundan o hurmalığı tamamen sulamadıkça suyu aşağıya bırakması icâbetmezdi. Halbuki, Rasûlüllah Efendimiz, hurmalığın zaruri olan yeri suladıktan sora suyun aşağıya bırakılmasını özel bir lûtuf olmak üzere tavsiye etmiş bulunuyordu. Ensardan olan hatip, bu musamahayı, bu lütfu takdir edemeyip edebe aykırı, bir kötü zanda bulunmuş idi. Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, peygamber emrine riâyet etmemenin İslâm âdetine muhalif bulunduğu ihtar olunmuştur.

66. Eğer onların üzerine nefislerinizi öldürünüz veya yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık bunu onlardan birazı müstesnâ olmak üzere yapmazlardı. Ve eğer onlar kendisiyle öğüt verildikleri şeyi yapsa idiler elbette onlar için hayırlı ve devamlı olmak itibariyle daha sağlam olurdu.

66. Bu mübârek âyetler, münâfık tabiatlı insanların Allah’ın emirlerine muhalif hareketlerde bulunacaklarını, halbuki, o kutsî emirlere uyma neticesinde nice nimetlerin, saâdetlerin meydna geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (eğer) biz (onların) o münâfıklar topluluğunun (üzerine) tövbelerinin kabulü için (nefislerinizi öldürünüz) intihar ediniz (veya yurtlarınızdan çıkınız diye yazsaydık) onlara böyle bir emîrde bulunsa idik, nitekim vaktiyle İsrail oğullarından bir kısmı tövbelerinin kabulü için kendilerini öldürmekle, bir kısmı da Mısır’dan çıkmakla mükellef bulunmuşlardı. Halbuki bu münafıklara böyle bir ilâhî emir bir dinî görev verilse idi (bunu) bu emri, bu vecibeyi (onlardan birazı) aralarında bulunan halis mü’minler (müstesnâ olmak üzere) çoğu (yapmazlardı) ne kendilerini öldürürlerdi, ne de yurtlarından çıkmak isterlerdi, (ve eğer onlar kendisiyle Öğüt verildikleri şeyi) Haklarında bir hayr-isterlik eseri, bir günahkârlıktan kurtulma vesilesi olan kendini öldürmek gibi, yurttan hicret gibi Rasûlullah’a itaat gibi bir vazifeyi (yapsa idiler elbette onlar için) şahısları hakkında da dünyada da, âhirette de (hayırlı) olurdu, (ve devamlı olmak itibariyle) de imanlarının gerçekleşmesi devam ve kararlılığı bakımından da (daha sağlam olurdu) daha metin bulunurdu.

§ Rivayete göre bu âyeti kerime nâzil olunca Hz. Ömer ile Ammar İbni Yasir ve Abdullah bin Mesut ile eshabı kiramdan daha bir grup demişler ki: Vallahi eğer bize bu emredilseydi, elbette yapardık. O Allah Teâlâ’ya hamdolsun ki, bizi bundan af buyurmuş. Bu zatların bu samimi sözlerinden Rasûlü Ekrem Hazretleri haberdar olunca buyurmuş ki: Şüphesiz benim ümmetimden öyle adamlar vardır ki, onların kalplerindeki İman, en sabit dağlardan daha fazla kararlı bulunmaktadır…

67. Ve o zaman elbette onlara tarafımızdan pek büyük bir mükâfat da verirdik.

67. (Ve o zaman) onlar imânlarında öyle kararlı bulundukları vakit (elbette onlara tarafımızdan) Allah katından (pek büyük bir mükâfat da) yani cennete kavuşmak gibi bir nimet de (verirdik) ihsan buyururduk…

68. Ve onları elbette bir doğru yola iletirdik.

68. (Ve onları elbette) şüphe yok ki (bir doğru yola hidâyet ederdik) o yolu takib etmekle bereketli cennetlere kavuşurlardı, kendilerine gayıp kapıları açıhrdı. Nice tecellilere kavuşurlardı. İşte Cenâb-ı Hak’ka ve Yüce Peygamber’e itaatin pek yüce, eşsiz mükâfatı…

69. Ve her kim Allah Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ederse işte onlar. Allah Teâlâ’nın kendilerine lutuflarda bulunduğu peygamberler ile ve sıddıklar ile ve şehitler ile ve salih zatlar ile beraberdirler. Onlar ise ne güzel arkadaşlardır…

69. Bu mübârek âyetler, Hak Teâlâya ve Yüce Peygambere itaatin pek büyük faidelerini bildirmekte bütün insanlığı bu itaate teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Cenâbı Hak’kın ve Yüce Peygamber’in hükmüne nasıl râzı olamıyorlar!. (Ve) halbuki (her kim Allah Teâlâ’ya ve Peygambere) emrettikleri ve yasakladıkları hususlarda (itaat ederse) tam ve mükemmel bir teslimiyet ve bağlılıkta bulunursa (işte onlar) böyle itaatkâr olan zatlar (Allah Teâlâ’nın kendilerine lûtuf larda bulunduğu peygamberler ile) nübüvvet ve risâlete sâhip bulunan yüce zatlar ile beraberdirler, (ve sıddıklar ile) sözlerinde, özlerinde, inançlarında tam bir sedâkate sâhip, yüce peygamberleri herkesten evvel tasdik eden Hz. Ebubekir i Sıddık gibi ümmetin seçkinleri ile beraberdirler (ve şehitler ile) hak dininin doğruluğu ve yüceliğine hüccet ve delil getirerek şâhitlik eden ve hak yolunda cihat meydanlarına atılarak Allah’ın dinini yüceltmek için canlarını cömertçe veren mücahitler ile beraberdirler (ve salih zatlar ile) ömürlerini Hak Teâlâ’nın itaatine, mallarını Allah rızâsını kazanmak için sarfetmiş, iyilikleri kötülüklerine galip bulunmuş olan fedâkâr zatlar ile (beraberdirler) dâima onlara yakın olurlar, onların iltifatlarına mazhar bulunurlar, istedikleri zaman ebediyet âleminde o gibi kutsal zatları ziyârete muvaffak olup onlara bağlanmış olmak şerefini elde ederler. (Onlar ise) O Yüce Peygamberler ile o diğer seçkin zevat ise (ne güzel arkadaşlardır.) onların arkadaşlığında bulunmak insan için ne güzel, ne gıpte edilecek bir muvaffakiyettir. Cenâb-ı Hak cümlemize nasip buyursun âmin…

70. İşte bu lûtuf Allah Teâlâ’dandır. Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir.

70. (İşte bu lûtuf) Allah Teâlâ’ya ve Peygamber’e itaat edenler için takdir edilmiş olan bu mükâfat, öyle bir kısım büyüklerin arkadaşlığına kavuşmak şerefi (Allah Teâlâ’dandır) sırf onun bir lûtuf ve ihsanıdır, bir ilâhî ikramıdır, başkası tarafından değildir. (Ve Hak Teâlâ hakkıyla bilici olarak kâfidir) o Yüce mâbud, herkesin hak ettiğini, lâyık olduğu lûtuf ve ihsânının derecesini hakkıyla bilir ve herkese dilediği lütufta bulunmaya kudreti fazlasıyla yeterlidir.

§ Rivâyete göre Rasûlü Ekrem efendimizin azadlısı olan “Sevban” Radiyallahu anh: Peygamber efendimize karşı pek fazla bir muhabbet ile duygu dolu bulunmakta idi. Ondan ayrılmağa pek az sabredebilirdi. Bir gün rengi değişmiş, vücudu zayıf lâmiş bir halde peygamberin huzuruna gelmişti. Peygamber efendimiz onun bu üzüntülü vaziyetini görünce sebebini sormuş, o da şöyle demişti: Ya Rasûlüllah!. Benim bir hastalığım, ve ağrım yok, fakat senin ayrılığına dayanamıyorum, huzuru saadetine gelmedikçe üzüntümü teskin edemiyorum, sonra âhiret hayatını düşünüyorum, korkuyorum ki, zatı alinizi göremiyeceğim, çünki sizin peygamberlik mertebeniz pek yücedir, ben cennete girsem de benim mertebem aşağı olduğundan size kavuşmuş olamıyacağımdan korkuyorum, ve eğer cennete giremezsem seni ebediyyen göremem. İşte Sevban hazretlerinin bu pek samimî endişesini gidermek için bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onu teselli etmiştir. Demek ki: Ümmetin fertleri ile Yüce Peygamberlerin dereceleri eşit değilse de onlara tabi, itaatkâr olan zatlar cennet âleminde onlarla vakit vakit görüşecek onlar ile birlikte sohbet etmek şerefine nâil bulunacaklardır. Ne büyük bir mazhariyet!.

71. Ey imân edenler! İhtiyat tedbirinizi alın da bölük bölük halinde çıkınız veya hep birden seferber olunuz.

71. Bu mübârek âyetler, İslâm kuvvetlerinin düşmana karşı ne gibi vaziyetler alabileceklerini ve onların galibiyet ve mağlûbiyet hallerinde münafıkların ruhî durumlarını bildirmektedir. Hak yolunda cihâda atılanlara da herhalde büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) mü’min olduklarını (ikrarda bulunanlar!.) siz düşmanlarınıza karşı uyanık bulununuz, (ihtiyat tedbirinizi alın da) onlar ile savaşta bulunmak için ya (bölük bölük halinde) cihad meydanına (çıkınız) nihâyet yirmişer kişinin üstünde bulunan birer erkek takımı halinde savaş meydanına atılınız (veya hep birden) bir toplu savaş gücü halinde (seferber olunuz) düşman için savaş meydanına çıkınız. Demek ki, diğer hayır işleri hususunda da ehli İslâm’ın, durumun gereğine göre böyle parça parça ve toplu şekilde çalışmaları lâzımdır.

72. Ve şüphesiz sizden öyle kimse vardır ki, elbette ağır davranacaktır. Eğer size bir musîbet isâbet ederse “muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti, çünki onlar ile beraber hazır bulunmadım” der.

72. (Ve) Ey İslâm mücahitler!!, (şüphesiz sizden) soy ve sop itibariyle ve görünürde müslümanlık iddiasiyle sizden sayılıp aranızda bulunan (öyle) münâfık (kimse vardır ki, elbette ağır davranacaktır) savaştan geri kalacak, tembellik gösterip duracaktır. (Eğer size) öldürülme gibi, yenilgi gibi (bir musîbet isâbet ederse) o münâfık sevinecek ve (muhakkak Allah Teâlâ bana lütfetti) beni korudu (çünkî onlar ile) o musibete uğrayan İslâm mücâhitleri ile (beraber) harp meydanında (hazır bulunmadım, der) eğer ben de hazır bulunsa idim öyle bir musîbete uğramış olacaktım diye sevinç gösterir.

73. Ve yemin olsun ki, eğer size Allah tarafından bir lûtuf nasib olursa, sanki sizinle onun arasında hiçbir tanışıklık yok imiş gibi “ne olurdu ben de onlar ile beraber olsaydım da büyük bir ganimete nâil olsa idim” diyecektir.

73. (Ve yemin olsun ki) kesin bir durumdur ki, (eğer size) Ey hakikî mü’minler!. (Allah tarafından) onun yüce takdirinin eseri olarak (bir fazl) bir ganîmet, bir fetih ve zafer (nasib olursa) o münâfık, kaçırdığı dünyevî amaçlarından dolayı nâdim ve pişman olarak (sanki sizinle onun arasında) bir dostluk, bir tanışıklık, bir cemiyet halinde yaşamak ve (hiçbir tanışkanlık yok imiş gibi) vaktiyle sizinle teşriki mesâide bulunmayıp şimdi sırf dünyevî bir menfaat için (ne olurdu ben de onlar ile beraber olsa idim) o İslâm erleriyle beraber savaşa iştirâk etse idim (de) şimdi ben de onlar gibi (büyük bir ganimete nâil olsa idim) ben de ganîmet mallarından bir hisse alsa idim (diyecektir) ne yanlış bir düşünce, ne fena bir ihtiras!.

74. Artık dünya hayatını âhiret karşılığında salacak olanlar, Allah yolunda savaşa atılsınlar ve her kim Allah yolunda savaşta bulunur da öldürülürse veya galip gelirse ona elbette büyük bir mükâfat vereceğiz…

74. (Artık dünya hayatını) dünya varlığını, dünyanın fâni servet ve zenginliğini (âhiret mukabilinde) uhrevî, ebedî mükâfat uğrunda (salacak) feda edecek (olanlar) hakikî mü’minler mücahitler!. (Allah yolunda) Cenâb-ı Hak’kın dinini yüceltmek maksadıyle (savaşa atılsınlar) Ebedî bir saadete kavuşmak için nefislerini hak yolunda feda etmekten çekinmesinler. (ve her kim Allah yolunda savaşta bulunur da öldürülürse) öyle yüce bir gaye uğrunda şehit düşerse (veya) düşmana karşı muzaffer olup (galip gelirse) her iki halde de (ona büyük bir mükâfat vereceğiz) öyle bir mücahit, niyetindeki yüceliğin meyvesini her halde görecektir. Artık her İslâm mücâhidi için lâzımdır ki Allah’ın dinini yüceltmek için harp meydanında kararlı olsun, galibiyet halinde de, mağlûbiyet halinde de yine güzel niyetine göre mükâfat göreceğini düşünerek kahramanlığında devam etsin. Fâni bir hayatı, uhrevî, ebedî mükâfatlar karşılığında feda etmek, bir zarar değil, en büyük bir muvaffakiyettir. Artık bir münâfığın böyle bir fedakârlıkta bulunmayıp da hayatını geçici bir zaman için kurtarmış olması, öyle iddiası gibi hakkında bir ilâhî lûtuf değildir. Belki öyle ebedî bir mükâfata lâyık olmadığının geçici bir neticesidir.

75. Ve sizin için ne var ki, Allah Teâlâ’nın yolunda ve erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan zaafa düşürülmüş olan bir takım biçareler uğrunda savaşta bulunmayasınız? Onlar ki: Ey Rabbimiz! Bizi şu ahalisi zâlim olan şehirden çıkar ve bizim için kendi tarafından bir koruyucu gönder ve bizim için kendi katından bir yardımcı tâyin buyur diye niyâz etmektedirler.

75. Bu âyeti kerime, Allah yolunda, İslâm cemiyetinin selâmeti uğrunda, ehli İslâm’ı din düşmanlarının zulmünden kurtarmak gâyesiyle cihat sahasına atılmanın bir dinî görev olduğunu şöylece bildirmektedir. (Ve) Ey müslümanlar!. Ey cihat ile mükellef olan zatlar! (sizin için ne var ki) Ne gibi bir mâni bulunur ki, (Allah Teâlâ’nın yolunda) Cenab’ı Hak’kın dinini yüceltmek hususunda savaştan çekinesiniz? (Ve) müslüman (erkeklerden, kadınlardan, çocuklardan) olup peygamberin hicretinden sonra Mekke’i Mükerreme’de kalmış, oradaki müşrikler tarafından hırpalanarak (zaafa düşürümüş olan bir takım biçâreler uğrunda) onları o zulümden kurtarmak için (savaşta bulunmayasınız). O din kardeşlerinizi esaretten kurtarmaya çalışmayasınız. (Onlar ki) O çaresiz din kardeşleriniz ki: (Ey Rabbimiz!. Bizi şu ahalisi zalim olan şehirden) henüz fethedilmeyip müşriklerin yönetiminde bulunan Mekke’i Mükerreme beldesinden (çıkar) bizi İslâm yurduna hicrete muvaffak kıl (ve bizim için kendi tarafından) kendi ilâhî katından koruyucu (bir koruyucu) bir yönetici, işlerimizi üstlenecek bir vali, bir âdil âmir (gönder) bizleri böyle bir zâtın idaresine kavuştur (ve bizim için kendi katından) bir özel lûtuf olarak (bir yardımcı tayin buyur) bizi o zalim ahalinin esâretinden kurtarsın, (diye niyâz etmektedirler) Artık o gibi zulma mâruz olan, Allah’ın lütfuna sığınan ehli İmanın imdadına koşmak bir görev olmaz mı?, İşte bu zulma uğramış zavallı müslümanların bu niyazları Allah katında kabul olmuş, bunlardan bir kısmı az sonra Medine’i Münevvere’ye hicret edebilmiş, daha sonra da İslâm ordusu Mekke’i Mükerreme’yi fethederek oradaki müslümanlara eshabı kiramdan “Attab İbni üseyd” gibi adâletli bir vali tayin olunmuştur.

76. Îmân etmiş olanlar. Allah Teâlâ’nın yolunda savaşta bulunurlar. Kâfir olanlar da şeytanın yolunda harp ederler. Artık o şeytanın dostlarını öldürünüz. Şüphe yok ki, Şeytanın hilekârlığı zayıftır.

76. Bu âyeti kerime, müslümanların ne kadar yüce bir maksada hizmet için cihatta bulunduklarını, diğer kimselerin ise pek âdi ihtiraslar sebebiyle harbe atıldıklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (imân etmiş) İslâm dinini kabul eylemiş (olanlar) şahsî menfaatleri için değil, sırf (Allah Teâlâ’nın yolunda) ona itaat uğrunda, onun mübârek dinini doğu ve batıya yaymak gâyesiyle (muharebede bulunurlar) bütün insanlığın selâmet ve hidâyetini arzu ederler. (Kâfir olanlar) dinî terbiyeden mahrum bulunanlar (da şeytanın yolunda) şeytana itaat için (harp ederler) onların arzuları şahsî menfaatlarını teminden, insanlığa hükmetmekten başka değildir. (Artık) Ey mü’minler!, (o şeytanın dostlarını,) o melûna tâbi olan topluluğu, o dinsizler alayını (öldürünüz) onlar ile savaştan çekinmeyiniz, onların maddî kuvvetleri sizi aldatmasın, onların dostu, yardımcısı şeytandır, siz mü’minlerin dostu, yardımcısı ise Yüce Allah’tır, (şüphe yok ki, şeytanın hilekârlığı) onun mü’minlere karşı tuzağı, hilesi, Cenab’ı Hak’kın ehli imân hakkındaki yardımına ve din düşmanlarını kahır ve helâk etmesine göre pek (zayıftır) pek ehemmiyetsizdir. Artık şeytanın hile ve tuzağına kıymet vererek onun dostlarından kormayınız, her halde Hak Teâlâ’ya itimat ederek ve sığınarak ondan yardım ve zafer bekleyiniz.

77. O kimseleri görmez misin ki, onlara: Ellerinizi çekiniz ve namaz kılınız, zekât veriniz denilmişti. Vaktaki üzerlerine cihat yazıldı, o zaman içlerinden bir takımı. Allah Teâlâ’dan korkarcasına veya daha fazla insanlardan korkar oldular. Ve onlara: Ey Rabbimiz! “Ne için üzerimize cihadı yazdın? Ne olurdu bizi yakın bir müddete kadar tehir etseydin” dediler. De ki: Dünyanın faidesi pek azdır, âhiret ise takva sahibi olanlar için elbette hayırlıdır. Ve siz kıl kadar zulme uğramayacaksınızdır.

77. Bu âyeti kerime, vaktiyle cihâdî istedikleri halde daha sonra bunun farz kılınması üzerine dünya menfaatini düşünerek cihattan memnun kalmayanların ruhî durumlarını bildirmekte ve tüm ehli İslâm’ı şöylece teselli etmektedir. Habibim!. (O kimseleri görmez misin) onların garip hallerine, temennilerine bakmaz mısın (ki) peygamber tarafından (onlara: Ellerinizi çekiniz) kâfirler ile savaşmayınız, kabîleler arasındaki câhiliyet savaşına kalkışmayınız, sabır ediniz (ve namaz kılınız) üzerinize düşen namaz farizesini lâikiyle ifâya çalışınız (ve zekât veriniz denilmişti) onlar ise öyle savaş arusunda bulunmuşlar iken (Vaktaki üzerlerine cihat yazıldı) kâfirler ile cihatta bulunmaları kendilerine farz kılındı (o zaman içlerinden bir takımı) fikirlerini değiştirdiler (Allah Teâlâ’dan korkarcasına veya) Allah korkusundan (daha ziyâde) olarak (insanlardan) kendileriyle savaşa memur oldukları kimselerden (korkar oldular ve) sonra da (onlar) ölüm korkusu ile (Ey Rabbimiz!. Ne için üzerimize cihadı yazdın) farz kıldın (ne olurdu bizi yakın bir müddete kadar) öleceğimiz âna değin (tehir etseydin) bizi terkedip cihat ile görevli kılmasaydın (dediler) Resûlüm!. Onlara (de ki: Dünyanın faidesi) dünya hayatı, dünya malı haddızatında (pek azdır) çabuk yok olucudur. Ne için bunu düşünerek ebedî selâmet ve saadeti temennî etmiyorsunuz?. (âhiret ise) Onun sevâbı olan cennet ve Allah’ın cemâline bakmak ise (takvâ sâhibi olanlar için) Cenab’ı Hak’kın azâbından sakınıp hükümlerine riayetkâr olan her zat için (elbette hayırlıdır) artık öyle yüce bir gaye takib edilmez mi? (ve siz kıl kadar) en ufak bir miktarda bile (zulme uğramayacaksınızdır.) hak yolundaki çalışmanızdan dolayı lâik olduğunuz mükâfata kavuşacaksınız, amellerinizden hiçbir zerre eksiltilmeyecektir. Binaenaleyh cihat uğrundaki mesâinizin ebedî mükâfatını da göreceksiniz. Artık böyle saadete vesile olan bir vazîfe teşekkür edilerek üstlenilmez mi?.

§ Rivâyete göre eshâbı kiramdan Abdurrahman İbni Avf, Mikdâd İbnül Esvet Gudame bini Mezun ve Sad İbni Ebi Vakkas Radiallahü Teâlâ anhüm gibi bir grup Medine’i Münevvere’ye hicret etmeden evvel müşriklerden birçok eziyetlere mâruz kalmışlardı. Hz. Peygambere müracaat ederek: Ya Rasûlüllah!. Bize izin ver de o müşrikler ile savaşta bulunalım, çünki onlar bize birçok ezâ ve cefada bulunuyorlar, demişlerdi. Rasûlü Ekrem sallallahü aleyhi vesellem de onlara buyurmuştu ki: O müşriklerden ellerinizi çekiniz, ben onlar ile savaşa henüz izinli değilim. Vaktaki daha sonra cihat farz oldu, onu temenni edenlerden bazıları: Keşke cihat bize farz olmasaydı, demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Maamafih daha kuvvetli bir ihtimale göre bu âyeti kerime, vaktiyle cihadı samimiyetsiz bir biçimde temennî eden, daha sonra cihat farz olunca canlarını düşünüp hak yolunda cihattan kaçınan münâfıklar hakkında inmiştir.

78. Her nerede olsanız, size ölüm yetişir, velevki, tahkim edilmiş yüksek kuleler içinde bulunmuş olunuz. Ve eğer onlara bir güzellik dokunursa derler ki: Bu Allah Teâlâ tarafındandır. Ve eğer onlara bir kötülük isabet ederse: Bu senin tarafındandır derler. De ki: Hepsi de Allah Teâlâ tarafındandır. Artık o tâifeye ne oluyor ki, söz anlamaya yanaşmıyorlar.

78. Bu mübârek âyetler, insanların kendilerini hiçbir yerde ölümün pençesinden kurtaramayacaklarını ve bütün hâdiselerin Allah’ın kudreti ile vücude geldiğini, şahıslara isabet eden bir takım müsibetlere de kendilerinin sebebiyet verdiklerini beyan etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar! Hepiniz, itaat edeniniz de asi olanlarınız da (her nerede olsanız) evde de savaş halinde de bulunsanız (size ölüm yetişir) takdir edilen zaman gelince ölüm sizi yakalar, hiçbir kimse kaçınmakla ondan kurtulamaz (velev ki, tahkim edilmiş, yüksek kuleler) kaleler, köşkler veya semavî burçlar (içinde bulunmuş olunuz) bunlar sizi yine ölümün perçesinden kurtaramaz O halde cihattan kaçınmaya ne lüzum var?. Bu kaçınmakla takdir edilmiş olan ölümden kurtulabilecek misiniz?. Ne mümkün!, (ve eğer onlara) Münafıklara, Yahudilere (bir güzelik) bir genişlik, bir geçim bolluğu veya bir zafer, bir ganimet (dokunursa) böyle bir nimete nâil olurlarsa (derler ki, bu) nâil olduğumuz güzellik, bize Allah Teâlâ tarafındandır. Senin Ya Muhammed!, -aleyhisselâm- bunda bir rolün yoktur, (ve eğer onlara) darlık gibi, kıtlık ve pahalılık gibi veya öldürülme ve yenilgi gibi (bir kötülük isabet ederse) o zaman da kendi kusurlarını görmezler bütün hâdiselerin bir hikmet gereği olarak ilâhî iradeye bağlı olduğunu bilmezler de (bu) kötülük (senin tarafındandır derler) bu kötülüğü Hz. Peygamber’e ve onun eshabı kiramına isnat ederler. Habibim!. Onlara (de ki, hepsi de) güzelliğin de, kötülüğün de meydana getirilmesi (Allah Teâlâ tarafındandır) bütün bunlar onun iradesine, takdirine dayanmaktadır. Çünki ondan baka yaratıcı yoktur, (artık o tâifeye) o münâfık ve yahudi topluluğuna (ne oluyor ki) ne kadar anlayıştan mahrumdurlar ki (söz anlamaya yanaşmıyorlar) Kur’an’ı Kerim’in beyanlarını, Rasûlü Ekrem’in mübârek sözlerini anlayarak istifâde etmeye, nasihat almaya yaklaşıp durmuyorlar. Eğer onlar, bunları anlayıp düşünecek olsalardı, bütün vücude gelen şeylerin Allah’ın irâdesi ile, ilâhî kudret ile vücude geldiğini anlar, Rasûlü Ekrem’e karşı öyle edepsizce yakıştırmalarda bulunmazlardı.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri Medine-i Münevvere’ye şeref verince bir takım yahudileri, münâfıkları imâna davet etmiş onlar ise inkârlarında devam edip durmuşlar. Buna bir nevi ceza olmak üzere o sene o muhitte bir miktar iktisadî buhran yüz göstermiş bunun üzerine o inkarcılar demişler ki: Ekinlerimize, meyvelerimize ârız olan bu noksan, şehrimize gelen Muhammed -Aleyhisselâm- ile eshabı yüzündendir. Bu cahiller, kendi kusurlarını görmeyip Hz. Peygamber’de uğursuzluk aramak istemişler. İşte bunların bu bâtıl iddialarını red için de bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

79. Sana güzellikten her ne şey nasib olursa şübhesiz Allah Teâlâ’dandır. Ve sana kötülükten her ne şey isabet ederse kendi nefisindendir. Ve seni insanlara Peygamber olarak gönderdik, Allah Teâlâ hakkıyla şahit olmaya kâfidir.

79. Ey insan!. (Sana güzellikleri), dünyevî ve uhrevî nimetlerden (her ne şey nasib olursa) o şey şüphe yok ki, (Allah Teâlâ’dandır) sana lûtuf olarak verilmiştir, İnsan ne kadar kulluk vazifelerine riayetkâr olsa da bunca nimetlere kavuşması için kâfi olmaz, o nimetler bir ilâhî lûtuf olarak mü’min kullarına yönelecektir. (ve sana kötülükten) sıkıntıdan, kötü gördüğün hâdiselerden (her ne şey isabet ederse) o da (kendi nefsindendir) onu gerektiren, günahları işlemiş olduğundan dolayıdır. Gerçekte kötülüğü senin hakkında yaratan yine Cenâb-ı Hak’tır, fakat ona sebebiyet veren ise senin kendi arzunla tercih etmiş olduğun günahtır. İşte bu günah sebebiyle o kötülük bir ceza olarak Allah’ın irâdesi ile vücude gelmiştir. Bu, bir hikmet gereğidir, bu teklif âleminin gereklerindendir. Artık o kötülüklere başkalarının sebebiyet verdiğine inanmayız, kendi kusurlarınızı biliniz, (ve) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (seni insanlara) bütün insanlık âlemine (Peygamber olarak gönderdik) sen insanlık için en büyük bir ilâhî nimetsin, senin peygamberliğine, kadrinin yüceliğine (Allah Teâlâ hakkıyla şahit olmaya kâfidir) senin elinde tecelli eden mucizeler, senin peygamberlik ve risaletini, senin tüm insanlığa bir feyiz ve yükselme rehberi olduğunu ispat için Allah’ın kudreti ile vücude gelen birer kesin delildir. Artık bu hakikat nasıl inkâr edilebilir?.

80. Her kim Peygambere itaat ederse muhakkak Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur. Ve her kim yüz çevirirse aldırma çünki seni onların üzerine muhafız göndermedik.

80. Bu mübârek âyetler, Rasûlullah’a itaat etmenin Cenab’ı Hak’ka itaat etmeyi içermiş olduğunu bildirmektedir. Ve mucize Kur’an-ı Kerim’i güzelce düşünmeyip de inkâra cür’et edenlerin inançlarındaki aşağılığı sergilemeketedir. Şöyle ki: (Her kim Peygamber’e itaat ederse) onun emirlerine, yasaklarına boyun eğerse (muhakkak Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur) çünkü Yüce peygamber haddizatında sadece tebliğ edicidir. Gerçek mânâda emreden ve yasaklayan ise Allah Teâlâ’dır. Binaenaleyh Peygamber’e itaat, onun gönderen Cenab’ı Hak’ka itaatten başka değildir, (ve her kim yüz çevirirse) Ey Yüce Peygamber! Sana itaatten yüz çevirirse aldırma, o seni üzmesin. (çünkî) Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (seni onların üzerine muhafız göndermedik) yani: Onların amellerini zaptetmekle, muhasebelerini görmekle seni mükellef kılmadık. Senin vazifen ilâhî hükümleri onlara tebliğdir. Onların muhasebeleri yüce zatıma aittir, şanı yüce olan ben, onların cezasını veririm, sen müsterih ol.

§ Rivayete göre bu ilâhî emiri, cihadın farz olmasından öncedir. Sonra onlar ile savaşa da müsaade buyrulmuştur.

81. Ve itaatkârız derler. Sonra senin yanından ayrıldıkları zaman onlardan bir topluluk senin dediğin şeyin başkasını geceleyin kuruntu yapar. Ve Allah Teâlâ onların ne kuruntularda bulunduklarını yazıyor. Artık onlardan yüz çevir ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et. Ve Cenâb-ı Hak vekil olarak yeter.

81. (Ve) Habibim!. O münâfıklar, huzurunda bulunup da kendilerine birşey ile emrettiğin zaman (itaatkârız) bizim şanımız tâattir, bize emrettiğin hususlarda sana itaat ederiz (derler) halbuki (sonra senin yanından ayrıldıkları) dışarıya çıktıkları (zaman onlardan) o münâfıklardan (bir topluluk senin dediğin şeyin başkasını) tebliğ ettiğin hükümlerin zıddını (geceleyin kuruntu yapar) onu değiştirmeğe ve bozmaya çalışır. Veyahut senin yanından ayrıldığı zaman, senin huzurunda söylediği itaatin zıddını yapar, onun içinde olan itaattan başka birşeydir. (ve Allah Teâlâ) ise (onların ne kuruntularda bulunduklarını) onların sakladıklarını, içlerinde olan nifakı (yazıyor) onların amel sahifelerine yazılmasını koruyucu meleklerine emir ediyor, (artık) Habibim. (Onlardan yüz çevir) onlara özen göstermeyi azalt (ve Allah Teâlâ’ya tevekkül et) Cenab’ı Hak’ka itimad eyle (ve Cenâb-ı Hak vekil olarak) kendisine işlerin havale edilmesi için (kifayet eder) o Yüce Yaratıcı, onlardan senin intikamını almaya her bakımdan yeterli bulunmaktadır.

82. Kur’an’ı düşünmezler mi? Ve eğer Allah Teâlâ’dan başkası tarafından olsa idi elbette birçok ihtilâf bulurlardı.

82. O münâfıklar, inkarcılar (Kur’an’ı düşünmezler mi?.) onun fevkalâde lâtif, beliğ âyetlerini, son derece yüce olan mânâlarını hiç düşünmezler mi? (ve eğer) O mucize kitap (Allah Teâlâ’dan başkası tarafından olsaydı) o kâfirlerin iddia ettikleri gibi insan sözü olsaydı (elbette onda) o kitabı mübinde (birçok ihtilâf bulurlardı) onun nazmında zıtlık mânâlarında çelişki bulunurdu. Bazı âyetleri açık, bazıları da zayıf olurdu, benzerini getirmek mümkün görülürdü. Özellikle tarihe, birçok tabiat gerçeklerine geçmişe ve geleceğe ait, gayb işlerinden sayılan hususlardaki beyanları arasında muhalefetler, bulunurdu, hem de öyle az değil belki bir çok muhalefetler, çelişkiler meydana çıkardı. Halbuki, onun belâgati, yüceliği, hakikata uygunluğu karşısında bütün âlimler ve edipler hayretlerini açıklamış bulunmaktadırlar, onun bu kutsiyetini tasdika mecbur olmaktadırlar. Nitekim o münafıkların içlerinde olanları bu ilâhî âyetin olduğu gibi haber vermesi de öyle gayba ait duyumlar kabilinden bulunmuştur. Artık bu mucize kitabı Allah tarafından vahy yoluyla almaya mazhar olan bir yüce zat peygamberlik ve risalet iddiasında yalancı görülebilir mi?. O inkarcılar bunu da biraz düşünmeli değil midirler?.

83. Ve onlara eminlikten veya korkudan bir haber geldiği zaman onu yayıverirler. Ve eğer onu Peygamber’e veya kendilerinden olan emir sahiplerine arzetseler elbette onlardan bunun hükmünü çıkaracak zatlar bunu bilirlerdi. Ve eğer Allah Teâlâ’nın lûtuf ve rahmeti üzerinize olmasa idi pek azınız müstesnâ, elbette şeytana uymuş olurdunuz.

83. Bu mübârek âyetler de bir takım münafıkların kötü hareketlerini dedikodularını kınamaktadır. Ve mühim hususlarda selâhiyetli olan zatlara müracaatın lüzumuna ve ehli İslâm’ın savaş ile mükellef kılınmasındaki faidelere işâreti kapsamaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) münafıklara (eminlikten) İslâm birliklerinin başarısından, malî ganimete kavuşmasından (veya korkudan) öldürülme ve yenilgi gibi bir olayın meydana gelmesine dâir (bir haber geldiği zaman onu) o haberi münâfıklar (yayıverirler) neşir ve ifşa eder dururlar, daha gerçek durumun neden ibaret olduğunu anlamadan ilâna yeltenirler. (ve eğer onu) o haberi (Peygamber’e) arzedip de ondan bilgi almış olsalar idi (veya kendilerinden olan) Hz. Ebubekir ve Hz. Ömer gibi mü’minlerin seçkin üyelerinden olup görüş sahibi bulunan (emir sahiplerine arzetseler) pek isabet etmiş olurlardı, (elbette onlardan) onların içlerinden (bunu) bu haberleri gerçek yönü ile bilip (hükmünü çıkaracak) bilgili (zatlar) tecrübelerine, güzelce mütalâalarına dayanarak lâzım gelen tedbirleri gösterecek, bunun yayılmasının uygun olup olmadığını tayin eyleyecek olan o zatlar (bunu) bu haberi güzelce (bilirlerdi) bunun gizlenmesinin mi, yayılmasının mı münasib olacağını tayin eylerlerdi. (ve eğer) Ey mü’minler!. (Allah Teâlâ’nın lütfu) İslâmiyete kavuşma nimeti (ve rahmeti) Peygamber göndermesi, Kur’an’ı Kerim’i indirmesi (üzerinize) yönelmiş (olmasa idi) böyle bir ilâhî nimete mazhar bulun masaydınız sizden (pek azınız müstesnâ) olarak Cenâb-ı Hak’kın kendilerine lûtfetmiş olduğu sahih bir akıl, bir korunmuşluk sayesinde şeytana tâbi olmazdı, kalan kısmınız ise (elbette şeytana uymuş) onun küfr ve isyana dâir olan telkinlerine uymuş (olurdunuz) artık şükretmelisiniz ki, Cenâb-ı Hak merhamet buyurmuş, size yüce bir Peygamber’i göndermiş, onun vasıtasıyla semavî kitabını sizlere ihsan eylemiş binaenaleyh sizlerin her bakımdan selâmet ve hidâyet yolunu takib etmeniz lâzım değil midir?

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Hazretleri bazen düşmanlarına karşı birlikler, askerî fırkalar gönderirdi. Münâfıklar ise bunların hareketlerini takibe koyulurlar, bunların hakkında gerçeğe aykırı haberler yayarlardı, İslâm siyasetine aykırı haberler yayıp dururlardı. Bu kötü halleriyle de Rasûlü Ekreme eziyet etmiş olurlardı, İşte bunların bu hallerini beyan, kendilerini irşat ve ikaz için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

84. Artık Allah yolunda savaşta bulun. Sen nefisinden başkası ile mükellef olmazsın. Mü’minleri de teşvik et. Umulur ki, Allah Teâlâ o kâfir olanların saldırısını defeder ve Allah Teâlâ’nın gücü daha şiddetlidir ve tenkilce de daha şedittir.

84. (Artık) Habibim Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (Allah yolunda savaşta bulun) ehli küfr ile cihada devam et (sen nefsinden başkası İle mükellef olmazsın) sen yalnız kendi yaptıklarından sorumlusun, başkalarının fiil ve hareketlerinden dolayı mükellef ve mesul değilsin. Binaenaleyh sen yalnız kendi başına olsan da yine savaşa atıl, çünki senin için Cenab’ı Hak, zaferi vaad buyurmuştur. Sen (mü’minleri de) cihada (teşvik et) sen hakikî imân sahiplerini de savaşa teşvikte bulun bu hususta senin üzerine düşen vazife, böyle bir teşvik ve özendirmeden başka değildir, (umulur ki) Evet… Bir ilâhî vaad olduğundan gerçekleşmesi muhakkaktır ki (Allah Teâlâ, o kâfir olanların saldırısını) gücünü, kuvvet ve şiddetini (defeder) size galibiyet nasib buyurur, (ve) Şüphe yok ki (Allah Teâlâ’nın gücü) kuvvet ve satvet! o düşmanlarınızdan (daha şiddetlidir) onun kuvvet ve gücü sonsuzdur (ve) Allah Teâlâ (tenkilce de) kahr etme ve azap etme bakımından da onlardan (daha şiddetlidir) artık Cenâb-ı Hak’ka sığınan onun dinine yardım için Hak Teâlâ’dan yardım ve başarı isteyen mü’minler, o gibi kâfirlerden korkar da cihat sahasına atılmaktan kaçınırlar mı?.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem, Sallallahu Aleyhi Vesellem Uhud savaşını müteakip, Bedrüssuğra denilen bir yerde zilkade ayına tesadüf eden bir mevsimde Mekkeliler ile tekrar savaşta bulunacağına söz vermişti. O mevsim gelince müslümanların arasından bazı kimseler bu savaştan kaçınmak istemişler. Hz. Peygamber de: Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâ’ya yemin ederim ki, yalnız başıma da olsam bu savaşa çıkacağım diye buyurmuş, yetmiş kadar suvâri kahraman ile Bedrüssuğraya kadar teşrif etmiş, düşmanlar ise korkuya tutularak bu savaş meydanına çıkmadan kaçınmışlardır. İşte bu âyeti kerime, buna işâreti kapsamaktadır. Ali İmran sûresine de bakınız!.

85. Her kim güzel bir şefaatle şefâatte bulunursa onun için de ondan bir nasib olur. Ve her kim kötü bir şefaatle şefâatte bulunursa onun için de ondan bir hisse olur. Ve Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.

85. Bu mübârek âyetler, müslümanları birbirine karşı iyilik ister bir muamelede bulunmaya ve birbirleriyle karşılaşınca güzelce selâmlaşarak aralarındaki muhabbeti, din kardeşliğini göstermeğe yöneltmektedir. Şöyle ki: Müslümanlardan (her kim) bir din kardeşi hakkında (güzel bir şefaatle şefâatte bulunursa) o kardeşinin dünyevî ve uhrevî olan menfaatine ve onun bir zarardan korunmasına dâir sırf Allah rızası için sözle bir yardıma, bir istirhama koşarsa (onun için de) o şefâatte bulunan kimse hakkında da (ondan) o şefaati yüzünden (bir nasib) bir sevab tahakkuk etmiş (olur) bu güzel hareketinin mükâfatını görür, (ve) bilâkis (her kim kötü) gayrı meşru, iyi niyetli olmayan (bir şefâatte şefâatte bulunursa onun) öyle şeriata aykırı şefâatte bulunan kimse (için de ondan) o şefaati sebebiyle (bir hisse) günahtan bir pay tahakkuk etmiş (olur) o gayrı meşru şefaatine eşit bir günaha bir sorumluluk altına girmiş bulunur. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine şahittir*) koruyucudur, şefaatı görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza vermeğe kadirdir. Binaenaleyh herkesin yaptığı şefaati görmektedir ve o şefaate göre mükâfat ve ceza verecektir.

86. Ve bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan daha güzeli ile selâmda bulununuz veya onu aynı ile iade ediniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ her şeyin hesabını arayandır.

86. (Ve) Ey mü’minler!. Siz güzelce şefaate izinli, ondan dolayı sevaba nâil olduğunuz gibi bir nevi şefaat olan selâm ile de görevli bulunmaktasınız. Binaenaleyh siz bir tahiyye ile yâni (bir selâm ile selâm verildiğiniz vakit hemen ondan) o selâmdan (daha güzeli İle) daha fazla hayır isterlik ifade eden bir tabir ile (selâmda bulununuz) o selâma öyle bir saygı ile karşılık veriniz, (veya onu) o selâmı aynı ile (iade ediniz) tam misli ile karşılıkta bulununuz. Meselâ: Selâmün aleyküm denilmesine karşı “ve aleykümüsselâm” denilmesi aynı ile karşılık vermektir. “Ve aleykümüsselâm ve rahmetullahi ve berekâtühü” denilmesi de daha güzel bir şekilde karşılık vermektir, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) ezelî ve ebedî olarak (her şeyin hesabını arayandır) koruyucu ve kâfidir. Bu selâm vazifesi de bu cümledendir. Artık bunun da lâyık olduğunuz mükâfatını göreceksinizdir. Cenâb-ı Hak bunun mükâfatını vermeğe de inanmışız ki kadirdir, binaenaleyh her hususta güzelce hareketten ayrılmayınız..

§ Tehiyye lâfzı lûgatta dua, övme, mülk mânâsınadır. Çoğulu, Tehâyâ ve tehiyyattır. Meselâ: “Ettehiyyatü lillâhi” denilir ki, mülk Allah Teâlâ’nındır, demektir. Sonra Hayya kellahü, denilir ki, Allah Teâlâ’nnı selâmı senin üzerine olsun demektir. Vaktiyle Araplar birbirlerine rast gelince: Allah Teâlâ seni uzun ömürlü kılsın mânâsına olarak: “heyya kallah” derlerdi. Sonra bu tabir yerine müslümanlar arasında “selâm” tabiri kullanılmıştır, ki bu daha ziyade bir hayr istemeyi içermektedir, muhatab hakkında selâmet ve saadet temennisinden ibarettir, “berhayat ol”, “çok yaşa” gibi tabirler, selâm tabiri kadar hayr isteyici tabir değildir. Çünkü bir insan çok yaşadığı halde hayatından bir zevk alamayabilir, sıhhat ve selâmetten mahrum bir halde bulunmuş olabilir, selâmet ise böyle değildir. Maamafih “selâm” Cenâb-ı Hak’kın mukaddes isimlerinden biridir. “Esselâmü aleyke” tabiri “sen Cenâb-ı Hak’kın koruması ve himayesinde ol” gibi bir mânâyı da içermektedir. Selâm verip almak hususunda riâyet edilecek bazı yönler vardır. Şöyle ki: İki müslüman karşılaşınca birinin diğerine selâm vermesi bir sünnettir. Diğer müslümanın buna karşılık vermesi de bir farzdır veya bir vaciptir. Birkaç zat, birkaç zata tesadüf edince içlerinden birinin selâm vermesi bir sünneti kifayedir, diğerleri tarafından birinin karşılık vermesi de bir farzı kifaye bulunmuş olur. Bu durumda hepsinin birden selâm verip alması icab etmez. Bununla beraber verecek olsalar bu vazife yine ifa edilmiş olur. Selâmda sünnet olan şekil şudur: Yürümekte olanların oturanlara, bineklilerin, yayalara, gençlerin, yaşlılara ve azlığın, çokluğa ilk defa selâm vermesidir. Hutbe iradeden, Kur’an’ı Kerim’i açıktan okuyan, hadisi şerifi rivayet eyleyen, İlim öğreten, namaz ile ve ezan ve ikamet ile meşgul olan zatlara selâm verilmez. Tâki yaptıkları işler kesintiye uğramasın. Abdest bozmak üzere buluman, eğlenceler ile, şarkı ve türkü söylemek ile meşgul bulunan, hamamda çıplak duran kimselere de selâm verilmez. Çünkü onların bu vaziyetleri selâma aykırıdır. Bir insan, kendi eşine ve diğer mahremi olan kadınlara selâm verir, ecnebilere selâm vermez. Selâm verirken rukû’a gider gibi eğilmek de câiz değildir.

87. Allah Teâlâ ki, ondan başka mabut yoktur, elbette o sizi kıyamet gününe toplayacaktır onda şüphe yok. Ve Allah Teâlâ’dan daha doğru sözlü kim vardır?

87. Bu mübârek âyetler, Allah’ın birliğini isbat, mü’minleri uyarmaktadır, münafıkların da çirkin karakterlerini bildirerek onlara karşı müslümanların birleşik bir cephe almalarına şöylece işâret buyurmaktadır. (Allah Teâlâ ki) O yüce Yaratıcı ki birdir (ondan başka mabut) ibadete lâyık bir fert (yoktur) onun birliği, mâbud olduğu binlerce deliller ile sabittir, (elbette) tek olan yüce zatına yemin olsun ki, (O) Yüce Yaratıcı (sizî) ey bütün insanlar sizi (kıyamet gününe) bütün ölülerin kabirlerinden kalkacakları günde (toplayacaktır.) Orada hesaba çekileceksiniz. (onda) O günde, o gündeki bu kabirden kalkmada (şüphe yok) dur. Çünki bunu Cenab’ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de kesin bir şekilde beyan buyuryuor, artık bunun zıddı düşünülebilir mi? (Ve Allah Teâlâ’dan daha doğru sözlü) Allah’ın Yüce zatından daha doğru sözlü (kim vardır?) elbette ondan daha doğru sözlü bir zat yoktur. O halde onun bütün ilâhî beyanlarını tasdik etmek bütün akıl sahiplerine yönelik bir vazifedir.

88. Size ne oluyor ki, münâfıklar hakkında iki fırka bulunuyorsunuz? Allah Teâlâ onları kazandıkları şey sebebiyle tersine döndürmüştür. Hak Teâlâ’nın saptırdığını doğru yola getirmek mi istiyorsunuz? Ve her kimi ki, Allah Teâlâ saptırırsa artık sen onun için bir yol bulamazsın.

88. Ey müslümanlar!, (size ne oluyor ki) içinizden bir kısmınız hakikatı görüp anlamıyor?, (münâfıklar hakkında) Onların durum ve davranışları hakkında (iki gruba ayrılmış bulunuyorsunuz?) onların kâfirlikleri konusunda ittifak edemiyorsunuz, ayrılığı düşüyorsunuz, içinizden bazıları onların mü’min oldukları kanaatinde bulunuyor. Halbuki, (Allah Teâlâ onları) o münâfıkları (kazandıkları şey sebebiyle) tercih eyledikleri küfür ve isyan yüzünden, dinden dönmelerinden ve müşriklere katılmalarından dolayı (tersine döndürmüştür) onları ateşe sevketmiştir veya onları arkası arkasına döndürerek kâfirler hükmüne reddeylemiştir. (Hak Teâlâ’nın saptırdığını) dalâlete düşürdüğünü (doğru yola getirmek mi istiyorsunuz) siz onları hidâyete kavuşmuş kimselerden mi sayıp duruyorsunuz?. (ve her kimi ki. Allah Teâlâ saptırırsa) onu hidâyet yolundan uzak düşürürse (Artık sen onun için bir yol) onu hidâyete kavuşturacak bir yol (bulamazsın) onlar kendi yaratılışlarını, tercihlerini kötüye kullanarak küfür ve isyan yolunu tuttukları için Cenâb-ı Hak, hikmet gereği onların kâfirliğine, sapıklığına hükmetmiştir. Artık onları kimse kurtaramaz. Onların haklarındaki yanlış bir hüsnüzannın ne kıymeti olabilir.

§ Rivayete göre Medine’i Münevvere dışında bir takım kimseler var idi ki, onlar müslümanlara karşı İslâmlık iddiasında bulunuyorlardı. Halbuki, fikren müşrikler ile beraber olup fırsat düşünce müslümanların aleyhinde bulunmak isterlerdi. Müslümanların kanaatler! ise bunların hakkında başka başka idi. Bir kısmı bunları ciddî müslüman zannediyordu, bir kısmı da bunların münâfık olduklarını anlamış bulunuyordu, İşte bunların bu münâfıkca durumlarını bildirmek için bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Daha başka rivayetlerde vardır.

89. Arzu etmişlerdir ki, kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir olup onlar ile eşit bulunasınız. O halde onlar Allah yolunda hicret edinceye kadar onlardan dostlar edinmeyiniz. Eğer yüz çevirirlerse artık onları her nerede bulursanız tutunuz ve öldürünüz. Ve onlardan ne bir dost, ne bir yardımcı edinmeyiniz.

89. Bu mübârek âyetler, kâfirlerin müslümanlar hakkındaki kötü maksatlarını ve onların dost tutulmaya lâyık olmadıklarını bildiriyor, İslâm varlığını korumak ve savunmak için şarttan mevcut olunca onlara karşı cihadda bulunulmasını emrediyor ve onlardan kimlere karşı savaşta bulunulmamasını tayin ederek bu husustaki pek yüksek dinî siyaseti şöylece göstermiş bulunuyor. O münâfıklar (Arzu etmişlerdir ki) temennide bulunmuşlardır ki, (kendilerinin kâfir oldukları gibi siz de kâfir) olasınız, ve temennide bulunmuşlardır ki, siz de kâfir (olup onlar ile) küfürde (eşit bulunasınız) artık ey mü’minler!. Onların bu kötü maksatlarını anlayınız, (o halde onlar Allah yolunda) sizin gibi sahih, imanlarını kuvvetlendiren bir hicret ile (hicret edinceye kadar onlardan dost edinmeyiniz) onlar imân ettiklerini açıklasalar da yapmacıktır, ona ehemmiyet vermeyiniz. (Eğer yüz çevirirlerse) Allah’ın birliğine imândan kaçınır, öyle münâfıkça bir hâl üzere durmak isterlerse (artık) cezayı hak etmişlerdir, (onları her nerede) gerek harem bölgesi dışında ve gerek içinde (bulursanız tutunuz) esir alınız, (ve öldürünüz) haklarında diğer kâfirlere yaptığınız muameleyi yapınız (ve onlardan ne bir dost) bir yaran, bir ahbap (ne de) onlardan sizin için düşmanlarınız üzerine (bir yardımcı edinmeyiniz.) Bilakis onlardan tamamen uzak durunuz.

90. O kimseler müstesnâ ki, onlar sizin aranızla kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş veyahut sizinle savaşta bulunmaktan veya kendi kavimleriyle harb etmekten göğüsleri darlaşmış oldukları halde size gelmiş olurlar. Ve eğer Allah Teâlâ dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi ve sizi katlediverirlerdi. İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirler de sizinle savaşta bulunmazlarsa ve barışı size bırakırlarsa artık Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine bir yol vermemiştir.

90. Bu esir almak, öldürmek hükmünden (O kimseler müstesnâ ki, onlar) dan bir taife (sizin aranızla kendi aralarında bir anlaşma bulunan bir kavme iltica etmiş) olurlar. Bu mültecilere artık dokunulmaz. Çünki o hususa dâir bir siyasî sözleşme bulunmuş olur. Nitekim Rasûlü Ekrem Hazretleri Beni Eslem kabilesiyle böyle bir sözleşmede bulunmuş, onların temsilcisi olan Hilal bini Üveymir’e karşı: Birbirinin ne lehine ve ne de aleyhine yardımda bulunmayacaklarına ve Hilâle gidip iltica edenlerin de Hilal gibi saldırıdan korunmuş bulunacaklarına söz vermiştir. (Veyahut sizinle savaşta bulunmaktan) kendi kavimleriyle beraber size karşı savaşa atılmaktan (veya kendi kavimleri ile muharebe etmekten) sizinle beraber olup onlara karşı cenk eylemekten (göğüsleri darlaşmış) kalpleri sıkılmış (oldukları halde size gelmiş olurlar) ne sizin aleyhinize ve ne de lehinize savaşta bulunacak bir durumda bulunmazlar. İşte bu grup da müstesnadır. Bunları esir almaya, öldürmeğe lüzum yoktur. Nitekim Beni Müdlic kabilesi bu cümledendir. Bunlar Rasûlü Ekrem Efendimize gelip böyle bir savaştan uzak olduklarını arzetmişlerdi. (Ve eğer Allah Teâlâ) Sizin üzerinize bunları musallat kılmayı (dilemiş olsa idi elbette onları size musallat ederdi) kalplerini kuvvetlendirir, onları sizin üzerinize saldırırdı, (da sizi katlediverirlerdi) Fakat Cenâb-ı Hak, bunu dilemedi, onları öyle perişan bir vaziyete soktu. (İmdi onlar sizden bir tarafa çekilirlerde) size taarruz etmez (sizinle savaşta bulunmazlarsa) ve barışı teslim olup boyun eğerlerse, sulh ve barışı (size bırakırlarsa) size itaat ederek teslimiyette bulunurlarsa (artık Allah Teâlâ sizin için onların aleyhine) esir almak, öldürmek gibi bir şekilde (bir yol vermemiştir) bir müsaade yolu tayin buyurmamıştır. Binaenaleyh onların şu teslimiyetlerine, şu âciz durumlarına bakarak kendilerine saldırmaya meydan vermeyiniz. Müslümanlıkta anlaşma yapanlar ve mülteciler hakkında böyle şereflice muamelede bulunmak bir siyasî fazilet icabıdır.