NİSA SURESİ

151. İşte gerçekten kâfir olanlar onlardır. Biz de kâfirler için alçaltıcı olan bir azab hazırlamışızdır.

151. Böyle imâna aykırı bir kanaatta bulunalar yok mu (İşte tam manâsiyle kâfir olanlar onlardır) artık o kâfirler lâyık oldukları cezaya hazırlansınlar. Çünki (bîz de) ben Yüce Yaratıcı da (kâfirler için alçaltıcı olan) onları tam bir zilletle cezalandıracak bulunan (bir azab) bir cehennem ateşi (hazırlamışızdır) vakti gelince o azâba ebedî olarak mâruz kalacaklardır. Bütün bu felâket, onların imândan mahrum olmalarının bir cezasıdır.

§ Rivâyete göre bu mübârek âyetler, Yahudiler hakkında nâzil olmuştur. Çünki onlar Hz. Musa ile Tevrat’a ve Hz. Üzeyr’e imân ettikleri halde Hz. İsa ile İncil’e ve son peygamber ile Kur’an’ı Kerim’e imân etmezler. Binaenaleyh bunlar din bakımından bütün Peygamberler ile semavî kitapları ve bunun gereği olarak da Cenab’ı Hak’ki inkâr etmişlerdir.

152. Ve o kimseler ki, Allah Teâlâ’ya ve peygamberlerine imân etmişlerdir ve onlardan hiçbirinin arasını ayırmamışlardır. İşte onlara da mükafatlarını elbette verecektir. Ve Allah Teâlâ bağışlayandır, merhamet edendir.

152. (Ve o kimseler ki) O kâfirlere muhalif olarak (Allah Teâlâ’ya) da ve onun bütün Peygamberlerine de (imân etmişlerdir) hiçbirinin peygamberlik ve risâletini inkâr etmemişlerdir, (ve onlarda hiçbirinin arasını ayırmamışlardır) hepsini tasdik etmiş ve yüce tutmuşlardır (işte onlara da) böyle yüce, temiz bir itikatta bulunan müslümanlara da vadedilmiş olan (mükafatlarını) Cenab’ı Hak (elbette verecektir) onları bu güzel inançlarının meyvelerine mutlaka kavuşturacaktır, (ve Allah Teâlâ bağışlayıcıdır.) Böyle mü’min kullarından insanlık icâbı meydana gelen bazı kusurları affeder ve örter ve (esirgeyicidir) onlara daima merhamet buyurur, onların güzel amellerinin sevâbını kat kat verir, kendilerini cennetlerine nâil kılar. Ne muazzam bir ilâhî şefkat!..

153. Ehli kitab, üzerlerine bir kitap indirmeni senden isterler. Muhakkak onlar bundan daha büyüğünü Musa’dan istemişler de bize Allah’ı apaçık göster demişlerdi. Artık zulümleri sebebiyle kendilerini yıldırım çarptı. Kendilerine apaçık mucizeler geldikten sonra da buzağıyı mabut edindiler. Nihayet bundan affettik ve Musa’ya apaçık bir saltanat verdik.

153. Bu mübârek âyetler, Yahudilerin Rasûlü Ekrem Efendimizden ve evvelce de Hz. Musa’dan ne kadar inkârcı ve sınır tanımaz bir şekilde isteklerde bulunduklarını ve bu yüzden karşılaştıkları felâketleri bildiriyor. Hz. Musa’nın nâil olduğu güç ve kuvveti ve Yahudilerin vaktiyle ne gibi vazifeler ile görevli bulunmuş olduklarını da gösteriyor. Şöyle ki: Habibim!, (ehli kitap) Yahudi âlimleri (üzerlerine) gökten (bir kitap indirmeni senden isterler) Hz. Musa’ya nâzil olan kitap gibi sana da hepsi birden bir kitabın indirilmesini teklif ederler veyahut levhi mahfuz üzerine semavî bir yazı ile yazılmış bir kitabın inmesini isterler. Onların iyi niyetine dayanmayan bu sualinden dolayı üzülme, çünki (muhakkak onlar) o Yahudilerin ecdat ve soyları (bundan daha büyüğünü Musa’dan istemişler de bize Allah’ı) açıkça (apaçık göster demişlerdi) onların reislerinden bulunan yetmiş kişi böyle sınır tanımazca bir istekte bulunmuşlardı. Şimdiki Yahudiler de onların yolu ve tabiatı üzere bulunduklarından sen bunların böyle taleblerine ehemmiyet verme. Bunlar böyle bir suali iyi niyetle sormuş değildirler. Maksatları inkârdır. Yoksa Cenâb-ı Hak dilerse ilâhî kitabını birden de indirebilir. (Artık) o görmek talebinde bulunanları (zülumları sebebiyle) inatları ve kendi hallerine göre meydana gelmesi imkânsız olan bir yüce tecelliyi taleb eylemeleri yüzünden (kendilerini yıldırım çarptı) gök tarafından gelen bir ateşin çarpmasıyla helâk oldular. Sonra Hz. Musa’nın temennisiyle affa uğrayıp bir büyük mucize eseri olarak yeniden hayat buldular, (kendilerine) Cenâb-ı Hak’kın birliğine, peygamberlik ve risâletin hak olduğuna dâir (apaçık mucizeler geldikten sonra da) Meselâ: Hz. Musa’nın Firavne karşı gösterdiği asası, beyaz eli gibi, denizin yarılması gibi hârikalar vücude geldiği halde (buzağıyı -mabut- edindiler) Hz. Musa’nın bir müddet yokluğundan istifâde ederek Samirî adındaki bir lânetlinin sözüne kapılarak buzağıya taptılar, Hz. Harun’un sözlerini dinlemediler, (nihayet) onları bu büyük cinayetten de (affettik) onları, köklerini kesmek suretiyle, mahv ve helâk etmedik. (ve Musa’ya pek açık bir saltanat) bir açık delil, bir burhan, bir büyüklük ve galibiyet (verdik) öyle ki, o buzağıya tapanlara tövbekâr olabilmeleri için kendilerini öldürmelerini emretmiş, onlar da o isyanlarından kurtulmak için bu emre uymuşlardır.

154. Ve ahidlerine riâyet etmeleri için üstlerine Turu kaldırdık ve onlara secde eder olduğunuz halde o kapıdan girin dedik ve onlara Cumartesi günü haddi tecavüz etmeyin dedik ve onlardan ağır bir ahid aldık.

154. (Ve) O İsrail oğulları, Hz. Musa ile yapmış oldukları (ahd) ve misak (larına riâyet) Musa’nın şeriatına uymaya devam (etmeleri için) korkup bunları bozmamaları için (üstlerine Turu) o büyük dağı bir harika olmak üzere (kaldırdık) başları üstünde bir müddet aşılmış bir halde bulundurduk, (ve) Davûd Aleyhisselâm lisaniyle (onlara secde eder olduğunuz halde) saygılıca bir eğiliş ile (o kapıdan) Beyti mukaddesin bir kapısından içeriye (girin dedik) böyle bir vaziyette bulunmalarını emrettik (ve onlara cumartesi haddi aşmayın) o günde yapılmasına müsaade edilmiş olan şeylerin dışındakileri yapmayın, meselâ: O gün balık avlamayın, ticaretle ve diğer işlerle meşgul olmayın, size rızık veren ancak Cenâb-ı Hak’tır (dedik ve onlardan ağır) kuvvetli (bir söz aldık.) onlar

“işittik, itaat ettik” dediler, ahkamı dîniyelerine muhalefet etmeyeceklerine dâir söz verdi ve yemin ettiler. Bu sözü Cenâb-ı Hak, onlardan Tevrat’ta almıştır. Ne yazık ki onlar daha sonra bu söze riayetkâr olmamışlardır.

§ Bakara sûre’i celilesindeki 51, 52, 53, 64, 65 inci âyetlerin tefsirine de müracaat ediniz!.

155. Artık onların yeminlerini bozmaları ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr eylemeleri ve Peygamberleri haksız yere öldürmeleri ve bizim kalplerimiz perdelidir demeleri sebebiyle lânete uğramışlardır Hayır Allah Teâlâ onların kalplerini küfürleri sebebiyle mühürlemiştir. Binaenaleyh pek azı müstesnâ olmak üzere onlar imân etmezler.

155. Bu mübârek âyetler, Yahudilerin yüce peygamberlere olan suikastlerini ve bu yüzden uğradıkları cezaları ve onların bu suikasdinden Hz. İsa’nın kurtularak göğe kaldırılmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Artık onlar) o Yahudi taifesi, vaktiyle yapmış oldukları (ahıtlerini) kabul etmiş oldukları yemini (bozmaları) ona muhalif harekette bulunmaları (ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’an-ı Kerim’i ve kendi kitaplarındaki beyanları (inkâr eylemelerî ve) mâsum olan her türlü kötülüklerden uzak bulunan (Peygamberleri haksız yere öldürmeleri) sebebiyle (ve bizim kalblerimiz perdelidir) Hz. Muhammed’in tebliğatı bizim kalblerimize giremez ve yahut bizim kalblerimiz ilimlerle dolmuştur, başkalarının beyanlarını dinlemeğe, kabul etmeye ihtiyacı yoktur, (demeleri sebebiyle) lânete uğramışlardır, (hayır) öyle dedikleri gibi değil (Allah Teâlâ onların kalblerini küfürleri sebebiyle mühürlemiştir.) onların kalbleri tabiat, yaratılış itîbariyle, İlim ve irfan ile dolu olmak suretiyle öyle perdeli, başka beyanatı kabule ihtiyaçsız değildir, bilakis kendi küfürleri, kötü inançları, cahilce hareketleri yüzünden öyle bir vaziyete düşmüştür, (binaenaleyh) Abdullah İbni Selâm ve arkadaşları gibi (pek azı müstesnâ olmak üzere onlar imân etmezler) yahut onların az şeye imanları müstesnâ olmak üzere bütün imân edilmesi icâbeden şeylere inanarak hakikî mü’min olmazlar.

156. Ve küfürleri sebebiyle ve Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları sebebiyle lânete uğramışlardır.

156. (Ve) O dinsizler Hz. İsa gibi bir Yüce peygamber’e (inkârları) onun peygamberliğini, hayatının temizliğini inkârları (sebebiyle ve) Hz. (Meryem hakkında pek büyük bir iftirada bulunmaları) öyle elinde meydana gelen birçok kerametleriyle iffet ve yüceliği sabit olan temiz bir anneye iftira etmeye cüretleri (sebebiyle) lânete mâruz kalmışlardır.

157. Ve muhakkak biz Meryem’in oğlu Allah’ın Peygamberi İsa’yı öldürdük demeleri sebebiyle lânete hedef olmuşlardır. Halbuki, onu ne öldürdüler ve ne de asıverdiler. Fakat onlar için bir benzetilmiş oldu. Ve şüphe yok ki, onda ihtilâf edenler, ondan dolayı şek içindedirler. Onlar için buna dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur ve onu hakikaten öldürmüş değildirler.

157. (Ve muhakkak biz Meryem’in oğlu. Allah’ın Peygamberi İsa’yı öldürdük demeleri sebebiyle) de lânete hedef olmuşlardır, (halbuki onu) hakikaten Allah’ın bir resuli olan Hz. İsa’yı (ne öldürdüler, ve ne de asıverdiler) bu iddiaları tamamen gerçek dışıdır, (fakat onlar için) Hz. İsa’yı öldürmeğe cür’et gösterenler için (bir benzedilmiş oldu) bir rivâyete göre Hz. İsa aleyhinde münâfıklıkta bulunan bir şahıs, Hz. İsa’yı bulup katillere teslim etmek için Hz. İsa’nın evine gitmiş, İsa Aleyhisselâm ise Allah’ın kudreti ile göğe kaldırılmış, bu münâfıkta Hz. İsa’ya benzeyiş çehresi meydana gelmiş, katiller de bunu yakalayarak Hz. İsa sanarak asmışlardır. Diğer bir görüşe göre de Yahudiler su’î kasitte bulunmak isterken Hz. İsa’nın göğe kaldırıldığını görmüşler, Yahut reisleri bu yüzden halk arasında bir fitne meydana geleceğinden korkmuşlar, bir şahsı yakalayıp asmışlar, insanlara karşı bu asılanın Hz. İsa olduğunu iddia eylemişlerdir. (Ve şüphe yok ki onda ihtilâf edenler) Hz. İsa’nın durumunda, öldürülmüş olup olmamasında, asılan şahsın Hz. İsa olduğunda tereddüde düştüler, (ondan dolayı şek içindedirler) bunu kat’î surette bilemiyorlar. (onlar için) böyle şek içinde bulunanlar için (buna) bu öldürmeye (dâir zanna uymaktan başka bir bilgi yoktur) onlar kendi kuruntularına tâbi olurlar, (ve onu) İsa Aleyhisselâm’ı (hakikaten katletmiş değildirler) Cenab’ı Hak onu korumuş, bir harika olarak semâya kaldırmıştır. Hattâ bu öldürme iddiasında bulunanlarda kuşkuludurlar. Öldürme olayının meydana gelmesine kesin olarak inanmamaktadırlar. Binaenaleyh öyle zan ve tahminin bir kıymeti yoktur. Gerçek durumu Cenâb-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’inde açıkça beyan buyuruyor ki, o mübârek Peygamberini ilâhî kudretiyle di’ri olarak semaya kaldırmıştır. Ilâhî kudretinin büyüklüğüne ve kâinatta meydana gelen milyonlarca yaratılış harikasına uyanık bir göz ile bakanlara göre bir Yüce Peygamberin böyle ruhen ve cismen en yüksek makamlara yükseltilmesini uzak görmeye, tevile asla yer yoktur. Allah Teâlâ her şeye fazlasıyla kadirdir, buna inanmışızdır!..

158. Hayır, Allah Teâlâ onu kendisine yükseltmiştir. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

158. (Hayır) öyle inkârcıların, kuşkucuların dedikleri gibi değil (Allah Teâlâ onu) o mübârek Peygamberini (kendisine) kendisinin mânevî huzuruna, yüce, mukaddes bir makama, yüce bir semâya (yükseltmiştir.) Bunu kimse inkâr edemez, Cenab’ı Hak her şeye kadirdir. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) Mülkünde dilediği gibi tasarrufuna kimse mâni olamaz ve bir (hikmet sahibidir.) mülkünde her tasarrufu sırf hikmettir. Kimse onun zıddını ifa ve iddia edemez. Binaenaleyh Hz. İsa’yı göğe kaldırması da o Yüce Yaratıcının kudret ve hikmetine bakımından asla inkâr edilemez.

159. Ve ehli kitaptan hiçbir fert yoktur ki illâ ölümünden evvel elbette ona imân edecektir. Ve kıyamet gününde onların aleyhine bir şahit olacaktır.

159. Bu mübârek âyetler, ehli kitabın Hz. İsaya karşı vaziyetlerini ve Yahudilerin yapmış oldukları zulümleri, yasaklanmış fiilleri bildiriyor ve bu yüzden uğradıkları ve uğrayacakları cezaları, kötü sonu ihtar ediyor. Şöyle ki: (Ve ehli kitabtan) Yahudiler ile Hıristiyanlardan (hiçbir fert yoktur ki, illâ ölümünden evvel) can çekişme halinde, ruhu henüz kendisinden ayrılmadan (elbette) o fert, her nç vaziyette bulunursa bulunsun, gerek denize düşüp boğulsun, gerek hayvanlar tarafından parçalansın, ve gerek ateşe düşüp yansın, daha teslimi ruh etmeden (ona) Hz. İsa’ya, onun peygamberliğine, onun Allah’ın oğlu olmadığına (imân edecektir) fakat bu bir ümitsizlik imânı kabilinden olduğu için makbul değildir. Diğer bir yoruma göre de bütün ehli kitap, Hz. İsa’ya onun vefâtından evvel, yeryüzüne indiği zaman imân edeceklerdir. O zaman bütün insanlar İslâmiyet’e kavuşacaklar, bir İslâm milleti halinde bulunacaklardır. O vakit Cenab’ı Hak, deccalı helâk edecek, yeryüzünde bir emniyet, bir âsayiş ceryana başlayacak hayvanlar bile birbiriyle hoşça geçineceklerdir. Hz. İsa, kırk sene yeryüzünde kalacak, sonra vefat edip namazını müslümanlar kılarak kendisini defn edeceklerdir, (ve) İsa Aleyhisselâm (kıyamet gününde onların) ehli kitabın (aleyhine bir şâhit olacaktır) kendisi peygamberliğini tebliğ, kulluğunu itiraf etmiş olduğu halde Yahudilerin kendisini yalanlamış olduklarını, Hıristiyanların da kendisine Allah’ın oğlu demiş bulunduklarını söyleyerek onların bu kâfirce, müşrikce iddiaları aleyhinde şahitlikte bulunacaktır.

160. Artık Yahudilerden bir zulüm sebebiyle ve birçoklarını Allah Teâlâ’nın yolundan alıkomaları sebebiyle onlara helâl kılınmış olan temiz şeyleri üzerlerine haram kıldık.

160. (Artık Yahudilerden) meydana gelen mühim (bir zulüm) dine aykırı bir hareket (sebebiyle) onların yeminlerini bozmaları, Allah’ın âyetlerini inkâr eylemeleri, Hz. Meryeme iftirada bulunmaları gibi pek zalimce hareketlerinden dolayı (ve) insanlardan (birçoklarını Allah Teâlâ’nın yolundan engellemeleri sebebiyle) veyahut bir engellemeye çok çalışmaları yüzünden (onlara) vaktiyle (helâl kılınmış olan temiz şeyleri) meselâ: Evvelce Tevrat’ta helâl gösterilmiş olan şeyleri daha sonra bir dünyevî ceza olmak üzere (üzerlerine haram kıldık) tırnaklı hayvanların haram kılınması da bu cümledendir.

161. Ve faizi, ondan nehy edilmiş oldukları halde, alıvermeleri sebebiyle ve insanların mallarını, haksız yere yemeleri sebebiyle. Ve onlardan kâfir olanlara elim bir azab hazırladık.

161. (Ve ribayı) faizi ve diğer faiz muamelelerini (ondan yasaklanmış oldukları halde alıvermeleri sebebiyle) o mahrumiyete düşmüşlerdir (ve insanların mallarını haksız yere) meselâ: Rüşvet yoluyla gerçeğe aykırı şâhitlik yoliyle ve diğer haram olan yollardan biriyle alıp (yemeleri sebebiyle) onlara bir ceza olarak evvelce helâl olan bir takım temiz şeyleri haram klıdık, (ve onlardan kâfir olanlara) küfürlerinde israr edip tövbe ve istiğfar etmeyenlere (acıklı bir azab hazırladık) dünyada temiz şeylerin helâl olmasından mahrum kaldıkları gibi âhirette de cehennem azâbına mâruz kalacaklardır. Artık devam eden bir küfür ve sapıklığın neticesi bundan başka değildir.

162. Fakat onlardan ilimde mütehassıs olanlar ve mü’min olanlar sana indirilmiş olana ve senden evvel indirilmiş olana inanırlar ve namazı dosdoğru kılanlar ve zekâtı verenler ve Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân edenler, varya işte onlara elbette büyük bir mükâfat vereceğizdir.

162. Bu âyeti kerime doğru ve kesin bir ilme sâhip olan, bütün dinî esasları imân edip dinî vazifelerini ifa eden bütün mü’minlerin pek büyük, müstesnâ bir mükâfata nâil olacaklarını müjdeliyor. Şöyle ki: (Fakat onlardan) ehli kitaptan Abdullah İbni Selâm ve arkadaşları gibi (ilimde mütehassıs olanlar) din ilminde yetki, yetenek sâhibi bulunanlar (ve) mutlak olarak, muhacirini kiram ve ensarı kiram gibi (mü’min olanlar) Habibim!, (sana indirilmiş olana) Kur’an-ı Kerim’e (ve senden evvel) diğer Peygamberlere (indirilmiş olana) Tevrat, İncil gibi semavî kitaplardan herbirine (inanırlar) bunların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik ederler, (ve) özellikle en mühim bir dinî vazife olan (namazlarını dosdoğru) bütüm erkân ve şartlarına riâyet etmek suretiyle (kılanlar ve) mükellef oldukları (zekâtı verenler ve Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılık ve ilâhlığına (ve âhiret gününe) bir yevmi kıyametin zuhura geleceğine ve onun bir ebedî mükâfat ve cezâ âlemi olduğuna (inananlar) var ya (işte) onlar yukarıda azâba uğrayacakları bildirilen ehli inkârdan müstesnâdırlar. (onlara elbette büyük bir mükâfat vereceğizdir.) Onlar o güzel itikatlarının, amellerinin mükafatlarını fazlasıyla göreceklerdir. Onlar cennetlere nâil. Allah’ın cemâlini görme saadetine kavuşacaklardır. Ne muazzam, ebedî bir mükâfat…

163. Muhakkak biz sana vahy ettik, Nuh’a ve ondan sonraki Peygamberlere vahy ettiğimiz gibi ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a, İsa’ya, Eyüb’e, Yunus’a, Harun’a ve Süleyman’a vahy eylediğimiz gibi ve Davud’a Zebur’u verdiğimiz gibi.

163. Bu mübârek âyetler, son peygamber efendimizin insanlığa peygamber gönderilmesi ve ona Kur’an’ı Kerim’in inmesi, diğer peygamberlerin gönderilmeleri ve kendilerine ilâhî vahyin gelmesi gibi olduğundan drtık onun peygamberliğini inkâra ve kendisine bir kitabın birden inmesini istemeye mahal bulunmadığını ihtar mahiyetinde bulunmuştur. Şöyle ki: Resûlüm Ya Muhammed!. Aleyhisselâm (muhakkak biz sana vahy ettik) İslâm’ın hükümlerini Cibrili Emin vasıtasıyle tebliğ eyledik, insanlığın ikinci babası sayılan (Nuh’a ve ondan sonraki Peygambere vahy ettiğimiz gibi) bu vahy hususunda seninle senden evvelki Peygamberlerin durumu, vaziyeti eşittir. Bu cümleden olarak (İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a, Esbat’a) Hz. Yakub’un Hz. Yusuf gibi evlât ve torunlarına (İsa’ya, Eyüb’e, Yunus’a, Harun’a, ve Süleyman’a vahy eylediğimiz gibi) artık ehli kitap, bunlardan ne için habersiz bulunuyorlar, ne için senin başka türlü vahye mazhar olmanı istiyorlar?. Onların başka türlü vahy, başka türlü kitab inmesini istemeye ne selâhiyetleri vardır?, (ve Davud’a Zebur’u verdiğimiz gibi) sana da o şekilde Kur’an’ı Kerim’i âyet âyet, sûre sûre indirdik, artık Kur’an’ın başka türlü verilmesini, birden inmesini neden istiyorlar. Cenab’ı Hak, ilâhî kitabını dilediği şekilde indirir. Buna kimse karışamaz.

§ Zebur; yüz elli sureden meydana gelen övgü ve saygı, va’z ve nasihatı kapsayan ilâhî bir kitaptır.

§ Vahy; Lûgatte kelâm, göndermek, işâret, ilham, bir şeyi gizlice bildirmek mânâlarında kullanılmıştır. Böyle hafiyyen bir şeyi bildirmeğe “iyha” denir. Şeriat dilinde vahy, Cenâb-ı Hak’kın dilediği şeyleri Peygamberlerine birer yol ile bildirmesi ve anlatması ve öğretmesi demektir. Vahy’in şöyle muhtelif yolları, mertebeleri vardır. (1) Doğru rüya yoludur ki, ilâhî vahy, peygamberin gönderilişinin başlangıcında çoğunlukla doğru rüya ile zuhur eder. Tâki alışıklık meydana gelsin. (2) İlham yoludur ki, Cenab’ı Hak dilediği şeyleri Yüce peygamberlerin kalblerine uyanık bir halde iken vasıtasız olarak ilka ve ilham buyurur. (3) Hitap yoludur ki, Hak Teâlâ Hazretleri dilediği Peygamberine dilediği hükümleri melek vasıtasıyle olmaksızın ilham eder ve anlatır. Hz. Musa’ya Tevrat levhaları bu şekilde nâzil olmuştur. Ve o Yüce Peygamber’e Tur dağında ilâhî emirlerini vasıtasız olarak bir hitab şeklinde tebliğ buyurmuştur. (4) Melek göndermek yoludur ki. Yüce Allah dilediği peygamberine dilediği şeyleri melek vasıtasıyla tebliğ ve ilham buyurur. Cibril Emin’in vakit vakit gelip Kur’an âyetlerini Rasûlü Ekrem Efendimize tebliğ buyurmuş olduğu gibi. İnsanlara gizlice telkin edilen yakışıksız sözlere, bozguncu, şeytanî vesveselere de lûgat mânâsı itibariyle “vahy” denilmiştir.

§ İlham tabiri de lûgatte: Haber vermek, anlatmak feyiz yoluyla kalbe düşen malûmat demektir. Vahy tabiri, ilhamdan daha kapsamlıdır. Çünkü vahy, ilham yoluyla olduğu gibi, diğer yollar ile de olabilir. Maamafih bir diğer bakımdan da ilham, vâhiden daha kapsamlıdır. Zira evliyaullahın kalblerine doğan bazı ilâhî sırlar ilâhî ilimlerde bir nevi ilham eseridir. Fakat bu, vahy sayılmaz. Her vahy ise bir Rabbanî ilham, bir ilâhî tebliğdir. Bir de ilham, bazı zatların kendi şahıslarına ait bir tecelli eseri olabilir. Vahy ise umuma yönelik hükümleri kapsayan ve Yüce Peygamberlere mahsus bir imtiyaz sayılır.

164. Ve evvelce kıssalarını sana bildirdiğimiz Peygamberleri ve kıssalarını sana bildirmediğimiz Peygamberleri gönderdik. Ve Allah Teâlâ Musa ile hitap yoluyla konuşmuştur.

164. (Ve) Ey Habibim!. Bu âyetlerin inmesinden evvel veya bugünkü günden önce (kıssalarını sana bildirdiğimiz) kendilerine dâir sana malûmat verdiğimiz (Peygamberleri) gönderdik, kavimleri dine dâvete memur ettik (ve kıssalarını sana) şimdiye kadar (bildirmediğîmiz) kimler olduğuna dâir sana malûmat vermediğimiz bir nice (Peygamberleri) de (gönderdik) insanlığı ilâhî dinden haberdar etmeğe memur kıldık. O halde Ey Son Peygamber! Senin risâlet ve peygamberliğin neden çok görülsün, neden tasdik edilmesin ki, senin peygamberlik ve risâletin sair Peygamberlerin nübüvvet ve risaleti gibi mucizelerle sabittir, temliğine memur olduğun hükümlerin yüceliği de buna şahittir, (ve Allah Teâlâ Musa ile) en yüksek bir vahy mertebesi olmak üzere (hitap yoluyla) meleklerin vasıtasıyla olmaksızın (konuşmuştur) ilâhî hükümlerini Tevrat kitabını o Yüce Peygamberine bu şekilde birden vahy ve tebliğ buyurmuştur. Artık Rasûlü Ekrem’in vahye mazhar oluşu, ona da Kur’an’ın hikmet gereği âyet âyet, sûre sûre inişi neden uzak görülsün. Evet… Son Peygamber Hazretleri de mîrac gecesinde vâsıtasız ilâhî vahye, Rabbanî hitaba nâil bulunmuştur. Ve ona Kur’an’ı Kerim’in öyle farklı zamanlarda inişi ise bir hikmeti ilâhîye icabıdır, bir ilâhî lûtuf gereğidir. Çünki bütün İslâmî hükümler İslâm’ın başlangıcında birden tebliğ edilecek olsa idi, mükellefler için pek ağır görülebilirdi, fakat öyle azar azar inmesi ile mükelleflere kolaylıklar gösterilmiş, yavaş yavaş alışıklık meydana gelmiş, o’da bu müslümanlar hakkında bir ilâhî rahmet eseri bulunmuştur.

§ Peygamberlerin sayısını Cenab’ı Hak bilir. Bir hadisi şerife göre Nebilerin (Peygamberlerin) sayısı yüz yirmi dört bindir. Bunların üçyüz otuzu Resûllük vasfına da sahiptir. Diğer bir rivâyete göre de Nebilerin adedi ikiyüz yirmi dört bindir. Kur’an’ı mübinde yirmibeş Yüce Peygamberin mübârek isimleri açıkça bildirilmiştir.

165. Müjdeleyici ve korkutucu oldukları halde Peygamberler gönderdik ki o peygamberlerden sonra insanlar için Cenab’ı Hak’ka karşı bir mazeret bulunmasın. Ve Allah Teâlâ güçlüdür, hikmet sahibidir.

165. Bu mübârek âyetler, Peygamberlerin ne gibi vazifelerle ve ne gibi bir hikmete binaen gönderilmiş olduklarını bildiriyor. Ve Son Peygamber Hazretlerinin peygamberlik ve risaletine ilâhî bir kitap Kur’an’ı Kerim ile Cenâb-ı Hak’kın ve meleklerin şahadette bulunduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnsanları hak dine davet edip imân edenleri sevap ile (müjdeleyici ve) kâfir olanları da azap ile (korkutucu oldukları halde) insanlık âlemine (Peygamberler -gönderdik- ki o Peygamberlerden sonra) onlar hak dini tebliğ için insanlar arasına geldikleri sebebiyle artık (insanlar için) biz hak dinin neden ibâret olduğunu, üzerimize ne gibi dinî vazifelerin düştüğünü bilmiyorduk diyerek (Cenâb-ı Hak’ka karşı bir mazeret) bir hüccet, nefis müdafaası için bir delil, bir bahane (bulunmasın) binaenaleyh Peygamberler gönderilmiştir, onlar şer’î hükümleri ümmetlerine tebliğ etmişlerdir. Artık hak’ki kabul etmeyen hiçbir millet, hiçbir ferd cehaletini bahane ederek kendisini uhrevî azaptan kurtaramıyacaktır. (Ve Allah Teâlâ güçlüdür) mülkünde hakîmdir, bütün hükümleri ve emirleri hususunda mâğlûbiyetten uzaktır ve (hikmet sahibidir) bütün fiilleri, iradeleri hikmete dayanmaktadır. İşte Peygamberleri göndermesi, onlara kitabları indirmesi de bu cümledendir.

166. Fakat Allah Teâlâ senin peygamberliğine sana indirmiş olduğu Kur’an’ı Kerim ile şahitlik ediyor, ki, onu kendi ilmiyle indirmiştir. Melekler de şahitlik ediyorlar. Maamafih Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir.

166. Habibim!. Senin peygamberlik ve risaletin açıktır. Buna rağmen senden semavî bir kitabın birden inmesini isteyenler, senin peygamberliğini tasdik etmemiş bulunurlar (fakat Allah Teâlâ -senin peygamberliğine- sana indirmiş olduğu -Kur’an-ı Kerim- ile şahitlik ediyor) o ilâhî kitap bir mucize söz olup senin risalet ve peygamberliğini bildirmekte ve isbat etmektedir. Öyle bir mukaddes kitap ki (onu) Cenâb-ı Hak (kendi ilmiyle) kendisine hâs olan bir İlim ve hikmetle bir eşsiz kelâm bir ebedî mucize olarak (indirmiştir.) insanlığın dikkat nazarlarına bir ilâhî şahitlik eseri olarak ortaya koymuştur. Bununla beraber Resulm!. Senin peygamberliğine (melekler de şahitlik ediyorlar) artık öyle bir takım inkârcıların tasdik etmemelerinin ne ehemmiyeti vardır?, (maamafih) Resûlüm!. Senin peygamberliğinin doğruluğuna (Allah Teâlâ şahit olmaya kâfidir) senin risaletini göstermen için nice açık mucizeler, zâhir deliller getirmiştir. Bunların kendileri hakkında başka şeylerden şahit getirmeye ihtiyacı yoktur.

167. Muhakkak o kimseler ki, kâfir olmuşlar ve Allah yolunda alıkomuşlardır, şüphe yok onlar pek uzak bir sapıklıkla sapıtmışlardır.

167. Bu mübârek âyetler, küfür ve zulme düşkün kimselerin hidayetten mahrum, pek korkunç akıbetlere uğrayacaklarını şu şekilde bildirmektedir, (muhakkak o kimseler ki,) o Yahudi taifesi ve emsali ki, Kur’an-ı Kerim gibi bir ilâhî kitabı inkâr ederek (kâfir olmuşlar ve) insanları aldatarak ve saptırarak (Allah yolundan) İslâm dininden (alıkomuşlardır.) Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risaletini inkâr etmişler, öyle açık bir hakikatı gizleyerek insanların İslâmiyet’i kabulüne mâni olmuşlardır. Artık böyle pek büyük bir kötülüğü yaptıkları için (şüphe yok onlar) hidâyet sahasından (pek uzak bir sapıklıkla) bir dalâlete düşmüş olmakla (sapıtmışlardır) çünkü onlar hem dalâlete düşmüşler, hem de başkalarını azdırarak dalâlete düşürmek istemişlerdir. Bu sebeple bunların hak’ka dönmeleri pek uzak bulunmuştur.

168. Gerçekte o kimseler ki kâfir olmuşlar ve zulüm etmişlerdir, onlar için Allah Teâlâ mağfiret edecek değildir ve onları bir yola iletecek değildir.

168. (Filhakika o kimseler ki,) Beyan olunduğu üzere (kâfir olmuşlar) dır ve Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr etmeleri ve insanları İslâm dinine girmekten alıkomaları sebebiyle onlara (zulmetmişlerdir.) insanların dünyevî ve uhrevî iyilik ve saadetine mâni olmağa çalışmışlardır. Artık (onlar için Allah Teâlâ bağışlayacak değildir) çünki Allah’ın küfrü bağışlaması imkânsızdır, hikmeti ilâhîyeye aykırıdır, (ve onları bir yola) cennet yoluna (iletecek değildir) zira onlar böyle bir saadet yoluna girme yeteneğini kaybetmişlerdir. Onlar için hidâyet yolu, cennet yolu kapanmıştır.

169. Cehennem yolu müstesnâ. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve bu Allah Teâlâ için pek kolay bulunmaktadır.

169. (Cehennem yolu müstesnâ) Cenab’ı Hak onları cehenneme kavuşturacak olan bir yola sevkedecektir. (orada) o cehennemde (ebediyen) bir daha oradan çıkmamak üzere (ebedî olarak kalacaklardır) çünki Allah Teâlâ böyle kâfirce, müşrikce hareketleri asla mağfiret buyurmayacaktır. Rüfür ve şirkin gereği bundan başka değildir, (ve bu) onların öyle cehennemde ebedî bırakılması (Allah Teâlâ için pek kolay bulunmaktadır) çünki Hak Teâlâ neyi isterse meydana getirebilir, onun isteğine hiçbir şey mâni olamaz ve hiçbir şey o Yüce Yaratıcıyı hâşâ âciz müşkülâta mâruz bırakamaz. Artık ona göre düşünmeli, daha elde fırsat var iken Hak’ka dönmelidir.

170. Ey insanlar! Muhakkak ki size Rabbinizden bir Peygamber hak ile gelmiştir. Artık sizin için hayır olmak üzere ona imân ediniz. Ve eğer inkâr ederseniz şüphe yok ki, göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ındır. Ve Allah Teâlâ, bilendir, hikmet sahibidir.

170. Bu âyeti kerime, bütün isanlığı sırf kendi selâmet ve saadetleri için İslâm dinine davet etmekte ve Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sâhip ve hâkim olduğundan onlara muhtaç olmayıp, onları cezalandırmaya kâdir olduğu ihtar eylemektedir. Şöyle ki: (Ey insanlar!) Sizi irşat, sizi Haktan haberdar etmek için (muhakkak ki, size Rabbinizden) Allah tarafından en büyük bir rahmet olmak üzere (bir Peygamber) Son Peygamber Hazretleri (hak ile) Kur’an’ı Kerim ile (gelmiştir) size dinî vazifelerinizi telkin ederek uyanmanıza çalışmıştır, (artık sizin için hayır olmak) Sizi küfürden kurtarmak (üzere ona) o Peygamber’in size tebliğ ettiği Kur’an’a, İslâm’ın doğruluğuna (imân ediniz) küfürden kurtulup hidâyete kavuşmanız ancak bu sayede kabil olur. (ve eğer inkâr eder) o Peygamberi tasdik etmez (seniz) vebali, zararı size aittir, (şüphe yok ki göklerde ve yerde her ne varsa Allah’ındır) bütün kâinatın yaratıcısı, sahibi Allah Teâlâ’dır. Şirk ve küfrünüz ona hâşâ zarar vermez, nitekim imanınız da ona bir menfaat vermez. O bütün alemlerden zengindir, (ve Allah Teâlâ) sizin bütün ahvalinizi (bilendir) ve onun yüce zatı (hikmet sahibidir.) bütün fiilleri, bütün emir ve yasakları hikmet iledir, İşte bütün mü’minleri taltif etmesi, bütün kâfirleri küfürleri yüzünden cezalandırması da onun ilâhî hikmeti gereğidir. Artık o Yüce Yaratıcının, birliğini, büyüklük ve kudretini hakkiyle bilip ona göre doğru bir inanca nâil olmak bütün insanlık için en kutsî ve en zorunlu bir vazifedir.

171. Ey ehli kitap! Dininizde haddi aşmayınız ve Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyiniz. Şüphe yok ki, Meryem’in oğlu ise Allah Teâlâ’nın ancak bir Peygamberidir ve onun tarafından bir kelimedir, onu Meryem’e ulaştırmıştır ve onun tarafından bir ruhtur. Artık Allah Teâlâ’ya ve onun Peygamberlerine imân ediniz ve üç demeyiniz, vazgeçiniz, sizin için hayırlı olur. Muhakkak ki, Allah Teâlâ bir tanrıdır kendisi için bir çocuk bulunmaktan yücedir. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi de onundur. Vekil olmak için de Allah Teâlâ kâfidir.

171. Bu âyeti kerime, Cenab’ı Hak’kın evlât edinmekten yüce olduğunu, Hz. İsa’nın Allah’ın emri ile vücude gelmiş bir yaratılış harikası bulunduğunu, bunun hakkındaki yanlış inançlardan ehli kitabın sakınmaları lüzumunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey ehli kitab!) Ey Yahudi ve Hıristiyanlar taifesi!. (Dininizde) ifrat ve tefrit suretiyle (haddi asmayınız) Hz. İsa gibi bir zatı ne ilahlık derecesine yükselterek Allah’ın birliğine aykırı kanaatlere sâhip olunuz, ne de onun temiz hayatına iftirada bulununuz, itidalden, hakka uymaktan ayrılmayınız (ve Allah Teâlâ’ya karşı) onun yüce ilâhlığı hususunda (haktan) lâyık olan ilâhî vasıflarından (başkasını söylemeyiniz) onun ortak benzerden, herhangi kimseleri kendisine evlât edinmekten uzak olduğunu biliniz, aksini iddiada bulunmayınız. (Şüphe yok ki. Meryem’in oğlu İsa) Hâşâ Allah’ın oğlu değil (ancak Allah Teâlâ’nın) diğer Peygamberleri gibi (bir Peygamberidir) o böyle bir peygamberlik şerefine sahiptir. Yoksa Cenâb-ı Hak’kın ortağı veya onun oğlu değildir, (ve) İsa Aleyhisselâm (onun) Allah Teâlâ’nın (tarafından bir kelimedir) onun yüce kudretinden tecelli eden bir emirdir ki (onu Meryem’e ulaştırmıştır) o emrini Cibrili Emin vasıtasiyle Meryem’e yöneltmiş ve ulaştırmıştır, o vasıta ile ruh üflemesi gerçekleşmiştir, (ve) O Yüce Peygamber (onun) Cenab’ı Hak’kın (tarafından bir ruhtur) bir ruh sahibidir ki onun yaradılışında başkalarının bir aracılığı, bir babanın gebe koyması ve diğer şey bulunmamıştır. İşte Hz. İsa böyle bir baba vasıtası olmaksızın Cenab’ı Hak’kın “kün = ol” emriyle bir yaratılış hârikası olarak vücude geldiği için kendisine bir şeref olmak üzere “kelimetullah “Allah’ın kelimesi” ve “ruhullah “Allah’ın ruhu” denilmiştir. Yoksa hâşâ Cenab’ı Hak’kın hakikaten kelimesi ruhu demek değildir. Çünki kelimeler, mlılar bileşik şeylerdir, sonradan yaratılmışlardır, Cenâb-ı Hak ise öyle terkipten ve sonradan yaratılmış olmaktan uzaktır, (artık) ey Hıristiyanlar taifesi (Allah Teâlâ’ya ve onun Peygamberlerine imân ediniz) onları lâik oldukları vasıflarla tanıyınız, ne inkâr ederek tefrite düşünüz, ne de ilahlık derecesine yükselterek ifrata varınız, (ve üç) ilâh vardır (demeyiniz) Allah ile beraber İsa da, annesi de birer ilâhdır diye müşrikce bir inançta bulunmayınız böyle bir inançtan (vaz geçiniz) üçlemeye inanmayınız. Böyle yanlış bir kanaatten vazgeçmeniz (sizin için hayırlı olur) Allah’ı birlemeye nâil, selâmet ve hidâyete muvaffak olursunuz (muhakkak ki. Allah Teâlâ) ortaktan uzak (bir tarındır) kâinatın bir yaratıcısıdır, ezelî ve ebedî bir mabuddur. O Yüce Yaratıcı (kendisi için bir çocuk bulunmaktan yücedir) çünki çocuk ile babası arasında terkib ve cins birliği bakımından, birbirine ihtiyaç yönünden bir bağlılık bulunmak icap eder. Cenâb-ı Hak ise bu gibi mahlukata mahsus vasıflardan her yönüyle uzaktır, çoluk çocuğa ihtiyaçtan yücedir, (göklerde ne varsa ve yerde ne varsa hepsi de) yaratılış ve mülkiyet bakımından (onundur) O Yüce Yaratıcıdır. Artık bunlardan birine muhtaç, benzer olması, bunlar ile aynı cinsten bulunması katiyyen düşünülemez. Yaratıcılık ve sahiplik ise oğulluğa aykırıdır. Hz. İsa ile annesi ise Cenâb-ı Hak’ka muhtaçtırlar, onun mahlûkudurlar, onun sahipliği ve hâkimiyeti altındadırlar. Artık Hz. İsa’nın “Allah’ın oğlu” olması nasıl düşünülebilir?, (vekil olmak) bütün mahlûkatın ihtiyacını karşılayıp kendilerinin işlerini düzenlemek ve tasfiye eylemek (için de Allah Teâlâ kâfidir) mahlûkatın ondan başka bir yaratıcıya, bir mâbuda ihtiyaçları yoktur. Onun pek mukaddes zatı da hiçbir hususta başkasına muhtaç değildir. Binaenaleyh kendisine yardım edecek kendisinin yerini alacak evlada da asla ihtiyacı yoktur, o bütün alemlerden zengindir.

§ Hıristiyan taifesi, başlıca dört fırkaya ayrılmışlardır.

(1) Yakubiye fırkasıdır. Bunlar Hz. İsa’nın tam mânâsıyla ilâh olduğuna inanırlar.

(2) Milkâniye fırkasıdır. Bunlar da Hz. İsa hakkında aynı inançta bulunmaktadırlar.

(3) Nesturiye fırkasıdır. Bunlara göre Hz. İsa, Allah Teâlâ’nın hâşâ oğludur.

(4) Merkusiye fırkasıdır. Bunlar ekanimi selâse denilen üç asla inanırlar. Ekanimi selâse ise baba, oğul ile mhülkudusten ibarettir. Şöyle ki: Bunlara göre Allah Teâlâ ile İsa ve ruhülkudüsten ibaret olmak üzere üç tanrı vardır, bunların herbiri müstakil olarak ilahlık vasfına sahiptir. Bununla beraber bunlar yine üç Allah değil bir Allah’tır. Nekadar çelişkili sözler!. Bir üç olur mu. Ve üç birden ibaret bulunur mu?. Bunlar Hz. İsa’nın asılıp bir müddet hayatı terk etmiş olduğuna inanırlar. Demek ki, o müddet içinde kâinat, hâşâ -Allah’sız kalmış ve Allah kendisini kullarının ellerinden kurtarmaya kâdir olamamış?. Böyle bir eksiklik Yüce ilâh’a nasıl isnat edilebilir?. Velhâsıl: Hıristiyanların inancı, tamamen akla, hikmete muhalif, muhakemeye gayrı lâyık, son derece garib bulunmuştur.

§ Hz. İsa yüce bir Peygamberdir, Allah’ın kudretinin bir parlak eseridir. Cenab’ı Hak’kın “kün” emriyle, yani: Takdir ve iradesinin tecellisine binaen babasıs olarak yaradılmış olduğu için kendisine bir şeref olmak için “kelimetullah” denilmiştir.

§ İsa Aleyhisselâm’a “ruh” denilmesinde de şöyle birkaç yorum vardır.

(1) Son derece taharet ve temizliğe sâhip olan birşeye “ruh” denilmesi insanlar arasında yaygındır. Hz. İsa’da bir babanın menisi bulunmaksızın temiz bir anneden harikulâde bir şekilde dünyaya getirilmiş olduğu için kendisine ruh denilmiştir.

(2) Hz. İsa, kendisine gerektiği gibi imân edenler için bir mânevî hayat vesilesi olduğu için ruh unvanını taşımaktadır.

(3) Ruh rahmet mânâsında da kullanılmıştır. İsa Aleyhisselâmda Allah tarafından insanlık için bir rahmet olduğundan dolayı böyle ruh adını almıştır. Nitekim

kendisinden bir ruh ile onları desteklemiştir… (Mücadele 58/22) âyeti kerimesi de ( kendisinden bir rahmet ile) şeklinde tefsir edilmiştir.

(4) Ruh kelimesi, Arap dilinde “nefh = üflemek” mânâsında da kullanılmıştır. Hz. İsa’da Hak Teâlâ’nın emriyle Cibrili Emin tarafından annesi Hz. Meryem’e üflenmiş olduğu için böyle ruh adını almıştır.

(5) Hz. İsa hakkında “ruhun minh = ondan bir ruh” denilmek ruh kelimesinin böyle belirsiz olarak zikredilmesi de yüceltme ifade etmektedir. Onun şerefli, yüce, kutsî ruhlardan bir ruh olduğunu bildirmektedir. İşte bu ruhun Cenab’ı Hak’ka nisbet edilip “ruhullah” denilmesi de bu ruha saygı içindir. Yoksa Cenab’ı Hak insanlar gibi mha muhtaç olmaktan uzak olup bizzat diri ve ölümsüz olduğundan yüce zâtının mha ihtiyacı yoktur, o yücedir.

172. Mesihde Allah Teâlâ için kul olmaktan asla çekinmez. Allah’a yakın olan melekler de. Her kim onun ibadetinden çekinir ve kibirlenirse elbette onların hepsini huzuruna toplayacaktır.

172. Bu mübârek âyetler, bütün mahlûkatın en yücelerinin bile Cenâb-ı Hak’ka karşı kulluk göstermekle övündüklerini bildirmektedir, İmân ve iyi amel sahiblerinin büyük mükâfatlara nâil olacaklarını müjdelemektedir. Aksine hareket edenlerin de kötü âkibetlerini şöylece göstermektedir. Ey İsa Mesih’e ve meleklere ilahlık isnat edenler! Ey bu zatlara Allah’ın oğlu veya Allah’ın kızları diyenler!. Bir kere uyanınız, bu cahilce, müşrikce inançtan vaz geçiniz: (Mesih de Allah için kul olmaktan asla çekinmez) Allah Teâlâ’ya kullukta bulunmakla övünürler, bunu kendisi için en büyük bir şeref telâkki eder. Ve Allah’a (yakın olanlar) Arş’ı taşıyanlar gibi, kerrubin adını taşıyan melekler gibi, Cibrili Emin, İsrafil vesaire gibi yüce (melekler de) bu kullukla övünürler, bundan çekinmezler. Bu melekler, en yüksek makamlarda bulundukları, en büyük tecellilere mazhar olup nice gaip şeylerden haberdar oldukları ve babasız anasız olarak varlık alanına getirilmiş bulundukları halde yine kullukla mükellef hâşâ Allah’ın kızları olmak vasfından uzak bulunmaktadırlar. Artık Hz. İsa’da bir yaratılış hârikası olup bir kısım mümtaz vasıfları taşımış olduğundan dolayı hâşâ kulluktan uzak, Allah’ın oğlu olmak vasfına sâhip değildir. Bütün bu mübârek zatlar kullukla övünürler. Kaçınılacak şey ise Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinerek ona kulluk arzında bulunmaktır ki, bunun neticesi zillettir, en büyük azablara mâruz kalmaktır. Evet… (her kını onun) o yüce mabudun (ibadetinden çekinir ve kibirlenirse) bu kâfirce hareketinin elem verici neticesine hazır bulunsun çünki Allah Teâlâ (elbette onları) o ezelî mâbuda kullukta bulunanları da, bulunmayı? kaçınanları da (hepsini) bilip âhirette (huzuruna toplayacaktır) herbirine lâyık olduğu mükâfatı ve cezayı elbette verecektir.

§ Rivâyete göre: Hıristiyanlardan bulunan Necran elçileri Hz. Peygamber’in buzunmad bulunurken demişler ki: Sen ne için bizim sahibimize kusur isnad ediyorsun? Rasûlü Ekrem de sahîbiniz kimdir, diye sormuş, onlar da İsa’dır demişler. Hz. Peygamber de: Ben ona ne kusur isnat ettim diye buyurmuş, onlar da Sen İsa Allah’ın kuludur ve Peygamberidir diyorsun demişler. Rasûlü Ekrem Efendimiz de:. Onun Allah’ın bir kulu olması bir kusur değildir, diye cevap vermiş, bu hadiseyi müteakip bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

173. Artık o kimseler ki, imân etmiş ve iyi amellerde bulunmuş olurlar, elbette onlara mükafatlarını ödeyecek ve onlara kendi lütfundan olarak mükafatlarını arttıracaktır. Amma o kimseler ki, yüz döndürdüler ve kibirlenmede bulundular, onları da elbette elîm bir azab ile azablandıracaktır. Ve onlar kendileri için Allah Teâlâ’dan başka ne bir yar, ne de bir yardımcı bulamayacaklardır.

173. (Artık o kimseler ki, imân etmiş ve) Bu imânın hariçte bir tasdiki olmak üzere (iyi amellerde bulunmuş olurlar elbette) Cenab’ı Hak (onlara) bu güzel itikat ve amellerinin meyvelerini (mükafatlarını ödeyecek) ihsan buyuracaktır. (ve onlara kendi lütfundan olarak) mükafatlarını (arttıracaktır) sevaplarını kat kat ziyade edecektir. Özellikle gözler görmemiş, kulaklar işitmemiş, ve hiçbir insanın hatırına gelmemiş olan nimetleri bolca verecektir. Hepsinin üstünde olarak da cemâli görmekle kendilerini tecellilerinin nurlarına gark edecektir, (amma o kimseler ki) bilâkis Cenâb-ı Hak’ka kulluktan yüz çevirdiler (yüz döndürdüler ve kibirlenmede bulundular) kendilerine kulluk mertebesinin üstünde gördüler (onları da) Yüce Allah (elbette elem verici bir azab ile) cehennemde (azablandıracaktır) bu suretle kibir ve gururlarının cezasına kavuşacaklardır, (ve onlar için) hiçbir vakit (Allah Teâlâ’dan başka) ondan gayrı (ne bir yar) bir yardımcı, azabı kendilerinden engellemeye hâdim bir kimse ve (ne de bir yardımcı) onlardan cezayı azaltmaya kâdir bir fert (bulamayacaklardır.) ebedî olarak dostlardan, yardımcılardan mahrum kalacaklardır, İşte küfr ve şirkin yakan, felâket getiren neticesi!.

174. Ey insanlar! Muhakkak size Rabbinizden bir delil geldi ve sizlere bir apaçık nur indirdik.

174. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın insanlık âlemine ihsan buyurmuş olduğu en muazzam hidâyet rehberlerini bildiriyor, bu rehberlere tâbi olarak kulluk vazifelerini ifa edenlere de nâil olacakları nimetleri müjdeliyor. Şöyle ki: (Ey insanlar!.) Ey bütün mükellef olan kullar! (muhakkak size Rabbinizden) Allah katından (bir delil geldi) hak dinin mahiyetini açıklayan ve aydınlatan bir kesin delil sizlere ulaştı ki, o da Son Peygamber Hazretleridir. Onun mucizeler ile desteklenmiş olan bütün beyanları sizin hakkınızda en kutsî, en nuranî birer delildir, (ve size bir apaçık) pek ziyade açık (nur indirdik) ki o da hikmet dolu Kur’an’ı Kerimdir. Bu ilâhî kitap, kutsal beyanları ile sâhip olduğu icâz ve yücelik ile bütün hakikatları açıklayacak ve aydınlatacak bir mahiyettedir. Bunun âyetleri güzelce düşünen ve anlayabilenler için birer nurlu rehber bulunmuştur.

175. Artık o kimseler ki, Allah Teâlâ’ya imân ettiler ve ona sığındılar, elbette onları kendi tarafından bir rahmetin ve lutfun içine girdirecektir ve onları kendine yönelik bir doğru yola da hidâyet edecektir.

175. Madem ki, Allah katında bu kadar kuvvetli bir delil, çok parlak bir hidâyet nuru insanlık âlemine ihsan buyrulmuştur, (artık o kimseler ki) bunlardan istifâde ederek (Allah Teâlâ’ya imân ettiler) onun birliğine, yaratıcılığına, mâbudluğuna inanmış bulundular (ve ona) o merhamet yüce yaratıcıya (sığındılar) ona iltica edip durdular (elbette onları) böyle hareket eden kullarını o yüce mâbud (kendi tarafından bir rahmetin) bir mükâfat yurdu olan cennetin (ve fazlın) hak ettiklerinden fazla ve görülüp tasavvur olunmamış pek büyük, yüce bir ihsan ve lutfun (içine girdirecektir) onları böyle fevkalâde ilâhî nimetlerine gark edecektir, (ve onları) o mü’min, kendisine bağlı kullarını Cenâb-ı Hak; (kendine yönelik) mânevî huzuruna kavuşturucu (bir doğru yola da) bir tecelliye mazhar yola da (hidâyet edecektir.) Onları İslâm dininde sabit ve ilâhî nûrların tecellisiyle ruhanî zevklere nail buyuracaktır. Ne büyük saadet ve hidâyet. Yarabbi!..

176. Senden fetvâ istiyorlar. De ki, Allah Teâlâ kelâle babası ve çocuğu olmayan kimse hakkında size fetva veriyor: Bir kimse çocuğu bulunmaksızın ölüp de kendisinin bir kız kardeşi bulunursa onun için terekesinin yarısı aittir. O kimse de bu kız kardeşine vâris olur, eğer bunun çocuğu bulunmazsa. Ve eğer onlar iki kız kardeş iseler onlara terekesinden üçte ikisi aittir. Ve eğer onlar erkek ve kız kardeşler olurlarsa erkek için iki kız miras payı miktarı ait olur. Allah Teâlâ size dalâlete düşmeyesiniz diye beyan ediyor ve Allah Teâlâ herşeyi bilendir.

176. Bu âyeti kerime, bu sûre’i celilenin evvelindeki âyetler gibi veraset hükümleri hakkındadır. Şöyle ki: Habibim!. Kelâle hakkında (senden fetva istiyorlar) ne miktar miras payı alabileceğini senden somyorlar. Onlara (de ki. Allah Teâlâ kelâle) hayatta babası ve çocuğu olmayan kimse (hakkında size fetva veriyor) onların ne miktara varis olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: (bir kimse çocuğu) veya babası (bulunmaksızın ölüp de kendisinin bir) ana baba bir veya yalnız baba bir (kız kardeşi bulunursa onun için) o kız kardeş için o ölünün (terekesinin yarısı aittir) bunu farz yoluyla alır. Kalan terekesi de asabeden kimsesi var ise ona verilir, yok ise o da bu kız kardeşe red yoluyla ait olur. Bu İmamı Âzam’ın mezhebine göredir. Zeyid bini Sâbit’in ve İmamı Şafiî’nin mezhebine göre bu kalan tereke hazineye aittir, (o kimse de) hayatta olup bir kız kardeşi vefat edecek olsa (bu kız kardeşine) usubiyet yoluyla (varis olur) başka varisi bulunmayınca terekesinin tamamına hak sahibi olur. Bu erkek kardeşin böyle usubet yoluyla varis olması, o kız kardeşin ana bir değil de baba ana bir veya yalnız baba bir kız kardeş olduğunu göstermektedir. Çünki bir kimse yalnız ana bir kardeşine böyle usubet yoluyla varis olamaz. Belki o erkek kardeşin takdir edilmiş hissesi altıda bir olmuş olur. Velhâsıl bu kardeş böyle varis olur (eğer bunun) o kız kardeşin erkek veya kız (çocuğu bulunmazsa). Bulunursa artık o kardeş varis olamaz, (ve eğer onlar) o ölenin kız kardeşleri (iki) veya daha ziyade (kız kardeşler iseler onlara terekesinden üçte ikisi aittir) başka varis bulunmazsa kalan tereke de kendilerine reddedilir, (ve eğer onlar) kardeşlik sebebiyle varis olanlar (erkek ve kız kardeşler olurlarsa) bu halde (erkek için iki kız miras hissesi ait olur) meselâ: Bir erkek kardeş ile bir kız kardeş bulunsalar terekenin üçte ikisi erkek kardeşe, biri de kız kardeşe verilir. Faraza bir erkek kardeş ile iki kız kardeş bulunsalar terekenin dörtte ikisi erkek kardeşe, birer hisse de kız kardeşlere isabet eder. (Allah Teâlâ size dalâlete düşmeyesiniz diye) veya sizin bu meselede cehalete düşmeniz kötü olacağı için size bu kelâlenin hükmünü böyle (beyan ediyor) artık buna göre miras hükmünü tatbik edersiniz (ve Allah Teâlâ herşeyi bilendir.) işte kullarının hayat ve ölümüne, nasıl mirasçı olacaklarına ait hususlar da bu cümledendir. Cenâb-ı Hak, sizlerin faydalan ve menfaatleri ile ilgili şeyleri size beyan buyuruyor, tâki, ona göre hayatınızı tanzim edesiniz.

§ İmamı Suyutî diyor ki: Faraiz meselelerine ait olmak üzere en son nâzil olan âyet, işbu “Yesteftunek” âyeti kerimesidir.

§ Rivâyete göre sehabe’i kiramdan Cabir İbni Abdullah demiş ki: Ben baygın bir halde hasta idim: Rasûlü Ekrem Hazretleri Ebubekir i Sıddık ile beraber ziyaretime gelmişlerdi, Rasûlüllah Sallallahu Aleyhi Vesellem abdest almış, abdest suyundan başıma serpmiş, bunun üzerine uyandım aklım başıma geldi. Dedim ki: Ya Rasûlüllah!. Benim yakınlarım ancak kelâle bulunuyor. Benim mirasım kime aittir. Bunun üzerine bu kelâle âyeti nâzil olarak kelâlenin hükmü bildirilmiştir.

§ Kelâle tabiri, hem varis hem de mevrus için kullanılır. Varis için kullanılırsa bundan maksat, baba ile evlâttan başka olan varislerdir. Mevrus için kullanılırsa bundan maksat ise kendisi için anası, babası ve evlâdı olmayın başka akrabaları varis olan kimsedir. 11 ve 12 inci âyetlerin tefsirine de müracaat ediniz!.

§ Farize, miktarı belirli olan miras payı demektir. Mirastan hisseleri nass ile belirlenmiş olan varislere de “eshabı ferâiz” denilir. Koca ile karının hisseleri gibi.

§ Asebe de baba tarafından olan akrabadır. Bir ve birden ziyade erkek ve kadın için kullanılır. Böyle bir akrabalığa “usubet” denildiği gibi bir kimseye asebe mirası vermeğe de “tasib” denilir.

§ Eshabı red ve neseb bakımından eshabı feraizden olan ve kendilerinden başka asebe bulunmadığı takdirde hem belirlenmiş miras payını alan, hem de kalan terekeye redden hak sahibi bulunan kimselerdir. Koca veya karı ile beraber bulunan kız gibi. Ve kız kardeşine tek başına varis olan erkek kardeş gibi. Nitekim bunlara yukarıda işâret olunmuştur. Nisa sûresine ait açıklamalarımız burada son buldu. Başarı Allah’tandır.