KEHF SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek sûre, yüzon âyeti kerimeden meydana gelmektedir. Bütün bu âyetler, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Ancak bir görüşe göre (28) inci âyeti kerime Medine’i Münevvere’de inmiştir. Bu sûre-i celilede bir kudret hârikası olan ashab-ı kehf’in hallerine dair haber verildiği için buna böyle “Kehf Sûresi” adı verilmiştir. Bu mübârek sûrenin başlıca konuları şunlardır:

1 – Allah Teâlâ’nın övgüye, tesbih ve birlenmeye lâyık olduğunu gösteren Kur’an-ı Kerim’in yüceliğine ve ne gibi hikmetlere, faydalara binaen nâzil olmuş olduğuna ve diğer bir kısım ilâhî eserlere işaret olunmaktadır.

2 – Haddızatında pek garip olan ve haşir ile neşire bir örnek oluşturan eshab-ı kehf’in hadisesi, ve bununla beraber Allah’ın kudreti ile bundan daha garip daha hârikulâde nice yaratılış hâdiselerinin meydana getirilebileceği beyan buyurulmaktadır.

3 – Resûl-i Ekrem’in kutsî vazifesi, onun hak yolunda sabır ile vasıflanmış olması bildirilmektedir. İmân edenlerin pek güzel bir âkibete nail olacakları müjdelenmektedir. Küfür ve zulmü seçenlerin de nasıl korkunç cezalara kavuşacakları ihtar olunmaktadır.

4 – Dünya varlığına kapılıp da fâni servet ve sâmanına güvenen, uhrevî bir hayattan gafil bulunan bir şahsın bu cahilce hali ile güzel bir inanca sahip bulunan ve Cenab-ı Hak’ka sığınıp ondan başarılar dileyen bir zatın hâli arasındaki bir mukayese ve fâni varlıkların ibret veren örneği ve neticesi dikkatlibakışlara takdim buyurulmakadır.

5 – Şeytanın ve iblis tabiatlı kimselerin ilâhî emre itaatden nasıl kaçındıkları bildirilmektedir, onların nihayet imdattan nasıl mahrum, azaba mâruz kalackaları ihtar dilmektedir.

6 – Kur’an’ı Kerim’de insanlar için ne kadar ibret ve uyanmaya vesile olacak kıssaların anlatılmış olduğu, o ilâhî kitabın âyetlerini dinleyip anlamaktan kaçınan kimselerin de hidayetten ne kadar mahrum bulunduklarını bildirmektedir. O gibi kimselerin sırf bir ilâhî rahmet eseri olarak derhal helâke maruz kalmayıp kendilerine bir düşünce müddeti verilmekte bulunduğu beyan olunmaktadır. Ve bir kısım yok olmaya mâruz kalmış ülkelere halkın dikkat nazarları çekilmektedir.

7 – Hazreti Musa’nın bir seyahati esnasında Hazreti Hızır’la karşılaştığı, aralarında cereyan etmiş olan konuşmaları ve Allah’ın kudretine şahitlik eden bir takım hârikaların vücude gelmiş bulunduğu birer ibret örneği olmak üzere beyan buyurullaktadır.

8 – Zülkarneyin’in doğu ve batıya seyyahatı Yecüc ve Mecüc’ün etrafa yayılmasına geçici olarak mâni olacak bir seddin inşa edilmiş olduğu ve bir takım hakikatları kabul etmiyerek inkârcı olarak yaşıyanların kötü âkibetleri İmân ve güzel amel sahiplerinin de ebedî saadetlere kavuşacakları bildirilmektedir. Resûl-i Ekrem Efendimizin de halka hitaben Allah’ın birliğini nasıl telkine memur bulunmuş olduğu izah buyurulmaktadır.

1. Hamd Allah Teâlâ’ya olsun ki, kulunun üzerine kitabı indirdi ve onun için bir ihtilâf bir çelişki yapmadı.

1. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’in ne gibi Yüce maksalara binaen son peygamber hazretlerine indirilmiş olduğunu bildiriyor. İnananlar! ebedî saadetle müjdeliyor, kâfirlerlerin de pek çirkin iddialarını red ilekendilerinin cehâletlerini teşhir etmektedir. Şöyle ki: (Hamd) şükür, güzel övgü, hamd ve yüceltme (Allah Teâlâ’ya olsun ki) insanlık hakkında pek büyük bir lütufta bulundu, muhterem (kulunun) Yüce Peygamberi olan Hazreti Muhammed’in (üzerine) izzet semasından Kur’an’ı Kerim gibi pek yüce, son derecede mükemmel bir (kitabı indirdi) onun kutsî hükümlerine riayetle bütün kullarını mükellef kıldı (ve onun için) o apaçık kitap için, içinde (bir ihtilâf yapmadı) bütün içeriği, çelişkiden uzaktır, ne lafızlarında bir bozma, ne de mânasında hakka davetten bir sapma vardır, bütün âyetleri, insanlığın selâmet ve saadetini temin edecek güzel, edebî, ruha gıda veren beyanlardan ibarettir.

2. Dosdoğru olarak indirdi ki tarafından gelen bir şiddetli azap ile kâfirleri korkutsun ve güzel güzel amellerde bulunan müminleri de müjdelesin, ki onlar için şüphe yok güzel bir mükâfat vardır.

2. Evet.. O hikmet sahibi Yaratıcı, o Kur’an’ı (dosdoğru olarak) indirdi. O kitap ifrat ve tefritden uzaktır, bütün insanlık için bir hidayet vesiledir, dinî ve dünyevî ihtiyaçları karşılayabilecek bir mahiyette bulunmaktadır, müjde ve uyarı içeren âyetleri toplamıştır. Ta (ki) Allah Teâlânın (tarafından gelecek olan bir şiddetli azap ile) kâfirleri (korkutsun) o küfür ve yalanlamaları yüzünden böyle bir azaba uğrayacaklarını onlara ihtar eylesin (ve güzel güzel amellerde bulunan müminleri de müjdelesin ki, onlar için) İmanları ve güzel amelleri karşılığında (şüphe yok ki, güzel bir mükâfat vardır) o da cennetten ve orada olan pek güzel nimetlerden ibarettir.

3. Orada o müminler ebediyyen ikamette bulunacaklardır.

3. Bir halde ki: (orada) o mükâfat âleminde o müminler (ebedî olarak ikamette bulunacaklardır) onların mükâfatları asla son bulmayacaktır.

4. Ve Allah kendisi için çocuk edindi diyenleri de korkutsun diye o kitabı indirdi.

4. (Ve Allah) Teâlâ kendisi için (çocuk edindi diyenleri de korkutsun) diye o yüce kitabı indirdi. Arap kâfirleri, melekleri Allah’ın kızlarıdır demekte idiler, bir kısım ehli kitap da hazreti Uzeyr’ın, Hazreti Mesih’in Allah’ın birer oğlu olduklarına inanmışlardır. Böyle bir iddia ise, Yüce Allaha karşı büyük bir iftiradır, pek rezilce bir cür’ettir. Bunun içindir ki, bunların böyle cezaları haketmiş oldukları da ayrıca açıklanmıştır. Aslında ikinci âyetteki inzâr = korkutma, bütün kâfirlere ait olduğundan Cenab’ı Hak’ka evlât isnat edenleri de kapsar. Çünkü onlar da kâfirdirler. Fakat onların bu iddiaları pek çirkin bulunduğundan o korkutma kısmı, onların hakkında ayrıca da zikredilmiştir. Mucize olan Kur’an’ı Kerim’e ait usuldendir ki: Genel bir mesele zikredilince onun üzerine bazı özel hadiseler atfedilerek ayrıca açıklanır. Bunların (o genel içerisinden) en önemil özel mesel olduğuna bu bir uyarı demektir. Melekler zikredilince bunlara atıf yapılarak Cebrail ve Mikâil’in ayrıca zikredilmesi bu kabildendir.

5. Buna dair ne kendilerinin bir bilgisi vardır ve ne de babalarının. Ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor. Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar.

5. (Buna dair) Cenab-ı Hak’kın kendisine evlât edinmiş olduğuna dair (ne kendilerinin) böyle bir iddiada bulunanların (bir bilgisi vardır ve ne de babalarının) bütün onlar, bir delile, bir bilgiye dayanmaksızın böyle gerçeğe aykırı bir iddiaya cür’et etmekte bulunmuşlardır. Onların bu iddiaları, bir küfür ve iftiradan ibaret olan lâkırdıları (ne büyük bir söz ki, ağızlarından çıkıyor!.) bu gerçek dışı sözün ne kadar büyük bir cehalet eseri, bir mes’uliyet sebebi olduğunu düşünemiyorlar.. (Onlar başka değil, ancak yalan söylüyorlar) asla doğru olamayacak bir lakırdı da bulunuyorlar. Haşa,Allah’ın şânı, evlat edinmekten yücedir. Buna inanmışızdır.

6. Demek ki, onlar bu Kur’an’a inanmazlarsa arkalarından bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin.

6. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem’in halk hakkında ne kadar iyilik ister ve onların küfrlerinden dolayı ne derece fazla üzülür olduğunu göstermektedir. Ve yeryüzündeki ilâhî nimetlerin ne gibi bir imtihan vesilesi olduğuna, bu devam eden nimetlerin sonuda elden çıkacağına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!.. Sen inkârcıların hâllerine bakarak pek çok üzülüyorsun. (Demek ki, onlar bu Kur’an’a inanmazlarsa) onun ilâhî bir kitap olup âyetlerinin vakit vakit indiğini tasdik eylemezlerse o münkirlerin (arkalarından) öyle tasdik ve tevhitten yüz çevirdiklerinden dolayı (bir şiddetli üzüntü ile kendini tüketeceksin) mübarek hayatına kastetmiş gibi olacaksın. Sen vazifen olan irşadı ifa etmektesin. Sen onların kalplerini İmana erdiremezsin. Hikmetin gereği ne ise o meydana gelecektir. Artık o kadar üzüntü ve keder içinde kalma.

7. Biz yeryüzünde olanları onun için bir ziynet kıldık ki, hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim.

7. Evet.. (Biz yeryüzünde olanları) “mevalidi selâse” denilen mâdenleri, bitkileri, bütün hayat sahiplerini (onun için) o yer sahası için (bir ziynet kıldık ki: Hangisi amelce daha güzeldir diye insanları imtihan edelim) haklarında bir imtihan muamelesi vücude gelmiş olsun, kendi kabiliyetleri kendilerine gösterilmiş bulunsun. Evet.. Yeryüzünü süsleyen şeyler, Öyle birer ziynet, birer güzellik eseridir ki, onlar güzelce düşünülürse onların Allah’ın varlığına şahid oldukları pek güzel anlaşılır. Artık bunları görenler, bunlardan istifade edip duranlar, bunları yaratmış olan Yüce Yaratıcıyı tasdiketmeli değil midirler?. Halbuki, onlardan biliceleri bu süslere bu muhteşem varlıklara birer nazarı gafletle bakarlar, bunların yaradılışındaki hikmeti düşünmezler, sapıklık içinde kalır giderler. Binaenaleyh Ey Yüce Resûl.. Kur’an’ı Kerim gibi kâinatı süsleyen ilâhî kitabı ve senin gibi pek ziyade hayırsever Yüce bir Peygamberi takdir ve tasdik edemiyenlerin hallerinden dolayı o kadar üzüntüye tutulma. Öyle inkarcılar bu dünyada eksik değildirler.

8. Ve bununla beraber onun üzerinde ne varsa muhakkak ki, biz hepsini de kupkuru, dağınık bir toprak edicileriz.

8. (Ve bununla beraber) o inkarcılar, bütün insanlar yeryüzünde öyle daima nimetler içerisinde olup kalacak değildirler. (Onun üzerine ne varsa) yeryüzünde zinet vesilesi olacak neler mevcut ise (muhakkak ki, biz hepsini de) hayvanları da, bitkileri de, mâdenleri de (kupkuru dağınık) bitirme gücünden mahrum (bir toprak edicileriz) sonunda bu topraklar da değişerek baki kalmayacaktır. Artık başka bir âleme sevk edilecek olan o inkarcılar, dünyadaki dinsizliklerinin müthiş cezasına kavuşacaklardır. Elbette ki, Allah’ın kitabını inkâr edenlerin, Hakkın nimetlerine karşı nankörlükte bulunanların âkibetleri başka türlü olmayacaktır. Artık onların hallerinden dolayı o kadar üzülmeye gerek yok!.

9 Yoksa sandınmı ki; Eshabı kehf ile Rakım, bizim âyetlerimizden şaşılacak bir şey olmuşlardır.

9. Bu mübarek âyetler, yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin etmiş, nice hârikalar vücude getirmiş olan Yüce Yaratıcının kudretinin büyüklüğüne bakıldığında Ashab-ı kehf hadisesinin büyütülemeyeceğini bildirmektedir. Ashab-ı kehf’in ne gibi bir hikmete binaen düşmanlarından himaye edilerek senelerce mağarada yatıp kaldıkları, sonra da yenidenhayata kavuştukları beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: Ey akıl ve irfan ile temayüz etmiş olan Yüce Peygamber!.. Sen (yoksa sandınmı ki, ashab-ı kehf ile rakım) öyle mağarada uzun bir müddet uyku halinde yaşayıp durmaları itibariyle (bizim âyetlerimizden) kudretimize delâlet eden hâdiselerden (bir şaşılacak şey olmuşlardır?.) Hayır.. Onlar o kadar şaşılacak şey değildirler. Gerçek şu ki: Onların öyle uzun bir müddet sağ olarak mağarada uyku halinde yaşayıp durmaları haddızatında bir hârikaî âdettir, bir ilâhî kudret eseridir. Öldükten sonra dirilmenin olabileceğini isbat edecek açık bir alâmettir. Fakat Yüce Yaratıcı, gökleri, yerleri yaratmış, nice binlerce hayret verici şeyler vücude getirmiş, özellikle yeryüzünü çeşitli şeyler ile tezyin buyurmuş olduğundan bunlara göre ashab-ı kehf hadisesi pek o kadar garip görülmemelidir. Evet.. Cenab-ı Hak’kın bu kâinatta o kadar kudret âyetleri tecelli etmektedir ki, ashab-ı kehf’in başından geçen bu olay onların yanında ehemmiyetsiz kalır. Herhangi bir hayat sahibinin asırlarca uyku halinde yaşayabilmesi aklen caiz ve haddızatında olmuştur. Bir kısım hayvanatın topraklar altında hiçbir gıdaya ihtiyaç görülmemeksizin bütün kış boyunca uyuyup kaldıkları görülmektedir. Gıdâî maddeler vesaire hayatı devam ettirmek için âdî sebeplerdir. Hak Teâlâ Hazretleri isteyince hangibir mahlûkunu gıdasız da pek uzun bir müddet yaşatabilir. (Ve hüve alâ küllî şey’in kadir = O, her şeye kadirdir.) Kehf, dağda bulunan geniş bir mağara demektir. “Rakîm” de bu mağaradakilerin yanındaki köpekleri demektir. Veya rakim, bir lâvhadır ki onda ashab-ı kehfin adları, kıssaları yazılmış, mağaranın kapısı üzerine asılmıştı. Diğer bir rivayete göre de rafi, ayrıca üç zâttan ibarettir ki, bunlar da yağmurdan kaçarak bir mağaraya girmişlerdi. Ansızın koca bir taş düşerek mağaranın kapısını kapatmış, bunlar içersinde kalmışlardı. Sonra her birisihayır adına yapmış olduğu bir şeyi söylemiş, mağaranın kapısı azar azar açılmış, üçüncüsünün ifadesi neticesinde de tamamen açılarak dışarıya çıkabilmişlerdi. Buna dair tefsirlerde ve sahiheynde geniş bilgi vardır.

10. O vakit ki, o gençler mağaraya sığındılar da dediler ki: Ey Rabbimiz! Bize kendi katından bir rahmet ver ve bizim için işimizden dolayı bir muvaffakiyet hazırla.

10. Hatırla.. (O vakit ki, o gençler) o kendilerinden sorulan dindar ve birnice yaşlılardan daha olgun olan ve imanlarını muhafaza için kâfirlerden kaçınarak mağaraya kapanan o genç zatlar, (mağaraya sığındılar da) hemen orada (diler ki: Ey Rabbimiz!. Bize kendi katından bir rahmet ver) bizim için rızık vesilesi olsun, bizi düşmanlarımızdan korusun, bizim için mağfiret sebebi bulunsun (Ve bizim için işimizden dolayı) öyle dinimizi muhafaza için kâfirlerden ayrılıp mağaraya sığındığımızdan dolayı (bir muvaffakiyet hazırla) o sayede hidayete ermiş, rüşt ve sevap yoluna kavuşmuş olalım.

11. Bunu müteakip onların kulakları üzerine mağarada senlerce perde vurmuş olduk.

11. (Bunu müteakip) onların bu duaları üzerine ve bu sebeple (onların kulakları üzerine mağarada) müteaddit (senelerce) dışardaki şeyleri işitmelerine mâni bir perde (vurmuş olduk) onları güzel bir uykuya daldırdık, o sayede o mağarada uzun bir müddet rahat rahat yaşayıp kaldılar, dışardaki seslerden etkilenip uyanmadılar.

12. Sonra onları uyandırdık, iki taifeden hangisinin bekledikleri müddeti daha iyi hesab ettiklerini bilelim diye.

12. (Sonra onları) o mağarada uykuya dalmış olan zatları (uyandırdık) onları ölüme benzeyen bir uykudan kaldırdık (iki taifeden) o mağarada yatmış ve bu yatmaları süresi hakkında görüşleri başka başka bulunmuşolan gençlerden veyahut o müddet zarfında o havalide zaman zaman hükümdar olanlar ile bu ashab-ı kehif arasında (hangisinin) o ashab-ı kehfin (bekledikleri müddeti daha iyi hesap ettiklerini bilelim) diye onları böyle yeniden hayat sahasına çıkardık. Yani: Ezelden bilinen bu hakikat, İlim, gözlem sahasına gelsin, başkaları da bunu öğrenerek bununla da Allah’ın kudretine delil getirsin.

13. Biz sana onların haberlerini doğru olarak hikâye ediyoruz. Onlar genç bir zümre idiler. Rablerine imân etmişlerdi ve biz de onların hidayetini arttırmış idik.

13. Bu mübarek âyetler, Cenab-ı Hak’kın ashab-ı kehfe dair Yüce Resûlüne bilgiler verdiğini ve o zatların Hak Teâlâya nasıl sığınarak onu birleyip takdiste bulunduklarını bildirmektedir. Ve kavimlerinin nasıl bir şirke düşmüş olduklarını ifade ederek mağaraya çekilmelerini birbirine tavsiye ettiklerini ve Allah’ın rahmetine nâil, işlerinde kolaylığa mazhar olacaklarına ümitvar bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey âlemlere rahmet olan Resûlüm!, (biz sana onların) o ashab-ı kehf in mühim olan (haberlerini doğru) hakikate uygun (olarak hikâye ediyoruz) Yani: Onların o ibret verici kıssalarını, yüce zâtımla sana vahy yoluyla bildiriyorum. (Onlar genç bir zümre idiler) birer uyanık ruha sahip bulunuyorlardı (Rablerine imân etmişlerdi) aralarında bulundukları bir çok kimseler gibi küfre düşmüş değildirler, (ve) sonra (biz de onların) bu imanlarına mükâfat olarak (hidâyetin! arttırmış idik) onların ruhlarını aydınlatıp, kalplerini ilâhî bilgiler ile tezyin ve kendilerini İmânlarında kararlı kılmış idik.

14. Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik, o vakit ki: Kıyam ettiler de dediler ki: Bizim Rabbimiz, göklerin ve yerin Rabbidir, ondan başkasına bir ilâh diye tapamayız. Diyecek olsak elbette ki, haktan pek uzak bir sözsöylemiş oluruz.

14. (Ve onların kalplerini kuvvetlendirdik) İmanlarını açık olarak da gizli olarak da muhafaza ettiler, İmanları uğrunda zahmetlere katlandılar, yurtlarını, vatandaşlarını terkederek bir mağaraya kapandılar (o vakit ki) onlar, kendilerini putperestliğe davet eden “Dekyanus” adındaki zorba bir hükümdarın yanından (ayağa kalkarak dediler ki: Bizim Rabbimiz göklerin ve yerin Rabbidir) öyle mahlûk, fanî olan şeyler nasıl rablık vasfına sahip olabilir ki, biz onları kendimize Rab edinelim? Biz (ondan) o göklerin ve yerin yaratıcısından (başkasına bir ilâh diye tapmayız) çünki o kâinatın yaratıcısından başkası ilahlık vasfına asla sahip olamaz. Öyle bir mahlûka ilâh (diyecek olsak elbette ki) andolsun ki (haktan pek uzak bir söz söylemiş oluruz.) akıl dışı pek ziyade zulüm ve cehaletten ibaret bir lakırdıda bulunmuş oluruz.

15. Şunlar, şu bizim kavmimiz, o’ndan başkasını ilâh edindiler. Onların üzerine bir açık delil getirmeli değil mi idiler? Artık bir yalanı Allah’a karşı iftira edenden daha zalim kim vardır?

15. O nurlu gençler, birbiriyle konuşarak dediler ki: (şunlar, şu bizim kavmimiz) bizden daha yaşlı, daha mevki sahibi oldukları halde (o’ndan) o ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ’dan (başkasını ilâh edindiler.) Allah Teâlâ’nın birliğini bilemediler. Putlara tapındılar, pek yersiz şüphelere kapıldılar (onların) o ilâh olduklarına inandıkları mahlûk şeylerin (üzerine bir zâhir hüccet) bir kesin delil (getirmeli değil mi idiler?) Ne yazık ki, onlar öyle bir delile asla sahip olamazlar, öyle bir delil de asla olamaz. Fakat biz -Allah’a hamd olsun- onun birliği hakkında birnice açık, kesin delillere sahip bulunmaktayız, (artık) ortak edinmek gibi, (bir yalanı Allah’a karşı iftira edenden) kasden öyle bir isnâttabulunandan (daha zalim kim vardır?.) Elbetteki, o her zalimden daha zâlimdir, ondan daha zalim bulunamaz. O ilahlık şanına aykırı öyle batıl bir isnâda cür’et etmiş bulunmaktadır.

16. Vakta ki, onlardan ve Allah’tan başka tapındıkları şeylerden siz sakındınız, artık mağaraya çekiliniz, sizin için Rabbiniz rahmetinden yayar ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar.

16. O mübarek gençler, güzel bir niyete nail ve Cenab’ı Hak’kın lütuf ve keremine fazlasıyla mazhar oldukları için onların bazısı, bazısına şöyle demişti: (Vakta ki, onlardan) o putperest kavminizden (ve Allah’tan başka tapındıkları şeylerden) onların bâtıl mabûtlarından (siz kaçındınız) Allah Teâlâ’dan başkasını mabut edinmediniz, kavminizden inanç bakımından ayrıldınız, ve onlardan cismanî bir ayrılışta bulunmak da istediniz (artık mağaraya çekiliniz) dağdaki büyük mağaraya sığınınız (sizin için Rab’biniz) kerem sahibi ve ihsan edici olan yaratıcınız (rahmetinden yayar) size iki âlemde de kifayet edecek malzemeyi ihsan buyurur, (ve sizin için işlerinizden bir kolaylık hazırlar) o düşmanlardan dininizi korumak için sizi muhafaza eder, ve lâzım gelen şeyleri onlardan istifade edebilmeniz için sizlere kolaylıkla ihsan buyurur. Maddî ve manevî hayatınız emin bulunur. İşte imanın mükâfatı..

17. Ve güneşi görürsün ki, doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder ve battığı vakit de onların sol taraflarına dönüverir ve onlar ondan bir geniş orta yerdedirler. Bu Allah’ın âyetlerindendir. Allah kime hidayet ederse o hidayet bulmuş olur ve kimi de saptırırsa artık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın.

17. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf in mağara içinde ne gibi bir vaziyette bulunduklarını ve kendilerini korumak içingüneşin mağaraya karşı ne şekilde doğup batmakta olduğunu bildiriyor ve onların mağaradaki duruşlarının ve devam eden yaşayışlarının ne kadar hayret verici olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûl-i Ekreme veya hangi bir zata hitaben buyuruluyor ki: (Ve güneşi görürsün ki) yani: O zaman ashab-ı kehfin mağarasında bulunmuş olsaydın görürdün ki (doğduğu zaman onların mağaralarının sağ tarafına meyleder) ziyası orada yalanların üzerine isabet etmez, onlara eziyet vermez ve güneş (battığı vakit de onların sol taraflarına dönüverir.) di, ziyası, onların üzerlerine dokunmazdı, onları rahatsız etmezdi. Güneşin böyle hareketi, ashab-ı kehf hakkında bir keramet olarak Allah’ın kudreti ile vücude gelmiş bir harika idi. Maamafih şöyle de denilmiştir ki: O mağaranın kapısı kuzey tarafına doğru açık bulunmuştu. Güneş doğunca mağaranın sağ tarafına, batınca da sol tarafına müteveccih bulunmuş olurdu. Bunun böyle olması da yine ashab-ı kehfi korumak gibi bir hikmete müstenid bulunmuş demektir. (Ve onlar) o mağaradakiler (ondan) o mağaradan (bir geniş orta yerdedirler) orada güzel bir hava ile, güzel rüzgârların kendilerine isâbetiyle rahatça yatıp duruyorlar. (Bu) garip vaziyet güneşin öyle doğması ve batması (Allah’ın âyetlerindendir,) o Yüce Yaratıcının ilminin kemâline, kudretinin büyüklüğüne şahitlik eden hayret verici hârikalardandır. Artık böyle bir şey olabilir mi diye tereddütte bulunmaya mahal yoktur, İlâhî kudretin büyüklüğüne inanmış olan bir insan böyle bir hârikayı inkâr edemez. Evet.. (Allah kime hidayet ederse) kimin kalbinde hidayet nurlarını parlatırsa (o hidayet bulmuş olur) işte ashab-ı kehf bu zümredendir. Onlar, kendi yeteneklerini, tercihlerini güzel muhafaza ettikleri için bu hidayete lâyık bulunmuşlardır, (ve) bilakis (Allah Teâlâ kimi de) onun kötü terciline, küfrü benimsemesinden dolayı (saptırırsa) hidayet yolundan uzak düşürürseartık onun için bir irşat edici yardımcı bulamazsın) artık onu hiçbir kimse ‘lak yoluna sevkedemez. Nitekim Allah’ın birliğini inkâr edenler, kudreti ilâhîye ile hârikaların vücude gelmesine inanmayanlar Dekyanus gibi insanları putperestliğe sevketmek isteyenler böyle sapıklığa düşürülmüş kimselerden ibarettirler.

18. Ve onları uyanıklar sanırsın, halbuki, onlar uykudadırlar ve onları sağ taraflarına ve sol taraflarına çeviririz ve köpekleri de iki kolunu kapı tarafına uzatmış bir haldedir. Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin elbette onlardan döner kaçardın ve onlardan korku ile dolardın.

18. (Ve) eğer ey muhatab olan zat!. (Onları) eğer görecek olsan (uyanıklar sanırsın) çünki onların gözleri havaya doğru açık, kendileri uyanık gibi bir vaziyette bulunmaktadırlar. (Halbuki, onlar uykudadırlar) rahat rahat yatıp duruyorlar (ve onları) o uyku hallerinde kudretimizle (sağ taraflarına ve sol taraflarına) çokca (çevîririz) ta ki, havayı nesimi vücutlarının her tarafına isabet etsin ve daima bir tarafları üzerine yatıp da bundan etkilenmesinler. (ve köpekleri de) Kıtmir, veya Sevr veya Reyyan adında olup kendilerini takibetmiş ve tekrar tekrar kovmalarına rağmen yine kendilerinin arkalarından ayrılmamış olan köpekleri de (iki kolunu) yere koyup mağarada (kapı tarafına uzatmış bir haldedir) bunun bir arslan olduğu da rivayet edilmiştir. (Eğer onların bu hallerine muttali olsa idin) onların mağaradaki vaziyetlerini görse idin (elbette onlardan döner kaçardın) kendilerine bakmaya cür’et edemezdin (ve onlardan korku ile dolardın) içine büyük bir korku ve ürperti düşerdi. Çünkü Allah Teâlâ onlara büyük bir heybet, pek garip bir vaziyet vermişti. Deniliyor ki: Bir hikmet gereği olmak üzere onların kabirlerini mağaraya girip ziyaret etmeğe kimse muvaffak olamamıştır. Hattâ rivayete göre onları ziyaret için Hz.Muaviye tarafından gönderilen bazı kimseler, mağaraya girer girmez bir rüzgâr zuhur ederek kendilerini yakıvermiştir. Ebussuut ve Siracülmünir tefsirleri.

19. Ve onları böylece uyandırdık ki, aralarında soruşturuversinler onlardan bir sözcü dedi ki: Ne kadar durdunuz? Dediler ki: Birgün veya bir günün bir azı kadar. Dediler ki: Ne kadar durduğunuzu Rabbiniz daha ziyade bilendir. Şimdi birinizi şu gümüş akçanız ile şehre gönderiniz, yiyecek olarak hangisi daha temiz ise ondan size bir rızk getirsin ve çok dikkatli hareket etsin ve sizi sakın bir kimseye haber vermesin.

19. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf’in asırlarca mağarada uyuyup kaldıkları halde uyanarak ne kadar az bir müddet uykuya dalmış olduklarında ihtilâfa düştüklerini bildiriyor. Ve kendilerine şehirden erzak getirmek için içlerinden gönderdikleri bir zata ne kadar ihtiyatlıca hareket etmesini tavsiye eylemiş, aksi takdirde felâketlere uğrayacaklarını ihtar eylemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onları) o mağarada olanları (böylece) uykuya daldırdığımız ve bedenlerini çürümekten koruduğumuz gibi, kendilerini de âdeta öldürdükten sonra diriltmek kabilinden olarak o garip uykudan (uyandırdık ki) Allah’ın kudretine bir delil teşkil etsinler. Bu hakikatın tecellisi için (aralarında soruşturuversînler) mağarada bir hikmet gereği ne kadar kaldıkları nazar dikkate alınarak Allah’ın korumasına mazhar oldukları güzelce anlaşılsın, ilâhî kudret hakkındaki kesin inançları daha ziyade artsın (onlardan bir sözcü) onların “Mekselmina” adındaki reisleri (dedi ki,) ey din kardeşleri!. Bu mağarada biliyor musunuz?, (ne kadar durdunuz?.) ne kadar uyuyup kaldınız, bu “hususta zannınız nedir?. Onlardan bazıları (dediler ki: Birgün veya bir günün birazı kadar) durmuş olmalıyız. Çünküonlar, güneşin doğacağı sırada mağaraya girmiş, güneşin batacağı zaman uyanmış oldukları için böyle sanmışlardı. Fakat onlardan bazıları da “Temliha” gibi reisleri de veya hepsi de meselâ: Tırnaklarındaki, saçlarındaki bazı değişikliklere bakarak veya kalplerine gelen ilâhî ilhama binaen tekrar (dediler ki) Bu mağarada (ne kadar durduğumuzu Rabbimiz daha ziyade bilendir) biz bunu tayin edemeyiz. Bu zatlar birbirini cehaletle itham etmiş olmamak için böyle kemâli nezaketle güzel bir mütalâada bulundular ve dediler ki: (Şimdi birinizi şu gümüş akçanızla şehre) rivayete göre içinden çıkıp gelmiş oldukları Tarsus beldesine (gönderiniz) varsın dikkat etsin (yiyecek olarak hangisi daha temiz ise) dinimizce helâl, temiz bulunmuş ise (ondan size bir rızk getirsin) ondan hepimiz yeyip gıdamızı temin edelim. (Ve) bununla beraber şehre gidince (çok dikkatli hareket etsin) kendisini gizlesin, böyle mağaraya sığınmış kimselerden olduğu anlaşılmasın. (Ve sizi sakın) şehir ahalisinden (bir kimseye haber vermesin) sonra vaziyetimiz etrafa yayılır başımız belâya uğrar.

20. Şüphe yok ki, onlar eğer size galebe ederlerse sizi ya taslayarak öldürürler, veya sizi kendi dinlerine döndürürler ve o takdirde artık ebedî olarak kurtuluş bulamazsınız.

20. Evet.. (Şüphe yok ki, onlar) o şehir halkı (eğer size galebe ederlerse) sizin bu hâlinizi öğrenirlerse (sizi ya taslayarak öldürürler) hakkınızda öyle bir cinayete cür’et gösterirler (veya) onlara yumuşaklık gösterirseniz (sizi kendi dinlerine döndürürler) sizi de kendileri gibi ilâhî dinden mahrum bırakırlar. (ve o takdirde) onların dinlerine istemeyerek de olsa döndüğünüz takdirde (artık ebedî olarak felâh bulamazsınız) ne dünyada ve ne de ahirette başarı ve kurtuluşa nail olamazsınız. Evet.. İnsana lâzımdır ki; nail olduğu hakikî bir dinin kadrini bilsin. Dünyevî ve uhrevî selâmetve saadete ancak o sayede nail olacağına kani bulunsun. Bu mukaddes dini uğrunda her türlü fedakârlıkta bulunmayı pek yüksek bir vazife telâkki etsin. Bir kimse kalben mümin olduğu halde bir zorlamadan dolayı istemeyerek dinsizlik gösterse hemen kâfir olmuş olmaz. Fakat dinî bir direniş gösterir de bu yolda şehit olursa elbette derecesi pek yüksek olur. Bununla beraber istemeyerek dinsizliği kabul eden bir kimse, korkulur ki, gidegide dinsizliğe ısınır, kalbi küfre meylederek inancını zayi eder kalır. Artık böyle bir fitneye, bir felâkete düşmemek için olanca zorlamaya karşı metanet gösterilerek dinde sebat etmek elbette ki, daha iyidir. Böyle bir zat, şüphe yok ki, Allah katında bir din kahramanı sayılmış olur.

21. Ve böylece onların hallerine başkalarını muttali kıldık ki, vaadi ilâhinin şüphesiz bir hak olduğunu ve kıyametin vuku bulacağında da bir şüphe bulunmadığını bilsinler. O sıradaki, o şehir ahalisi aralarında onların işlerine ait tartışmada bulunuyorlardı. Binaenaleyh dediler ki: Onların üzerlerine bir bina yapınız. Onları Rableri daha iyi bilicidir. Onların durumunu anlayanlar da dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescid edineceğizdir.

21. Bu mübarek âyetler, ashab-ı kehf in durumlarından insanların haberdar olmalarındaki hikmet ve faydaya işaret ediyor. Onların sayıları hakkında ihtilâfa düşülmüş üzerlerine bina veya mescit yapılması istenilmiş olduğunu bildiriyor. Ve onları sayıları hakkında başkalariyle münakaşaya lüzum bulunmadığı ve onlara dair başkalarından bir fetva istenilmemesi beyan buyurulmaktadır. Şöyle ki: (Ve böylece) o mağaradaki gençleri koruyup asırlarca uyku halinde muhafaza ettiğimiz gibi (onların) şaşılacak (hallerine başkalarını) da (muttali kıldık ki) o başkaları da (Allah’ın vâdinin) insanları öldürdükten sonra yeniden hayata kavuşturacağına vemüminleri cennetlere ulaştıracağına ait ilâhî müjdesinin (şüphesiz bir hak olduğunu) bu vesile ile de güzelce anlasınlar (ve kıyametin vukû bulacağında da bir şüphe bulunmadığını) bununla da (bilsinler) çünki bir mağara içinde asırlarca uyuyan, sonra hiçbir noksan ârız olmadan yeniden tam bir sıhhat ile uyanarak bir müddet daha yaşayan bir zümrenin bu pek şaşırtıcı hali, ilâhî kudretin büyüklüğüne bir şahittir, ölülerin tekrar hayat bularak mahşere sevkedileceklerine dair göz ile görülen bir canlı örnek demektir. (O sırada) o şehir ahalisini, o gençlerin bu hallerinden o vakit haberdar kılmış idik ki, bu ahali (aralarında onların) ashab-ı kehf’in (işlerine ait tartışmada bulunuyorlardı) bu ahali, iki kısma ayrılmış gibi idi. Bir kısmı, insanların öldükten sonra ruh maalceset haşrolunacaklarına inanmış idiler. Diğer bir kısmı ise bunu inkâr ediyorlardı. Haşrın yalnız ruhanî olacağına veya herhangi bir insanın öldükten sonra artık dirilmeyeceğine inanmış bulunuyorlardı. İşte böyle bir sırada Cenab-ı Hak, ashab-ı kehf’in hallerinden onları haberdar kıldı. (Binaenaleyh) o haşri inkâr eden kimseler (dediler ki: Onların üzerlerine) mağaralarının etrafında veya kapısı üzerinde (bir bina yapınız) onlar bizdendirler, öylece muhafaza edilmiş olsunlar. Yahut onların o hallerini kimse anlayıp da fikir değiştirmesin. Bununla beraber münakaşa edenler dediler ki: (onları Rableri daha iyi bilicidir) onların hangi zümre ile inanç bakımından aynı olduklarını hakkiyle bilen ancak Allah Teâlâ’dır. Yahut bu, bir ara cümlesi olarak başlı başına Allah’ın bir kelâmıdır. (onların işini) o mağaradaki gençlerin hallerini (anlayanlar da) mümin olan zatlar da, o havalinin dindar olan yeni hükümdarı da (dedi ki: Elbette onların yanlarında bir mescit edineceğizdir.) orada namaz kılınsın. Gerçekten de o mağaranın kapısı yanında bir mescit yapılmıştır.

22. Diyeceklerdir ki: Onlar, üçtür, dördüncüleriköpekleridir ve diyeceklerdir ki: Beştir, altıncıları köpekleridir. Bu iki söz gayba taş atmaktır ve diyeceklerdir ki: Yedidirler, sekizincileri de köpekleridir. De ki: Onların sayılarını en ziyade bilen. Rabbimdir. Onları ancak pek azı bilir. Artık onların hakkında zahiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma ve onlara dair bunlardan hiç birinden bir fetva da isteme.

22. Hz. Peygamber’in zamanındaki müslümanlar ile ehli kitabın ashab-ı kehf hakkındaki ihtilâflarını beyan için de buyuruluyorki: Ehli kitabın bir kısmı (diyeceklerdirki: Onlar, üçtür) üç erkekten ibarettir (dördüncüleri köpekleridir) ki, onların arkalarına takılmıştır (ve) diğer bir kısmı da (diyeceklerdir ki:) onların erkekleri (beştir, altıncıları köpekleridir) bu iki söz (gayba taş atmaktır) bir kuru zanna dayanmaktadır, (ve) müminler de (diyeceklerdir ki) o gençler (yedidirler, sekizincileri köpekleridir) müfessirlerin çoğuna göre hakikata uygun olan da budur. Evet.. Cenab-ı Hak buyuruyor ki: Resûlüm!, o iki iddiayı red için (de ki: Onların sayılarını en ziyade bilen Rabbimdir) insanların bilgileri ise noksandır. (Onları) o mağaradakileri veya onların sayılarını insanlardan (ancak pek azı bilir) işte yalnız müminlerdir ki, onların tam sayılarını bilmiş bulunuyorlar. (ve) Yüce Resûlüm!, (artık onların hakkında) o gençlerin durumları hususunda ehli kitap ile, (zâhiri bir mücadeleden başka münakaşada bulunma) Kur’an-ı Kerim’in verdiği bilgileri anlatmakla yetin, onların iddialarını yalanlamaya tenezzül buyurma (ve onlara dair) ashab-ı kehf’e ait (bunlardan) ehli kitap denilen Yahudi ve Hıristiyanların (hiçbirinden bir fetva da isteme) onların kıssalarına dair bir sualde bulunma. Çünkü bunların o hususta doğru bir bilgileri yoktur. Kur’an-ı Kerim’de verilen bilgiler ise bu hususta yeterlidir.

23. Ve bir şey hakkında: Ben bunu elbette ki, yarın yapacağım deme.

23. Bu mübarek âyetler, her işte başarı sağlamanın ve herhangi bir şeyden haberdar olmanın ancak Cenab-ı Hak’kın dilemesiyle olacağını bildirmektedir. Ashab-ı kehf’in mağaradaki uyuma müddeti de ancak her şeyi hakkiyle bilen, kulları hakkında bağımsız koruyucu olup ortaktan uzak olan Hak Teâlâ’nın bildirdiği şekilde olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Yapmak veya haber vermek istediğin herhangi (birşey hakkında ben bunu elbette ki, yarın) yani: gelecekte (yapacağım deme) öyle kesin bir şekilde söz verme. Çünkü yarın ne olacağı meçhuldür. İhtimâl ki, insan ölür veya bir mânia karşısında kalır da o sözünü yerine getirmeğe muvaffak olamaz. Takdiri ilâhînin nasıl tecelli edeceği, ortaya çıkmadan önce bilinemez. Bu emir Resûl-i Ekrem vasıtasiyle bütün ümmetine yöneliktir.

§ Rivayete göre Yahudilerin teşvikiyle Mekke ahalisi, Peygamber efendimizden ruha, ashab-ı kehfe ve Zülkarneyn’e dair malûmat istemişler. Resûl-i Ekrem de “onlara dair size yarın haber veririm” diye buyurmuş. İnşallah dememiş, bunun üzerine onbeş gün veya kırk gün ilâhî vahiy gecikmeye uğramıştı.

24. Ancak Allah Teâlâ dileyecek olursa = yapacağım de. Ve unuttuğun vakit Rabbini zikred ve de ki: Umulur ki, Rabbim beni bundan daha yakın bir dosdoğru hayra bir muvaffakiyete eriştirir.

24. Evet.. Öyle kesin bir vaatde bulunmamalıdır. (Ancak Allah dileyecek olursa) yapacağım veya haber vereceğim demelidir. Inşallah demekten gaflet etmemelidir. Çünkü aksi takdirde o üstlenilen şey belki yapılamaz, insan sözünden dönmüş olur. (ve unuttuğun vakit) inşallah demeyi unuttuğun, sonra da hatırladığın zaman (Rabbini zikret) hemen yin inşallah demekte bulun. Bu takdirde Allah’ınadı ile teberrukte bulunulmuş olur ve insan gaflet günahından kurtulur. Fakat boşama, azat etme gibi muameleler hususunda böyle bir istisnanın tehiri geçerli değildir. Meselâ: bir kimse, eşine: Seni boşadım dese şer’an derhal boşama gerçekleşir. Daha sonra inşallah dese bu geçerli sayılarak boşama hadisesi ortadan kalkmaz. Çünkü aksi takdirde hiçbir anlaşmaya ve muameleye ait sözlerin kıymeti kalmaz. Bütün yüce fakihler bu görüştedirler. Evet.. Cenab-ı Hak’ki daima zikret (ve de ki: Umulur ki: Rabbim beni bundan) bu sual edilen ashab-ı kehf’e ve saireye ait haberlerden (daha yakın) benim peygamberliğime daha çok dalâlet eden (bir dosdoğru habere) bir muvaffakiyete (eriştirir) beni bir nice hârikalar göstermeye nail kılar. Nitekim de kılmıştır. Evet, ashab-ı kehf’in kıssasından daha büyük, daha zahir olan bir kısım yüce peygamberlerin kıssalarından hebardar buyurulmuş ve geleceğe ait birnice hadiselere dair bilgiler vermiştir.

25. Ve onlar mağaralarında üçyüz sene durdular, dokuz sene de arttırdılar.

25. (Ve onlar) o ashab-ı kehf (mağaralarında) ölmeksizin uyku halinde (üçyüz sene durdular) artık uyanmaları yaklaşmıştı, bu müddeti sonra (dokuz) sene (de arttırdılar) tam üçyüz dokuz sene öyle uyku halinde yaşadılar, durdular. Bir yoruma göre onlar, güneş yılı itibariyle üçyüz, ay yılı itibariyle de üçyüz dokuz sene mağarada böyle uyku halinde kaldılar. Çünkü güneş yılı ile, ay yılı arasında her yüz senede üç sene fark vardır. Bununla beraber bu yorum pek geçerli değildir.

26. De ki: Ne kadar durduklarını Allah Teâlâ daha iyi bilendir. Göklerin ve yerin gaybı onun içindir. O ne güzel görür, ne güzel işitir! Onlar için o’ndan başka bir yardımcı yoktur ve hükmünde hiç bir kimseyi ortak kılmaz.

26. Resûlüm!. (De ki:) ashab-ı kehf’in mağarada (ne kadar durduklarını Allah Teâlâdaha iyi bilendir) işte onların mağarada uyku halinde ne kadar kalmış olduklarını bize haber veriyor. Artık ondan daha doğru bir haber olabilir mi?. Yahut ehli kitabın bu husustaki haberleri muhteliftir ve asrı saadete kadar aradan ne kadar zaman geçtiğini ise ehli kitap vesaire doğru tâyin edemezler. O müddeti en doğru bilen ancak Allah Teâlâ’dır. (Göklerin ve yerin gaybı onun içindir) gaybı tam olarak bilmek o Yüce Yaratıcıya mahsustur, (o) Ezelî Yaratıcı (ne güzel görür), o’nun göremediği hiçbir şey bulunamaz. O Kerem Sahibi Yaratan (ne güzel işitir!.) o’nun göremediği işitemiyeceği gizli bir söz, bir dua ve niyaz yoktur. (Onlar için) göklerin ve yerin ahalisi için (Ondan) o Yüce Yaratıcıdan (başka yardımcı yoktur) o’ndan başka bir destekçi, bir yardımcı mevcut değildir, (ve hükmünde) kazasında ve gayba İlim hususunda (hiçbir kimseyi) bir olan zatına (ortak kılmaz) artık her hususta o hikmet sahibi Yaratıcıya sığınıp dayanmalıdır, o’nun bütün beyanatını, hikmetin kendisi ve sırf hakikat bilip tasdik ve yüceltmeye devam eylemelidir. Ashab-ı kehf’in bu kıssası, bu sûredeki dört kıssanın birincisini teşkil etmektedir.

§ Ashab-ı kehf’in özet olarak tercümei halleri: Şöyle ki:

1 – Kur’an-ı Kerim’de ashab-ı kehf’in garip kıssaları bir ibret ve uyanma vesilesi olmak üzere bildirilmiştir. Onların zamanları ve bulundukları yer tayin buyurulmamıştır. Bu hususa dair tefsirlerde ve tarih kitaplarında uzunca ve kesin olmayan beyanat vardır. Bu cümleden olarak deniliyor ki, ashab-ı kehf denilen genç bir zümre soylulardan kimseler idiler, Allah’ın birliğine inanıyorlardı. Hz. İsa’nın dini üzere yaşıyorlardı, adları: Telmiha, Mekselmina, Meslina, Mernûs, Dedernus, Şazenuş, Keşef tetayyuş idi. Kendilerine tâbi olan köpeğin adı da Kıtmir idi.

2 – Ashab-ı Kehf denilen bir zümre, Tarsusveya Efsûs veya Dekinos denilen bir şehir ahalisinden idiler. O tarihte Hiristiyanlık mahiyetini kaybetmiş, Rum hükümdarı olan Dekyanus, halkı putperestliğe sevketmekte bulunmuş idi. Bu gençleri de kendi bâtıl dinine davet etmiş, kabu etmedikleri takdirde bunları öldüreceğini söylemişti. Bu gençler ise ağlamışlar, tevhit dininden ayrılamayacaklarını söylemişlerdi. Zalim hükümdar bunlara bir mühlet vermiş, kendisi de geçici olarak başka bir şehre çıkıp gitmişti. Bu gençler de başlarının çaresini aramışlar, o civardaki “Neclus” adındaki bir dağda bulunan bir mağaraya gidip kapanmışlardı. Bu mağaranın Tarsusun kuzeybatısında, ondan üç saatlik bir mesafade bulunan bir dağın eteğinde bulunduğu müslümanlarca sanılmaktadır. Hrstiyanlar da buna bir takım azizlerin bir hapishanesi bulunmuş gözüyle bakmaktadır. Burası herkesçe bir ziyaret yeridir.

3 – Hükümdar Dekyanus, hükûmet merkezine dönmüş, bu gençlerin böyle mağaraya gidip saklanmış olduklarını haber alınca orada ölüp kalmları için mağaranın kapısını kapattırmıştı. Diğer iki mühim zat ise ashab-ı kehf’in adlarını, haberlerini iki kurşun lâvhaya yazarak orada saklamışlardı. Tâ ki, bu vasıta ile o gençlerin hallerine ileride muttali olacak zatlar ortaya çıksın da onların o dindarca haberleri meçhul kalmasın. Bu levhaya da “rekim” denilmiştir.

4 – Dekyanus, bir müddet daha yaşamış, sonra ölmüş, bulunduğu muhitte birçok değişiklikler meydana gelmiş, ahalinin bir kısmı putperest bir halde kalmış, diğer bir kısmı da Allah’ın birliğine inanmıştı. Aradan böylece asırlar geçmiş, o havalide mümin, salih bir zat hükümdar olmuştu. Adı Tendüvis imiş. Altmış sekiz sene hükümdarlıkta bulunmuş, memleketindeki insanlar, fırkalara ayrılmışlar idi. Onlardan bir kısmı Allah’a ve, ahirete imânetmişlerdi, diğer bir kısmı ise bunları inkâr ediyorlardı. Dindar olan bu hükümdar, onların inkârlarından çok üzülmüştü, bâtıl ehlinin hak ehlinden, fazla olduğunu görünce gece ve gündüz ağlıyor, yarabbi!. Bu kavme haşri nesrin gerçekleşeceğine dair şahitlik edecek bir harika göster diye duada, niyazda bulunuyordu.

5 – Ashab-ı Kehf ise üçyüz dokuz seneden beri o mağarada uyuyup kalmışlardı. Cenab-ı Hak, kendilerini harikulâde bir şekilde muhafaza etmişti. Bir aralık bir kimse o mağaranın önünde kendi koyunları için bir hazire = ağıl yapmış, bu sebeple mağaranın kapısı tekrar açılmış idi. İçindeki gençler ise sıhhatleri, neş’eleri yerinde olarak uyanmışlardı.

6 – Vaktaki, gençler uyandılar, henüz yatmış oldukları günde bulunduklarını sandılar, içlerinden Telmiha’yı gizlice şehre gönderdiler kendilerine erzak getirmesini, ve şehrin ahvalinden haberdar olmalarını istiyorlardı. O zat, çıkıp şehre gelince her şeyin değişmiş olduğunu görerek hayrette kaldı. Kendisinin elindeki pek eski zamanlara ait gümüş akçe ise herkesin nazarı dikkatini celbetti, o zatın eski bir hazineyi elde etmiş olduğunu sanıverdiler ve onun sözlerine bakarak cinnet getirmiş olduğuna inandılar. Sonunda işi tetkike başladılar, mağaraya gelip diğer gençleri de orada ibadet ve itaatle meşgul görüp şaşırıverdiler. Oradaki o eski lâvhalarda bu gençlerin tarihî hayatını göstermiş oluyordu.

7 – Mağaradaki o gençleri görenler durumu hükümdarları Tendüvis’e gidip haber verdiler. Hükümdar hemen mağaraya koşup geldi, öyle asırlardan beri mağarada yatıp kalmış gençleri gördü, onların o harikulâde hayatını anlayarak duasının kabul edilmiş olduğundan dolayı, Cenab’ı Hak’ka şükretti. Çünkü haşir ve nesrin imkânına ait istediği bir harika, bir kuvvetli delil bu şekilde vücude gelmiş bulunuyordu. Buolaydan sonra artık o gençler hayatı terk ederek o mağara içinde defnedilip kaldılar. O mağaranın yanında bir mescit inşa edildi, o gençlerin adlarını devam ettirmek için bununla da hizmet edilmek istenildi. Allah’ın rahmeti onların üzerine olsun.

27. Ve Rabbin kitabından sana vahyolunanı oku, onun kelimelerini değiştirecek yoktur ve ondan başka bir sığınak da bulamazsın.

27. Bu mübarek âyetler, değiştirme ve bozmadan korunmuş bulunan Kur’an’ı Kerim’in okunmasına devam ve Cenab-ı Hak’ka iltica edilmesini emrediyor. Nefsinin isteklerine karşı sabırlı olup ibadet ve itaate devam eden Allah’ın cemalini isteyen zatara katılmayı ihtar buyuruyor. Allah’ın zikrinden gafil, havalarına tâbi kimselerden de kaçınılmasını, hakkı kabul etmeyip küfrü tercih edenlerin de pek müthiş âkibetlerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Ashab-ı Kehfin durumları gibi nice gaip şeylerden seni haberdar eden ve bir vahy mucizesi olan Kur’an’ı Kerim’i okumaya devam et (ve Rab’bin) o muazzam (kitabından sana vahyolunanı oku) ona itimat et, onunla amelde bulun, bir takım dinsizlerin sözlerine, bize bir başka Kur’an getir demelerine iltifat etme. (Onun) o Kur’an’ı mübinin (kelimelerini değiştirecek yoktur) o kitabı ilâhîyi değiştirme ve bozmaya kimse kâdir olamaz (ve ondan) o Kur’an’ı sana indiren Allah Teâlâ’dan (başka bir sığınak da bulamazsın) ki, bir sıkıntı meydana geldiğinde kendisine sığınabilesin. Veyahut o Kur’an’ı Kerim’e müracaat etmez isen hakkı beyan ve halkı irşat için başka bir başvuracak yer elde edemezsin.

28. Ve nefisince de sabret, o kimseler ile beraber ki, sabah ve akşam Rab’lerine dua ederler, o’nun cemalini dilerler ve dünya hayatının ziynetini dileyerek onlardan gözlerini çevirme ve o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden kalbini gafil kılmışızdır ve havasına tâbi olmuştur ve işi de israftan ibaretbulunmuştur.

28. (Ve) Ey Yüce Resûl!, (nefsince de sabret) onu durdur (o kimseler ile beraber) sohbet etmeye tahsis eyle (ki,) onlar (sabah ve akşam Rab’lerine dua ederler) yani: Her vakit ibadetle, dua ile meşgul olurlar (ve) bu ibadetleriyle, niyazlariyle (onun) o kerem sahibi Rabbin (cemalini dilerler) o’nun rızasını isterler, o’nun mukaddes cemalini görme nimetine kavuşmak temennisinde bulunurlar. O zatlar ise müminlerin fakirlerinden olan Suheyb, Ammar, Hebbab gibi zatlardır veyahut yetmiş kadar zâttan ibaret olan ashab-ı Suffedir. Ve Habibim!. Sen (dünya hayatının ziynetini dileyerek) bir takım zenginlerden, eşraftan bulunan dünyalık sahibi kimseler ile birlikte oturmak düşüncesiyle (onlardan) o müslümanların fakirlerinden (gözlerini çevirme) onları meclisinden çevirme, onları meclisinden uzaklaştırma. Gerçekten de bir takım mevki sahibi müşrikler, o fakir zatlar ile birlikte oturmaya tenezzül etmiyorlar, onlar Hz. Peygamber’in huzurundan uzaklaştırılmadıkça kendileri peygamberin huzuruna gelmekten kaçınıyorlardı. Fakat bunların bu gururlu hallerine iltifat edilir mi?, İnsanlık şerefinin öyle maddî bir servetle değil manevî olgunluklar ile ayakta durduğu bilinmelidir ve müslümanlar arasında aslî bir eşitlik bulunduğu takdir edilmelidir, (ve) Resûlüm!. Öyle fakir müslümanları meclisinden uzaklaştırmak gibi bir davranışla (o kimseye uyma ki, bizim zikrimizden) onun (kalbini gafil kılmışızdır). Yeteneğinin bozukluğundan dolayı onu zikir ve fikirden gafil kılmışızdır. İşte o fakir müslümanların Hz. Peygamber’in huzurundan kovulmalarını isteyen şahıslar bu kimse kabilindendirler. (Ve) o kimse ki (havasına tabi olmuştur) nefsanî şehvetler peşine düşmüştür (ve) onun (işi de israftan ibaret bulunmuştur) o her hususta ifrat ve tefritten ayrılmaz, hayatını zayi eder de haberi olmaz.Evet.. En şerli, bedbaht insan odur ki, kalbi Allah’ın zikrinden boş olur, bütün boş hava ve hevesi ile dolu bulunur. Bu yüzden kalbinde hakikat nuru parlayıp durmaz, büyük bir karanlık içinde kalmış olur ve bu karanlığı nur sanarak kendisini nurlu görür. Artık böyle pek karanlık bir hayat sahibi olan kimse ile nasıl ülfet edilebilir?. Onun sözlerine, arzularına nasıl kıymet verilip riayet olunabilir?.

29. Ve de ki: Hak Rabbinizdendir. Artık kim dilerse imân etsin ve kim dilerse inkâr eylesin. Şüphe yok ki, biz zalimler için bir ateş hazırlamışızdır. Onun perdeleri kendilerini kuşatmıştır. Ve eğer yardım dileğinde bulunacak olurlarsa katran gibi bir su ile imdat olunurlar ki, yüzleri kavurur. O ne fena içki, ne fena rahat edilecek bir yer!

29. (Ve) Ey peygamberlerin efendisi!. O gibi nefsanî arzularına uyan ve bir kötü maksada mebni ashab-ı kehfe vesaireye dair sana soru sormaya cesaret eden kimselere (de ki: Hak Rab’binizdendir) bana vahyettiği şey, hakikatın kendisidir, ashab-ı kehf hakkındaki bilgiler de ilâhî vahye dayanan bir hakikatten başka değildir. (Artık kim dilerse imân etsin) bu beyanatı kabul eylesin, hakikî bir mümin olduğunu bu şekilde de göstersin, bunun faidesi kendisine aittir. (Ve kim dilerse inkâr eylesin) bu beyanatı kabul eylemesin, onun mes’uliyeti zararı elbette ki kendisine aittir, bu inkârının muhakkak ki, cezasına kavuşacaktır. Ne büyük bir ilâhî tehdit!.. (Şüphe yok ki, biz zalimler için) öyle hakikatları kabul etmeyen, haddi aşarak nefislerine zulm eyleyen kâfir kimseler için (bir ateş hazırlamışızdır) ki, o da müthiş cehennemden ibarettir. (Onun) o ateşin (perdeleri kendilerini) o zâlimleri (kuşatmıştır) hepsini de çepeçevre kuşatmış olacaktır, (ve eğer) o ateş içinde kalacak olanlar (yardım dileğinde bulunacak olurlarsa) kendilerinin imdadına koşulmasını, kendilerine hararetleriniteskin edecek bir su verilmesini isteyecek bulunurlarsa (katran gibî) veya eritilmiş bir demir sıvısı gibi (bir su ile imdat olunurlar ki) o su şiddetli hararetiyle (yüzleri kavurur) onu içmeğe bile yaklaşamazlar. Artık düşünmeli!. (O ne fena içki) öyle katran gibi olan ateşin bir su ve (ve fena rahat edilecek) kendisine dayanılıp itimat kılınacak (bir yer) o cehennem sahası! İşte hakkı inkârın müthiş neticesi!.

30. Şüphe yok, o kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular biz elbette öyle güzel amel işleyenlerin mükâfatını zâyi etmeyiz.

30. Bu mübarek âyetler de güzel amellerde bulunan müminlerin ahiret âleminde kâfirlerin aksine olarak ne kadar büyük mükâfatlara, nimetlere nail olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (şüphe yok, o kimseler ki İmân ettiler) Resûl-i Ekrem’e vahyolunan hakikatları tasdik eylediler (ve güzel güzel) Allah’ın rızasına muvafık (amellerde bulundular) namaz gibi, oruç gibi, tevhit ve tesbih gibi mübarek ibadetlerde devamda bulundular. Elbetteki, büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. (Biz elbette) öyle (güzel amel işleyenlerin mükâfatını) hiç bir şekilde (zâyetmeyîz) onlar herhalde lâyık oldukları nimetlere kavuşacaklardır.

Yorum Yap