KEHF SURESİ

31. İşte onlar için adn cennetleri vardır ki, altlarından ırmaklar akar. Orada tahtlar üzerine kurularak altından bilezikleri ile süsleneceklerdir ve ince dibadan ve kalın dibadan yeşil elbiseler giyeceklerdir. O ne güzel mükâfattır ve ne kadar güzel bir kalma yeridir.

31. Evet.. (İşte onlar için) ahiret âleminde (adn cennetleri vardır ki) orada ikâmet edeceklerdir. İkâmetgâhlarının (altlarından ırmaklar akar) öyle güzel, lezzetli suların akmasını, ruha gıda veren manzarasını görür mutlu olurlar. Ve o mümin, salih zatlar (orada tahtlar üzerine kurularak altundan bileziklerile süslencceklerdir ve) bedenlerini örtmek için (ince dibadan ve kalın dibadan) dibac denilen dallı ve çiçekli ipek kumaşlardan (yeşil elbiseler giyeceklerdir.) fevkalâde güzel bir şekilde süsleneceklerdir. (O ne güzel mükâfattır) ne büyük ilâhî lütuftur!, (ve) o cennetler, o tahtlar (ne kadar güzel bir kalma yeridir!.) Cenab-ı Hak cümlemize nasip buyursun, Âmin..

32. Onlara iki erkeği misâl getir ki Biz; onlardan birine iki üzüm bağı vermiş ve bunları hurmalıklarla kuşatmış ve aralarında da bir ekin yetiştirmiştik.

32. Bu mübarek âyetler, fakir müslümanlara karşı mallariyle, yardımcılarının çokluğuyla iftiharda bulunan kâfirlere bu gururlu hareketlerinin uygun olmadığını bir misâl getirerek ihtar ediyor ve o misali teşkil eden iki şahıstan dünyaya dalmış, ahireti inkâr etmiş olan birinin cahilce, bencilce yerli yersiz davranışlarını tasvir buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Onlara) o fakir müminlere karşı kibirli bir şekilde vaziyet olan zengin, gururlu kâfirlere (iki erkeği misâl getir ki; onlardan birine) o kâfir olan şahsa (iki üzüm bağı vermiş) kendisini çeşit çeşit asmaları, bağ kütüklerini içeren iki bostana sahip kılmış idik (ve bunları hurmalıklarla kuşatmış) idik. Hurma ağaçları onları ihata etmiş bulunuyordu. Bu ağaçlar, sıcağa dayanıklıdır, çok kere bazı zararları üzüm ağaçlarından engellemeye sebep olurlar. (Ve) o iki bağın (aralarında da bir ekin yetiştirmiştik) bu suretle o iki bağ, hem meyvelerin en hayırlısını ve hem de gıda teşkil eden şeylerin en üstününü içine almış bulunmakta idi.

33. O iki bağ da yemişlerini meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şey noksan bırakmamıştı ve bunların arasında da bir ırmak akıtmıştık.

33. (O iki bağ da yemişlerini) onlardan beklenilen meyveleri ve gıda maddelerini (meydana getirmiş ve onlardan hiçbir şeyinoksan bırakmamıştı) her sene meyveleri, ekinleri tamam bir şekilde vücude gelmekte idi. (Ve bunların) bu iki bağın (arasında da bir ırmak akıtmıştık) bu, güzel bir manzara teşkil ediyordu, bundan sürekli olarak içilmekte idi, bu sayede yağmurlara ihtiyaç görülmemekte idi.

34. Ve onun için başka bir nevi mal da vardı. Sonra o arkadaşına onunla konuşarak dedi ki: Ben malca senden daha fazlayım ve cemaatce de senden daha kuvvetliyim.

34. (Ve onun için) o bağlara sahip olan şahsa ait (başka bir nevi mal da vardı) altun, gümüş, hayvanat gibi bir servete de sahip bulunuyordu. (Sonra o) bağlara vesaireye sahip olan kâfir (arkadaşına) mümin, fakat fakir olan muhatabına (onunla konuşarak) övünür bir eda ile ona söz yönelterek (dedi ki: Ben malca senden daha ziyadeyim) görüyorsun ya, benim bağlarım, meyvelerim var (ve cemaatça da senden daha kuvvetliyim) bana hizmet eden kimselere, erkek evlada vesaireye sahip bulunuyorum.

35. Ve o nefisine zulümeder olduğu halde bağına girdi, dedi ki: Ben zannetmem ki, bu ebediyyen yok olsun.

35. (Ve o) gururlu şahıs, (nefsine zulmeder olduğu halde) malına güvenip kulluk vazifesini yerine getirmekten kaçınır olduğu bir halde (bağına girdi) övünürcesine bir vaziyet alarak (dedi ki: Ben zannetmem ki, bu) bağlar, bu nimetler (ebedî olarak yok olsun) yok olmaya yüz tutsun, elimden çıksın. Bu şahıs, büyük bir gurura, gaflete kapılmış derin bir ihtirasa tutulmuş, mümin olan muhatabının öğütlerine karşı bu gibi yerli yersiz sözlere cür’et göstermişti.

36. Ve zannetmem ki, kıyamet kopsun ve eğer Rabbime döndürülür isem elbette bundan daha hayırlı bir merci bulurum.

36. (Ve) şunu da ilâve etmişti: (Benzannetmem ki, kıyamet kopsun) onun vuku bulacağına ben inanmıyorum, (ve eğer) diyelim ki, senin iddia ettiğin gibi kıyamet kopar da (Rabbime döndürülürsem elbette) ben (bundan) bu bağlardan, servetlerden (daha hayırlı bir merci) bir âkibet, bir istirahat alanı (bulurum) bu dünya nimetlerine nail olduğum gibi o iddia edilen âlemde de yine böyle nimetlere fazlasıyla nail olurum. Gafil şahıs, kendisinin bu dünya nimetlerine bizzat hak ettiği için sahip olduğu sanıyordu. Bunların bir gün yok olabileceğini düşünmüyordu, bunları kendisine lütfen vermiş olan kerem sahibi Yaratıcısına şükr etmiyordu, bir ahiret âleminin varlığına inanmadığı için bu yüzden ne kadar mahrûmiyetlere, azaplara maruz kalacağını hiç düşünmüyordu.

37. Arkadaşı ona, onunla karşılıklı konuşarak dedi ki: Seni topraktan, sonra bir nutfeden yaratan, sonra da seni bir erkek olarak tesvîye edeni inkâr eder mi oldun?

37. Bu mübarek âyetler de, ahireti inkâr eden, dünyadaki varlığına gururlanan şahsa karşı mümin olan arkadaşının vermiş olduğu cevabı bildiriyor. Ve o kibirli şahsı ilâhî azap ile tehdit ederek onun ne kadar boş iddialarda bulunduğunu kendisine bildirmiş olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Arkadaşı ona) o servetine gururlanan ahireti inkâr eden şahsa (onunla muhaverede) onun hatasını kendisine anlatmak için sohbette (bulunarak dedî ki: Seni) senin aslın ve yaradılışın sebebi olan Hz. Adem’i (topraktan) yaratan (sonra) da seni (bir nutfeden) en yakın varlık madden olan bir damla meniden (yaratan sonra da seni bir erkek olarak tesviye edeni) seni böyle birçok hayat aşamaları neticesinde tam, baliğ bir insan olarak vücude getiren Yüce Yaratıcıyı (inkâr eder mî oldun) çünkü ahiret hayatını inkâr, onun meydana geleceğini haber veren ve ona kâdir olan Allah Teâlâyı inkâr demektir. Halbuki, bütün kâinat zerreler! ve özellikle birdamla sudan vücude getirilmiş olan bir mükemmel insanlık kitlesi, o Yüce Yaratıcının varlığına, kudretine, haber verdiği şeylerin birer hakikat olduğuna en parlak bir delildir.

38. Fakat ben inanıyorum ki o Allah benim Rabbimdîr ve ben Rab’bîme hiçbir ferdi ortak edinmem.

38. (Fakat) ey inkârcı! Ben inanıyorum ki: (o Allah benim Rabbimdir) beni yaratan, rızıklandıran ancak o’dur (ve ben Rab’bime hiç bir ferdî ortak edinmem) ben onun ortak ve benzerden uzak olduğunu tasdik etmekteyim. Zenginliği de, fakirliği de yaratan ancak o’dur. Verdiği nimetten dolayı şükrederim bir derde, bir ihtiyaca düşürürse bir hikmet gereği olduğunu düşünerek sabır eylerim. O’nun takdiri, kudreti olmadıkça kendi kendime hiç bir şey kazanıp meydana getiremeyeceğime inanmış bulunmaktayım, bencillikten, kibirlice hareketlerden kaçınmayı bir kulluk vazifesi bilirim. Burada o kibirli şahsın müşrik olduğuna bir işaret vardır.

39. Bağına girdiğin zaman “Maşallah, lâ kuvvete illâ billâh” demeli değil mi idin? Eğer beni malca ve evlâtça senden daha az görüyorsan.

39. Sen ey servetiyle övünen şahıs!. (Bağına girdiğin zaman maşaallah) yani: Emr, Allah’ın dileyeceğidir veya Allah’ın dilediği ne ise o mutlaka olacaktır (lâkuvvete illâ billâh) ve hangi bir kuvvet, hangi bir şeyi vücude getirmeğe takat, ancak Allah Teâlâ’nın dilemesiyle, yardımıyledir. Asıl kudret, Allah’a aittir. (Demeli değil mi idin) bize lâyık olan, aczimizi itiraf ederek böyle demektir. Sen neden kendi nefsine gururlanarak Hâlikı Kerimi böyle takdis ve tebcil etmiyorsun?. Ey bencil, inkarcı muhatabım!. (Eğer beni malca ve evlâtca senden daha az görüyor isen) bundan dolayı bana karşı gururluca bir vaziyet almış bulunuyorsan bu doğru değildir.

40. Umulur ki, Rabbim bana senin bağından daha hayırlısını verir ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de orası kayacık bir toprak kesilir.

40. Evet.. (Umulur ki:) Cenab-ı Hak’kın bir hikmeti gereği olmak üzere ümit edilebilir ki: (Rabbim sana senin bağından daha hayırlısını verir) dilerse beni bu dünyada nice nimetlere nail kılar ve dilerse ahirette bir çok cennetlere muvaffak buyurur (ve senin bağın üzerine de gökten bir yıldırım gönderir de) veya mukadder olan bir ilâhî hükmü tecelli eder de (orası kayacık) yalçın (bir toprak kesilir.) bu düşünülebilir. Artık orada ne otlar, çiçekler, ağaçlar yetişebilir, ne de üzerinde ayaklar sabit kalabilir.

41. Yahut suyu çekilir de artık onu aramaya asla güç yitiremezsin.

41. (Yahut) daha başka bir âfet gelebilir. Meselâ: (suyu çekilir de) yerlerin altına kaçıp kaybolur, (artık onu) o kaybolan suyu (aramaya asla güç yetiremezsin) onu bir daha elde edemezsin. İşte dünya varlığı böyledir. Bunun kalıcılığına güvenilemez, bunun varlığıyle ona buna karşı gururluca bir vaziyet alınamaz.

§ Bu âyetlerde işaret olunan iki şahıstan maksat, bir rivayete göre israiloğullarından iki kardeş veya iki ortakdır ki, biri mümin olup adı “Yehuza” diğeri de kâfir olup adı “Katrus” imiş. Aralarında müşterek olan sekiz bin altunu bölmüşler, kâfir olan kendi hissesiyle mülk vesaire satın almış, mümin olan da hissesini Allah rızası için hayır yollarına sarfetmiş, sonra aralarında işte beyan buyurulduğu üzere bir konuşma geçmiştir ki, Hak Teâlâ Hazretleri bunu, bir mesel bir uyanma vesilesi olmak üzere anlatmıştır. Evet.. Şüphe yok ki, dünya varlığına beyan buyurulduğu üzere güvenilemez. Bir kere gayrı meşru şekilde elde edilen bir dünya varlığı,sahibi için bir felâket sebebidir. Meşru şekilde elde edilen bir servetin de kadri bilinmez, zekâtı verilmez, onu ihsan etmiş olan Yüce Yaratıcıya şükredilmezse onun da ebedî bir faidesi yoktur. Bir gün o da elden çıkar, ahirette sorumluluk gerektirir. Bütün insanlığın hayat safhası bu gibi misallerle doludur. Nice servet ve mevki sahiplerinin daha dünyadalarken ne kadar zilletlere uğradıkları daima görülmektedir. Nice fakir, âciz kimselerin de daha sonra servet, mevki sahibi oldukları malumdur. Binaenaleyh ihtiraslı olmamalı, dünya varlığına güvenerek başkalarına karşı büykülük taslamamalıdır. Meşrû şekilde bir nimet elde edilince de kadrini bilmeli, ondan güzelce istifade etmeli, onunla insanlığa hizmet etmelidir. Yoksa onunla insanlığa karşı hükmedercesine, kibirlice bir vaziyet almamalıdır. Ve maddî, fanî bir menfaat ümidiyle öyle kibirli, gururlu kimselere karşı yaltaklıkta bulunmamalıdır.

Bakî merhumun şu sözleri ne kadar güzeldir.

“Beş eğmeyiz edaniye dünyayı dun için”

“Allah’adır tevekkülümüz, itimadımız”

“Minnet hüdaya devleti dünya fena bulur”

“Bakî kalır sahife! âlemde adımız”

42. Ve meyvesini servetini helâk kapladı. Artık ona sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu ovuşturmaya başladı. O bağ ise çardakları üzerine çökmüş ve diyordu ki: Ne olurdu, ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olsaydım!

42. Bu mübarek âyetler, o mümin zatın yaptığı ihtarların gerçekleşmiş olduğunu gösteriyor. O kâfir şahsın güvendiği bağlarının mahv ve harap olduğunu, hiçbir kimseden yardım göremediğini, pişmanlıklar göstererek cehaletin! anladığını bildiriyor ve insanları her türlü felâketlerden korumak, hayırlara kavuşturmak için Allah Teâlâ’dan başka bir koruyucu bulunmadığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Sonunda o servetine güvenen,müşrik şahsa dünyevî bir felâket geldi (ve meyvesini) yani: servetini, bağlarını, onlardaki meyve ağaçlarını ve diğer mallarını (helâk kapladı) hepsi de mahvolup gitti (artık ona) o bağların vesairenin imarı, gelişip çoğalması için (sarfettiği şeylerden dolayı iki avucunu) bir pişmanlık eseri olarak (ovuşturmaya başladı) ellerini bir birine çarpıp durdu. (O) hurmahklarla çevrilmiş olan bağ (ise çardakları üzerine çökmüş idi) üzümler için yapılmış direkler yıkılıp bitmiş oldu. (ve) öyle dünyevî zararlardan dolayı bir temennide bulunarak (diyordu ki: Ne olurdu ben Rabbime bir ferdi ortak koşmamış olaydım!.) bu ifadesi arkadaşının nasihatini bir nevi hatırlama anlamındadır. Ve şirkten bir tövbe mahiyetindedir. Fakat bu, İmân etkisiyle Allah için samimî bir şekilde yapılmış bir tövbe değil, maddî bir varlığın zayi olmasından dolayı bir pişmanlık eseri olduğundan bu sözleriyle tevhid dinini kabul etmiş sayılamayacağı düşünülmektedir.

43. Ve onun için Allah’tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi.

43. (Ve onun için) kendisine gelmekte olna bir felâketi bertaraf edebilmek için (Allah’tan başka yardım edecek bir cemaat de yok idi) vaktiyle kendilerine güvenmekte bulunduğu yardımcılarından, evlâdından hiç bir kimse ona gelmekte olan felâketi bertaraf etmek için kendisine yardım etmeğe muktedir bulunmuyordu. (Ve kendisi de kendisine yardım edebilecek bir halde değildi) kendisini ilâhî intikamdan kurtarabilecek, kendisine yüz gösteren felâketi bertaraf edebilecek bir kuvvete sahip değildi. Bunlara kâdir olan, ancak Allah Teâlâ’dır.

44. Böyle bir vaziyette velâyet, ancak hak olan Allah’a mahsustur. O sevapca en hayırlıdır ve âkibetce de en hayırlıdır.

44. (Böyle bir vaziyette) bu gibi şiddetli birmusibet hususunda (velâyet) yardım, o felâketi bertaraf edecek kuvvet ve selâhiyet (ancak hak olan Allah’a mahsustur) ondan başka mahlûkat üzerinde böyle bir tasarrufa kimsenin kuvveti, selahiyeti yoktur. Cenab-ı Hak’kın mahlûkatı üzerindeki her tasarrufu ise sadece bir hikmet ve menfaat gereğidir. (O) Yüce Yaratıcı, mümin kulları için (sevapca en hayırlıdır) bir güzel amelden dolayı birçok sevaplar ihsan buyurur (ve âkîbetce de en hayırlıdır) iyi kullarını sonunda muvaffakiyete erdirir, en güzel bir sona nail eder, onları ebedî cennetlere kavuşturur. Binaenaleyh insan, böyle güzel bir sona kavuşmak için çalışmalıdır. Yalnız fanî bir dünya varlığına aldanıp durmamalıdır, gerçek geleceği düşünmelidir.

45. Ve onlara dünya hayatının misalini irad et. Bir su gibi ki, onu gökten indirdik, sonra onunla yerin bitirmiş olduğu şeyler karıştılar. Sonra da cüzleri kurudu parçalandı, rüzgârlar onu savurur, dağıtır oluverdi. Ve Allah Teâlâ her şey üzerine gücü yetendir.

45. Bu mübarek âyetler, fani varlıklara aldanmış olanları uyandırmak için umumî bir misal getiriyor. Dünya hayatının başlangıçta gelişip büyüyerek güzelce bir manazara teşkil ettiğini, daha sonra birer arıza ile mahvolup gittiğini bildiriyor. Servetin, çoluk çocuğun dünya hayatına ait birer süsten ibaret olduğunu, Allah katında asıl hayırlı olan şeyin ise iyi amellerden ibaret bulunduğunu ihtar ediyor. Sonunda bütün dünyevî varlıkların alt-üst olacağını, bütün mahlûkatın mehşere sevkedileceğini ve insanların da ilk hayat sahasına geldikleri gibi tekrar hayat bularak ilâhî mahkemeye getirileceklerini ve ilâhî adaletin zuhur edeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. (Ve onlara) o dünya varlığına güvenerek fakir müslümanlara karşı böbürlenerek vaziyet alanlara (dünya hayatırmı misalini irad et)geçici ve zahiri olan dünya hayatının güzellik ve hayret vericilik bakımından ve çabucak yok olması itibariyle benzeri olan bir manzarayı bir misâl olarak beyan et, ta ki, uyansınlar, öyle fanî şeylere bağlanarak ebedî hayattan gafil bulunmasınlar. O misâl, o darbı mesel ise (bir su gibi ki, onu gökten indirdik) şeffaf bir yağmur halinde yeryüzüne indirilmiş oldu (sonra onunla) o su ile (yerin bitirmiş olduğu şeyler) bütün bitkiler ve ağaçlar birbirine (karıştılar) büyük bir yekûn oluşturdular. Fakat bu hal devam etmedi (sonra da cüz’leri kurudu parçalandı) darmadağın oldu. Bir haldeki, (Rüzgârlar, onu savurur dağıtır oluverdi) sanki o güzel varlık, o hoş manzara hiç vücude gelmemiş gibi oldu. İşte dünya varlğının sonu da böyledir. (Ve Allah Teâlâ her şey üzerine muktedirdir.) onun kudreti her şeye yeterlidir. Dilediği şeyleri böyle yaratır ve böyle yok edebilir.

46. Mal ve oğullar dünya hayatının süsüdür. Ölümsüz olan iyi ameller ise Rabbin katında sevapca hayırlıdır ve ümitce de hayırlıdır.

46. İşte dünya varlığı türünden olan (mal ve oğullar) da (dünya hayatının süsüdür.) Aslında bunlar da bir ilâhî lütuftur, fakat madem ki, bütün dünya hayatı, fanidir binaenaleyh bunlar da o türden oldukları için bir gün yok olacaklardır. Artık bir akıllı kimseye lâyık mıdır ki, bunlar ile iftihar ederek başkalarına karşı kibirlice bir vaziyet alsın?. (Ölmez olan iyi ameller ise) beş vakit namaz gibi,tesbih ve tahmîd gibi, fakir insanlara yardım etmek gibi pek güzel şeyler ise (Rabbin katında) ahiret gününde (sevapca) faidece dünya süsünden (hayırlıdır.) ve bu güzel ameller (ümitce de hayırlıdır) sahibi o sayede ümitli olduğu ahiret nimetlerine nail olur. İşte insanlar için selâmet ve saadete sebep olan şeyler öyle dünyevî varlıklar değil, böyle güzel amellerdir. Artık asıl bunları elde etmeğe çalışmalıdırlar.

47. Ve hatırla o günü ki dağları yürütürüz veyeri apaçık görürsün. Ve onları haşretmiş oluruz. Artık onlardan bir ferdi bile terketmemişizdir.

47. Evet.. Dünyevî şeyler geçicidirler, çabuk yok olurlar. (Ve) o dünyâperest kimselere (hatırla) o günü ki, yeryüzündeki (dağları) kudretimizle (yürütürüz) onlar yerlerinden kaldırılır, havada dalgalanır giderler. Nitekim şimdi de dağlar ve üzerinde oturduğumuz yeryüzü deveran edip durmaktadır, bizler ise bunun farkına varamıyoruz.

Sen dağları görürsün de onları yerinde durur sanırsın. Oysa onlar bulutların yürümesi gibi yürümektedirler.) âyeti kerimesi, dağların bulutlar gibi yürümekte olduklarını bildirmektedir. (Ve) Ey insan!, birgün gelir ki, (yeri apaçık görürsün) üzerinde ne bağ ve ne bahçe kalır, her tarafının görülmesine bir engel kalmaz, (ve) Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Onları) bütün mahlûkatı (haşretmiş oluruz) onları mevkıf denilen yerde toplarız, hesaplarına bakılır, (artık onlardan) o hesaba tabi öncekiler ve sonrakilerden hiç (bir ferdi bile terketmemişi’îdir) hepsi de tesbit edilmiştir. (Hepsi de hesap yerine sevkedilecektir.) Artık o günü düşünmeli!.

48. Ve Rabbine bir saf olarak arzedilmişlerdir. Muhakkak ki, siz, kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır.. Siz iddia etmiş idiniz ki, sizin için hiçbir mevid tayin etmiyeceğiz.

48. (Ve) kıyamet günü bütün mahlûkat (rabbine bir saf olarak) dağınık ve karışık olmaksızın bir düzen içerisinde (arzedilmişlerdir) Yani: Hepsi de birbirine engel olmaksızın muhasebe için sevkedilmiş olacaklardır. Ve onlara denilecektir ki:(Muhakkak siz kendinizi ilk defa yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz) hepinizde birer birer, baş açık, yalın ayak veya mallar ve yardımcılardan yanınızda bir şey bulunmaksızın mahşer mahkemesine sevkedilmiş bulundunuz. Ahireti inkâr etmiş olanlara da kınamak için denilecektir ki: (Hayır. siz) dünyada (iddia etmiştiniz ki, sizin için hiç bir mevid) kendisinde toplanacağınız bir vakit, bir yer (tayin etmiyeceğiz) evet.. Ey inkarcılar!. Siz sanıyordunuz ki, sizi öldürdükten sonra artık diriltmiyeceğiz, iyi kulları mükâfatlara kavuşturmayacağız bu hususta ilâhî bir vaad yoktur. Şimdi bu kıyamet gününü görünüz bakalım!.

49. Ve kitap amel defterleri meydana konmuştur. Artık günahkarları onda olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün ve derler ki: Eyvah bizlere! Bu kitaba ne oluyor ki: Küçük, büyük bir şey bırakmaksızın hepsini, saymış, tesbit etmiş! Ve yapmış oldukları şeyleri hazır buldular ve Rabbin hiçbir kimseye zulüm etmez.

49. (Ve) o kıyamet gününde (kitap) herkesin amel defteri meydana (konmuştur) herkesin amel defteri ya sağ veya sol tarafından eline verilecektir. (Artık günahkarları) ahiret âleminde (onda) o amel defterlerinde yazılı (olanlardan dolayı korkar kimseler görürsün) o kitaplarda yazılı olan çirkin, kâfirce amellerinden dolayı Allah katında azaba ve insanlar katında da zillete uğrayacaklarını anlayarak titrer dururlar, (ve) o günahkârlar (derler ki: Eyvah bizlere!.) Ey helâkımız!. Nerdesin? Gel, artık şu korkunç âleti görmeğe takatimiz kalmadı, (bu kitaba ne oluyorki) bu ne kadar kapsamlı bir amel defteri ki (küçük, büyük birşey bırakmaksızın hepsini saymış, tesbit etmiş) dünya kitaplarında bu kadar kapsamlı kayıtlar, malûmat düşünülemez; herkesin en küçük, basit, bir ameli dahi, meselâ: Tebessümü, kahkahası, birisinemerhamet veya düşmanlık gözüyle bakmış olması bile o kitapta tesbit edilmiştir. (Ve) o mahşere sevk olunanlar, dünyada iken (yapmış oldukları şeyleri) iyi ve kötü amelleri, o kitaplarda (hazır) yazılmış, tesbit edilmiş (buldular) haklarında ilâhî delil, ilâhî adalet bu şekilde de tecelli etmiş olacaktır, (ve Rabbin hiçbir kimseye zulmetmez.) Herkesin hakettiğine göre muamele yapar, İyi kullarını fazlasıyla ilâhî lütuflarına nail buyurur. Kâfir ve günahkâr olanları da hakettikleri azaplara kavuşturur. O Yüce Mabûdun her emir ve yasağı, her sevab ve cezası birer hikmet ve adalet gereğidir. Buna inanmışızdır. Elbette melekler gibi ilâhî emre riayet edenler, mükâfata kavuşacaklardır. Şeytan gibi emre muhalefet edenler de lâyık oldukları kötü sona kavuşacaklardır, İşte Kur’an’ı Kerim de insanlığa bunu haber veriyor.

50. Ve hatırla, o zamanı ki: Meleklere demiştir ki: Âdem’e secde ediniz. Onlar da hemen secde ettiler. İblis müstesna, cin tâifesinden idi. Rabbinin emrinden çıkıverdi. Şimdi benden gayrı onu ve onun zürriyetini dostlar mı ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin için bir düşmandır. Zalimler için ne kötü bir değişme.

50. Bu mübarek âyetler de bu sûredeki ikinci kıssayı oluşturmaktadır. Şeytanın kibirlice bir vaziyet alarak Hz. Adem’e secdeden kaçındığını, böyle ilâhî emre muhalefet neticesinde ise nasıl kahredilmiş olduğunu bildiriyor. Şeytanı ve onun benzerlerini rehber edinerek fakir müslümanlara hakaret gözüyle bakanların da kötü ahlâkî ve kötü âkibetine işaret ediyor. Cenab-ı Hak’kın birliğini ve hakimiyetini düşünmeyip kendi fanî varlıklarına ve kendileri gibi fani varlıklara güvenenlerin daha sonra yardımdan mahrum, azaba uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hatırla, o zamanı ki) pek şerefli, pek nuranî birer mahlûk olan (meleklere) emr edip (demiştik ki: Adem’e secde ediniz) ona karşısaygı secdesi ve selâmda bulununuz (onlar da) asla büyüklük, bencillik göstermeksizin (hemen secde ettiler) ilâhî emre riayette bulundular. (Iblis müstesna) o secde etmedi. Melekler arasında bulunduğu halde kendisine de teveccüh eden bu emre muhalefet etti, bencillik göstererek secdeden kaçındı. Şeytan esasen (cin tâifesinden idi) ateşten yaradılmıştı, melekler kadar bir nuranî yaratılışa sahip değildi, öyle olduğu halde yine kendisine büyük bir kıymet verip (Rabbinin emrinden çıkıverdi) onun mukaddes emrine itaat etmedi, onun emrini uygunsuz görerek fasık, kâfir oldu. Artık ey Adem oğulları!. Ve ey bir kısım kibirli, ilâhî emre riayetten kaçınan kimseler!, (şimdi benden gayrı) bana itaati bırakarak (onu) o şeytanı (ve onun zürriyetini) evlât ve tabilerini (kendinize dostlar mı edinîyorsunuz?.) siz de o şeytan gibi kibirlice bir harekette bulunmak mı istiyorsunuz?. Bir takım fakir müslümanlara bir hakaret gözüyle bakmak alçaklığını mı gösteriyorsunuz, (halbuki, onlar) o şeytan ile onnu zürriyeti ey insanlar! (sizin için bir düşmandır,) tâki, ilk babanız hazreti Adem’den beri ona, onun evlât ve torunlarına düşmanlıkta bulunup hepsini de şaşırtmak günaha sokmak istemektedirler. Artık (zalimler için) emrolundukları şeylerin zıddını yapanlar için şeytan ve onun zürriyeti (ne kötü bir bedel!.) Allah Teâlâ’nın emrine riayeti bırakıp da onun yerine şeytanî vesveselere kapılmak, onun gibi kibirlicesine bir tavır takımak ne kadar çirkin, sorumluluğu gerektiren bir hareket!.

51. Onları ne göklerin ve yerin yaradılışına ve ne de kendi nefislerinin yaradılışına şahit tutmadım ve ben insanları saptırıcı olanları da yardımcı edinir olmadım.

51. Şeytanın ve zürriyetinin ne kıymetleri vardır ki, onlar dost edinilebilsinler!. İşte Cenab’ı Hak buyuryor ki: Ben Yüce Yaratıcı (onları) şeytaları, onların yoldaşlarını (negöklerin ve yerin yaradılışında ve ne de kendi nefislerinin yaradılışında şahit tutmadım) onları o yaradılışta hazır bulundurmadım, onların kendi varlıkları bile kendilerinin hiçbir tesiri, haberi olmaksızın Allah’ın kudreti ile vücude gelmiştir. Artık onlar nasıl dost edinilebilir? Onlardan ne fâide beklenilebilir? (Ve ben) insanları (saptırıcı olanları da) o şeytanı ve onun zürriyetlerini de bu mahlûkatın yaradılışında ve diğer kâinatla ilgili işlerde kendime (yardımcı edinir olmadım) artık onlar, âlemin yaratılışı hususunda Allah’ın zatına nasıl ortak zannedilebilirler?. Onlara nasıl rablık, mabudluk vasfı verilebilir?. Onların izlerinde nasıl gidileblir?. Velhâsıl: Bu hakikatı bilip anlamayı? da şeytana ve onun yardımcılarına tâbi olanların ne kadar adî görüşe, aklî zayıflığa sahip kimseler olduğu meydanda değil midir?.

52. Ve o gün ki, diyecektir: O bana ortaklar olduklarını iddia ettiğiniz şeylere nida ediniz. Hemen onları çağıracaklardır, fakat kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır. Ve aralarına bir tehlikeli bir vadi koymuşuzdur.

52. (Ve o gün ki) Allah Teâlâ kâfirlere, kınamak ve aczlerini ortaya çıkarmak için, emredip (diyecektir ki, o bana ortak olduklarını iddia ettiğiniz şeylere seslenin) de gelsinler ve size şefaat etsinler, sizi azaptan kurtarsınlar. O kâfirler ise hâlâ cehaletlerinde devam ederek (hemen onları) o ortak koşmuş oldukarı âdi mahlûkları (çağıracaklardır) onları kendilerine yardım etsinler diye çağırmış alacaklardır. (Fakat) o çağırdıkları kimseler gelip (kendilerine icabet etmiş olmayacaklardır) bunların imdadına koşamıyacaklardır. Çünkü buna imkân yoktur, hepsi de kendi başına gelen felâketle meşgul bulunacaktır. (Ve) bu çağıranlar ile çağırılanların (aralarına bir tehlikeli vadi) bir cehennem berzahı veya helâkı gerektiren şiddetli bir düşmanlık (koymuşuzdur) artık biribirlerinden istifadeedebilmeleri mümkün olabilir mi?.

53. Ve günahkârlar, ateşi görüş, artık kendilerinin ona düşeceklerini anlamışlar ve ondan savuşacak bir yer bulamamışlardır.

53. (Ve) o (günahkârlar) o bencil olup. İsyanlara dalanlar, daha sonra (ateşi görmüş) karşılarında cehennem ateşi parlamaya başlamış (artık kendilerinin ona düşeceklerîni anlamışlar) veyahut daha uzaktan gördükleri halde hemen o anda cehenneme düşeceklerini zannetmişler, böyle bir korku içinde kalmışlar (ve ondan) o cehennemden kaçıp (savuşacak bir yer bulamamışlardır) yani: Muhakkaktır ki, kıyamet günü melekler, o inkârcıları herhalde cehenneme sevkedeceklerdir. Artık inkâr ettikleri âkibete kavuşmuş olacaklardır. İşte inkârın müthiş cezası!.

54. İlahlığımın şerefi hakkı için bu Kur’an’da insanlar için her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik. İnsan ise tartışma bakımından her şeyin ekseri olmuştur.

54. Bu mübarek âyetler, Kur’an’ı Kerim’de insanlara daha nice misaller beyan olunduğu halde insanların batıl mücadeleyi yine terketmez olduklarını bildiriyor Kendilerine gönderilen birer hidayet rehberini kabul etmeyen inkârcıların geçmiş kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlerin, azapların kendi başlarına da gelmesini beklemekte olduklarını ihtar ediyor. Peygamberlerin birer müjdeci ve korkutucu olarak gönderilmiş oldukları halde kâfir olanların ise hakkı ibtal için onlar ile mücadelede ve alayda bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (İlahlığım hakkı için muhakkaktır ki: (Bu Kur’an’da insanlar için) insanların faydaları, menfaatler gaflet uykusundan uyanmaları için, (her türlü misalden çeşit çeşit beyan ettik) bir çok ibret verici misâlleri tekrar tekrar bildirdik. Meselâ: İki şahsın durumları ile ilgili olan misal, dünya hayatına ait bulunan misal veçeşitli şekilde beyan olunan yaratılış harikaları bu cümledendir. Bunlar böyle bildirilmiştir ki, insanlar bunlardan öğüt almış olsunlar. (İnsan ise) yaratılışı itibariyle tartışma bakımından her şeyin ekseri olmutur) birçok şeyler hakkında mumelede ve şiddetli tartışmada bulunur.

55. Kendilerine hüda Kur’an geldiği zaman insanları imân etmelerinden ve Rablerine istiğfarda bulunmalarından men eden olmadı, ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin haklarında mukadder olan helâkın gelmesini veya kendilerine azabın açıkça gelmesini istemeleri olmuştur.

55. (Kendilerine hüda) Hazreti Peygamber vasıtasiyle Kur’an-ı Kerim (geldiği zaman insanları) bir kısım Mekke ahalisini, fakir müslümanların koğulmasını isteyen bir takım servetlerine aldanmış kimseleri (İmân etmelerinden) şirki bırakıp Allah’ın birliğini kabul eylemelerinden (ve rablerine istiğfarda bulunmalarından) tövbekâr olmalarından kendilerini (engelleyen) bir şey (olmadı) bir mâni bulunmuş değildi (ancak kendilerine evvelkilerin sünnetinin) yani: Haklarında takdir edilmiş olan felâketin, helâkin (gelmesini veya kendilerine) kökünü kesecek şekilde bir (azabın ayanen) apaçık bir biçimde (gelmesini istemeleri olmuştur) bu da ahiret azabıdır veya Bedir savaşındaki kahra uğramalarıdır. Evet.. Cenab-ı Hakkın birliğine, Resûl-i Ekrem’in doğruluğuna Kur’an’ı Kerim gibi ebedî bir mucize şahitlik edip durmakta iken artık imân etmeleri lâzım değil mi idi?. İman etmedikleri takdirde başka inkârcı kavimlerin başlarına gelmiş olan felâketlere, ıldırımların yağması gibi bir azabı beklesinler. Nitekim birçok eski inkârcı milletler, böyle bir cezaya bu dünyada maruz kalmışlardır. Uhrevî cezası ise elbette ki, daha müthiştir.

56. Ve biz Peygamberleri göndermeyiz, ancak müjdeleyiciler uyarıcılar olarak göndeririz.Kâfir olanlar ise bâtılca mücadelede bulunurlar ki, onunla hakkı ibtal etsinler ve onlar bizim âyetlerimizi ve korkutulmuş oldukları şeyleri eğlence edindiler onlar için alayda bulundular.

56. Evet.. Cenab-ı Hak, insanlığa ilâhî bir merhamet eseri olarak Peygamberleri göndermiş, insanlığa hidayet ve selâmet yolunu göstermiştir. Ne yazık ki, birçok insanlar bu pek büyük lütfu takdir edememişler, yine küfrlerinde israr edip durmuşlardır. İşte Hak Teâlâ buyuruyor ki: (Ve biz Peygamberleri göndermeyiz) onların gönderilmeleri boş yere değildir, (ancak) onları ümmetlerine (müjdeleyîciler ve uyarıcılar olarak göndeririz.) müminleri sevab ile, cennetlere nailiyet ile müjdelerler, kâfir olanları da azap ile, cehennem ile korkuturlar ta ki, uyansınlar da küfürlerini terketsinler, o yüzden büyük felâketlere uğramasınlar. Ne büyük bir hayır isterlik!. (kâfir olanlar ise) ne yazık ki, bunu takdir edemezler yine (bâtılca) esassız iddialar ile (mücadelede bulunurlar ki) meselâ: Sen de bizim gibi insansın, bize Peygamber olarak bir melek gönderilmeli değil mi idi?. Gibi sözlerle münakaşaya cüret gösterirler ki, (onunla) öyle bâtılca bir mücadele ile (hakkı ibtal etsinler) kendi iddialarınca Kur’an’ın kutsiyetini, Hz. Peygamber’in mucizelerinin doğruluğunu yok etmiş bulunsunlar. (Ve onlar) o inkarcılar (bizim âyetlerimizi) Kur’an gibi bir mucizyi ve bir nice kudret hârikalarını (ve korkutulmuş oldukları şeyleri) uhrevî mesuliyeti, cehennem azabını ve eski ümmetlerin küfürleri sebebiyle başlarına gelmiş olan felâketleri (eğlence edindiler) onları ciddî telâkki etmediler, onlar ile alayda bulundular, böyle pek cahilce, zalimce sözlere, hareketlere cür’et gösterdiler.

57. Daha zalim kim vardır, o kimseden ki, Rabbi nin âyetleri kendisine hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir ve iki elinin takdimetmiş olduğu şeyi unutmuş olur. Biz onların kalpleri üzerine onu güzelce anlayabilmelerine mâni perdeler, kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk ve onları hidayete davet edip dursan onlar yine o vakit hidayete ebediyyen ermezler.

57. Bu mübarek âyetler, Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine, kudretine ait zikredilen âyetlerden, gösterilen alâmetlerden kaçınan, kendi işledikleri fenalıkları unutan kimselerin en zalim şahıslar olduğunu bildiriyor. O gibi kimselerin kalpleri perdelenmiş, kulakları tıkatılmış olduğundan artık hidayete kabiliyetleri kalmamış olduğunu ihtar ediyor. Cenab-ı Hak, bir rahmet eseri olarak o gibi günahkâr kimseleri hemen cezalandırmayıp, kendilerine bir mühlet verilmiş olduğunu ve o mühlet bitince hemen helâk olacaklarını ve buna yurtları harap, kendileri helâk olmuş eski kavimlerin birer misâl teşkil ettiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Daha zalim kim vardır?) Evet.. Daha zalim yoktur (o kimseden ki. Rabbinin âyetleri) Kur’an-ı Kerim (kendisine) okunup (hatırlatıldığı halde ondan hemen yüz çevirir) onu düşünüp tefekkür etmez. (Ve iki elinin takdim etmiş olduğu şeyi) küfrü, isyanı, dinî hükümler ile alay gibi cinayetlerini (unutmuş olur) bu kâfirce hareketlerinin kötü âkibetini düşünmez. Elbette böyle bir şahıs, en zalim bir kimsedir. İşte Cenab-ı Hak da buyuruyor ki: (Bîz onların) öyle zalim, kâfir şahısların (kalpleri üzerine onu) o Kur’an’ı kerim’i (güzelce anlayabilmelerine mani perdeler) koyduk. Onun içindir ki, o ilâhî kitabın açıklamalarından yararlanamıyorlar. Ve onların (kulaklarında da bir ağırlık kılmış olduk) artık okunan Kur’an âyetlerini dinleyip işitmeğe kâdir olamazlar. (Ve onları hidayete davet edip dursan) kendilerini tekrar tekrar İslâmiyet’e davet etsen (onlar yine o vakit) o davet müddetince (hidayete ebedî olarak ermezler) çünkü onlar asıl kendi yaratılışlarını bozmuş, iradelerinikötüye kullanmış oldukları için haklarında sapıklık takdir edilmiştir.

58. Ve Rabbin mağfireti pek fazladır, rahmet sahibidir. Eğer onları kazandıkları sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için azabı çarçabuk getirirdi. Fakat onlar için va’d edilmiş bir zaman vardır. Onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar.

58. (Ve) Resûlüm!. Şu da malumdur ki: (Rabbin mağfireti pek çoktur) nice günahları affeder ve örter, cezalarını derhal vermez ve o Kerem Sahibi Mabûdun (rahmet sahibidir) kullarına merhameti, şefkati pek ziyadedir. Onun içindir ki, kullarını günahlarından dolayı hemen cezâlandırmaz, onlara bir düşünce, bir uyanma müddeti ihsan eder (eğer onları kazandıkları) günahlar (sebebiyle cezalandıracak olsa elbette onlar için) dünyada (azabı çabuklaştırırdı) onlara öyle bir uyanma, kaybettiklerini telâfi etme süresi vermezdi. (Fakat) bir merhamet eseri olarak (onlar için va’d edilmiş bir zaman vardır) o kıyamet günüdür, veya müslümanların onlara galip gelecekleri Bedr günü gibi bir fütuhat zamanıdır. Bu vadedilen zaman geldimi, (onun ötesinde bir kurtuluş yeri bulamazlar) artık önceki ve sonraki zulümleri yüzünden helâk olur, cezalarına kavuşurlar. O mühlet esnasında uyanarak imân nimetine kavuşsalar elbette ki, böyle bir cezaya uğramazlar.

59. Ve hatırlayınız o memleketleri ki, zulümeder oldukları vakti onları helâk ettik. Ve onların helâkleri için bir muayyen vakit tayin etmiş idik.

59. İşte küfürleri yüzünden böyle müthiş cezalara uğramış nice eski kavimler vardır. Evet.. (Ve) hatırlayınız (o memleketleri ki) o ülkelerin Ad, Semud ve Lût kavmi gibi ilâhî dinden kaçınmış olan ahalisini ki, (zulüm eder oldukları vakit) öyle zulme devam edip durdukları zaman (onları helâk ettik ve) bununla beraber (onların helâkleri için) de (birmuayyen vakit tâyin etmiş idik) o vakte kadar durumlarını düzeltmedikleri için lâyık oldukları azaplara kavuştular. Artık Son Peygamber Hazretlerinin tebliğatına karşı muhalefette bulunanların da o tarihî hâdiselerden ibret almalıdırlar, kendilerine verilen mühletten istifade ederek durumlarını düzeltmeye çalışmalıdırlar. Kibirli, hakikatı araştırmaktan kaçınır bir vaziyette bulunmamalıdırlar, yoksa âkibetleri pek kötüdür.

60. Ve hatırla, bir vakit ki, Musa genç arkadaşına demişti: Ben iki denizin birleştiği yere varıncaya kadar durmayacağım, yahut uzun bir müddet geçireceğim.

60. Bu mübarek âyetler, bu sûre-i celiledeki üçüncü kıssayı içermektedir. Hz. Musa gibi Yüce bir Peygamberin ilme büyük bir kıymet verdiğini, büyük bir tevazu göstererek kendisi gibi Peygamberliğe sahip olmayan bir zâttan bazı şeyler öğrenmek istemiş olduğunu bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı kibirlice bir vaziyet onlara da bir büyük ahlâk dersi içermiş bulunmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve hatırla) insanlara bir ibret vesilesi olmak üzere zikreyle (bir vakit ki. Musa) aleyhisselâm (genç arkadaşına) kendisine tâbi olup hizmet eden Hz. Yuşâ İbni Nune, beraberce yola çıkmışlarken (demişti: Ben iki denizin birleştiği yere) yani: Fars deniziyle Rum denizinin birbirine kavuştukları yere (varıncaya kadar durmayacağım) yoluma devam edeceğim (yahut) kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata öyle iki denizin birleştiği yerde tesadüf edemezsem ona kavuşuncaya kadar (uzun bir müddet) vaktimi böyle yolculukla (geçireceğim) çünkü Musa Aleyhisselâm, Hazreti Hızır’a kavuşup ondan bazı şeyleri öğrenmekle Allah tarafından bir hikmet gereği mükellef bulunmuştu.

§ Fetâ; genç adam, delikanlı, cömert, civanmert kimse demektir. Yardımcı, öğrenci mânâsında kullanılmıştır. “Hukub” da uzunmüddet, seksen ve daha ziyade sene, dehr ve zaman demektir. Çoğulu: Ahkabdır.