KEHF SURESİ

61. Vaktaki, iki denizin birleştikleri yere ulaştılar, balıklarını unuttular. O vakit o balık denizde bir yarığa doğru yolunu tutmuştu.

61. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı (iki denizin birleştikleri yere ulaştılar) kendileri için bir yiyecek olmak üzere yanlarına almış oldukları (balıklarını unuttular) bir aralık onu hatırlayamadılar. Halbuki, o balık elden çıkmıştı. Evet.. (O vakit) o balık (denizde) uzunca (bir yarığa doğru yolunu tutmuştu) Yani: O balık canlanıp denize düşmüş gitmişti. Bu hali Yuşâ Aleyhisselâm görmüştü. Fakat bunu Hz. Musa’ya söylemeği unutmuştu. Musa Aleyhisselâm da bu balığı istemeği hatırına getirmemişti. Bu bir hikmet gereği idi.

§ Sereb; akar su, izbe bir yer, yer altında kazılmış lâğım, yarılmış yer mânâsınadır.

62. Vaktaki geçip gittiler Hazreti Musa genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir, biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık.

62. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm ile Hazreti Yuşâ, iki denizin birleştiği yeri (geçip gittiler) Hazreti Musa (genç arkadaşına dedi ki: Bize kuşluk yemeğimizi getir) onlar, bu sırada yolculuklarının ikinci gününün kuşluk vaktinde bulunuyorlardı. (Biz bu yolculuğumuzda muhakkak ki, yorgunluğa uğradık) hâlâ kendisiyle görüşmeğe memur olduğum zata kavuşamadım.

63. O genç de dedi ki: Gördün mü? Kayaya çıktığımız vakit ben şüphe yok balığı unuttum. Onun söylemeği bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı. O denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu.

63. O genç Hz. Yuşâ da Musa Aleyhisselâma (dedi ki: Gördün mü?) bana ne unutkanlık geldi, iki denizin toplandığı yerdeki (kayayaçıktığımız vakit) balığa ait garip bir hâdise oldu (ben şüphe yok balığı unuttum) ona ait hadiseyi hatırlayamadım (onu) o hadiseyi sana (söylemeyi bana şeytandan başkası unutturmuş olmadı) onu bana şeytan, vesvese ile unutturmuş oldu. Ha, şimdi hatırladım, (o) balık (denizde yolunu şaşılacak bir şekilde tutmuştu) o canlanarak denize atılmış, bir yolu takibedip gitmişti.

64. Dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya, hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler.

64. Bu sözü işitince Hz. Musa (dedi ki: İşte bizim aramakta olduğumuz da bu ya) böyle balığın denize atlayıp gitmesinden başka değildir. Çünkü kendisiyle görüşmeğe memur olduğu zata işte bu balığın böyle denize atılacağı yerde karşılaşacağı Hazreti Musa’ya evvelce vahy olunmuştu. (Hemen izleri üzerine uyarak geri döndüler) o iki denizin birleştiği yerdeki kaya mahalline dönüp tekrar geldiler.

§ Kasas “bir kimsenin izini sürüp ardınca gitmek ve bir kimseye bir hadiseyi beyan edip bildirmek mânâsınadır. Kıssa da hikâye, hal ve şan demektir. Çoğulu: Kısastır.

65. Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, ona kendi katımızdan bir rahmet vermiştik. Ve ona katımızdan bir ilim öğretmiştik.

65. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm ile arkadaşının ilâhî rahmete mazhar bir zata kavuştuklarını ve Hz. Musa’nın kendisinden bazı şeyler öğrenmek üzere o zata tâbi olmak istediğini ve bu hususa dair aralarında geçen konuşmayı beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri buyurmuş oluyor ki: Musa Aleyhisselâm ile arkadaşı tekrar iki denizin birleştiği yere döndüler. (Derken) oraya varınca orada (kullarımızdan bir kul buldular ki, ona) o muhterem kula (kendi katımızdan bir rahmet vermiştik) yani: Onu vahy vepeygamberliğe ilham ve keramete nail kılmıştık (ve ona katımızdan) yüce tarafımızdan (bir İlim öğretmiştik) onu bir kısım gayıplara ait bilgiler ile seçkin kılmıştık, onu birnice önemli bilgilere, ilmî hakikatlere, Ledün ilmine kavuşturmuştuk. Âlimlerin çoğunluğuna göre o muhterem kuldan maksat Hızır Aleyhisselamdır. Diğer bir kavle göre de ilyesa ve ilyas Aleyhimesselâmdır.

66. Ona Musa dedi ki: Öğretilmiş olduğundan bana bir irşat vesilesi öğreti vermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?

66. (Ona) o bilgin zata Hz. (Musa) bir edep ve nezaket eseri olmak üzere tam bir tevazu ile (dedi ki:) Allah tarafından (öğretilmiş olduğundan) bir takım gayıplara ait İlim ve bilgilerden (bana bir vesilei irşad) beni hayra, doğruluğa, bir kısım hakikatlara irşad edecek bir İlim (öğretivermekliğin üzere sana tâbi olabilir miyim?.) Böyle şeyleri senden Öğrenmeye bana müsaade eder misin?.

67. Dedi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra kâdir olamazsın.

67. O zat da (dedi ki: Şüphe yok, sen benimle beraber sabra kâdir olamazsın) benden meydana geldiğini göreceğin bir takım muamelelerin sırlarına yapılmalarındaki hikmetleri, menfaatları hemen öğrenemeyeceğinden dolayı itirazda bulunabilirsin.

68. Ve hakikatından tamamen haberdar olmadığın bir şeye karşı nasıl sabr edebilirsin?

68. Evet.. Sabr edemezsin (ve hakikatından) yapılmasındaki hikmet ve faydadan (tamamen haberdar olmadığın bir şeye) görünüşte kötü görülen bir muameleye (karşı nasıl sabr edebilirsin?.) sen ki, bir Yüce Peygamber bulunuyorsun, öyle zahiren yasaklanmış, gayrı meşru görülen bir muameleye karşı nasıl sükûtedebilirsin? Elbette demezsin. O halde bana arkadaşlık etmemelisin. Sahihi buharîde anlatıldığı üzere Hz. Hızır demiş ki: Ya Musa!. Allah Teâlâ bana kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki, onu sen bilmezsin. Sana da kendi ilminden bir bilgi öğretmiştir ki onu da ben bilemem. Evet.. İlimler ve bilgiler sonsuzdur. Hepsini herhangi bir insanın tamamen bilmesi mümkün değildir.

69. Dedi ki: inşaallah beni elbette sabreder bulacaksın ve sana hiçbir emîrde âsi olmam.

69. O zata cevaben Hz. Musa da (dedi ki: Inşaallah beni elbette sabr eder bulacaksın) sana karşı itirazda bulunmam (ve sana hiçbir emîrde âsi olmam) emredeceğin hususlarda sana muhalefet etmem. O zat, ilâhî ilimlere sahip olduğu için onun gayrimeşru bir harekette, bir emirde bulunmayacağını Hz. Musa bildiği için ona öyle teminat vermiştir. Bununla beraber Musa Aleyhisselâm, sabr ve itaat edeceğini Allah’ın dilemesine bağlamış olduğu için kendisinden aksi meydana gelince sözünde durmamış sayılamaz.

70. Dedi ki: Eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden sual etme, ondan sana ben haber verinceye değin.

70. Bunun üzerine o zat da (dedi ki:) Sen serbestsin (eğer bana tâbi olacak isen artık bana hiçbir şeyden) söyleyeceğim veya işleyeceğim herhangi bir sözden, bir işten (sual etme) değil itiraz etmek, onun sebebini, hikmetini bile benden sorma. (Ondan) o söylediğim veya işlediğim şeyden (sana ben haber verinceye değin.) sen sabret, açıklama isteğinde vesairede bulunma, o şeyin zabirine bakma. Çünkü ben haddızatında caiz, uygun olmayan bir şeyi yapmam. Bu tarzdaki bir konuşma, öğretmen ve öğrenci olanlara en güzel bir terbiye örneği teşkiletmektedir. .

71. Bunun üzerine gidiverdiler. Ne zaman ki bir gemiye bindiler, o gemiyi yaraladı. Dedi ki: Onu yaraladın mı ki, ahalisini boğuveresin? Doğrusu pek kötü bir şey yaptın.

71. Bu mübarek âyetler, Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın arkadaşlıkta bulunarak seyahate devam etmelerini ve aralarındaki konuşmaları beyan buyurmaktadır. Şöyle ki Hz. Musa ile Hz. Hızır (bunun üzerine) aralarında geçen konuşmayı ve şartların müteakip (gidiverdiler) bir gemiye binmek için sahil boyunca yürüdüler. Hz. Yuşa ise beni İsrail arasına dönmüştü. (Ne zaman ki) Hz. Musa ile Hz. Hızır (bir gemiye bindiler) Hz. Hızır eline aldığı bir balta ile (o gemiyi yaraladı) onun denizi temas eden tahtalarından bir ikisini kırıverdi. Bunu gören Musa Aleyhisselâm (ded ki: Onu yaraladın mı?.) öyle tahtalarını parçaladın mı ki, (ahalisin boğuveresin?.) gemi içinde bulunan yolcuları denize dökesin. (Doğrusu pekkötü bir şey yaptın!.) öyle telâfisi mümkün olmayacak bir felâkete, bütün o yolcuların boğulmalarına sebebiyet vermiş bulundun. Böyle birçok insanların helâkine sebep olacak bir muamele, zahiren uygun görülmediğinden Hz. Musa ona tahammü edemiyerek böyle bir itirazda b’lunmuştu.

72. Dedi ki: Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?

72. Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben demedim mi ki: Şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin?.) Benden meydana geldiğini göreceğin şeylerin sebep ve hikmetini hemen göremeyeceğin için itirazde bulunacaksın, sabra ve va’dini yerine getiremeyeceksin?.

73. Dedi ki: unuttuğum şey ile beni muaheze etme, bana bu isimden dolayı bir güçlük teklif eyleme.

73. Musa Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ey Hızır!.Beni mazur gör (unuttuğum şey ile beni muâhaze etme) senin tavsiyeni unuttuğumdan ve ahdına riayet etmediğirnden, bu husustaki gafletimden dolayı beni mazur gör. (Bana bu işimde dolayı bir güçlük teklif eyleme) seninle olan bu arkadaşlığım hususunda bir müşkül durumda kalmayayım, bana kolaylık göster. Aramızda bir münakaşa bulunmasın.

74. Yine gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rastgeldikleri an hemen onu öldürüverdi. Dedi ki: Bir tertemiz nefisi, bir nefis karşılığında olmaksızın öldürdün mü? Muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun.

74. Hz. Musa’nın bu mazeretini Hz. Hızır kabul ederek yine arkadaşlığa devam ettiler ve gemiden çıkarak yürüdüler. (Yine) yollarına (gittiler, nihayet bir oğlan çocuğuna rast geldikleri an) onu diğer çocuklar ile beraber oynamakta buldular. Hz. Hızır onu hemen (öldürüverdi) ne şekilde öldürdüğü Kur’an’ı Kerim’de anlatılmış değildir. Başını duvara vurmak veya başını el ile çekip veya bıçak ile kesip koparmak gibi bir şekilde onun hayatına son vermiş olduğu rivayet olunuyor. Bu hadiseyi gören Hz. Musa (dedi ki:) Ey Arkadaşım!, (bir tertemiz nefsi) günahtan uzak bir genci (bir nefs karşılığında olmaksızın) şer’î bir kısas mahiyetinde bulunmaksızın (Öldürdün mü?.) bu ne garip bir muamele!, (muhakkak ki, pek kötü bir şey yapmış oldun) akılların inkâr, nefislerin nefret edeceği bir harekete bulundun. Ne için buna lüzum gördün. Bu çocuğun hayatını iade artık bizim için mümkün değildir.

75. Dedi ki: Ben sana demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin.

75. Hızır Aleyhisselâm da (dedi ki:) Ya Musa!. (Ben sana) evvelce (demedim mi ki, şüphe yok sen benimle beraber sabra takat getiremezsin) gördün mü sabredemedin, sözünde durmayarak yine itirazda bulundun.Hz. Hızır bu ihtarına “sana” tabirini de ilâve etmiş, Hz. Musa’nın daha ziyade nazarı dikkatini çekmek istemişti.

76. Dedi ki: Bundan sonra sana bir şeyden sorarsam artık bana arkadaşlık etme. Muhakkak ki, benim tarafımdan özre erişmiş oldun.

76. Hz. Hızır’ın bu ihtarı üzerine Musa Aleyhisselâm hayâ ederek ve bir pişmanlık eseri göstererek tekrar (dedi ki: Bundan sonra) bu defaki sualimden başka (sana) yapacağın herhangi (bir şeyden sual edersem artık bana arkadaş olma) beni arkadaşlığına alma, benden ayrıl (muhakkak ki) sen (benim tarafımdan özre erişmiş oldun) sana iki defa itirazda bulunduğum için artık sen mazursun, beni arkadaşlığından ayırabilirsin, senin gibi iyi hali Allah tarafından haber verilmiş ve kendisine tâbi olmaklığım emrolunmuş olan muhterem bir zatın elbetteki, her hareketi, meşru ve bir hikmete dayanmaktadır, ona karşı itiraza yer yoktur. Bu konuşma üzerine yine arkadaşlıkları devam etti.

77. Sonra yine gittiler, bir belde ahalisine varınca onun ahalisinden yiyecek istediler. Onlar ise bunları misafir kabul etmekten kaçındılar. Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi. Onu hemen doğrultu verdi. Dedi ki: Eğer dileseydin bunu üzerine elbette bir ücret alıverirdin.

77. Bu mübarek âyetler de Hz. Musa ile Hz. Hızır’ın bir müddet daha arkadaşlıkta bulunduklarını, sonra Hz. Musa’nın bir ifadesinden dolayı bu arkadaşlığa son verildiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm ile Hz. Hızır, aralarındaki konuşmadan (sonra yine) yollarına devam edip (gittiler) bu esnada (bir belde ahalisine varınca) aralarında dolaştılar (onun ahalisinden yiyecek istediler) böyle bir ihtiyaç içinde kalmışlardı. (Onlar) o belde ahalisi (ise bunları) böyle muhterem iki zatı (misafiretmekten kaçındılar) onları hanelerine kabul ederek taam vermekte bulunmadılar. (Derken orada bir duvar buldular ki, yıkılmak istemekte idi) yani: Yıkılmaya yüz tutmuştu, hemen hemen yıkılacaktı. Hz. Hızır ise (onun hemen doğrultuverdi) mübarek eliyle temas ederek onu dosdoğru bir hale getirdi. Böyle bir mucize gösterdi. Yahut o duvarı sökerek yeniden yapıverdi. Hz. Musa, bunu görünce Hz. Hızır’a (dedi ki: Eğer dileseydin bunun üzerine) böylece bir hizmette bulunma karşılığında (elbette bir ücret alıverirdin) o sebeple ihtiyacımızı gidermiş olurduk. Muhterem iki misafiri aç bırakarak hanelerine kabul etmeyen kimselere karşı böyle fedakârca bir hizmette bulunmak büyük bir iyiliktir. Bunun karşılığında bir şey beklemek gerçekte yüce kimselerin âdetine aykırıdır. Fakat bir ihtiyaç ve mecburiyet sebebiyle bu hizmetten dolayı bir ücret beklenebilir. Büyük bir hayatî ihtiyacın giderilmesi başka türlü kabil olmayınca bunu cemiyet efradından istemek mübahtır, belki de birçok kere vacip olur işte böyle mecburiyetten dolayıdır ki, Musa Aleyhisselâm yine va’dini unutarak öyle bir sualde blunmuştu.

§ O beldeden murat ise ya Antakya’dır veya iyle’dir veyahut Endülüs’te bir şehirdir. Kariyye tabiri köy demek ise de belde, şehir mânâsında da kullanılmıştır.

78. Dedi ki: İşte bu, benimle senin aramızın ayrılışıdır. Üzerine sabra muktedir olamadığın şeylerin izahını sana haber vereceğim.

78. Hz. Musa’nın bu ifadesi üzerine Hz. Hızır da (dedi ki:) Ya Musa!. Aleyhisselâm (işte bu) vakit veya benim ücret almadığımı söylemekliğin veyahut bu üçüncü sualin (benimle senin aramızın ayrılışıdır) Çünkü: Hz. Musa demişti ki: Bundan sonra sana bir daha sualde bulunursam artık bana arkadaş olma, aramızda arkadaşlık kalmasın. Şimdi Hz. Hızır da dedi ki: (Üzerine sabra muktedir olmadığın şeylerin) benim yaptığım üç tür muamelenin(izahını sana haber vereceğini) o üç meselenin tevilini, tefsirini, hikmetini sana bildireceğim, artık arkadaşlığımıza son verilmiş olsun.

79. Şöyle ki: Gemi, denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi. Artık ben onu kusurlu yapmak istedim ve onların ötesinde bir hükümdar vardır ki, her sağlam gemiyi zulmederek alıvermektedir.

79. Bu mübarek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın üç muamele hakkındaki itiraz edercesine vaki olan sorularına, onların sebebini, iç yüzünü göstermek üzere Hızır Aleyhisselâm’ın şu vermiş olduğu cevapları beyan buyurmaktadır. (Şöyle ki: Gemi) o yaraladığım gemi, (denizde çalışan bir takım zayıflara ait idi) deniliyor ki, onlar on kardeş olup beşi kötürüm bir halde imiş, geçim vasıtaları gemiden ibaret olup kendilerini zalimlere karşı müdafaadan âciz bulunuyorlarmış. (Artık ben onu) o gemiyi (kusurlu yapmak istedim) onu geçici olarak faydasız hale gelmiş, tamire muhtaç bulunmuş gibi göstermek diledim. (Ve onların ötesinde) ön taraflarında veya arka taraflarında (bir hükümdar vardır ki, her) sağlam, iyi (gemiyi zulmederek alıvvermektedir) işte bu zalimin gasbından kurtarmak için o gemiyi öyle kısmen arızalı etmiş oldum. O kâfir hükümdarın adı “Celendiyyibni kerker” veya “Menule İbni celendiyyil ezdî” imiş.

80. Oğlana gelince onun anası ile babası iki mümin kimselerdir. İmdi onları bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk.

80. Öldürülen (Oğlana gelince, onun anası ile babası iki mümin kimselerdir) bu oğlan ise deniliyor ki, büluğ çağına ermişti, yol kesicilik yapıyordu, çirkin işler yapmaya devam eyliyordu. Veya kâfir tabiatlı bir çocuk idi, ileride kâfirce hareketlerde bulunabilecekti. (İmdi onları) o ana ile babayı ileride (bir azgınlığa, bir küfre bürümesinden korktuk) evlât sevgisi onları öyle bir felâkete sevk edebilirdi.

81. Artık biz istedik ki, Rableri onlara ondan temizlikce daha hayırlısını ve marhemetce daha yakınını bedel olarak versin.

81. (Artık) o oğlanı öldürmekle (biz istedik ki, rableri onlara) o ana ile babaya (ondan) o öldürülen oğlandan (temizlikce) günahlardan, kötü huylardan temiz olmak itibariyle (ve) kendilerine karşı (merhametce) hürmet ve itaatce (daha yakınını) o oğlana (bedel olarak versin) işte böyle bir gayeye binaen o oğlan öldürülmüş, onun şerrinden anababası kurtarılmıştır. Bu oğlanın adı “Ceysur” imiş. Deniliyor ki: sonra o ana ile babanın bir kızı dünayaya gelmiş, bir Peygamber ile evlenmiş, bir Peygamberin de annesi olmuştur ki, Cenab-ı, Hak, o Peygamber ile bir ümmeti hidayete erdirmiştir.

82. Duvara gelince şehirde iki yetim oğlanındı. Altında ise onlara ait bir hazine var idi. Babaları da iyi bir kimse idi. Artık Rabbi diledi ki: Onlar erginlik çağına ersinler de hazinelerin çıkarıversinler bu Rabbinden bir rahmet olarak böyle yapılmıştır Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım. İşte bu, üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır.

82. Düzeltilen (duvara gelince, şehirde) o uğradığımız “kariyye” denilen beldede (İki yetim oğlanın idi) adları “Esrem” ve “Sarim” imiş. O duvarın (altında ise onlara ait bir hazine var idi) onun için o duvarın yıkılmasına meydan verilmemiştir. Bu hazineden maksat ise altun ve gümüşten ibaret imiş. Yahut altundan yapılmış bir levha olup iki tarafında pek hikmetli, dindarca cümleler yazılı bulunmakta imiş. (Babaları da iyi bir kimse idi) rivayete göre o zat “kâsih” adında ibadete düşkün sofu bir mümin imiş. Bu ilâhî beyan gösteriyor ki: Bir zatın halinin iyiliği, çok kere zürriyyetinin, aşiretinin, etrafında bulunaların Allah’ın korumasında bulunmalarına bir vesile olur. (Artık Rabbin diledi ki: Onlar) o iki yetim (erginlik çağına ersinler de) bülûğe eripdüşünce olgunluğuna sahip bulunsunlar da o zaman (hazineleri çıkarıversinler) ondan istifadede de bulunsunlar. Bu duvarın böyle düzeltilmesi, hazinenin koruma altında bulundurulması (Rabbinden bir rahmet olarak) böyle yapılmıştır. (Ve onu kendi reyimle yapmış olmadım) bu hususta kendi ictihadımla hareket etmedim. Onu ancak Allah Teâlâ’nın emriyle, onun ilhamiyle yapmış oldum. (İşte bu,) beyan olunan sebepler, maksatlar (üzerine sabra takat getiremediğin şeyin izahıdır) o yaptığım şeyler, böyle birer gayeye, faydaya binaen yapılmıştır. Bu kıssadaki faidelerden biri de şudur ki: Bir insan ne kadar bilgin olsa da yine her şeyi hemen anlayamaz. Binaenaleyh, yalnız kendisini görüp durmamalıdır ve her güzel görmediği şeyi, sebebini anlamadıkça hemen inkâr etmemelidir. Olabilir ki, o şeyde gizli bir fâide, bir menfaat bulunmuş olur da onu kendisi bilemez, İnsan, daima bilgilerini arttırmaya çalışmalıdır, İlim adamlarına karşı mütevazice harekette bulunmalıdır, kendisinin bir kusurunu anlayınca onu itiraf edip özür dilemelidir, özür dileyenlere karşı da affedici bulunmalıdır, sertlikle muameleden çekinmelidir. İnsanî erdemler, sosyal terbiye bunu gerektirir.

§ Hz. Hızır’ın hal tercümesi: Hızır Aleyhisselâm büyük bir zattır. Rivayete göre ismi “Belyan bin Milkân” imiş. Her uğradığı yerde veya namaz kıldığı sahada yeşil otlar vücude geldiği için kendisine böyle “Hızır” denilmiştir. Bu zatın bir takım gayb ilimlerini bildiği, pek mümtaz bir şahsiyet olduğu şüphesiztir. Ancak peygamber olup olmadığı kesin şekilde malûm değildir. Hz. Hızır, rivayete göre Zülkarneyin’in ordusunda büyük bir mevki sahibi olarak onunla Atlantik okyanusuna kadar gitmiş, hayat suyundan içerek kıyamete kadar hayatta kalmıştır. Bir hadisi şerif de vefat etmiş olduğunu göstermektedir. Hızır Aleyhisselâm, İbrahim Aleyhisselâm zamanındayaşamış, sonra Musa Aleyhisselâm’a karşılaşmıştır. Bazı beyanata göre de Hz. Hızır göğe kaldırılmış olan “İlyâs” Peygamberden ibarettir. Şöyle ki İlyâs Aleyhisselâm, israiloğulları peygamberlerinden olup Hz. İsa’nın doğumundan dokuz asır evvel hayatta bulunmuştur. Beni İsrail, Bâl adındaki puta tapmakta idiler. Bu zat, onları bu müşrikce hareketten yasakladığı için aleyhinde bulunmuşlardı, o da bir çok zaman sahralarda, mağaralarda yaşamış, nihayet ilyesa Aleyhisselâm’ı kendisine peygamberlikte halef bırakarak milâttan sekizyüz seksen sene evvel semaya kaldırılmıştır,

83. Ve sana Zülkarneyin’den sual ediyorlar. De ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir.

83. Bu mübarek âyetler, bu sûredeki dördüncü kıssayı teşkil ediyor. Resûl-i Ekrem’den sual edimiş olan Zülkarneyin’in kıssasını bildiriyor, Zülkarneyin’in doğu ve batıya seyahatini, bu esnada ne gibi bir kavme tesadüf ettiğini anlatıyor ve Zülkarneyin’in müminler ile kâfirlere karşı nasıl bir siyaset takibedeceğini bildirmiş olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (Sana) Yahudîler veya onların teşvikiyle Mekke müşrikleri bir imtihan maksadiyle (Zülkarneyin’den sual ediyorlar) onun tarihi hayatına dair senden bilgi istiyorlar. Onlara (de ki: Ona dair size kâfi bir haber hikâye edeceğimdir) Zülkarneyin’in kıssasanı bir ilâhî vahye dayanarak size bildireceğimdir.

84. Biz onu yeryüzünde bir kudrete erdirdik ve ona her şeyden bir sebep verdik.

84. Evet.. Onun hakkında Allah Teâlâ buyuruyor ki: (biz onu) Zülkarneyini (yeryüzünde bir kudrete erdirdik) onu dünyada hâkimiyete, güzel bir tasarrufa muktedir kıldık, (ve ona) Zülkarneyin’e (her) dilediği, muhtaç olduğu (şeyden bir sebep) bir yol, bir ulaşma vesilesi (verdik) onu ilme,kudrete ve diğer gerekli vasıtalara sahip eyledik.

85. Artık o, bir yol takibe başladı.

85. (Artık o) Zülkarneyin. böyle ilâhî nimetlere, yardımlara nail olunca batıya doğru (bir yol takibe başladı) güneş gibi doğu tarafından batı tarafına yöneldi, yol açıktı. Deniliyor ki: Tövbe kapısı batıda olduğundan onun için olmalıdır ki, evvelâ o tarafa yola çıkmayı gerekli gördü.

86. Tâki, güneşin battığı yere vardı, onu siyah bir çamur gözesinde batar gibi buldu ve onun yanında bir kavim de buldu. Dedik ki: Ey Zülkarneyin! Ya azap edersin veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın.

86. (Tâki) bu yürüyüşte (güneşin battığı yere vardı) yani: Batı tarafındaki yer sahasının sonuna kavuştu. Batıda Büyük Okyanus denilen denizin kenarına varıp durdu (onu) o güneşi, görülüş itibariyle (bir siyah çamur gözesinde batar) gibi (buldu) artık onun ötesinde yaşanan bir yer kalmamıştı. Bu batma, göz ile görünüşe göredir. Nitekim bir gemi ile denize açılmış olan kimse de akşamleyin güneşi denizde batıyor gibi görür. Halbuki, güneş denizden değil, bütün yer küresinden binlerce defa daha büyüktür. (Ve onun) o sahile bitişik gözenin (yanında bir kavim de buldu) bu kavim, deniliyor ki kâfir imiş, elbiseleri vahşi hayvanların derilerinden, yiyecekleri de denizin dışarıya attığı balıklar gibi şeylerden ibaret bulunuyormuş. Cenab’ı Hak buyuruyor ki: Biz de (dedik ki. Ey Zülkarneyin!.) sen serbestsin bu kavmi (ya cezalandırırsın) onları küfürlerinden dolayı öldürüverirsin (veyahut haklarında güzelce bir muamele yaparsın) onları İslâmiyete davet ederek kendilerini irşada çalışırsın, kendilerine dinî meseleleri öğretirsin. Diğer bir yoruma göre onları ya öldürür veya esir alırsın. Zülkarneyin’e böyle bir ilâhî emrin gelmesi,eğer kendisi peygamber ise bir melek vasıtasiyledir, peygamber değilse yanında bulunan bir peygamber vasıtasiyledir veya kendisinin tâbi olduğu şeriat dairesinde yaptığı bir ictihad yoliyledir.

87. Dedi ki: Her kim zulüm ederse elbette onu cezalandırırız, sonra da Rabbine gönderilir, artık o da cidden şedit bir azap ile cezalandırır.

87. Zülkarneyin de bu emri aldığı vakit (dedi ki: her kim) nefsine (zulum ederse) davetimi kabul etmez, küfründen ayrılmazsa (elbette onu cezalandırırız) onu öldürürüz (sonra da) ahirette (Rabbine gönderilir) onun yüce mahkemesine sevkolunur (artık o da) o Yüce Rab de o şahsı (cidden şiddetli bir azap ile cezalandırır) bu da ebedî olan cehennem ateşidir.

88. Amma her kim imân eder ve iyi amelde bulunursa artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır ve ona emrettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.

88. (Amma her kim) davetim gereğince (İmân eder) dinî esasları kabul ve tasdik eyler (ve güzel amelde bulunursa) üzerine düşen vecibeleri, insanî vazifeleri ifaya çalışırsa (artık onun için çok güzel bir mükâfat vardır) ki, o da cennettir, ebedî saadettir. (Ve ona) öyle imân eden kimse için kendisiyle (emr ettiğimiz şeylerden bir kolaylık söyleriz.) ona namaz gibi, zekât gibi, cihat gibi yapabileceği şeyleri teklif ederiz, yapamıyacağı pek meşakkatli şeyleri teklif etmeyiz.

89. Sonra da başka bir yol takip etti.

89. Bu mübarek âyetler de doğu tarafına seyyahatte bulunan Zülkarneyinin o civarda kendilerini güneşten koruyacak bir şeye sahip olmayan bir kavme tesadüf ettiğini bildiriyor. Sonra da başka bir yolu takibederek iki sed civarında yaşayan âciz bir kavme de rastladığını ve onların kendilerini Yecüc veyaMecüc denilen iki taifeden korumak için aralarına bir engel yapılmasını teklif etmiş olduklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Zülkarneyin, batı tarafına seyahatından (sonra da başka bir yol takîbetti) doğu tarafına yöneldi, seyahatına devamda bulundu.

90. Vaktaki güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu, onu bir kavim üzerine doğar buldu ki, onlar için güneşe karşı, bir siper yapmış değildik.

90. (Vaktaki) Zülkarneyin bu seyahatında (güneşin doğduğu bir tarafa kavuştu) güneşin ilk aydınlattığı bir beldeye geldi (onu) o güneşi (bir kavim üzerine doğar bulduki, onlar için güneşe karşı bir siper yapmış değildik) bu kavim için güneşin ışınlarını etkisiz kılacak bir elbise, bir bina, bir tepe gibi bir şey bulunmuyordu. Bunlar güneş doğunca ya yer altındaki mahzenlere veya denize sokulurlardı. Güneş etkisiz olunca çıkar maişetleriyle uğraşırlardı. Bunların bir zenci kabilesi olduğu rivayet olunuyor.