KEHF SURESİ

91. İşte böylece. Ve şüphe yok ki, onun yanında neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır.

91. Zülkarneyinin seyahati (işte böylece) idi. Güneşin battığı yere kadar gittiği gibi doğduğu tarafa da gidiverdi, öyle birtakım kavimlere tesadüf etti, kendisinde öyle bir kuvvet, bir hâkimiyet bulunmuş idi. (Şüphe yok ki, onun yanında) Zülkarneyin’in maiyetinde erlere, silâhlara ve başka şeylere dair (neler olduğunu biz ilmen kuşatmışızdır) Yani: Onun sahip olduğu kuvvetler, haşmetler o kadar çok idi ki, onları bilen ve haberdar olan Yüce Allah’dan başkası tamamen bilip takdir edemezdi.

92. Sonra diğer bir yolu takibe başladı.

92. Zülkarneyin (sonra diğer bir yolu takibe başladı) doğu ile batı arasında güneyden kuzeye doğru ayrılmış bir üçüncü yolagidiverdi.

93. Vaktaki, iki dağın arasına kavuştu, onların yakınında bir kavim buldu ki, söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler.

93. (Vaktaki) Zülkarneyin, bu yeni yolu takibetti (iki dağın arasına kavuştu) burası Türkistan’ın kesildiği, doğru tarafında son bulduğu bir saha imiş. Zülkarneyin, (onların) o iki dağın (yakınında) oturan (bir kavim buldu ki) onlar, kendi dillerinin yabancı oluşundan ve zekalarının noksanından dolayı âdeta (söz anlayabilmeye yaklaşacak bir halde değildiler) Zülkarneyin ile beraberindeki zatların sözlerini kolaylıkla anlayacak bir durumda bulunmuyorlardı. Kendilerinin sözleri kolaylıkla anlaşılabilmezdi.

94. Dediler ki: Ey Zülkarneyin! Şüphe yok ki, Yecüc ile Mecüc, yerde fesat çıkarıp duran kimselerdir. Bizim ile onların arasına bir sed, yapman için sana bir ücret versek olur mu?

94. Bu kavim (dediler ki: Ey Zülkarneyin!.) yani bunlar bir mütercim vasıtasiyle maksatlarını arzettiler veya bunların sözlerini yabancılığına rağmen Zülkarneyin, ilâhî bir lütuf olan yeteneği ile anladı. (Şüphe yok ki. Yecüc ile Mecûc) denilen iki kabile (yerde) bizim ülkemizde (fesat çıkarıp duran kimselerdir) bunlar birçok kimseleri öldürüyor, birçok yerleri tahrib ediyor, bütün ekinleri ve hattâ öldürdükleri insanların etlerini yiyip duruyorlar. (Bizim ile onların arasına bir sed) bir engel, bir mâni olacak duvar (yapman için sana bir ücret versek olur mu?) Bunu kabul eder misin?. Yani: Sana bir ücret veya bağış olarak bir mal verecek olsak şu iki dağ arasında bir sed yapıp da o iki kavmin tecavüzünden bizleri korumuş olursun, sen bizim bu teklif imize muvaffak eder misin?.

95. Dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu nimetler sizin bana vereceğiniz ücretten hayırlıdır. Siz bana bir kuvvet ileyardım edin, sizinle onların arasına bir kuvvetli sed = engel yapayım.

95. Bu mübarek âyetler de Zülkarneyin’in iki dağ arasında pek kuvvetli, pek sanatkârane bir sed yaptığını bildiriyor. Artık arka tarafta kalan kabilelerin oradan çıkıp etrafa saldıramaz olduklarını ve bu bir rahmet eseri olup kıyamete yakın onun yıkılıp dümdüz bir hâle geleceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Zülkarneyin, kendisine bir ücret vermelerini teklif eden kavme (dedi ki: Rabbimin beni içinde bulundurduğu) nimetler, mal, mülk vesair sebepler, sizin bana vereceğiniz karşılıktan, ücretten- hayırlıdır. O sizin vereceğiniz ücrete ihtiyaç yoktur. (Siz bana bir kuvvet ile yardım edin) kendi ellerinizle, kuvvetlerinizle ve bir takım inşaat aletleriyle bana yardım etmeniz yeterlidir. (Sizinle onların) o Yecüc ile Mecüc denilen iki kabilenin (arasına bir kuvvetli sed) çok sağlam bir engel (yapayım) o sayede o kavimlerin hücumundan kurtulmuş olursunuz.

96. Bana demir parçaları getirin, iki dağın arası bir seviyeye gelince körükleyin dedi. Onu ateş haline koyduğu zaman da getirin bana, dedi. Üzerine erimiş bakır dökeyim.

96. Siz (Bana) ancak büyükçe (demir parçaları getirin) dedi. Onlar da getirdiler, inşaata başlanıldı. Vaktaki: (İki dağın arası) bu demir parçalariyle doldurulup (bir sevîyyeye) birbirine denk bir hâle (gelince körükleyin dedi) onlar da körüklediler. (Onu) o körüklenen demir kütlesini (ateş haline koyduğu zaman da) orada çalışanlara (Getirin bana dedi: Üzerine) o ateş gibi hararetli bir hale gelmiş olan demirlerin üzerine (erimiş bakır dökeyim) Zülkarneyin, bunu böyle yapmakla demirler ile bakılar birbirine karışarak pek büyük sanatkârane bir kale duvarı vücude gelmiş oldu.

97. Artık ne onun üstüne çıkmaya kâdir oldular ve ne de onun için bir delik açmaya güçleriyetti.

97. Ne zaman ki böyle pek sağlam, enteresan bir duvar yapılmış oldu (artık ne) Yecüc ile Mecüc ve ne de başkaları (onun) o seddin (üstüne çıkmaya kâdir oldular) onun düzgünlüğü, yüksekliği buna mâni idi. (ve ne de onun için bir delik açmaya güçleri yetti) onun sertliği, demirden yapısı buna müsait değildi. O, Zülkarneyin gibi büyük bir zatın göstermeğe muvaffak olduğu muazzam bir harika idi.

98. Dedi ki: Bu, Rabbimin bir rahmetidir. Rabbimin vâdi geldiği vakit ise onu dümdüz etmiş olacaktır. Ve Rabbimin va’di, bir hak olmuştur.

98. Zülkarneyin yanında bulunanlara (dedi ki: Bu) sed, veya bunu böyle yapmaya muvaffakiyet (Rabbimin bir rahmetîdîr) eğer öyle bir ilâhî rahmet olmasa idi insanların öyle bir sed yapmaya kudreti olamazdı. (Rabbimin va’di geldiği vakit ise) yani: Kıyamet günü yüz gösterince de veya arkasındaki kabilelerin yer yüzüne dağılmaları için takdir olunan zaman gelince de o kudret sahibi Yaratıcı (onu) o pek sağlam seddi (dümdüz etmiş olacaktır) o zaman bu demir sedden eser kalmaz. (Ve Rabbimin va’di) herhangi vâd ve beyan buyurduğu şey (bir hak olmuştur) kesinlikle sabittir ve gerçekleşecektir. Onda sözünden dönme olamaz.

§ Rivayete göre sonra Yecüc ile Mecüc’ün boyunlarına veya kulaklarına, deve, sığır, koyun gibi hayvanların burunlarındaki kurtlar gibi bir takım hayvancıklar musallat olarak helâklarına sebep olacaktır. Sonra da bir takım kuşlar gelerek onların kokmuş cesetlerini denize atacaklardır, onu müteakip de yağmurlar yağarak yeryüzünü onların pis kokularından temizlenmiş olacaktır, bu hâdise Hz. İsa’nın inmesinden ve Deccal’ın öldürülmesinden sonra vuku bulacaktır. Ebussuud Tefsiri.

§ Yecüc ve Mecüc “hakkında malûmat: Bunlar iki kabileden ibarettir, bunlara dair çeşitli rivayetler vardır. Bunlar bozguncu, insanların hukukuna tecavüz eden kimseler idi, bunların gayet küçük ve pek büyük cüsseler! vardı, bulundukları yer hakkında da çeşitli rivayetler vardır. Kur’an’ı Kerim, bunların ibret verici olan hâllerine ve bir gün yine yeryüzüne çıkıp dağılacaklarına işaret buyurmaktadır. Bu husustaki tafsilâtı Allah’ın ilmine havale ederiz. Bunlar, etraftaki kavimlere saldırdıkları için kendilerine karşı Zülkarneyin’in harika kabilinden bir sed yapmış olduğu muhakkaktır. Bunu Kur’an-ı Kerim bildirmektedir: Nitekim vaktiyle bir çok yerlerde de çeşit çeşit sedler, kal’a duvarları yapılmıştır. Bu cümleden olarak Türkistan’da Azerbeycan’da iki dağ arasında harab olmuş bir sed vardır ki, bugün de kalıntıları görülmektedir. Bu seddin arkasında “Akûk Makuk” adında bir kavim bulunmuştur. Bu sed Nuşirevan’a veya isfendiyar’a nisbet olunuyor. Çin kıtasında da bir takım büyük sedler yapılmıştır. Bu cümleden olarak iki yüz elli saatlik bir uzunlukta bulunan “Çin seddi” meşhurdur. Aynı şekilde yüzseksen üç tarihinde Harz kavmi, Kaf dağından çıkıp “Babülebvab”ın beri tarafına hücum ile İslâm beldelerine birçok zarar vermekte idiler, Harun Reşit, onların üzerlerine iki ordu sevketmiş ve gelip gittikleri gediği kapatmşıtı. Binaenaleyh Zülkarneyin de sahip olduğu pek büyük bir kuvvetle mütenasip bir demir sed yaptırmıştır. Bunu kimse inkâr edemez. Bu seddin bir takdir edilmiş zamana kadar devam edeceğini Kur’an’ı Kerim, bildirmektedir. Belki bu mukadder zaman gelmiş, o sed de yıkılmıştır ve belki de henüz keşfedilmemiş bir mahalde hâlâ durmaktadır. Arkasındaki iki kavmin medeniyet âlemine dağılacağı da ihtimâl ki, kıyametin yaklaşması zamanına rastlayacaktır. Zaten vaktiyle de bir takım vahşi, kan dökücü kabilelerin birçok taraflara dağılarak nice yerleri harab, nice cemiyetleri helâk ettikleritarihen sâbit değil midir?, İnsanlık cemiyetinin varlığına mukaddesatına, ahlâk ve tavırlarına musallat olan, bu hususta gizli ve açık propağanda yapıp duran bir takım kimseler de bir nevi Yecüc ve Mecüc demektir. Cenab-ı Hak, şerlerinden muhafaza uyursun Amin.

§ Zülkarneyin Hazretlerinin hal tercümesi Şöyle ki: Bu zat, mümin salih bir hükümdardır. Cenab-ı Hak, kendisine İlim ve hikmet, heybet ve kuvvet vermiş, yeryüzünde dolaşarak halkı ilâhî dine davet etmiş ve meşhur seddi yapmıştır. İbni Kesir diyor ki: Doğru olan şudur ki: Zülkarneyin, ne peygamberdir ne de mlektir. Belki âdil bir hükümdardır. Halkı hak dine davet etmiştir. Hz. Hızır da ordusunun öncü birliklerinde müsteşar mevkiinde bulunmuştur. Erzekî’nin ve diğerlerinin rivayetine göre Zülkarneyin, İbrahim Aleyhisselâm’ın elinde İslâmiyeti kabul etmiş, onunla beraber Kâbe-i Mükerreme’yi tevafta bulunmuş ve Halilullahın duası berakâtiyle harikulâde başarılara nail olmuştur. Kur’an-ı Kerim Zülkarneyin’in harikulâde kıssasını bildirmektedir. Onun hangi asırda, hangi millet arasında yetişmiş olduğunu açıklamamaktadır. Binaenaleyh bu hususu kesin bir şekilde belirleyemeyiz. Ancak bu hususa dair olan müfessirlerin ve diğerlerinin beyanatını burada özet olarak kaydedelim.

1: Zülkarneyin, Yemen’de hükümdarlık etmiş olan ve tebâbia denilen meliklerdendir. Ismi “Sa’bübnülrais”dir. Başında iki bölük saçları bulunduğu veya doğu ve batıya seyehat eylediği veyahut zamanında iki asrın halkı yok olduğu için kendisine Zülkarneyin” denilmiştir. İmam-ı Ali’den ve İbni Abbas Hazretlerinden rivayete göre de Zülkarneyin bu Yemen hükümdarlarından ibarettir. Eski zamanlarda bir takım haşmet ve kudret sahibi hükümdarların Yemen’de yetişmiş olduğunukabule bir mâni yoktur. Mütercim Asım efendi diyor ki: Bütün İlim adamlarının kabul ederek aldıkları Yemen tarihinde ve diğer muteber kitaplarda ve tarihlerde pekiştirilerek nisbet olunduğu üzere Zülkarneyin, Yemen Tebabiasından, Himyer kabilesindendir. İsmi “Sabübnürrais”dir. Yemen hükümdarları arasında Hinde karşı harbeden, Azerbeycan taraflarında fetihlere nail olan, Afrikaya geçerek orada şehirler inşa eden ve kabileler yerleştiren hükümdarlardan biri olması uzak bir ihtimal değildir. Kendisi pek eski hükümdarlardan olduğu için tarihi meçhul kalmış olabilir.

2: Bazı kimselere göre Zülkarneyin, Feridun adındaki İran hükümdarıdır. Feridun zalim Dehhakin öldürülmesinden sonra İran tahtına oturmuş, İran’dan başka Türk ve Arap beldelerini de zaptetmiş, adaletle salatanat sürmüş, mümin, iyi bir zat imiş. Fakat bu, iddia, hiçbir delile dayanmış değildir. Bir zayıf ihtimalden ibarettir. Zaten Feridun’un tarihî hayatı da efsane kabilinden sanılmaktadır. Malumdur ki, İran’ın eski tarihi karanlıklar içinde kalmıştır. Eski zamanlarda iran’ın hükümdarlarını teşkil eden ilk tabaka “Pişdadiyan” denilen hanedandır. Feridun bunların beşinci hükümdarıdır, kendisi Cimşid’in torunudur, beşyüz sene hüküm sürdüğü Şehname’de rivayet olunuyor. Feridun’dan sonra ise memleketi üç oğlu arasında taksim edilmiş, bu yüzden Iran’da karışıklıklar meydana gelmiştir. Bunların hükûmeti ikibin dörtyüz sene kadar devam etmiş, içlerinden birçok hükümdarlar yetişmiş ise de bir kısmının adları bile meçhul kalmıştır. Iran’da putperestliğin Pişidadiyan zamanında ortaya çıktığı rivayet olunuyor. Halk babalarının, dedelerinin saklamış oldukları suretlerine bilahara tapınmışlardı. Velhâsıl: Feridun’un mümin, salih bir zat olduğuna, doğu ve batıya seyahat ettiğine dair tarihlerde bir şey mevcut değildir. O haldeZülkarneyinin Feridun olduğuna hükmedilemez.

3: Bazı zatlara göre de Zülkarneyin, Yunanlı İskener’den ibarettir. Diyorlar ki: Yunanlı iskenderin babası “Filbos”dur. Kendisi mümin salih, âdil bir hükümdar idi ve Makedonyalı Filib’in oğlu “Rum iskener”den iki bin seneden fazla önce bulunmuştu. Rum iskenden ise Feylesof, kâfir bir hükümdardı veziri “Arîstatâlîs” idi. Milâtdan üçyüz sene önce dünyaya gelmişti. Binaenaleyh bu iki İskender başka başkadır, İşte İbni Kesir ile bir kısım tarihcilerin beyanatı bu merkezdedir. Halbuki, bu beyanat, tarihi hakikatlara aykırıdır. Araştırmacı zatlara göre iskender birdir, Yunan iskender ile Rum iskender, bir hükümdardan ibarettir, bunlar başka başka değildirler. Nitekim kamus mütercim! Asım Efendi diyor ki: “Bazı insanların iskender Zülkarneyin tabirleri, ahmakça bir bakış, karmakarışık tarih kitaplarından almış olmalarından dolayıdır, geçerli değildir. Zira bazen Rumî ve bazen Yunanî nisbetiyle isimlendirilmiş olmakla her birini başka anlarlar. Bununla beraber anlatıldığı üzere ikisi bir şahıstır ki, bazen yönetimi altında olan Yunan ülkesine ve bazen de soyuna izafe ve nisbet ederler. Velhâsıl: İskender iki değil, birdir, ve bu iskender “Zülkarneyin” gibi mümin, salih, dünyanın doğu ve batışına hâkim bir kimse değildir. Yunan tarihî eski olmakla beraber milâdın ancak yirmi asır kadar ilerisine gidebilmektedir ve Romalıların milâttan önce yüzkırk senesinde Yunanistan’ı zaptetmeleriyle son bulmaktadır. Yunanîler küçük parçalara ayrılmışlar ve çok kere birbiriyle savaşlarda bulunup durmuşlardır. Bir aralık Daranın oğlu Serhes’in ordularını mağlûp edebilmişler ise de bunları takibederek iran topraklarına kadar gidememişlerdir. Binaenaleyh saltanatları sınırlı, dinî tarihleri putperestlikle, masallar ve hurafeler ile doluolan Yunanîler arasında mümin, salih doğu ve batıya hâkim bir hükümdar çıkmış olduğunu gösterir hiçbir belirti yoktur. Tefsir-i Kebir’de, Tefsir-i Alusî’de ve diğerlerinde Zülkarneyin ile iskenderi Rumînin bir zat olduğuna ihtimâl veriliyorsa da bu ihtimâl güzelce tetkik edlince pek zayıf kalmaktadır, İskender, bir feylesof olan Aristo’nun mezhebi üzere bulunuyordu. Rivayete göre iran’ı zaptetmiş, Hindistan’a kadar da gitmiş ise de silâh arkadaşları kendisini takibetmek istemedikleri için zarurî olarak dönmek mecburiyetinde kalmıştı. Etrafını da bir takım zevk düşkünleri sarmıştı, onların teşvikiyle zevk ve safaya, işrete, sefahate dalarak daha otuzüç yaşında iken milâttan önce (322) tarihinde hurumadan vefat etmiştir. Binaenaleyh bu gibi hayat tarihî malûm, diğer Yunalılar gibi batıl inançların kuvvetlerin tesiri altında bulunan iskender ile her türlü muvaffakiyet eshabına nail olan, dünyanın doğu ve batısını dolaşan, harikulâde bir sed inşasına muvaffak bulunan, özellikle ilâhî ilhamlara Kur’an’ın övgüsüne mazhar olma şerefine kavuşan mümin, salih Zülkarneyin arasında ne münasebet vardır ki, ikisi bir zat, sayılabilsin. Özellikle “Zülkarneyin” Arapçadır, “İskender” lâfzı ise Rumcadır. Zülkarneyin’in İbrahim Aleyhisselâm ile Mekke-i Mükerreme’de görüşmüş olduğu hadis kitaplarında zikredilmiştir, İskender ise Hz. İbrahim’den ikibin sene sonra dünyaya gelmiş, batı tarafına gitmemişti. Binaenaleyh Zülkarneyin ile iskender’in başka başka olduğunda şüphe edilmemelidir. Gerçek bilgi Allah katındadır.

99. Ve o gün Yecüc ile Mecüc’ün çıktıkları zaman onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır muzdarip bir halde bırakmışızdır ve sûra üfrülmüştür, artık onların hepsini toptan toplamışızdır.

99. Bu mübarek âyetler, kıyamete yakın Yecücile Mecüc’ün ne acayip bir tarzda meydana çıkacaklarını, artık gözleri perdeli, hak sözü dinlemekten kaçınan, kerem sahibi olan Yaratıcıyı değil, yaratılmışları kendilerine dost edinmeye cüretkâr olan kâfirlerin de cehenneme sevkedilecekleri muhakkak olduğundan o pek korkunç manzarayı ibret bakışlarına hemen olacakmış gibi sunmaktadır. Şöyle ki: (Ve o gün) Allah’ın vaadi gerçekleştiği vakit, Yecüc ile Mecüc’ün çıkıp etrafa yayıldığı zaman (onların bazılarını bazısı içinde dalgalanır) mustarip (bir halde bırakmışızdır) onlar denizin dalgalanması gibi bir vaziyet almış olurlar, insanlar, cinler biribirine karışarak şaşkın bir halde bulunurlar, derken bir nefhai ulâ = birinci üfleme yüz göstererek bütün mahlûkat ölür giderler, cesetleri çürüyüp dağılır (ve) sonra da (sûr’a üfürülmüştür) ikinci nefha vücude gelmiş (artık) kıyamet kopmuş (onların hepsini toptan toplamışızdır) o ölmüş mahlûkatın hepsi de yeniden hayata erdirilerek mahşerde toplanmış, haklarında lâyık olan muamele yapılmaya başlanılmış olacaktır.

100. Ve o gün cehennemi kâfirler için bir gösterişle göstermişizdir.

100. (Ve o gün) bütün mahlûkatı yeniden diriltip öyle topladığımız zaman (cehennemi kâfirler için bir gösterişle) fevkalâde müthiş bir şekilde ortaya çıkararak (göstermişizdir) artık onlar öyle dehşeti belirlenemeyecek bir halde olan cehenneme sevkedilmiş bulunacaklardır.

101. Onlar ki, gözleri benim zikrimden bir perdede idi ve işitmeğe de kâdir olamaz olmuşlardı…

101. (Onlar ki) o kâfirler ki, dünyadalarken (gözleri benîm zikrimden bir perdede idi) gözlerini gayet kalın bir engel kaplamıştı, Kur’an’ın yüceliğini göremiyorlardı. Dünyanın geçiciliğine, ahiretin varlığını gösteren kudret eserlerini göremiyorlardı. Ve o kâfirler, Kur’an’ın beyanatını, Resûl-i Ekrem’innasihatlarını (işitmeğe de kâdir olamaz olmuşlardı) kendi karakterleri bozulmuş, kendi haklarında iyilik isteyen zatları kendilerine düşman tanımış, artık onlar selâmet ve hidayetlerine vesile olacak şeylerden istifade edebilmek kabiliyetini kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. Binaenaleyh onlar elbette ki, öyle bir cehenneme atılmaya lâyık olmuşlardır.

102. Ya o kâfir olanlar, benden başka kullarımı kendilerine dostlar edineceklerini mi sanıverdiler? Biz cehennemi kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık.

102. (Ya o kâfir olanlar) Allah’ın, birliğini, O’nun kudretini takdir ve tasdik etmeyip de (benden başka kullarımı) melekler gibi, Hz. Üzeyir ve Hz. İsa gibi ilâhî zatıma karşı kulluk sunmakla övünen bir kısım mahlûkatımı kendilerine (dostlar edindiklerini mi sanıverdiler) onları mabud edinerek kendilerinden menfaat mi beklediler?. Bu ne kadar cahilce bir hareket!. (Biz cehennemi) bütün (kâfirler için bir konaklık yer olarak hazırladık) artık onların istifade edecekleri yer ancak cehennemdir. Onlar için başka bir ziyafet yeri düşünülemez. Bu ilâhî beyan o kâfirler hakkında bir alay etme ve yanlış davrandıklarını bildirmeyi içermektedir. Artık onlar ne kadar aldanmış olduklarını anlasınlar.

103. De ki: Size amellerce en çok hüsrana düşmüş olanları haber vereyim mi?

103.Bu mübarek âyetler, dünyadaki bütün çalışmalarının boşa giderek ahirette kendilerine bir fâide vermiyeceği kimseleri teşhir ediyor. Onlar, ilâhî âyetleri, ahiret hayatını inkâr eden, mukaddesat ile alayda bulunan, artık dünyevî amellerinin hiçbir kıymeti kalmayan kâfir kimseler olduğundan onların varacakları yerin cehennemden ibaret olacağını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Yüce Resûlüm!. O münkirlere (de ki: Size amellerce) çalışıp yaptıkları işlerce (en çok hüsranadüşmüş) fâide beklerken zararlara uğramış (olanları haber vereyim mi?.) Kimdir, öyle bir felâkete, helâke maruz kalmış topluluk?.

104. Onlar ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler.

104. (Onlar) o çaba ve gayretleri boşa giden şahıslar, o kimselerdir (ki, dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir.) Bütün zayi ve batıl olmuştur. Ve halbuki, onlar güzel bir amel yapar olduklarını zannederler) Evet.. bunlar bir takım amellerde bulunurlar, bunları lâyık olduğu üzre meydana getirmiş olduklarını sanırlar, bunlardan dolayı büyük bir gurura kapılırlar. Ne yazık ki: Bu amelerinin uhrevî mükâfatına nail olamayacaklardır.

105. Onlar, o kimselerdir ki, Rablerinin âyetlerini ve görüleceğini inkâr ettiler. İmdi onların amelleri bâtıl olmuştur. Artık kıyamet günü onlar için bir terazi tutmayacağız.

105. Çünkü (onlar) öyle hüsrana düşenler (o kimselerdir ki. Rablerinin ayetlerini) onun ilâhî birliğini aklen ve naklen gösteren delilleri, burhanları kabul etmezler (ve) o Yüce Yaratıcının (görüleceğini) kıyametin meydana geleceğini, cismanî ve ruhanî haşrın gerçekleşeceğini, insanların mahşere sevkedileceğini, hak etmiş olanların Allah’ın cemâlini görme şerefine nail olacaklarını (inkâr ederler) böyle kâfirce, inatcı bir vaziyet alıp dururlar. Artık onlar cehenneme lâyık olmuş olmazlar mı?, (imdi onların amelleri batıl olmuştur) o kötü inançlarından, inkârlarından dolayı kendilerinin dünyadaki amelleri zayi, büsbütün yok olduğundan, onlardan dolayı bir sevaba nail olamayacaklardır. (Artık kıyamet günü onlar için) o amelleri zayi olan şahıslar için (bir terazi tutmayacağız) o amellere bir kıymet vermiyeceğiz. Çünkü îmanla beraber olmayan herhangi bir amelin uhrevî bir kıymeti yoktur ki, onun değeri, sevabı bir uhrevî terazi ile belirlensin.

106. İşte onların cezaları, küfrettikleri ve âyetlerimizi ve Peygamberlerimizi eğlence yerine tuttukları için cehennemdir.

106. (İşte onların cezaları) uğrayacakları uhrevî ceza (küfr ettikleri) birnice kudret delillerini inkâr eyledikleri (ve âyetlerimizi) Allah’ın birliği, uhrevî hayata şahitlik eden delilleri (ve Peygamberlerimizi) peygamberlikleri mucizeler ile sâbit yüce zatları (eğlence yerine tuttukları) onlar ile alayda bulundukalrı (için cehennemdir) onların o çirkin inançlarının, alaycı bir şekildeki hareketlerinin cezası cehennemden başka değildir.

§ Evet.. Bir kere insaflıca düşünmelidir. Bir kimseye ki Allah Teâlâ hayat, sıhhat, akıl vermşitir. O kimse bu sayede yaşıyor, birnice sanat eserleri vücude getirebiliyor, dünya hayatı itibariyle faideli şeyler keşf ve icad edebiliyor. Şimdi böyle bir kimse, kendisine bu kudreti, bu ehliyeti veren Yüce Yaratıcının varlığını, birliğini, kudretini düşünüp tasdik etmeli değil midir?. O Kerem Sahibi Yaratıcının mucizler ile destek-lemiş olduğu Peygamberlerini de tasdik eylemci! değil midir?. Ve o Hikmet Sahibi Yaratıcının bütün insanlığı maddî ve manevî selâmet ve saadete kavuşturacak olan Kur’an’ı Kerîm’ini de yüceltmeye ve takdire çalışmalı değil midir?. Bunun aksine olarak nankörlükte bulunursa, nail olduğu nimetlerin, kabiliyetin şükrünü yerine getirmekten kaçınırsa, gözleri önünde parlayıp duran bir takım mukaddesatı inkâra cüret eylerse artık başkalarından daha çok cezayı hak etmiş olmaz mı?. Öyle bir şahıs, eğer insanlığa faideli bir eser meydana getirmiş olursa onun mükâfatını dünyada görmüş olabilir. Bu gibi kimseler, iyiliklerini, mükafatlarını dünyada görmüş geçirmiş olurlar. Fakat kendisine öyle bir kabiliyet ve muvaffakiyeti vermiş olan Yüce Yaratıcıyı lâyıkiyle bilip tasdik etmemiş ve diğermukaddesatı inkâr eylemiş olunca artık bu nankörlüğünün cezasını elbette ki, ahirette görecektir. Bu bir hikmet gereğidir, bir dinî hakikattır.

107. O kimseler ki, îmân ettiler ve güzel güzel amellerde bulundular, onlar için firdevs cennetleri elbetteki, bir konak olmuştur.

107. Bu mubarek âyetler de îmân edip güzel işler yapanları cennetler ile müjdeliyor. Cenab-ı Hak’kın ilim ve hikmetine ait kelimelerin sonsuz olduğuna işaret buyuruyor. Resûl-i Ekrem’in de ilâhî vahye nail, insanları Allah’ı birlemeye davete memur bir yüçe Peygamber olduğunu şöylece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, îmân ettîler) küfür ve şirkten kaçınarak islâmiyetle vasıflandılar (ve güzel güzel amellerde bulundular) imanlarının kemâline şahitlik eden namaz gibi, oruç gibi farizeleri, güzel güzel ahlâkî vazifeleri ifaya çalışıp durdular (onlar için) Öyle mümin, güzel amellere sahip zatlar için (firdevs cennetleri, elbetteki, bir konak oImuştur) o zatlar, cennetlerin en yükseği olan ve üstünde Allah’ın Arşı bulunan firdevs adındaki cennetin bostanlarına, bağlarına, bahçelerine nail olacaklardır. Ebu Hüreyre Radiallahü Teâlâ anhdan rivayet edilen bir hadisi şerifte buyuruluyor ki: Allah Teâlâ’dan bir şey isteyecek olunca ondan Firdevsi isteyiniz çünkü o, cennetin ortasıdır, en yücesidir, onun üstünde de Rahman’ın Arşı vardır, cennetlerin suyu firdevsten akar. Keab Hazretleri de demiştir ki: Iyiliği emreden ve kötülükten sakındıran müminler, bu firdevs cennetlerinde bulunacaklardır.

108. Orada ebediyyen kalıcıdırlar. Oradan ayrılmak istemezler.

108. Artık o firdevs cennetlerine nail olanlar (orada ebedî olarak kalıcılardır) orada ebedî bir halde ikamet edip mutlu bir şekilde yaşayacaklardır. (Oradan ayrılmak istemezler) orası o kadar güzel, neş’e vericidir ki, artıkondan ayrılıp daha yüksek bir başka makama intikâl etmelerini tasavvur bile etmezler.

109. De ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden deniz tükenir biter. İsterse denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.

109. İşte Allah Teâlâ bir kelâmı kadimi olan Kur’an-ı Kerim’de, îmana, iyi amellere, birçok kimselerin kıssalarına, ahiret hayatına ait nice hakikatları beyan buyurmuştur ve nice sonsuz malûmat da vardır ki, onları ancak bir olan Allah bilir. Artık ey mahlûkatın en şereflisi (de ki: Eğer Rabbimin kelimeleri için) onun ilim ve hikmetini, bilgilerini, takdir ettiklerini beyan edecek sözleri yazıp tesbit etmek için (deniz mürekkep olsa elbette Rabbimin kelimeleri tükenmeden) hepsine dair bilgiler yazılabilmeden (deniz tükenir biter) o ilâhî kelimeler yine tamamen yazılmış olamaz (isterse, denizin bir mislini de yardımcı getirecek olsak.) Evet.. Cenab’ı Hak, birçok denizleri mürekkep olarak bir araya getirecek olsa, bunların hepsiyle Allah Teâlâ’nın bilgileri yazılacak olsa bu deniz son bulur, Allah’ın bilgilerine ait kelimeler tamamen yazılmış olamaz. Çünkü ilâhî bilgiler sonsuzdur, onun tamamını yazmaya, tasvire ve anlatmaya imkân yoktur. Denizlerin suları ise ne kadar çok olsa da yine tükenir, onunla sonsuz olan yazılamaz ve tesbit edilemez. Bu ilâhî beyanlarda şuna da işaret vardır ki; Herhangi bir kimse ne kadar ilim ve irfana sahip, kâinattaki olayları bilir olsa da onun bu bilgileri Allah’ın bilgilerine göre pek az kalır. Hiçbir kimse, bütün ilâhî takdirleri, bütün mahlûkatın mahiyetlerini kuşatma derecesinde idrake muktedir olamaz. Hattâ bir Yüce Peygamber dahi, Cenab-ı Hak’kın kendisine vahiy yoluyla bildirmediği şeyleri kendi kendine bilip kuşatma derecesinde kavrıyamaz. Ruh meselesi bu cümledendir. Artık ümmetin fertleri için mütevazi olmayıp dagururluca bir vaziyet almak azıcık bilgilerine güvenmek nasıl doğru olabilir?.

“Lâfi dâvayı enaniyyet ne lâyık akıle”

“Herkesin âlemde bin mafevkı, bîn maduni var”

110. De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her kim Rabbi nin mânevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi amel işlesin ve Rabbi nin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin.

110. Ey Yüce Peygamber!.. Insanlara (de ki: Ben ancak sizin gibi bir insanım) ben de Cenab-ı Hak’kın bütün kelimelerini bilemem, olmayan bir şeyi icada, gaybı bildirmeye kâdir değilim, ben öyle bir iddiada bulunamam, Rabbim bana neyi bildirirse, neyi emreder ve yasaklarsa ben onları bilirim (bana) o Yüce Mabud tarafından (vahyolunuyor ki, sizin ilahınız) kendisine ibadetle mükellef bulunduğunuz Yaratıcınız (ancak bir ilahtır) onun hiçbir hususta ortak ve benzeri yoktur. İlahlık, mabudluk, yaratıcılık ancak ona mahsustur. (Artık her kim, rabbinin manevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise) Evet.. Herhangi bir kul, o Yüce Yaratıcısından korkar, ona isyandan kaçınır, onun rahmetini niyaz eder, onun manevî huzuruna ermek temennisinde bulunursa (iyi amel istesin) Allah rızasına uygun hareketlerde bulunsun (ve Rabbinin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin) tam bir ihlas ile kulluk vazifesini ifaya çalışsın. Ne o Yüce Yaratıcı ile beraber başkalarına da ibadette bulunarak öyle açık bir şirki istesin, ne de ona -buna gösteriş için riyakârca bir şekilde hareket ederek bir gizli şirki tercih eylemiş bulunsun. Bir kula lâzım olan şudur ki: Sırf Allah rızasını kazanmak için, O Yüce Yaratıcısına kulluk sunmak için. Ihlaslı bir şekilde ibadet ve itaate devam etsin ve bu cümleden olarak Kur’an’ı Kerim’in bütün böyle mübarek sûrelerini tam bir saygı ile okumaya devam eylesin. İşte insanlığın saadeti ancakbu sayede meydana gelir, müminlerin kalplerinde lâhûti bir nur bu vesile ile tecelli eder durur. Ve başarı Allah’tandır.