NİSA SURESİ

31. Eğer size yasaklanan şeylerin büyüklerinden kaçınırsanız sizden kabahatlerinizi kefâretlendiririz ve sizleri bir değerli mahalle girdiririz.

31. (Eğer) Ey mü’minler!. Siz (size yasaklanan şeylerin) kebâir denilen (büyüklerinden kaçınır) Allah Teâlâ’dan korkar, onun yasaklamasından dolayı o günahları işlemezseniz Allah Teâlâ (sizden) meydana gelip sağair adıyla anılan küçük (kabahatlerinizi kefâretlendirir) yapacağınız ibadetler günahlarınızın kefâretine vesile olur, bu sayede af edilirsiniz, günahlarınız örtülür, (ve sizleri bir değerli mahalle) yani cennete (girdirir) sizleri orada lûtf ve keremine nâil buyurur. Artık harekâtınızı ona göre tanzim ediniz…

§ Kebâir denilen günahlardan maksat, yapanlar hakkında Allah’ın kitabı ile veya peygamberin sünneti ile şiddetli tehdit bulunan yasak şeylerdir. Bunların haram oldukları böyle birer kesin delil ile sâbit bulunmuştur. Meselâ: Haksız yere adam öldürme, başkasının hukukuna tecâvüz, iffetli bir hatuna zinâ isnadı, yalan yere şâhitlik, yalan yere yemin ile başkasının hakkına müdahale, yetimlerin mallarını haksız yere yemek, içki içmek, zinâ, oğlancılık, kumar, faiz, cihattan kaçmak, namaz, oruç gibi farizeleri terk, rüşvet almak kebairden (büyük günahlardan) bulunmuşlardır. Binaenaleyh bunlardan son derece sakınmak gerekir. Sağair denilen günahları da kasden yapmayıp onlardan da kaçınmalıdır ki, onlara devam da insanı büyük günahlara sokmuş olabilir. Bütün hallerde Cenab’ı Hak’kın korumasına iltica ederiz.

32. Ve Allah Teâlâ’nın bazınıza diğer bazınız üzerine ihsan buyurmuş olduğu şeyi temenni etmeyiniz. Erkekler için kazançlarından bir nasip vardır: Kadınlar için de kazançlarından bir nasib vardır. Ve Allah Teâlâ’dan lütfunu isteyiniz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ her şeyi hakkıyla bilicidir.

32. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın miras ve diğer yollarla ihsan buyurmuş olduğu şeylere razı, çalışıp gayret etmeye devam ve akrabalık haklarını gözetir olmamızı bizlere emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mü’minler!, insanların mallarını haksız yere yemeyiniz, haksız yere adam öldürmeyiniz. (Ve Allah Teâlâ’nın bazınıza) sizden (diğer bazı) kimseler (üzerine) bir hikmet gereği (tercihan) fazla olarak lûtuf ve (ihsan buyurmuş olduğu şeyi) miras payını veya diğer elde etmiş oldukları kazançları veya makam ve mevkiyi (temenni etmeyiniz) hakkınıza razı olunuz, kısmetinize kanaat ediniz, başkalarına kıskançlık edip nimetlerinin yok olmasını, sizlere intikal etmesini temennide bulunmayınız. Böyle bir temenni. Allah’ın takdiri ne, ilâhî hikmete razı olmamayı gerektirir olacağından câiz olamaz. (Erkekler için kazançlarından) vazifelerinden, çalışma ve gayretlerinden ve sâhip oldukları kabiliyetlerinden dolayı (bir nasip vardır) ve onlar takdir edilmiş belirli bir hisseleri vardır (kadınlar için de bir nasip vardır) onlar da yeteneklerine, mevkilerine uygun birer hisseyi, birer nasibi, hak etmiş bulunmaktadırlar. (Ve Allah Teâlâ’dan fazlını) onun lutuf ve ikramını (isteyiniz) onun rahmet hazineleri sonsuzdur, birbirinizin mala ve servetine, makam ve mevkiine göz koymaktan ise Cenab’ı Hak’kın lûtuf ve ihsânına sığınınız, ondan meşru şeyler isteyiniz, meselâ: Hz. Peygamber’in bir hadisinde beyan olunduğu üzere bir kimsenin malını veya mevkiini taleb etmemelidir, yarabbi!. Eğer hakkımda hayırlı ise bana öyle bir mal, öyle bir mevki ihsan buyur diye duada bulunmalıdır, (şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şeyi hakkiyle bilicidir.) Bunun içindir ki, insanları hikmet gereği tabakalara ayırmış, bazılarını sâhip oldukları yetenek ve diğer özeiyikleri sebebiyle diğer bazıları üzerine üstün kılmıştır. Artık buna itiraza, buna haset etmeğe, bunun haksız yere yok olmasını temenni etmeğe kimsenin hakkı, yetkisi yoktur…

33. Ve hepsi için baba ve ananın ve yakın hısımlarının ve yeminlerinizin akdettiği kimselerin terekelerinden miras alır varisleri kıldık. Artık onlara nasiplerini veriniz. Şüphe yok ki: Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.

33. (Ve) erkek ve dişiden (hepsi için) herbirine mahsus (baba ve ananın ve) soy ve evlenme yoluyla (yakın hısımların ve yeminlerinizin) yani: Sağ ellerinizin veya yaptığınız andların (akdettıği) tayin eylediği (kimselerîn) yani: Koca ve eşlerin veya mevlelmüvalât denilen şahısların (terekelerinden) bdirli miktarlarda (mîras alır varisler kıldık) tayin ettik, her birinin sâhip olduğu miras ve istihkak bir fayda ve hikmet gereğidir, (artık onlara) o varislere, müstehiklere (terekelerinden hakları olan nasiblerini) hisselerini (veriniz) onu çok görmeyiniz, vermekten çekinmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ her şey üzerine hakkıyla şahittir.) sizin hal ve hareketinizi ve hak sahibi olanlara hisselerini verip vermediğinizi de görüp bilmektedir. Artık onun emirlerine muhalefeten korkunuz hakkıyla itaatte bulununuz ki, onun fazl ve keremine nâil olasınız.

§ Eymân, yeminin çoğuludur. Yemin ise sağ el mânâsına olduğu gibi and mânâsını da ifade eder. Muamelelerin ve musafahaların çoğu sağ el ile yapıldığı için bir kısım iktisadî, ictimâî muameleler sağ ele nisbet edilmektedir. Bununla beraber câhiliyet zamanında ve İslâm’ın başlangıcında bazı kimseler birbiriyle yemin ederek kanları, canlan, harp ve sulhta müşterek olmak üzere and içerler, birbirine varis olmaya söz verirlerdi. Daha sonra böyle bir teahhüt isSâmiyete göre hükümsüz kalmıştır.

§ Velâyı müvalât, nesebi bilinmeyen bir şahsın şartları çerçevesinde başka bir şahıs ile akdeylediği bir velâdan, bir hükmî akrabalıktan, bir dayanışma bağından ibarettir. Şöyle ki: Nesebi bilinmeyen veya dâri harpten dâri İslâm’a gelip isiâm dinini kabul eden bir şahıs bir müslümana veya bir zımmîye hitaben “Sen benim mevlâmsın, ben şayet bir cinâyet işlersem diyetini sen verirsin, ben ölünce de bana sen varis olursun” diyip o da kabul etse aralarında bir velâyimüvalât sözleşmesi yapılmış olur. Bu halde o şahısa mevlâyı esfel, bu velâyı kabul eden kimseye de mevlâyı âlâ denilir… İşte bu, bir mevlel müvalât meselesidir, bunun şer’î hikmeti de fertler arasında bir; bağ, bir dayanışma meydana getirmek gibi şeylerdir. Maamafih bu velâyı isteyen şahsın arap evlâdından olmaması lâzımdır. Çünki arapların arasında kabile ve aşiret teşkilâtı mevcut, bu suretle aralarında dayanışma yürürlükte olduğundan bu mevalât akdine ihtiyaç yoktur.

34. Erkekler kadınların üzerinde ziyade kaimdirler. Çünki Allah Teâlâ onların bazısını bazısı üzerine tafdil buyurmuştur. Ve mallarından harcamaktadırlar. İmdi salih kadınlar, itaatlidirler. Allah Teâlâ’nın koruması sayesinde gaybi koruyucudurlar. Serkeşliklerinden korktuğunuz kadınlara gelince onlara nasihat veriniz ve onları yataklarda yalnız bırakın ve onları dövünüz. Fakat size itaat ederlerse artık onların aleyhlerinde bir yol aramayınız, şüphe yok ki, Allah Teâlâ çok yücedir, çok büyüktür.

34. Bu mübârek âyetler, aile fertlerinin yetkilerini, vazifelerini gösteriyor, erkeklerin fazla mirasa nâil olmalarının hikmetini bildiriyor, gerektiğinde aralarını islah için birer hakem tayin edilmesini tavsiye ediyor, aile hayatının bir huzur ve mutluluk içinde devamının lüzumuna işâret buyuruyor. Şöyle ki: Erkeklerin miras paylarının fazla olması menfaat gereğidir. Aralarında yaratılıştan ve sonradan kazanılmış farklar vardır. Bu cümleden olarak (erkekler kadınların üzerlerinde ziyade kaimdirler) erkekler, kadınları korurlar, oların geçimlerini temine çalışırlar, onların âmirleri mevkiinde bulunurlar. Çünki Allah Teâlâ yaratılıştan (onların) erkekler ile kadınların (bazısını) erkeklerini (bazısı üzerine) kadınlara göre (üstün kılmıştır) şöyle ki: Erkekler amel ve itaatlar hususunda daha kuvvetlidirler, bunun içindir ki: Erkekler peygamberliğe, imamete, velâyete İslâm’ın emirlerini uygulamaya, ve her hususta şahitliğe ehil bulunmuşlardır, (ve) erkekler sonradan kazanılmış vasıflarla da üstündürler. Çünki onlar (mallarından harcamaktadırlar) eşlerinin mihirlerini verirler, nafakalarını temin ederler ve erkekler lüzum görüldükçe malariyle, canlariyle yurtlarına yardıma koşarlar, dân İslâm’ın şerefini, haysiyetini, korumaya çalışırlar, artık onların eşleri üzerinde bir velâyetleri, bir koruma hakları bulunmuş olmaz mı?. Maamafih kadınların da kendilerine mahsus bir fazilet yönü vardır. Onlarda kocalarının meşru emirlerine riâyet ederler, hanelerinin işleriyle meşgul olurlar, çocuklarını besleyip yetiştirmeğe çalışırlar. Artık her iki tarafta vazifelerini lâyıkı veçhile yapmağa gayret ederek birer fazilet örneği olmalı, Cenâb-ı Hak’kın sevabını kazanmalıdır. (İmdi) kadınların üzerindeki kıyamın ne şekilde cereyan edeceğine gelince onlardan (salih kadınlar, itaatlıdırlar) Allah Teâlâ’ya itaatlıdırlar, kocalarının haklarına da riâyet ederler. (Allah Teâlâ’nın) olan (hıfzı) koruması (sayesinde gaybı) namuslarını, mallarını, şereflerini, sırlarını (koruyucudurlar) bu gibi hususlara riâyet eder dururlar, (serkeşliklerinden) itaatsizliklerinden (korktuğunuz kadınlara gelince) Ey bunların kocaları! Siz evvelâ (onlara nasihat verîniz) iyiye teşvik ve kötüye meyilden korkutmak suretiyle iyiliğini isteyerek öğütlerde bulununuz. (ve) bu öğüt ve nasihatınız yeterli olmazsa (onları yataklarda yalnız bırakın) onlar ile beraber bir yatakta yatmaktan geri durunuz, onlarla ilişkide bulunmayınız, belki bu hal, onları itaate sevkeder, (ve) maamafih bu da kâfi görülmeyince (onları) hafifçe, eziyet vermeyecek şekilde (döğünüz) böyle hafif bir ceza, bazı kadınlar üzerinde tesir yaparak onları itaate daha fazla sevkedici olabilir. Maamafih fazla döğmek câiz değildir. Bir hadisi şerifte: “Sizden biriniz kölesini döğercesine eşini döğerde sonra günün sonunda onu yatağına alır mı?” diye buyrulmuştur. Yani böyle bir hareket, muvafık değildir, (fakat) eşleriniz öyle bir muameleden sonra (size itaat ederlerse artık) kınamak gibi, eziyet vermek gibi bir şekilde (onların aleyhlerinde bir yol aramayınız) artık vaktiyle olan kötü hâli, olmamış gibi telâkki ediniz. Çünki günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibi olur. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok yücedir.) Ondan korkunuz Cenab’ı Hak şanının yüceliğine rağmen sizleri tövbe edince affediyor, artık siz eşlerinizi size itaat ettikleri takdirde affetmeli değil misiniz?. Ve Cenâb-ı Hak, (çok büyüktür) kimseye zulum etmez ve kimsenin hakkını eksik vermez. Böyle büyüklüğü ile beraber tövbeleri kabul, kusurları affediyor. Artık siz de Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanın aksi takdirde onun azamet ve büyüklüğünün ceza pençesinden yakalarınızı kurtaramazsınız.

35. Ve eğer aralarının açılmasından korkarsanız o zaman bir hakem onun akrabasından, bir hakem de bunun akrabasından gönderiniz. Bunlar barıştırmak isterlerse Allah Teâlâ aralarında muvaffakiyet meydana getirir. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ hakkıyla bilicidir ve tamamen haberdardır.

35. (Ve) Ey hâkimler!. Koca ile kandan biri veya her ikisi size müracaat edip halleri sizce şüpheli bulunursa ve (eğer arlarının açılmasından) geçimsizlikte devam etmelerinden (korkarsanız) onların bu hallerini anlar veya zannedeseniz (o zaman bir hakem onun) kocanın (akrabasından) ve bir hakem de (bunun) karının (akrabasından) onların aralarını düzeltmeleri için kendilerine (gönderiniz) onların durumlarına, hallerinin düzeltilmesini yakınları daha iyi bilir, buna selâhiyetli bulunabilir. Müstehab olan budur. Yoksa onların hallerini bilen, iyilik sever yabancılar da hakem tayin edilebilir, (bunlar) Bu hakemler (barıştırmak isterlerse) koca ile karısını barıştırmak niyetinde bulunurlarsa, niyetleri sahih, kalpleri Allah rızası için hayır sever olursa (Allah Teâlâ aralarında) koca ile eşi arasında (muvaffakiyet meydana getirir) arlarındaki geçimsizlik yok olur, yeniden güzelce bir muhabbete muvaffak olurlar. Diğer bir yoruma göre de eğer koca ile karı aralarında barış ve muhabbetin geri gelmesini isterlerse Allah Teâlâ onların aralarına sevgi ve birlik ihsan eder, aralarındaki nefret ve mutsuzluğu giderir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla bilicidir.) Her şeye ve herkesin içindekini tamamen bilicidir, (ve tamamen haberdardır.) Zâhir ve batılı tam mânâsıyla bilir, uyuşmazlığın nasıl kalkacağını, barışın nasıl vücude geleceğini de pek mükemmel bilir, Buna inanmışızdır.

§ Nüşuz, luğatte yükseklik ve tümseklik demektir. Istılahta: Kadının kocasına karşı kafa tutması, isyankârca bir harekette bulunmasıdır. Kocasının yanında bulunmayı terk eylemesi gibi şeylerdir. Kendisinde bu durum bulunan karıya “naşize” denilir.

§ Hakem, iki hasının birbirine karşı olan iki kimsenin aralarındaki ihtilâf ve iddiayı çözmek ve ayırmak için hâkim kabul edilen kimsedir. Bu ya iki tarafın seçmesi ile veya resmî hâkim tarafından tayin edilir. Hakemler, birer vekil hükmündedirler. Hanefî mezhebine ve diğerlerine göre hakemler, eşleri ayırmak üzere hüküm veremezler, buna selâhiyetleri yoktur. Meğer ki, koca onlara kendilerini ayırmaya izin vermiş olsun. Fakat malikilere göre hakemlerin ayırmaya selâhiyetleri vardır. Bu hususa dâir Hukuku , İslâmiye Kâmusuna müracaat!.. Hakem tayinindeki başlıca hikmet ve fayda, aile hayatının devamına yardım etmek, aile arasında insanlık icabı yüz gösteren kötü halleri gidermeğe çalışmak, iki tarafı aydınlatarak ve ikaz ederek tekrar birlikte ve mutlu olarak yaşamalarını temine hizmet eylemektir.

36. Ve Allah Teâlâ’ya ibadet ediniz ve ona hiçbir şeyi ortak koşmayınız. Ve anaya, babaya iyilik ediniz. Ve akrabalara ve yetimlere ve yoksullara ve yakın komşuya ve uzak komşuya ve yanınızdaki arkadaşa ve yolcu olana ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna da iyilik ediniz şüphe yok ki, Allah Teâlâ kendini beğenen, böbürlenip duranları sevmez.

36. Bu âyeti kerime bizlere en mühim onbir vazîfemizi, en güzel ahlâkî esasları emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!, İslâm dininin sizlere teklif ettiği şeylere riayetkâr olunuz, (ve) bilhassa:

(1) (Allah Teâlâ’ya ibadet ediniz) onu tevhide, Ona itaata, namaz, oruç gibi ibadetlere devam ediniz.

(2) (Ve ona hiçbirşeyi ortak koşmayınız) Cenâb-ı Hak’ka açıktan ve gizli olarak hiçbirşeyi ortak koşmayın ve benzer tanımayın, ondan başkasına yaratıcılık, mâbudluk isnadında bulurumayınız.

(3) (Ve anaya, babaya iyilik ediniz) onların haklarına riâyet, kendilerine yardım ve hürmet eyleyiniz, onlara duada, teşekkürde bulununuz.

(4) (Ve akrabaya) kardeşler, amcalar, dayılar gibi yakınınız olan kimseye de iyilikte bulunun, onlarla güzel konuşup görüşünüz.

(5) (Yetimlere) babalarını kaybetmiş, yardıma muhtaç bulunmuş çocuklara da elden gelen yardımı esirgemeyiniz.

(6) (Ve yoksullara) fakirlere, hiç malları olmayanlara, çalışıp kazanmadan mahrum bulunanlara da ihsanda bulununuz onların hallerine merhamet ediniz.

(7) (Ve yakın komşuya) size soy veya civar itibariyle yakın olan komşuya da iyilikte bulununuz, onlar ile vakit vakit görüşmek kabildir. Aralarında muhabbet ve dayanışmanın vücudu pek faideli olduğundan birbirine lâzım gelen yardım ve ihsanda bulunmaları bir ictimâî gayedir.

(8) (Ve uzak komşuya) da iyilik ediniz. Soy veya civar itibariyle uzak bulunsalar da komşuluk ve akrabalık itibariyle de aralarında bir bağ bulunduğundan buna muhalefetten kaçınmalıdır, buna aykırı bir tavır takınmaları, birbirinden kaçınmaları uygun olamaz. Bütün bu komşular, birbirine mânen bağlıdırlar, bunlar içlerinden fakir olanlara nakit olarak, bedenen yardım etmelidirler, birbirinin sevincine kederine ortak olmalıdırlar, birbirini tebrikte, tazimde bulunmalıdırlar.

(9) (Ve yanınızdaki arkadaş) beraber yolculuk yaptığınız kimseye ve beraber ticarette, sanatta veya tahsilinde bulunduğunuz zata veya eşiniz olan kadına da veya mabet gibi bir mecliste beraber bulunmakta olduğunuz bir din kardeşinize de iyilik ediniz, ona da ihsanda, güzel amellerde bulununuz, bu da bir insanî görevdir.

(10) (Ve yolcu olana) yurdundan ayrılmış bulunana, misafir sayılana da yardım ediniz. Bu gibi kimseler, çok kere yardıma muhtaç bulunurlar. Bunlara yardım etmek, insanlık icabıdır. İslâmiyetin müslümanlara vermiş olduğu bir ahlâk terbiyesi sayesindedir ki, İslâm diyarında vaktiyle birçok misafirhaneler tesis edilmiş, birçok yerlerde yolculara yerler gösterilerek maişetler! temin edilmekte bulunmuştur.

(11) (Ve sağ ellerinizin sâhip olduğuna) kölelerinize, câriyelerinize ve diğer sâhip olduğunuz hayvanata güzelce muamelede bulununuz, onlara takatlarının üstündeki işleri gördürmeyiniz, nafakalarını, elbiselerini temin ediniz, kendileriyle güzelce geçininiz, İslâm ahlâkı bunu icabetmektedir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ, kendini beğenen) akrabalarına, komşularına ve diğer insanlara karşı kibr ve büyüklük taslayan şahsı ve (böbürlenip duranı) başkalarına karşı övünmede, övüngenlikte bulunup duran şahsı (sevmez) onun bu haline razı olmaz. Öyle bir şahıs Allah’ın lütfuna lâyık olamaz.

“Kibriyâ-ü azamet hak’ka yarar”

“Kul olanda bu sıfatlar ne arar”

37. Onlar ki, cimrilikte bulunurlar ve insanlara cimrilik ile emrederler ve Allah Teâlâ’nın kendilerine lütfundan olarak vermiş olduğu şeyi gizlerler. Artık onlar her türlü kınamaya lâyıktırlar ve biz kâfirler için hakeret verici bir azab hazırlamışızdır.

37. Bu âyeti kerime, Allah’ın emrine muhalefet edip iyilik ve Allah yolunda harcamaktan kaçınan, cimrilik yaparak Allah’ın nimetini inkâra cür’et eden şahısların verilmiş halini şöylece bildirmektedir. (Onlar ki, cimrilikte bulunurlar) mallarını icâbeden yerlere sarfetmezler, bilgileri bakımından da cömertlik göstermezler, mümkün olduğu halde insanları aydınlatmak ve irşada çalışmaktan kaçarlar. (ve insanlara cimrilik ile emrederler) başkalarını da cimriliğe şevke, insanlığa hizmetten alıkomaya çalışırlar, (ve Allah Teâlâ’nın kendilerine lütfundan olarak vermiş) lûtuf ve ihsanda bulunmuş (olduğu şeyi) de (gizlerler) mallarını, servetlerini, bilgilerini göstermezler, nimeti inkâr ederler, İslâm dinine mümkün olduğu kadar hikmetten çekinirler. Artık öyle kimseler her türlü kınanmaya, azaba lâyık bulunmuş olmazlar mı?. İşte Cenâb-ı Hak buyuruyor ki: (ve biz kâfirler için) Allah Teâlâ’yı inkâr, ona ortaklar isnat edenler için veya onun verdiği nimetleri inkâr eyleyenler için (hakâret verici) hor ve hakir kılıcı, zillete düşürücü olacak (bir azab hazırlamışızdır.) binaenaleyh insanlar, bu elem verici azabı düşünmeli, bunu gerektirecek olan gayrimeşru, inkârcı hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Buhl, hisset: Cimrilki, tam’akârlık, ihsanı engellemektir. Bu bir ruhî melekedir ki, malını lâyık olan yere sarfetmekten insanı engeller. Şer’an buhl, verilmesi vacip olan şeyi engelleyen bir haleti ruhiyedir. Ragıpı İsfehani diyor ki: Buhl, bir nankörlük tabiatıdır. Nankörlük ise küfrün başlangıcıdır. Şair Vehibi de şöyle diyor: “Buhl ile olduğu içip pek merdut” “Girmedi mushafa namı Nemrud”

§ Rivayete göre bu âyeti kerime, ensarı kirama fakir olursunuz diye mallarını harcamamalarını tavsiye eden ve Rasûlü Ekrem’in vasıflarını kendi kitaplarında görmüş oldukları halde onu itiraf etmeyip gizleyen bir kısım Yahudiler ve emsali haklarında nâzil olmuştur.

38. Ve o kimseler ki, mallarını insanlara gösteriş için sarfederler ve Allah Teâlâ’ya ve âhiret (gününe imân etmezler. Allah Teâlâ onları da sevmez Ve her kime ki şeytan arkadaş olursa artık o ne fena bir arkadaştır.

38. Bu mübârek âyetler, gösteriş için yapılıp da güzel bir inanca dayanmayan harcamaların dinî, ahlâkî bir kıymeti olmadığını bildirmektedir. Ve en kolay bir kulluk vazifesi olan imandan ve hak rızası için harcamadan dolayı mükelleflerinin zarara uğramayıp bilâkis mükâfatlara nâil olacaklarına şöylece işâret buyurmaktadır, (o kimseler ki,) o münâfık veya müşrik olan şahıslar ki, (mallarını) Allah rızası için değil, sadece (insanlara gösteriş için) kuru bir şöhret kazanmak için (sarfederler) manevî bir mükâfat beklemezler, öyle bir mükâfata inanmazlar (ve Allah Teâlâ’ya) onun varlığına, birliğine, yaratıcılığına inanmazlar (ve âhiret gününe) de (imân etmezler) bir ebedî mükâfat ve ceza âleminin varlığını bilip tasdik eylemezler ki, mallarını Allah rızasını taleb, sevaba kavuşmayı ümit edererk harcamada bulunsunlar. İşte Allah Teâlâ onları da sevmez, onlar için de âhiret azabı vardır. Onları yoldaşları şeytandır, (ve her kime ki, şeytan arkadaşı olursa) her kimin ki yoldaşı iblis ve onun yardımcısı bulunursa (artık o ne fena bir arkadaştır.) arkadaş olduğu kimseyi aldatır, pek fena bir yola götürür, cennetten uzaklaştırır, cehenneme sevkeder durur.

39. Ne olurdu onlara? Eğer Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etselerdi ve Allah Teâlâ’nın kendilerini rızıklandırmış olduğu şeylerden infakta bulunsalar idi. Ve Allah Teâlâ onları hakkıyla bilicidir.

39. (Ne olurdu onlara?.) o şeytana uyan, imândan mahrum kalan, gayrimeşru hallerde bulunan kimselere ne zarar ve ziyan meydana gelirdi?, (eğer Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe imân etselerdi) bütün kâinat Cenâb-ı Hak’kın varlığına dalâlet edip dururken o Yüce yaratıcının varlığını anlamak çetin birşey midir?. O hikmet sahibi Yaratıcının milyonlarca kudret eserleri gözler önünde parlayıp dururken onun kudretiyle bir âhiret âleminin varlığı da nasıl inkâr edilebilir? Artık o gafiller bunları tasdik etselerdi (ve Allah Teâlâ’nın kendileri merzuk buyurmuş olduğu) mallardan, nimetlerden bir kısmını gösteriş için değil, sırf Allah rızası için (harcamada bulunsalardı) ne kaybetmiş olurlardı?. Bilâkis kendilerini Allah’ın azabından kurtarmış, nice mükâfatlara nâil olmuş olurlardı. (Ve Allah Teâlâ onları) o riyakârca, inkâr edercesine münâfıkça hareket edenleri (hakkıyla bilicidir.) onların içinde olanları bilicidir, onların riyakâr olduklarını, gayrimeşru maksatlarını da tamamiyle bilmektedir. Eğer onlar tevbe edip af dileyerek hakka dönseler Yüce Allah onu da bilir, mükâfatını verir. Evet… Cenâb-ı Hak, her şeyin dış görünüşünü de içini de bilir. Hiçbirşey onun ilminden hariç olamaz. Artık herkes ona göre hareketini tanzim ederek Cenâb-ı Hak’ka sığınmalıdır, onun rızasına muhalif hareketlerden kaçınmalıdır. Bundan başka selâmet ve saadet çaresi yoktur.

40. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ zerre kadar zulüm etmez. Ve eğer bir iyilik olursa onu kat kat arttırır ve kendi tarafından büyük bir mükâfat da verir.

40. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın zulum etmekten uzak olduğunu ve iyiliklerin sevabını kat kat arttıracağını beyan ile insanları ibadet ve itaata teşvik etmektedir. Ve insanlığa ait bütün hayalî durumların birer mükemmel şahitlikte isbat edileceğini, küfür ve isyan ehlinin de ne kadar pişmanlıklarda bulunacaklarını şöylece beyan buyurmaktadır: (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) şanı yüce bir âdildir. Bütün emirleri ve yasakları birer adalet ve hikmet gereğidir. O kerem sahibi Yaratıcısı yaratıkları hakkında (zerre kadar) en ufacık bir miktar bile (zulum etmez) kimsenin lâyık olduğu sevap ve mükâfatı eksik vermez ve kimsenin hakkında lâyık olduğu azabı artırmaz. (ve) bilâkis (eğer) zerre kadar (bir iyilik olursa onu) o iyiliğin sevabını (kat kat arttırır) onun sevabının miktarını on kattân binlerce kata kadar artırır. (ve kendi tarafından) Yüce katında bir iyilik karşılığında olmaksızın bir lûtuf ve ikram yoluyla (büyük bir mükâfat da verir) pek büyük bağışlarda bulunur, dilediği kulunu bir nice ruhanî, ebedî saadetlere mazhar buyurur. Bunların miktarını tayin bizler için mümkün değildir. Bununla beraber bu nimetler, bu mükâfatlar, ebedidir, sonsuzdur, bir süre ile kayıtlı değildir. Nasıl ki âhiret hayatla da sonsuzdur, yok olması mümkün değildir.

§ Miskal kelimesi, burada vezin ve miktar mânâsınadır. Zerreden maksat da pek küçük şey demektir. Zerre kelimesi lûgatta pek ufak bir parça, ufacık karınca, karıncanın yumurtası, güneşin ışını içinde görünen ufacık toz mânâsınadır.

41. Nasıl olacak! Her ümmetten bir şahit getireceğimiz, senî de onların üzerine bir şahit getireceğimiz zaman?.

41. (Nasıl olacak) o kâfirlerin, o münafıkların, o din düşmanlarının hâli?. Kıyamet gününde (her ümmetten bir şahit getireceğimiz) zaman ki, onların aleyhlerinde şahitlikte bulunacaklardır. Bu şahitler ise onlara vaktiyle gönderilmiş olan Peygamberlerdir, (seni de) ya Muhammed!. Aleyhisselâm (onların) o şahit olan zatların veya mü’minlerin veya bütün insanların (üzerine bir şahit getireceğimiz zaman) yani: Ey son peygamber! Seni geçmiş peygamberlerin doğmluğuna, onların ümmetlerine Allah’ın hükümlerini tebliğ eylemiş olduklarına dâir şahit tayin edeceğim zaman, ve diğer insanlar hakkında da fiil ve harekâtlarına dâir şahitlikte bulunacağın zaman o azaba uğrayacak kimselerin halleri ne olacak?. Bunu düşünmeli değil midirler?.

42. Kâfir olanları ve Peygambere isyan etmiş bulunanlar o gün: Keşke yerin dibine batırılmış olsalardı diye arzuda bulunacaklardır. Ve Allah Teâlâ’ya hiçbir sözü saklayamayacaklardır.

42. (Kâfir olanlar) Allah’ı, inkâr edenler, İslâmiyeti kabul etmeyenler (ve peygambere isyan etmiş) onun emirlerine, yasaklarına muhalefet eylemiş (bulunanlar o gün) o kıyamet günü, o aleyhlerinde şahitlikler vuku bulunacağı zaman, imkânsızları temennide bulunacaklar (keşke yerin dibine sökülmüş) kabirlere gömülmüş, üzerlerine topraklar örtülmüş veya hiç kabirlerinden diriltilip çıkarılmamış veyahut asla yaratılmayıp toprak halinde bulunmuş (olsalardı diye arzuda bulunacaklardır) bunların bu boş düşüncelerini, temennilerini Cenâb-ı Hak bilir, (ve Allah Teâlâ’ya) karşı (hiçbir sözü s aklay anlayacaklardır.) onların hiçbir sözü, hiçbir emeli Cenab’ı Hak’ka gizli kalamaz. Onların bütün vücutlarının parçaları bile onların aleyhine şahitlikte bulunacakdır.

§ Bu âyeti kerimede küfrün üzerine isyanın atf edilmesi, dalâlet ediliyor ki, kâfirler, küfürlerinden dolayı azaba uğrayacakları gibi Peygambere isyan edip bir kısım: Firuattan olan amelleri terketmiş olmalarından dolayı da azaba uğrayacaklardır. Bu halde onlar bu fürui amal ile de bir hikmete binaen mükellef bulunmuşlardır ki, bunları yapmamaktan dolayı da ayrıca mesul olur ve cezaya çarptırılırlar.

43. Ey mü’minler! Siz sarhoşlar olduğunuz halde ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar ve cünüp olduğunuz halde de yolcu olmak müstesnâ gusul edinceye kadar namaza yaklaşmayınız. Ve eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız veya sizden biri ayakyolundan gelir de veya siz kadınlara dokunur da su bulamzsanız o zaman temiz bir toprak ile teyemmüm ediniz. Yüzlerinize ve ellerinize mesheyleyiniz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ affedici ve yargılayıcıdır.

43. Bu âyeti kerime, namaza mâni olan halleri ve namaz için pak ve temiz olmaya riâyetin yollarını ve teyemmümün mahiyetini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey mü’minler!. Siz) şarap ve diğer sarhoş edici şeylerden biriyle (sarhoşlar olduğunuz halde) namaza yaklaşmayınız, namaza kalkmayınız veya namaz için mescitlere gitmeyiniz, (ne söyleyeceğinizi bileceğiniz ana kadar) kendinizi namaza sevketmeyiniz. Çünki bu halde kulluk vazifesi tam bir şuur ile ifa edilmiş olamazlar. Ve kıraat fârizesi lâyıkiyle ifa edilemez, namaz esnasında kötü durumlar meydana gelebilir, (ve cünüp olduğunuz) rüyada iken ihtilâm olduğunuz veya el ile mastürbasyonda bulunduğunuz veya eşlerinizle cinsel ilişkide bulunduğunuz (halde de) namaza yaklaşmayınız, bu haramdır, (yolcu olmak müstesnâ) Yolculuk halinde suyun bulunmamasına veya zorlukta temin edilebileceğine göre gusul vazifesi, ertelenir, teyemmüm ile yetinilir, Yolcu değilseniz (gusul edinceye kadar) bütün vücudunuzu usulü dairesinde su ile yıkayıncaya kadar (namaza yaklaşmayınız) böyle bir gusul bulunmayınca namaz kılmak câiz olmaz, (ve) Ey mü’minler!, (eğer siz hasta veya sefer halinde olursanız) hastalığınızdan veya yolculuğunuzdan dolayı suyu bulup kullanmaya muktedir bulunmazsanız (veya sizden biri ayakyolundan) küçük veya büyük abdest bozma gibi bir olayı müteakip (gelir de veya siz) eşleriniz olan (kadınlara dokunur) onlarla cinsel ilişkide bulunur (da) gusullerinize yetecek (su bulamazsanız) mazeretli sayılırsınız (o zaman temiz bir toprak ile) pak bir yer parçası ile, bir kaya ile onlara ellerinizi sürmek suretiyle (teyemmüm ediniz.) Şöyle ki: Teyemmüme niyet ederek iki ellerinizi temiz toprak cinsinden birşeye iki defa sürerek (yüzlerinize ve) dirseklerinize kadar (ellerinize mesheyleyiniz) bu azaları böyle iki defa el sürüp sıgayınız (şüphe yok ki. Allah Teâlâ) Hata edenleri (affedici ve) günahkarları (yarlığayıcı) günahlarını örtücü ve yok edici (dir) bunun içindir ki, müslümanlara bu kadar kolaylık bahşetmiştir. Teyemmüm: Bu müslümanlara mahsus bir ilâhî izindir.

§ Rivayete göre İslâm’ın başlangıcında sarhoş edici şeyler daha yasaklanmamıştı. Abdurrahman İbni Avf hazretleri bir gün yemek ve şarap hazırlayarak eshabı kiramdan bazısını evine davet etmişti. Bunlar yiyip içtikten sonra yatsı namazı vakti gelmişti, içlerinden bir zatı imamlığa geçirip namaza başladılar. O zat, sarhoşluk tesiriyle: = taptığınız şeylere tapmam. Kâfirun sûresî 109/2) âyet i kerimesini = taptığınız şeylere tapanın) okuyarak Allah’ın beyanına aykırı bir okuyuşla bulundu. Bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, daha sarhoşluk hâli gitmeden namaza başlanılması yasaklanmıştı. Daha sonra da bütün sarhoş edici şeylerin kullanılması Mâide sûresindeki bir âyeti kerime ile kesin olarak haram kılınmış ve yasaklanmıştır.

§ Teyemmüm, lûgatte kastetmek mânâsınadır. Şer an su bulunmadığı veya bulunduğu halde kullanılmasına kudret bulunmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden birşey ile abdestsizliği gidermek maksadiyle yapılan bir muameledir. Şöyle ki: Teyemmüm yapması lâzım gelen bir kimse, iki elini toprak cinsinden bir yere bir kere vurup onunla yüzünü mesheder, sonra iki elini bir daha vurup bununla da dirseklerine kadar iki elini mesheyler. Bu teyemmüm ameliyesi, ya abdestsizliği gidermek veya namaz kılmak veya taharetsiz sahih olmayan diğer bir ibadette bulunmak niyetiyle yapılmak lâzımdır. Binaenaleyh teyemmümün farzları, bir niyet ile iki meshten ibaret bulunmaktadır. Teyemmümü meşru kılan özür, suyun bulunmamasıdır. Veya suyu kullanmaya hakikaten veya hükmen kudret bulunmamış olmasıdır. Bir kimsenin bulunduğu yerden en az bir mil, yani Dört bin adım uzakta bulunan bir su, hakikaten yok demektir. Su bulunduğu halde bunun kullanılması takdirinde hastalanmaktan veya hastalığın artmasından veya uzamasından bir tecrübeye veya müslüman, yetkili bir tabibin beyanına binaen korkulursa su hükmen bulunmamış sayılır. Teyemmüm, temiz olan toprak ile yapılacağı gibi yer cinsinden olan şeyler temiz kum ile, alçı ile, horasan ile, mermer gibi madenî şeyler ile, kiremit, tuğla, ve yakut, zümrüt, mercan ile de yapılabilir. Kurumadıkça çamur ile yapılamaz. Teyemmüm, hicreti nebeviyenin beşinci senesinde meşru olmuştur. O sene Beni Mustelak gazvesinde Rasûlü Ekrem ile beraberindeki mücahitler susuz bir yerde gecelemişlerdi. Sabah namazını kılmak için abdest alacak suları bulunmuyordu. Sabaha yakın teyemmümün meşruiyeti hakkındaki bu âyeti kerime nâzil olmuş, eshabı kiram çok sevinmişler, teyemmüm yaparak namazlarını kılmışlardır.

44. Kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları görmedin mi? Sapıklığı satın alıyorlar ve sizin de yolu sapıtmanızı istiyorlar.

44. Bu mübârek âyetler, bir takım din düşmanlarının feci, kötülük ister hallerini bildirmektedir. Ve onların hallerini Cenâb-ı Hak’kın tamamiyle bilir olduğunu ve ehli İman için koruyucu ve yardımcı olmağa Hak Teâlâ’nın kâfi bulunduğunu müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey dost ile düşmanı, hak ile bâtılı görüp ayırd etmek kabiliyetinde bulunan herhangi bir mü’min!, (kendilerine kitaptan) Tevrat’tan (bir nasib) bir miktar bilgi (verilmiş olanları) Yahudilerden bir taifeyi (görmedin mi?.) onların hallerine bakıp ne mahiyette kimseler olduklarını anlamadın mı? Onları anlamamak kabil mi?. Onların cahilce, düşmanca halleri açıktır. Onlar dalâleti (sapıklığı) hidâyet karşılığında (satın alıyorlar) kitaplarında gördükleri bir takım hakikatları, özet olarak, Son Peygamber Hazretlerinin vasıflarına ait âyetleri bırakıyorlar da inkâr vadisine sapıyorlar. (ve sizin de) Ey müslümanlar!, (yolu) hakka kavuşturucu olan müstakim yolu, İslâmiyet yolunu terkederek (sapıtmanızı) İslâmiyet’ten mahrum kalmanızı (istiyorlar) sizin hakkınızda bu kadar kötülük istiyorlar. Artık siz bu gibi düşmanlarınızı bilmeli, aldatmalarından sakınmalı değil misiniz?

45. Ve Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı daha çok bilicidir. Ve Allah Teâlâ bir velî olarak kâfidir. Ve Allah Teâlâ bir yardımcı olarak da kâfidir.

45. (Ve) Ey mü’minler!. Şunu da biliniz ki, (Allah Teâlâ sizin düşmanlarınızı) sizden ve herkesten (daha ziyade bilicidir.) Bu cümleden olarak o sizi hak yoldan sapıtmak isteyen düşmanlarınızın bütün hâl ve durumunu davranışlarının kötülüğünü hakkıyla bilicidir, (ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ) sizin için bütün işlerinizde bir koruyucu bir muhafaza edici, bir yardımcı (bir veli olarak kâfidir) daima ona sığınınız. (Ve Allah Teâlâ) sizin için her alanda, her menfaate (bir yardımcı) bir destekçi (olarak da kâfidir) artık daima ondan yardım ve muvaffakiyet niyaz eyleyiniz. O Yüce Yaratıcı, sizleri o düşmanlarınızın bütün hile ve şerrinden korumaya fazlasıyla kâfidir. Buna inanmışızdır!..

§ Bu mübârek âyetler Yahudi âlimlerinden iki şahıs hakkında nâzil olmuştur. Bunlar Abdullah İbni Übey gibi münafıkların reisler vasıtası ile İslâmiyet’in yayılmasına mâni olmak isterlerdi. Cenâb-ı Hak, onları isteklerinde başarısız kılmış, İslâmiyet’i fevkalâde yayılmaya muvaffak kılmıştır.

46. O Yahudi olanlardan ki, kelimeleri yerlerinden değiştirirler ve dillerini eğerek ve dine dokunarak “işittik ve isyan ettik, işit, işitmez olası ve raina” derler. Ve eğer onlar işittik ve itaat ettik ve işit ve bizi gözet” deselerdi elbette onlar için hayırlı ve çok dürüst olurdu. Ve lâkin Allah Teâlâ onlara küfürleri sebebiyle lânet etmiştir. Artık pek az müstesnâ olmak üzere onlar iman etmezler.

46. Bu âyeti kerime, hidâyet karşılığında sapıklığı satın alan şahısların ne şekilde dalalette bulunduklarını açıklamaktadır. Şöyle ki: O düşmanlar, o sapıklığı satın alanlar, o müslümanları doğru yoldan sapıtmak isteyenler (o Yahudi olanlardan) bir topluluktur ki (kelimeleri) Tevrat’ta ve sairede olan beyanları ve bilhassa Hz. Peygamber’in vasıflarına ait âyetleri (yerlerinden değiştirirler) onların aksini söylerler, o kelimelerin yerlerine başka kelimeleri koyarlar veya o kelimeleri Allah’ın maksadına aykırı, yanlış bir şekilde tevile cür’et gösterirler, (ve) Peygamber meclisinde ve diğer yerlerde (dillerini eğerek) bükerek, yüz döndürerek (ve dine dokunarak) dine karşı alay ve eğlencede bulunarak, yerme ve kötülemeye cür’et ederek Rasûlü Ekrem’e karşı (işittik ve isyan ettik) derler. Böyle hasetlerini, düşmanlıklarını gösterirler ve tevriyeli bir söz olmak üzere de (işît, işitmez olası ve raina derler) yani Rasûlullah’a hitaben: Sen işit, kötü bir sözü işitmez olduğun halde ve bizleri gözet derler. Bu söz aynı zamanda “sen işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde olarak” Veya işit, sağır veya ölüm sebebiyle asla söz işitmez bir halde işit” gibi bir mânâyı da kapsamaktadır. “Raina” kelimesine gelince: Bu, “bizi gözet saygı göster” gibi bir mânâyı ifade eder. Resûlü Ekrem’e karşı böyle bir talepte bulunmak Esâsen ahlâka, âdabi muaşerete aykırıdır. Bununla beraber bu kelime: İbranî dilinde ahmak tabiri gibi bir sövme ve ihaneti de kapsamaktadır. Rasûlü Ekrem’e karşı böyle bir hitab ise en büyük bir alçaklık ve sapıklık alâmetidir. Bakara sûresindeki 104 üncü âyetin tefsirine bakınız, (ve eğer onlar) o terbiyeden, hakikatı görmekten mahrum topluluk (işittik ve itaat ettik ve işît ve bizi gözet deseler idi) böyle hitabetmeleri (elbette onlar için) öyle söyledikleri sözler gibi zararlı olmazdı. Bilâkis haklarında (hayırlı ve çok dürüst) adalete uygun (olurdu) ne yazık ki onlar böyle bir terbiyeden, yetenekten mahrum idiler, onun içindir ki, öyle demediler ve hayıra nâil olamadılar. (Ve lâkin Allah Teâlâ onlara küfürleri) dinsizlikleri, Hz. Peygambere karşı edepsizce cüretleri (sebebiyle lânet etmiştir) onları yardımsızlığa ve alçaklığa terk etmiştir. Onları hidayetten uzaklaştırmıştır. (artık) Bundan sonra (pek az müstesnâ olmak üzere) yani: İmân edilecek şeylerden yalnız şayanı kabul olmayacak pek az şeylere imân etmeleri veyahut içlerinde Abdullah İbni Selâm ve Keab gibi bazı zatların İslâmiyet’i kabul eylemeleri müstesnâ, (onlar) tamamen (imân etmezler) dinsizliklerinde, düşmanlıklarında devam eder dururlar. Sonunda bu kötü hareketlerinin cezasına kavuşurlar.

47. Ey kendilerine kitap verilmiş olanlar! Sizin beraberinizde bulunanı tasdik edici olarak indirmiş olduğumuza imân ediniz, biz bir takım yüzleri silip de enselerine çevirmemizden veya cumartesi adamlarına lânet ettiğimiz gibi onlara lânet etmemizden evvel. Ve Allah Teâlâ’nın emri vaki bulunmaktadır..

47. Bu âyeti kerime, ehli kitabı uyanmaya, İslâm dinini kabule dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: (ey kendilerine) Tevrat adındaki (kitap verilmiş olanlar) ey Yahudi cemaati, ey Yahud âlimleri (sizin beraberinizde) toplumunuzun arasında mevcut (bulunanı) Tevrat kitabını, aslı itibariyle bir ilâhî kitap olmak üzere (tasdik edici olarak) Cibril’i emin vasıtasiyle son peygambere indirmiş, vahy ve inzal buyurmuş (olduğumuza) Mucize Kur’an’ı Kerim’e (imân ediniz) onun da bir ilâhî kitap olduğunu tasdik ediniz. Öyle bir apaçık kitabı inkâr etmenin korkunç cezasını düşününüz. Kur’an’ı Kerim ki; dinin bütün esaslarını kapsayan, bütün peygamberleri tasdik edici, içindekilerin tümü ilme, ahlâka, hikmete uygun, bütün âyetleri birer edebî mucize bulunuyor. Artık onu nasıl inkâr edebiliyorsunuz?. İmdi o Kur’an’ı Kerim’i (biz bir takım yüzleri) inkârcıların yüzlerindeki göz, kulak, ağız, burun gibi azalarını hakikaten veya hükmen (silip de) mahvedip de (enselerine çevîrmemizden) evvel tasdik ediniz, (veya cumartesi adamlarına) yâni: “ile” ahalisinden olan ve cumartesi günü balık avlamak kendilerine yasak edildiği halde bu husustaki Allah’ın yasağına aykırı harekette bulunan bir kısım Yahudi taifesine (lânet ettiğimiz gibi) o cumartesi adamlarının suratlarını değiştirerek kendilerini maymun ve domuz şekline soktuğumuz gibi (onlara) o bir takım yüzlere (lânet etmemizden) onları da değiştirerek kendilerini maymunlara, domuzlara çevirmemizden (evvel) imân eyleyiniz ki, öyle felâketlerden kurtuluş bulabilesiniz. (ve) Şüphe yok ki (Allah Teâlâ’nın emri) kazası, takdir buyurduğu herhangi birşey (vaki) yerine gelir (bulunmaktadır) onun emrini bozacak, hükmünü reddedecek bir kuvvet yoktur. Artık imân etmediğiniz takdirde sizin hakkınızda da bu ilâhî tehdit her halde tehakkuk edecektir. Nitekim geçmiş milletler hakkında da Cenâb-ı Hak’kın ilâhî vaidi meydana gelmiştir.

§ Tams kelimesi, birşeyi izi kalmayacak bir halde mahv ve yok etmektir. Bunun mecazen mânâsı da bir kimseyi hidayetten dalâlete selâmetten felâkete döndürmektir. Bu hadisenin, bu ilâhî tehdidin bu âyetteki muhatablar hakkında ne şekilde meydana geleceği izaha muhtaçtır. Şöyle ki: Bu ilâhî tehdit herhalde kalıcıdır. Daha kıyamet kopmadan onların yüzlerinde böyle bir değişiklik meydana gelecektir. Veya bu ceza onlara kıyamet gününde tatbik edilecektir. Veya bu ceza, onlardan hiçbirinin imân etmemesi haline mahsustur. Onlardan bazıları imân ettiği için bu ceza, diğerlerinden kaldırılmıştır. Bu cezadan maksat, bazı zatlara göre de mânevî bir değişmedir, onların dalalette kalmalarıdır, kalp yüzlerinin hidâyeti görmekten mahrum olarak küfür ve taşkınlığa döndürülmeleridir. Bununla beraber bu ilâhî tehdit iki şekilde olur. Biri Tems, mesh şekli, diğeri lânete hedef olmak şekli. Haklarında böyle bir ilâhî tehdit bulunan şahıslar ise zaten lânete hedef olmuşlardır. Binaenaleyh, bu ilâhî tehdit tehakkuk etmiş demektir.

§ Peygamber efendimiz, Yahudilerin Abdullah İbni Surya, ve Keab bin Esed gibi âlimleriyle konuşmuş, Ey Yahudi cemaati!. Allah’tan korkunuz, müslüman olunuz, Allah hakkı için siz, benim kendinize tebliğ ettiğim şeyin hak olduğunu mutlaka bilirsiniz, diye buyurmuş, onlar ise biz bunu bilmiyoruz demiş, savuşup gitmişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bu mübârek âyeti işiten Abdullah İbni selâm, peygamber zamanında, Keabül Ehbar da Hz. Ömer’in hilâfeti zamanında İslâm şerefine nâil olmuşlardır. Bu iki zat Yahudi âlimlerinden bulunuyorlardı.

48. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ Yüce zatına ortak koşulmasını yarlığamaz. Onun ötesinde olanı da dilediği kimse için yarlığar ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa muhakkak pek büyük bir günah ile iftirada bulunmuş olur.

48. Bu âyeti kerime, Cenâb-ı Hak’kın yüce zatına ortak koşan, yani şirk ve küfr içinde ölen kimseleri asla affetmeyeceğini ve şirk ve küfrün dışındaki günahları işlemiş olanlardan ise dilediğini affedeceğini ve dilediğini bir müddet azaba uğratacağını şöylece göstermektedir. (Şüphe yok ki,) muhakkak bir hükmü ilâhîdir ki, (Allah Teâlâ Yüce zatın) kendisinin varlığına, birliğine, yaratıcılığına, mâbutluğuna, ezelî ve ebedî olduğuna ve dinî hükümlerine ait herhangi hususta (ortak koşulmasını) böyle küfr ve şirkte bulunulması en büyük bir cinâyet ve dalâlet olduğundan, (yarlıgamaz) sahibini af ve bağışa nâil buyurmaz. Bunların sâhipleri ebedî olarak cehennemde kalıp azap çekeceklerdir, (onun) böyle şirk ve küfrün (ötesinde olanı da) küçük ve büyük kabilinden olup küfrü gerektirmeyen herhangi günahı da kullarından (dilediği kimse için) tövbekâr olsun olmasın (yarlığar) affeder ve örter. Bu, bir ilâhî vaaddır ki, herhalde tehakkuk edecektir. (Ve her kim Allah Teâlâ’ya ortak koşarsa) Hak Tealâ Hazretlerini inkâr eder veya başka mâbutların, yaratıcıların da varlığına inanırsa veyahut Cenab’ı Hak’kın umuma yönelik dinî hükümlerini kabul etmeyip red ve inkâra cür’et gösterip küfre düşerse (muhakkak pek büyük bir günah ile) öyle bütün günahların üstünde olarak işlemiş olduğu bir inkâr ile, bir fikrî dalâlet ile Cenab’ı Hak’kın mukaddes zatına karşı sözlü olarak veya fiilen (iftirada bulunmuş olur) artık böyle bir dalâlet ve cinayetin cezası da ebedîdir, af ve bağışlanmaya lâyık değildir. Bu husustaki ilâhî tehdit de kat’î olduğundan artık onların haklarında af ve bağışlama asla düşünülemez.

§ Şirk lûgatte ortaklık, birlikte olmak demektir. Şerik de, ortak mânâsınadır ki, çoğulu: Şürekâdır. Şer’an şirk; küfr ve inkârdan -ki bundan Allah’a sığınırızCenab’ı Hak’ka ortak koşmaktan, Hak Tealâ’nın hâşâ benzeri ortağı var demekten ibarettir. Küfr de lûgatte örtmek, örtbas eylemekten, onun ilâhî nimetlerini, dinî hükümlerini, inkâra cür’et etmekten ibarettir. Küfür sıfatını taşıyana da “kâfir” denir. Çoğulu: Küffar, kefere ve kâfirdir. Küfran da örtmek, nimeti inkâr eylemek mânâsınadır. Meselâ: Cenab’ı Hak’ki inkâr eden veya ona ortak koşan kimse kâfir olacağı gibi ilâhî nimetleri örten ve inkâr eden, kısaca bütün insanlık için bir hidâyet rehberi olan Son Peygamber Hazretlerini ve ona nâzil olmuş olan Kur’an’ı Kerim’i inkâr eden herhangi bir şahıs da bu muazzam nimet ve lütfu örtbas etmiş nimete nankörlükte bulunmuş, olacağından kâfir, müşrik adını, vasfını hak etmiş olur.

Şirk, dört türlüdür.

Birincisi: Cenab’ı Hak’ka ilâhlıkta ortak koşmak suretiyle olur.

Ikincisi: Hak Teâlâ’ya varlığınız zorunlu olması bakımından ortak koşulması itibariyledir.

Üçüncüsü: Kâinatın yaratılması ve idare edilmesi bakımından ortak koşmak şeklinde olur.

Dördüncüsü de: Cenab’ı Hak’ka ibadet ve itaat hususunda başkalarını ortak koşmak suretiyle olur. Yalnız seneviyye denilen taife, Cenâb-ı Hak’ka ilâhlığı, varlığının zorunlu olması, ve kudret ve hikmeti itibariyle ortak koşmuşlardır. Çünki bunlar iki ilâhlığın varlığına inanırlar. Birisine “hayır yaratıcısı” derler. Diğerine de bir sefih mabuddur. Şerri vücuda getirir diye inanırlar. Birincisine: “yezdân” ikincisine de “ahremen” adını verirler ki, bu ikincisi iddialarına göre şeytandan ibarettir. Allah Teâlâ’ya ibadet ve kâinatı idare etmek bakımından ortak koşanlar ise pek çoktur. Yıldızlara tapanlar, yıldızları birer âlemi idare edici sananlar bu cümledendir. Bunların bir kısmı, bu yıldızları bu dünyanın birer idare edicisi sayar, onlara ibadet etmeği bir vecibe bilirler. Diğer bir kısmı ise Cenâb-ı Hak’ki tamamen inkâr eder, semalar! ve yıldızları birer varlığı zorunlu ve yok olması imkânsız varlık sayarlar. Bunlar: “Dehriyyun” denilen aşırı kâfirlerden bulunmaktadırlar. Diğer bir kısım kimseler de Allah Teâlâyı tasdik etmekle beraber putlara, heykellere veya kendi büyüklerine, meselâ bilginlere ve Hz. Mesihe ibadette bulunurlar puta tapanlar da bu cümledendir. Netice olarak: Cenab’ı Hak küfr ve şirk ehlini asla af f etmiyecektir. Bu, birçok âyetler ile sabittir. Küfr ve şirk, bir yoğun perdedir ki, imân nurunun kalbe ulaşmasına mâni olur. Küfr ve şirk, insanlık aklının düşebileceği en son noktadır. Bütün diğer rezaletler bundan doğar. Bu, bütün fertleri de cemaatı da mânen mahveyler. Bir kere düşünmeli!. Bir kimse ki, bu kâinatın genişlik ve büyüklüğünü görür, bir kimse ki, hiçbir zerrenin boş yere yaratılmamış olduğunu anlar, bununla beraber taşlara, heykellere veya kendisi gibi âciz fâni insanlara tapar durursa, bunları o muazzam kâinatın yaratıcısına ortak koşarsa artık onun mânen, ruhen ne dereceye kadar düşmüş olduğu görünmez mi? Hele insan şeklinde olup hayvanlardan bile aşağı bir yaratılışta olan o bir kısım inkarcılar ki; onlar bu muazam kâinatın Yüce Yaratıcısını büsbütün inkâr ediyorlar, hayalî bir tabiata tapınıyorlar, bütün varlıkların kendi kendine var olduğuna inanıyorlar. Artık bunların bu sonradan yaratılmış, fâni varlıkları birer yaratıcı tanımış, bu cihetle bunları bilmeksizin kâinatın yaratıcısına ortak koşmuş, ne kadar karanlık bir düşünce içinde kalmış odukları apaçık görülmüyor mu? Ya o diğer bir kısım insanlar ki, onlar görünüşte Cenâb-ı Hak’kın varlığına inanıyorlar, bununla beraber o Yüce Yaratıcıya mahsus olan yaratıcılık ve mabudiyet sıfatını yaratılmışlardan bazılarına da isnat ediyorlar, meselâ: Kendi âlim ve ruhbanlarını Allah’tan başka rab ediniyorlar. Hz. Mesihe rablık sıfatı isnat ediyor, Allah’ın oğlu diye tapıyorlar, bununla beraber de birçok ilâhî hükümleri bir kısım Yüce peygamberleri inkârda bulunuyorlar, özellikle binlerce deliller ile, mucizeler ile peygamberlik ve risaleti sabit olan son peygamberi ve ona nâzil olup bir ebedî mucize olan Kur’an’ı Kerim’in ilâhî bir kitap olduğunu tasdik etmiyorlar. Artık bu gibi kimseler de küfür ve şike düşmüş, ebedî şekilde ilâhî azabı haketmiş olmazlar mı?

Allah’ı bırakıp bilginlerini (hahamlarını), rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih’i rabler edindiler. Halbuki onlara ancak tek ilâha kulluk etmeleri emrolundu. Ondan başka Allah yoktur. O, bunların ortak koştukları şeyden uzaktır. (Tevbe, 9/31) âyeti kerimesi bunların da küfr ve şirke düşmüş olduklarını bildirmektedir. Sözün özü: Cenâb-ı Hak’ka sözle, fiilen hükmen ortak koşanlar, daha dünyada iken tövbe edip ve af dileyip inançlarını düzeltmedikçe ebedî azaba uğrayacaklardır. Hz. Ömer’den rivayet olduğuna göre

Ey kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. (Zümer, 39/53) âyeti kerimesi nâzil olunca: “Ya Rasûlüllah şirk ne olacak.” diye sormuşlar, onun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, şirkten, yani küfürden başka bir kısım günahların hakkında Allah’ın bağışlamasının tecelli edeceğini bildirmiştir. Diğer bir rivayete göre de bu mübârek âyet, Vahşi bini Harb ile arkadaşları hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Vahşi, Hz. Hamza’yı şehit etmiş. Mekke’i Mükerreme’ye dönünce pişman olmuş, arkadaşlariyle beraber Rasûlü Ekrem’e bir mektupla müracaat ederek: “biz müslüman olmak istiyoruz. Fakat biz müşrik bulunuyorduk, bir takım büyük günahları işledik, bunlar bizim isîâmiyetimizin kabulüne mâni olur mu?.” diye sormuşlar. Bunun üzerine:

Ancak tevbe ve imân edip iyi davranışta bulunanlar başkadır. (Furkan, 25/70) âyeti kerimesi nâzil olmuş, bunun üzerine Vahşi ile arkadaşları tekrar müracaat ederek: “biz imân edeceğiz, fakat salih amellerde devam edebileceğimize emin olamıyoruz.” demişler. Bunun üzerine de işbu kırk sekizinci âyeti kerime nâzil olmuş, şirk ve küfrün dışında günahları Cenab’ı Hak’kın dilediği kulları hakkında affedip örteceği beyan buyurulmuş, Vahşi ile arkadaşları da tevbe ve istiğfar edip İslâm şerefine nâil olmuşlardır.

49. Bakmadın mı o kimselere ki, nefislerini tezkiye eder dururlar. Belki Allah Teâlâ dilediğini tezkiye eder ve kıl kadar zulüm edilmezler.

49. Bu mübârek âyetler, ümmetin fertlerinden olup da kendilerini gerçeğe aykırı olarak temize çıkaranların bu hareketlerini kınamakta ve Allah’ın dini adına yalan yere söz söylemenin en açık bir günah olduğunu şöylece bildirmektedir. (Bakmadın mı o kimselere ki) o bir kısım kendini öven inkârcılara ki (nefislerini) gerçeğe aykırı olarak (tezkiye eder dururlar) yani: Kendilerinin fiilen ve sözlü olarak çirkin görülecek şeylerden uzak olduklarını iddia ederler, bu nekadar hayrete şayan bir cür’ettir. Kendilerindeki küfr ve taşkınlığı hiç görmüyorlar, onlar yalancıdırlar, inançlarındaki bâtıllık sebebiyle nefislerini temize çıkarmaya selâhiyetleri yoktur, (belki Allah Teâlâ) Bir fayda ve hikmete binaen kullarından (dilediğini tezkiye eder) mü’min, salih temize çıkarılmaya lâyık olan herhangi kulunu tezkiye buyurur, onun sözlü olarak ve fiilen kabahatlerden uzak olduğunu ezelî ilmiyle bilir, onun kadrini yüceltir, onu bir hikmet gereği olarak temize çıkarır. Nefislerini gerçeğe aykırı olarak temize çıkaranlar ise bu çirkin iddialarından dolayı azaba uğratılırlar (ve kıl kadar) yani en küçük bir çekirdek çizgisi kadar bile (zulüm edilmezler) belki kendi lâyık oldukları cezaya kavuşmuş olurlar. Nitekim tezkiyeye lâyık olan zatlar da lâyık oldukları mükâfatlarının eksiltilmesiyle zulüme uğramayacaklardır. Bilakis fazlasıyla mükâfata nâil olacaklardır.

50. Bak Allah Teâlâ’ya karşı nasıl yalan uyduruyorlar. Bu açık bir günah olmak için kâfidir.

50. Yüce Resûlüm! (Bak) hayretle bak, o kimselerin hallerine ki (Allah Teâlâ’ya karşı nasıl yalan uyduruyorlar?.) Kendilerine sâhip olmadıkları vasıfları isnat ediyorlar, kendilerini tezkiye ediyor, yani nefislerini övüyor ve sena ediyorlar, kendilerinin Allah katında makbul, Allah’ın rizasına nâil olduklarını iddia etmiş oluyorlar. Adeta onların küfrüne, isyanına Cenâb-ı Hak’kın razı olduğunu iddia etmek suretiyle Hak Teâlâ Hazretlerine karşı iftiraya cür’et gösteriyorlar. (Bu) hal, diğer günahlar ve kendilerini temize çıkarmak şöyle dursun, müstakillen (açık bir günah olmak için kâfidir) onların yalnız bu iddia ve iftiraları, onların en şiddetli azab ile cezalandırılmalarına sebep olmak için yeterlidir.

§ Rivayete göre bu mübârek âyetler, “Biz Allah’ın oğullarıyız ve dostlarıyız, bizden başkası cennete giremeyecektir” diyen ve gündüzün işledikleri günahların geceleyin ve geceleri işledikleri günahların da gündüzün affedilip örtüleceğini iddia eden bir kısım Yehudi ve Hıristiyan taifesi hakkında nâzil olmuştur. Bununla beraber gerçeğe uygun, iyi bir maksadla yapılmış olmayan herhangi bir tezkiye’i nefis de câiz değildir, yerilmiştir. Meselâ: Ümmetin fertlerinden bir insanın kendisini mânevî kusurlardan uzak, güzel amaler ile ve çok ibadet ve tekva ile vasıflanmış ve Allah katında mânevî yakınlığa kavuşmuş bulunmakla kendisini övmesi, medh etmesi, kendini temize çıkarmaktan ve övüngenlikten ibaret olacağı için câiz olamaz. Fakat Yüce peygamberlerin kendilerini tezkiye etmeleri, hakikata uygun, ümmetlerinin kendilerine itaat ve tabi olmalarını temin hikmetine dayandığı ve mazhar bulundukları korunmuşluk, ilâhî lütuflara karşı bir şükran vazifesini ifa maksadına dayanmış olduğundan, câizdir. Ve hikmet ve menfaat gereğidir.

51. Görmedin mi o kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş kimseleri ki, Cibt ve Tagut’a imân ediyorlar ve kâfirler için bunlar mü’minlerden daha doğru bir yoldadır deyiveriyorlar.

51. Bu mübârek âyetler, putlara, şeytanlara tapınan, kâfirleri mü’minlere tercih eden bir takım İslâm düşmanlarının ilâhî lânetine hedef olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (görmedin mi) Bilip anlamadın mı?, (o kendilerine kitabtan) Tevrat gibi bir ilâhî kitaptan veya okur yazarlıktan (bir nasip) bir miktar bilgi (verilmiş kimseleri ki) onlar şirke düşmüşler (Cibt ve Tagut’a) bu işimdeki iki puta veya Cibt adındaki bir put ile Tağût denilen şeytana (imân ediyorlar) onlara tapıyorlar, onlar için secdelere kapanıyorlar. Kitapdan nasipleri oldukları halde böyle cahilce müşrikce bir harekette bulunuyorlar, (ve) bu âdiliği yapan o kimseler (kâfirler için bunlar mü’minlerden) İslâm dinini kabul etmiş zatlardan (daha doğru bir yoldadırlar, deyiveriyorlar) ne acayip bir ruh haleti!.. Bütün ilâhî kitapları, bütün Yüce Peygamberleri tasdik eden, bütün güzel ahlâkı yaymaya çalışan müslümanlara öyle bir yüce zümreye karşı dinden mahrum, putlara tapmakla meşgul arap müşriklerini, öyle cahil bir taifeyi tercih etmek alçaklığında bulunuyorlar.

52. Onlar o kimselerdir ki, Onlara Allah Teâlâ lânet etmiştir ve her kime ki, Allah Teâlâ lânet ederse artık onun için bir yardımcı bulamazsın.

52. Artık (onlar) öyle küfrü imâna tercih eden, putlara, şeytanlara tapınan şahıslar (o kimselerdir ki, onlara Allah Teâlâ lânet etmiştir.) Onları Cenâbı Hak, öyle küfr ve isyanlarından dolayı rahmetten uzaklaştırmıştır, (ve her kime ki, Allah Teâlâ lânet ederse) Onun Allah’ın rahmetinden koğulması mukadder bulunursa (artık onun için) ebediyen (bir yardımcı) bir destekçi, bir imdad eden (bulamazsın) o ebedî olarak hüsrana mâruz kalır, bir selâmet alanına asla çıkamaz.

§ Rivayete göre Yahudilerden Huyey bini Ahtep ve Keb İbni Eşref ile beraber yetmiş kadar arkadaşları Uhud Yakasından sonra Mekke’i mükerreme’deki müşriklerin yanına gitmişler, müslümanların aleyhine bir sözleşme yapmak istemişler, fakat Mekke müşrikleri bunların hakkında şüpheye düşmüşler siz ehli kitapsınız, Muhammed -aleyhisselâm- da kitaba davet ediyor. O halde siz onun aleyhine olarak bizimle nasıl teşriki mesai edebilirsiniz?. Eğer siz bizim putlara secde ederseniz size o zaman inanırız demişler, o Yahudiler de Mekke müşriklerini tatmin için onların putlarına secde etmişler. Sonra Mekkeliler: Bizim dinimiz mi doğru, müslümanların dini mi doğru diye sormuşlar ve dinleri hakkında şöyle malûmat vermişler: “Biz Kâbe’nin valileriyiz, hacılara su veririz, misafirlere konuklukta bulunuruz, esirleri serbest bırakırız, akrabayı gözetiriz, Rabbimizin evini tamir ederiz. Muhammed -aleyhisselâm- ise yalnız bir Allah’a ibadet edilmesini istiyor, putlara ibadeti yasakılyor, ata ve ecdadımızın dinini terk etmemizi teklif eyliyor, aramıza ayrılık düşürmüş bulunuyor.” Bunun üzerine Keab da demiş ki: Vallahi sizin yolunuz Muhammed’in -Aleyhisselâmtakib ettiği yoldan daha doğrudur. İşte onlar böyle putperestler! ehli tevhide tercih etmiş, kendileri de o müşrikler gibi Cibt ve Tâğuta secde eylemişlerdi. Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuş, onların da müşrikler ile aynı düşüncede olduklarını göstermiştir.

53. Yoksa onlar için mülkten bir nasip mi var? O halde onlar in sanlara bir çekirdek bile vermezler.

53. Bu mübârek âyetlerde o bir takım İslâm düşmanlarının nekadar adi nekadar kıskanç, ve İslâmiyet’ten ne kadar nefret eder olduklarını bildiriyor. Bununla beraber içlerinden bazılarının da inançlarını düzelterek İslâm şerefine nâil olduklarına işâret buyuruyor. Şöyle ki: (Yoksa onlar için) o müslümanlığa karşı cephe alan Yahudiler için (mülkten) dünyevî saltanattan veya ilâhî mülkten (bir nasib mi var?.) neye güveniyorlar?. Hayır.. Onlar böyle birşeye sâhip değildirler. Diyelim ki sâhip oldular (o halde onlar insanlara) insanlardan hiçbirine Allah rızası için, insanlığa hizmet için (bir çekirdek) yani: En az, ehemmiyetsiz birşey (bile vermezler) onların tabiatlarındaki cimrilik ve haset böyle bir yardıma mânidir. Nitekim bir âyeti kerimede de şöyle buyurmuştur: “De ki, eğer siz Rabbimin rahmet hazinelerine mâlik olsaydınız o zaman yine harcanır korkusuyla onları kıstıkça kısardınız. Kimseye birşey vermezdiniz. (İsra, 17/100) Evet… Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler, başkalarının bir nimete nâil olmasını istemezler, kıskanırlar.

54. Yoksa onlar Allah Teâlâ’nın lütfundan insanlara verdiği şey üzerine haset mi ediyorlar? Biz muhakkak İbrahim soyuna kitap ve hikmet verdik ve onlara büyük bir mülk verdik.

54. (Yoksa onlar) o İslâmiyet’e düşman olan taife (Allah Teâlâ’nın fazlından) lütfu kereminden (olarak insanlara) herhangi insana ve özellikle son peygambere ve onun aile fertleri ve eshabına (verdiği şey üzerine) servet ve nimet, peygamberlik, kitap, zafer, izzet ve şeref gibi nimetlerden dolayı (haset mi ediyorlar?.) Evet… Onlar buna haset etmektedirler, bu nimetlerin yok olmasını arzu ederler. Halbuki (biz muhakkak İbrahim soyuna) Hz. İbrâhim hânedânına, Son Peygamber Hazretlerinin yüce ceddi olan Hz. İbrahim’in soyundan olan Musa, Davut, Süleyman Aleyhimüsselâm gibi zatlara (kitap) onlara indirilmiş olan herhangi ilâhî kitabı (ve hikmet) ilm ve mârifet, peygamberlik ve risalet (verdik ve) bununla beraber (onlara büyük bir mülk) de, saltanat da (verdik) zamanlarına hâkim bulundular. Artık onlara bu muazzam nimetleri vermiş olan Yüce yaratıcının son peygamberine de böyle nimetleri vermesi neden çok görülmeli, ne için insanların böyle bir kadri Yüce Peygambere kavuşmalarına kıskanarak onu inkâra cür’et göstermeli? Ne için o kıskançlar, yalnız kendilerinin mülke, velâyete, lâik olduklarını idia edip dursunlar?

55. Artık onlardan kimi ona imân etti ve onlardan kimi de ondan yüz çevirdi. Cehennem de yalımlı bir ateş olarak yeter..

55. (Artık onlardan) o kıskanç, inkârcı kimseler arasından (kimi) güzelce düşünerek, hakikatı takib ederek (ona) Hz. İbrahim’e veyahut Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (İmân etti) onun peygamberliğini kabul derek eshabı kiramı arasına girmek şerefine nâil oldu. Abdullah İbni selâm ile arkadaşları gibi. (Ve onlardan kimi de) hasedinde, küfr ve inadında israr ederek (ondan) o Yüce Peygamberden, onun kutsî dininden kaçınarak (yüz çevirdi) ebedî sapıklık içinde kaldı, kendisini pek büyük bir azapla karşı karşıya bıraktı. Evet… (cehennemde yahmlı) Pek şiddetli (bir ateş) bir azap ateşi (olarak) öyle imândan kaçanlara (yeter) onlara lâyık oldukları cezayı pek mükemmel bir surette teşkil ve tatbik eyler.

§ Nakîr, fetîl, kıtmîr kelimeleri pek az, kıymetsiz, değersiz şeylerden kinayedir. Şöyle ki: Lûgat itibariyle nakir çekirdek üzerindeki ufacık bir nokta demektir. Fetîl de çekirdek üzerindeki incecik bir telden ibarettir. Kıtmir lâfzı da hurma çekirdeğinin üstündeki yufkacık kabıdır. Hurma çekirdeğinin arkasındaki akca noktâki ağacı ondan biter. Eshabı kehf’in köpeğinin adı da kıtmirdir..

56. Şüphesiz o kimseler ki, bizim âyetlerimizi inkâr ettiler, onları elbette bir ateşe yaslayacağız. Onların derileri her piştikçe azabı tatmaları için onları başka deriler ile değiştireceğiz. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ azizdir, hakimdir.

56. Bu mübârek âyetler, Allah’ın dinini inkâr edenlerin ne elem verici, ebedî azaplara uğrayacaklarını bildirmekte, imân edenlerin ise ne derece yüksek, ebedî mükâfatlara nâil olacaklarını şöylece müjdelemektedir. (Şüphesiz) muhakkak (o kimseler ki) Peygamberlere tâbi olmayıp (bizim âyetlerimizi) yani: Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine hâlikiyetine ve meleklerine, kitaplarına, Peygamberlerine ait delilleri, şahitleri, mucizeleri (inkâr ettiler) bunların bir kısmını inat ve büyüklenme yoluyla bir kısmını da bunlara bakmayıp fikirlerini ve düşüncelerini çalıştırmamak suretiyle inkâr ettiler, (onları elbette bir ateşe) Cehennem ateşine (yaslayacağız) cehenneme sokacağız. (onların derileri her piştikçe) Yanıp kavruldukça (azabı) cehennemin şiddetini (tatmalar! için onları başka deriler ile de değiştireceğiz) şöyle ki: O deriler başka birer şekilde aynen iade edilecektir. Bununla beraber bu derilerin yerine başka derilerin vücude gelmesi de mümkündür. Bu görüşte olan zatlar vardır. Çünki azaba uğrayan haddi zatında beden ile birlikte bulunan isyankâr ruhtur, azabı duyan odur. Beden ise idrak edici olmayıp ruhun ikamet yeridir. (Şüphe yok ki Allah Teâlâ azizdir), sonsuz güç ve kudret sahibidir, onu birşey âciz bırakamaz. Ve (hakimdir) mahlûkâtı hakkında bütün teferruatı bir hikmet ve fyadaya dayanmış bulunmaktadır. Binaenaleyh dinsizleri böyle ebedî bir şekilde cezalandırması da onun büyüklük ve hikmeti gereğidir. Artık Cenâb-ı Hak’kın güç ve kudretine, ilâhî hikmetine göre öyle bir şahsın müebbed olarak yanıp durması da uzak görülemez. Evet!. Müebbed olarak hayatta bulundukça aynı inançta devam edeceğine karar vermiş olan bir dinsize bu inancına göre devamlı olarak azap çektirmek hikmet gereğidir, âlemin intizamını sağlamak için bir vesiledir ve kendi inancına karşılık bir cezadır.

57. Ve o kimseler ki, imân ettiler ve salih amellerde bulundular onları da altlarından ırmaklar akar cennetlere içlerinde ebedî kalmak üzere elbette sokacağız. Onlar için orada pek temiz eşler vardır ve onları koyu bir gölgeye sokacağız…

57. (Ve o kimseler ki imân ettiler) mü’min olduklarını ikrarda bulundular (ve salih salih amellerde bulundular) üzerlerine düşen namaz, omç, zekât gibi dinî vazifeleri ifaya çalıştılar (onları da altlarından ırmaklar) leziz leziz sular (akar cennetlere) bahçelere, bostanlara, hayat veren bağlar (içlerinde ebedî kalmak üzere) orada sonsuz ilâhî lütuflara nâil olmak üzere (elbette sokacağız) bu muhakkaktır, (onlar için) Böyle cennetlere sokulacak mü’minler için (orada) o cennetlerde hayız ve nifas gibi hallerden kurtulmuş, bedenî tabiî kusurlardan uzak (eşler vardır) böyle temiz, seçkin eşlere de nâil olacaklardır, (ve onları koyu bir gölgeye) Büyük sürekli, rahat veren, sıcaklık ve soğukluktan uzak bir lûtuf ve rahat gölgesine de (sokacağız) onlar cennetlerde sürekli bir huzur ve istirahat içinde yaşayıp duracaklardır. Ey Rabbimiz!.. Bizlere de bu nimetlerini nasip buyur. Âmin!.

58. Muhakkak Allah Teâlâ size emrediyor ki: Emanetleri ehline veriniz ve insanlar arasında hüküm edince adaletle hüküm ediniz. Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla ne güzel öğüt veriyor. Şüphe yok ki Allah Teâlâ hakkıyla işitici ve tam anlamıyla görücüdür.

58. Bu mübârek âyetler de müslümanların üzerlerine düşen en mühim vazifeleri bildirmektedir. Ve emanete, adalete, itaate, iyi geçinmeye ait en lüzumlu esasları öğretmekte ve telkin buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey mükellef olan insanlar!. (Muhakkak Allah Teâlâ size emir ediyor ki, emanetleri ehline veriniz) insanların üzerine üç kısım emanet yönelmektedir. Birinci kısım, Cenâb-ı Hak’ka karşı olan emanetlerdir ki, bunlar Allah tarafından emir olunan şeyleri yerine getirmek yasaklanan şeyleri bırakmak suretiyle ifa edilir. İkinci kısım, insanlara karşı olan emanetlerdir ki, onlara ait borçları, emanetleri vermekle onlarla iktisadî muamelelerde zararlarına hareket etmemekle ve onların kusurlarını insanlar arasında yaymamakla ve âmirlerin halka karşı adaletle hareket etmeleriyle, âlimlerin de insanları güzelce aydınlatıp ve irşada çalışıp onları bâtıl taassuplara sevk eylememesiyle temin edilir. Üçüncü kısım da, insanların kendi nefislerine karşı olan emanetlerdir ki, bunlar da her insanın kendi nefsi için din ve dünyaca en faydalı, en iyi olan şeyleri tercih etmesiyle ve şehvet, gazab dünya sevgisi gibi şeyler ile kendisini uhrevî zararlara sevk etmemesiyle meydana gelir, (ve) ey hakimler!, (insanlar arasında hükmedince adaletle hükmediniz) yani: İnsanların hukukunu temine çalışınız, duruşma esnasında iki tarafa karşı eşit davranınız. Usulü dairesinde sabit olacak hakları ortaya çıkararak sahiplerine veriniz. (Şüphesiz Allah Teâlâ size bununla) emanetleri ehline eda ediniz ve adaletle hükm eyleyiniz diye (ne güzel öğüt veriyor.) sizi irşad ediyor, hakkınızda hayır istiyor. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla işitici) dir. Bütün sözlerinizi işitir, bilir (ve) bütün fiil ve hareketlerinizi (hakkıyla görücüdür) artık ona göre hareket ediniz, Cenâb-ı Hakkın büyüklük ve yüceliğini düşünerek gösterdiği doğru yoldan ayrılmayınız.

§ Rivayete göre Mekke’i mükerreme fethedildiği gün Kâbe’i muazzama’nın anahtarcısı bulunan Osman İbni Talha Kâbe’nin anahtarını Rasûlü Ekrem’e vermekten kaçınmış, ben onun Peygamber olduğunu bilseydim anahtarı vermekten çekinmezdim demiş. Hz. Ali ise onun elini sıkarak anahtarı almış, Kâbe’i Muazzama’nın kapısını açmış, Rasûlü Ekrem de içeri girerek iki rekât namaz kılmıştı. Rasûlü Ekrem’in amcası Hz. Abbas, öteden beri zemzem suyu ile ilgili işlere bakıyordu. Bu defa anahtarcılığında kendisine verilmesini istemiş, anahtarı almak arzu eylemişti. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil omuş, emanet olarak alınmış olan anahtarın sahibi olan Osman İbni Talhaya verilmesine işâret olunmuştur. Bunun üzerine Hz. Ali almış olduğu peygamber emri gereği anahtarı Osman’a vermiş ve özür dilemişti. Osman ise: “Ya Ali!. Sen bana eziyet edip anahtarı zorla elimden aldın, şimdi de gelmiş yumuşaklık ile muamele yapıyorsun” demiş, Hz. Ali de: “Cenâb-ı Hak senin için bir Kur’an âyeti indirdi” demiş, bu âyeti kerimeyi okumuş, bunun üzerine Osman, İslâm dininin yüceliğine, emanetlere ne kadar riâyet edilmesini emir eylediğini anlayarak kelime’i şehadeti okuyarak müslüman olmuştu. Bunu müteakip Cibril Emin gelmiş, Kâbe’i muazzama anahtarcılığının ebediyen Osman ile onun hânedanına ait olacağını bildirmiştir. Gerçekten de bu anahtarcılık hizmeti daima o hânedânda bulunmuştur. Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi böyle bir hâdise olmakla beraber hükmü umumidir, bütün emanetleri kapsamaktadır.

§ Emanet, eminlik, doğru, davranışlarda doğru olmak ve başkasına ait olarak bir kimsenin yanında bulunan şey demektir. Birşey korunmak için verilmiş olursa “vedia” adını alır. Noksansız ve geciktirmeksizin mükellefe yerine getirilmesi vacip olan dinî vazifeye de Allah’ın emaneti denilir. Hayatımız, akılımız, namus ve haysiyetimiz de bizim için birer Allah emanetidir ki, bunlara da güzelce riâyet etmek bizim için bir farizedir.

59. Ey imân edenler! Allah Teâlâ’ya itaat ediniz ve Peygamber’e de ve sizden olan emir sahiplerine de itaatte bulununuz. Sonra birşey hakkında ihtilâfa düşerseniz, eğer siz Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanır kimseler iseniz onu Allah Teâlâ’ya ve Peygamberine arzediniz. O hem bir hayırdır ve hem de netice itibariyle daha güzeldir.

59. (Ey) tüm (imân edenler!.) sizler (Allah Teâlâ’ya itaat ediniz) onun emirlerine, yasaklarına hakkıyla riayetkâr olunuz (ve Peygamber’e de) Son Peygamber Hazretlerine de itaat ediniz, onun emirleri doğrultusunda harekette bulununuz (ve sizden olan) ehli imândan olup adalet ve doğruluğa riayetkâr bulunan (emir sahiplerine de) İslâm yöneticilerine de ve dininizin hükümlerini size tebliğ eden şeriat âlimlerine de (itaatte bulununuz) onlara karşı da itaatsizlikte bulunmayınız. (Sonra birşey hakkında) din işlerine ait bir mesele hususunda siz ve yöneticisi olan zatlar (ihtilâfa düşerseniz) bu ihtilâfta israr edip durmayınız, (eğer siz Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe inanır) hakikaten mü’min, itaatkâr, âhiret azabından sakınan (kimseler iseniz onu) o ihtilâfa düştüğünüz dinî meseleyi (Allah Teâlâ’ya) onun kitabı olan Kur’an’ı Kerim’e (ve Peygamberine) Yüce Resülü’nün sünneti seniyesine (arzediniz) şüphenizi, ihtilâfınızı o sayede hâlleyleyiniz, İslâm birliğini bozacak ihtilâflardan kaçınınız, (o) ihtilâf ettiğiniz meseleyi Cenâb-ı Hak’ka ve onun resûlüne arzetmeniz, sizin için (hem bir hayırdır) en iyi bir yoldur (ve hem de) haddızatında (netice itibariyle) de (daha güzeldir) haddızatında tam mânâsıyla güzel olan, böyle hareket etmektir.

§ Bu âyeti kerime, dinin esaslarını teşkil eden kitap ile peygamberin sünnetine, icmai ümmet ile kıyası fukahaya riâyetin lüzumunu içine almış bulunmaktadır. Çünkü bir meseleyi Cenâb-ı Hak’ka arzetmek, Kur’an-ı Kerim’e başvurmak suretiyle olur. Yüce Peygambere arzetmek de onun yüce sünnetlerine riâyet etmekle meydana gelir. Yönetici olan, içtihat makamına ulamış bulunan zatların reylerine müracaat da icmai ümmete ittiba suretiyle mümkün bulunur. Halledilmeyip kendisine ihtilâf vâki olan bir meseleyi kitap ile peygamberin sünnetine arzetmek ise bunlardaki açık olan hükümler, kendisine kıyas edilen olarak kabul edilmek suretiyle olur. Zira o ihtilâf edilen meselenin hükmü, kitap ve sünnet ile açıkça beyan buyurulmuş olsa artık onlar da öyle ihtilâfa mahal kalmaz.

§ Rivayete göre Rasûlü Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, Halit İbni Velid’i -Radiallahü anhu- bir askerî kıtaya emir tayin ederek bir kabile üzerine göndermişti. Bundan haberdar olan kabile halkı, firar etmiş, yalnız bir şahıs, kaçmamış, İslâm askerî kıt’aları arasında bulunan “Ammar İbni Yâsir’e müracaat etmiş, “ben müslümanlığı kabul ettim, artık bu beni kurtarmaya kâfi midir?.” diye sormuş, Ammar da ona teminat vermiş, onu emanî altına almıştı. Fakat Hz. Halit, o kabilenin yurduna girince bu mülteci olan şahsın mallarına el koymuştu. Ammar ise kendisine müracaat ederek o şahısa müslüman olduğu için amân verdiğini söyledi. Halit İbni Velit ise: Ben emir bulunuyorum, ben onun malına el koyabilirim, bana söylemeden sen kendi başına nasıl amân veriyorsun, sen bana karışamazsın diye söylendi. Bu suretle aralarında bir ihtilâf meydana geldi. Keyfiyeti gidip Rasûlü Ekrem’e arzettiler, Yüce Peygamber efendimiz de Ammar’ın verdiği amân’ın câiz olduğunu bildirdi. Bununla beraber bir daha emire müracaat etmeksizin kendi kendine söz vermemesini Ammar’a ihtar buyurdu. Bu hâdise üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, yöneticilere itaatin gereğini göstermiştir.

60. Sana indirilmiş olana ve senden evvel indirilmiş bulunana imân ettiklerini iddia edenlere bakmadın mı ki, onlar Tagut’un huzurunda muhakeme olmayı isterler. Halbuki onu inkâr etmekle memur bulunmuşlardı. O şeytan ise onları doğru yoldan pek uzak bir sapıklıkla dalâlete düşürmek ister.

60. Bu mübârek âyetler, bir kısım münafıkların gerçeğe aykırı iddialarını, uğursuz hareketlerini, haktan nasıl kaçınıp şeytanlara nasıl tabi olduklarını ve bunların hakkında yapılacak hayırlı hikmetli ihtarlar! bildirmektedir. Şöyle ki: Habibim!. Ne kadar şaşılacak bir haldir!, (sana indirilmiş olana) Kur’an’ı Kerim’e (ve senden evvel indirilmiş bulunana) Tevrat’a ve İncil’e (imân ettiklerini iddia edenlere) sözle böyle bir iddiada bulunanlara (bakmadınmı ki) onlar bu iddialarına aykırı hareketlerden kendilerini alamıyorlar, onlar dindar olduklarını iddia ettikleri halde (Tagutun) şeytanın, şeytan tabiatında bulunan Keab İbni Eşref gibi kimselerin (huzurunda muhakeme olmayı isterler) hakkın ortaya çıkmasını arzu etmezler, (halbuki) onlar (onu) Tagut’u; şeytanı, bâtıla değer veren herhangi bir şahsı (inkâr etmekle memur) Allah tarafından o imân ettiklerini iddia eyledikleri kitaplar vasıtasıyla emir edilmiş (bulunmuşlardı) artık buna nasıl muhalefette bulunuyorlar? Bu hareketleri ile iddiaları arasındaki çelişkiyi görmüyorlar mı?. Ne kadar şaşılacak bir ruhî sapıklık! (o şeytan ise) o hükmüne başvurmak istedikleri bozguncu şahsiyet ise (onları) doğru yoldan (pek uzak) hidâyete dönmeyi imkânsız kılacak (bir sapıklıkla dalâlete) doğru yoldan mahrumiyete (düşürmek ister) o halde ona nasıl başvurmaya cür’et edebiliyorlar?.

Yorum Bırakın