ARAF SURESİ

121. Ve dediler ki: Alemlerin Rabbine imân ettik.

121. (Ve) Sihirbazlar inançlarını değiştirerek Allah’ın birliğini tasdik ettiklerini göstermek için (Dediler ki: Alemlerin Rab’bine imân ettik.) biz bütün kâinatın sâhibi, efendisi, yaratıcısı olan Allah Teâlâ’nın varlığına inandık.

122. Musa ile Harun’un Rabbine.

122. Firavn, kendisini bir tanrı gibi halka gösterdiği için sihirbazlar “Âlemlerin Rabbine” imân ettik demekle kendisine imân ettiklerini İtirâf ediyorlar gibi bir zan’na düşebilirdi. İşte böyle bir zan’nı gidermek için de sihirbazlar: (Musa ile Harun’un Rabbine) İmân ettik diye vicdanî kanaatlerini açıklamışlardır. Firavn kendisini Musa’nın da Rabbi gibi göstermek isterdi. Zira Hz. Musa vaktiyle onun sarayında yetişmişti. Böyle bir ihtimale mahal bırakılmaması için Harun Aleyhisselâm ayrıca zikredilmiştir. Artık sihirbazların Firavn’a değil, bütün kâinatın hakîkaten Rab’bi, Yaratıcısı, Hâkimi olan Allah Teâlâya imân eder oldukları pek açıkça anlaşılmıştır.

§ Bir kere şunu da düşünmelidir ki: Firavn hakikaten Tanrılık sıfatına sâhip olsaydı Hz. Musa’ya karşı âcizlik göstererek sihirbazların yardımlarına müracaat eder mi idi?. Sihirbazların hakîkaten hârikalar göstermeğe güçleri yetseydi Firavn’dan ücret, mükâfat beklemeye ne ihtiyaçları olabilirdi. Istekleri şeyleri altına, gümüşe çeviremezler miydiler?. Binaenaleyh onlarda âciz, başkalarının ihsânına muhtaç kimseler demekti. Artık akıllı, düşünen insanlar, o gibi âciz ve ellerindeki nîmetleri çabucak yok olan şahıslara güvenmezler onlara sığınmaya tenezzül etmezler, onların iddialarına bir kıymet vermezler.

123. Firavun dedi ki: Ben size izin vermeden evvel ona imân etmişsiniz. Şüphe yok bu bir tuzaktır, siz bu tuzağı şehirde kurdunuz ki, halkını ondan çıkarıveresiniz. Artık yakında bileceksinizdir.

123. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazlar! Firavn’ın suç ladığını ve tehdit ettiğini bildirmektedir. Sihirbazların da Firavn’a karşı din bağlılıklarını gösterip onu hesâba çekmelerini ve Cenâb-ı Hak’kasığınmalarını beyâ buyurmaktadır, Şöyle ki: (Firavn) Hz. Musa’yı tasdik eden sihirbazları azarlama! için (dedi ki: Ben size izin vermeden evvel) benim emir ve müsaadem ol maksızın siz (ona) Musa Aleyhisselâma (imân etmişsiniz.) öyle mi?. Bu ne çeşa ret!. (Şüphe yok bu) Yaptığınız şey (bir tuzaktır) Musa ile beraber yaptığının bir hiledir, (siz bu hîleyi şehirde) Mısır’da daha yarışma sahasına çıkmadan evve (yaptınız) aranızda kararlaştırdınız (ki) Mısır (halkı) Kıbtî tâifesini (ondan) Mısır’dan (çıkarıveresiniz.) Mısır toprakları yalnızca ey sihirbazlar size ve israr oğullarına ait olsun (Artık yakında bileceksinizdir.) ki, sizin hakkınızda neler yapacağım!.

§ Firavn ve kendisine tâbi olanlar. Hz. Musa’nın gösterdiği o kadar açık, parlak mûcizeyi takdir edemeyip onu da bir sihir sanarak o kadar ahmaklık gösterdiler.

124. Elbette sizin ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim Sonra da sizi elbette hepinizi asacağım.

124. Firavn, o tehdidini şu şekilde izah ederek dedi ki: (Elbette sizin) Ey Musa’ya tâbi olanlar!, (ellerinizi ve ayaklarınızı çaprazvari keseceğim.) Yani, sizin sağ elleriniz ile sol ayaklarınızı evvelâ kesivereceğim (Sonra da sizi elbette toptan asacağım.) sizi teşhir etmek ve ibret olacak şekilde cezalandırmak için aşarak idam eyleyeceğim.

125. Dediler ki: Biz şüphe yok Rabbimize dönüvericileriz.

125. Firavn’un bu zalimce tehdidine karşı o muhterem mü’minler de (Dediler ki: Biz şüphe yok ki,) ne şekilde ölürsek ölelim âhirette (Rabbimize) onun rahmetine, lûtfuna (dönüvericileriz.) hakkımızda takdir edilen ne ise o ergeç meydana gelecek ve biz her halde ölüp âhirete gideceğizdir. Artık senin tehdidine biz ehemmiyet verir miyiz?.

126. Ve bizden intikam alman da başka değil, ancak biz Rabbimizin âyetleri geldiği zaman onlara imân ettiğimizden dolayı. Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır ve bizleri Müslüman olarak öldür.

126. (Ve) Ey Firavn senin (bizden intikam alman) bizim işimizi beğenmeyip çirkinlikle nitelemen ve tehdit eylemen (de başka değil, ancak bize Rabbimizin âyetleri geldiği zaman) Allah’ın birliğini gösteren mucizeler tecelli eylediği vakit (onlara imân ettiğimizden dolayı) halbuki, böyle bir imân suçlama ve cezâlandırmayı değil, takdir etmeyi ve beğenmeyi gerektirir. Ey Firavn!. Sen ne-kadar zalimce hareket etmek istiyorsan da haberin yok!. Artık (ey Rabbimiz!.) olan ortak ve benzerden uzak mâbudumuz!. (Üzerimize sabır yağdır.) Firavn’ın şu tehdidine karşı bize büyük bir sabır ve sebat ihsan buyur, (ve bizleri müslümanlar olarak öldür.) Firavn’un tehdidi tesîriyle İslâmiyete aykırı bir eğilimde bulunmayalım, tam samimî bir müslüman olduğumuz halde canımızı al.

§ Tayyibi demiştir ki: Bu zatlar, günün başlangıcında sihirbaz iken günün sonunda müslüman şehitlerden olmuşlardır. İbni Abbas’tan da böyle nakledilmiştir. Firavn bunların birer ellerini ve ayaklarını keserek kendilerini asmıştır. Fakat diğer bir görüşe göre Firavn bu zatları, böyle öldürmeğe kâdir olmamıştır. Çünki:

Siz ve size tâbi olanlar üstün geleceksiniz. (Kasas, 28/35) âyeti kerimesi bunu göstermektedir.

127. Firavun’un kavminden ileri gelenler, dediler ki: Musa’yı ve kavmini bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar. Ve seni ve tanrılarını terkeylesinler. O da dedi ki: Elbetteonların oğullarını öldüreceğiz ve kadınlarını diri bırakacağız ve şüphe yok ki, biz onları ezecek üstünlükte kimseleriz.

127. Bu mübârek âyetler, Firavn’a tapan câhil kavminin Hz. Musa ile kavmi aleyhindeki dedikodularını bildiriyor. Firavn’un da onlara güvence vermek maksadıyle İsrail oğulları hakkında ne kadar zalimce harekette ve üstünlük iddiasında bulunarak yapacağı tehditleri nâtık bulunmaktadır. Hz. Musa’nın da kavmini teselli edip onlara ne gibi yüce bir tavsiyede bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Musa’nın gösterdiği mucize karşısında titremiş olan Firavn, o Yüce Peygamberi tutup hapsetmeğe cesâret edememişti. Bunu gören kötü kavmi, telâşa düştüler, (Firavn’un kavminden ileri gelenler) Firavn’a müracaat ederek (dediler ki:) Ey hükümdar!. (Musa’yı ve kavmini) İsrail oğullarını hapis etmeden ve öldürmeden öyle serbest (bırakır mısın ki, yerde bozgunculuk yapsınlar.) Mısır’da yaşayarak halkının sana karşı İtaatlerini ortadan kaldırsınlar, ve sonuçta Mısır hakimiyetini ele geçirsinler. (Ve seni ve senin mâbutlarını terk eylesinler.) Size karşı ibâdette bulunmasınlar. Rivâyete göre Firavn, materyalist idi. Allah’ın varlığını inkâr ediyordu. Yıldızların yeryüzünde idareci olduklarına inanırdı. Yıldız şeklinde putlar yapmış, bunlara kendisi taptığı gibi kavminin de kendisine ve bu putlara tapmalarını emretmişti. Ve yeryüzünde kendisi itaat edilen bir hükümdar olduğu için kendisini yüce bir Rab olmak üzere kavmine tanıttırmıştı. İşte bu kavim, Firavn’a öyle müracaat etmişti. (O da) Firavn da kavmine güvence vermek için (dedi ki: Elbette onların) o İsrail kabîlesinin doğan (oğullarını öldüreceğiz) onu yaşatmayacağız, kuvvetlerinin artmasına meydan vermeyeceğiz, (ve kadınları diri bırakacağız.) Nitekim evvelce de öyle yapmıştık. (Ve şüphe yok ki, biz onları) hâlâ (ezecek üstünlükte kimseleriz.) onlar yine bizim idâremiz altında kahrolmuş kimselerdir.Bu son münazarada Musa’nın galip gelmesinin bizce bir tesiri yoktur.

128. Musa kavmine dedi ki: Allah Teâlâ’dan yardım isteyiniz ve sabır ediniz. Şüphe yok ki, Yer Allah Teâlâ’nındır. Ona kullarından dilediğini vâris kılar. Sonuç ise sakınanlar içindir.

128. İsrail oğulları Firavn’un bu kötü niyetini öğrenince Hz. Musa’ya müracaat ederek şikâyette bulundular. Hz. (Musa) da bu (kavmine dedi ki:) size yönelen belâlardan dolayı (Allah Teâlâ’dan yardım isteyiniz) ona sığınınız. O sizi kurtarmaya her şekilde kadirdir, (ve sabır ediniz.) Kendinize ve evlâdınıza yönelecek fenalıklara karşı sabırlı, bulununuz, sabrın sonu selâmettir. (Şüphe yok ki, yer) Mısır arazisi ve bütün yeryüzü (Allah Teâlâ’nındır) ona dilediğini vâris kılar. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, dilerse ey İsrail oğulları!. Firavn’u helâk ederek onun topraklarını sizlere ihsan buyurur. (Sonuç ise sakınanlar içindir.) Allah’tan korkanlar, hükümlerine uyanlar dünyada fetih ve zafere ulaşırlar. Âhirette de yüksek derecelere kavuşmakla ebediyyen mutlu olurlar. Artık ey kavmim!. Siz de Allah’tan korkun, ondan yardım isteyin, sabırlı bulunun ki, öyle güzel bir sona kavuşasınız.

129. Dediler ki: Biz senin bize gelmenden evvel de ve bize geldiğinden sonra da bize işkence edildi. Umulur ki, dedi, Rab’bîniz düşmanlarınızı helâk eder de sizi yerde onların yerine hâkim kılar. Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.

129. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının zulme uğramalarına karşı Hz. Musa’nın onlara teselli verdiğini bildirmektedir. Ve Firavn’un kavminin senelerce kıtlık ve pahalılığa mâruz kalmalarının hikmetini beyan etmektedir. O nankör kavmin ise uyanmayıp kavuştukları nîmetlere kendilerinin hak kazanmış olduklarına ve uğradıkları musîbetlerinde Hz.Musa ile ona tâbi olanların yüzünden ortaya çıktığı düşüncesinde olduklarını dile getirmektedir. Şöyle ki: İsrail oğulları, Firavn’un tehdidinden haberdar olunca Hz. Musa’ya müracaat ederek (Dediler ki: Biz senin bize) peygamberlikle (gelmenden evvel de ve bize) böyle bir vazîfe ile (geldikten sonra da) Firavn tarafından (bize işkence edildi.) nedir bizim bu çektiğimiz?. Çünki Mısır’da bulunan İsrail oğulları, Hz. Musa’nın peygamberliğinden evvel de Firavn tarafından birçok zulumlara uğramışlardı. Onların artıp Mısır’a hakimiyeti elde etmelerinden korkan Firavn onlardan cizye almakta idi, onları meşakkatli işlerde kullanıyordu, onların refah içinde yaşamalarına meydan vermiyordu. Bir müddet de onların erkek çocuklarını öldürmüştü. Hz. Musa’nın ortaya çıkmasında, sonra ise daha fazla zulma başlamak istemiş: İsrail kavminin erkek çocuklarını yine öldürmeğe devam etme kararlılığını göstermişti. İşte İsrail oğulları, bu korkunç durumlarından dolayı Hz. Musa’ya şikayette bulunmuşlardı. O muhterem Peygamber de onları teselli etmek için (Umulur ki, dedi, Rab’biniz düşmanlarınızı helâk eder de) yani: Firavn’u ve kavmini mahv ve perişan eyler de ey İsrail oğulları!, (sizi yerde onların yerine hâkim kılar.) Artık sabrediniz, ilâhî takdirin hakkınızdaki tecellisine râzı olunuz. O Kerem Sâhibi Yaratıcı; sizi o zâlim kavmin yerlerine hâkim ve sâhip kılar (Tâki nasıl amel edeceğinize baksın.) size verdiği nîmetin, galibiyetin değerini bilip şükrünü yerine getirip getiremeyeceğiniz ortaya çıksın. Esasında Cenâb-ı Hak, onların ne yapacaklarını ezelî ilmiyle bilir, buna inandık, meak onların aleyhinde ilâhî delillerin tamam olması için, onların fiil ve hareketlerinin iilen meydana gelmesini irâde buyurmuştur.

§ Rivâyete göre İsrail oğulları, Davut Aleyhisselâm’ın zamanında Mısır’ı fethetmeyibaşarmışlardır.

130. Ve andolsun ki, Firavun’un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa ve mahsul noksanlığına uğrattık, düşünüp de ders almış olsunlar diye.

130. (Ve) Allah Teâlâ kullarını öğüt almaları ve teşekkür etmeleri için gâh sıkıntılara, sokar gâh rahata kavuşturur. İşte bu hakîkati açıklamak için buyuruyor ki, (andolsun ki. Firavn’un kavmini senelerce kıtlık ve pahalılığa) uğrattık (ve) senelerce onları (mahsulatın noksanlığı ile cezâlandırdık) şehirlerde ağaçları meyve vermez oldu. Onların bütün bu musîbetlere uğratılmaları ise onlar (düşünüp ibret alsınlar diye) idi. Tâki, kendi isyanları yüzünden böyle musîbetlere uğradıklarını düşünerek tevbe ve istiğfar etmeleri için idi.

131. Fakat onlara güzellik gelince bu bizim hakkımızdır dediler. Onlara bir kötülük isâbet ederse Musa ve onunla berâber olanları uğursuz sayarlardı. Haberiniz olsun ki, onların uğursuzluğu ancak Allah tarafındandır. Fakat onların pek çokları bilmezler.

131. (Fakat onlara) O Firavn kavmine (güzellik) bolluk, hayırlı bir durum (gelince) bunun Allah’ın bir lûtfu olduğunu düşünmediler (bu bizim hakkımızdır.) dediler. Kendilerini, ona lâyık gördüler. Onun ilâhî bir lûtuf olduğunu, bir şükür ve uyanmaya vesîle bulunduğunu takdir edemediler. Bilâkis (Onlara bir kötülük) bir kıtlık ve pahalılık (isâbet ederse) o zaman bu kendi kusurlarının bir cezâsı olduğunu idrâk edemeyip (Musa ile ve onunla beraber olanları uğursuz sayarlardı.) onların yüzünden bizim başımıza bu belâlar geldi derler, kendi kusurlarını hiç düşünmezlerdi. (Haberiniz olsun ki onların) O Firavn kavminin başlarına gelen felâketler (ancak Allah tarafındandır.) Cenâb-ı Hak’kın kaza ve takdirine dayanmaktadır, onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır. (Fakat onların birçoklan) Bu hakikatı (bilmezler.) kendi bâtıl kanaatlerinde devam ederler. Hâllerini düzeltmeye çalışarak bu gibi felâketlerden kurtulmak istemezler. Hâlbuki, güzelce düşünmek kabiliyetinde bulunan bir insan, bir nîmete kavuşursa onun ilâhî lûtuf olduğunu bilir, Cenâb-ı Hak’ka şükür eder, ona itaate devam eyler. Bir musîbet gelince de onun bir hikmete dayalı olduğuna inanır, hâlini düzeltmeye çalışır, Cenab’ı Hak’kın affına, korumasına sığınır. İşte kulluk vazîfesi bundan ibârettir.

132. Ve dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek için bize her ne mucize getirirsen getir, biz sana imân edecek değiliz.

132. Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin mucizeleri birer sihir sanarak küfürlerinde israr etmiş olduklarını ve küfürlerinin, kibirlerinin cezâsı olmak üzere çeşitli felâketlere uğradıklarını beyan etmektedir, şöyle ki: Firavn ile kavmi, âsâ mucizesini ve senelerce yoksulluktan gördüler, yine imân etmediler (Ve) Hz. Musa’ya hitâben (dediler ki: Kendisiyle bize sihir etmek) bizi kendi inancımızdan ayırmak (için bize) kendi iddiana göre (her ne mucize getirirsen biz sana) senin peygamberliğine (imân edecek değiliz.) biz senin bir sihirbaz olduğuna inanıyoruz, seni tasdik etmeyiz.

133. Artık biz onların üzerine ayrı ayrı mucizeler olmak üzere tufanı, çekirgeleri, böcekleri, kurbağaları ve kanı gönderdik. Yine böbürlendiler ve günahkâr bir kavim oldular.

133. O inatçı, câhil şahıslar, o kadar açık mucizeleri, hârikaları gördükleri halde yine uyanmamış, yine bâtıl inançlarında devam etmek istemişlerdi, tekrar felâketlere düşmeyi hak etmişlerdi. (Artık bîz) Onların bu inat ve isyanlarından dolayı (onların üzerine ayr” ayrı mucizeler) veya tereddüt edilemeyecek derecede açık birer cezâ alâmetleri (olmak üzere tûfanı) sonra (çekirgeleri) daha sonra(böcekleri) sonra da (kurbağaları) nihâyet (kanı gönderdik.) onları uyansınlar, imân etsinler diye bunlar ile birer müddet azâba uğrattık. Fakat bunlar bu kadar hârikaları gördükleri halde (Yine böbürlendiler) büyüklük taslayarak imân etmediler (ve günahkâr bir kavim oldular.) küfr üzere sebat ettiler.

§ Evet… Tefsirlerde ayrıntılı olarak beyan olunduğu üzere Firavn ile kavmine bir cezâ alâmeti, bir uyanma vesîlesi olmak üzere bir müddet yağmurlar yağmış, Mısır’ın her tarafını sular kaplamıştı. Firavn’un kavmine ait evler sular içinde kalmıştı. Hz. Musa’ya tâbi olanların evleri ise bu sel cereyanından korunmuştu. Firavn’un kavmi, Hz. Musa’ya müracaat etmişler, onun duasiyle bu çağlayan seller nihâyete ermişti. O inkarcılar yine tevbe ve istiğfar etmemişlerdi. Ikinci bir belâ olarak çekirgeler musallat oldu; bütün ekinlerini yiyip bitirdiler. Mısır’lıların yine ricası üzerine Hz. Musa dua etmiş, bu belâ da ortadan kalkmıştı. Fakat o kavim yine inkârlarında devam ettikleri için onlara üçüncü bir musîbet olmak üzere kene gibi böcekler musallat oldu, bunlar da bütün yeşil ağaç dallarını yiyip bitirdiler. Tekrar o kavmin istirhamı üzere Hz. Musa’nın duası ile bu belâ da bertaraf oldu. Ne yazık ki, o kavim yine inkârlarında devam ettiler, bu defa da dördüncü bir felâket olmak üzere onları kurbağalar sardı, denizden çıkan birçok kurbağalar, o inkârcı kavmin elbiselerine, yiyeceklerine sokulup durdular. O müşrik halk yine Hz. Musa’ya yalvardılar, bu belâdan da kurtuldukları takdirde Hz. Musa’yı tasdik edeceklerine dâir söz verdiler. Fakat o Yüce Peygamberin duası ile bu musibetten kurtuldukları halde yine sözlerinde durmadılar. Nihâyet beşinci bir felâket olmak üzere Allah Teâlâ onların ırmaklarını, çeşmelerini kana dönüştürdü. Bir yerde temiz tatı su bulamaz oldular. Hz. Musa’ya imân etmiş olanlar ise temiz, tatlı su bulabiliyorlardı. Firavn’un kavmi bunların suyunu alınca bu da ellerinde kankesiliyordu. Bu felâketler birer hafta devam etmiştir. Bu kavim, tekrar Hz. Musa’ya müracaat etmişler. (134) üncü âyeti kerime de bunu anlatmaktadır.

134. Ne zaman ki onların üzerlerine azap çöktü. Dediler ki: Ya Musa! Bizim için Rabbine dua et, sana verdiği söz hürmetine eğer bizden azâbı kaldırırsa andolsun ki, sana elbette imân ederiz ve elbette seninle beraber İsrail oğullarını göndeririz.

134. Bu mübârek âyetler, Firavn ile kavminin uğradıkları çeşitli musibetlerden dolayı Hz. Musa’ya müracaat ederek bu musîbetlerin giderilmesi halinde kendisine imân edeceklerine söz verdiklerini bildirmektedir. Fakat o musibetlerin bertaraf edilmesi üzerine yine küfürlerinde devam edip sözlerinde durmadıklarını ve nihâyet o isyanları yüzünden denizde boğulup gittiklerini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki onların) Firavn ile kavminin (üzerlerine azap çöktü.) tufan vesâire gibi beş çeşit musîbet geldi veya altıncı bir müsibet olarak Taun hastalığına tutuldular, içlerinden birçokları oluverdi. Hz. Musa’ya tekrar müracaat ederek (Dediler ki: Ya Musa!. Bizim için) bu musibetlerden kurtulmamız için (Rab’bine dua et, sana verdıği söz) sana vermiş olduğu peygamberlik şerefi (hürmetine eğer bizden) başımıza gelen (azâbı kaldırır) bertaraf eder (se andolsun ki sana elbette imân ederiz) senin yüce bir Peygamber olduğunu tasdik eyleriz, (ve elbette seninle beraber) kavmin olan (İsrail oğullarını) diledikleri yere (göndeririz) sizin Mısır’dan çıkıp başka yerlere gitmenize mâni olmayız.

135. Ne zaman ki onların erişecekleri bir müddete kadar kendilerinden azâbı kaldırdık. Onlar derhal yeminlerini bozar oldular.

135. (Ne zaman ki) Hz. Musa’nın duası, üzerine (onların erişecekleri bir müddete kadar) Firavn ile kavminin Allah’ın katındatakdir edilen hayat sürelerinin sonuna, helâk olacakları zamana kadar (kendilerinden azâbı kaldırdık.) o kendilerine gelen musîbetler bertaraf edildi (Onlar) Firavn ile kavmi sözlerinde durmadılar (derhal yeminlerini bozar oldular.) yine eski küfr ve isyanlarda israr edip durdular.

136. Artık biz de olardan intikam aldık, onları derin denizde boğduk, onlar âyetlerimizi yalanladıkları ve onlardan gâfil bulundukları için.

136. (Artık biz de onlardan) O yeminlerini bozan, musibetlerden ders almayan Firavn ile kavminden (intikam aldık.) yani nîmetlerini azap ile ellerinden aldık. Onlara o kötü, kâfirce hareketlerinin karşılığı olan cezâyı verdik. Şöyle ki: (Onları derin denizde boğduk) Kızıldeniz denilen Süveyş denizinin derin suları içinde helâk ediverdik. (onlar) O boğulup belâlarına kavuşanlar (âyetlerimizi) Allah’ın birliğine ve Hz. Musa’nın peygamberliğine işâret ve şahadet edip duran mucizeleri, hârikaları düşünmekten kaçındıkları, onlara iltifat etmedikleri için öyle ilâhî intikama mâruz kaldılar, mahvolup gittiler, uhrevî azaplarına kavuştular. Sûre’i Yunus’taki (90) ıncı âyete de bakınız!. İşte yüce bir Peygamberi yalanlamanın ve açık ve kesin âyetleri, mucizeleri inkâr eylemenin cezâsı budur. Artık bundan herkes bir ibret dersi almalıdır.

137. Ve zayıf, hor görülen o kavmi kendisinde feyiz ve bereket meydana getirmiş olduğumuz yerin doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık. Ve Rabbin güzel kelimesi İsrail oğulları üzerine sabretmeleri sebebiyle tamam oldu. Ve Firavun ve kavminin yaptıkları şeyleri ve yükseltmekte oldukları binaları tamamen helâk ettik.

137. Bu mübârek âyet, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a vâd buyurmuş olduğu ikihikmetli hadisenin yani: Firavn ile kavminin helâkiyle İsrail oğullarının birçok yerlere varis ve hâkim olacaklarının gerçekleşmiş bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Köle yapılmak, erkek çocukları öldürülmek, kendileri meşakkatli işlerde kullanılmak gibi durumlarla (zayıf, hor görülen o kavmi) İsrail oğullarını (kendisinde feyiz ve bereket) ucuzluk, erzak bakımından bolluk (meydana getirmiş olduğumuz yerin) Şam diyarının veyahut mutlak anlamda yeryüzünün (doğu taraflarına ve batı taraflarına mirasçı kıldık.) İsrail oğulları Firavn’un helâkinin ardından Şam taraflarına sahip ve hâkim oldular, daha sonra Davut ve Süleyman Aleyhisselâm zamanlarında da dünyanın doğu ve batısında birçok yerlere mirasçı ve sâhip oldular. (Ve Rab’bin güzel kelimesi) İsrail oğullarına yardım edeceğine, onların düşmanları olan Firavn ile kavmini helâk eyleyeceğine dâir olan ilâhî vadi (İsrail oğulları üzerine) Firavn’un ezâlarına (sabretmeleri) Allah’ın yardımının ortaya çıkmasını beklemeleri (sebebiyle tamam oldu.) düşmanları suların içinde boğulup gittiler. (Firavn’un ve kavminin yapmakta oldukları şeyleri) Mısır’da meydana getirmiş oldukları köşkleri, yapıları (yükseltmekte oldukları binaları) Haman’ın yapmış olduğu muhteşem saray gibi müesseseleri veya yetiştirmiş oldukları bahçeleri, bostanları (tamamen helâk ettik.) bunların hepsini ortadan kaldırdık ve yok eyledik. O inkârcı, müşrik kavmi lâyık oldukları cezalara kavuşturduk. Kısacası: Sabrın, ve Yüce Peygamber’e uymanın mükâfatı ile bir kurûn, bir insana tapmanın cezâsı bu şekilde tecelli etmiş; bütün insanlık için tarihte bir ibret nümunesi vücude gelmiştir.

138. Ve İsrail oğullarını denizden geçirdik. Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan bir kavme uğradılar. Dediler ki: Ya Musa! Bize de put yap, nasıl ki, onların putlarıvardır. Dedi ki: Muhakkak siz câhillik eden bir kavimsiniz.

138. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının Mısır’dan çıkıp selâmet sahiline kavuştuklarını ve onların putperest bir kavme bakarak kendileri için de put edinilmesini Hz. Musa’dan istemiş olduklarını bildirmektedir. Hz. Musa’nın da onları irşat ederek Cenâb-ı Hak’tan başkasına ibâdet edilemeyeceğini ve onların haklarındaki ilâhî lûtfu hatırlatarak kendilerinin uyanmaya dâvet edilmelerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Firavn’u ve onun kavmini helâk ettik (Ve İsrail oğullarını) da (denizden geçirdik) selâmete erdirdik. Rivâyete göre bu denizden geçme hadisesi AŞURE gününe tesâdüf etmişti. Bu kurtuluştan dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükür için o gün oruç tutmuşlardı. Hattâ Nuh Aleyhisselâm da bu AŞURE günü tufandan kurtularak oruç tutmuştu. Binaenaleyh Muharrem’in onu’na tesadüf eden AŞURE gününde oruç tutmak güzel bir ibâdettir. İsrail oğulları denizden kurtulup giderlerken (Kendilerine ait bir takım putlara ibâdette bulunan) putperest (bir kavme uğradılar.) bu kavim, Lehm kabîlesinden veya Kenanilerden imiş. Bunların putları rivâyete göre sığır heykellerinden ibaretmiş. İsrail oğulları bunları görünce (Dediler ki: Ya Musa!. Bize de put yap) sen de böyle bir heykel meydana getir de biz de ona ibâdet edelim (nasıl ki: Onların putları vardır.) ona ibâdet edip duruyorlar, biz de senin yapacağın puta ibâdet edelim. Bunlar, putlara ibâdetle Cenâb-ı Hak’ka ibâdet edilmiş olacağı cehâletinde bulundular. Hz. Musa bunların bu sözlerinden dolayı hayrete düşerek (Dedi ki: Muhakkak siz câhillik eden bir kavimsiniz.) bu kadar mucizeleri görmüş, putperest bir kavmin feci bir âkibete uğradığını müşâhede eylemiş olduğunuz halde nasıl olur da siz putperest olmak istersiniz, sizin bu arzunuz ne kadarbüyük bir cehâlettir. Ben sizce tapacak şeyler vücude getirmeğe hiç kâdir, selâhiyetli olabilir miyim?. Bunu hiç düşünmez misiniz?. Bu temennide bulunanlar onların çoğunluğudur. Yoksa aralarında seçkin bir gurup var idi ki, onlar Hz. Musa’nın yakınlarından oldukları için böyle bir temennide asla bulunmamışlardır. Ancak çoğunluk için genel hüküm söz konusu olduğundan bu temenni kavmin tamamına nisbet edilmiştir.

139. Şüphe yok ki, bunların içinde bulundukları şey helâke uğramıştır. Ve amel ettikleri şey de bâtıldır.

139. Hz. Musa, sözlerini tekit etmek ve kuvvetlendirmek için şöyle buyurdu: (Şüphe yok ki, bunların) Şu heykellere tapan insanların (içinde bulunduktan şey) bâtıl din (helâke uğramıştır.) mağlûbiyete, mahvolmaya mahkumdur. (Ve amel ettikleri şeyde bâtıldır.) Tamamen yok olup bitmiştir, onunla Allah Teâlâ’ya yaklaşılamaz. O sırf küfürden başka birşey değildir. Ibâdet ancak Allah Teâlaya yapılır. Onun ibâdet hususunda da asla ortağı yoktur. Artık siz heykele nasıl tapınmak istiyorsunuz?

140. Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ’dan başka bir ilâh mı taleb ederim? Halbuki o sizi âlemlere üstün kıldı.

140. Musa Aleyhisselâm, kavmini daha fazla ikaz etmek ve şükür vazîfelerini yerine getirmeye dâvet için (Dedi ki: Sizin için Allah Teâlâ’dan başka bir mabut mu taleb ederim?.) bu hiç câiz mi?. Hiç Allah Teâlâ’dan başka ibâdete lâyık birşey bulunabilir mi?. (Halbuki o) Kerem Sâhibi Mâbud (sizi) zamanınızdaki (âlemlerin) cemiyetlerin (üzerine üstün kıldı.) başkalarına vermediği nîmetleri size verdi, sizi hakikî bir dine kavuşturdu, düşmanlarınızı büsbütün kahr etti ve ibret olacak bir cezâya uğrattı. Artık öyle yüce bir mâbudî kim temsil edebilir ki, o sizin için bir mabut oluversin?. Hiç o ezelî Yaratıcının mahlûku olan şeyler,ibâdet ve itaatta onun ortak ve benzeri, temsilcisi olabilir mi?. Bu kadar şeyi hiç düşünmez misiniz?.

141. Ve hatırlayınız ki Sizi Firavun’un elinden kurtarmıştık. Size azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı. Oğullarını katlediyorlardı, kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı. Ve bunda sizin için Rabbiniz tarafından büyük bir imtihan var idi.

141. (Ve) Cenâb-ı Hak, Musa Aleyhisselâm’ın tenbihlerini, ihtarlarını kuvvetlendirmek için buyuruyor ki; (hatırlayınız) ey İsrail oğulları (ki sizi Firavn’ıı elinden kurtarmıştık.) onu helâk ederek sizi selâmete erdirmiştik. Siz Mısın iken ne halde idiniz?. Bir kere o korkunç esâret durumunuzu düşününüz?. (Şimdi azabın en şiddetlisini tattırıyorlardı.) Sizi en müşkil hizmetlerle yükümlü 1 tuyorlardı. (Oğullarınızı öldürüyorlardı) neslinizi kesmek istiyorlardı. (kadınlarınızı da diri bırakıyorlardı.) Onları da evlâtlarından mahrumiyet sûretiyle perişan, ümitsiz ve kedere uğramış bir halde yaşatıyorlardı. (Ve bunda Firavn’un zulmünden sizin kurtulmanızda veya onun tarafından kötü muameleler uğratılmış olmanızda (sizin için Rab’biniz tarafından büyük bir imtihan) bir nîmet veya bir sıkıntı (var idi.) bunları hatırlamanız, bunlardan bir ibret dersi alıp yalnız Cenâb-ı Hak’ka karşı kullukta bulunmanız, yalnız o kerem sâhibi mâbud şükrünüzü sunup durmanız icab etmez mi?. Artık neden öyle cahilce bir temennid bulunuyorsunuz?.

142. Ve Musa ile otuz geceye sözleştik ve onu bir on ile tamamladık, artık Rabbinin tayin ettiği vakit tam kırk gece oldu. Ve Musa kardeşi Harun’a dedi ki: Sen kavmimin içinde benim yerime geç ve onları düzeltmeye çalış ve bozguncuların yoluna tâbi olma.

142. Bu âyeti celile Firavn’un helâk olmasının ardından Hz. Musa’nın kendi ye rine kardeşi Hanın Aleyhisselâm’ı kavmi başında bırakıpalmış olduğu ilâhî bir emîrde dolayı kırk gün ibâdet ve itaatle meşgul bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey İsra oğulları!. Sizi düşmanınız olan bir kavimden kurtardık (Ve Musa ile otuz gecey sözleştik) yani otuz gün oruç tutması için kendisine emir verdik, o da bu en? şükrederek aldı ve kabul etti. (ve onu) O otuz geceyi, o geceden başlayan otu günü (bir on ile) bir on gün ilâvesiyle (tamamladık) kırk güne çıkardık (artı’ Rab’binin) öyle ibâdet için (tâyin ettiği vakti tam kırk gece) ye ulaşmı (oldu.) bu ilâhî emre riâyet edildi. (Ve Musa) almış olduğu emirden dolayı Cenâb Hak’ka dua ve yakarış için Tur dağına gideceği zaman (kardeşi Harun’a dedi ki: ey Peygamber olarak seçilen kardeşim!. Ben Tura gidiyorum (Sen kavmimi) içinde benim yerime geç) onları gözet, neleri yaptıklarına, neleri terkettiklerin dikkat eyle (ve) onların içlerinden ıslaha muhtaç olanları (ıslaha çalış) sen onlarıı işlerini düzeltici ol (ve bozguncuların yoluna tâbi olma.) bozgunculuğu kalkışacak olanlara uyma, onların bu hususa ait davetlerine icâbet etme.

§ Rivâyete göre Hz. Musa, Firavn’un helâkinden sonra İsrail oğullarına Allah ta raf indan bir kitap getirip tebliğ edeceğini vâd etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak’kır emriyle Zilkade ayında tam otuz gün oruç tuttu, ibâdet ve itaatle meşgul oldu. Orucur tesiriyle ağzının kokusu değişti, bunu gidermek için misvâk kullandı. Melekler kendi sine dediler ki: Biz senden misk kokusu kokluyorduk, sen o kukuyu misvâk ile bozu verdin. Cenâb-ı Hak da Musa Aleyhisselâma Zilhicce ayında on gün daha oruç tut masını emretti. Bu suretle tam kırk gün oruca ve ibâdetlere tahsis edilmiş oldu. Ve bı on gün içinde veya bunun ardından Tevrat’ı şerif indi. Musa Aleyhisselâm Cenâb-Hak ile konuşma şerefine nâil oldu.

§ Mikat, herhangi bir amelin yapılması için takdir ve tahsis edilen vakit demektir.

143. Ne zaman ki, Musa bizim tayin ettiğimiz vakte geldi ve Rabbi onunla konuştu, dedi ki: Ey Rabbim! Bana varlığını göster sana bakayım. Cenab’ı Hak da buyurdu ki: Sen beni katiyyen göremezsin. Fakat dağa bir bak, eğer yerinde durabilirse sen de beni görebilirsin. Hemen Rabbi dağa tecelli edince onu parça parça etti. Musa da baygın bir halde düşüp kaldı. Vaktaki, ayıldı, dedi ki: Seni tenzih ederim, sana tövbe ettim ve ben imân edenlerin ilkiyim.

143. Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın Cenab’ı Hak ile konuşma şerefine kavuştuğunu ve Allah’ı görmenin büyüklük ve heybetini şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) konuşma şerefine nâil olmak için (bizim tayin ettiğimiz vakte geldi) oruç için ve diğer ibâdet ve itaat için belirlenmiş vakit sona erdi (ve Rabbi onunla konuştu) Hz. Musa, Cenab’ı Hak’kın kelâmını onun ilahlık şanına mahsus bir şekilde işitmek şerefine kavuştu. Bir rivâyete göre Hz. Musa’nın yanında bulunan yetmiş kadar ashabı da ilâhî kelâmı işitmek şerefine nâil olmuşlardı. Böyle büyük bir lütfa ulaşan Hz. Musa bundan cür’et alarak (dedi ki: Ey Rabbim!. Bana varlığını göster) ilâhî varlığını görmeğe beni kudretli kıl veya bana tecelli buyur da (sana bakayım) seni görmek saadetine ereyim. Cenâb-ı Hak, onun bu duasına cevaben (buyurdu ki:) ya Musa!. (Sen beni katiyyen göremezsin.) Sen bu görme gücüne sâhip değilsin, buna güç yetiremezsin. (Fakat dağa bir bak) O kadar kuvvetli ve sağlam bir yapıya sâhip olduğu halde (eğer yerinde durabilirse) Allah’ın tecellisine güç yetirebilirse (sen de beni görebilirsin.) Yoksa göremezsin. Bu dağdan maksat, Tur dağı veya Zübeyr dağı veyahut Ürdün dağıdır. (Hemen Rab’bi dağa tecelli edince) Dağa karşı Allah’ın yüceliği görününce; ilâhî nurdan bir parıltı isâbet edince (onu parça parça etti.) o dağı yerlere serdi, toz ve toprak haline getirdi. Ve bir kavle göre de onu küçük dağlara ayırdı.(Musa da) Bu gördüğü müthiş hâdiseden dolayı (baygın bu” halde düşüp kaldı.) âdeta ölmüş gibi bir vaziyet aldı. (Vaktaki) Hz. Musa’nın aklı ve anlayışı tekrar kendisine geldi, bu baygınlıktan (ayıldı) kalktı, gördüğü muazzam bankaya hürmet için (dedi ki:) Ey Allah’ım! Ben (Seni) bütün noksanlardan (tenzih ederim) ve bu görme isteğine cür’etimden dolayı (sana tövbe ettim) vazgeçtim ve pişman oldum. Senin emir ve müsaaden olmaksızın senden böyle birşey işlememeğe karar verdim. (ve ben imân edenlerin ilkiyim.) Yani bu zamanda senin azamet ve yüceliğini bilip tasdik edenlerin ilk ferdi bulunmaktayım. Veyahut yeryüzünde seni görmenin kimseye nasip olmayacağına ilk imân eden bir fert bulunuyorum.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki: Musa Aleyhisselâm Cenab’ı Hak ile konuşmuştur. Allah’ın kelâmı ise şüphe yok ki, insanların kelâmı gibi değildir, öyle harflerden oluşmuş, sesle irtibatlı değildir. Ehli sünnetin çoğunluğuna göre Allah’ın kelâmı, ezelî ve kadîm bir ilâhî sıfattır. O halde Hz. Musa’nın işitmiş olduğu ilâhî kelâmdan maksat, Eşariyyeye göre işte bu hakikî: Ezelî sıfatı işitmiş olmaktan ibârettir. Bu zatlar diyorlar ki: Cenab’ı Hak’kın zâtı, cism olmayıp başka bir cevherle meydana gelmediği halde nasıl ki görmek imkânsız değildir. Onun kelâmını da harf ve ses olmadığı halde işitmek imkânsız değildir. Matüridiye âlimlerine göre ise Hz. Musa, bir mucize olarak Tur’daki bir ağacın varlığında toplayan harfleri, kesik sesleri işitmiştir. Harf ve ses ile olmayan ezelî kelâm sıfatını ise Musa Aleyhisselâm elbette işitmiş değildir. Sonra bu âyeti celile, Cenab’ı Hak’ki görmenin câiz olduğunu da göstermektedir. Çünkü Hz. Musa yüce bir Peygamberdir. Eğer bu görme esâsen imkânsız olsa idi elbette bunu bilir, böyle bir istirhamda bulunmazdı. Bununlaberaber eğer Allah’ı görmek imkânsız olsa idi, Cenâb-ı Hak, “Ben görülemem” diye buyururdu. “Sen beni göremezsin” diye buyurmazdı. Bir de Allah’ı görmek , câiz olan bir emrin meydana gelmesine yani: Dağın yerinde kalmasına bağlanmıştır. Dağın yerinde kalması ise aslında câizdir, mümkündür, böyle câiz olan bir şeye bağlanmış olan bir şeyin de haddızatında câiz olması lâzım gelir. Ve bu âyeti kerime de beyan buyrulan tecelliden maksat, bir nevi görmektir. Demek ki: Dağ, bir nevi hayata ve görme kabiliyetine ulaşmış Allah’ı görme şerefine kavuşmuş, fakat bunun büyüklük ve heybetinin tesiriyle parçalanmıştır. Binaenaleyh insan için de Allah’ı görmek mümkündür. Fakat insanlar bu görmeye bu dünyada tahammül edecek bir kabiliyete sâhip değildirler. Mü’minler, âhiret hayatında bu büyük nîmete de kavuşacaklardır. Nitekim Rasûlü Ekrem Efendimiz de bir nevi uhrevî bir hayat olan mi’rac gecesi yüce bir âlemde bu Allah’ı görme şerefine kavuşmuştur.

144. Buyurdu ki: Ya Musa! Muhakkak ben seni risâletlerimle ve sözlerimle insanların başına seçtim. İmdi sana verdiğimi al ve şükr edicilerden ol.

144. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın Musa Aleyhisselâm’a olan ilâhî lütfunu göstermektedir. O Yüce Peygamberin Allah tarafından ne gibi vazîfeler ile görevlendirilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Hak Teâlâ Hazretleri, Musa Aleyhisselâm’a, Allah’ı görme şerefine ulaşamadığından dolayı üzülmemesi için diğer ulaştığı nîmetleri zikrederek (Buyurdu ki: Ey Musa!. Muhakkak ben) Kerem Sâhibi Yaratıcı (seni risâletlerimle) risâlet ve peygamberlik şerefine sâhip kılmakla, sana Tevrat’ın bölümlerini inzâl etmemle, (ve kelâmım ile) seni vâsıtasız olarak kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşturmuş olmamla zamanındaki mevcut (insanlar üzerine seçtim.)seçkin bir durumda, yüce bir derecede bulundurdum. (İmdi sana verdiğim! al) Sana ihsan ettiğim peygamberliği, kutsal sözümü işitmek şerefine kavuşmayı ve diğer kavuştuğun nîmetleri düşün, nazarı dikkate al, bazı arzuların gerçekleşmemesinden dolayı üzülme. Kavuştuğun birçok nîmetlerden dolayı (şükr edicilerden ol.) bu nîmetlerden dolayı Cenâb-ı Hak’ka şükretmek bir kulluk vazifesidir. Bunun da ayrıca mükâfatı vardır.

145. Ve onun için levhalarda her şeyden bir öğüt yazdık ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık. Artık onun kuvvetle tut ve kavmine emret, onu en güzeliyle tutsunlar. Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim.

145. (Ve onun için) Musa Aleyhisselâm, için (levhalarda) Tevrat’ın şerefli levhalarında Hz. Musa’nın ve kavminin muhtaç oldukları dinî işlere dâir (herşeyden bir) tesirli (öğüt yazdık) pek fâideli, uyanma ve doğru yolu bulmaya vesîle olacak bir âyet inzâl etmiş, olduk (ve her bir şeyi uzun uzadıya açıkladık.) lâzım olan dinî hükümleri ayrıntılı olarak beyan ettik ve Hz. Musa’ya hitâben dedik ki: (Artık onu) O Tevrat levhalarını veya yükümlü olduğunuz herhangi bir ilâhî hükmü (kuvvet ile tut) bir ciddiyyet ile, bir kararlılık ile al, gerekleriyle amelde bulun (ve kavmine emret onu) o ilâhî kitabı (en güzeliyle) ondaki en güzel, sevâbı en fazla olan hükümlere riâyetle (tutsunlar.) onun öyle güzel olan, en fâideli bulunan hükümlerini, tavsiyelerini uygulasınlar. Şöyle ki: Bir mesele hakkında iki, hüküm olabilir, ikisi de meşrû olduğu halde bunlardan birini seçmek daha fâideli, daha çok sevaba vesîle bulunabilir. Meselâ: Bir muamelenin yapılması câiz olduğu halde terkedilmesi daha iyi olabilir. Nitekim bir fenâlığa karşı misliyle karşılıkta bulunmak bazen câiz olabilirse de onun hakkında af ile muamelede bulunmak daha insanî ve yüce bir hareket olur. Hatayoluyla işlenen bir cinayetten dolayı icap eden diyeti, tazmînatı suçluya bağışlamak gibi. Kezâlik bir musibetten dolayı ah edip inlemek câiz olsa da sabır etmek daha güzeldir. Kezalik bir fakire az bir yardım güzel ise de fazlaca yardım daha güzeldir. Kezalik: Birşeyin yapılması dinî bakımdan mübah ise de terki mendup olabilir, İşte mendup olan, mübaha nazaran daha güzeldir, işte Hz. Musa’da kavmine böyle daha güzel olan şeyleri tavsiye etmekle yükümlü tutulmuştur. Artık böyle ilâhî tavsiyelere riâyet etmeli, Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ve itaatten kaçınarak isyankâr bir halde yaşamamalıdır. -Böyle bir hareketin akibeti pek korkunçtur. (Elbette sizlere yoldan çıkmışların yurdunu göstereceğim) Yüce Mâbuduna karşı isyan etmiş, hayatlarını isyan ve günah ile geçirmiş olan birçok kavimlerin nasıl helâk olup kendilerinin ve yurtlarının ne hâle geldiğini sizin nazarı dikkatinize sunacağım. Tâki sizler de onlar gibi kötü hareketlerde bulunmayasınız. Nitekim İsrail oğulları, birçok yerlere seyahatler yapmış, isyan ve küfürleri yüzünden helâk olup gitmiş bulunan Âd ve Semud kavimlerinin ve diğer zorbaların ve Amalikanın vatanları gibi yıkılıp yok harap olmuş ülkeleri görmekte bulunmuşlardır. Bu ilâhî beyan hem İsrail oğulları için birçok milletlerin yurtlarına hâkim olacaklarına işâret taşımasından dolayı bir müjde makâmındadır. Nitekim Hz. Davûd ve Süleyman zamanında bu nîmete nâil olmuşlardır. Ve hem de onları öyle isyancı kavimlerin izinde gitmekten yasaklamış olduğu için bir tehdit ve bir ibret dersi makâmındadır. Gerçekten onlar da bilahara öyle isyancı hareketlerde bulunukları için milletler arasında zelil bir şekilde yaşamaya mahkûm olmuşlardır.

§ Hz. Musa’ya verilen Tevrat levhaları hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Bunların on veya yedi levhadan ibâret olduğu, bu levhaların tahtadan veya yeşil zebercettenveya yeşil zümrütten teşekkül ettiği, bunlardaki yazıların Cibrili Emin vâsıtasıyle yazılmış olduğu rivâyet edilmektedir. Fakat böyle bir izah, Kur’an’ı Kerim’de mevcut olmadığından biz bu husus Allah’ın ilmine havâle ederiz.

146. Yeryüzünde haksız yere böbürlenenleri elbette âyetlerimden çevireceğim. Ve her bir âyeti görecek olsalar ona imân etmezler. Ve eğer hidâyet yolunu görseler onu bir yol edinmezler ve eğer dalâlet yolunu görecek olsalar onu yol tutuverirler. Bu da onların âyetlerimizi yalanlamalarından ve onlardan gâfil bulunduklarından dolayıdır.

146. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın birliğini, azamet ve kudretini, hükümlerinin sırf menfaat ve hikmet olduğunu inkâr eden isyankârların ne gibi sapıklıklara, felâketlere uğrayacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Yeryüzünde haksız yere) Bir delile, bir hakikate dayanmaksızın (böbürlenenleri) kendi boş inançlarına aldanarak ilâhî hükümlere karşı muhalif cephe alanları (elbette âyetlerimden çevireceğim.) artık onlar dış ve iç âlemlerdeki eşsiz kudret izlerini göremez olurlar. Semâlan, yerleri, kendi varlıklarını gözönüne alıp düşünemezler, bunları tefekkürden mahrum kalırlar. (Ve) Artık o inkârcı şahıslar (her bir âyeti görecek olsalar) gözlerinin önünde hangi bir âyet, hangi bir mucize tecelli edip dursa da onlar (ona imân etmezler.) kendi inatlan, kendi böbürlenmeleri onları tasdik etmelerine mâni olur. (Ve eğer) Onlar (hidâyet yolunu görseler) Allah Teâlâ tarafından gösterilen selâmet ve saadet yolu onların gözleri önünde parlayıp dursa onlar yine (onu bir yol edinmezler) onlar yine öyle ilâhî bir yola girmezler, onun nasıl bir kurtuluş yolu olduğunu takdir edemezler (ve eğer sapıklık yolunu görecek olsalar onu) bir arzu ve istekle kendilerine (yol tutuverirler.) o yolu tam bir istekle takib ederler. (Bu da) Böylehidâyet yolundan alıkonulup da sapıklık yoluna sevk edilmeleri (onların âyetlerimizi) Allah’ın birliğine dini hükümlerin gerçekliğine şahadet ve işâret edip duran mucizeleri, hârikaları, Peygamberlerin açıklamalarını (yalanlamalarından) onları yalanlamaya cür’et etmelerinden (ve onlardan) o âyetlerden, alâmetlerden, şahâdetlerden (gâfil bulunduklarından dolayıdır.) öyle bir sapıklığa düşmeleri kendi kötü hareketlerinin bir neticesidir, bir cezasıdır, İşte Yüce Peygamberlerin ve onların bildirmiş oldukları hükümleri insanlara tebliğ ile emrolunmuş olan zatların sözlerine, tavsiyelerine kıymet vermeyip de bir takım dinsizlerin şehvet dolu bir hayâtın esiri olan ahlâksız kimselerin izlerini takib edenlerin âkibetleri böyle bir felâkettir. Bu ilâhî açıklamalar, vaktiyle birçok felâketlerden kurtulup nîmetlere kavuşmuş bulunan İsrail oğullarına pek güzel bir uyarı olduğu gibi diğer kavimlere de pek büyük bir ikaz ve uyanma vesîlesidir.

147. Ve o kimseler ki, âyetlerimizi ve âhirete kavuşmayı yalanlamışlardır. Onların amelleri boşa çıkmıştır. Başkasıyla değil, ancak kendi yaptıkları amelleriyle cezalandırılacaklardır.

147. (Ve o kimseler ki,) İmândan mahrum kalıp bizim (âyetlerimizi) inkâr etmişlerdir. Allah’ın varlığına ait, Cenâb-ı Hak’kın kudret ve yüceliğinin ortaya çıkmasına yol açan eserleri, eşsiz varlıkları nazarı İtibara almayarak onlara inanmışlardır, (ve âhirete kavuşmayı) Asıl sevap ve azabın mahalli olan âhiret gününün varlığını (yalanlamışlardır.) onun meydana geleceğine inanmamışlardır. Artık (Onların) öyle inkârcı kimselerin dünyada iken yapmış oldukları hayırlar, anababa ve akraba ziyâreti gibi (amelleri bâtıl olmuştur.) onların o küfürleri, inkârları yüzünden bu gibi amelleri de düşüp kıymetlerini kaybetmiştir. Bunlardan dolayı âhirette bir sevâba kavuşamayacaklardır. Çünki sevâbakavuşmanın şartı imandır. Onlar (Başkasıyle değil, ancak) dünyada iken (kendi yaptıkları) yalanlama isyan ve günah gibi (amelleriyle cezâlandırılacaktır.) öyle kötü, kulluğa aykırı, kâfirce hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh bütün insanlık, bu elem verici akibeti düşünüp titremelidir, dinine, kulluk vazîfesine aykırı hareketlerden kaçınmalıdır ki, böyle korkunç bir felâkete uğramasınlar.

148. Ve Musa’nın kavmi ondan sonra ziynet takımlarından bir buzağı, böğürmesi olan bir heykel edindiler. Onlar görmediler mi ki, o kendileriyle konuşamaz ve onlara bir yol gösteremezdi. Onu ilâh edindiler ve zâlimler oluverdiler.

148. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın geçici olarak ayrılmasının ardından İsrail oğullarının bir buzağı heykeline tapınmak cehâletini gösterdiklerini ve bilahara pişmanlık gösterip tevbe ettiklerini ve af dilediklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve Musa’nın kavmi ondan) Hz. Musa’nın Tür’a gittiğinden (sonra) vaktiyle kıptilerden emânet alıp onların helâkı üzerine kendilerinde kalmış olan (ziynet takımlarından) Samiri namındaki bir münafıkın yapmasıyle (bir buzağı) buzağı gibi sesi (böğürmesi olan bir heykel edindiler.) bu iri heykel, bir rivâyete göre öyle bir hünerle yapılmış ki, içerisine hava girince inek yavrusu gibi ses çıkarmaya başlamış. Diğer bir rivâyete göre de bu heykelin aşağısında bir buzağı bulundurulmuş o buzağının sesi bu heykelin içinden dışarıya akseder olduğu için bu heykelin böğürmekte olduğu sanılmıştır. Diğer bir rivâyete göre de Firavn’un denizde boğulacağı zaman Cibrili Emin bir at üzerinde cisimlenerek görülmüş, Samiri bunun farkında olup Hz. Cibril’in atının ayağının bastığı topraktan bir avuç almış, bunu yaptığı heykelin içine bırakmış, bunun tesiriyle bir harika olarak o heykel canlanmış, et kansâhibi olmuş, buzağılar gibi ses vermiştir. Bu rivâyetlerden hangisinin doğru olduğunu Allah’ın ilmine havale ederiz. Bu heykeli yapan Samiri adında bir şahıs ise de Hz. Harun’dan veya seçkin birkaç zatın dışındakilerde bu buzağıya taptıkları için bunun böyle meydana getirilmesi hepsine isnat edilmiştir. Cenâb-ı Hak, o kavmi kınamak ve onların öyle beyinsizce hallerini teşhir etmek için buyuruyor ki: (Onlar) O heykele tapanlar, (görmediler mi ki) anlamadılar mı ki (o kendileriyle konuşamaz) kendilerine birşey söyleyip anlatamaz (ve onlara bir yol gösteremez.) onları bir doğru yola sevkedecek emir ve yasakla bulunamaz. Artık ne gariptir ki, (Onu) öyle bir hayvan heykelini kendilerine (ilâh) mabut kabul (edindiler ve) o hareketleriyle (zâlimler oluverdiler.) ibâdete lâyık olmayan birşeye mâbutluk isnad ederek ibâdeti gerçek yerinin dışına yönelttiler, onlar evvelce de böyle cahilce hareketleriyle zalimlerden olmuşlardı.

149. Ne zaman ki pişmanlığa düştüler ve kendilerinin hakikaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler, dediler ki: Eğer bize Rabbimiz merhamet etmezse ve bizi bağışlamazsa elbette büyük bir ziyâna uğramışlardan olacağız.

149. (Ne zaman ki) Hz. Musa Tur’dan dönüp kavminin o cahilce hâllerini çirkin gördü, onlar o sapıklıklarını anlayarak (pişmanlığa düştüler) tam bir hüzün ile ellerini ısıracak bir hâle geldiler (ve kendilerinin hakîkaten doğru yoldan çıkmış olduklarını gördüler) Allah’ın birliği inancını bırakmış, bir buzağı heykelini mabut edinmekle ne kadar şaşkınlık göstermiş olduklarını gözleriyle görüp anlamış oldular (ve) tövbe ve Cenab’ı Hak’ka yönelerek (dediler ki: Eğer bize Rabbimiz merhamet etmezse) dâima lûtuf ve ihsânına mazhar olduğumuz kerem sâhibi mâbudumuz bizi afbuyurmazsa (ve bizi bağışlamazsa) günahlarımızı tamamen ortadan kaldırmazsa (elbette büyük bir ziyâna uğramışlardan olacağız.) işte onlar, böyle yaptıklarına bilahara pişman oldular, günahlarını İtirâf ederek Allah’ın korumasına yöneldiler.

150. Ne zaman ki, Musa kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü, dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız! Rabbinizin emrini acele mi ediverdiniz? Ve levhaları bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi. kardeşi de dedi ki: Anam oğlu! Bu kavim muhakkak ki beni zayıf saydılar ve az kaldı beni öldürüyorlardı. Artık benimle düşmanları sevindirme ve beni zâlimler olan kavim ile beraber kılma.

150. Bu âyeti kerime, Tur’dan dönen Hz. Musa’nın buzağıya tapmış olan kavmini ne şekilde hesâba çektiğini ve kardeşi Hz. Harun ile aralarındak geçen konuşmayı şöylece beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki Musa) Aleyhisselâm, Tura gitmiş iken kavminin buzağıya taptıklarından haberdar oldu, bundan dolayı (kavmine kızgın, pek üzüntülü bir halde döndü) kavminin hepsine veya kardeşi Harun ile imanlarını muhafaza etmiş olanlara hitâben (dedi ki: Benden sonra arkamdan ne kötü işler yaptınız!.) yani: Ey kavmim!. Benim sizden ayrıldıktan sonra ne kadar fena harekette bulunmuş, Allah Teâlâ’ya ibâdeti bırakıp buzağıya tapmışsınız! Veya Ey mü’minler!. Bana ne kötü bir hilâfetle hâlife oldunuz!. Çünki onları öyle buzağıya tapmaktan men etmediniz. Siz (Rab’binizin emrini acele mî ediverdiniz?.) Tur’da kalmak için kırk gün va’dedilmişti. Rab’binizin belirttiği bu süreyi acele mi ettiniz de daha tamamını beklemeden böyle bir harekete cür’et etmiş oldunuz. Çünkü o kavim, Hz. Musa’nın otuz gecenin sonunda geri dönmediğini görünce vefat ettiğini sanmışlar, böyle buzağıya tapmışlardı. (Ve) Musa aleyhisselâm, geridönünce fazla kızgınlığından, kederinden dolayı ve bir dinî onurun tesîriyle (levhaları) Tevrat’ın nüshalarını yere (bıraktı ve kardeşinin başından tutarak kendisine doğru çekiverdi) onun bu muamelesine karşı (-kardeşi Hz. Harun da- dedi ki: Anam oğlu!. Bu kavim muhakkak ki, beni zayıf saydılar) onları buzağıya tapmaktan men’etmeme aldırmadılar (ve az kaldı, beni öldürüyorlardı.) daha fazla men’etmeye çalışsaydım bu cinayeti de işleyeceklerdi. (Artık benimle düşmanları sevindirme) benim hakkımda düşmanlarımızın ferahlanmalarına sevinmelerine sebep olacak birşey yapma, (ve beni zâlimler olan kavim ile berâber kılma.) Hesâba çekme veya kusur bulma hususunda beni o buzağıya tapanlar sırasında sayma. Ben onlardan uzak bulunmaktayım.

§ Şemate: Düşmanlık edilen şahsa ait olan bir belâdan dolayı bir ferah, bir sevinç duymak demektir.

§ Hz. Musa ile Hz. Harun ana baba bir kardeştirler. Ancak ananın hakkı daha büyük ve anaları bir mü’mine olduğu için Hz. Musa’nın daha fazla yatışmasını ve yumuşamasını temin etmek için kendisine “anam oğlu” diye hitab edilmiştir.