ARAF SURESİ

61. Dedi ki: Ey kavmim! Ben de hiç bir sapıklık yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından bir Peygamber’im.

61. Hz. Nuh da onların bu iddialarını red için (Dedi ki: Ey kavmim!.) ey kendilerine Peygamber gönderilmiş olduğum insanlar!. (Ben de hiçbir sapıklık yoktur.) Ben hak üzere bulunmaktayım, ben sizin öyle zannettiğiniz sapıklıktan, hakikate karşı gelmekten uzakbulunmaktayım. (Fakat ben âlemlerin Rab’bi) Olan Allah Teâlâ (tarafından) sizlere gönderilmiş (bir Peygamberim) artık bana sapıklık nasıl isnat edilebilir?.

62. Size Rabbimin vahyettiklerini dinine ait hükümleri tebliğ ediyorum ve sizin için öğüt veriyorum ve ben Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.

62. Bu mübârek âyetler, Hz. Nuh’un iyiliğe yönelik davetine icâbet etmeyip onu yalanlayan bir kavmin pek cahilce hareketlerini ve onların bu cehaletleri yüzünden uğramış oldukları pek korkunç âkibetleri dikkat nazarlarına sunuyor. Şöyle ki: Hz. Nuh, kendisine karşı muhalif bir cephe almış olan inkârcı kavmi, o kâfirce vazîyetlerinden kurtarmak için dedi ki: Ey kavmim!. (Size Rab’bimin vahiylerinİ) Yani onun dinine ait hükümleri, emirleri, yasakları, sevapları cezaları (tebliğ ediyorum) bunları size böyle bildirmek benim vazîfemdir. (ve sizin için öğüt veriyorum) Size tam bir samimiyetle fâideli şeyleri bildiriyor, sizi zararlı, kötü şeylerden kurtarmaya çalışıyorum, mânevî selâmet ve saadet yoluna teşvik ediyor ve özendirip duruyorum. (ve ben) Allah’ın vahyine mazhar olduğum için (Allah Teâlâ’dan sizin bilmediklerinizi biliyorum.) yani: O Yüce Yaratıcının sıfatlarına, kudret ve yüceliğine, sevap ve azâbına dâir sizin bilmediğiniz şeyler bence bilinmektedir. Veya o Yüce Yaratıcının dinine karşı muhalefette bulunup duranları ne korkunç âkibetlere uğrayacaklarını siz bilmiyorsunuz, fakat ben pek iyi bilmekteyim. Artık benim tebliğlerime riâyet ediniz.

63. Yoksa size Rabbiniz tarafından sizden olan bir zat vâsıtasıyle sizi korkutmak için ve sizin de sakınmanız ve rahmete erebilmeniz için bir zikrin gelmesine mi şaştınız?

63. (Yoksa) Ey inatçı ve inkârcı kavim!, (size) Bir kurtuluş vesîlesi olmak üzere (Rab’bİniz tarafından sizden olan) sizin cinsinizden, sizcetanınmış kimselerden olan (bir zat vâsıtasıyle) sırf bir ilâhî merhamet eseri olarak (sizi) Allah’ın azâbı ile (korkutmak için ve sizin de) Allah’ın hükmüne aykırı hareketlerden (sakınmanız ve) o sâyede (rahmete erebilmeniz için bir zikrin) bir ikaz ve irşat vâsıtasının (gelmesine mi şaştınız) bunda teaccübü gerektiren ne vardır?. Bu, insanlık hakkında ilâhî bir lütuftan ibâret değil de nedir?. İnsanlar, boş yere yaratılmamışlardır. Kâinatın Yaratıcısını bilip onun rızâsına uygun harekette bulunmak ve o sâyede selâmet ve saadete ermek için yaratılmışlardır. Fakat insanlar, kendilerine Allah tarafından bir rehber gönderilmemiş olursa üzerlerine düşen vazîfeleri nasıl takdir edebilirler?. Yaradılışlarındaki gayeyi nasıl belirleyebilirler?. Herbirinin düşüncesi, kanaati, hareket tarzı başka başka olmaz mı?. Bunun neticesinde ise içtimaî birlik, din kardeşliği, umumun ittifakı nasıl meydana gelebilir?. İşte böyle helâk edici ayrılıklara sebep olan hadiselere meydan verilmemesi için ilâhî vahye mazhar olan Peygamberler gönderilmiştir. Onlar da insanlar zümresinden bulunmaktadırlar, tâki onların tebliğlerine diğer insanlar için idrâk etmek mümkün olsun. O muhterem Peygamberlerin doğrulukları, yükseklikleri de göstermeyi başardıkları mucizeler ile, kendilerinin sâhip oldukları o yüce bilgiler ve ahlâk ile apaçık bir şekilde meydana çıkmıştır. Artık onlara muhalefet edenler, cehâlette bulunmuş, kendilerini Allah’ın azâbına uğratmış olmazlar mı?. Elbette olurlar. İşte Cenâb-ı Hak bize bunu da bildiriyor.

64. Bunun üzerine onu yalanladılar. Biz de onu ve onunla beraber gemide olanları kurtardık. Ayetlerimizi yalanlayanı da suda boğduk. Çünkü onlar bir kör kavim olmuşlardı.

64. (Bunun üzerine) Nuh Aleyhisselâm’ın onları öyle hayra yönlerdirici irşada çalışmasınarağmen onlar (onu) o Yüce Peygamber’i (yalanladılar) onun Peygamberliğini inkâr eylediler, sen yalan söylüyorsun, sen Peygamber değilsin demek cüretinde bulundular. (Artık biz de onu) O muhterem Peygamberi (ve onunla beraber gemide olanları) onun Peygamberliğini tasdik edip Allah’ın dinini kabul etmiş bulunanları boğulmaktan (kurtardık.) selâmet sahiline erdirdik, (Ayetlerîmîzi yalanlayanlan da) Allah’ın birliğini gösteren binlerce delilleri, hârikaları görmeyip de inkâra cür’et eyleyenleri de tufan ile (boğduk.) azâba mâruz kalmaya başladılar. (Çünki onlar bir kör kavim olmuşlardı.) Yani: Kalbleri kararmış, hakîkati görmekten mahrum kalmış, inkârcı bir tâife bulunuyorlardı, böyle bir akibeti hak etmişlerdi, lâyık oldukları elem verici bir vaziyete kavuşmuşlardı. İşte küfr ve isyânın cezâsı!.

§ Nuh Aleyhisselâm; İdris Aleyhisselâm’ın torunlarındandır. Ondan sonra ilk gönderilen Peygamber Nuh Aleyhisselâm’dır. Kırk yaşında Peygamber olmuş, dokuz yüz elli sene kavmini dine dâvet etmiş, tufan hâdisesinden sonra da ikiyüz elli sene daha yaşamıştır. Bu halde hayat müddeti (1240) sene bulunmuştur. Diğer rivâyetler de vardır. İnsanlığın başlangıcında insanların ömürleri uzun bulunmuştur. Bu da insanların çoğalmasını temin gibi hikmetlere dayanmaktadır. Hz. Adem’den sonra insanlar çoğalmış, fakat Allah’ın dinini terkederek müşrikce bir halde yaşamaya başlamışlardı. Nuh Aleyhisselâm’a inananlar pek azdı. Nihâyet o inatçı kavme cezaları yaklaşmıştı. Hz. Nuh bir gemi yapmakla Allah tarafından emrolundu. Gemiyi yapar yapmaz şiddetli yağmurlar yağmaya başlamış, yeryüzü bir deniz kesilmişti. Hz. Nuh kendisine imân edenleri gemisine aldı. Bunların sayısı kırk erkek ile kırk kadından ibâret bulunuyormuş.Bunların içinde Hz. Nuh’un Sam, Ham, Yâfes adındaki oğulları da bulunuyordu. Yâm veya Ken’an adındaki oğlu ise Hz. Nuh’a isyan ederek gemisine binmemişti. Nihâyet gemi dışında bulunanlar tamamen suların dalgaları arasında kalarak helâk olup gitmişlerdi. Daha sonra yağmur kesilmiş, sular çekilmeye başlamış, gemi de Musul civarında Cudi denilen dağın üzerine Muharrem ayının onuna rastlayan aşure gününde oturmuştur. Hz. Nuh bu gemiye uygun gördüğü hayvanlardan da birer çift almış bulunuyordu. Bu tufan hadisesi cumhura göre umumidir, bütün yeryüzünü kapsamaktadır. En yüksek dağların tepelerinde görülen deniz hayvanlarının fosilleri = eski zamandan beri taş kesilmiş hayvanların cesetleri görülmektedir. Böyle bir tufan hadisesinin yeryüzünde bir azap örneği olmak üzere vücude getirilmiş olması, Allah’ın kudreti karşısında imkânsız görülemez. Maamafih bazı zatlara göre de bu hâdise yalnız Hz. Nuh’un bulunduğu Babil havâlisinde meydana gelmiştir. En doğrusunu Allah bilir.

65. Âd kavmine de kardeşleri Hud’u Peygamber gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah’a kulluk edin sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Hâlâ sakınmayacak mısınız?

65. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmi ile olan tartışmasını ve onların bu muhterem zata karşı aldıkları inkârcı tavırlar! açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ad kavmine de Kardeşleri Hud’u -Peygamber gönderdik-) Yani cinsiyet itibâriyle, dinî bakımdan değil neseb yönüyle onlardan muhterem bir zat olan Hut Aleyhisselâm’ı Peygamberlikle şereflendirerek kavmini irşâd etmesini emrettik. Ah = kardeş kelimesi, Arap dilinde sâhip, vatandaş mânâsında kullanılmaktadır. Binaenaleyh bir kavmin kardeşinden maksat, onların sâhibi, yurtdaşı demektir. Hud aleyhisselâm o kavmine hitâben (dedi ki: Ey kavmim!.) öyleputlara ve diğer mahlûklara tapmayı bırakınız, yalnız (Allah’a kulluk edin) ona kullukta bulunun, (sizin için ondan başka bir ilâh yoktur.) Bütün mahlûkların yaratıcısı, mâbudi, Allah Teâlâ’dan başkası değildir. Siz (Hâlâ sakınmayacak mısınız?.) hâlâ hakîkati anlamayıp imân etmiyecek misiniz?. Nedir sizdeki bu gaflet!.

66. Onun kavminden kâfir olan bir cemaat dedi ki: Muhakkak biz seni beyinsizlik içinde görüyoruz. Ve biz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.

66. (Onun) Hz. Hud’un (kavminden kâfir olan bir cemaat) kavminin ulularından bir tâife (dedi ki:) ey Hud!. (Muhakkak) ki, (biz senî beyînsizlik içinde) yani, ahmaklık, câhillik, akıl zayıflığı ve düşünce noksanlığı içinde (görüyoruz. Ve bîz seni herhalde yalancılardan sanıyoruz.) senin Allah tarafından gönderilmiş bir Peygamber olduğuna dâir iddianı gerçek dışı kabul ediyoruz.

67. Dedi ki: Ey kavmim! Bende hiçbir beyinsizlik yoktur. Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.

67. Hud Aleyhisselâm da onların iddialarını reddetmek için (Dedi ki: Ey kavmim!. Ben de hiçbir beyinsizlik yoktur.) ben öyle sizin iddia ettiğiniz gibi beyinsiz değilim. (Fakat ben âlemlerin Rabbi tarafından) Sizlere (gönderilmiş bir Peygamberim) Cenâb-ı Hak ise beyinsiz onları Peygamber göndermez. Onun gönderdiği Peygamberler, son derecede rüşt ile, akıl ve fikir ile, emânet ve doğrulukta vasıflanmış bulunurlar.

68. Size Rabbimin vahyettiklerini tebliğ ediyorum ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericiyim.

68. Ve o Yüce Peygamber o câhil, inkârcı kavmine dedi ki: (Size Rabbimin vahiylerini) Bana tebliğ etmemi emrettiği emirleri, yasakları, dinî hükümleri (tebliğ ediyorum) bukadar akıl ve hikmete uygun, selâmet ve saadetinize vesîle olan şeyleri size bildiriyor, tavsiyede bulunuyorum, (ve ben sizin için bir güvenilir öğüt vericîyim.) Ben güvenmeye lâyık, emanetlere riâyet etmekle bilinen bir halde sizlere nasihat veriyorum, sizin selâmetinize kanaat getirecek bir şekilde çalışıyorum. Artık öyle fâideli vazîfeleri size tebliğ eden, hakkınızda öyle hayrı tavsiye edici olan bir zat, öyle iddianıza göre beyinsizlikle, yalancılıkla vasıflanmış sayılabilir mi?. Bir kerre bu hususları düşünmez misiniz?.

69. Yoksa sizî korkutmak için size Rabbiniz tarafından bir zikrin sizden bir kişi vâsıtasıyle gelmesine şaştınız mı? Hatırlayınız ki, sizi Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete güce erdirdi. Artık Allah Teâlâ’nın nimetlerini hatırlayınız ki, kurtuluş bulabilesiniz.

69. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmini uyanmaya dâvet ederek kendisinin peygamberliğindeki fayda ve hikmeti ve o kavmin ulaştıkları nîmetleri beyan etmektedir. Ve o müşrik kavmin göstermiş oldukları muhâlefeti bildirmektedir. Şöyle ki: Hud Aleyhisselâm, kendisine beyinsizlik isnâdına cür’et eden kavmine hitâben buyurdu ki: Ey kavmim (Yoksa sizi) Allah Teâlâ’nın azâbından (korkutmak) işlediğiniz küfr ve isyânın .korkunç âkibetini bildirmek, sizi uyanmaya dâvet etmek (için size Rabbiniz tarafından bir zikrin) bir ilâhî vahyin veya bir mucizenin (sizden bir kişi vâsıtasıyle) benim gibi Peygamberlik sâhibi olan bir insanın işaretiyle (gelmesine şaştınız mı?.) bu olmayacak birşey midir?. (Hatırlayınız ki) Tarihi olayları bir düşününüz ki, (sizi) Kerem sahibi olan Rabbiniz (Nuh kavminden sonra onların yerine getirdi) sizi onların yurtlarına sâhip, onların ülkelerine hâkim kıldı, (ve sizi yaratılışta fazla bir kuvvete) Bir güce (erdirdi.) sizi büyük bir yapıya ve uzun boya eriştirdi. Rivâyete görebu kavim büyük bir yapıda yaratılmıştı. Uzun boyluları yüz arşın, kısa boylular! da altmış arşın uzunluğunda bulunuyordu. (Artık Allah Teâlâ’nın) Hakkınızdaki (nîmetlerini hatırlayınız ki,) o nîmetlerle uygun düşen amellerde bulununuz, onların şükrünü yerine getirmeye çalışınız ki (felâh) kurtuluş (bulabilesiniz.) âhiretin ebedî nîmetlerine kavuşup azâbından emin olabilesiniz.

§ Hz. Hud’un kavmine, böyle yumuşak bir şekilde, merhamet ve şefkatini gösterir bir tarzda, şahsî bir gücenme eseri göstermeyip pek hikmetli bir şekilde hitab etmesi, pek iyilik sever bir harekettir, halka va’z ve öğütte bulunacak zatlar için uyulması gereken bir örnektir.

70. Dediler ki: Sen bize yalnız bir tanrıya tapanın ve babalarımızın tapmakta olduklarını terketmemiz için mi geldin? Haydi eğer sen doğru sözlü kimselerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir bakalım.

70. Hz. Hud’un böyle güzel öğütlerine karşı kavmi (Dediler ki:) Ey Hud!. (Sen bize) Otedenberi kendilerine taptığımız putlarımızı bırakıp ta (yalnız bir tanrıya tapmamız) ibâdetlerimizi yalnız ona tahsis etmemiz (ve babalarımızın taptıklarını terketmemiz için mi geldin?.) Artık hiçbir puta tapmayahın, bu nasıl olabilir?. (Haydü eğer sen) Bu peygamberlik iddiânda veya bizlere bir azabın geleceğini haber vermek hususunda (doğru sözlü kimselerden isen) daha durma (bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı hemen (bize getir.) bakalım. Bu câhil, inatçı kavim, öyle cömert, iyilik sever bir Yüce Peygamberin öyle güzelce uyarısını takdir etmediler, âkibetlerini düşünmediler. Artık haklarında ilâhî azabın ortaya çıkışı gerçekleşmişti.

71. Dedi ki: Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap ve bir gazâb indi. Kendinizin ve babalarınızın takmış olduklarınız bir takım adlar hakkında benimle mücadeledemi bulunuyorsunuz? Allah Teâlâ onlara dâir hiçbir delil indirmiş değildir. Artık bekleyin, ben de sizinle beraber bekleyenlerdenim.

71. Bu mübârek âyetler de Hz. Hud’un kavmine yönelen ilâhî azâbı haber vermesini ve kendisiyle ona imân edenlerin kurtulup inkârcı, dinsiz olanların da helâk olup gittiklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Hud, kavminin öyle küfr ve isyanına karşı (Dedi ki:) ey kavmim!. (Üzerinize şüphe yok ki Rabbiniz tarafından bir azap) Bir cezâ, İzdırabı gerektiren bir kötü inanç (ve bir gazap) bir hışım, bir intikam irâdesi (gerçekleşti.) şirk ve inkârdaki israrınızdan dolayı hakkınızda böyle bir cezâ inmeye başladı. Artık lâyık olduğunuz âkibete kavuşacaksınız. (Kendinizin ve babalarınızın tahmis olduklarınız) Kendi taraflarınızdan uydurup ad vermiş olduğunuz (bir takım) isim verilen kimselerden uzak (adlar hakkında benimle mücadelede mi bulunuyorsunuz?.) benim sözlerimin doğruluğuna inanmayıp da öyle bir takım kuru isimlere mi ilahlık isnat ediyorsunuz?. Onlar mâbutluğu hak etmiş olabilirler mi?. (Allah Teâlâ onlara dâir) Onlara ibâdet edilmesi hususunda (bir delil) bir kanıt (indirmiş değildir.) çünkü bizzat ibâdete lâyık olan ancak Kâinatın Yaratıcısı Allah Teâlâ’dır. Başka birinin ibâdete hak kazanmış olabilmesi için bu hususa dâir ilâhî bir emrin gelmesi, ilâhî bir âyetin inmesi kat’î bir delilin meydana gelmesi lâzımdır. Halbuki: Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilmesi için böyle bir ilâhî hüküm bir dinî delili, bir Rabbânî izin yoktur. (Artık) Ey müşrik kavim!. Siz bu yalanlama ve inkârlarınız sebebiyle hakkınızda ilâhî bir azabın meydana gelmesini (bekleyin, ben de sizinle beraber) bu azabın yakında sizlere gelmesini, istediğiniz ilâhî vadin sizlere gelip kavuşmasını (bekleyenlerdenim.) elbette yakında gelip kendisini gösterecektir.

72. Bunun üzerine onu ve kendisiyle beraberolanları bizden bir rahmet olarak kurtardık, âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise kökünü kesiverdik.

72. (Bunun üzerine) Böyle Hz. Hud ile kavmi arasındaki tartışma ve münakaşanın ardından (onu) Hz. Hud’u (ve kendisiyle beraber olanları) mü’minleri (bizden) Allah katında (bir rahmet olarak) ve değerini takdir etmek insan gücünün dışında olan yüce bir lûtuf ve merhamet olmak üzere (kurtardık) onları selâmet sahasına çıkardık, (âyetlerimizi yalanlayanların ve imân etmiş olmayanların ise) tamamen (kökünü kesiverdik.) kendilerini tamamen helâk eyledik. Lâyık oldukları cezalara kavuştular. İşte küfrün elem verici netîcesi!.

§ Hz. Hud, Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ın torunlarından Abdullah İbni Rabah adında bir zatın oğludur. Yemen’de “Hezremut” civarında “Ehkaf” denilen bir mahaldeki Âd kavmine Peygamber gönderilmiştir. Bu kavim, birçok nîmetlere, kuvvetlere kavuşmuşlardı, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat Hz. Hud’un tebliğlerini dinlemeyip putlara tapmakta bulunmuşlardı. Nihâyet yedi gece, sekiz gün devam eden şiddetli bir rüzgâr ile helâk oldular. Hz. Hud ise kendisine imân edenler ile beraber selâmette kalıp Mekke’i Mükerreme tarafına hicret etmişlerdir. Mekke’i Mükerreme’de veya Hazremut’da defnedilmiş olduğu rivâyet olunmuştur. Abdurrahman İbni Sabit’ten rivâyet olunduğuna göre Mekke’i Mükerreme’de rükn ile makam ve zemzem arasına doksan dokuz Peygamber defnolunmuştur. Hud, Salih, Şüayip ve İsmail Aleyhisselâm’ın kabirleri de burada bulunmaktadır.

73. Ve Semud kavmine kardeşleri Salih’i gönderdik. Dedi ki: Ey kavmim Allah’a ibâdet ediniz. Sizin için ondan başka bir ilâh yoktur. Sizlere muhakkak ki, Rabbiniz tarafından apaçık bir delil gelmiştir. İşte Allah’ın şudevesi sizin için bir mûcizedir. İmdi onu bırakınız. Allah’ın arzında otlasın ve ona bir kötülükle dokunmayınız. Sonra sizi çok şiddetli bir azap yakalar.

73. Bu mübârek âyetler de Hz. Salih’in kavmi ile olan konuşmasını, onlara kavuştukları nîmetleri hatırlatarak kendilerini kötü hareketlerden yasakladığını ve sakındırdığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Arab kabîlelerinden olan (Ve) Hicaz ile Şam arasında “Hicr” denilen mahalde ikâmet eyleyen (Semut kavmine) neseb bakımından (kardeşleri Salih’i) Peygamber gönderdik. Bu zat, o kavme hitâben: (Dedî ki: Ey kavmim!.) Yalnız (Allah’a ibâdet ediniz.) başkalarını mabut edinmeyiniz çünkü (Sizin için onan başka bir ilâh yoktur.) hepinizin yaratıcısı, mabudu yalnız Allah Teâlâ’dır, başkaları ilahlık ve mâbudluk sıfatına sahip olamaz. (Sizlere muhakkak ki. Rabbiniz tarafından) Benim Peygamberliğime, sözlerimin doğruluğuna şâhitlik eden (apaçık bir delîl gelmiştir.) bir açık mucize meydana çıkmıştır. (İşte Allah’ın) Kudretiyle ansızın, bir vâsıta olmaksızın vücude gelen (şu devesi sizin için) benim doğru sözlü, peygamberliğe sâhip bir zat olduğuma dâir (bir mucizedir.) bir harikadır. Artık benim peygamberliğimi tasdik edip sözlerime itimat ediniz. (İmdi) O deveye asla dokunmayınız. (onu bırakınız Allah’ın arzında) Sizin olmayan yeryüzünde yaş otları (otlasın) dursun, (ve ona bir kötülükte) Ona, boğazlamak gibi eziyet verecek herhangi bir şekilde (dokunmayınız.) ona mâni olmayınız. (Sonra) Ona vereceğiniz eziyet sebebiyle (sizi çok şiddetli bir azap yakalar.) hepiniz de Allah’ın kahrına uğrar, mahvolur gidersiniz.

74. Ve o zamanı hatırlayınız ki, sizi Âd’dan sonra halifeler kıldı ve sizi yerde yerleştirdi. Onun ovalardan köşkler ediniyorsunuz ve dağları evler olarak oymakta bulunuyorsunuz. Artık Allah Teâlâ’nın nimetlerini anın ve yerdefesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.

74. (Ve) Ey kavmimi. Siz yalnız Cenâb-ı Hak’ka ibâdet ediniz, onun dinine riâyet ediniz, hakkınızda tecelli etmiş olan nîmetlerini düşününüz, özellikle (o zamanı hatırlayınız ki) o Kerem Sahibi Yaratıcı, (sizi Âd’dan) o kavmi helâk ettikten (sonra) yeryüzünde (halifeler kıldı) siz de onların ardından kendi diyarınızda bir varlık sâhibi bulunmaktasınız, (ve sizi yerde) Hicr denilen diyarda (yerleştirdi.) orada ikamete muvaffak kıldı. (Onun) O diyarın (ovalarında köşkler ediyorsunuz) muhteşem ikametgâhlar yapıyorsunuz, (ve dağları) Kendinize (evler olarak oymakta bulunuyorsunuz.) bunlarda vakit vakit oturup duruyorsunuz. Bu nîmetlerin değerini bilmeniz, bunları size ihsan buyurmuş olan Kerem sahibi Yaratıcıya şükür etmeniz icab etmez mi?. (Artık) inkârcı hareketlerinizi bırakın, (Allah Teâlâ’nın nîmetlerini anın) bunlara karşı teşekkür vazîfesini yerine getirmeye çalışınız, (ve yerde fesatçılar olarak taşkınlık yapmayın.) Yeryüzünde salih kimseler olarak yaşayın, nîmete karşı nankörlüğü gerektiren hareketlerde bulunmayın, kısacası, o harikulâde olan deveye asla dokunmayınız.

75. Kavminden büyüklük taslayanlardan bir cemaat, onlardan zayıf görülenlere, onlardan imân edenlere dedi ki: Siz, Salih’i hakikaten Rabbi tarafından gönderilmiş mi bilirsiniz? Onlar da dediler ki: Biz şüphe yok, onunla gönderilmiş olan şeye inanmışlarız.

75. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın kavmi arasındaki münakaşalar! ve onlardan kâfir olanların bir mucize eseri olan deveyi boğazlayarak lâyık oldukları azabın gelmesini inkârcı ve kibirli bir tarzda istediklerini bildirmektedir. Şöyle ki: Salih Aleyhisselâm’ın (Kavminden kibirlenen) imân etmekten böbürlenen (bir cemaat) mevki sahiplerinden bir tâife (onlardan) o kavim efradından (hakir) zayıf (görülenlere) yanionlardan imân etmiş olanlara alay yoluyla (dedi ki: Siz Salih’i hakikaten Rabbi tarafından) bizlere ve sizlere bir Peygamber olarak (gönderilmiş mi bilirsiniz?.) siz buna kanaat getiriyor musunuz?. (Onlar da) O imân etmiş zümre de (dediler ki: Biz şüphe yok onunla) O Salih Aleyhisselâm vasıtsıyle bizlere Allah tarafından (gönderilmiş olan şeye) Hak dine hidâyet sebebine (inanmışlarız.) artık onun Peygamberliğine inanmış olduğumuz âşikâr değil midir?. Onu bizden sormaya ne gerek var!.

76. Kendilerini büyük görenler ise dedi ki: Biz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.

76. O inkârcı cemaat o (Kendilerini büyük görenler) Allah Teâlâ’nın emrine, Hz. Salih’in Peygamberliğine imân konusunda kibirlenenler (ise dedi ki: Bîz muhakkak sizin o imân ettiğiniz şeyi inkâr edenleriz.) biz onu inkâr ederiz, onu tasdik etmeyi gururumuza yediremeyiz. O inkârcı kibirli kavim kendilerinin servetlerine, mevkilerine gururlanarak böyle cahilce, ifâdelerde bulundular. Onların geçici dünyevî varlıkları kendilerinin felâketine, ebedî selâmetten mahrum olmalarına sebep olacaktı.

77. Sonra o dişi deveyi boğazladılar ve Rablerinin emrinden dışarı çıktılar ve ey Salih! Eğer sen gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi bize getir dediler.

77. O inkârcı gurup, (Sonra) da Hz. Sahh’in uyanşına muhalefet ederek (o) bir kudret hârikası olan (dîşi deveyi) de (boğazladılar) bu husustaki uyarıya riâyet etmediler (ve) Onlar Salih Aleyhisselâm’ın kendilerine tebliğ etmiş olduğu (Rablerinin emrinden dışarı çıktılar.) Hz. Salih’i yalanladılar, onun tenbihine rağmen o deveyi öldürmekten çekinmediler. (ve) O muhterem Peygambere hitâben (eğer sen) hakîkaten Allah tarafından (gönderilmiş Peygamberlerden isen bizi korkuttuğun şeyi) ilâhî azâbı (bize getir dediler.) o mübârekPeygamberin sözlerine kıymet vermediler, başlarına bir azabın geleceğine asla ihtimal vermediler. Artık lâyık oldukları elem verici âkibete kavuşacakları an gelmişti.

78. Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı tutuverdi. Yurtlarında diz üstü çöküvermiş oldular.

78. Bu mübârek âyetler de Salih Aleyhisselâm’ın tebliğlerini kabul etmemiş olan kavminin korkunç âkibetlerini bildirmektedir. Ve o muhterem Peygamberin onlar hakkındaki üzüntülü beyanlarını dile getirmektedir. Şöyle ki: Semud kavmi, Hz. Salih’e muhalefette israr edip durdular. (Bunun üzerine onları şiddetli bir sarsıntı) Yerden büyük bir zelzele ve gökten korkunç bir ses (tutuverdi.) ansızın böyle bir faciaya uğradılar (Yurtlarında) evlerinde (diz üstü çöküvermiş oldular.) kımıldanamayarak hemen helâk olup gittiler.

79. Artık onlardan yüz çevirdi ve dedî ki: Ey kavmim! Ben size Rabbimin vahyini muhakkak ki tebliğ ettim ve sizin için öğüt verdim. Ve lâkin siz öğüt verenleri sevmezsiniz.

79. Salih Aleyhisselâm, kavmine gelen felâketi anlayınca (Artık onlardan yüz çevirdi) onların bu felâkete sebebiyet vermiş olduklarını bildiği için haklarında bir azarlama ve kınama başkalarına da bir ibret örneği olması için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben size Rabbinmin vahyini muhakkak ki, tebliğ ettim) peygamberlik vazîfemi yerine getirmeye çalıştım, (ve sizin için öğüt verdim.) teşvik ettim ve korkuttum, hakkınızda öğüt verici muameleden geri durmadım. (Ve lâkin öğüt verenleri sevmezsiniz.) Sizin haliniz, size öğüt verenler hakkında buğz ve düşmanlıkta bulunmakdan ibaret olmuştur. İşte o kötü hareketinizin cezâsına kavuşmuş oldunuz.

§ Salih Aleyhisselâm, Semud kavmine mensuptur. Babasının adı “Übeyt” dir. Semut ise Nuh Aleyhisselâm’ın oğlu Şam’ıntorunlarındandır. Babasının adı “Âbir” dir. Sonra bu Semud’un evlât ve ahfadı böyle Semud ismi ile hatırlana gelmişlerdir. Bunlar da Hicaz ile Şam arasındaki vadi’ilkariye olan ve “hicr” denilen yerde otururlardı. Âd kavmi helâk olduktan sonra onların beldelerini Semud kavmi onararak uun bir müddet mutlu bir hayat içinde yaşamışlar, muhteşem binalar yapmışlardı. Fakat bunlar da putlara tapmaya başlamışlar, yeryüzünde fesat çıkarmaya çalışıp durmuşlardı. Cenâb-ı Hak kendilerine en şerefli ailelerine mensup olan Salih Aleyhisselâm’ı Peygamber gönderdi. Kendisine pek. az kimse tâbi olmuş, diğerleri muhalefette devam etmişlerdi ve eğer sen hakîkaten bir peygamber isen dua et şu taş parçası içinden şöyle bir vaziyette bir dişi deve çıksın, seni o zaman tasdik ederiz demişlerdi. Hz. Salih te dua etti, o taştan istedikleri gibi bir deve çıkıverdi. Bu hârikayı görenlerden pek azı imân etti, diğerleri ise yine kendilerini saptıran bir takım kimselerin sözlerine uyarak yine imândan kaçındılar. Hz. Salih demişti ki: Bu deve bir kudret harikasıdır, kuyunuzun suyunu belirli günlerde içecek, siz de diğer günlerde kuyunuzdan istifâde edersiniz. Bu devenin içmesine, kırlarda otlanmasına mâni olmayınız, sonra felâkete uğrarsınız. Fakat onlar bu uyarıya da riâyet etmediler. Bu mübârek hayvanı boğazladılar. Derken kendilerine ilâhî azap yönelmeğe başladı. Salih Aleyhisselâm Filistin tarafına çıkıp gitti. Bunun ardından şiddetli bir yer sarsıntısı oldu, gök tarafından da pek müthiş bir seda geldi, bunun tesîriyle o inkârcı kavmin kalbleri parçalanarak helâk olup gittiler. Rivâyete göre: O kavim, o deveyi çarşamba günü boğazlamışlardı. Kendilerine ilâhî azap ise cumartesi günü gelmiştir. Salih Aleyhisselâm, yüz yirmi mü’min ile ağlar olduğu bir halde yurdundan çıkıp gitmişti. Bir dumanın yükselmesini görmüş, kavminin helâkolduğunu anlamış idi. Bu helâk olanlar ise bin beşyüz hâne ehlinden ibâret imiş. Salih Aleyhisselham bir rivâyete göre kavmi arasında yirmi sene kalmış, ve elli sekiz yaşında iken Mekke’i Mükerreme’de vefat eylemiştir. Kendisine imân edenler ile beraber yurduna dönmüş oldukları da rivâyet edilmektedir.

80. Lut’u da gönderdik o vakit kavmine dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız ki, onu sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.

80. Bu mübârek âyetler de Lut Aleyhisselâm’ın kavmini, işlemekte oldukları kötülüklerden, çirkin hareketlerinden dolayı kınamış olduğunu beyan etmektedir. Şöyle ki: (Lut’u da) Kendisinin kavmi olan Sedum ehline Peygamber (-gönderdik-) onlara hak dini, meşru olup olmayan şeyleri tebliğ etmesini emrettik. (o vakit) Ki (kavmine) inkâr ve kınama yoluyla (dedi ki: Siz öyle bir hayâsızlık mı yaparsınız!.) öyle son derece çirkin, kötü, bir muamelede mi bulunursunuz!. (Ki, onu) O feci muameleyi (sizden evvel alemlerden hiçbir şahıs yapmış değildir.) öyle tabii olarak nefret uyandıracak, çirkin bir muameleyi vaktiyle hiçbir sosyal topluluk işlemiş değildi.

81. Muhakkak ki, siz kadınlarınızı bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz. Belki siz haddi aşan bir kavimsinizdir.

81. Ey şehvetlerine düşkün kavim!. O çirkin muamelenizi biliniz, (Muhakkak ki, siz kadınlarınızı) size helâl olan zevcelerinizle esasen cinsel birleşmeyi (bırakıp şehvet ile erkeklere yanaşıyorsunuz.) onlar ile livatada bulunmak kötülüğünü işliyorsunuz. (Belki siz) Ey kavim (haddi aşan bir kavimsinizdir.) helâli bırakıp haramı işlemeye cür’et ediyorsunuz. Meşrû olan, insan türünün devamına, nesebin kesintiye uğramamasına sebep olan nikâhlanma yoluyla kadınlara yaklaşmayı bırakıyorsunuz, haram olan, öyle faidesibulunmayan, bilâkis birçok hastalıklar doğuran, bir nice düşmanlıklar uyandıran hayvanî bir harekete cür’et etme alçaklığını gösteriyorsunuz!. Bu ne kadar zararlı, kötü ve utanç verici, hayvanî bir muameledir!. Bunu işlemekten hiç sıkılmaz mısınız?.

82. Ve kavminin cevabı, “onları kasabanızdan çıkarınız, çünkî onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır” demekten başka olmadı.

82. Bu mübârek âyetler de Hz. Lut’un irşatlarını kabul etmeyen beyinsiz kavminin o muhterem zata karşı takınmış oldukları tavrı bildirmektedir. Ve Hz. Lut ile ona imân edenlerin kurtulduklarını, muhaliflerin de lâyık oldukları korkunç âkibete eriştiklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Lut’un o güzel uyansını kavmi kabul etmediler (Ve) o kibirli, beyinsiz (kavminin cevabı) birbirine hitâben (“onları) o Lut ile ona tâbi olanları (kasabanızdan çıkarınız) onları aranızda bırakmayınız. (çünki onlar fazla temizlikte bulunan insanlardır” demekten başka olmadı.) O kavim böyle alay yoluyla saçmalamada bulunmuşlardı. Hz. Lut ile ona tâbi olanlar hakkında “onlar temizlik iddiasında bulunan, sizin hareketlerinizden uzak bulunduklarını gösteren kimselerdir, onların sözlerine iltifat etmeyiniz” demek istemişlerdi. Nitekim birçok kimseler de gayrimeşru hareketlerde bulunurlar, kendilerine bu kötü hareketlerini hahrlatanları da taassub ile, sofulukla, gericilikle itham ederek kendi çirkin durumlarının devâmını temin etmek isterler, İşte hakka râzı olmayan, gayrimeşru hareketlerin kötülüğünü idrâk edemeyen kimselerin iddiaları bu gibi saçmalıklardan başka birşey değildir.

83. Artık biz onu ve ehlini kurtardık, zevcesi müstesna, o geriye kalıp helâk olanlardan oldu.

83. (Artık biz onu) Lut Aleyhisselâm’ı (ve ehlini) kavminden mü’min olanları (kurtardık)azaptan emin kıldık (zevcesi müstesnâ) çünkü o, Sedum ehline yardım için kâfir bulunuyordu, küfrünü gizlice tutuyordu. Binaenleyh (o) yurdunda (geriye kalıp helâk olanlardan) kâfirler takımından (oldu.) o da o kavim ile berâber Allah’ın azâbına mâruz kaldı.

84. Ve onların üzerlerine bir azap yağmuru yağdırdık. Artık bak günahkârların akibeti nasıl oldu.

84. (Ve onların üzerlerine -bir azap- yağmuru yağdırdık.) Şöyle ki: Üzerlerine kibrit ile ateşten yoğrulmuş bir acayip şekilde yağmur yağmış, hepsinin helâkına sebep olmuştur. (Artık bak günahkârların âkıbeti nasıl oldu.) Yani: Ey bu gibi müthiş hâdiselerden ibret alacak kabiliyette bulunan insanlar!. Bakınız, düşününüz ki, Cenâb-ı Hak’ka isyan edenlerin âkibetleri ne oluyor, sizler de onların başlarına gelen azaplardan, cezâlardan ibret alınız, onlar gibi hareketlerde bulunmaktan sakınınız ki, selâmette kalasınız.

§ Hz. Lut, İbrahim Aleyhisselâm’ın kardeşinin torunudur. Babasının adı “Haran” dır. Hz. İbrahim ile berâber Bâbil diyârından Şam tarafına geçmiş, “Ürdün” nahiyesinde ikâmet etmiş, Humus’ta bulunan “Sedum” beldesi ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahali ise başka kavimlerin yapmamış oldukları kötülükleri işliyorlardı. Lut Aleyhisselâm’ın öğütlerini dinlemediler. Nihâyet Lut Aleyhisselâm ailesi ve inananlarla beraber geceleyin onların içlerinden çıkıp gitti, o kavim ise başlarına yağan müthiş yağmurlar ile, zelzeleler ile mahvolup gittiler, İşte küfrün, kötülüğün müthiş akibeti!.

85. Ve Medyen’e de kardeşleri Şuayb’i Peygamber gönderdik dedi ki: Ey kavmim! Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunun, sizin için ondan başka Tanrı yoktur. Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi. Artık ölçüyü ve tartıyı tam yapın ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin ve yeryüzündedüzeltilmesinden sonra bozgunculuk yapmayın, bu sizin için hayırlıdır, eğer siz inanan kimseler iseniz.

85. Bu âyeti kerime, Şuayb Aleyhisselâm’ın kavmini Allah’ın birliğine dâvet etmesini, onlara haksızlıkta bulunmamalarını, bozgunluculuğa çalışmamalarını tavsiye eylemesini ifâde etmektedir. Şöyle ki: Âd kavmine Hud Aleyhisselâm gönderilmişti (Ve Medyen’e de) Şam taraf larındaki Meân diyarında oturan “Medyen” adındaki bir Arap kabîlesine de Neseb bakımından (kardeşleri) bulunan (Şuayb’i -Peygamber gönderdik-.) Onları tevhid dinine, hakka riâyetten ayrılmamaya dâvet etmesini emrettik. Onlara (Dedi ki: Ey kavmim!.) yalnız (Allah Teâlâ’ya ibâdette bulunun) ondan başka ibâdete lâyık, mâbudluk sıfatına sâhip bir zat yoktur. Binaenaleyh (sizin için) de (ondan başka Tanrı yoktur.) bütün mahlûkların yaratıcısı, mabudu ancak o’dür. (Muhakkak ki, size Rabbinizden apaçık bir delil geldi.) Benim peygamberlik iddiamdaki doğruluğumu gösteren büyük bir delil ortaya çıktı, ben de peygamberlik ve hikmet alâmetleri göründü. Artık sizin beni tasdik etmeniz icab etmez mi?. (Artık) Ey kavmim!. Sözlerime itimat ediniz, (ölçüğü ve tartıyı tam yapın) Şahsî menfaatiniz için müşterilere hiyanette bulunmayın, alır verirken fazlayı noksan ve noksanı fazla göstermeyiniz, (ve insanlara eşyalarını eksik vermeyin) (Akar para getiren mülk ve emlâk) gibi şeylerin değerini noksan göstererek sahiplerini zarara sokmayın. Gasb, hırsızlık, rüşvet, hile, yol kesicilik sûretiyle insanların mallarını ellerinden almak da bu kabildendir, (ve yeryüzünde) Peygamberler ve onların izlerinden giden zatlar vâsıtasıyle halkın (düzeltilmesinden) kurtuluşa ulaşmasından (sonra) küfr ve isyan ile, insanların haklarına tecâvüz ile (bozgunculuk yapmayın) sosyal hayatı bozmaya cür’et etmeyin, (bu) Sizetavsiye edilen husus (sizin için hayırlıdır) sizin dünyevî ve uhrevî fâidelerinizi temin edicidir, (eğer siz inanan kimseler iseniz.) Yani: Siz benim bu sözlerimi, tavsiyelerimi kabul edip beni tasdik eden kimseler iseniz, bu sâyede sorumluluktan kurtulursunuz, insanlar arasında itimat kazanarak daha fazla kazanca, servete nâil olursunuz. Çünki dindarlığın, doğruluğun meyvesi böyle pek fazladır. Medyen İbrahim Aleyhisselâm’ın oğlunun adıdır. Bunun torunlarına da Medyen kabîlesi ismi verilmiştir. Bunların yaşadıkları kasabaya da bu isim verilmiştir. Bu kasaba Arap yarımadasının kuzey batısının sonunda ve Filistin ile Hicaz arasında ve Kızıldeniz sahilinde bir mevkidir.

86. Allah’a imân edenleri korkutarak ve Allah’ın yolundan alıkoyarak ve onun için eğriliği isteyerek her bir caddede oturmayınız. Ve hatırlayınız ki, siz pek az idiniz, sonra sizi çoğalttı ve bakınız ki, bozguncuların sonu nasıl oldu.

86. Bu mübârek âyetler de Hz. Şuayb’in kavmini inananlara tecavüzden men’etmeye ve kavmine kavuştukları nîmeti hatırlatmasına ve imân edenler ile etmeyenlerin âkibetlerine dâir beyanlarını bildirmektedir. Şöyle ki: Hz. Şuayb, kavmine karşı öğütlerine devam ederek şöyle buyurmuştu: Ey kavmim!. (Allah’a imân edenleri korkutarak) İnsanları mü’min olmaktan men ve tehdit ederek (ve) onları (Allah’ın yolundan alıkoyarak) başka yollara saptırmak isteyenlere (ve onun için) o hak yolu için (eğriliği isteyerek) onun eğri büğrü olmasını arzu ederek veya onu halka öyle göstermeğe cür’et eyleyerek (herbir caddede oturmayınız.) Allah’ın dininin saadete kavuşturacak olan yollarından, yani birçok dünyevî, uhrevî hükümlerinden, meselelerinden insanları aldatarak men’etmeye çalışmayınız. (Ve hatırlayınız ki,) Ey Medyen halkı!, (siz pek az idiniz) sayınız,servetini?, kuvvetiniz az iken (sonra) Cenâb-ı Hak (sizi çoğalttı) sizlere bereket verdi, neslinizi, servetinizi artırdı, (ve bakınız ki) Geçmiş ümmetlerden Nuh, Âd, Semud kavimleri gibi tarihte felâketleri yazılı olan cemiyetlerden (bozguncuların sonu nasıl oldu.) onlar ne elem verici âfetlere mâruz kaldılar. Artık siz de onlardan ibret almalı değil misiniz!.

87. Ve eğer sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedinceye kadar siz sabır ediniz. Ve o hakimlerin en hayırlısıdır.

87. (Ve eğer) Ey kavmim!. Benim peygamberliğini hakkında ihtilâfa düşüp de (sizden bir gurup, kendisiyle gönderilmiş olduğum şeye) dinî, hukukî hükümlere (inanmışlar ve bir gurup da inanmamışlar) beni tasdik etmeyip imândan mahrum kalmışlar (ise artık Allah Teâlâ aramızda hükmedînceye kadar) o iki guruptan mü’min olanları kâfirlerin üzerlerine yardımıyla galip kılıncaya değin (siz sabır ediniz.) bekleyiniz (Ve o) Kâinatın Yaratıcısı (hakimlerin en hayırlısıdır.) çünki hakikaten hâkim olan ancak o’dur. Onun hükmünde adalete asla muhalefet yoktur, hikmet ve menfaata aykırı hüküm vermekten uzaktır. Buna inandık. Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, mü’min kullarını yüksek derecelere kavuşturur. İnkârcı ve isyancı olanları da çeşit çeşit cezalara uğratır. İlâhî hikmeti bunu gerektirir. Artık siz de biraz bekleyiniz!. Bu korkunç âkibete kavuşacaksınızdır.

88. Onun kavminden kibirlenen bir cemaat demişti ki: Ey Şuayb! Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız veyahut kat’î surette bizim dinimize dönüverirsiniz. O da demişti ki: Ya biz onu istemesek de mi?

88. Bu mübârek âyetler, Hz. Şuayb’innasihatlarına karşı kavminin ondan ne gibi cahilce isteklerde bulunduklarını gösteriyor. O muhterem zatın da o inkârcıların bu isteklerini ne gibi bir hikmetli şekilde reddederek Cenab’ı Hak’kın korumasına sığındığını ve Allah’ın fethine kavuşmak için duada bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Onun) Hz. Şuayb’in (kavminden kibirlenen) Allah Teâlâ’ya imândan, Hz. Şuayb’in peygamberliğini kabulden böbürlenerek kaçınan (bir cemaat) mevki sâhibi bir gurup, Hz. Şuayb’e hitâben: (demişti ki: Ey Şuayb!. Seni ve seninle beraber imân edenleri elbette yurdumuzdan çıkarırız) Sizi aramızdan uzaklaştırınız (veyahut kat’î surette bizim dinimize dönüverirsiniz.) bu iki şeyden herhalde birini kabul etmelisiniz (O da) Şuayb Aleyhisselâm da (demişti ki:) Öneriyi reddeden bir soru sorarak (Ya biz ona) o sizin dininizi, sizin o müşrikce yolunuzu (istemesek de mi?.) ona döneceğiz!. Bu nasıl olabilir?. Sizin bâtıl bir dine sâhip olduğunuz bizce muhakkaktır. Bizim onu ne kadar kötü gördüğümüz de şüphesizdir. Artık ona dönmemiz nasıl tasavvur ve teklif olunabilir?. böyle birşey asla olamaz.

§ Hz. Şuayb, Yüce bir Peygamberdir. Peygamberler ise öteden beri günah işlemekten uzaktırlar, kavimlerinin bâtıl dinleri üzere asla bulunmamışlardır. O halde Hz. Şuayb’in kavmi onun kendi dinlerine dönmesini neden istemişlerdir. Buna çeşitli şekilde cevap verilmiştir. Kısaca deniliyor ki, bu dönüşten maksat, intikaldir. Onların o kavmin dinlerine geçmeleri istenilmiştir. Yahut bu alaka kurma yoluyla yapılan bir istekte. Şöyle ki: Hz. Şuayb’e imân edenler, evvelce o kavmin dini üzere bulunduklarından onlara bakarak Hz. Şuayb hakkında da böyle bir dönüş isteği vuku bulmuştur. Veyahut Hz. Şuayb’in peygamber olmadan önceki durumu, kavmi tarafından bilinmediğinden onu da vaktiyle kendilerine tâbi bulunmuş zannederek böyle bir istektebulunmuşlardır. Şuayb Aleyhisselâm da bu yolsuz isteği pek hikmetli bir şekilde red etmiş, onların “sizi yurdumuzdan çıkarırız” tehditlerinde de hiç kıymet vermeyerek buna dâir birşey söylememiştir.

89. Eğer Allah Teâlâ bizi ondan kurtardıktan sonra sizin dininize dönersek muhakkak Allah’a karşı yalan yere iftira etmiş oluruz. Bizim için ondan dönmek olamaz. Ancak Rabbim olan Allah Teâlâ dilemiş o başka. Rabbimiz herşeyi ilmiyle kuşatmıştır. Allah Teâlâ’ya tevekkül etmişizdir. Ey Rabbimiz! Bizim aramızla kavmimizin arasında hak ile hikmet ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.

89. Hz. Şuayb, kavminin dinine dönmenin asla câiz olamayacağını ifâde için demiştir ki: (Eğer Allah Teâlâ bizi ondan) O kavmin bâtıl dininden, (kurtardıktan sonra) ondan koruduktan ve ona evvelce girmiş olan bir takım kimseleri de ondan uzaklaştırarak İslâm dinine sokduktan sonra (sizin milletinize) dininize, yani küfr ve şirke (döner istek muhakkak Allah’a karşı yalan yere) büyük bir yalan olarak (iftirada bulunmuş oluruz.) çünkü o takdirde Allah Teâlâ’nın ortak ve benzeri olduğunu iddia etmemiz lâzım gelir ve İslâmiyetin hak bir din olmayıp bâtıl olduğuna ve o müşriklerin dinlerinin de Hak’ka yakın olduğuna inanmış olmamız gerekir. Bu ise en büyük bir yalandır, en muazzam bir iftiradır. Binaenaleyh (Bizim için on’dan) İslâm dininden hiçbir vakit (dönmek olamaz.) öyle hakikî bir din, nasıl terk edilebilir!. (Ancak, Rabbimiz olan Allah Teâlâ dilemiş o başka) O Kerem Sahibi mâbudumuz, bir kulunun sefil olmasını, dinden dönmesini hikmet gereği dilerse onun irâdesi, kazası tecelli eder. Ona kimse mâni olamaz. Fakat bizim (Rabbimiz) sâhibimiz, varlığımızın terbiyecisi, rablık sıfatıyla vasıflanmış olan Yaratıcımız, hakikî müslümanların dinden dönmelerini katiyyen dilemez. O (herşeyi ilmiyle kuşatmıştır.) onunilmi pek geniştir. Binaenaleyh kullarının kararlarını, niyetlerini, güzel itikatlarını da bilir, herbiri hakkında lâyık olan şeyleri takir buyurur. Artık öyle İlim ve kerem sahib olan bir yüce mâbud, bizim gibi doğru yola ve kurtuluşa eriştirdiği kullarının imândan çıkıp küfre düşmelerini diler mi?. Bu onun lûtuf ve merhametinden dolayı meydana gelemez. Biz de dinimizde sabit olmamız hususunda (Allah Teâlâ’ya tevekkül etmişizdir.) bizi şirkten koruyarak hakkımızda nîmetlerini tamamlaması için o Kerem Sahibi Yaratıcıya sığınmış bulunmaktayız. Hz. Şuayb, kavminin imân etmeyeceklerini anlayarak ümitsizliğe düşünce de dua ederek demiştir ki: (Ey Rabbimiz!. Bizim aramızla) O hakkı kabul etmeyen, bizleri de saptırmak isteyen o kâfir (kavmimizin arasında hak ile hükmet) her iki gurubun haline uygun bir şekilde adâletle hükmet veya bizim durumumuzu ortaya çıkar, bizim ile o müşrik kavim arasındaki fark meydana çıksın, (ve sen hükmedenlerin en hayırlısısın.) Yarabbi!. Senden başka adâletle, yerli yerinde hükmeden, hakikatları ortaya çıkaran bir fatih, bir hâkim yoktur. Buna inancımız tamdır!.

90. Ve onun kavminden ileri gelen kâfirler demişti ki: Eğer Şuayb’e uyarsanız şüphesiz, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler olursunuz.

90. Bu mübârek âyetler, Şuayb Aleyhisselâma uymamalarından dolayı kavminin büyük bir azâba uğradıklarının bildirmektedir. Hz. Şuayb’in de böyle öğütlerini dinlememiş olan inkârcı bir kavmin helâkından dolayı hüzün ve kedere düşmesine mahal olmadığını göstermektedir. Şöyle ki: (Ve) Hz. Şuayb’in (kavminden ileri gelen kâfirler) diğerlerine (demişti ki: Eğer) siz (Şuayb’c uyar) onun dinini kabul ederek kendi dininizi ve bulunduğunuz hali bırakır (sanız şüphesiz ki, siz o zaman en büyük zarara düşmüşler)aldanmışlar (olursunuz.) babalarınızın dinini bırakmış, o şereften ve dünya kazancından mahrum kalmış olursunuz.

Yorum Bırakın