MÜNAFİKUN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Elhac sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Onbir âyet-i kerîmeyi havîdir. Mübârek cuma sûresinde hakikî mü’minlerin güzel vasıfları ve mükellef oldukları ibadet ve itaat, Allah uğrunda malları gibi harcama vazifeleri beyan olunduğu gibi bu sûrede de münâfıkların kötü hâlleri, korkaklıkları ve yalan yere îman iddiasında bulundukları kınamak için teşhîr olunmuştur.
Rivâyete göre Resûl-i Ekrem Sallahü Teâlâ Aleyhivessellem Efendimiz, cuma namazının birinci rekatında cuma sûresini okuyarak müminleri ibadete teşvik buyurdu, ikinci rekatında da bu münafikun sûresini okuyarak bununla münâfıkları kınamış olurdu.

1. Münafıklar sana geldiği zaman dediler ki: Şahitlik ederiz, el bette sen Allah’ın Peygamberisin, Allah da bilir ki: Sen muhakkak onun elbette Peygamberisin ve Allah şahitlik eder ki: Şüphe yok, münafıklar elbette yalancıdırlar.

1. Bu mübârek âyetler, münâfıkların yalan yere îman iddiasında bulunduklarını ve yalan yere yemîn etmekten sıkılmadıklarını bildiriyor. Onların nazar-ı dikkati çeken vücutlarının iriliğine, fasih konuşmalarına rağmen pek korkak kimseler olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Resûl!. Abdullah İbn-i Übey ve arkadaşları gibi (Münâfıklar sana geldiği zaman) senin meclisinde hazır bulundukları vakit (dediler ki: Şahitlik ederiz) kesin bir şekilde bilir itiraf eyleriz ki:

(Elbette sen Allah’ın Peygamberisin) Sen; ilâhî vahye mazhar, insanları îmana dâvet etmeğe memur bir zatsın, Cenab-ı Hak ise buyuruyor ki: Evet ey Kadri Yüce peygamber!. (Allah da bilir ki: Sen muhakkak onun elbette Peygamberisin,) Bütün insanları dalaletten kurtarmaya çalışan bir müjdeleyici ve uyarıcısın (ve Allah, şahitlik eder ki: şüphe yok, münâfıklar elbette yalancılardır.) onların îman iddiaları, Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdikleri samimi kalpten değildir. Onların sözleri özlerine uygun bulunmuyor, onlar Hz. Muhammed’in Peygamberliğinin doğruluğuna inanmış bulunmamaktadırlar.

2. Yeminlerini bir kalkan edindiler de, artık Allah’ın yolundan sapıttılar, şüphe yok ki, onların yaptıkları ne kadar fenâ oldu.

2. O münâfıklar, yalan yere (Yemînlerini bir kalkan edindiler de) kendilerim hak etmiş oldukları öldürülmekten, esaretten, kınanmaktan korumak için yemînlerini bir kalkan edindiler de (artık Allah’ın yolundan sapıttılar) kendi nefislerini de, kendilerinin aldatmalarına uyanları da saptırdılar, hidâyet yolundan uzaklaştırdılar. (Şüphe yok ki: Onların yaptıkları ne kadar fena oldu!.) Çünkü onlar, kalben inkârcı oldukları hâlde görünürde mü’min göründüler, başkalarını aldatmaya çalıştılar ve kendilerini dünyevî ve uhrevî felâketlere mâruz bırakmış oldular.

3. O, şunun içindir ki: Şüphe yok onlar görünürde iman ettiler sonra kâfir oldular, imdi kalplerinin üzerine mühürlendi, artık onlar anlayamazlar.

3. (O) Münâfıkların öyle fenâ bir vaziyette bulunmaları, (şunun için der ki, şüphe yok onlar) zâhiren (îman ettiler) diğer Müslümanlar gibi Kelime-i Şahadeti okuyarak mü’min olduklarını iddiada bulundular, (sonra kâfir oldular) Onların münâfıkça hareketleri, kendilerinin îmandan mahrûm olduklarını gösterdi, mü’minlere karşı Müslüman olduklarını söyledikleri hâlde kendi şeytanlarına karşı kâfir olduklarını söylemekten geri durmadılar, (imdi) O münâfıkların (kalplerinin üzeri mühürlendi) onlar Hak’ka ulaşamazlar, ölünceye kadar küfür ve nifak içinde yaşayıp duracaklardır.

(Artık anlayamazlar) İmânın hak olduğunu, yüceliğini idrak edemezler, hak ile bâtılın, sevap ile hatanın arasını ayırmaya kaadir olamazlar. Çünkü onlar, aslî yaratılışlarını kaybetmiş, irâdelerini kötüye kullanmış, hayvanî bir yaşayışın esiri olarak insanlıktan mahrûm kalmışlardır.

4. Ve onları gördüğün vakit onların bedenleri seni hayrete düşürür ve söyleyecek olurlarsa onların lakırdılarını dinlersin, onlar sanki dayatılmış odunlardır. Onlar her gürültüyü kendi aleyhlerinde zannederler. Düşman olan onlardır, artık onlardan sakın. Allah, onları helâk etsin, nasıl oluyor da Hak’tan çevriliyorlar.

4. (Ve) Ey Yüce Peygamber!. Veya herhangi bir müslüman zât!, (onları gördüğün vakit onların cisimleri seni hayrete düşürür) onlar öyle büyük gövdeli, güzelce çehreli bir hâlde bulunmaktadırlar, kendilerine nazar-i dikkati çekerler, görünüşleri hoşa gider, (ve söyleyecek olurlarsa onların lâkırdılarını dinlersin) sözlerinde bir açıklık, bir tatlılık bulunur. (Onlar sanki dayatılmış odunlardır.) Her ne kadar görünüşte bir güzellik ve zarâfete, bir güzel konuşmaya sâhip iseler de, hadd-i zâtında ruhsuz ağaç parçaları gibi kimselerdir.

Yaşayışları şekillerine benzemez, bir Yüce Peygamberin zamanında, huzurunda bulundukları hâlde ondan müstefit olamazlar. Öyle bir cehâlet ve dalâlet içinde kalmışlardır. Pek çirkin, hayırdan uzak bir kötü hâl içinde yaşar dururlar. Ne kadar hayrete şayan bir vaziyet… Bununla beraber (Onlar) pek korkak kimselerdir, (her gürültüyü kendi aleyhlerinde zannederler) Hangi bir seslenişi duysalar bir korku ve endişe içinde kalırlar, kendi başlarına bir belânın geleceğini zannederler, münâfıkça balerinin teşhîr edileceğini düşünerek tir tir titrerler.

(Düşman olan onlardır.) Onların İslâmiyet aleyhindeki düşmanlıkları son derece bulunmaktadır. (Artık onlardan sakın) Onlara karşı ihtiyatlı bulun, onların görünüşlerine iltifat etme, onları emîn görme, asıl en büyük düşman onlardır. (Allah onları helâk etsin) Hak Teâlâ Hazretleri onlara lânet etmiş onları rahmetinden uzak düşürmüştür, artık onların hâlleri ne kadar rezilcedir (nasıl oluyor da) o lânetli münâfıklar, Hak’tan (çevriliyorlar) hakkı bırakıp bâtılı işliyorlar, yücelikleri koruyan bir Peygamberin mübârek sözlerinden, nasihatlerinden istifâde edemiyorlar.

5. Ve onlara: Geliniz, sizin için Allah’ın Peygamberi istiğfarda bulunsun, denildiği zaman başlarını çevirmiş olurlar ve onları görürsün ki, onlar böbürlenir kimseler olarak yüz çevirirler.

5. Bu mübârek âyetler de münâfıkların ne kadar kibirli kimseler olup kendilerini haklarında Resûl-i Ekrem’in yapacağı mağfiret talebine ihtiyaçsız görmekte olduklarını bildiriyor. Fakir müslümanlara karşı ne kadar düşmanlık besleyip onlara yardımdan halkı men’e çalıştıklarını gösteriyor. Ve bir savaştan dönmeleri takdirinde Medine-i Münevvere’deki zelîl gördükleri Ashab-ı Kiram’ı oradan çıkarmak istediklerini haber veriyor.

Yüce Yaratıcı’nın bütün kâinat hazinelerine sahip, ve o Yüce Mâbut ile O’nun muhterem Peygamberinin ve mü’minlerin izzet ve hürmete lâyık olduklarını o münâfıkların bilmediklerini beyan ile o nifak erbabının cehalet ve alçaklıklarını teşhîr buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onlara) O münâfıklara (geliniz, sizin için Allah’ın Peygamberi istiğfarda bulunsun denildiği zaman) o münâfıklara kendilerinden meydana gelen günahlardan dolayı tevbe etmeleri, Resûl-i Ekrem’e müracaat ederek haklarında, mağfiret talebinde bulunması bir nasihat olmak üzere kendilerine teklif edilince (başlarını çevirmiş olurlar) kibirli bir şekilde bir vaziyet alarak o teklifi dinlemek istemezler, (ve onları görürsün ki, onlar böbürlenir kimseler olarak yüz çevirirler.) Öyle getirecek olan bir teklifi takdîr edemezler.

6. Onlar için istiğfarda bulunsan da veya onlar için istiğfarda bulunmasan da onlara karşı eşittir. Elbette Allah, onlar için mağfiret buyurmayacaktır. Şüphe yok ki, Allah, fâsıklar olan kavmi hidayete erdirmez.

6. .Ey merhametli Peygamber!. (Onlar için) O inatçı, kibirli münâfıklar hakkında (istiğfarda bulunsan da) onların afv ve mağfiret edilmelerini niyâz etsen de (veya onlar için istiğfarda bulunmasan da) yarlıganmalarını istemesen de (onlara karşı eşittir) onlar, ilâhî mağfirete kavuşma kabiliyetini zâyi etmişlerdir.

Onların kötü hareketlerinden, fâhiş inançlarından dolayı haklarında ilâhî azap takdir edilmiştir. (Elbette Allah, onlar için mağfiret buyurmayacaktır.) Çünkü öyle fâsıkca, günahkârca yaşamaktan geri durmayanlar, ilâhî mağfirete lâyık olamazlar, (şüphe yok ki, Allah, fâsıklar olan kavmi hidâyete erdirmez.) Öyle fısk ve günahtan ayrılmak istemeyen, verilen nasihatları dinlemeyen kendi münâfıkça hareketlerini geçerli sayarak onlardan geri durmayan kimseler, hidâyetten ebediyen mahrûm kalmışlardır.. Onlar, Müslümanlara karşı büyük bir düşmanlık beslemekten ayrılmazlar.

7. Onlar, o kimselerdir ki: Allah’ın Peygamberinin yanında bulunanlara nafaka vermeyin, tâki, dağılsınlar, derler. Hâlbuki göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır. Fakat o münafıklar anlamazlar.

7. (Onlar) O münâfıklar (o) Müslüman düşmanı (kimselerdir ki: Allah’ın Peygamberinin yanında bulunanlara) yâni muhacirîni kirâma ve bir kısım bedevî araplara (nafaka vermeyin) diye Medine-i Münevvere halkından olup ensâr-ı kirâm’dan bulunan zâtlara teklifte bulunurlar. (tâ ki, dağılsınlar) İaşeleri temin edilmesinde Peygamberi bırakarak başlarının derdine düşsünler (derler.) O câhil münâfıklar, hiç düşünmüyorlardı ki, Yüce Yaratıcı, o mü’min kullarını dilediği şekilde rızıklandırır. Onları perişan bir hâlde bırakmaz. (Halbuki, göklerin ve yerin hazineleri Allah’ındır.)

Artık o seçkin mü’min kulların kendi hazinelerinden rızıklandıramaz mı? O muhacirlere ve diğerlerine yardım edenler de Cenab-ı Hak’kın kendilerine vermiş olduğu nîmetlerden harcamada bulunuyorlardı, yine hadd-ı zâtında onları rızıklandıran, Kerem Sâhibi Yaratıcıdan başkası değildir. (Fakat, o münâfıklar anlamazlar.) Allâh-ü Teâlâ’nın kullarını nasıl rızıklandırdığını o münâfıkların anlamalarına câhillikleri mâni’dir. Onlar Resûl-i Ekrem ile Ashab-i Kirâm’ının ne kadar feyz ve berekete nâil olduklarını görüp anlamak kabiliyetinden mahrûm kimselerdir.

8. Derler ki: Eğer Medine’ye döner gider isek elbette azîz olanlar, zelîl olanları oradan çıkaracaklardır. Hâlbuki: İzzet, Allah’a mahsustur ve Peygamberi ile mü’minlere mahsustur. Fakat o münafıklar bilmezler.

8. O münâfıklar (derler ki: Eğer Medine’ye döner gidersek) yâni: Peygamber Efendimizle beraber Hüzeyl kabîlesinden bir şube olan Ben-ı Mustalık savaşında bulunan münâfıklar demişlerdi ki: Bu savaştan dönüp Medine’ye gidince (elbette azîz olanlar) yâni: O münâfıklar gibi kuvvetli, şiddetli, zengin kimseler (zelîl olanları) zaif, biçare, fakir durumda bulunan mü’minleri (oradan) Medine-i Münevvere’den (çıkaracaklardır.)

İşte o münâfıklar, böyle bir sûikastte bulunmak istemişlerdi (halbuki, izzet Allah’a mahsustur ve Peygamber ile mü’minlere mahsustur.) Hakikî, izzet, kuvvet, zafer, servet Cenab-ı Hak ile O’nun muhterem Peygamberine ve mü’min kullarına aittir, (fakat o münâfıklar bilmezler) Bu hakikatten habersizdirler. Yüce Yaratıcı Hazretlerinin dilediği kullarını nîmetlere, muvaffakiyetlere nâil buyuracağını hiç düşünmezler, elbette ki: Güzel âkibet, mü’min, takva sâhibi kulları için vâ’d olunmuştur. Yüce Yaratıcı, elbette ki, bu vâ’dini yerine getirecektir, nitekim de getirmiştir. O münâfıklar, mahv ve yok olmuş, ehl-i îman ise selâmet ve saadet sahasına kavuşmuştur.

“Bu mübârek sûrenin iniş sebebi hakkında çeşitli rivâyetler vardır. Kısaca deniliyor ki: Ben-i Mustalik Savaşı sırasında münâfıkların başkanı Abdullah İbn-i Übey demiş ki: Resûlallâh’ın yânındakilere nafaka vermeyin, tâ ki, dağılıp gitsinler, Medine’ye döndüğümüz zaman da azîz, kuvvetli olanlar, zelîl, âciz olanları her hâlde oradan çıkaracaktır. Bununla değerli muhacirler ile diğer bâzı zayıf sahabileri kasdetmiş bulunuyorlar. Ashab-ı Güzin’den “Zeyit İbn-i Erkam Radiyallâh’ü Anh, bu münâfıkça sözleri işitmiş, sonra bunu amcasına nakil etmiş, amucası da gitmiş, Peygamber Efendimize söylemiş, Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhi Vesellem de, Zeyit İbn-i Erkam’ı huzuruna çağırmış, o da bunu olduğu gibi Resûl-i Ekrem’e arzetmişti.

Bunun üzerine, Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları Hz. Peygamber’in huzuruna getirilmiş, onlar ise böyle bir şey söylememiş olduklarına dair yemîn etmişlerdi. Resûl-ü Ekrem de bu yemîne binaen Zeyit İbn-i Erkam’ı tekzîp buyurmuştu. Zeyt Hazretleri bundan pek çok üzülmüş, amcası da: Neden kendini tekzîb ettirecek derecede ileri gittin” diye Zeyidi azarlamıştı. Derken bu mübârek âyetler nâzil olmuş, münâfıkların yalan yere yemîn ettikleri bildirilmiş oldu. Resûl-i Ekrem Efendimiz de Zeyid Radiyallâhü Anhi huzuruna çağırmış, Allâh-ü Teâlâ seni tasdik etti diye buyurmuş, Zeyit Hazretleri de üzüntü ve kederden kurtularak büyük müjdeye mazhar olmuştur.

9. Ve iman etmiş olanlar! Sizi mallarınız ve evlâdınız Allah’ın zikrinden işgal ederek alıkoymasın ve her kim, öyle yaparsa, işte hüsrâna uğramış olanlar onlardır.

9. Bu mübârek âyetler de mü’minleri ikaz ederek mallarına, evlatlarına münâfıklar gibi mağrur olarak gafilce, cimrice yaşamadan men’ ediyor. Ve her mü’mini nâil olduğu rızıktan daha hayatta iken harcamada bulunmasını, bilâhare öleceği vakit hissedeceği pişmanlığın kendisine bir fâide veremeyeceğini ve hiçbir kimseye yüz gösteren ecelin tehire bırakılmayacağını ihtar eyliyor ve Allah-ü Teâlâ’nın bütün yapılan şeyleri bildiğini beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar) ilâhî dîni kalben tasdik ve lisanen ikrar eden hakikî müslümanlar!. (sizi mallarınız ve evlâdınız) Onlar ile uğraşmanız (Allah’ın zikrinden işgal) iğfal (ederek alıkoymasın) Rab’binizin hukukuna, emrettiği vazifeleri yapmaktan sizi uzak düşürmesin (ve her kim öyle yaparsa) yalnız dünya ile meşgul olarak en mühim vazifelerin; terk eylerse (işte hüsrana uğramış) ticaretlerinde en büyük zararlara tutulmuş (olanlar onlardır) öyle fani varlıklar ile ömürlerini zayi ederek selâmet ve saadetlerine vesîle olacak olan vazifelerini terkedenlerdir.

10. Ve size rızk olarak verdiğimiz şeylerden harcamada bulunun, birinize ölüm gelmesinden, artık Yârabbi! Beni bir yakın müddete kadar tehir etse idi de sadaka verse idim ve sâlihlerden olsa idim demesinden evvel.

10. (Ve) Ey hakikî mü’minler!. (size rızk olarak verdiğimiz şeylerden harcama da bulunun) Bir ilâhî ihsan olarak elde ettiğiniz servetten fakirlere, zaiflere yardım ederek zekatlarınızı verin, az çok sadaka vermekten çekinmeyiniz. Bunlar, sizin hakikî istikbâliniz için pek fâidelidir. Asıl servet odur ki: Böyle ebedî fâideli ve mükâfatları temine vesîle olur.

Müslümanların zayıflarına harcamada bulunmayı menetmek isteyen münâfıklar gibi cimrice bir şekilde yaşamak, temiz inançlı zatlara aslâ yakışmaz, (birinize ölüm gelmesinden) ölümün alametlerini, müşahede etmesinden (artık Yârabbi!. beni bir yakın müddete kadar tehir etsen de sadaka verse idim ve sâlihlerden olsa idim demesinden evvel) öyle harcamada, fedakarlıkta bulunmalıdır. Bilâhare vuku bulacak temennî, pişmanlık kendisine bir fâide vermez. Binaenaleyh her insan, daha hayatta iken mümkün olan hayır ve iyiliklerde bulunmalıdır ki, bilâhare pişmanlığa düşecek olmasın.

11. Halbuki, Allah hiç bir şahsı eceli geldiği vakit sonraya bırakmaz ve Allah her ne yapar iseniz haberdardır.

11. (Halbuki, Allah hiç bir şahsı eceli geldiği) Öleceği vakit gelip çattığı (vakit sonraya bırakmaz) ona biraz daha mühlet vermez. Onu derhal dünyevî hayatından mahrûm bırakır. Binaenaleyh böyle bir hâl, daha yüz göstermeden hayırat ve hasanata gayret etmelidir ki, pek büyük bir kazanç elde edilmiş olsun. (ve Allah her ne yaparsanız haberdardır.) O Yüce Mâbudun ilminin kuşatmasından hiçbir şey haraç değildir. İyilik yapanları da, yapmayanları da tamamen bilir. Artık Allah rızâsını tahsîle çalışmalıdır.

Güzel amellerde bulunmalıdır.Fukara ve zayıflara yardım etmelidir. tâ ki: Kerem Sâhibi Yaratıcımızın lütfuna kavuşma tecellî etsin. Yarabbî!. Bizleri hayırlı işlere muvaffak buyur. Peygamberlerin Efendisi hürmetine duamızı kabul buyur!.

Yorum Yap