YASİN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, Cin sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Seksen üç âyeti kerimeden meydana gelmektedir. ” Yasin” tabiriyle başladığı için kendisine bu isim verilmiştir. Mamafih kendisine: “Kalp”, “Dafia”, “Kaziye” “Muammime” ismi de verilmiştir. Çünkü i’tikada vesâireye ait birçok esasları içine aldığı ve okuyanların kalplerini aydıntattığı için kendisine “Kur’anın kalbi” denilmiştir.

Birçok yanlış inançları bertaraf ve İslâmiyet’i müdafaa ettiği için de “Dafia” adını almıştır. Ve birçok gâfilleri ikaz ederek haklarındaki ilâhi hükmü bildirdiği için de “Kaziye” ismiyle hatırlanmıştır. Kendisini tam bir samimiyetle okuyanların bütün dünyevî ve uhrevî nimetlere kavuşmalarına vesile olacağı ve okunarak sevabının bütün müslüman ölülerine hediye edileceği cihette de kendisine “Muammime” adı verilmiştir. Bu sûrei mubârekenin başlıca içeriği şöyle özetlenebilir:

(1): Son Peygamber Hz. Muhammed’in risâletini tasdik ve teyit etmek, onun peygamberlik vazifelerini belirlemek, ona muhalefette bulunanları da sakındırmak ve tehdit etmek.

(2): Eski kavimlerin inkârcı hâllerinden dolayı başlarına gelen felâketleri beyân ile sonraki cemiyetleri uyanmaya dâvet etmek ve Resûli Ekrem’e teselli vermek.

(3): Yüce Yaratıcının bir kısım kudret eserlerine dikkat nazarlarını çekerek akıllı kimseleri tefekküre sevketmek ve o Kerem Sahibi Mâbud’u nasıl birleyeceklerini ve tesbihte bulunacaklarını bildirmek.

(4): Ahiret hayatını inkâr edenlerin bilâhare nasıl pişmanlıklara tutulacaklarını hatırlatmak, müminlere de ne kadar güzel uhrevî mükâfatlara nâil bulunacaklarını müjdelemek.

(5): İnsanların mükeltef oldukları dinî vazifelere işaret, görünen ve görünmeyen âlemlerdeki eşsiz yaratılışlara dikkatleri çekmekle bütün insanlığı Cenab-ı Hak’kın kudret ve yüceliğini tasdike davet etmek ve bütün insanların ahirette hesaba çekilmek için Allah Teâlâ’nın manevî huzuruna götürüleceklerini beyan etmek.

1. Yâsîn.

1. Bu mübârek âyetler, Son Peygamber’in cehalet içinde kalmış bir kavmi ikâz ve irşâd için Allah tarafından indirilmiş olan hikmetli Kur’an ile gönderilmiş Yüce bir Peygamber olduğunu bildiriyor. O Yüce Peygamber’in hidayet yolu üzere bulunduğuna azabı hak etmiş olan birçok kimselerin ise imândan mahrum kaldıklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki:

( Yasin ) bu tabir, hurufi mukattadandır. Benzerlerine dair izahat verilmiştir. Bunun “elâ” ve “yâ” harfleri gibi tenbih edatı olduğu beyân olunuyor. Mamafih deniliyor ki: Bu tâbir İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğuna göre Tayy lisanınca “Ey insan!.” Demektir. Müfessirlerin çoğunluğuna göre de bu tâbir, Peygamber Efendimize hitaptır, “Ey Muhammed!.” “Ey insanlığın efendisi” Aleyhisselâm makamındadır.

Velhâsıl:

Böyle bazı sûrelerin evvelinde zikredilen harflerin, tâbirlerin asıl manâsını, Allah’ın ilmine havale ederiz. Bunlar birer hikmetten uzak değildir. Bu hikmetler insanlık tamamen bilemez. Fakat bunların asıl manâlarını bilmediği halde bunları bir müminin kutsayarak ve yücelterek okuması, bunlar ile lisanını tezyin etmesi, kendisini inanç yönünden sağlamlığını gösterir, ruhunun yücelmesine vesile olur, Allah’ın emrine olantam itaat ve bağlılığına işaret ve şehadet eder.

2. Kur’an’ı Hakim’e yemin ederim.

2. Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (Kur’an-ı Hakim’e yemin ederim) Yani: Hikmeti içeren ve nazım yönünden pek sağlam olan ve nice eşsiz, ince ve nasihat verici mânâları kapsayan ve semavi kitapların sonuncusu ve mükemmeli bulunan Kur’an’a O apaçık kitaba yemin ederim ki, sen yüce bir Peygambersin.

3. Şüphe yok ki, sen, elbette Peygamber gönderilmiş olanlardansın.

3. Evet.. Ey Peygamberlerin en şereflisi!. (şüphe yok ki, sen elbette) Bütün insanlığa Allah tarafından Peygamber (gönderilmiş olanlardansın) Evet.. Sen de insanlığı Allah’ın dininden haberdar etmekle, onları hidayet yoluna dâvet buyurmakla emrolunmuş bir Peygambersin, sen de Peygamberler gibi mâsum, melekler gibi nurani kuvvetlere sahip, ilm ve hikmetle vasıflanmış bulunmaktasın.

4. Doğru yol üzere bulunmaktasın.

4. Ve ey Yüce Peygamber!. Sen (Dosdoğru bir yol üzere) bulunmakta (sin) Evet.. Sen pek açık, hidayete kavuşturucu bir yolu tâkibetmekte ve o inkârcıları o doğru yola dâvet buyurmaktasın, ki: O da Allah’ı birleme yoludur, dinî hükmleri kapsayan İslâmiyet yoludur.

5. O Kur’an üstün ve çok merhametli olan Allah Teâlâ tarafından indirilmiştir.

5. Evet.. Ey Yüce Peygamber!. O apaçık Kur’an (Aziz) bütün celâl sıfatlariyle vasıflanmış ve (rahim) bütün ikram ve ihsan sıfatlarına toplamış (olan Allah) Teâlâ (tarafından indirilmiştir.) senin vasıtanla bütün insanlığa öyle bir hidayet rehber verilmiştir.

6. Tâki, bir kavmi korkutasın ki, onların ataları korkutulmamıştır. Artık onlar gâfil kimselerdir.

6. Evet.. Ey Peygamberlerin Sonuncusu!. O hikmetli Kur’an Allah tarafından sana ihsan buyurulmuştur. (Tâki bir kavmi) O apaçık kitabın hükmlerini tebliğ ederek (korkutasın ki, onların ataları korkutulmamıştır) o atalar fetret zamanında yaşamışlar, dinî tebliğlerden mahrum kalmışlar, kendilerine Peygamberler gönderilmemiş, dine muhalif hareketlerinin korkunç neticeleri kendilerine ihtar edilmemiş idi. O atalar, Hz. İsa ile Resûl-i Ekrem arasındaki asırlarda yaşamış olan cahil kimseler bulunuyorlar idi. (Onlar gafil kimselerdir) Gerek Peygamber zamanındaki kavimler ve gerek onların ataları gaflet içinde kalmış, hakiki istikbâllerini düşünmekten mahrum bulunmuş şahıslardır.

7. Andolsun ki, onların birçokları üzerine o söz o azap emri hak olmuştur. Artık onlar imân etmezler.

7. (Andolsun ki,) Muhakkaktır ki, (onların birçokları üzerine o söz) o azab emri, onların cehenneme atılacaklarına dair olan ilâhi hüküm, Allah’ın takdiri (hak olmuştur.) vacip ve sabit bulunmuştur. (Artık onlar imân etmezler) Güzelce tefekkür ederek imân nimetine kavuşmazlar. Çünki onlar, temiz yaratılışlarını zayi etmiş, Allah’ın birliğine aykırı inançlarda bulunmuş, akıllıca düşünmeyip kendi iradelerini kötüye kullanmış kimselerdir. Cenab-ı Hak da onların böyle istikbâldeki hallerini kendi ezeli ilmiyle bildiği için haklarındaki ilâhi takdiri ona göre tecelli buyurmuştur.

Artık onları Yüce Peygamber Allah’ın azabı ile korkutsa da, korkutmasa da onlar uyanıp imân nimetine kavuşmazlar. “Allah Teâlâ, beyan buyurduğu bir kısım hakikatları kuvvetlendirmek için yemin buyurmaktadır. Bu yemin, bir kısım hikmetlere ve menfaatlara dayanmaktadır ve konuşmanın gereğidir. Kısacası beyân buyurulan hakikatları gösteren, isbat eden deliller zikrediliyor. Buna karşı inkârcılar ise yineinkârlarında devam ediyorlar. Artık kendilerine kanaat vermek için “yemin” tarafı da tercih edilmiş oluyor.

Çünki o inkârcılar, o bildirilen delillere karşı “bunlar haddizatında doğru değilse de biz bunlar redde, müdafaaya kâdir bulunmuyoruz.” diyebilirlerdi. Artık o deliller yemin ile de kuvvetlendirilmiş oluyor. Zira o inkârcılar da yalan yere yemin edilmesinin pek fena neticeler vereceğine kani idiler. Yalan yere yemin edenler, elbette bir felâkete tutulurlar demekte idiler. Nitekim bir hadisi şerifte de ( 

) buyurulmuştur. Evet.. “Yalan yere yapılan çirkin yemin âlemin harap olmasını icâbeder”. Halbuki, Resûl-i Ekrem onların putları, kanaatleri aleyhinde beyanatta bulunuyor, bu beyanatını yeminler ile kuvvetlendirmeye çalışıyordu, bundan dolayı bir zarara uğramıyordu, bilâkis şeref ve şânı günden güne yükselip duruyordu. Binaenaleyh Resûl-i Ekrem’in Kur’an lisanıyla yeminlerde bulunduğu hâlde bundan asla bir zarar görmemesi de onun pek doğru sözlü bir zât olduğuna ayrıca kuvvetli bir delil teşkil etmektedir. İşte bu gibi hikmetlerden dolayıdır ki, Kur’an-ı Kerim’de böyle yeminler tercih edilmiştir.

8. Şüphe yok ki, biz onların boyunlarına kelepçeler geçirmişizdir tâki onların çenelerine kadar dayanmıştır. Artık onlar başlarını yukarı kaldırılmış, gözleri aşağıya çevrilmiş kimselerdir, birşey görüp anlayamazlar.

8. Bu mübârek âyetler, temiz yaratılışlarını zâyi ederek imândan mahrum kalmış kimselerin pek ibret verici vaziyetlerini tasvir ediyor. Onların nasihatlardan yararlanacak bir durumda bulunmadıklarını bildiriyor. Yüce Peygamber’in irşâd ve ikazından kimlerin faydalanıp kimlerin faydalanamayacaklarınıhaber veriyor ve bütün hâlleri, eserleri yazılan ve Allah tarafından bilinen insanları öldüklerinden sonra Cenab-ı Hak’kın tekrar hayata kavuşturacağını beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki:

Cenab-ı Hak, imândan mahrum kalmış olan kimselerin zelilce vaziyetlerini misâl yoluyla şöylece tasvir buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz onların) O küfrü tercih eden kimselerin (boyunlarına kelepçeler geçirmişizdir) onların boyunları demir bağlar, kelepçelerle bağlanılmış bulunmaktadır. (Tâki) O kelepçeler (onların çenelerine kadar dayanmıştır.) boyunlarını doğru bir tarafa döndürebilecek bir vaziyette değildirler.

(Artık onlar başları yukarı kaldırılmış, gözleri aşağıya çevrilmiş kimselerdir) Gözleri etrafa bakacak bir kabiliyette bulunmamaktadır, onlar birşeyi güzelce görüp anlayamaz bir hâldedirler. “Bu âyeti kerime, Ebu Cehl gibi kâfirlerin hakkında nâzil olmuştur. Buyurulmuş oluyor ki, o kâfirler, kendi yaratılışlarını zâyetmiş, iradelerini kötüye kullanmış oldukları için onların boyunlarına öyle mânevi demir kelepçeler vurulmuştur. Onları hidayet yolunu görüp takibedemezler.

§ A’nak; Boyun manâsına olan “Unk”un çoğuludur.

§ Ağlâl; Esirlerin, suçluların ellerini boyunlarına başlayan demir bağ ve kelepçe manâsına gelen “Gul” kelimesinin çoğuludur.

§ Ezkân; İki çenenin biriktiği yer manâsına olan “Zekan” lâfzının çoğuludur.

§ İkmâh; da başı yukarıya kaldırmak, gözü bakmaktan men etmek demektir. Başlarını yukarıya kaldırıp gözlerini yere dikip duranlara da “mukmehûn” denilir.

9. Ve biz onların önlerinde bir sed ve arkalarında bir sed meydana getirdik, öylece onları sarıverdik. Artık onlar göremezler.

9. (Ve biz onların) O kabiliyetlerini zâyetmiş olan inkârcıların (önlerinde bir sed vearkalarında bir sed vücude getirdik) yani: Onların kalp gözlerini kör ettik, onları dosdoğru yolu görmek kabiliyetinden mahrum bıraktık, onlar ne şu andaki durumlarını ve ne de geleceklerini nazarı itibara alabilecek bir durumda değildirler. (Öylece onları sarıverdik.) Onları her taraftan kuşattık, onları cehâlet ve sapıklık içinde bıraktık (Artık onlar göremezler) onlar Cenab-ı Hak’kın birliğine, kudret ve yüceliğine şahadet edip duran âyetleri, delilleri görüp anlayamazlar. Hidayet yolunu görüp takibedemezler.

Onlar öyle mânen kör kimselerdir. Rivâyet olunuyor ki: Bu iki âyeti celîle, Beni Mahzûm kâfirleri hakkında nâzil olmuştur. Bunlar mânen kör oldukları gibi maddeten de kör âciz bir halde kalmışlardır. Ebu Cehl yemin etmiş ki: Muhammed -Aleyhisselâm-ı namaz kılarken görünce başına taş atacağım, sonra Hz. Peygamber namaz kılarken, Ebu Cehl eline bir taş alarak gelmiş, elini kaldırıp taşı atmak isteyince eli boynuna sarılmış, taş da eline yapışmış, o taşı elinden zorlukla çekip koparabilmiş, kavmine dönerek bu keyfiyeti haber vermiş, beni Mahzûm’dan başka bir kişinin de onu ben bu taş ile öldüreyim diye gitmiş, hemen gözleri kör kesilmiş. İşte Allah’ın Peygamberine suikastte bulunanların bu bir dünyevî cezaları, onların uhrevî cezaları ise elbette ki, her türlü düşüncemiz üstünde şiddetlidir.

10. Ve onları korkutmuş olsan da, korkutmasan da onlar için birdir, imân etmezler.

10. Evet.. O kâfirler, mânen kör kimselerdir, onları hidayet yolunu görüp takibedemezler. (Ve) Ey peygamberlerin sonuncusu!. Sen (onları) o kâfirleri, öyle kötü iradelerinden, amellerinden dolayı hidayetten mahrum kalan kimseleri (korkutmuş olsan da) onları uyandırmak için dünyevî ve uhrevî azapları onlara ihtar etsen de, onları (korkutmasan daonlar için birdir.) Onlar uyanıp hakkı kabul ve takdir edecek bir kabiliyette bulunmuyorlar. Onlar (İman etmezler) onları öyle küfrlerinde ısrar ederek öyle inkârcı bir halde ölür giderler, lâyık oldukları cezalara kavuşurlar.

11. Sen ancak zikire uyan ve rahmandan henüz görmeksizin korkan kimseyi korkutursun. Artık onu bir mağfiret ile ve pek şerefli bir mükâfat ile müjdele.

11. Ey Yüce Peygamber!. (Sen ancak zikre tâbi) Kur’an-ı Kerim’i kabul ederek onun hükümlerine razı olup boyun eğenleri (ve rahmandan) rahmeti sonsuz olan Cenab-ı Hak’kın azabından (henüz görmeksizin) ölüp o ahiret azabını müşahede etmeden önce (korkan kimseyi) müminleri (korkutursun) öyle bir kimse senin nasihatlarından, ihtarlarından yararlanır, gayrı Allah’ın yolları tâkibetmez. (Artık onu) öyle imân sahibi (bir yarlıganma ile) mağfiretine kavuşmakla (ve pek şerefli bir mükâfat ile) cennet ile, Allah’ın cemalini müşahede gibi en yüce bir uhrevî bir lütuf ile (tebşir et) kendisini müjdele. O, gelecekte öyle bir mutluluğa nâil olacaktır.