NEML SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur, doksanüç âyetten ibarettir. Bu âyetler, Şüara sûresinin sonunda beyan olunan zalimlerin, inkârcıların gelecekte ne korkunç değişikliklere uğrayacaklarını izah ediyor, bu müthiş hâdiselerin imkânına işarette bulunuyor, vuku bulacağını kuvvetlendirmek için geçmişe ait bir kısım müthiş olayları birer misâl olarak göstermiş oluyor. Bu sûrei celîlede Hz. Musa’nın, Hz. Davut ile Hz. Süleyman’ın Hz. Salih ile Hz. Lût’un kıssalarını beyan ederek Allah’ın kudretiyle ne kadar garip, harikulade hâdiselerin meydana gelmiş olduğunu gösteriyor. Haşr ve neşre, kıyametin kopmasına ait vuku bulacak harikulade hadiseleri dikkat nazarlarına sunmaktadır. Bunları inkâr edenlerin bâtıl iddialarını red eyliyor. Nihayet kimlerin selâmet ve hidayete ereceklerini, kimlerin de inkârları yüzünden sapıklıkta kalarak lâyık oldukları cezalara kavuşacaklarını beyan buyurmaktadır. Süleyman Aleyhisselâm’ın bir hârika olmak üzere vahşi hayvanların ve kuşların lisanlarını bilen ve “Neml” denilen karıncaların bulunduğu vadiye gittiği vakit karıncaların neler söyleyip ne kadar bir vaziyet almış olduklarını hikâye buyurduğu için bu mübârek sûreye “Neml Sûresi” adı verilmiştir.

1. Ta, Sin, bu sana Kura’nın ve pek açıkça beyan eden bir kitabın ayetleridir.

1. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in yüceliğini bildiriyor, dinî vazifelerini yerine getiren salih müminler için ne büyük bir hidayet ve müjde vesilesi olduğunu haberveriyor. Ahirete îman etmeyenleren de ne kadar aldanmış, fena bir azaba aday bulunmuş en çok ziyana uğramış kimseler olduklarını ihtar ediyor. Kur’an-ı Kerim’in de hâkim ve alim olan Allah tarafından vahy ve telkin buyurulmakta olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ta, Sin) Bu mübârek kelime, müteşabihattandır. Maamafih bu kelimenin, bu surenin bir ismi olduğunu kabul edenler de vardır. İbni Abbas Radiallahu Anh’tan rivayet edildiğine göre de Allah’ın isimlerinden bir isimdir. (bu) Bu sûrei celîle, yahut bu yüce, ve nazmı eşsiz beyanlar, Resûlum!.. (sana Kur’an’ın) O dinî hakikatları içeren, hak ile bâtılın arasını ayıran, mucize bir Mushaf-ı Şerif’in âyetleridir. (ve pek açıkça beyan eden) İnsanlığın dünyevî ve uhrevî selâmet ve saadeti için lâzım gelen hükümleri, vazifeleri, ahiret hallerini, kısacası sevaba ve azaba vesile olan şeyleri açıkça bildiren (bir kitabın) pek yüce hükümleri bir ilâhi mecmuanın veya Levh-i Mahfuz’un (âyetleridir) Evet.. Bu âyetler, o kadar yüce, o kadar kutsidir.

2. Müminler için hidayettir ve bir müjdedir.

2. Evet.. Bu Kur’an-ı Kerim, bu ilâhi kitap (Müminler için) samimi surette İslâmiyeti kabul etmiş olan zatlar hakkında (bir hidayettir) onları bir selâmet ve saadet sahasına kavuşturur (ve bir müjdedir) o müminlerin Allah’ın rahmetine, nice nimetlere ulaşacaklarını kendilerine müjdelemektedir.

3. Öyle mümîn kimseler ki: Namazı doğruca kılarlar ve zekâtı verirler ve onlar ahirete de evet onlar kat’i surette inanırlar.

3. Samimi surette îman sahipleri kimlerdir?. İşte onu da izah etmek ve o zatların vasıflarını beyan için buyuruluyor ki: Onlar (öyle) mümin, îman ile hakkıyla vasıflanmış (kimseler) dir (ki) en büyük kulluk vazifelerinden olan (namazı doğruca kılarlar) namazların şartlarına, rükularına riayette bulunurlar, Cenab-ı Hak’ka kulluk etmek için o kutsî ibadeti tam birsamimiyetle, bir gönül ferahlığı ile yerine getirmeye çalışırlar. (ve zekatı verirler) fakir olan din kardeşlerine yardımda bulunurlar, bu hususta Allah’ın emrine itaatlerini ve ruhlarındaki cömertliği göstermiş olurlar. (ve onlar) O hakiki müminler (ahirete de) kıyametin vukuuna, insanlığın başka bir âleme sevkedileceğine, o âlemde mükâfat ve ceza görüleceğine de evet.. (onlar) O mümin zatlar (kat’i surette inanırlar) itikatlarında büyük bir sağlamlık vardır, bu husustaki dinî haberlere, şüpheden tereddütten uzak bir şekilde inanmış olurlar. İşte uhrevî saadet, bu zatlar için takdir edilmiştir, kendileri de bununla müjdelenmiş bulunmaktadırlar.

4. Şüphe yok, o kimseler ki, ahirete inanmazlar, onlar için yaptıklarını süslemişizdir. Artık onlar şaşkın bir halde bulunurlar.

4. (Şüphe yok) öyle samimi bir îman ile vasıflanmış olmayanlar, Evet.. (o kimseler ki, ahirete inanmazlar) Kur’an-ı Kerim’in haber verdiği o âlemi, oradaki sevap ve cezayı inkâr eder dururlar, artık (onlar bir yaptıklarını) çirkin, felâket getiren amellerini, hareketlerini o kötü inançlarının bir cezası olmak üzere (süslemişizdir) o çirkin şeyleri, nefsani arzuları için uygun görmüşlerdir, onlardan hoşlanmışlardır, onları seve seve işlemekte bulunmuşlardır.. Evet. Nice kimseler vardır ki; kendi dinsizliklerinin, zararlı hareketlerini bir hüner sanırlar, kendilerini o çirkin hallerinden dolayı aydın sayarlar, başkalarını da aldatmaya çalışırlar (Artık onlar) o küfür içinde yaşayıp duranlar (şaşkın bir halde bulunurlar) sapıklık vâdisinde şaşkın tereddütlü bir halde dolaşırlar, hiç ilerisini düşünmeksizin o fenalıklara kapılmış, onlar ile uğraşıp durmakta bulunmuş olurlar.

5. Onlar öyle kimselerdir ki, azabın en kötüsü onlar içindir ve onlar ki, ahirette en çok ziyana düşenler onlardır.

5. (Onlar) öyle sapıklıkta kalmış olanlar (öyle kimselerdir ki) dünyada (azabın en kötüsü) öldürülme gibi, esir düşmek gibi, bir takım facialara uğramak gibi felâketler, korkunç musibetler (onlar içindir) onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim Resûl-i Ekrem’e karşı düşmanlıkta bulunmuş olanlar, Bedir gazvesinde bu gibi felâketlere uğramışlardır. (ve onlar ki) O kâfirler ki, o küfürleri yüzünden (ahirette) de (en çok ziyana düşenler onlardır) onlar sevaba erişme kabiliyetini zâyi etmiş, cezaya lâyık bulunmuş oldukları için insanların en zarar ve ziyana uğrayan gurubunu oluşturmuş bulunacaklardır.

6. Ve muhakkak ki, Kur’an, bir hakîm, Alîm olan Allah Teâlâ, tarafından sana ulaştırılmaktadır.

6. (Ve) Ey mahlûkatın en şereflisi olan son peygamber!.. (muhakkak ki, Kur’an) bütün insanlığı Allah’ın dinine davet eden, bütün insaniyet âlemine hidayet yollarını gösteren o apaçık kitap (Bir hikmet sahibi, her şeyi bilen tarafından) yani: Bütün kâinattaki tasarrufları, kullarına yönelik olan bütün yükümlülükleri birer hikmet ve faydaya dayanan ve ilâhî zatında bütün dinî mükemmellikleri tecelli eden yüce bir zat tarafından (sana ulaştırılmaktadır) sana âyetleri vakit vakit vahyedilerek buyurulmaktadır. Binaenaleyh, o Kur’an-ı Kerim’deki akaide, şeri hükümlere ait beyanlar, birer hikmetten, birer kurtuluş vesilesinden ibarettir. Yine o yüce kitaptaki kıssalar, gayba ait haberler, birer hakikattır, insanları uyanmaya, hayatı tanzime muvaffak olarak güvenilir bir geleceğe kavuşmalarına birer vesiledir. Ne mutlu onlardan istifade edenlere!.

7. Hani Musa ailesine demişti ki: ben muhakkak bir ateş gördüm, ondan size bir haber getireceğim veyahut size bir parlak ateş koru getiririm. Belki ısınırsınız.

7. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın ailesiyle beraber sefer durumunda ikenmazhar olduğu nurlu bir tecelliyi tasvir ediyor. O mübârek Peygamberin ilâhi kitaplara kavuştuğunu, âsa mucizesinin meydana geldiği ve Peygamberin korkudan emin olup kimlerin korkmaları icabedeceğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Habibim!. Musa Aleyhisselâm’ın kıssasını hatırlat (Hani) o vakti ki, (Musa ailesine) eşine, Şüayb Aleyhisselâm’ın kızı olan hanımına Medyen’den Mısır’a gittikleri zaman (demişti ki: Ben muhakkak bir ateş gördüm) karşıda parlayıp duruyor ben onun bulunduğu tarafa gidip (ondan size bir haber getireceğim) biraz bekleyiniz. (veyahut size parlak ateş koru getiririm) Bu soğuk havada belki) ondan (ısınırsınız) Hz. Musa, eşi ile beraber takip edecekleri yol hakkında tereddüde düşmüştü, bir taraftan da hava pek soğuk imiş. Binaenaleyh o ateş tarafında bulunacak kimselerden yol hakkında bilgi almak istemiş hiç olmazsa o ateşin bulunduğu yerden bir ateş parçası getirip ısınmalarını temin etmek arzusunda bulunmuştu.

8. Ne zaman ki oraya vardı, kendisine şöyle seslenildi ki: Bu ateşte olan da ve bunun etrafında bulunan da mübarek kılınmıştır ve âlemlerin Rabbi olan Allah Teâlâ münezzehtir.

8. (Vaktaki) Musa Aleyhisselâm, eşinin yanından ayrılıp (oraya) o ateş bulunduğunu zannettiği mevkie (vardı) Turi Sina tarafından (kendisine seslenildi ki, Bu ateşte olan da) yani: Bu ateş sandığı mahalle gelmiş olan Musa da (ve bunun) ateş mahalli sanılanın (etrafında bulunan da) yani: Melekler de (mübârek kılınmıştır) bu nidâ, Hz. Musa hakkında ilâhi bir iltifat idi, onun hakkında bereketle yapılmış olan bir selâmlama, bir müjdelemeden ibaret bulunuyordu. O ateş sanılan şey ise, çoğu müfessire göre bir nur idi ki: Etrafında bulunanlar, tesbih etmek ve kutsamakla meşgul bulunuyorlardı. Diğer bir yoruma göre de o nur içinde bulunanlar,melekler idi, etrafında bulunan da Hz. Musa’dan ibaret idi. Başka bir görüşe göre de o ateşin içinde görülen “mübârek yer” idi. Onun etrafında bulunan da Şam-ı Şerif arazisidir ki, bunlar mübârek kılınmıştır. O havalide nice Peygamberler ortaya çıkmış, ahalisi nice nimetlere kavuşmuştur. (Ve) O yüce nidânın Allah tarafından olduğunu hissettirmek içinde şöyle buyuruldu: (âlemlerin Rabbi olan) Allah Teâlâ (münezzehtir) bir mekânda bulunmaktan, bütün noksanlardan, ihtiyaçlardan uzaktır. Yani Ya Musa!.. Bu karşılaşıp hayretler içinde kaldığın nidâ da o Yüce Yaratıcı tarafındandır, başka nidâlar kabilinden değildir. Gerçekte bu kutsal nidâ, Hz. Musa’ya her taraftan yönelmiş, onu bütün kuvvetleriyle işitmekte bulunmuştu.

9. Ey Musa! Şüphe yok ki, o seslenen ben mutlak galip ve, hikmet sahibi olan Allah’ım.

9. Hak Teâlâ Hazretleri, bir büyük iltifat olmak üzere de buyurdu ki: (Ey Musa!.. Şüphe yok ki o) işittiğin nidâyı yapan, senin berekete ulaşmanı sana müjdeleyen kutsal varlık (ben aziz) her şeye kâdir olan, seni mucizeler göstermeye kudretli kılan ve (hâkim olan) her emri, her eseri bir hikmete, menfaata dayalı bulunan (Allah’ım) sen benim en kutsal nidâma kavuşmuş bulundun.

10. Ve âsânı bırak. Ne zaman ki, onu sanki küçük bir yılanmış gibi deprenir gördü, geriye dönerek kaçtı ve arkasına bakmadı, buyruldu ki: Ey Musa: Korkma, şüphe yok ki, ben bir kerim mabudum ki benim huzûrumda Peygamberler korkmaz.

10. (Ve) Allah Teâlâ, kudretini başka bir hârika vücude getirmekle de göstermek için şöylece nidâ buyurdu: Ya Musa! (Asanı bırak) o da hemen yere bırakıverdi. (vaktaki) Hz. Musa (onu) o âsayı yeryüzünde (sanki küçük) hafif, süratli hareket eden (bir yılanmış gibi çalkalanır) titrer bir halde (gördü, geriye dönerek kaçtı) korku içinde kaldı (ve arkasınadönmedi) o yılanın ne yolda harekete devam etmekte olduğunu bakıp takib etmedi. Hak Teâlâ Hazretleri de o mübârek Peygamberine ârız olan bu korku ve dehşeti gidermek için yine nidâ buyurarak dedi ki: (Ya Musa!. Korkma) O gördüğün hârikalar vesaireden dolayı korkup durma, ilâhi zatıma itimat et. (şüphe yok ki, ben) kerem sahibi bir mabûdum ki, (benim huzurumda Peygamberler korkmaz) yani: Benim korumama ve himayeme kavuşan Peygamberler, öyle yılanlardan vesaire felâketlerden korkmazlar. Onlar masum oldukları için kendilerinden bir günah çıkmaz ki, ondan dolayı azap göreceklerini düşünerek korksunlar. İşte ilâhi nidâya mazhar oldukları vakit de Allah’ın işlerinin hikmet ve yüceliğini mütalâaya dalacaklarından dolayı yine kaplerine korku ve dehşet âriz olmaz. Bununla beraber diğer vakitlerde Peygamberlerin kalplerinde de Allah’ın zatının büyüklük ve heybetini düşünme neticesi olarak iradesiz en büyük bir ilâhi korku tecelli eder.

11. Ancak diğer insanlardan olup da zulmeden korkmalıdır, fakat sonra kötülüğün arkasından zulümü güzelliğe çeviren kimseler başka onlar da korkudan kurtulabilirler artık şüphe yok ki, ben mağfiret, rahmet ediciyim.

11. (Ancak) Diğer insanlardan olup da (zulmeden) kimseler müstesna, onlar konkmahdinlan. Fakat (sonra kötülüğün arkasından) o yaptıklan zulmü müteakip tövbe ederek o zulmü (güzelliğe çeviren) kimseler (başka) onlar da korkudan kurtulabilirler. (artık şüphe yok ki, ben) Kerem sahibi yaratıcı (mağfiret, rahmet ediciyim) öyle tevbe edip af dileyen kullarımın günahlarını affeder ve bağışlarım, haklarında ilâhi rahmetim tecelli etmiş olur. Bazı müfessirlerin beyanına göre bu âyeti kerime, Musa Aleyhisselâm’a diğer bir bakımdan da teselli verici olup onun korkusunu gidermektedir. Şöyle ki: Hz. Musa, vaktiyle bir kıptiye sille vurup bir kaza eseriolarak onun ölümüne sebebiyet vermişti. Bunu bir zulüm telâkki ederek korkmuş, hemen af dileğinde bulunmuştu. İşte bu hâdiseden dolayı da artık korkuya lüzum kalmadığına işaret buyurulmuştur.

12. Ve elini koynuna sok, bembeyaz, kusursuz olarak çıkıversin. Dokuz mucize ile Firavun’a ve kavmine git şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular.

12. Bu mübrek âyetetler de Hz. Musa’nın diğer bir ilâhi nidâya kavuşarak “yadibeyza” mucizesine erişmiş bulunduğunu bildiriyor. Firavun ile adamlarını ise bu gibi mucizeleri, -vicdani kanaatlerine aykırı olarak- sırf bir zulüm ve kibir sebebiyle sihir kabul ettiklerini beyan ve bu gibi kimselerin müthiş âkibetlerine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Allah Teâlâ Hazretleri Peygamberi Musa Aleyhisselâm’a diğer bir mucizesini, bir kudret eserini göstermek için buyurdu ki: Ya Musa!. (elini koynuna sok) Yakandan içeriye sok, o el (bem-beyaz) güneş gihi ışıklı olarak ve (kusursuz olarak) “beras” gibi vücuda alacalık lekesi düşüren bir hastalıktan uzak bulunarak müşahede meydanına (çıkıversin) bu mübârek el, âsa gibi, cevheri ve mahiyeti, başka bir cevhere ve mahiyete dönüşmeksizin bizzat kendisi, güneş gibi her tarafa ışık saçıcı bir hale gelmiş bulundu. Ve yine Hz. Musa’ya şöyle de emir olundu: (dokuz mucize ile Firavun’a ve kavmine) git. Zira (şüphe yok ki, onlar yoldan çıkan bir kavim oldular) onları küfür ve isyan hususunda haddi aşmış bir vaziyette bulunmaktadırlar. Onlara Cenab-ı Hak’kın kudret ve azametine şahitlik eden hârikaları gösterilir de onlar yine ilâhi dinî kabul etmez, küfürlerinde devam ederlerse artık ilâhi delil tamam olmuş olur, cehaletlerini bahane ederek bir mazeret ileri sürmelerine imkân kalmaz. Bu dokuz âyetten, hârikalardan maksat ise şunlardır: Asa, Yeddibeyzâ, Tufan, Kuraklık, Çekirge, Kene, Kurbağa, Kan, Kıtlıkseneleri. Bazı zatlara göre bir de ekinlerin noksaniyeti ve denizin yarılması alâmeti vardır. Buna göre bu hârikaların sayısı onbire ulaşır. Bu görüşe göre âyeti kerime, şu meâlde bulunmaktadır. Ya Musa!. Asa ve yedibeyza mucizesinden başka dokuz mucize ile de Firavun’a ve kavmine git. Araf sûresine de bakınız!.

13. Ne zaman ki, onlara mucizelerimiz, açık olarak hidayet yolunu gösteri bir halde geldi. Dediler ki: Bu bir apaçık sihirden ibarettir.

13. (Ne zaman ki, onlara) Firavun ile kavmine (âyetlerimiz) o çeşitli harikalar, mucizeler, hâdiseler, Hz. Musa’yı desteklemek için (açık olarak) hidayet yolunu gösterir bir halde açıkca (geldi) gözlerinin önünde tecelli edip durdu, o inkârcı herifler (dediler ki: Bu) görülen fevkalâde şeyler (bir apaçık sihirden ibarettir.) bunlar binen hayaldir, bunların bir hakikati yoktur, bunların birer hayal olduğu aşikare bulunmaktadır.

14. Ve bu âyetleri, vicdanları da tam bir kanaat getirdiği halde bir zulüm ve kibirden dolayı inkâr ettiler. Artık bak, o bozguncuların akibeti nasıl oldu.

14. (Ve bu âyetleri) Öyle açık, yoruma ihtiyaç kalmadan gördükleri (vicdanları da) bunların birer hârika, birer mucize olduğuna (tam bir kanaat getirdiği halde) yine onu tasdik edip, hareketlerini değiştirmediler, o muazzam alametlere karşı (bir zulüm ve kibirden dolayı) onları (inkâr ettiler) o hârikaların ilâhi kudret ile meydana gelmiş birer mucize olduklarını vicdanen bildikleri halde yalnızca bir zulüm ve gurur tesiriyle Hz. Musa’nın Peygamberliğini kabule yaklaşmadılar, yine inkâra devam edip durdular. (artık) ey mahlûkatın en şereflisi olan Son Peygamber!. (bak o bozguncuların âkibeti nasıl oldu) Onlar nihayet dünyada pek korkunç bir şekilde boğularak helâke uğradılar, ahirette ise cehennem azabı içinde ebedî olarak kalacaklardır. İşte EyPeygamberlerin en faziletlisi!. Seni inkâr edenler de senin gösterdiğin mucizeleri kabul etmeyenler de senin gerçekliği, yüceliği apaçık olan dinini, sırf bir gurur, dinsizlikte bir ısrar neticesi olarak inkâra cür’et gösterenler de elbette bir gün öyle müthiş bir âkibete uğrayacaklardır. Hz. Musa’ya ait birinci kıssa, burada nihayete ermiştir. Bütün insanlık için ne büyük bir ibret muamelesi!. Hz. Dâvud ile Hz Süleyman’a ait olan ikinci kıssaya sıra gelmiştir.