YASİN SURESİ

12. Şüphe yok ki, biz ölüleri diriltiriz ve onların yaptıkları her işi ve eserlerini yazarız. Ve zâten herşeyi pek apaçık bildirilen bir levh-i mahfuzda yazmışızdır.

12. Evet.. Allah Teâlâ herşeye kâdirdir. Kâfirlere azap edeceği gibi, müminleri de öyle ebedî, muazzam nimetlere eriştirecektir. İşte buna şöylece işaret buyuruyor: (Şüphe yok ki, biz) Ben Yüce Yaratıcı (ölüleri diriltiriz.) her ölen kimseyi bir gün yeniden hayata kavuştururuz.

Dünyada da tevbe eden, af dileyen kulları yeniden mânevi bir hayata nâil buyururuz. (Ve onları önden göndermiş olduklarını) Daha dünyada iken yapmış oldukları sâlih ve sâlih olmayan amellerini (ve eserlerini) hayra ve şerre ait yazmış oldukları şeyleri faideli ve zararlı müesseseleri (yazarız) onlar tamamen tesbit edilmiş bulunur, hiçbiribilinmez ve karşılıksız kalmaz. (ve zaten berşeyi) Dünyaya ve ahirete ait her olayı (pek açık bildiren bir levh-i mahfuzda yazmışızdır.) bütün o hâdiseler, olaylar, Cenab-ı Hak’kın ezeli ilmince bilindiği için daha meydana gelmelerinden evvel öyle levh-i mahfuz denilen bir yüce kitapta hikmet gereği yazılmış, tesbit edilmiş bulunmaktadır. Artık herkes kendi amellerine göre mükâfat veya cezaya kavuşturulacaktır. Dünya tarihi de bunu kısmen olsun göstemektedir.

§ İhsa; kelimesi lügatte saymak manasınadır. Mecazen beyân etmek ve korumak manâsında kullanılmaktadır.

13. Ve onlara O inkârcılara o şehir ahalisini bir misâl olarak zikred, o vakit ki onlara o gönderilmiş olan elçiler gelmişti.

13. Bu mübârek âyetler, inkârcıları uyandırmak için kendilerine başka bir kavmin ibret verici olan yaşam tarihini anlatıyor. Kendilerini Allah’ın dinine dâvet için gönderilmiş olan elçileri o kavmin nasıl inkâr etmiş ve o elçilerin de kendilerini nasıl müdafaada bulunmuş olduklarını bildiriyor. O kavmin o hayrı tavsiye edici elçiler ile uğursuzlukta bulunarak onları tehdide cür’et göstermiş olduklarını, o elçilerin de o yakıştırmayı reddederek o kavmin ne mahiyette kimseler olduklarını kendilerine ihtar eylemiş bulunduklarını beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve) Ey Son Peygamber!. (onlara) O senin peygamberliğini inkâr edenlere (o şehir ahalisini bir misâl) bir ibret vesilesi (olarak anlat) ahalinin tarihi hallerini hikâye buyur (O vakit ki, onlara) O şehir ahalisine (o gönderilmiş olan elçiler gelmişti) o ahaliyi dine dâvette bulunmuşlardı. O şehirden maksat, rivâyete göre “Antakya” şehridir. Onun ahalisi putperest bulunuyorlarmış.

§ Darbı mesel; Garip bir hali diğer garip bir hale benzetmekten ibarettir.. Bazan da böylebir benzetiş maksadiyle olmaksızın bir garip hali bir ibret verici tarihi olayı insanlara hikâye etmekten ibâret bulunur.

14. O vakit ki, onlara iki elçi yi göndermiştik. Hemen onları yalanlayıverdiler. Sonra bir üçüncü ile kuvvetlendirdik. Dediler ki: Muhakkak biz sizlere gönderilmiş elçileriz.

14. (O vakit ki, onlara) O şehir ahalisine (iki) elçi (yi) iki zâtı (göndermiştik) o ahaliyi gidip ilâhi dine dâvette bulundular. O ahali ise (hemen onları) o gönderilen iki zâtı (yalanlayıverdiler.) onların gösterdikleri âyetlere, mucizelere iltifatta bulunmadılar (Sonra) o gönderilen iki zâtı (bir üçüncü ile kuvvetlerdirdik) bu üçüncü zât da o ahaliyi aynı surette tevhid dinine dâvet etti, o diğer iki zâtı destekledi ve tasdik etti.

Artık bu üç zât, o şehir ahalisine (dediler ki: Muhakkak biz sizere gönderilmiş elçileriz) artık bize tâbi olun, putlara ibâdeti bırakın, tevhid dinini kabul eyleyiniz ki, selâmete, hidayete erişesiniz. “Bu gönderilen elçilerden maksat, önde gelen âlimlere göre Hz. İsa’ya birer yardımcı durumunda olmak üzere Allah tarafından kendilerine peygamberlik verilmiş, ve İsa Aleyhisselâm’ın şeriatiyle görevlendirilmiş üç Peygamberdir.

Cenab-ı Hak’kın: “İz erselnâ” o vakit ki biz gönderdik diye buyurması da bunu gösteriyor. Nitekim Musa Aleyhisselâm ile beraber Hârun Aleyhisselâm da Peygamber gönderilmişti. Fakat müfessirlerce meşhur olan görüşe göre bu elçiler, Hz. İsa tarafından gönderilmiş ve Havârilerden bulunmuş zâtlar idi. Bunların evvelki ikisi “Yuhanna” ile “Bulus” adında bulunuyordu. üçüncüsü de “Şemun” ismindeki zât idi. Bu zâtlar, Cenab-ı Hak’kın Peygamberi tarafından on yardımcı olmak üzere gönderilmiş oldukları için bu gönderilişi Hak Teâlâ yüce zatına izâfe ederek “biz gönderdik” diye buyuruyor.

15. O inkarcılar da dediler ki: Siz bizim gibi birinsandan başka birşey değilsiniz. Ve rahman hiçbir şey indirmedi. Siz başka değil, ancak yalan söyliyenlersiniz.

15. O mübârek zâtlar, o şehir ahalisini tevhid dinine dâvet edince o inkârcılar da (Dediler ki: Siz bizim gibi bir insandan başka birşey değilsiniz) bize karşı sizin özelliğiniz; bir üstünlüğünüz yoktur. (ve Rahman hiç bir şey indirmedi) Öyle iddia ettiğiniz gibi size bir vahy indirmedi ve Peygamberlik ihsan etmedi, sizi bize tercih buyurmadı. Binaenaleyh (siz başka değil, ancak yalan söyleyenlersiniz) öyle risâlet iddianız, hakikate aykırıdır. O ahalinin “Rahman birşey indirmedi” demelerinden bir işâret var ki, onlar ilahlığı itiraf ediyorlarmış, fakat putlara tapıyorlar, peygamberliği inkâr ediyorlarmış.

16. O elçiler de dediler ki: Rabbimiz bilir ki, muhakkak bizler sizin için elbette gönderilmiş elçileriz.

16. O elçiler de o ahalinin inkârını reddederek (Dediler ki: Rabbimiz bilir ki, muhakkak bizler sizin için elbette) Allah tarafından âyetlerle (gönderilmiş elçileriz) biz birer din memuruyuz, size Allah’ın dinini tebliğ ediyoruz. Eğer biz hakikate aykırı bir iddiada bulunursak elbette ki, o Yüce Yaratıcı bizi kahreder, bizden şiddetle intikamını alır. Bu zâtlar, “Rabbimiz bilir ki,” demekle bir nevi yeminde bulunmuş, iddialarını yemin ile kuvvetlendirmeye çalışmışlardır.

17. Bizim üzerimize gereken ise apaçık bir tebliğden başka birşey değildir.

17. Ve o zâtlar, ahaliye hitaben dediler ki: (Bizim üzerimize) Allah tarafından gelen vazife ise (apaçık bir tebliğden başka birşey değildir) Evet.. Bizim vazifemiz, iddlarımızı kat’i deliller ile mucizeler ile kuvvetlendirerek sizi tevhid dinine davetten ibârettir. Kabul etmez iseniz vebali, mes’uliyeti size âittir.

18. O inkarcılar da dediler ki: Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz. And olsun ki, eğer vazgeçmez iseniz elbette sizi taşlayacağızdır. Ve elbette ki, bizim tarafımızdan size pek acıklı bir azap dokunacaktır.

18. O zatların o kadar doğru ve iyilik sever ifâdelerine rağmen o inkârcılar da (Dediler ki:) ey bizi tevhid dinine dâvet eden zâtlar!. (Doğrusu siz bize uğursuz geldiniz) Sizin bu dâvetiniz yüzünden bir fitneye düştük, aramızda ayrılık meydana geldi. Bir görüşe göre bir müddet yağmurdan mahrum kalmışlardı. (andolsun ki, eğer vaz geçmez iseniz) Bizi tevhid dinine dâvet eder durursanız, (elbette sizi taşlayacağız) sizi taşlayarak öldüreceğiz (ve elbette ki, bizim tarafımızdan size pek acıklı bir azap dokunacaktır.) sizi öldürmesek bile yine pek şiddetli bir cezaya mâruz bırakacağızdır, siz elimizden kurtulamayacaksınızdır.

19. Elçiler de dediler ki: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir. Siz öğüt verildiğiniz halde de mi? Bunu uğursuzluk sayıyorsunuz? Hayır.. Siz aşırı giden bir kavimsiniz.

19. O mübârek elçiler de (Dediler ki: Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir) sizin başınıza gelen ve gelecek belâlar, felâketler, sizin için amellerinizin birer neticesidir, sizin şirk ve küfrünüzün birer cezasıdır. (Siz öğüt verildiğiniz halde de mi) uhrevî azaptan kurtulmanız için hafifletilerek hakkınızda hayırlı ihtar yapıldığından dolayı da mı öyle uğursuz sayıyorsunuz, bize karşı düşmanca bir vaziyet alıyorsunuz?.

Bizi tehdide cür’et gösteriyorsunuz?. Bu ne kadar cehâlet, ne kadar nankörlük!. (Hayır.. Siz aşırı giden bir kavimsiniz) Sizin âdetiniz, israftır, isyândır, haddi tecavüzdür. Ondan dolayıdır ki, kendilerine karşı şükür borçlu olmanız icabeden kimselere karşı düşmanlık gösteriyorsunuz. Onların selâmet ve saadetinize vesile olacak ihtarlarını birerfelâket sebebi sanarak onları uğursuz sayıyorsunuz.

Bu ne kadar aksiliktir?. “Alusî merhum tefsirinde diyor ki: Böyle uğursuz sayma, cahillerin adetidir. Onlar kendi şehvetlerine -nefsani arzularına- uygun olan şeyleri uğurlu sayarlar, isterse, o şeyler bütün kötülüklere yol açmış olsun. Kendi şehvetlerine uygun görmedikleri şeyleri de uğursuz sayarlar. İsterse, o şeyler her hayrı gerektirmiş olsun.

20. O şehrin en uzak bir tarafından bir er, koşar bir halde geldi, dedi ki: Ey kavmim! O gönderilmiş olanlara tâbi olun.

20. Bu mübârek âyetler de o kendisine elçiler gönderilmiş olan şehre bir zatın koşarak gelip o fedakâr elçilere tâbi olmalarını ahaliye tavsiye eylemiş olduğunu bildiriyor. Ve o zâtın o ahaliyi pek hikmetli bir tarzda uyandırmaya çalıştığını, o taptıkları putların kendilerine bir fâide veremiyeceğini ihtar buyurmuş olduğunu hikâye buyuruyor. Ve onun âlemlerin Rabbine îman edip cennete, Allah’ın affına, ilâhi ikrama kavuşmuş olduğunu beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (O şehrin) O ahalisine elçiler gönderilmiş olan beldenin (en uzak bir tarafından bir er) bir dindar zât, o elçilerin gelip o ahaliyi tevhid dinine dâvet ettiklerini ve o ahalinin de muhalif bir cephe aldıklarını haber alınca (koşarak bir hâlde geldi) o ahaliye nasihat vermeğe başladı da (dedi ki: Ey kavmim!. O) size (gönderilmiş olanlara) o muhterem elçilere (tâbi olun) onların tebliğleri doğrultusunda ibâdet ve itaatte bulunun, Allah’ın birliğini tasdik ederek putlara tapmaktan vaz geçiniz.

21. O zâta tâbî olunuz ki, sizden bir ücret istemiyor. Onlar doğru yola ermiş kimselerdir.

21. Ey Ahali!. (O zâta tâbi olunuz ki,) Sizi Allah’ın dinine dâvet eden, sizi selâmete kavuşturmak isteyen muhterem bir zâtı kendinize rehber ittihaz ediniz ki, o zat sizdenbir mükâfat beklemiyor. (sizden bir ücret istemiyor) Sırf Allah rızası için sizi irşâda çalışıyor. (onlar) öyle hak rızası için çalışan zâtlar (doğru yola ermiş kimselerdir) onlar insanları hakka kavuşturan dosdoğru yolu bilen zâtlardır, onlara tâbi olanlar, hidayete ererler.

22. Ve bana ne mâni var ki, beni yaratmış olana ibadette bulunmayayım? Ve halbuki, O’na döndürüleceksinizdir.

22. Ve o gelen zat, o putperest kavmi uyandırmak için pek yumuşak ve hikmetli bir tarzda hitab ederek dedi ki: (Ve bana ne) Mâni (var ki, beni yaratmış olana ibâdette bulunmayayım?.) yani: Bütün insanlar için gerekir ki, hepsi de Alemin Yaratıcısına ibadette bulunsunlar, O’ndan başkasını mâbut edinmesinler. Sağlam akıl da bunu gerektirir. Peygamberler de bunu ümmetlerine tebliğ etmekte bulunmuşlardır. Artık ne için bunun hilâfına hareket edilsin?. Ey putperest kavim!. Siz bu hakikati hiç düşünmez misiniz?. (ve halbuki, O’na) O ortak ve benzerden uzak olan Kâinatın Yaratıcısının mânevi huzuruna (döndürüleceksinizdir) dünyadaki amellerinizden dolayı muhakemeye tâbi tutulacaksınızdır, hiç bu âkibeti düşünmez misiniz?.

23. Ben hiç O’ndan başta tanrılar edinir miyim ki, eğer o Rahman benim için bir kötülük dilese onların şefaatleri benim için fayda verici olamaz ve onlar beni aslâ o kötülükten kurtaramazlar.

23. Bir kere düşününüz!. (Ben, hiç O’ndan) O kâinatı yaratmış olan yüce mâbuttan (başka Tanrılar edinebilir miyim?.) öyle yaratılmış, âciz, fâni şeylere tapar mıyım (ki, eğer o rahman) o Kerem Sahibi Yaratıcı (benim için bir kötülük irade buyursa) beni bir derde, bir musibete, bir azaba uğratacak olsa (onların o putların şefaatleri benim için bir fâide verici olamaz) yani: Onlar faraza şefaat edecekolsalar bile o şefaate asla iltifat olunmaz. Halbuki, onlar şefaat edecek bir kabiliyete bir selâhiyete asla sahip değildirler. (onlar) O bâtıl mâbutlar (beni asla) bana yönelecek bir fenâlıktan, bir ilâhi azaptan (kurtaramazlar) bana yardımları dokunamaz. Artık öyle âciz şeyler nasıl mâbut edinilebilir?. Ey kavmim!. Siz bunu hiç düşünmez misiniz?. Nedir o kadar gaflet!.

Yorum Bırakın