YASİN SURESİ

24. Muhakkak ki, ben o vakit apaçık bir sapıklıkta bulunmuş olurum.

24. Evet.. (Muhakkak ki, ben o vakit) öyle Allah Teâlâ’dan başka herhangi bir mahlhuka tapacak olsam (apaçık bir sapıklıkta bulunmuş olurum) çünki, hiçbir mahlûkun yaratıcılık ve mâbudluk vasfına sahip olmadığı aklen ve naklen sâbittir. Artık bunun hilâfına hareket eden kendisini bile ölmekten, mahvolmaktan, felâkete uğramaktan koruyamayacak olan herhangi bir mahlûka tapmak, onu Kâinatın Yaratıcısı’na ortak edinmek, şüphe yok ki, en büyük bir sapıklıktır, en hayret verici bir cehâlet eseridir.

25. Şüphe yok ki, ben sizin Rabbinize imân ettim. Artık bunu benden işitiniz.

25. Bu muhterem zât, o elçilere veya o konuşma esnasında bütün orada bulunanlara yönelerek dedi ki: (Şüpbe yok ki, ben sizin Rab’binize imân ettim) Ben de o âlemlerin Rabbinin birliğini, ortak ve benzerden münezzeh olduğunu tasdik edici bulunmaktayım. (Artık bunu benden işittiniz) benim bu imânıma sizler de şâhit olunuz. Ben Allah’ın birliğini tasdik eden bir müminim. Elhamdülillâh..

26. Denildi ki: Cennete giriver. Dedi ki: Keşke kavmim bilselerdi.

26. O zât, böyle Allah’ın birliğini tasdik edip kavminin şirk ve küfr içinde kalmış olduklarına işâret edince o kâfir kavim, hücum ederek o muhterem zâtı şehit etmişlerdi. Bunun üzerineo zâta Allah tarafından (Denildi ki, cennete giriver) yani: Onun cennete girmesi muhakkak bulundu. O böyle bir ilâhi lütfa erişmiş oldu. Ve bir görüşe göre o zât, şehit edileceği zaman onu Cenab-ı Hak, cennete kaldırdı, orada yaşayarak rızıklandırılmaktadır. Böyle fevkalâde bir nimete nâil olan o zât da (dedi ki: Keşke, kavmim bilselerdi) hakkımda tecelli eden ilâhi korumadan haberdar olsalardı.

27. Rabbimin beni mağfirete eriştirdiğini ve beni ikram edilmişlerden kıldığını.

27. (Rabbim’in beni mağfirete nâil buyurduğunu) Bir görüp anlasalardı (ve beni ikram edilmişlerden kıldığını) bilip düşünselerdi de, öyle küfr içinde yaşamasalar idi ve ilâhi dine mensup olanların ne kadar ilâhi korumaya ve ilâhi lütfa mazhar olduklarından haberdar bulunsalardı, kendilerinin ne kadar kötü bir kanaatte, helâk edici bir durumda bulunduklarını anlasa idiler!.

Bu muhterem zât, hayatta iken de şehit edildikten sonra da kavmi hakkında hayrı tavsiye etmiş, onların da bu hakikatten haberdar olarak tevhid dinine sarılmaların temennide bulunmuş demektir. İşte hakiki müminler, böyle umum halk hakkında hayrı tavsiye edici olurlar. Ne yazık ki, bunu birçok kimseler takdir edemezler. “Rivâyete göre bu zâttan maksat, “Habib-i Neccar” adında marangozluk yapan bir mümindir.

Bu zât, semavi kitapları okumuş, Allah’ın birliğini tasdik etmiş, hatta Peygamber Efendimizin vasıflarını o kitaplarda görmüş olduğu için O’nun Peygamberliğine dünyaya gelmeden altıyüz sene evvel imân etmiş bulunuyordu. Bir rivâyete göre bu zât bir mağara içinde yaşayarak Cenab-ı Hak’ka ibâdette bulunuyormuş, o elçilerin şehre geldiklerini haber alınca yanlarına giderek onları tasdik etmiş, takviyeye çalışmıştır. Allah’ın rahmeti hepsine olsun..

28. Ve onun kavmi üzerine ondan sonra gökten hiçbir ordu indirmedik ve biz indirecekde olmadık.

28. Bu mübârek âyetler de o elçileri takviye eden zâtın şehit edilmesi üzerine o şehir ahalisinin başına gelen ilâhi azabı bildiriyor. Peygamberleri inkâr eden, onlar ile alay eden kimselerin ne kadar pişmanlık içinde kalacaklarını ihtar ediyor.

Peygamber zamanındaki inkârcıların da o eski helâk olan kavimlerden ibret almadıklarına işaret ve hepsinin de ahirette bir muhakemeye tâbi tutulacaklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve onun) O elçileri takviye için gelen üçüncü zâtın (kavmi üzerine ondan sonra) o zâtın şehit edilmesini veya cennete kaldırılmasını müteakip o kavmi helâk etmek için (gökten hiçbir ordu indirmedik) öyle bir vasıtaya lüzum bulunmamıştır (ve biz indireceklerden olmadık) onları helâk etmek için bir semâvi ordunun gönderilmesinde bir hikmet görülmemişti. Onları mahv ve perişan etmek için öyle büyük bir kuvvete ihtiyaç da yok idi.

29. O bir korkunç sesten başka birşey olmadı. O anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.

29. (O) Helâk vasıtası, o kavmin mahv ve perişan olmalarına meydana getiren hâdise (korkunç bir sesten başka birşey olmadı) Cibril-i Emin tarafından müthiş bir ses vuk’u buldu (o anda onlar hemen sönüvermiş kimseler oldular.) sönmüş bir âteş gibi hayat sıcaklığından mahrum kaldılar, ölümün pençesine tutulup cezalarına kavuştular.

§ Humûd; Ateşin sönmesi, parıltısının gitmesi, sükûnet bulmasıdır.

§ Hâmidûn; da sönmüşler, yani ölmüş, hayattan mahrum kalmış kimseler demektir.

30. Ey o kullar üzerine yönelecek hasret! Tam zamanın Onlara bir Resûl gelmezdi ki illâ onunla alay etmeye kalkışırlardı.

30. (Ey kullar) O Peygamberleri yalanlayankâfirler (üzerine) gelecek olan (hasret!.) pişmanlık ve felâket!. Gel tam zamanın, onları yakala. Çünki (Onlara) kendilerini selâmete, hidayete eriştirmek isteyen (bir Resûl gelmezdi ki, illâ onunla alay etmeye kalkışırlardı) onlar kendi haklarındaki o kadar iyiliksever zâtlara karşı inkârcı ve düşmanca bir vaziyet almış olduklarından dolayı böyle bir hasrete, pişmanlığa uğramış olacaklardır. O nankörlere karşı Allah tarafından veya melekler ile diğer müminler tarafından böyle bir hitap yöneltilecektir. Hasret; pişmanlık, birşeyin elden çıkmasından dolayı çok fazla hüzn ve keder içinde kalmak demektir.

31. Görmediler mi ki, onlardan evvel ne kadar kavimleri helâk ettik. Şüphe yok ki, onlar, bunlara dönüp gelmiyorlar.

31. Son Peygamber’i inkâr eden Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler vesâirede (Görmediler mi ki,) görmüş gibi bilip haberdar almadılar mı ki, (onlardan evvel) o Yüce Peygamber’i inkâr edenlerden önce (ne kadar kavimleri helâk ettik) Ad ve Semud kavimleri gibi nice inkârcı cemaatleri çeşit çeşit felâketlere uğrattık. Bu sonraki inkârcılar, onların o tarihi hâllerinden bir ibret almalı değil midirler?. (Şüphe yok ki, onları) O evvelce helâk olan kavimler (bunlara) bu şimdiki inkârcı kavimler arasına (dönüp gelmiyorlar.) Artık onlar dünyaya dönecek değillerdir. Onlar ahiret azabından yakalarını kurtaramıyacaklardır. Materyalist ve diğerleri gibi ruhun bir bedenden diğerine geçtiğine inanan kimselerin kuruntuları ve ölmüş insanların tekrar bu dünyaya geleceklerine dâir lâkırdıları birer cahilce, temelsiz iddiadan başka birşey değildir.

32. Ve hepsi de bizim katımızda hesap vermek için topluca huzura getirilmişlerdir.

32. (Ve hepsi de) Geçmiş ve şu anda vegelecekte ortaya çıkacak insanların, kavimlerin herbiri de kıyamet günü (bizim katımızda) muhasebeye tâbi olmak için (mecmuan) toptan birlikte (huzura getirilmişlerdir) yani: Onların o kıyamet âleminde mahşere sevk edilmeleri, bir muhakemeye tâbi tutulmaları Allah’ın takdiri ile gerçekleşmiştir, gerçekte vuku bulmuş gibi kesin bir emirdir. Elbette ki, birgün kıyamet kopacak, herkes dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bunu dikkate alıp ona göre hazırlanmalıdır.

33. Ve onlar için ölmüş yer bir ibrettir. Onu hayata kavuşturduk ve ondan daneler meydana çıkardık da ondan yiyiverirler.

33. Bu mübârek âyetler de her yönüyle mukaddes, noksanlardan münezzeh olan âlemin Yaratıcısı bir kısım yaratılış eserlerine dikkatleri çekiyor. Yeryüzüne vakit vakit yeni bir hayat vererek orada birçok faydalı mahsulâtı yaratışını ve bunlardan insanların yararlandıklarını ve daha nice çiftler, eşsiz eserler yarattığını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Kerem Sahibi Yaratıcı kendi kudretine ve öldükten sonra dirilmenin vukuuna delil olmak üzere buyuruyor ki: (Ve onlar için) İnsanların öldükten sonra hayata kavuşturulup ahiret âlemine sevkedileceklerini inkâr eden gâfiller için (ölmüş yer, bir ibrettir) Allah’ın kudretine ait yüce bir alâmettir.

(Onu hayata kavuşturduk) Bir nice yerler vardır ki, öteden beri bitirme kuvvetinden mahrum iken bilâhara bu kuvvete sahip olarak üzerinde nice çeşitli bitkiler meydana gelir. Birçok yerlerde görülmektedir ki, kış gelince bitirme kuvvetinden mahrum kalırlar, üzerlerinde bitkilerden, hayati izlerinden birşey görülmez.

Sonra bahar olur, yağmurlar yağar, o yerlerde çeşit çeşit bitkiler, ekinler, çicekler meydana gelir, o yerler yeniden hayata kavuşmuş olurlar. (Ve ondan) Yer sahasından (bir dane) buğday, arpa, pirinç gibi bir çeşit ürün meydana (çıkardık da) artık insanlar vesâire(ondan yiyiversinler.) geçimlerini te’min ederler.

İşte öyle öIu bir hâlde bulunan yeryüzünün vakit vakit yeniden hayat bulmuş gibi olarak üzerinde binlerce çeşit bitkinin vücude gelmesi, bir kudretin eseridir, Cenab-ı Hak’kın yoktan var ettiği Adem Aleyhisselâm’ı ve O’nun zürriyetleri olan diğer insanları da öldüklerinden sonra tekrar hayata kavuşturacağına pek açık bir örnektir. Artık uhrevî hayat nasıl inkâr edilebilir ve imkânsız görülebilir?.

§ Hab; Dane demektir, bir cins isim olduğundan aza da, çoğa da denilebilir. Tekili “habbe”dir, çoğulu da “hubub” ve “hububat”dır.

34. Ve orada hurmalıklardan ve üzüm bağlarından nice bostanlar vücuda getirdik ve orada su kaynaklarından suları akıtıverdik.

34. Kerem Sahibi Yaratıcı yine buyuruyor ki: (Ve orada) Yeryüzünde (hurmalıklardan ve üzüm başlarından nice bostanlar vücude getirdik) bu pek fâideli, bol meyvelerden herkes istifade etmektedir. (ve orada) Yeryüzünde (su kaynaklarından suları akıtıverdik) her taraftan sular fışkırarak yeryüzüne yayılmakta, insanlar için, vesâir hayvanlar ve bitkiler için birer hayat kaynağı bulunmaktadır. Bunlar da ne büyük birer kudret eseridir, birer ilâhi nimettir.

35. Tâki, onun mahsulünden ve kendi ellerinin imal ettiklerinden yiyiversinler. Hâlâ şükretmeyecekler midir?

35. Evet.. O kadar çeşitli kudret eserleri meydana getirilmiştir. (Tâki) İnsanlar (O’nun) ve zikredilen bostanların (mahsulûnden ve kendi ellerinin imal ettiklerinden) ektikleri ekinlerin, diktikleri ağaçların meyvelerinden ve imâl ettikleri çeşitli yiyeceklerden (yiyiversinler) bunları kendilerine ihsan buyuran Yüce Yaratıcıyı kutsamaya ve yüceltmeye çalışsınlar, üzerlerine düşen şükürvazifesini yerine getirsinler. O bir takım inkârcı kavimler ise, (Hâlâ şükretmiyecekler midir?.) hala bu nimetleri kendilerine ihsan buyuran Kerem Sahibi Yaratıcının birliğini, kudret ve büyüklüşünü düşünerek ona şükürlerini sunmayacaklar mıdır?. Bu ne kadar gaflet!. Ne derece büyük bir nankörlük!.

Yorum Bırakın