SAFFAT SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sure, Enam Sûresinden sonra Mekke-i Mükerreme’de nazil olmuştur. Yüzseksen iki âyeti kerimeden oluşmaktadır. İlk âyeti, müminlerin saf saf durup, Cenab-ı Hak’ka kullukta bulunduklarına işaret ettiği için bu kutsî sûreye böyle “Saffat” adı verilmiştir. Başlıca içeriği şunlardır:

(1): Alemin Yaratıcısının birliğine, kudret ve büyüklüğüne şahitlik eden ve gök levhasını süsleyen bir kısım yaratılış eserlerini beyan etmek.

(2): Bazı sırları öğrenmek isteyen bir takım şeytanların birer ateş parçası ile nasıl cezalandırıldıklarını ve bir takım milletlerin ilâhi âyetler ile alay ettiklerini ve ahiret hayatını inkârda bulunduklarını beyan ile onların ileride ne kadar mes’ul olup, azaplara uğrayacaklarını hatırlatmak.

(3): Peygamberleri yalanlayan, onlara şairlik isnadında bulunan müşriklerin hâllerini izah ve kendilerinin ne kadar azap göreceklerini açıklamak, müminlerin ise ne büyük nimetlere, makamlara nâil olacaklarını müjdelemek.

(4): Eski milletlere gönderilmiş olan altı Peygamberin adaletlerine işaret ve onlara muhalefette bulunmuş olanların müthiş âkibetlerine dikkatleri çekmek.

(5): Melekleri haşâ, Cenab-ı Hak’kın kızları sanarak küfre düşenlerin o cahilce hallerini değersiz göstermek ve ibtal etmek ve onların ahirette ne kadar pişman olacaklarını bildirmek.

(6): Peygamberlerin Allah’ın yardımına kavuşmalarını, ilâhi kuvvetlerin galibiyete muvaffakiyetlerini müjdelmek, Son Peygamberi yalanlayanların da nasıl müthiş bir hâkibete kavuşacaklarını hatırlatmak.

(7): Allah’ın şânını yanlış vasıflandırmalardan tenzih ile Peygamberlerin Allah’ın selâmına kavuşmalarını ve hamd’ın ve sena’nın âlemlerin Rabbine ait olduğunu beyan buyurmaktadır.

1. İbadet için Saflar bağlayanlar hakkı için.

1. Bu mübârek âyetler, Yüce Allah’ın birliğini, bütün kâinatın Yaratıcısı olduğunu kat’i bir surette bildiriyor. Üstümüzdeki gök kubbesinin yıldızlar ile nasıl bezetilmiş olduğunu ve bazı sırları öğrenmek için göklere yükselmek isteyen şeytanların birer ateş parçalariyle nasıl defedildiklerini ve cezalandırıldıklarını haber veriyor ve onların daimi bir azaba uğrayacaklarını da ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ kendi birliğini ve yaratıcılığını beyan için muhterem bir vasıfta yaratmış olduğu bir kısım mahluklarına yemin ediyor, bu suretle de en mühim bir itikadi meseleyi kuvvetlendiriyor, hem de o mahlûklarını Allah katındaki kıymetlerine işaret ederek onlar gibi üstün vasıflar ile vasıflanmanın ehemmiyetini bildirmiş oluyor. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı buyuruyor ki: İbadetler için (Saflar bağlayanların hakkı için) onların yüksek zâtlarına andolsun ki, beyan olunacak bir itikadi mesele, aynen hakikattir. Bu saf bağlayanlardan maksat, Melâike-i kiram’dır. Onlar birer büyük mertebeye sahiptirler. Ve onlar kısım kısım cemaat halinde toplanırlar, saf bağlamış olarak Cenab-ı Hak’ka kullukta bulunurlar. Mamafih bu saf saf olan zâtlardan maksat, namazlarda saf bağlayan, Yüce Mâbud için secdelere kapanan müslüman gurupları da olabilir. Bunların da Allah katında büyük mertebeleri vardır. Bir de bu zâtlardan maksat, Allahyolunda cihada atılan; din düşmanlarına karşı tertip olan İslâm mücahitleri de olabilir.

§ Saf; Bir cemaatin bir çizgi üzerine tertip alması demektir. Belirli bir mertebeyi, bir şeref ve fazileti veya bunun aksine sahip olanlar da birer mânevi, ahlâki saf teşkil etmiş olurlar. Çoğulu Sufûf ve Saffât’dır.

2. Fenalıklardan Nehy ve men edenler hakkı için.

2. Yemine devam ile buyuruluyor ki: Fenâlıklardan başkalarını (Nehy ve men edenler hakkı için) bunlara da andolsun ki, o beyân olunacak mes’ele, sırf bir hakikattir. Bunlardan maksat da Meleklerdir ki, onları, şeytanları def’e çalışırlar, müminleri ruhani ilhamlariyle hayra, iyiliklere teşvik ederler. Mamafih bu zâtlardan maksat, insanları irşâda çalışarak onları yasaklardan men’e gayret eden samimi din âlimleri de olabilir. “Zecr” Birşeyden başkasını korkunç bir ses ile veya sâire ile de men ve def’etmektedir. Birşeye zorla sevketmek manâsında da kullanılmaktadır. Zacir, zacire öyle çağırıp men’e çalışandır, çoğulu: Zâcirün ve zacirâttır.

3. Kur’an’ı okuyanlar hakkı için.

3. Ve yine yemin ediliyor ki: (Kur’an’ı okuyanlar hakkı için) O beyan olunacak mesele hakikatın ta kendisidir. Bu zâtlardan maksat da Cenab-ı Hak’kı zikr ve kutsamaya devam eden ve semavi kitapları Yüce Peygamberlere getirmiş olan melâike-i kiramdır veyahut Kur’an-ı Kerim’i okumaya devameden, hükümlerine hakkıyla riayetkâr olan müslümanlardır.

4. Şüphe yok ki, sizin ilahınız birdir.

4. İşte kendisi için yemin edilen, öyle birçok yeminlere cevap teşkil eden mühim dinî mesele şöylece beyan buyuruluyor: (Şüphe yok ki,) Ey insanlar!. Ey bütün mahlûkat!. (sizin ilâhınız birdir) Mâbudunuz, ancakkâinatın Yaratıcısı olan Yüce Allah’tır. O ortak ve benzerden münezzehtir. Binaenaleyh yalnız O’na ibadet ediniz, başkalarına ibadet, asla câiz olmaz. Artık bu hakikati bilip temiz bir itikada sahip bulununuz. Küfre ve şirke düşmüş olanlar, öyle cahilce, kâfirce inançlarından, hareketlerden uzaklaşmalıdırlar.

5. O Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin Rabbidir ve doğuların Rabbidir.

5. Evet.. Bütün kâinatın Yaratıcısı ve bütün mükellef kulların kendisine kullukta bulunacakları yüce zat birdir, ortak ve benzerden münezzehtir. O’nun varlığına, birliğine, kuvvet ve azametine bütün yarattığı şeyler, birer parlak şahittir. İşte insanlığı irşâd için buyuruluyor ki: O Yüce Yaratıcı, (Göklerin ve yerin ve bunların aralarındakilerin) geniş fezaların, havaların, birçok kudret, eşsiz varlıkların (Rab’bidir) hâkim Yaratıcısıdır. (ve doğuların Rab’bidir.) Evet.. Güneşin de, ayın da, yıldızların da muhtelif doğuları batıları vardır. Özellikle güneşin bir sene içinde üçyüz altmış doğuşu ve batışı vardır. Bütün bunları yaratmış olan, devam ettirmiş bulunan ancak Yüce Allah’tır.

6. Muhakkak ki, biz yakın olan göğü ziynet ile, yıldızlar ile bezettik.

6. O Yüce ve kerim Yaratıcımız, bütün insanlığı ikaz için, aydınlatmak için bir takım kudret eserlerine şöylece işâret buyuruyor. (Muhakkak ki, bir yakın olan göğü) insanların daima seyredip durdukları gök kubbesini (ziynet ile) bir enteresan, hoş manzara ile evet.. (yıldızlar ile) Onların ışıklarıyla, eşsiz şekil ve cereyanlariyle (bezettik) mehtaplı bir gecede semaya bakanlar, ne kadar süslü, ne kadar güzel, ömür artıran bir kudret levhasını seyretmeye muvaffak olurlar. Aslında güneş, ay, yıldızlar başka başkasemalarda bulunmakla beraber yeryüzünde yaşayanlar, onların hepsini de kendi başları üzerinde bulunan, kendilerine oranla en yakın olan bir gök küresinde doğar ve batar bir hâlde görmektedirler, onların o ışık saçan, gönül açan manzaralarını seyredip durmaktadırlar.

7. Ve hem her isyankâr şeytandan muhafaza ettik.

7. (ve hem) O semaları, o parlak yıldızları, o kadar kudret eserlerini (her isyankar şeytandan muhafaza ettik.) o şeytanlar ve o şeytanlara uyanlar, o kudret eserlerine bir tecavüzde bulunamazlar. Ve onlar o kudret eserlerinin yüceliğini, güzelliklerini, intizamını takdir edemezler, o kudret eserlerini tefekkür ederek onlardan bir ibret dersi alamazlar. Onlar kendi yaratılış kabiliyetlerini zâyi etmişlerdir.

§ Mârid; İtaatten çıkan, haddi aşan demektir.

8. Onlar, en yüksek bir cemaati sözlerine kulak vererek dinleyemezler ve her taraftan kovulup atılırlar.

8. (Onlar) O şeytanlar, o göklere yükselmek isteyen mel’un, Allah’ın kahrına uğramış kimseler (en yüksek bir cemaati) semalarda bulunan melekleri, öyle şerefli mahlûkları görüp onların sözlerine kulak vererek (dinleyemezler) onları buna muvaffakiyetten mahrumdurlar. Hatta onların birçokları bu yeryüzünde bile hapsedilmişlerdir. Onların gözleri öyle yüksek makamları görmeğe, kendileri de oralardaki sırları, işaretleri idrâk etmeye ve düşünmeye kabiliyetli değildir. (ve) Onlar göklere yükselip bazı hakikatlardan haberdar olmaya cür’et edince (her taraftan kovulup atılırlar) artık semalara yükselerek bâtıl gayelerini temine asla kâdir olamazlar.

§ Melei âlâ; Aynı görüş üzerine toplanmış yüksek bir cemaat demektir.

§ Kazf; de recm etmek, taşlamak, sövmek, atıvermek manâsınadır.

9. Bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış olurlar ve onlar için bir daimi azap da vardır.

9. Evet.. O şeytanlar öyle bir yükselmek haraketinde bulundukları zaman (bir uzaklaştırılmakla uzaklaştırılmış) olurlar. Semaya yükselmek istedikleri zaman kendilerine müsaade edilmez. Onlar semanın ufuklarından koğulurlar (ve onlar için bir daimi azap da vardır.) onları ahirette ebedî olarak azap göreceklerdir. Ve müfessir Mukatil’in beyanına göre onlar dünyada da ilk sura üfürülünceye kadar azaptan kurtulamazlar.

§ Duhur; Kovmak, uzaklaştırmak, sürmek ve zelillik mânasınadır.

§ Vasıb; da dâima gerekli olan demektir. Daimi bir hastalığa da “Vasab” denilir.

10. Ancak bir çalıp çırpan müstesnâ. Ona da hemen bir parlak âteş parçası ulaşıverir.

10. Evet.. Şeytanlar umumiyeti itibariyle öyle kovulurlar. (Ancak) Onlardan meleklerle karşılaşıp da meleklerden her nasılsa bir sözü, bir haberi (çalıp çırpan) şeytan (müstesna) o öyle bir sözü, bir haberi öğrendi mi (ona da hemen) şihab denilen (bir parlak âteş parçası ulaşıverir.) o şeytanı yakar, öldürür veya delik deşik ediverir. Onlara isabet eden ateş parçası, bir sâbit yıldız değildir. Belki yıldız gibi parlayan bir ateşli cisimdir ki, hikmet gereği şeytanların taşlanmasma, kovulmasına vasıta olur. Yüce Yaratıcının kudretine nazaran bunların hiçbirini uzak görmeğe ve başka şekilde tevile gerek yoktur.

§ Hatf; Çalmak, sür’atle almak, hemen kapıp kaçınmak manâsınadır.

§ Sâkıb; da ışık verici, kuvvetli şekilde ışıklı olan ve delik delici demektir.

11. Şimdi onlara soruver, onlar mı yaradılışca daha kuvvetli, yoksa bizim diğer yaratmışolduklarımız mı? Şüphe yok ki, biz onları yapışkan bir çamurdan yarattık.

11. Bu mübârek âyetler de haşr ve neşrin vuk’u bulacağını isbat için Allah’ın kudret eserlerine dikkatleri çekiyor. Öyle uyanma vesilesi olan delillere, nasihatlara karşı inkârcıların pek cahilce olan iddialarını, hareketlerini teşhirde bulunuyor. Onların korkunç bir sesin tesiriyle ne gibi hakir bir hâlde mahşere sevkedileceklerini ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen Allah’ın birliğine, ilâhi kudrete ait delilleri zikretmiş bulunuyorsun. (İmdi onlara) O kıyametin vukuunu inkâr eden Mekke-i Mükerreme’deki müşrikleri kınamak ve susturmak için (soruver) sana cevap versinler. (onlar mı) O müşrikler mi (yaradılışca daha kuvvetli) daha ziyade bir san’at ve kuvvet eseri (yoksa bizim) yüce zatının (yaratmış olduklarımız mı?.) daha kuvvetli!. Evet.. Bir kere düşünmelidirler ki, kendi şahısları mı daha büyük bir kudret eseridir, yoksa melekleri mi, gökler mi, yerler mi, bunlardaki çeşitli varlıklar mı?. Elbette ki, bunların, bu çeşitli kudret eserlerinin yanında o inkârcıların varlığı inkârcı derecede kalır, bunu kendileri de itiraf ederler. (Şüphe yok, biz onları) O insanları onların aslı olan Hz. Adem’i (yapışkan bir çamurdan yarattık) artık onlar ile o diğer muazzam yaratılış eserleri, haddizâtında, yaratılış itibariyle, eşit olabilir mi?. Elbette ki, olamaz. O halde o kadar güzel, eşsiz ve muazzam âlemleri, varlıkları yoktan var etmiş olan bir Yüce Yaratıcı, o insanları öldürdükten sonra tekrar yaratamaz mı?. Ne için bunu düşünüp de o ahiret hayatını tasdik etmiyorlar. Bunu inkârlarında devamedip duruyorlar. Bu ne büyük bir ilâhi kınama ve ne muazzam bir ilâhi delildir!.

§ “Lâzib; Yapışık, birbirine şiddetlice karışmış olan ve sabit bulunan şey demektir.

12. Evet.. Sen şaşırdın, onlar ise alayediyorlar.

12. Ey Yüce Peygamber!. (Evet.. Sen teaccüp ettin) O kadar kudret eserlerin meydanda iken o müşriklerin Allah’ın birliğini, ahiret hayatını inkârda bulunduklarından dolayı teaccübe düştün, onların o cahilce hâllerinden dolayı teessüfte bulundun, onların imân edeceklerini ümid ediyordun (onlar ise alay ediyorlar) senin bu teaccübünü takdir edemezler, bilâkis bundan dolayı maskaralığa cür’et gösterirler.

13. Ve onlara nasihat verildiği zaman, düşünüp nasihat kabul etmezler.

13. O müşrikler o kadar kabiliyetsiz kimselerdir ki, O Yüce Peygamberi tasdik etmezler, (Ve onlara nasihat verildiği zaman) Kur’an-ı Kerim’in âyetleri okunarak kendileri cehaletten, ahlâksız hareketlerden men edilmek istenildiği vakit onlar bunu (düşünüp nasihat kabul etmezler.) yine inkârlarında ısrar edip dururlar, o iyiliksever ihtarı takdir edemezler.

14. Ve bir mucize gördükleri vakit de onunla alay eder dururlar.

14. Evet.. Onlar kendi kâfirce kanaatlerinde ısrar eder dururlar. (Ve bir mucize gördükleri vakit de) ayın yarılması gibi bir hârika gözlerinin önünde vücude geldiği hâlde de yine imân etmezler, fikir değiştirmeye muvaffak olmazlar, bilâkis (onunla alay eder dururlar.) öyle edepsizce bir hale cür’et gösterirler.

15. Ve dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.

15. (Ve) öyle bir mucizeyi gördükleri hâlde yine inkârlarına, alaylarına devam ederek (dediler ki: Bu, bir apaçık büyüden başka değil.) onlar o kadar fevkalade bir kudret eserini, bir risalet delilini müşahede ettikleri hâlde yine fikir değiştirmezler, inkârlarını böyle bâtıl bir iddia ile kuvvetlendirmeyeçalışır dururlar.

16. Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi, bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?

16. O müşrikler, yine inkârlarına kuvvet vermek maksadiyle derler ki: (Ya bizler öldüğümüz ve bir toprak ve kemikler olduğumuz vakit mi) öyle bir değişime uğradığımız hâlde dahi yine (bizler mi muhakkak yeniden diriltilmiş olacağız?.) bu mümkün mü?. Bu nasıl bir iddia?.

17. Yoksa bizim evvelki babalarımız da mı öyle diriltilecekler?

17. O öldükten sonra dirilmeyi inkâr eden kâfirler öyle bir hâdiseyi imkânsız göstermek için şöyle de derler: (Yoksa bizim evvelki babalarımızda mı?.) öyle diriltileceklerdir? Bu da garip değil mi?. Nice zamanlardan evvel ölüp gitmiş, mahv ve yok olmuş kimseler nasıl yeniden hayata kavuşturulabilir?.

18. Deki: Evet.. Ve sizler zeliller olarak haşrolunacaksınızdır.

18. Cenab-ı Hak da o irfandan mahrum, ilâhi kudreti tefekkürden nasipsiz olan inkârcıları kınamak için Yüce Peygamberine emr ediyor ki: Ey Resûlüm!. O inkârcılara (Deki: Evet..) Siz de, sizin atalarınız da, yeniden hayata erdirileceksinizdir. (Ve sizler zeliller olarak) İster istemez haşr olunacaksınızdır. Bu, takdir edilmiştir, ve Allah’ın kudreti karşısında pek kolaydır.

§ Dâhir; Hakir, zelil, hor, manâsınadır. Çoğulu “dâhirûn”dur.

19. Çünki o, korkunç bir sesten ibarettir, onlar o zaman hemen bakar dururlar.

19. Ey inkârcılar!. O hâdiseyi, o yeniden hayata erdirilmeyi imkânsız görmeyiniz. (Çünki o) Hâdiseyi meydana çıkarmaya sebeb olacak şey (bir sesten ibarettir) o hâdise ikinci sûra üfürülmekle derhal meydana gelir. Artık (onlar)o yeniden hayata eren insanlar (o zaman hemen bakar dururlar.) derhal hayata erip kendilerini ve kendileri için vâd edilmiş olan şeyleri görmeğe başlar. Öldükten sonra tekrar dirilmeyi inkâr edenler de cehâletlerini anlar, lâyık oldukları âkibetlere kavuşmuş olurlar.

20. Ve derler ki: Eyvah bizlere! İşte bu, ceza günü.

20. Bu mübârek âyetler de kıyamet gününü inkâr edenlerin o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını ve onların kendi eşleriyle ve tapmış oldukları bâtıl mabutlariyle beraber mahşere ve cehenneme sevkedileceklerini haber veriyor ve onların nasıl bir suale tutulmuş ve nasıl bir zelilce vaziyette kalmış olacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: O dünyada iken ahiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildikleri zaman bunun bir hakikat olduğunu görüp anlamış olurlar. (Derler ki: Eyvah bize!.) Ey helâk!. nerdesin, gel sarıl yakamıza ve kendileri veya onlara hitaben melekler derler ki: (işte bu) Müthiş gün, bir hesap ve (cezâ günü) şimdi herkes dünyadaki amellerine göre mükâfat veya ceza görecektir. Bu hâdisenin vukuu muhakkak ve kararlaştırılmış olduğu için bu âyeti kerime de “derler” yerinde “dediler” geçmiş zaman kipi zikredilmiştir.

21. İşte bu, sizin o yalan sandığınız hüküm günüdür.

21. Ve onların başlarına kalkmak için melekler veya kendileri birbirlerine derler ki: (işte bu) Gün (sizin) dünyada iken inanmayıp (o yalan sandığınız hüküm günüdür.) bu gün yaratıklar arasında ilâhi hüküm tecelli edecektir veya hidayet üzere olan cemaatler ile sapıklık içinde yaşamış olan cemaatler ayırt edileceklerdir.

22. Toplayınız mahşere o zulüm etmiş kimseleri ve onların eşlerini ve kendilerine taptıkları şeyleri.

22. Ve Allah tarafından meleklere veya insanların bazıları tarafından bazılarına hitaben denilir ki: (toplayınız mahşere o zulm etmiş kimseleri) Cenab-ı Hak’kın emrlerine muhalefet ederek kendi nefislerini felâketlere mâruz bırakmış şahısları (ve onların eşlerini) kendileri gibi putlara tapmış, Allah’m dininden uzaklaşmış olan arkadaşlarını veya öyle dinsiz eşlerini (ve kendilerine taptıkları şeyleri) putları, bir takım bâtıl mâbutları toplayınız.

23. Allah’tan başka. Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz.

23. Evet.. (Allah’tan başka) Tapmış oldukları o fâni, mahlûk, âciz şeyleri toplayınız. (Artık onlara cehennem yolunu bildiriniz) Onlara o müthiş yolu gösteriniz. Böyle bir ilâhi hitab o müşrikler hakkında bir alaydır ve onları mahvetmek içindir. Ve onların üzüntü ve kederlerinin daha fazla artmasına bir sebebtir.

24. Ve onları tutuklayınız. Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir.

24. (ve) O kâfirler öyle cehenneme sevkedilirken meleklere karşı bir ilâhi hitap yönelir ki: (onları) O dinsizleri (tevkif ediniz) onları tutuklayıp hapis eyleyiniz. (Şüphe yok ki, onlar sorguya çekilecek kimselerdir) Onlar cehenneme atılmadan evvel bütün fiillerinden, sözlerinden dolayı bir sorgulamaya tâbi tutulacak, kendi cinayetleri kendilerince pek açıkca anlaşılmış bulunarak Allah’ın adaleti tamamen tecelli edecek, onu müteakip lâyık oldukları cehennemlere atılacaklardır.

25. Ve onlara denilecektir ki, sizin için ne oldu ki: Birbirinize yardım edemiyorsunuz?

25. Ve o cehennemlere sevkedilecek olan müşriklere bir kınama olarak denilecektir ki, (Sizin için ne oldu ki,) bugün bu dehşetli zamanda (birbirinize yardım edemiyorsunuz?.) dünyada iken o putlara, o fani şeylere tapıyor, onlardan bir

§efaat, bir fâide bekliyordunuz, hani ne oldu şimdi hiç birinizin imdadınakoşamıyorsunuz?. Şimdi anladınız mı cehâletinizi?.

26. Hayır.. Bu gün onlar hakir bir hâlde teslimiyette bulunmuş kimselerdir.

26. (Hayır..) Onlar birbirine yardım edecek bir durumda değildirler (Bugün onlar) o cehenneme sevkedilmekte olanlar, artık zelilce bir halde (teslimiyette bulunmuş kimselerdir.) artık onları, Allah’ın emrine boyun eğmeğe mecbur olmuş, ona muhalefet edemez, kendilerini azaptan kurtaramaz bir vaziyette bulunmuşlardır. İşte dünyadaki çirkin amellerinin karşılığı!.

27. Ve onların bazıları bazılarına yönelerek birbirlerini sorumlu tutmaya çalışırlar.

27. Bu mübârek âyetler de cehenneme atılacak kâfirler ile onları aldatmış olanların aralarında vuk’u bulacak tartışmaları tasvir ediyor. Hepsinin de Allah’ın azabını hak etmiş olduklarını ve kendi sapıklıklarını itiraf edeceklerini haber veriyor. Ve öyle sapıklar ile onları saptıranların azapta müşterek olduklarını ve günahkârların öyle bir âkibete mâruz kalacaklarını ihtar buyurmaktadır. Şöyle ki: (ve onların bazıları bazılarına) Yani: Dünyada iken küfre düşürülmüş olanlar ile onları öyle küfre düşürmüş bulunanlar, yarın kıyamet gününde bir azarlama ve kınama maksadiyle (yönelerek) teveccüh etmiş olarak (sorumlu tutmaya çalışırlar) soruşturmaya başlayarak çekişmeye devam ederler.

28. Tâbi olanlar derler ki: Şüphe yok ki, siz bize sağdan gelir olmuştunuz.

28. Dünyada iken tâbi olanlar, kendilerini sapıtmış olan kimselere, reislerine (Derler ki, şüpbe yok, siz bize) dünyada iken (sağdan gelir olmuştunuz.) yani: Şerefli bir taraftan görünmüş, kendinizi doğru sözlü göstermiş idiniz, bizi yükselmeye, hayır ve iyiliklere sevketmek istediğinizi söyleyerek bizi o suretle aldatmış idiniz.

29. Kendilerine tâbi olunanlar da derler ki: Hayır.. Siz mümin kimse olmuş değildiniz.

29. O kendilerine uyulanlar da o reislikleri altında kalıp kendilerine tâbi olmuş bulunanlara cevaben (Derler ki: Hayır.. Siz) zâten (mümin kimseler olmuş değildiniz.) siz kendi iradenizle îmandan mahrum kalmış idiniz. Siz kendi kabiliyetinizi zâyetmiş, çeşit çeşit fenalıkları işlemiş, Allah Teâlâ’ya putları, bir takım mahlûkları ortak koşmuş bulunuyordunuz. Siz bizim aldatmalarımıza kıymet vermemeli idiniz.

30. Bizim için sizin üzerinizde zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir. Belki siz sapıtmış olan bir kavm olmuş idiniz.

30. Şunu da derler ki: (Bizim için üzerinize zorlayıcı bir güç bulunmuş değildir.) Biz sizi cebren küfre sevkedecek bir kuvvete, bir kudrete sahip değildik, sizin iradenizi elinizden zor zoruna almış bulunmadık. Biz sizi saptırmaya çalıştığımız zaman ne için güzelce düşünmediniz de bizim aldatıcı propagandalarımıza kıymet verdiniz?. Kusur sizin. Artık bizi bugün ne için sorgulamak istiyorsunuz?.