HAŞR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, “Elbeyyine” sûresinden sonra Medine-i Münevvere’de nâzil olmuştur. Yirmidört âyet-i Kerîme’yi içermektedir. Kendisinden evvelki mücadele sûresi ile aralarında büyük bir münasebet vardır. Şöyle ki: Mücadele sûresinde Allah-ü Teâlâ’nın ve Resûlünün inkârcılara galip olacakları bildirilmiş, Hak Teâlâ’ya ve Resûlüne muhalefette bulunanların âdilikleri gösterilmiştir. Münâfıklar ile Yahudilerin birbirine karşı yapma bir sûrette dost görünmekte oldukları teşhîr edilmiştir. Bu Haşr Sûresinde de o inkârcıların hiç ummadıkları bir taraftan mağlûbiyete uğrayarak kalplerine büyük bir korkunun düşürüleceği bildirilmiştir. Ve Cenab-ı Hak’ka ve Peygamberine karşı muhalefette bulunanlar teşhîr edilmiştir. Münâfıklar ile Yahudilerin birbirine dost göründükleri ve Yahudilerin bir hezimete uğrayıp o dostluktan bir fâide göremeyecekleri beyan buyurulmuştur.

Maamafih bu Haşr Sûresinin başlıca konuları şunlardır:

1. Allah-ü Teâlâ’nın bütün noksanlardan münezzeh olduğunu beyan etmek.

2. Cenab-ı Hak’kın ve Resûl-i Ekrem’in düşmanlarına galip olacaklarını müjdelemek.

3.. Düşmanlardan alınacak ganimet mallarının kimlere sarf edileceğini tâyin etmek.

4. Mü’minlerin yükselmeleri, ahlâkî olgunluklara ulaşmaları için kendilerine verilen nasihatlar.

5. Kur’an-ı Kerim’in yüce değerini, Cenab-ı Hak’kın mukaddes isimlerini, vasıflarını ilân etmek.

Bu mübârek sûrenin ismi olan (Haşr’den) maksat, kıyamet günündeki haşr ve neşr değildir. Belki Yahudiler’den Ben-i Nadıyrın yurtlarından çıkarılıp etrafa dağılmış olmalarıdır. Bu itibar ile Haşr Sûresine “Ben-i Nadîr” sûresi adı da verilmiştir.

1. Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa Allah için tesbihte bulunmaktadır. Ve O; hakkıyla galiptir, hikmet sahibidir.

1. Bu mübârek âyetler, bütün mahlûkatın mutlak galip ve hikmet sahibi olan Allah’ü Teâlâ’yı kutsayıp tenzihte bulunduğunu bildiriyor. İslâmiyet’i inkâr eden bir takım kitap ehlinin kendileri için ilk ceza olmak üzere yurtlarından kovulduklarına ve onlara hiç bir varlıklarının fayda vermeyeceğine dikkatleri çekiyor. O inkârcıların kalplerine Allah tarafından büyük bir korku düşürülmüş olup kendi evlerini kendi elleri ile ve müslümanların elleri ile tahrip etmiş olduklarını ve onların dünyada böyle bir cezaya uğramamış olsalar bile âhirette cehennem azabına uğrayacaklarını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Göklerde ne varsa ve yerde ne varsa) Bütün mahlûkat (Allah için tesbîhte bulunmaktadır.) O Yüce Yaratıcı’nın kudsiyetini, ortak ve benzerden uzak olduğunu bir lisan-ı hâl ile, bir sözle itiraf edip durmaktadırlar. (Ve O) Kerem sâhibi Mâbud (hakkıyla galiptir) her dilediğini var etmeğe kaadirdir. Ve (hikmet sâhibidir.) bütün ilâhî fiilleri, dinî hükümleri bir nice hikmetlere, maslahatlara dayanmaktadır.

2. O O Yüce zat dır ki: Ehl-i kitaptan kâfir olanları ilk sürgün için yurtlarından çıkardı. Onların çıkacaklarını siz zannetmez idiniz, onlar da şüphesiz zannettiler ki, kendilerini Allah’tan koruyacak olan, kal’alarıdır. Fakat Allah, onlara hiç hesaba almadıkları bir taraftan geldi ve yüreklerine korku düşürdü, öyle ki: Evlerini hem kendi elleri ile ve hem de mü’minlerin elleri ile harap eder oldular. Artık ey akıl sahipleri! İbret alınız.

2. İşte o Yüce Yaratıcının kudret ve galibiyet ve sonsuz hikmet eserlerindendir ki: O Kudret Sâhibi Yaratıcı (O) Yüce zât (dir ki, kitap ehlinden kâfir olanları) yâni: Medine-i Münevvere civarında bulunan Ben-i Nâdir kabîlesini (ilk sürgün için) haklarında ilk defa vuku bulan bir sürgün olmak üzere onları (yurtlarından çıkardı) sürüp uzaklaştırdı, Şam tarafına vesâireye dağılıp gittiler, (onların çıkacaklarını siz) Ey müslümanlar (zannetmez idiniz) onların kuvvetlerine bakarak onların böyle bir çıkışları sizin hatırınıza bile gelmezdi. (Onlar da şüphe yok zannettiler ki, kendilerini Allah’tan koruyacak olan, kal’alarıdır.) Pek sağlam yurtlarıdır, onları hiçbir kimse o sağlam yerlerden çıkarıp sürgün edemez,

(fakat Allah) O Yüce Yaratıcının azabı, kahr ve yok etmesi (onlara hiç hesaba almadıkları bir taraftan geldi ve yüreklerine korku düşürdü) karşı koymaya cür’et edecek olmadılar, (öyle ki,) O inkârcılar (evlerini hem kendi elleri ile ve hem de mü’minlerin elleri ile harap eder oldular.) tâ ki, kendilerinden sonra oralarda müslümanlar oturup istifâde etmesinler ve bâzı parçalarını kendileri alıp beraber götürsünler (artık ey akıl sâhipleri!. İbret alınız.) o inkârcıların başlarına gelen o helâk edici felâketleri görürcesine düşünerek onlardan bir nasihat almış olunuz, küfür ve isyanın korkunç âkıbetlere sebep olduğunu anlayınız.

3. Ve eğer Allah, onların üzerine sürgünü yazmamış olsa idi, el bette onlara yine dünyada azap ederdi ve onlar için âhirette ise ateş azabı vardır.

3. (Ve eğer Allah onların üzerine) O Ben-i Nadîr aleyhine (sürülmeği) Medine-i Münevvere civarından sürgün edilip uzaklaştırılmalarını (yazmamış olsa idi) onu takdîr buyurmasa idi (elbette onlara yine dünyada azap ederdi) daha büyük felâketlere öldürülme ve esarete uğratırdı. Onlar, böyle cezaları hak etmişlerdi. (ve onlar için âhirette ise ateş azabı vardır.) Onlar, o küfürlerinden dolayı cehennemde ebediyyen azap görüp duracaklardır.

“Haşr” kelimesi, toplamak, bir yerde biriktirmek, bir cemaati yerlerinden çıkarıp savaş ile veya emsâli ile rahatsız etmek mânâsınadır.

“Ba’s” etmek yâni: Göndermek, uykudan uyandırmak, ölüyü diriltmek mânâsında da kullanılmaktadır. Nitekim ölüleri kabirlerinden kaldırıp mahşer denilen bir toplanılacak mevkiye göndermeğe de “haşr-ı emvat” ve “Bas Ba’delmevt” denilmektedir.

Bu ikinci âyet-i kerîmedeki ilk haşr’den maksat ise Yahudilerin Medine-i Münevvere civarından kovulup gitmelidir. Onların haklarındaki ikinci haşr de kıyamet gününde vâki olacaktır. Veya Hz. Ömer tarafından onların Hayber’den çıkarılıp Şam tarafına sevk edilmeleridir.

“Bu mübârek âyetlerin sebebi nüzulü şöylece beyan buyurulmuştur:” Bu mübârek âyetler: Yahudilerden büyük bir gurup olan Ben-i Nâdir hakkında nâzil olmuştur. Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhivessellem Efendimiz, Medine-i Münevvere’ye hicret buyurunca Ben-i Nâdir ile bir anlaşma yaptı, onlar müslümanların ne lehinde ve ne aleyhinde bulunmayacaklarına dair söz verdiler. Peygamber Efendimiz, Bedr gazvesinde muvaffak olunca onun Tevrat’ta vasıfları yazılmış olan Yüce bir Peygamber olduğuna inandılar.

Fakat bilâhare Uhud gazvesinde müslümanların hezimete uğrar gibi olduklarını görünce şüpheye düştüler. Resûl-i Ekrem ile müslümanlara karşı düşmanlıklarını göstermeğe başladılar. Yahudilerden Ke’ab İbn-i Eşref kırk süvari ile Mekke’ye gitmiş, Kureyş müşrikleri ile görüşmüş, Kâbe’nin örtüleri arasında toplanarak müslümanlar aleyhinde bir ittifakta bulunmuşlar, sonra Ke’ab, arkadaşları ile beraber Medine-i Münevvere’ye geri dönmüştü, işte bu sırada Cibrîl’i Emîn Hazretleri gelmiş, Resûl-i Ekrem’e o yapılan ittifakı haber vermişti. Peygamber Efendimiz de Muhammed İbn-i Mesleme’ye emretti, o da geceleyin gidip Ke’ab’ı öldürdü.

Sabah olunca Resûl-i Ekrem Efendimiz Zehre denilen bir köyde ikâmet eden Ben-i Nadîr’in yanlarına bir miktar Ashab-ı kirâmı ile gitti, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gidin diye emretti. Onlar ise Ke’ab’ın öldürülmesinden dolayı üzüntü içinde bulunuyorlardı, on gün müsaade istediler, fakat bu müddet içinde savaşta bulunmayı göze aldılar. Münâfıklardan olan Abdullah İbn-i Übey ile arkadaşları ise: “Kal’alarınızdan çıkmayın, savaşta bulunun, biz de sizinle beraberiz, size yardım ederiz” diye Ben-i Nadîr’i aldatmaya çalıştılar. “Şâyet yurdunuzdan çıkarsanız biz de sizinle beraber çıkarız” dediler.

Bunun üzerine o Yahudiler, Resûl-i Ekrem’e haber gönderdiler “sen ashâbından otuz kişi ile falan yere çık, bizden de otuz kişi çıksın, görüşünüz, eğer onlar, seni tasdik eder, sana îmanda bulunurlarsa biz de sana hep birlikte îman ederiz” diye haber göndermişlerdi, asıl maksatları ise Hz. Peygamber’e sûikast etmek idi. Ben-i Nâdir’den iyilik sever bir kadın ise ensâr-ı kirâm’dan bulunan müslüman kardeşine haber göndermiş, Ben-i Nâdir’in sûikastte bulunacaklarını bildirmiş, o müslüman zâtta hemen koşarak durumu Resûl-i Ekrem’e bildirmişti.

Artık Yüce Peygamber, ertesi günü bir askeri kuvvetle gidip Ben-i Nâdiri yirmibir gece muhafaza altında bulundurmuş, o Yahudilerin kalplerine büyük bir korku düşmüş ve kendilerine münâfıkların yardım edeceklerinden ümitsiz bir hâlde kalmışlardı. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem’den barış istemişler, Peygamber Efendimiz de barışa râzı olmamış, ancak, Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitsinler diye emretmiş, onlar da buna râzı olmuşlar, artık her üç ev halkı bir deveye silâhtan başka yükleyebilecekleri eşyayı yükleyip götürmek üzere anlaşma yapılmış, onların bir çokları Şam’a, Eriha’ye, Ezria’te gitmişler, iki aile fertleri de Hayber’e ve bir gurup da Hıyre’ye çıkıp gitmiştir. İşte bu hâl onlar için ilk sürgündür.

4. Bunun sebebi ise, şüphe yok ki: Onlar Allah’a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar ve her kim Allah’a karşı muhalefete kalkışırsa artık şüphe yok ki, Allah’ın azabı pek şiddetlidir.

4. Bu mübârek âyetler: O bir kısım Yahudilerin yurtlarından ayrılıp perişan bir hâlde etrafa dağılmış olduklarının sebebini bildiriyor. Onların Cenab-ı Hak’ka ve onun Peygamberine muhalefetlerinden dolayı öyle felâketlere uğramış olduklarını gösteriyor. Ve Yüce Yaratıcı’nın Peygamberlerini takviye buyurduğunu ve Hz. Peygamberin o gibi düşmanlarından harp yapmadan elde ettiği ganimet malarının herhangi bir çalışmaya muhtaç olmaksızın yalnız kudret sahibi yaratıcının yardım etmesi ve teşvikiyle meydana geldiğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (bunun sebebi ise) O din düşmanlarının öyle dünyevî ve uhrevî azaplara uğramalarını gerektiren şey ise (şüphe yok ki: Onlar, Allah’a ve Peygamberine karşı muhalefete kalkıştılar) İslâm dinini inkâra, Resûl-i Ekrem’i yalanlamaya cür’et ettiler (ve her kim Allah’a karşı muhalefete kalkışırsa). Allah’ın dinine karşı düşmanlık gösterirse (artık şüphe yok ki, Allah’ın azabı pek şiddetlidir.) öyle inkârcılar, o küfürleri sebebi ile böyle şiddetli azaplara er geç mâruz kalacaklardır.

5. Herhangi bir Hurma ağacından ne kestiniz ise veya onu kendi kökleri üzerinde dikili bıraktınız ise hemen Allah’ın izni iledir. Ve yoldan çıkanları perişan etmesi içindir.

5. Evet.. Bütün kâinatta Cenab-ı Hak’kın hüküm ve takdiri cereyan etmektedir. Büyük, küçük her şey, Allah’ın takdirine tâbidir, bir hikmete dayanmaktadır. Binaenaleyh o sürgüne gönderilen kâfirlerden her hangi birine ait olan (Herhangi bir hurma ağacından) her neyi (kesdiniz ise) onun devamına nihâyet verdiniz ise (veya onu kendi kökleri üzerinde dikili bıraktınız ise) ona taarruz etmeyip hâli üzerine koydunuz ise (hemen Allah’ın izni ilerdir.)

Resûl-i Ekrem’ine bildirmiş olduğu emr-i ilâhîye dayanmaktadır. (Ve yoldan çıkanları) Zelîl (perişan etmesi içindir.) Böyle bir muamele, mü’minlere karşı ilâhî yardımın tecellîsini gösterir. Dinsizlerin rezil olmalarına ve hüsrana uğramalarına vesîle olur. İşte Medine-i Münevvere civarından uzaklaştırılan inkârcıların malları hakkında yapılan böyle bir muamelede İslâmiyet’in kuvvet ve üstünlüğünü göstermek, düşmanlarının da zillet ve meskenete düştüklerini ilân etmek gibi faydalara dayanmaktadır.

Rivâyet olunuyor ki: O kâfirlerin hurma ağaçlarının kesilip yakılmalarına emr olunduğu zaman bâzı kimseler demişler ki: Yâ Muhammed!. -Aleyhisselâm- Sen bizi yerde bozgunculuktan yasaklar olmuşsundur, şimdi bu ağaçları kesip yakmaktâ ki maksat nedir? Ve müslümanların kalplerine gelmişti ki: Resûl-i Ekrem’den sual edelim, bu ağaçları kesmekten dolayı bizim için bir mükâfat var mıdır? Bunu terk ettiğimizden dolayı günahkâr olur muyuz? Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil olarak bununla din düşmanlarının zelilliğe, hüsrana uğratılmış olacakları bildirilmiş, bu muamelenin hikmetine işaret buyurulmuştur.

6. Ve Allah’ın Peygamberine onlardan savaş yapmadan bir ganimet malı olarak ne verdiğine gelince siz onun üzerine ne at’tan ve ne de deve’den bir şey koşturmadınız. Fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar ve Allah her şey üzerine hakkıyla kadirdir.

6. (Ve Allah’ın Peygamberine onlardan) O Benî Nâdir kabilesinden (harpsız bir ganimet malı olarak ne verdiğine gelince) bunun hükmü de, hikmeti de nazara alınmalıdır, (siz onun üzerine ne aftan ve ne de deve’den bir şey koşturmadınız) O malı elde etmek için bir savaşa atılmadınız. O mal, bir harp neticesinde, kâfirlerden alınan ganimet malı gibi değildir, onun için müslümanlar fiilen çalışmış değildirler. Binaenaleyh o mal, askerler arasında taksimi icabeden ganimet malları hükmünde bulunmamaktadır, (fakat Allah, Peygamberlerini dilediği kimselere musallat kılar) Allah’ın sünneti böyledir. Peygamberlerini dinsizlere musallat eder, o dinsizlerin kalplerine korku düşürür, o Peygamberlere harpsiz teslimiyette bulunurlar, işte Hazreti Peygamber de böyle bir muvaffakiyete nâil olmuştur. (ve Allah her şey üzerine hakkıyla kaadirdir.) Din düşmanlarını bâzen bir savaş neticesinde, bâzen de bir savaşa lüzum görülmeksizin mağlûp ve kahreder, nitekim pek kuvvetli görülen Benî Nâdir’i de böyle bir kahra uğratmıştır.

Rivâyete göre Ashab-ı kirâm, böyle bir ganimet olarak Benî Nâdir’den alınan malların aralarında taksim edilmesini, Resûl-i Ekrem’den istemişlerdi, nasıl ki, Bedr Gazvesinde alınan mallar öyle taksim edilmişti. Cenab-ı Hak ise harp yapmadan elde edilen mallar ile bir harp neticesi olarak elde edilen mallar arasındaki farkı beyan buyurmuştur. Birinci kısım malların sarfı, Resûl-i Ekrem’in irâdesine verilmiştir. Bu malların elde edilmesi hususunda müslümanların mesaisi bulunmadığından bunların kendi aralarında taksimi, herhâlde icabetmez.
“Feyi” lügatte gölge, geri dönmek, güneş ışıklarının dik gelme vaktinden sonraki gölge demektir. Şer’an Feyi, kâfirlerden bir savaş ve üzerlerine bir hücum neticesi olmasızın alınan mallardan ibarettir.

7. Allah’ü Teâlâ, Peygamberine ganimet olarak ne verdiyse Allah içindir ve Peygamberi içindir ve akrabaları ve yetimler ve yoksullar ve yolda kalmış kimseler içindir. Tâ ki bu mallar sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın ve size Peygamber ne verirse artık onu alınız ve sizi neden menettiyse hemen ona nihayet veriniz ve Allah’tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, azabı şiddetli olandır.

7. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in kâfirlerden harp yapmadan elde edeceği malların kimlere sarfedileceğini tâyin ediyor ve o Yüce Peygamberin verdiğine müslümanların râzı olmalarını emreyliyor. Ve o malların sırf Allah rızası için yurtlarını terk etmiş, İslâmiyet’e hizmette bulunmuş olan muhacirlere sarfedileceğini, ve diğer mü’minlerin ihtiyaçları olsa dahi o muhacirleri kendi nefislerine tercih eder bulunduklarını takdir etmek için beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Allah-ü Teâlâ, Peygamberine) Peygamberlerin sonuncusuna (ganimet olarak ne verdiyse) savaş yapmadan ganimet malı olmak üzere ne ihsan ettiyse Kureyza ve Beni Nadir gibi İslâm düşmanlarının mallarından neleri nasip buyurdu ise o mallar, bir görüşe göre altı kısma ayrılır. Bir kısmı (Allah içindir) onun takdîri ile elde edildiği için kısmen onun rızası uğrunda sarf olunur. Kâbe-i Muazzama’nın imarına vesair mâbetlerin inşaat ve tamiratına harcanır. Yâhut “Allah için” denilmesi bir saygı nişanesidir.

(Ve) O mallar, yalnız beş kısma ayrılır, bir kısmı (Peygamber içindir) bu kısım, Resûl-i Ekrem’in âhirete irtihalinden sonra, müslümanların faydasına, din âlimlerine ve bir görüşe göre İslâm ordusuna ve hudutlarının muhafazasına sarfedilir. (Ve) O malların ikinci kısmı da (yakınlarına) sarfedilir. Yâni: Resûl-i Ekrem’in akrabasından olan Benî Haşim’in ve Benî Muttalib’in mümin olan fertlerine dağıtılır, (ve) Üçüncü kısmı da (Yetimler)e verilir. Yâni: Müslümanlardan fakir bulunan erkek ve dişi yetim çocukların ihtiyaçlarına sarfedilir. (Ve) Dördüncü kısmı da (yoksullara)a yâni: Cidden fakir olan ihtiyaç sahibi müslümanlara sarfedilir.

(Ve) Beşinci kısmı da (yolda kalmış kimseler içindir) yâni: Yurdundan ayrılmış, parasız kalmış, yurduna kolaylıkla dönmesi mümkün bulunmamış olan müslüman yolculara sarfedilir. Bu malların böyle sarfedilmesi, hikmet gereğidir. (tâ ki:) Bu mallar (sizden zenginler arasında dolaşır bir servet olmasın) Cahiliye döneminde olduğu gibi zenginlere verilip de onların aralarında bir iftihar ve övünmeye vesîle bulunmasın. Asıl gâye, ihtiyacı olanların ihtiyaçlarını gidermek, cemiyet fertleri arasında bir güzelce yaşama ve iyi geçinmenin devamını temin etmektir. (Ve) Ey Müslümanlar… (size Peygamber) Mal vesâireden (ne verirse artık onu alınız) o size helâldir, (ve sizi) O Yüce nebi (neden menetti ise hemen ona) men edilen şeye (nihâyet veriniz) Onun yanına bir daha yaklaşmayınız. Çünkü: O Yüce Peygamber, hevadan söylemez, onun her emri, bir hikmet gereğidir, (ve Allah’tan korkunuz) Onun Peygamberinin emirlerine uyun ve yasakladığı şeyleri de terk eyleyin. (Ve şüphe yok ki Allah) O Yüce (azabı şiddetli olandır.) O’nun emirlerine, yasaklarına itaatte bulunmayanlar, nihâyet pek şiddetli cezalara uğrayacaklardır.

8. O mal Muhacirler olan fakirlere de aittir ki, onlar kendi yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar, Allah’tan bir lütuf ve rıza ararlar ve Allah’a ve Peygamberine hizmet ederler. İşte doğru olanlar onlardır.

8. O beş kısma ayrılacak olan mal (Muhacirler olan fakirlere aittir ki: Onlar kendi yurtlarından ve mallarından çıkarıldılar,) Mekke’deki kâfirler, o zâtları öyle yurtlarından, servetlerinden ayırıp başka yerlere gitmekte mecbur kılmışlardır. O muhterem muhacirler (Allah’tan bir lütuf) bir sevap, bir yardım (ve bir rızâ ararlar) onların arzularının gâyesi İslâmiyet’e hizmettir, sevaba, Allah’ın rızâsına erişmektir, (işte doğru olanlar, onlardır.) Onların bütün fiil ve hareketleri kendilerinin ne kadar doğru, ne kadar güzel ahlâk ile vasıflanmış olduklarını göstermektedir. Din uğrunda bütün maddî varlıklarını terk etmiş olan bu mübârek muhacirlerin yüz kişiden ibaret olduğu rivâyet ediliyor.

9. Ve o kimseler ki: Onlardan evvel yurt ve iman edinmişlerdir, kendilerine göç edip gelenleri severler ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları kendi nefislerine tercih ederler. Ve her kim nefisinin cimriliğinden korunursa işte kurtuluşa ermiş olanlar onlardır.

9. (Ve o kimseler ki:) Ensâr-ı Kirâm’dan bulunan pek seçkin bir zümre ki: (Onlardan evvel) O hicret eden zâtların hicretinden önce (yurt ve îman edinmişlerdir) Medine-i Münevvere’de ikâmet etmiş, kalplerinde İslâmiyet nûru parlayıp durmakta bulunmuştur. (Kendilerine göç edip gelenleri severler) Onları din kardeşleri bilerek haklarında sevgi ve dostluk gösterirler. (Ve onlara verilen şeylerden dolayı kendi kalplerinde bir ihtiyaç duymazlar) O muhacirlere verilen bir kısım ganimet mallarına karşı kendi içerilerinde bir eğilim hissetmezler. (ve kendilerinde bir ihtiyaç bulunsa dahi onları) o muhacir zâtları (kendi nefislerine tercih ederler) o kadar cömert bulunurlar. Ne büyük bir ahlâkî fâzilet, ne kadar şanlı bir din kardeşliği. (Ve her kim nefsinin cimriliğinden korunursa) O mübârek Ensâr-ı Kirâm gibi cimrilikten uzak, cömertlik hisleriyle dolu bulunursa (işte kurtuluşa ermiş olanlar, onlardır) öyle cömert zâtlar, kurtuluşa selâmet ve saadete aday bulunmuşlardır.

Bir Hâdis-i Şerifte:
( ) buyurulmuştur. Yâni: Bir kulun kalbinde îman ile cimrilik ebediyen toplanmaz. Diğer bir Hâdis-i Şerifte de ( ) buyurulmuştur.
Yâni: Zekâtını veren, misafir kabul eden ve mûsibet zamanında yardım eden kimse, cimrilikten uzak bulunmuştur. İşte Ashab-ı Kirâm, bu gibi vasıflara hakkıyla sâhip bulunuyorlardı. Uyulması gereken ne güzel bir örnek!..

10. Ve o kimseler ki: Bunlardan sonra gelmişlerdir, derler ki: Ey Rabbimiz! Bizim için ve iman ile bizi geçmiş olan kardeşlerimiz için mağfiret buyur ve bizim kalplerimizde iman etmiş olanlar için bir kin bulundurma Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki, sen çok esirgeyicisin, çok rahmet sahibisin.

10. Bu mübârek âyetler: Muhterem muhacirler ile Ensar-ı Kiram’dan sonra dünyaya gelen mü’minlerin kendi haklarında ve bütün o din kardeşleri hakkında ne kadar iyilik sever olduklarını bildiriyor. Münâfıkların da kendi kâfir kardeşlerine ne kadar yalan yere va’itlerde bulunduklarını ve onların nihâyet hezimete uğrayacaklarını haber veriyor. Ve kudret ve Allah’ın büyüklüğünü düşünemez olan o kâfirlerin kalplerinde mü’minlerin ne kadar büyük bir heybete sahip bulunduğunu şöylece beyan buyurmaktadır.

(Ve o kimseler ki:) O mü’min zatlar ki: (Bunlardan sonra gelmişlerdir) Muhacirin-i Kiram ile Ensar-ı Kiram’dan sonra dünyaya şeref vermişlerdir, Tabiin adını almışlardı. Ve kıyamete kadar silsileleri devam edecektir. İşte bu hakikî müminler (derler ki: Ey Rab’bimiz!. bizim için ve îman ile bizi geçmiş) Bizden evvel müslüman olma şerefine erişmiş (olan) din (kardeşlerimiz için mağfiret buyur.) hepimizi de bağışla, afv ve mağfirete mazhar buyur, (ve bizim kalplerimizde îman etmiş olanlar için) bütün din kardeşlerimize karşı (bir kin bulundurma) hepsine karşı bir muhabbet ve hürmetle dolu bulunalım. (Ey Rab’bimiz!. Şüphe yok ki: Sen çok esirgeyicisin) senin acıman ve himâyeten pek büyüktür ve sen (çok rahmet sahibisin) merhametin sonsuzdur. Lütfen bu duamızı da kabul buyur.

“Bu âyet-i Kerîme, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı hürmet ve muhabbette bulunmanın vücubuna delildir. Hattâ İmam Mâlik: “Her kim Resûllâh’ın ashabından birine buğz ederse veya onlara karşı kalbinde bir kin = bir haset, bir intikam hissi galeyâna gelirse onun için mü’minlere ait olan “Peyi” denilen ganimet mallarından bir hak yoktur” demiş, sonra da bu âyet-i Kerîme’yi okumuştur. Binaenaleyh bizim vazîfemiz, bütün Ashab-ı Kiram’a karşı muhabbet ve hürmette bulunmaktır. Onların aralarında bâzı muhalefetler görülmüş olsa da o, bir ictihad gereği bulunduğundan biz kendilerini mazur görmekle mükellefiz.

Velhâsıl: Bütün müslümanların birbirine karşı böyle bir muhabbet ile, bir iyilik severlik hissî ile yoğrulmuş bulunmaları, bir İslâm terbiyesi, bir ahlâkî fazilet icabıdır.

11. Münafıkları görmedin mi ki: Ehl-i kitaptan kâfir olmuş olan kardeşlerine derler ki: Andolsun eğer siz çıkarılırsanız, elbette biz de sizinle beraber çıkarız ve sizin aleyhinizde hiçbir kimseye ebedîyen itaat etmeyiz ve eğer siz savaşa tutuşmuş olsanız elbette size yardım ederiz. Halbuki: Allah, şahadet eder ki, şüphe yok onlar elbette yalancılardır.

11. İşte, mü’minlerin güzelce ahlâk ve davranışları beyan buyurulmuştur. Münâfıklara gelince Cenab-ı Hak, onların ahlâka muhalif, son derece hayret verici olan hâllerini de şöylece bildiriyor. (Nifakta bulunmuş olanları görmedin mi ki:) Görmüş gibi bilmedin mi ki: Onların hâlleri ne kadar çirkindir. Onlar (Ehl-i kitaptan kâfir olmuş olan kardeşlerine derler ki:) Yâni Benî Kureyze ve Beni Nadir Yahudilerine ki, Peygamber Efendimize karşı düşmanlıkta iştirakleri bakımından aralarında bir kardeşlik var idi, onlara söz verirler ki: (Andolsun eğer siz çıkarılırsanız) Yurdunuzdan başka yere nakledilirseniz (elbette biz de sizinle beraber çıkarız.) Biz de size iştirâk eder, yurdumuzdan ayrılırız. (Ve sizin aleyhinizde hiç bir kimseye ebediyen itaat etmeyiz.)

Hiç bir kimsenin size karşı düşmanlığına muvafakatte bulunmayız ve sizinle beraber çıkmamıza hiç bir kimse mâni olamaz. (Ve eğer savaşa tutuşmuş olsanız) Savaş meydanına atılmış bulunsanız (elbette size yardım ederiz.) Biz de savaşa iştirâk eder, size yardımda bulunuruz, (halbuki, Allah) Teâlâ Hazretleri (şahadet eder ki, şüphe yok onlar) o münâfıklar (elbette yalancılardır) sözlerinde durmazlar, vâ’itlerine riâyette bulunmaz, lâkırdıları hakikate muhaliftir.

12. Andolsun ki, eğer çıkarılmış olsalar, onlar ile beraber çıkmazlar ve eğer savaşa tutuşmuş olsalar onlara yardım etmezler ve şâyet onlara yardım etmiş olsalar elbette arkalarına dönüverirler, sonra yardım olunmazlar.

12. (Andolsun ki: Eğer) Beni Nâdir emsâli (çıkarılmış olsalar) yurtlarından uzaklaştırılacak bulunsalar, o münâfıklar (onlar ile beraber çıkmazlar. Ve eğer) o Yahudiler (savaşa tutuşacak olsalar) o münâfıklar (onlara yardım etmezler) beraber kaçarlar, (ve şâyet onlara yardım etmiş olsalar) Onlar ile beraber savaşa atılsalar (elbette) hepsi de mağlûp olur (arkalarına dönüverirler) hepsi de korkar kaçarlar, (sonra yardım olunmazlar) Hiç bir vakitte bir yardıma nâil olamazlar. Nitekim de bilâhare Yahudilerin ve münâfıkların bu mağlûbiyet hâlleri tahakkuk etmiştir. Bu da gaybe, istikbâle ait bir haber idi ki, Peygamberimizin nübüvvetine ait büyük delillerden biri bulunmuştur.

13. Elbette siz onları yüreklerinde korkuca Allah’tan daha şiddetlisiniz. Bunun sebebi ise çünkü, onlar şüphe yok, anlamaz bir kavimdirler.

13. Onların yardıma erişememelerinin sebebine gelince (Elbette siz) Ey mü’minler!. (onların) O Yahudiler ile onlara yardım etmek isteyenlerin (yüreklerinde korkuca) dehşet, ve heybet itibari ile hüzün ve ızdırab itibarı ile (Allah’tan daha şiddetlisiniz) onlar sizden daha ziyade korkarlar, (bunun) Böyle mü’minlerden daha ziyade korkmalarının, bu pek garip hâleti ruhiyelerinin (sebebi ise çünkü onlar) o kâfirler (şüphe yok ki anlamaz kavimdirler) onlar Hak Teâlâ’nın kudret ve büyüklüğünü düşünüp takdîr edemezler, o Yüce Yaratıcının azabını düşünüp uyanmazlar. Yalnız müminlerin kuvvet ve kudretini görür, onlardan korkar, onlara karşı savaşa atılmadan kaçınırlar.

14. Sizinle toplanmış olarak savaşta bulunamazlar, ancak müstahkem kasabalarda veya duvarların arkasından savaşta buluna bilirler. Kendi aralarındaki savaştan ise pek şiddetlidir. Sen onları toplu sanırsın, halbuki onların kalpleri dağınıktır. Bunun sebebi ise şüphe yok ki: Onlar aklını kullanmayan bir kavimdirler.

14. Bu mübârek âyetler, akıllıca düşünmez olan kâfirlerin ve münâfıkların mü’minlere karşı ancak kal’alarına ve duvarların arkalarına sığınarak savaşa cür’et edebileceklerini, kendi aralarında ise şiddetli çarpışmalarda bulunduklarını ve toplu sanıldıkları hâlde kalplerinde büyük bir ayrılık bulunduğunu bildiriyor. Onların da kendilerinden biraz evvelki kâfir kavimler gibi kendi kötü hâllerinin cezasını göreceklerini ihtar ediyor. Onların hâllerini insana kâfir ol diyen, kâfir olunca da ben senden beriyim diyerek Allah’tan korktuğunu söyleyen şeytanın hâline benzetmektedir. Artık o kâfirlerin de, münâfıkların da zulmlerinin bir cezası olmak üzere cehennem azabına ebediyyen mâruz kalacaklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: O Yâhudiler ile münâfıklar (sizinle toplanmış olarak savaşta bulunamazlar.) müslümanlara karşı birleşerek harp meydanına atılamazlar. (Ancak müstahkem kasabalarda) Surlar ile, Hendekler ile çevrilmiş köylerde (veya duvarların arkasından) savaşta bulunabilirler. Müslümanlara karşı böyle
bir korku içinde yaşarlar, (kendi aralarındaki savaştan ise pek şiddetlidir.) Vakit vakit birbiri ile savaşta bulunurlar.

Hadd-i zâtında orduları, kuvvetleri vardır. Fakat onların müslümanlara karşı saldıramamalarının sebebi evvelâ: Onların kalplerine Cenab-ı Hak’kın bir korku düşürmüş olmasıdır, ikinci olarak da onların birbirleriyle samimî sûrette müttefik olmayıp aralarındaki ihtilâf ve ayrılığın bulunmasıdır. Binaenaleyh bu âyet-i Kerîme de işaret vardır ki: Bir içtimai topluluk arasında ciddî, bir ittifâk, bir iş birliği bulunmayınca arzularını yerine getirmeğe muvaffak olamazlar. Zayıf bir vaziyette bulunmuş olurlar. (Sen onları toplu sanırsın) Ey Yüce Resûl!. Onlar görünüşe nazaran müttefik sanılır.

(Halbuki onların kalpleri dağınıktır.) Onların aralarında bir kin, bir düşmanlık bir rekâbet vardır. (Bunun) Böyle ayrı düşmelerinin (sebebi ise, şüphe yok ki, onlar akıllıca düşünemez bir kavimdirler) işte bu sebepten dolayıdır ki: Kendi fâidelerini düşünemiyorlar. Küfür içinde yaşıyorlar, birbirleri ile de kalben düşman vaziyetinde bulunuyorlar.

15. Onlar, kendilerinden biraz zaman evvel işlerinin vebalini tatmış kimseler gibidirler ve kendileri için pek elemli bir azap vardır.

15. (Onlar) O Benî Nâdir kabîlesi (kendilerinden biraz evvel işlerinin) kötü itikat ve hareketlerinin (vebalini) cezasını (tatmış kimseler) yâni: Bedr ehli veya Kaynuka’ Yahudileri (gibidirler) bunlar da onların âkibetlerine uğrayacaklardır. (ve kendileri için pek elemli bir azap vardır.) Bunu da âhirette göreceklerdir ki, bunun dehşeti düşüncelerin üstündedir.

Deniliyor ki: Kaynuka’ Yahudileri, Medine-i Münevvere’nin etrafında ikâmet ediyorlardı, Resûl-i Ekrem Sallâlâhü Aleyhivessellem ile aralarında bir anlaşma var idi, sonra isyâncı bir vaziyet aldılar. Peygamber Efendimiz, Bedr Gazvesini müteâkip kendilerine ilâhî azabı ihtar ederek bir nasihatte bulunmuştu. Onlar ise: “sen bizi harp usulüne dair bilgileri olmayan Kureyş kabîleleri gibi mi sanıyorsun? Eğer bizimle savaşta bulunur isen nasıl kimseler olduğumuzu anlarsın” diye böbürlenmişlerdi.

Sonra da bir müslüman kadınına musallat olarak yüzünün açılması için eteğine basarak avret mahallinin açılmasına sebebiyet vermişlerdi. Bunun üzerine sahabe-i Kirâmdan bir zât, o terbiyesizlik yapan Yahudi’yi öldürmüş, müslümanlar ile aralarındaki antlaşma bozulmuş, Allah’ın emri üzerine Resûl-i Ekrem Efendimiz, onların üzerlerine. yürümüş, onları kal’alarından çıkarmış, öldürülmemelerini Peygamber Efendimizden rica etmişler ve Medine-i Münevvere civarından çıkıp gitmelerine râzı olmuşlardı. Peygamber Efendimiz de buna müsaade buyurmuş, öyle kendi arzuları ile çıkıp gitmişlerdi. işte bu Benî Kaynuka’ Yahudileri, Benî Nâdir’den daha kuvvetli oldukları hâlde böyle bir kahra uğramışlardı. Artık Benî Nâdir de böyle bir âkibete uğratılamaz mı? Diye kendilerine tenbîh buyurmuştur.

16. Şeytanın meseli gibi ki: Vakti ile insana kâfir ol dedi, vaktaki kâfir oldu, dedi ki: Şüphe yok ben senden uzağım. Muhakkak ki: Ben âlemlerin Rabbinden korkarım.

16. Ve münâfıkların meseli (Şeytanın meseli gibi) dir (ki: Vakti ile insana) bir takım şahıslara (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insana (kâfir ol dedi) onlardan her birini saptırarak küfre düşürdü (Vakta ki) o insan (kâfir oldu) bilâhare kıyamet vuk’u bulunca o şeytan (dedi ki:) yâni: Korkup diyecektir ki: (Şüphe yok ki: Ben senden uzağım) Benim seninle bir alâkam yoktur, (muhakkak ki, ben âlemlerin Rab’binden korkarım) sizin azabınıza benim de düşürüleceğimi düşünerek titrerim, işte münâfıkların hâli de böyledir. Müslümanların aleyhine Yâhudileri vesaireyi tahrik ederler, onlar ile beraber olduklarını iddia ederler, sonra o aldattıkları kimselerin başlarına bir felâket gelince onlardan kaçınırlar, onlar ile beraber olmadıklarını iddiaya cüret gösterirler.

17. Artık onların akibetleri, muhakkak ki: Ateşte, onun içinde ebedî kalıcılar olmaktan ibaret oldu ve işte bu da zâlimleri cezâsıdır.

17. (Artık onların âkıbetleri) O aldatanların ve aldananların âhiretteki cezaları (muhakkak ki: Ateşte) Cehennemde (onun içinde ebedî kalıcılar olmaktan ibaret oldu.) onlar bu âkibete
mahkumdurlar, (ve işte bu da) Böyle cehennem ateşi içinde kalmakta (zalimlerin cezasıdır.) Evet.. Öyle mutlak mânâda küfür ve münâfıklık içinde yaşamak sûreti ile nefislerine zulmetmiş olanlar, nihâyet böyle şiddetli ve daimî bir azaba uğratılacaklardır. Binaenaleyh böyle kâfirce, münâfıkça hâllerden son derece kaçınılmalıdır.

18. Ey iman etmiş olanlar… Allah’tan korkunuz ve her nefis, yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın ve Allah’tan korkunuz. Şüphe yok ki: Allah, ne yapar olduğunuzdan haberdardır.

18. Bu mübârek âyetler, mü’minlere her şeyden hakkıyla haberdar olan Allah-ü Teâlâ’dan korkmalarını ve istikbâllerini düşünmelerini tavsiye buyuruyor. Cenab-ı Hakk’ı unutmuş, o yüzden kendi nefislerini de unutarak günaha düşmüş kimseler gibi olmamayı emrediyor. Cehennem ehli ile Cennet ehlinin eşit olmadıklarını, kurtuluş ve selâmete aday olanların Cennet ehlinden ibaret bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey îman etmiş olanlar.) Ey mukaddes İslâm dinine girmiş bulunanlar!.

(Allah’tan korkunuz) O’nun bütün emrlerine, yasaklarına riâyette bulunun (ve her nefis, yarın için ne takdim etmiş olduğuna baksın) her kul, âhiret âlemi için ne gibi amellerde bulunduğunu dikkate alsın, kendisi için faydalı olacak şeyleri hazırlasın. (Ve Allah’tan korkunuz) Evet.. O Yüce Yaratıcı’nın kudret ve büyüklüğünü düşünerek tir tir titreyiniz, O’nun dînine muhalif hareketlerde bulunmayınız. Çünki: (Allah ne yaptığınızdan haberdardır) Sizi o yapacak olduğunuz şeylere göre mükâfat veya mücazata uğratacaktır. Artık güzel, meşrû şeyleri yapmaya devam ediniz, çirkin, gayr-i meşrû şeylerden kaçınınız.

19. Ve o kimseler gibi olmayınız ki, Allah’ı unuttular da artık Allah onlara kendi nefislerini de unutturdu, işte yoldan çıkanlar, onlardır.

19. (Ve) Ey müminler!, (o kimseler gibi olmayınız ki,) Onlar (Allah’ı unuttular da) O Yüce Yaratıcı’nın hukukuna riâyeti, kulluk vazifelerine devamı terkettiler de (artık) Allah-ü Teâlâ da (onlara kendi nefislerini de unutturdu) kendi şahıslarının zararına çalışır oldular, kendi fâidelerini temin
edecek, kendilerini kıyamet gününün felâketlerinden kurtaracak olan sâlih amellerden nasipsiz bir hâlde kaldılar. (İşte fâsık olanlar) Tamamı ile günah ve isyana düşmüş bulunanlar, onlardır. O kulluk vazifelerini terketmiş, kendilerini pek büyük bir tehlikeye mâruz bırakmış olan gafil kimselerdir.

20. Ateş ashabı ile cennet ashabı eşit olamaz. Cennet ashabı ki: Onlar, muratlarına ermiş olanlardır.

20. (Ateş ashabı ile) Kendi kötü amellerinden dolayı cehennem ateşine lâyık bulunanlar ile (cennet ashabı) kendi temiz inançlarından, samimi amellerinden dolayı cennet nîmetlerine aday bulunan zatlar, (eşit olamaz) aralarında hiç bir şekilde bir beraberlik, bir derecede olması düşünülemez. Çünkü: Ateş ashabı, Cehennemde yanıp yakılacaklardır. Evet.. (Cennet ashabı ki: Onlar muratlarına ermiş olanlardır) Artık cehennemde azap görecek kimseler, o mesut, makbul zatlar ile beraber olabilirler mi? Binaenaleyh öyle bir selâmet ve saadete ermek isteyenler, Allah’ın dinine muhalif hareketleri terk etmelidirler, hakikî istikbâllerini düşünmelidirler, gafletten uyanarak uyanık bir hâlde yaşamaya çalışmalıdırlar. İşte bu mübârek âyet, insanlığa böyle bir uyarıda bulunmaktadır.

21. Eğer bu Kur’anı bir dağ üzerine indirmiş olsa idik elbette onu Allah’ın korkusundan baş eğmiş, parça parça olmuş görürdün ve biz o misâlleri insanlar için veriyoruz, tâ ki, düşünüversinler.

21. Bu mübârek âyetler, Kur’an-ı Kerim’in ne kadar büyük tesire sâhip bir İlâhî Kitap olduğunu bildiriyor. Allâh-ü Teâlâ’nın birliğini, ilminin büyüklüğünü, rahmet ve lütfunun son derece geniş olduğunu haber veriyor. O ortak ve benzerden uzak olan kerem sâhibi Mâbudun pek mukaddes ve pek güzel isimlerinden bir kısmını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Eğer ve Kur’an-ı) bir nice vâ’d ve tehdidi içeren bu mukaddes kitap (bir dağ üzerine indirmiş olsa idik) yâni: Dağa bir akıl, bir anlayış kabiliyeti bir mükellefiyet verip de kendisini Kur’anî hitablara mazhar kılsa idik (elbette) Ey Yüce Resûl!. Sen (onu) o dağı (Allah korkusundan baş eğmiş) pek alçak gönüllü bir vaziyet almış ve pek ziyade bir korku ve dehşet içinde kalarak (parça, parça olmuş görürdün) işte Kur’an’ı Kerîm’in yüce hitapları haddizatında böyle tesirlidir.

(Ve biz o misalleri) Kur’an’da bir çok âyetler ile bildirilen ve birer uyanma vesîlesi olan temsilleri, tesbîhler (insanlar için veriyoruz.) bir çok şekiller, münâsebetler ile beyan buyuruyoruz. (tâ ki) İnsanlar (düşünüversinler) bunları nazar-ı dikkate alarak uyanık bir kalbe, temiz bir itikada sâhip bulunsunlar.

Bu yüce beyanlar, insanlık hakkında ne büyük birer öğüttü, birer uyanma vesîlesidir. Bunlardan istifâdeye çalışmayanlar ise nankörlükte bulunmuş, haklarında tecellî eden ilâhî rahmet eserlerinden istifâde etmemiş kimselerdir. Binaenaleyh bu Kur’anî beyanlar o gibi kimseler hakkında bir kınamayı içermektedir, onların kalplerinin dağlardan, taşlardan daha katı olduğuna işaret etmektedir.

22. O, o Allah’tır ki: Ondan başka Allah yoktur. O, gizli olanı da aşirkâre olanı da bilendir. O, Rahmandır, Rahîmdir.

22. Evet.. (O) Kur’an-ı Kerim’i inzâl eden âlemlerin Rabbi (o Allah’tır ki, Ondan başka ilâh yoktur.) Yaratıcılık, Mâbudluk yalnız O’na mahsustur. O eş ve benzerden münezzehtir. (O) Kudret sâhibi Yaratıcı (gizli olanı da, âşikâre olanı da bilendir.) O’nun mukaddes ilmine göre açık olan şeyler ile sır kabilinden olan şeyler aynıdır. Bugün mevcut olanları bildiği gibi bilâhare vücuda gelecek olanları da tamamen bilir. (O) ilim ve hikmet sâhibi olan Yüce Yaratıcı (Rahmândır) pek geniş bir rahmet sâhibidir ve (Rahimdir) pek merhametlidir, kullarını esirgeyicidir, lütuf ve ihsânı evrenseldir.

23. O, o Allah’tır ki: Kendisinden başka hiç bir mâbut yoktur. Hükümran olan, mukaddes olan, selâmet veren, emniyet ihsân eden, gözeten her dilediğine galip olan, dilediğini zorla yaptıran, büyüklükte eşi bulunmayan ancak O’dur. Allah, ortak koştukları şeylerden münezzehtir.

23. Evet.. Şüphe yok ki (O) Rahmân ve rahîm olan Kerem Sâhibi Yaratıcı (o Allah’tır ki, kendisinden
başka hiçbir mâbut yoktur) bütün mahlûkatın ibâdet ve taatine lâyık olan, ancak O’nun yüce zâtıdır. Bu pek mühim bir hakikattir ki, tekrar beyan buyurulması, halkın uyanmasına vesîle olacağı için bir hikmet gereğidir. Bütün bu kâinatta (hükümran olan) O Yüce Yaratıcıdır O bütün eşyaya sâhiptir, bütün mahlûkat, O’nun hâkimiyeti altındadır. Ve (mukaddes olan) O’dur.

O’nun Yüce zâtı, bütün noksanlardan münezzehtir, uzaktır ve (selâmet veren) O’dur. Bütün mü’minleri selâmete erdiren O’dur. O’nun Yüce zâtı da her türlü noksanlıklardan âfetlerden selâmette bulunmaktadır. Ve (Emniyet ihsân eden) O’dur. Kulları hakkında zulmü aslâ düşünülmeyen ve kendisine îman edenleri cehennem azabından emîn bulunduran o Yüce Yaratıcıdır. Ve kulları hakkında (murakip olan) O’dur. Kullarını gözeten, muhafaza eden, onların amellerini müşahede buyuran ancak O Kerem Sâhibi Yaratıcı’dır.

Ve (Her dilediğine galip olan) O’dur. Bütün kâinat, O’nun galibiyet ve kahrı altında bulunmaktadır. Ve O âlemlerin Rabbi (dilediğini cebren vareden) bir hikmet sâhibi yaratıcıdır. O’nun ezelî irâdesine hiçbir şey mâni olamaz ve mahlûkatının hâllerini ıslâh eden, noksanlarını tamamlayan da, ancak O’dur ve (büyüklükte eşi olmayandır.) her türlü ihtiyaçtan berî, ve her türlü büyüklüğüne, yüceliğe sâhip olan, ancak o Kâinatın Yaratıcısıdır. İşte bu gibi pek yüce ulvî sıfatlara sâhip olan (Allah) O celâl sâhibi Mâbud, bir takım zındıkların Yüce zâtına (ortak koştukları şeylerden münezzehtir.) göklerde ve yerlerde hiçbir şey bulunamaz ki, o ezeli Yaratıcıya ortak ve benzer olabilsin. Hepsini de yoktan vareden O’dur, hepsi de O’nun birer mahlûku bulunmaktadır.

24. O, yaratıcı, var edici, eşyaya şekil verici olan Allah-ü Teâlâ’dır. O’nun için pek güzel isimler vardır. O’nun için göklerde ve yerde ne varsa tesbih eder ve azîz, hakîm olan, O’dur.

24.(O) Ortak ve benzerden münezzeh olan Yüce Allah (yaratıcı) yâni her şeyi hikmetinin gereğine göre yoktan var edici olan ve her şeyi (vücuda çıkarıcı) yâni: Bütün mahlûkatı vücuda getirip ortaya çıkaran veya eşyayı muhtelif şekiller ile birbirinden farklı bir hâlde bulunduran ve (eşyaya şekil verici olan) yâni; Kendi ilâhî irâdesiyle eşyaya muhtelif sûretler, şekiller, renkler, özellikler veren ancak (Allâh-ü Teâlâ’dır) bütün bu çeşitli mahlûklar o Yüce Yaratıcı’nın varlığına, kudret ve büyüklüğüne birer şâhittir.

(O’nun için en güzel isimler vardır.) O Yüce Mâbudun ilâhlık zatını vasıflandıran bir nice mukaddes, esmay-i hüsnası vardır ki, sayısı ancak yüce zâtı bilir. Bu mübârek isimlerden doksan dokuzu bir hadîs-i Şerif ile beyan buyurulmuştur. (O’nun için) O Yüce Yaratıcı hakkında (göklerde ve yerde ne varsa) bütün o mahlûkat (tesbîh eder) O’nun bütün noksanlardan münezzeh olduğunu söz ve hâlleriyle zikrederler, o ezeli yaratıcının kudret ve azametine işaret ve, şahadet ederler, (ve Azîz) Olan, her şeye galip olup mağlûbiyetten uzak bulunan, düşmanlarından intikamı pek şiddetli olan ve, (Hâkim olan) bütün kâinattâ ki işleri birer hikmet ve maslahata dayanmış olup Yüce zâtı ilim ve kudret gibi her türlü mükemmellikleri içine alan ancak (O’dur) O Yüce Yaratıcıdır. Buna inancımız tamdır..

Beyhekî’nin “Kitabül Esma Vessıfat”, adlı eserinde ve “el-Câmiüs’ Sağır” ile diğerlerinde zikredilen Allah’ın doksandokuz ismi şunlardır;

Bu mukaddes ilâhî isimlerin feyziyle kalplerimizi aydınlatarak büyük bir ferahlığa nâil buyurmasın), kerîm, rahîm olan Yüce Mâbudumuzdan niyâz ederiz. Dua ve niyâzımızı lütfen kabul buyur Yarabbel Âlemin!.