AL-İ İMRAN SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

1. Elif, lâm, mim

1. Bu mübârek kelime için bakare sûresinin birinci âyeti olarak açıklama yapılmıştır. Âli İmran sûre-i celilesi Medine-i Münevverede nâzil olmuştur, İki yüz âyeti kerimeyi kapsamaktadır. Bu (Elif, lâm, mim) de bunun birinci âyeti bulunmaktadır.

“İmran, Musa Aleyhisselâm ile Hârûn Aleyhisselâm’ın ve kız kardeşlerinin babasıdır. Bu muhterem zatlara ve onlara çocuk ve torunlarına (Ali Imrân), bu mübarek süreye de Âli Imrân sûre-i denilmiştir. Çünkü bu sûre-i celilede onların durumlarına dair bilgiler verilmiştir. Kendilerini Âli İmrândan sayan, fakat onların yolunu bırakıp küfrü ve şirke sapan kimseleri ikaz ve irşat için bunların dikkat nazarları çekilmiştir. Evet.. Bu sûre-i celile, Cenâb-ı Hakkın birliğini, yüce vasıflarını bildirmektedir.

Bütün insanlığı ve özellikle imran ailesine mensup olduklarını iddia ettikleri halde sonradan birbirine karşı pek inkârcı ve düşmanca tavır almış olan kavimleri bir birlik dairesine dâvet etmektedir. Bütün Peygamberlerin tasdik edilmesini emir eylemektedir.

Onların da Allah’ın birer kulu olup Allah’ın birliğini ümmetlerine bildirmiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Onlardan bazılarını inkâr etmek veya bazılarını ilah kabul etmenin aslâ caiz olamayacağını da açık bir şekilde hatırlatmaktadır, İslâm milleti hakkında tecelli eden ilahi lütufları ve onların elde ettikleri maddî ve mânevî fetihleri de hatırlatarak din yolunda sebat etmelerini, hikmet gereği vakit vakit uğrayacakları bazı zahmetlere, musibetlere karşı da tam bir olgunlukla sabır ve direnç göstermelerinikendilerine emir ve tavsiye buyurmaktadır.

Sebebi nüzul: Müfessirlerin rivayetlerine göre bu Âli İmran sûresinin evvelindeki seksenden fazla âyetin inmesine şu hâdise sebep olmuştur. Necran diyarındaki Hıristiyan gurubunun ileri gelenlerinden, rahiplerinden altmış süvari Medine-i Münevvere’ye gelip birkaç gün kalmışlar ve Mescid-i Saadette peygamberin huzuruna kabul edilmişlerdi. Namaz vakti gelmişti, peygamberin müsaade etmesinden dolayı Mescid’i Saadet’te doğu tarafına yönelerek namazlarını kıldılar.

Seyyid ve Akıp adındaki reisleri, Rasûli Ekrem Efendimizle sohbette bulundular. Peygamber Efendimiz: İslâmiyeti kabul ediniz, diye buyurdu. Onlar da biz zaten senden evvel müslüman bulunmaktayız deyince Rasûli Ekrem Hazretleri, yok siz yalan söylediniz, sizi İslâmiyetten men eden üç şey vardır:

Birincisi, Allah Teâlâya oğul isnat etmenizdir.

İkincisi Haça ibâdet etmenizdir.

Üçüncüsü de domuz eti yemenizdir.

Onlar da dediler ki: Ya İsa, Allah’ın oğlu değilse onun babası kimdir? Bunun üzerine hepsi de İsa Aleyhisselâm hakkında söz söylemeye başladı. Bunlardan bazıları, İsa Allah’tır, diyordu, bazıları da İsa Allah’ın oğlu diyordu, bazıları da üçün üçüncüsü diyerek “teslise” inanıyordu. Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. Rasûli Ekrem, Sallallahü aleyhi vesellem efendimiz onlara dedi ki: Siz bilmez misiniz ki, herhangi bir çocuk babasına benzer. Onlar da evet.. dediler.

Hz. Peygamber buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok ölmeyen diridir, İsa’ya yokluk ulaşacaktır. Onlar da: Evet.. dediler. Rasûli Ekrem buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, bizim Rabbimiz şüphe yok her şeyi idare eder, her şeyi korur, rızıklandırır.. Onlar da evet dediler. Yüce peygamberimiz buyurdu ki: İsa bunlardan bir şeye sahip midir?

Onlar dadediler ki: Hayır.. Yine Yüce Peygamberimiz buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, Allah Teâlâ’ya şüphe yok yerde ve gökte hiç bir şey gizli kalmaz. Onlar da evet dediler. Allah’ın salât ve selâmı üzerine olsun peygamberimiz buyurdu ki: Cenab’ı Hak bildirmedikçe İsa bunlardan bir şey bilebilir mi?.. Onlar da dediler ki: Hayır bilemez. Yine Rasûli Ekrem Hazretleri buyurdu ki: Siz bilmez misiniz ki, İsa’nın anası ona yüklü kaldı, sonra onu diğer analar gibi doğurdu, sonra da ona diğer çocuklar gibi süt verdi, yiyecek ve içecek verdi, İsa’da diğer çocuklar gibi, yer, içer, dışarıya çıkar oldu.

Onlar da: Evet.. dediler. Artık Rasûli Ekrem Efendimiz buyurdu ki: O halde İsa öyle sizin iddia ettiğiniz gibi nasıl olur da Allah’ın oğlu olabilir?.. Bunun üzerine o hey’et sukûta mecbur olmuştur. Mamafih içlerinden bir zat, müslümanlığı kabul etmiş ise de, diğerleri yine mallarında ısrar etmişlerdi. Hattâ demişlerdi ki: Ya Muhammed Aleyhisselâtı Vesselâm: Siz iddia etmiyor musunuz ki, İsa Allah’ın kelimesidir ve Allah’tan bir ruhtur? Resûlüllah Efendimiz de: Evet öyledir.. deyince dediler ki: İşte bu bize kifayet eder. Bunun üzerine

( Kalplerinde eğrilik bulunan kimseler…) âyeti kerimesi de nâzil olmuştur ki: Onların böyle müteşabihattan olan âyetlere tâbi olup da açık olan, muhkemattan bulunan âyetlerden yüz çevirdiklerini bir kınama olarak bildirmektedir.. Bunlar peygamberin irşadını kabul etmeyip küfürlerinde sebat edince bunlar karşılıklı lanetleşmede bulunması için Resûlüllah’a vahiy nâzil olmuştu.

Peygamber Efendimiz de bunlarılanetleşmeye dâvet etti, fakat düşünüp taşındılar, lanetleşme neticesinde mahvü perişan olacaklarını anladıkları cihetle gelip lanetleşmede bulunmaktan vaz geçtiklerini söylediler ve bize bir zâtı hakem tâyin et, mallara dair aramızda ortaya çıkacak ihtilâflardan dolayı aramızda hükmetsin dediler. Rasûli Ekrem Efendimiz de Ashabı kiramdan (Ebu Übeyde Bini! Cerrahi) hakem tâyin buyurdu.. “Necran” adında üç kasaba vardır. Biri Yemen’de, diğerleri de Havran ile Kûfede’dir..

Bu Hıristiyan grubu, Yemen’deki Necran halkındandı. Bunlar böyle İslâmiyeti kabul etmemişlerdi. Fakat anılaşma yaparak İslâm tebâsına girmeyi kabul etmiş, Ebû Übeyde Hazretlerini de bir hakem olarak yurtlarına alıp götürmüşlerdi. Sonra bu Necran bölgesi Resulûllah’ın hicretinin onuncu senesinde sulh yoluyla feth edilmiştir. Rasûli Ekrem’in Necran gurubuyla olan konuşması, bir tartışma mahiyetinde bulunmuştur. Bu gösteriyor ki: Dini tebliğ etmek, şüpheleri gidermek için tartışmada bulunmak, büyük peygamberlerin sanatıdır, mesleğidir. Haşeviye gurubu böyle bir konuyu ve görüşü inkâr ederler ki, bu inkâr, katiyyen yanlıştır.

2. Allah Teâlâ ki, ondan başka ilah yoktur, hayy ve kayyum olan odur.

2. Bu âyeti kerime: Dinin esası olan Allah’ın birliği inancını beyan etmekte ve Cenab’ı Hak’tan başka yaratıcı ve mabud bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ ki) bir Yüce yaratıcıdır, eşi ve benzeri olmaktan uzaktır. (Ondan başka ilah yoktur) hiç bir şey, hakkıyla mabudluk ve, Yaratma ve yöneticisi sıfatiyle vasıf lanamaz. Bütün varlıkların Yaratıcısı terbiye edicisi ve yöneticisi O’dur ve (hayy ve kayyum olan odur.) O Yüce yaratıcı daima diridir. Onun evveli ve ahîrî olamaz.

Ezelîdir, ebedîdir. Vebütün mahlûkatı üzerinde yönetici, idareci, ve selahiyet sâhibi olan ancak odur. Bütün gökler, yerler onun kudreti ile sonradan meydana gelmiştir. İşte bu mükemmel şeyleri meydana getirmiş olan O Yüce Yaratıcısı, Hz. İsa gibi nice muhterem zatları da meydana getirmiştir. Artık O’nun Yaratma ve sıfatlarına ilahlık yaratılan, sonradan meydana getirilmiş bulunan şeyler nasıl ortak olabilir?.. Hallâkı müküvvenat birdir. Eltafına halkı müftekirdir. Etmiş şu bedia zari dehn. Hurşîd! kemalinin sipehri Olmakta bu lâvha-i tabiat. Mîr’atı hikem nümayı vahdet Her hadisenin lisanı hali, tevhid ediyor o Zülcelâli Tezyin ediyor cihanı kudret. Yarab! Bu ne cilvei meşiyet

3. O Yüce Allah, senin üzerine kitabı, kendisinden evvelki kitapları tasdik edici olarak hakkıyla indirdi, Tevrat ve İncil’i de indirmişti.

3. Bu mübârek âyetler, insanlara hidayet yolunu gösteren semavî kitapların varlığını, bunları inkâr ile küfür vadisine saplanmanın hiç bir şekilde doğru olamayacağını, bilâkis ilâhî azabı gerektireceğini bildirmektedir. Şöyle ki: Ya Muhammed! Aleyhisselâm, senin Yüce Rabbin (senin üzerine kitabı) Kur’ânı Kerim’i (kendisinden evvelki) semavî (kitapları tasdik edici olarak bihakkın) hak ve hakikate tercüman olarak, kat’î delillerle (indirdi.)

Azar azar, âyet âyet, sûre sûre indirdi, sana Cibriliemin vasıtasıyla vahiy buyurdu, bu kitaplar cümlesinden olmak üzere, (Tevrat ile incil’i de indirdi.) Tevrat’ı Hz. Musa’ya, Incil’i de Hz. İsa’ya birden indirdi. Bütün bu kutsî kitaplar, Allah Teâlânın birliğini, yaratıcılık ve diğer kutsî sıfatlarını beyan etmiştir. Artıkbunlara muhalif harekette bulunmak, bunları bozmaya ve değiştirmeye çalışmak, ve bir kısmını tasdik edip, diğer bir kısmını inkâr eylemek nasıl doğru olur…

4. Daha evvel, insanlara hidayet olarak ve furkânı da inzal buyurdu. O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ettiler, onlar için şüphe yok ki, şiddetli bir azap vardır. Ve Allah Teâlâ azizdir, intikam sahibidir.

4. Evet… Tevrat ile incil (daha evvel) Kur’ânı Kerim’in inişinden evvel inzâr buyrulmuştur. Bu kitapların hepsi de (insanlara hidayet olarak) bütün insanlara doğru yolu, dinî hükümleri bildirmek üzere Allah tarafından insanlık için büyük bir lütuf olarak indirilmiş bulunmaktadır. (Ve) özellikle (furkâni da) o pek müstesna bir kitabî ilâhî olan Kur’ânı da veya Zeburu da veya genel anlamda herhangi bir semavî kitabı da veya hak ile bâtılın arasını ayıran mucizeleri de o Yüce Allah (indirdi) meydana getirdi ki, o sayede üzerinize düşen kulluk vazifelerini bilerek cehalet ve sapıklıktan kurtulasınız.

Buna rağmen (o kimseler ki) o nefislerinin, şeytanlarının aldatmalarına kapılıp imâna muhalif harekette bulunanlar ki (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) onun mukaddes kitaplarını, onun meydana getirmiş olduğu parlak mucizeleri, hârikalar! (inkâr ettiler.) Bunların ilâhî mahiyetini kabul etmeyerek küfre düştüler. (Onlar için şüphe yok ki şiddetli bir azap vardır.) O küfürleri sebebiyle ebediyyen cehennemde azab görüp duracaklardır. (Ve Allah Teâlâ azizdir) her iradesini yerine getirmeye kadirdir.

Bütün işlere galiptir. Hiç bir şey onun tehdit ve müjdesinin yerine getirilmesine mâni olamaz. Ve Yüce Yaratıcı (intikam sahibidir.) Kutsal varlığını inkâr edip, emirlerine karşı isyan eden kimseleri en şiddetli cezalara, işkencelere uğratacaktır. O Yüce yaratıcının varlığına, birliğine, büyüklük ve kudretine şahadet eden bu kadar âyetler, durupdururken bunun aksine bir yol tutanlar elbette böyle muazzam azapları hak etmişlerdir. Artık daha fırsat elde iken uyanmalı, dini hakkı kabul edip hidayet ve selâmet yolunu takip etmeli değil midir?..

5. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte hiç bir şey gizli kalmaz.

5. Bu âyeti kerime; Cenab’ı Hakkın gayblan bildiğini ifade ederek insanları iki yüzlülükten, edep ve terbiyeye muhalif hareketlerden men etmek gibi bir hikmet taşımaktadır. Şöyle ki: Ey insanlar!. (Şüphe yok ki) Allah Teâlâ sizlerin bütün hal ve hareketlerinizi bilir. Çünkü: (Allah Teâlâ’ya ne yerde ve ne de gökte) bütün varlık âleminde (hiç bir şey gizli kalmaz.) Artık Allah’ın azabından kurtulmak, ve ilâhî yardıma kavuşmak için ona göre hareketiniz!, akîdenizi tanzim edin ve düzeltin.

Böyle her şeyi tam olarak bilmek, Allah Teâlâya mahsustur. Böyle geniş kapsamlı bir ilme sahip olmayanlar haşâ yaratıcılık ve mabudluk sıfatına sahip olamazlar. Evet… İnsanlardan bir kısmı, bazı şeyleri bilseler de bu, Allah’ın ilmi karşısında pek cüz’îdir.

Mamafih bu da Cenab’ı Hakkın onlara vermiş olduğu bir kabiliyet sayesindedir. Cenâb-ı Hak dilerse o kabiliyeti kendilerinden derhal alabilir. İşte Hz. İsa gibi pek muhterem zatların bazı harikalar göstermiş, bazı gaybi bilgilere erişmiş olmaları da yine Cenâb-ı Hakk’ın onlara hikmeti gereği vermiş olduğu bir izin ve yetenek sayesindedir. Binaenaleyh onların ilimleri, kudretler! de sınırlıdır. Bütün varlıkları kuşatıcı değildir. Artık onlara yaratıcılık ve ilahlık sıfatı nasıl isnat edilebilir?..

6. O, O Yüce Yaratıcıdır ki, sizleri döl yataklarında dilediği gibi tasvir eder. O aziz, hâkim olan Allah Teâlâ’dan başka hakkıyla mabud yoktur.

6. Bu âyeti celile de Cenab’ı Hakkın kudret vehikmetini açıklamakta insan soyunu dilediği şekilde yaratmaya kadir olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!. Uyanınız, güzelce biliniz ki: (O) Yüce Allah bir (Yüce Yaratıcıdır) bütün (sizleri) bütün insanlığı ve nice hayat sâhibi şeyleri (döl yataklarında) analarının rahminde (dilediği gibi) erkek, dişi, beyaz, siyah; güzel, çirkin, azalar tam noksan olarak yahut başka şekillerde (tasvir eder) varlık sahasına çıkarır. Artık (o aziz) mülkünde tasarrufa her şekilde kâdir ve (hakîm) her eseri yaratması bir hikmete, bir faydaya dayanan (Allah Teâlâ’dan başka hakkıyla ibâdet edilmeye layık kimse yoktur.)

Böyle muazzam bir kudret ve hikmete sahip olmayan bir kimse, nasıl ilahlıkla vasıflanmış olabilir?.. Hıristiyan taifesi Hz. İsa’nın, bazı ölüleri, diriltmesi ve hastaları şifaya kavuşturmasına bakarak, onun Allah olduğunu kabul etmişlerdi. Halbuki Hz. İsa’nın böyle bir kudrete kavuşması sadece bir mucize olmak üzere kendisine Allah tarafından verilmişti. Maamafih onun bu kudreti sınırlıdır.

Yaratıcı olan zat ise bütün yaratıkları meydana getirmeye kadirdir. Bütün insan yavrularını analarının rahminde dilediği şekilde tasvire kadirdir. Çocukların analar, babalar vasıtasıyla dünyaya gelmeleri ilâhî bir âdet icabıdır. Yoksa Cenâb-ı Hak, dilediği kimseleri anasız, babasız olarak da yaratabilir. Nitekim Hz. Adem’i bu suretle yaratmıştır. Artık Hz. İsa’yı anası olduğu halde babasız yaratmış olması, onun ilahlığa sahip, Allah’ın oğlu olmakla vasıflanmış olmasını aslâ icabetmez. Artık, Hıristiyanların bu yaratma mes’elesini de bir senet kabul etmeleri aslâ doğru olamaz.

7. O Yüce Mabud ki, senin üzerine Kur’ânı indirdi. Ondan bir kısmı muhkem âyetlerdir ki, onlar o kitabın aslıdır. Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir. Artık kalplerinde eğrilik bulunan kimseler fitne aramak ve onu tevil arzusunda bulunmak için o kitaptan müteşabiholanına tâbi olurlar. Halbuki, onun tevilini Allah Teâlâ’dan başkası bilemez. İlimde rüsuh sâhibi olanlar ise “Biz ona iman ettik, hepsi de Rabbimizin katındandır derler. Bunları tam akıllı zatlardan başkası düşünemez…

7. Bu âyeti celile, Kur’an’ı Kerim’den hakkıyla istifade eden zatlar ile onu kendi yanlış itikatlarına bir senet kabul ederek bâtıl görüşlerde yorumlarda bulunan kimselerin tavırlarını, ruhî durumlarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ya Muhammed!.. – Aleyhisselâm- O Yüce Mabuddur ki: (Senin üzerine kitabı) Kur’ân-ı Kerim’i âyet âyet, sûre sûre (indirdi, ondan) o ilahi kitaptan (bir kısmı muhkem âyetlerdir.) Mânâlarına delâletleri açık, ibareleri ihtimal ve benzerlikler! uzaktır (ki, onlar ümmül-kitaptır) yani: Kur’ân âyetlerinin aslıdır. Dini hükümler hakkında bunlara itimat edilir dayanılır.

(Diğer bir kısmı da müteşabih âyetlerdir.) Bunlar ile Allah’ın Muradının ne olduğu açıkça bildirilmemiştir… Çeşitli mânalarda ihtimalleri vardır. Muhkem âyetler ile sabit olanlara muhalif gibi görülür. (Artık kalblerinde eğrilik bulunan kimseler) bir takım bid’at sahipleri gibi ve bir takım haktan meyleden gayri müslimler gibi şahıslar (fitne aramak) insanları şek ve şüpheye düşürüp dinlerinden ayırmak için (ve onu tevil arzusunda bulunmak) onu kendi arzularına göre tevil etmek yorumlamak (için o kitaptan) Kur’ân’ın hikmetli beyanından (müteşabih olanına tabî olurlar), onların dış anlamlarına takılırlar.

Veya onları bâtıl surette tevil ederler (halbuki, onun) o müteşabihierden olan herhangi bir âyetin (tevilini) ondan muradın ne olduğunu, onu ne gibi bir mânaya yorumlamanın icabettiğini (Allah Teâlâ’dan başkası bilmez). Onu bilmek, Yüce Allah’a mahsustur. Onu hikmeti gereği o suretle inzal buyurmuştur. Bizim vazifemiz ise onun ilahi, kelâm olduğunu tasdik etmekle mânasını Allah’ın ilmine ısmarlamaktadır.

(Ilimde rüsuh) hakkıyla bilen ve sağlam itikat (sâhibi olanlarise) müteşabihatın da birer ilâhî kelâm olduğunu bilir, takdis eder ve (bîz ona İman ettik, hepsi de) muhkemlerde, müteşabihler de (Rabbimizin katındandır derler.) Öyle güzel bir itikat sâhibi olduklarını gösterirler. (Bunları) Kur’ân’ı Kerim’deki hükümleri (tam akıllı zatlardan başkası düşünemez.) Bunları güzelce takdir ve tevil ederek bunlardan istifade etmek ve öğüt alabilmek için tam akıl sâhibi olmak lâzımdır. Yoksa arzu ve heveslerine tâbi olan, yanlış anlayışları kabul eden, güzelce nazar ve tefekkürden mahrum olanlar, bu gibi Kur’ânî izahlardan istifade edemez ve uyanmış olamazlar.

§ “Mühkemât”; muhkemin cem’idir. Bundan maksat, lafzı ve mânası kesin olarak bilinen, nesih ihtimalinden uzak olan âyetlerdir. Bunlar başlıca iki nevidir. Biri (Liaynihi muhkemdir) ki onun neshe ihtimali olmadığı İlk iniş tarihinden itibaren anlaşılmıştır. Meselâ: Cenâb-ı Hakkın birliğine her şeyi bildiğine ve kıyametin vuku bulacağına dair olan âyetler bu nevi muhkemattandırlar. Diğeri de ligayrihi muhkemattır ki, ilahi vahyin kesilmesine, Rasûli Ekrem Efendimizin âhirete irtihaline binaen kendilerinde nesih ihtimali kalmayan âyetlerdir. Namaza, oruca, zekâta, mirasa ait âyetler gibi.

§ Müteşabihata gelince, bu da kendilerinden Allah’ın muradının ne olduğunu bilmek ümidi, ümmet hakkında kesilmiş olan âyetlerdir. Bunlar ile ne irade buyurulmuş olduğu bizim için kapalı bulunmuş olur. Müteşâbihât ta iki nevidir. Biri, kendisinden lûgat itibarıyla hiç bir şey anlaşılmayan lâfızlardır. Bazı sürelerin evvelindeki harfler gibi. Diğeri de lüğavî mânasını kasd edildiğine aklın veya diğer muhkem delillerin müsait olmadığı bazı tâbirlerdir.

Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir. (Fetih 48/10) âyeti kerimesindeki “Yed = el” tabiri gibi ki, bunun lûgat itibariyle mânası malûm ise de Cenâb-ı Hak, azadan uzak olduğundan el tabirini ona bu mâna itibariyle isnad etmek caiz değildir, o halde bu da müteşabihtir. İşte Hz. İsa hakkındaki  Mesih…. ancak Meryem’e ulaştırdığı kelimesi ve ondan bir ruhtur. (Nisa 4/171.) âyeti kerimesi, böyle müteşabihattandır. Artık bunlara istinaden kat’î bir hüküm vermek, caiz olamaz.

§ “Müteşabihatın hükmü”; Bunların hak olduğuna, birer ilâhî kelâm olduğuna inanmakla beraber bunların mânalarının kat’î surette tâyinini Allah’ın ilmine bırakmaktır. Selef alimleri, bu gibi müteşabihatı tevilden kaçınmışlardır. Ashabı kiramdan Malik İbni Enes, radiallahü anhden  Rahman Arşa istiva etmiştir. (Taha 20/53) âyeti kerimesi sorulmuş, o da şöyle cevap vermiştir: Istiva malumdur, keyfiyeti ise bizce meşhûldür. Buna İman vaciptir.

Bu konuda soru sormak ise bid’attır. Maamafih bazı zatlar, bu gibi müteşabihlerin şeriata aykırı olmayacak bir tarzda yorumlanabilecekleri görüşündedir. Meselâ: Cenâb-ı Hakk’a isnat edilen yedden murat, Allah’ın kudretidir, kâinat’ı idareetmesidir, denilmektedir. Böyle bir yorum, yanlış anlamalara meydan verilmemesi faydasından dolayı kabul edilmiştir. Zaten bazı lâfızlar vardır ki, onların lüğavî mânaları kasdedilmez, onlar lisan bakımından bir takım kinâyelerden ibaret bulunur. Nitekim: “Filân zat, bir milleti veya bir orduyu bir eliyle idare ediyor” denilir ki, bununla onun iktidarı iyi idaresi kastedilir.

§ “Müteşabihattan olan âyetlerin inişi, birer hikmete dayalıdır. Ve bunlar, insanlık için birer deneme ve imtihan vesilesidir. Tâ ki, onların mânâlarını kat’î surette anlamadıkları halde, onların hakkıyyetine İman ederek sevaba kavuşsunlar.

Bunları şeriata muhalif, cahilce bir surette tevile cüret edenler de azaba uğrasınlar. Maamafih istikbale ait bir çok hâdiselerin de zamanı insanlara hikmet gereği bildirilmemiştir. Nitekim kıyametin ne zaman kopacağını, güneşin ne zaman mağriptan doğacağını, deccalın ne zaman çıkacağını, Hz. İsa’nın da ne zaman yere ineceğini Cenâb-ı Hak, kullarına bildirmemiştir…

Bu suretle insanların daima uyanık bulunmaları, kendi bilgilerine güvenip bilgiçlikten sakınmaları ve daha nice şeyleri bilmediklerini anlayarak

âcizliklerini itiraf etmeleri gayesi de düşünülmüştü.

§ “Diğer bir bakımdan Kur’ân’ı Kerim’in bütün âyetleri muhkemdir. Şöyle ki: Bütün âyetler, mana bozukluğundan, lafız kusurlarından korunmuştur. Hepsi de tevatür yoluyla sabittir. Hepsi de Allah’ın sözüdür. Hepsinin de hakkiyetine inanmak lâzımdır. Diğer bir bakımdan da hepsi müteşabihdir. Yâni: bütün âyetler, mânalarının sıhhati, lâfızlarının düzgünlüğü, fesahat ve belâgatin birer mükemmel nümunesi olmaları ve hepsi de birer Allah’ın sözü bulunması cihetiyle birbirine benzemektedir, hepsi de aynı yüceliğe sahip bulunmaktadır.

§ Tefsir ile tevilin mahiyetleri: Tefsir -lûgattekeşif etmek ortaya çıkarmak ve açıklamak demektir. Nitekim bir şeyin beyan ve izah edilmesini istemeye de “istifsar” denir. Istılahta ise tefsir, Kur’ânı Kerimdeki kelimelerin mânâlarını âyetlerin içeriklerini, hükümlerini, kıssalarını muhkem ve müteşabih olanlarını nasih ve mensuh bulunanlarını ve inişlerini, sebeplerini kendilerine açıkça delâlet eden lâfızlar ile, tabirler ile izah etmektir. Tevil ise lûgatte rücu mânasına gelen (evi) kelimesinden türemiştir.

Nitekim bir şeyin özetine, özüne, ve neticesine “meâl” denilmektedir. Istılahta ise tevil, Kur’an-ı Kerimin âyetlerini muhtemel olduğu çeşitli mânalardan birine çevirmektir ki, iki nevidir. Birisi, sahih tevildir ki, bu bir kapalı lâfzı haklı bir sebebe dayanıp, bir sebep ve delile bağlı olup muhkem âyetlere ters düşmeyen bir mânaya sevketmektir. Bu halde bazen gizli olan bir mâna, açık görülen bir mânaya ve mecaz, hakikata tercih olunuru.

Nitekim: (Yed) tabiri, Cenâb-ı Hakka isnat edilince bu luğavi manasına değil, mecazi mânası olan kudret ve idâre manasına yorumlanmıştır. İkincisi: Fasit tevilidir ki: Bir’lâfza hiç ihtimali olmayan bir mânayı vermektir veya ihtimali olan mânâlar içinde muteber! varken muteber olmayan mânayı seçmektir. “Rüsuh da” sebat, metanet, sağlamlık, bir fen ve sanatın hakikatini bilmek demektir. Böyle bir vasfı taşıyana “rasih” denir. Cem’i “rasihundur”

den murat ise ilimleri, imanları rüsuh bulmuş, hafızaları ilmî mes’elelerle süslenmiş olan zatlardır. Bazı zatlara göre rasihundan olan zat, o kimsedir ki, onun ilmi, kendisinde şu dört özelliğin bulunmasına vesile olur. Kendisiyle Allah Teâlâ arasında korku, kendisiyle halk arasında alçak gönüllülük, kendisiyle dünya arasında ibâdet aşkı vekendisiyle nefsi arasında cihâd.

8. Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan sonra kalplerimizi haktan saptırma ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla. Şüphe yok ki çok bağış yapan ancak sensin.

8. Bu mübârek âyetler ilimde rüsuh sâhibi olan zatların Cenab’ı Haktan hidayet ve ihsan talebinde bulunup ne sûretle dua ve niyaza devam ettiklerini göstermektedir. Şöyle ki: (Ey Rabbimiz! Bizlere hidâyet buyurduktan) bizleri İslâm dinîni kabule, muhkem ve müteşabih olan âyetlere imana muvaffak kıldıktan (sonra kalplerimizi saptırma.) Bizleri hak yoldan ayırma, rızana aykırı yorumlarla müteşabihata uymaktan koru.

(Ve kendi Yüce katından bizlere bir rahmet bağışla) bizlere lütfet, bizleri imanımızda, kavuştuğumuz hidayette sabit kıl veya kusurlarımızdan dolayı bizlere mağfiret buyur. (Şüphe yok ki bağış yapan) istirham ettiğimiz şeyleri, lütuf ve merhametle ihsan buyuran (ancak sensin.) Ya ilâhî!. Bu dualarımızı kabul buyur, bizleri hidayetten, rahmetinden mahrum bırakma. Bu âyeti kerime göstermiş oluyor ki: İnsanlar dâima korku ile ümitten ayrılmamalıdırlar. Hiç bir kimse kendi ibâdet ve itaatına güvenmemelidir.

Ve yine hiç bir kimse, ümitsizliğe düşüp hidayetten, Allah’ın merhametinden ümidini kesmemelidir. Nice kimseler vaktiyle âlim, tadil, âbit, zahit iken bilahara nefislerinin arzularına tabi olmuşlar, dünyevi menfaatlar arkasında koşmuşlar, bir takım bozgunculara bağlanarak hidayet caddesinden ayrılmışlardır.

Bilâkis nice kimselerde vaktiyle kötülüğü emreden nefislerine uyup günahkâr bir halde yaşarken, daha sonra bir ilâhî rahmet eseri olarak kendilerinde bir uyanma meydana gelmiş, yaptıkları kötülüklerden tevbe etmişler ve affedilmelerini istemişler, dini ve dünyevî vazifelerini güzelce ifaya başlamışlar, ve son nefeslerini imanla noktalama şerefinekavuşmuşlardır. Nitekim Rasûli Ekrem Efendimiz:

diye dua buyururdu. Yâni: Ey kalbleri, ve gözleri çeviren Allah’ım!.. Bizim kalplerimizi senin dinin üzerinde sabit kıl. Ne mühim bir dua!. İşte bu, bizim için bir uyanma dersidir. Varlığımıza güvenmeyelim, dâima Cenâb-ı Hakka sığınalım. Hidayette ve diyanette sebat etmemizi onun merhametinden, sonsuz lütuf ve ihsanından niyazda bulunalım.

§ Hidâyet = Hüda: Hak yolu, hak yolu beyan etmek, doğru yola gitmek, ulaşılmak istenilen şeye yol göstermek, Hak yola fiilen ulaştırmak böyle bir yola girmek mânasınadır. Mübârek Peygamberlerin lisaniyla ve kitapların inmesiyle insanları Hak yola dâvet ve teşvik de bir hidâyet demektir.

§ Rahmet: Acımak, esirgemek, tabiatın eğilim ve inceliği, hayra ulaştırmayı istemek, Cenâb-ı Hakkın kullarına ölümden sonraki lütuf ve ihsanı demektir. “Bu kadar cürmü seyylatımla” “Rahmet ümmîdimin budur sebebi” “Ki buyurmuş hüdayi azze vecel” “Sebekat rahmeti alâ gazabî”

9. Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları kendisinde şüphe olmayan bir gün için toplayan ancak sensin, şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez.

9. Cenâb-ı Haktan hidâyet ve rahmet niyazında bulunan rasih âlimler, duâlarına şöylece devam etmektedirler: (Ey Rabbimiz! Şüphe yok ki insanları) bütün insanları (kendisinde şüphe olmayan) meydana çıkacağı kat’î bulunan (bir gün için toplayan) onları ogünde hesâba çeken, mükâfat ve cezâya uğratan (ancak sensin) bizleri o günde rahmet ve yardımına kavuştur.

(Şüphe yok ki. Allah Teâlâ sözünden dönmez) mü’minler hakkındaki ilahi müjde o günde tam manasıyla ortaya çıkacaktır. Artık Ey Rabbimiz! Bizleri İman ile yaşat, İman ile öldür. O yüce müjdene kavuştur. Kötülük yapanlar hakkındaki ilâhî, tehdit ve korkutma ise onlara af edilmedikleri takdirde tatbik edilecektir. Küfür üzere ölenler ise asla Allah’ın affına kavuşmayacakları bakımından onların hakkındaki ilâhî, tehdit ve uhrevî azab ise herhalde devam edip duracaktır. Artık böyle bir felâkete düşmekten bizleri Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun diye dua edip durmalıyız.

10. O kimseler ki kâfir oldular, onların malları ve evlâtları onlar için Allah Teâlâ katında hiç bir fayda vermez ve onlar işte ateşin çırasıdırlar.

10. Bu mübârek âyetler, dinsizlere ellerinde bulunan dünyevî varlıkların fâide vermeyeceğini, bilâkis onların ebedî felâketlere maruz kalacaklarını bu hususa dâir tarihî bir olayı misal göstererek söyleyece beyan buyurmaktadır. (O kimseler ki, kâfir oldular) Allah’ın birliğini, yüce peygamberleri, semavî kitapları tamamen veya kısmen inkâr ederek küfür ve şirke düştüler.

(Onların) güvendikleri (malları ve evlâtları onlar için) yarın âhiret günü (Allah Teâlâ’nın katında) onun mahkemei kübrasında (bir fâide vermez.) Onları ilâhî azaptan kurtaramaz. (Ve onlar) böyle küfür ve isyanda devam ettiler mi (işte ateşin çırasıdır) cehennemin ebedî olarak yakacağı nesnelerdir. Nitekim nice servet ve ihtişama sahip olan dinsiz kavimler, bilahara mahvı perişan olup lâyık oldukları cezalara kavuşmuşlardır.

11. Onların bu gidişi, tıpkı âli Firavun’un ve ondan evvelki kimselerin gidişi gibidir ki bizim âyetlerimizi yalanladılar. Allah Teâlâ da onlarıgünahları sebebiyle yakaladı. Ve Allah Teâlâ azabı şiddetli olandır.

11. (Onların bu gidişi) o Necran elçilerinin, veya yahudilerin, veya Arap müşriklerinin hâl ve durumu (Firavn’un hanedanının ve ondan evvelki kimselerin) Ad ve Semud gibi daha eski kavimlerin (gidişi gibidir ki) onların da malları, çoluk çocukları pek çok olmakla beraber, kendilerine fâide vermemiş onları azaptan kurtaramamıştır. Onlar da (bizim âyetlerimizi yalanladılar.)

Küfür ve isyanda devam edip imân nimetinden mahrum kaldılar. (Allah Teâlâ da onları) bu (günahları) bu küfür ve isyanları (sebebiyle yakaladı) hepsini de helâk etti, hepsini de cezalandırdı. (Ve) Şüphe yok ki böyle kâfir kimseler hakkında (Allah’ın cezası çok şiddetlidir.) Bunlara cehennemde ebediyyen azap çektirecektir. Artık daha hayatta iken biraz düşünüp küfür ve isyana son vermeli değil midir? Cenâb-ı Hakkın azâbı inkarcılar hakkında daha dünyada iken de yüz gösterir.

12. Kâfir olanlara de ki: Yakında mağlûp olacaksınız ve cehenneme sevk olunacaksınızdır. O ne fena bir yataktır?

12. Bu âyeti kerime, müslümanların düşmanlarına galip geleceklerin! bildirmiş ve bu galibiyet tahakkuk etmiştir. Binaenaleyh bu bir Kur’ân mucizesidir. Müslümanlar hakkında müjdeyi, düşmanları hakkında da tehdidi içerir.

Şöyle ki: Rasûli Ekrem sallallahü aleyhi vesellem Bedir gazvesinde Kureyş müşriklerin! mağlûp ettikten sonra yehûd! taif eşini çağırmış, Kureyşe isâbet eden mağlûbiyet ve yenilginin Yahudilere de isabet edeceğini ihtar ederek onları İslâmiyete, itaate dâvet buyurmuştu. Onlar ise bencillikte bulunmuş, sen bizi Kureyş gibi harp etmesini bilmez, batacak bir kavim mi sanıyorsun?

Eğer bizimle savaşta bulunur isen karşında asıl kahraman insanları görürsün, demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nazil olmuştur.Yüce Meâli şöyledir: Habibim (kâfir olanlara) O Yahudilere (de ki) Siz de (yakında mağlûp olacaksınızdır.) kuvvetinize, çokluğunuza güvenmeyiniz, dünyada mağlûbiyetiniz yakında gerçekleşecektir.

(Ve) bununla kalmayacaksınızdır. (Cehenneme) de (sevk olunacaksınızdır.) Artık ona göre hareket ediniz. Gerçekten bu ilâhî tehdid Yahudiler hakkında tahakkuk etmiştir. Şöyle ki: Yahudilerden Kureyza oğulları öldürülmüştür, Nadir oğulları sürgün olunmuştur. Hayber fethedilip başkaları üzerine de cizye = vergi konulmuştur.

13. Şüphe yok ki sizin için iki grupta bir alâmet vardır. Bir grup Allah yolunda savaşıyordu, diğeri ise kâfir idi. Onları göz göre kendilerinin iki misli görüyorlardı… Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir. Şüphe yok ki bunda basiret sahipleri için bir ibret vardır.

13. Bu âyeti kerimede kendi kuvvetlerine güvenen düşmanlara bir tarihi örnek göstererek onları uyanmaya şöylece dâvet etmektedir. Ey mü’minler! Veya ey Yahudiler! (Şüphe yok ki, sizin için) Bedir savaşını yapmış olan (iki fırkada) iki cemiyete ait tarihi bir olay da (bir alâmet vardır.) Rasûli Ekrem’in beyanlarının doğruluğuna açık bir dalâlet vardır. Onlardan (bir fırka) İslâm cemaati (Allah yolunda savaşıyordu) şahsi bir menfaat, bir kırgınlık için değil, Allah’ın dinini yüceltmek için cihatta bulunuyordu.

(Diğeri ise kâfir idi) Arap müşriklerinden bulunuyor, şeytan yolunda cenk ediyorlardı. (Onları göz göre) İlk bakışta (kendilerinin iki misli görüyorlardı) Şöyle ki: Bu Bedir gazvesinde müslümanlar fırkasının sayısı üçyüz on üç idi, müşriklerin sayısı de bine yakın idi. Cenâb-ı Hak, o müşriklerin kalplerine korku ve hasiyet düşürmek için İslâm ordusunu o müşriklere kendi ordularının iki misli imiş gibi göstermiştir. Diğer bir yoruma göre de müslümanlar, o düşmanlarını kendikuvvetlerinin nihâyet iki misli kadar görüyorlardı, daha fazla görüp endişeye düşmüyorlardı.

Halbuki o düşmanlar, kendilerinden üç misli fazla idi. Diğer bir yoruma göre de müslümanlar, kendi kuvvetlerini düşman kuvvetlerinin iki misli görüyorlardı. Cenâb-ı Hak onlara düşmanlarını böyle az gösteriyordu. Ta ki müslümanlar, sakin bir şekilde, güçlü bir kalbe mazhar olarak düşman üzerine tam bir cesaretle atîlıversinler. Başka bir yoruma göre de Yahudiler, o savaşçı müşrikleri, müslümanların iki misli görmüşler, o müşriklerin galibiyetine kani olmuşlardı.

Halbuki, galibiyet o çoklukta değil, o bir ilâhî iradenin netîcesidir. Evet. (Allah Teâlâ ise dilediğini yardımıyla güçlendirir) Bu sayede nice az kuvvetler, çok kuvvetlere galip gelir. (Şüphe yok ki bunda) bu tarihi olayda böyle az bir cemaatin, büyük bir cemaate galip olmasında (basiret sâhipleri için) kalp gözleri açık, hakikatları görüp düşünmeye muktedir zatlar için (bir ibret vardır) artık bunu düşünüp uyanmalıdır.

Kendi kuvvetine güvenip hakkı kabulden kaçınmamalıdır. Yoksa ey Yahudiler! Sizler de öyle mağlûp olursunuz. Nitekim de olmuşlardır, İşte mucize olan Kur’an’ı Kerim’in meydana geleceğini haber verdiği şeyler bütün böyle meydana gelmiş ve gelecektir. Buna inanmışızdır…

14. İnsanlara, kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten, alâmetli atlardan, hayvanlardan, ekinlerden ileri gelen şehvetler sevgisi tezyin edilmiştir. Bu, dünya hayatının menfaatidir. Halbuki güzel dönüp gidilecek yer. Allah Teâlâ’nın katındadır.

14. Bu âyeti kerime, insanların fâni varlıklara bağlanarak âhiret saadetini temin edecek şeylere karşı kayıtsız kalmamalarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (İnsanlara) bir imtihan olmak üzere dünyevî şeylerden bir çoklan pek cazip bir halde bulunmuştur.

Bucümleden olarak onlara (kadınlardan, oğullardan, kantarlarca altın ve gümüşten alâmetli) güzel, nişanlı (atlardan) ve deve, sığır koyun gibi (hayvanlardan) tarlalarda, bahçelerde yetişen buğday, arpa, sebze, meyve gibi çeşitli (ekinlerden -İleri gelen- şehvetler sevgisi) bu gibi iştah kabartıcısı olan şeylerin muhabbeti, Allah tarafından bir hikmet gereği (tezyin edilmiştir.) insanlar bunlara karşı pek meyilli bulunurlar. Maamafih (bu) zikredilen şeyler (dünya hayatının menfaatidir) bunlar birer dünya metaıdır, bunların fa-ideleri geçicidir bunlara fazla düşkünlük göstermek uygun değildir. Asıl aranacak gaye bunlar değildir.

Birçok insanlar ise bütün bunlara düşkündürler. (Halbuki,) asıl (dönüp gidilecek) fazlaca muhabbet edilecek (yer Allah Teâlâ’nın katındadır) ki, o da cennettir. Orada ilâhî tecellilere mazhar olmaktır. İşte ebedî saadet buradadır. Evet! Dünyevî olan çoluk çocuk, servet ve varlık da meşru şekilde elde edildiği takdirde verilmiş değildir. Bunlar da birer ilâhi lütuftur. İnsanlar için dünyada yaşadıkça lâzım, fâideli şeylerdir.

Bunların haklarına riâyet edilirse, bunlar ile dinî, vatanî vazifeler ifa olunursa, bunlar da şayani şükran birer nîmettir. Maamafih bunlar ne de olsa fânidir, fâideleri sınırlıdır, geçicidir, İnsan bunlar ile yetinmemelidir, ebedî hayatını temin edecek şeyleri elde etmeye daha ziyade çalışmalıdır.

Yoksa dünyevî nimetler çok kere insanı gaflete, isyana sevkeder. Hele bunlar gayrı meşru sûrette elde edilirse veya şerre sarf olunursa sâhibi için birer felâket sebebi olur. Binaenaleyh insan uyanık olmalıdır. Fanî bir varlık uğrunda ebedî hayatını feda etmemelidir. Sonra pişmanlık fayda vermez. Butûn elvahi rengârengi dünya çeşmi ibrette. Dünyanın bütün rengarenk levhaları, ibret alan göz için Hayâlı mahzdır, bir tayfi zailden ibarettir. Sırf hayal ve yok olan bir hayaletten ibarettir.

§ Kanatir, kıntarın çoğuludur. Kıntâr ise yüz yirmi rıtldır. Her rıtl ise yüz otuz dirhemdir. Bir görüşe göre de bir kıntâr bin iki yüz okkadır. Diğer bir görüşe göre de yüz bin dinardır veya seksen bin miskaldır. Mukantara da, muhkem, birbiri üzerine yığılmış, toplanarak define haline getirilmiş mal demektir.

Ayeti kerimedeki (elkanatirul’ mukantara) dan maksat, biriktirilmiş olan çokca mallardır, insanlarda böyle mal biriktirmek için yaratılıştan aşın bir istek vardır. Nitekim: Bir hadisi şerifte:  Adem oğlu için iki dere dolusu altın olsa bunlar için bir üçüncüsünü de temenni eder. Adem oğlunun içerisini topraktan başkası dolduramaz buyurulmuştur.

Artık insan güzel bir dini terbiye bir ruhi temizliğe sâhip olmalıdır ki, böyle bir ihtirastan kurtulabilsin, elindeki meşru serveti de takdir ederek suistimâlden kaçınsın. Bunun şükrünü ifâ için muhtaç olanlara yardımdan da geri kalmasın, ve bu servetini ebedî selâmet ve saadeti temine bir vesîle kılsın. Başarı Cenab’ı Haktandır.

( = Malın en hayırlısı Allah yolunda harcanandır.)

15. De ki: Size onlardan daha hayırlısını haber vereyim mi? Takvâ sâhibi olanlar için Rablerinin yanında altlarından ırmaklar akar cennetler vardır. Orada ebedî olarak kalacaklardır. Ve kusurlardan tertemiz eşlervardır. Ve Allah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır. Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.

15. Bu mübârek âyetler, dünyevî varlıklardan daha üstün olan ebedî varlıkları, nîmetleri göstermekte ve bu ebedî varlıklara, nîmetlere nâil olacak zatların vasıflarını bildirmektedir. Bu sebeple de bütün insanlığı uyanmaya ve o zatlara uymayı teşvik buyurmaktadır. Şöyle ki: Ya Muhammed! Aleyhissalâtü vesselâm, kavmine (de ki, onlardan) o dünyevî iştah çekici olan şeylerden, çoluk çocuktan (daha hayırlısını haber vereyim mî!) o daha, hayırlı ve ebedî olan şeyler (takvâ sâhibi olanlar için) Allah Teâlâ’dan korkup dini vazîfelerini güzelce yerine getirenler için.

(Rablerinin yanında) âhiret âleminde ağaçlarının (altlarından ırmaklar akar cennetler) bağlar, bahçeler pek hoş, ebedî ikametgâhlar (vardır.) O takvâ sahipleri (orada) o cennetlerde (ebedî olarak) devamlı olarak (kalacaklardı Ve) o takvâ sâhipleri için orada (kusurlardan) hayz gibi ve diğer pis görülen şeylerden, arızalardan (tertemiz eşler vardır ve) bununla beraber hepsinin üstünde (Allah Teâlâ’nın büyük bir rızâsı vardır) işte en büyük saadet, bu ilâhi uzaya nâil olmaktır. (Ve Allah Teâlâ kullarını hakkıyle görücüdür.) Bütün kullarının yaptıklarını bilir, görür, ona göre mükâfat veya cezâ verir.

İşte takvâ sâhibi kullarının o güzel hallerini de bilir olduğu için onlar için cennetlerin! hazırlamış, ve onları en mukaddes bir gaye olan kendi ilâhî rızâsına mazhar buyurmuştur. Ne mutlu bu saadete nâil olanlara. Bir hadisi şerif şu mealdedir. Allah Teâlâ, âhirete cennet ehline hitâben buyuracaktır ki: Ey cennet ehli! Benden razı oldunuz mu? Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Biz senin itaatinde devamlıyız, saadet, yardım sendendir, hayır senin kudret elindedir. Biz nasıl razı olmayız, kimseye vermediğinnîmetleri bizlere verdin, Cenâb-ı Hak da buyuracak ki: Ondan, daha üstününü sizlere vereyim mi?

Onlar da diyecekler ki: Ey Rabbimiz! Ondan daha üstün hangi şey vardır? Hak Teâlâ hazretleri de tekrar buyuracak, yani kendilerine mukaddes katından ilham kılacaktır ki: Ben size rızamı helâl ve ihsan kıldım ki, artık bundan sonra sizlere ebediyen hışım ve gazapta bulunmayacağım. Ne muazzam bir müjde, ne sonsuz bir nîmet ve saadet! Cenab’ı Hak cümlemizi böyle bir ilâhî iltifata mazhar buyursun. Amin…

16. Onlar ki. Ey Rabbimiz! Biz muhakkak iman ettik, artık bizim için günahlarımızı bağışla ve bizleri o ateş azâbından koru, derler.

16. (Onlardır ki) o takvâ sâhibi zatlar veya Allah’ın muhterem kulları o kimselerdir ki (Ey Rabbimiz!) Sen âlimsîn, bilirsin ki, (bîz muhakkak İman ettik) senin birliğini, yaratıcılığını, bütün ilâhî hükümlerini tasdik ve tazimde bulunduk. (Artık bizim için) lutfet, insanlık icâbı işlediğimiz (günahlarımızı mağfiret buyur) onları af et ve gizle (ve bizleri o ateş azâbından) cehennemin o dayanılmaz ateşinden (koru) derler. Böyle dua ve niyazda bulunurlar. İşte mü’minlere lâyık olan da böyle ibâdet ve taatlarına güvenmeyip dâima Cenâbı Hak’kın af ve keremine sığınmaktır.

17. Onlar, sabır edicilerdir, sadıktırlar, ibâdetlere devam edenlerdir, infak edenlerdir, seher vakitlerinde de istiğfarda bulunanlardır.

17. (Onlar) yani o takvâ sâhibi zatlar (sabır edicilerdir.) Kendilerine gelen sıkıntılara tehammül edicidirler ve (sadıktırlar.) Sözleri, özleri doğrudur, gizli ve açık olarak sadakat sahibidirler. (İbadetlere devam edenlerdir) Kanıt, yani: İlâhî emirlere karşı itaatkârdırlar. (Infak edenlerdir) mallarından fakir ve zayıflara sadaka verir ve yardımda bulunurlar.(Seher vakitlerinde de istiğfarda) namazda, niyazda ilâhî affı istirhamda (bulunanlardır.) İşte takvâ sâhibi olan zatlar, bu seçkin vasıflara sahip bulunurlar. Ne güzel bir hayat tarzı!

§ Sabır: Acıya katlanmak, hoşa gitmeyen hallerde telâş göstermeyip sızlanmadan tahammül etmektir. Akıl ve şeriatın uygun görmediği hususlarda nefsi tutmak ve men ederek onları işlemekten kaçınmaktır. Günahlardan kaçınarak nefsin bu konudaki temayüllerine karşı direnmeye (sabır anil maaşi) denir. Gelen musibetlere, kederlere tahammül etmeye de (sabr alel’ mesaib) denilir ki karşıtı ce’zadır.

Maamafih sabır genel manalı bir kelimedir. Yerine göre şecaat, kanaat, sır saklama, gönül genişliği mânasında da kullanılır. Sabrın sonu zaferdir. Müdafaası mümkün, din ve ahlâka aykırı olan şeylere karşı tahammül etmek ise sabır değil, bir meskenettir. “Sensin eden imdat ile memnun zuefayı” “Dîl katre’i simab şud ey sabr gücai”

§ Seher: Fecrin doğuşundan biraz evvelki vakittir ki, güneş tekrar doğmaya, insanlık âlemine yeni bir hayati faaliyeti gelmeye yüz tutmuş olur. Bu, bir feyizli andır, temiz ruhların neşelenecekleri bir zamandır. Kalplere bir ilâhi zevk ve ferahlığın tesir edeceği ruhanî bir demdir. Binaenaleyh böyle bir zamanda gaflet uykusundan uyanarak namaz kılmak, zikir ve tesbihle bulunmak, Cenâb-ı Hakka kullukta bulunarak dua ve niyaza devam etmek ne güzide bir harekettir.

Nasıl, güzide olmasın ki, bu anda yapılan ibâdetlere, istiğfarlara Kur’an lisânı ile büyük bir kıymet veriliyor. Artık bu pek kıymetli bir zamanın feyizlerinden nasip almaya çalışmalı değil miyiz? “Ref’eder didar veçhinden nikahın vakti subh” “Anı seyreyler o kim bîdâr olur vakti seher”Sabah vakti, yüzünden peçesini kaldırır. Seher vaktinde uyanık olan kimse onu seyreder.

18. Allah Teâlâ, kendisinden başka bir ilâh bulunmadığına adâletle kaim olarak şahitlik etmiştir. Melekler de, İlim sâhipleri de şahitlikte bulunmuşlardır. O aziz, hakîmden başka asla bir ilâh yoktur.

18. Bu âyeti kerime, Hz. İsa gibi bazı zatlara ilahlık isnat edenleri reddetmekte, Allah’ın birliğinin en kuvvetli delillerle sabit ve tasdik edilmiş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Allah Teâlâ kendisinden başka bir ilâh) bir mabut, bir kâinatı yaratan (bulunmadığına adâletle kaim olarak) bütün evreni bir adâlet, bir intizam üzere yaratmış, her irâdesi ve takdiri birer hikmet ve menfaate dayanmış olarak (şâhitlik etmiştir) yâni Allah’ın birliğini dış alemde ve insanlardaki sonsuz yaratış delilleriyle ve indirmiş olduğu mucize âyetleriyle beyan ve isbat buyurmuştur. (Meleklerde) ikrar ve imân sûretiyle bu şahitlikle bulunmuşlardır.

(İlim sahipleri de) Cenab’ı Hakkın varlığını, birliğini, yaratıcılığını bilip bunu isbat için bir nice yaratma ile ilgili, şer’î deliller irad etmişlerdir. Bu İlim sahiplerinden maksat, ya bütün yüce peygamberlerdir, veya bütün mü’minlerin âlimleridir, veyahut muhacirler ile ensarı kiramdır.

Evet! Bütün bu yüce zatlar, Allah’ın birliğini bilip itirafta, şahadette bulunmuşlardır. Çünkü, açıktır ki: (O aziz, hakîmden) o kudret ve hikmet (başka) ibâdet ve itaate lâyık yaratıcılık ve mâbudluk sıfatına sâhip (asla bir ilâh yoktur.) Artık bu açıklık meydanda iken bunun tersi nasıl kabul edilebilir. Bir kısım mahlukata ilahlık isnat edilerek Cenâb-ı Hakkın insanlığa ihsan buyurmuş olduğu İslâm dinin yüce beyanlarına nasıl muhalefet edilebilir?

19. Şüphe yok ki: Allah katında din, İslâm’dan ibârettir. O kendilerine kitap verilmiş olanlarınihtilâfta bulunmaları ise kedilerine İlim geldikten sonra sırf aralarındaki hasetten dolayıdır. İmdi her kim Allah’ın âyetlerine küfür ederse, şüphe yok ki Allah Teâlâ hesabı süratli olandır.

19. Bu âyeti kerime de Cenab’ı Allah’ın birliğini söylemekle hakkaniyet üzere kurulmuş olan dinin, yalnız İslâm dininden ibaret olduğu şöylece bildirilmektedir. (Şüphe yok ki. Allah katında) makbul, rızayı ilâhîsine uygun olan (dîn, İslâm’dan ibârettir.) Peygamberler vâsıtasiyle bütün insanlığa tebliğ buyurulmuş olan din yolundan ve yüce şeriattan başka değildir.

(O kendilerine kitap verilmiş olanların) Yahudilerin, Hıristiyanların ve kendilerine kitap verilmiş olan daha evvelki kavimlerin (ihtilafta bulunmaları) bunlardan bâzıları, İslâm dininin hak olduğunu kabul ettilkeri halde bâzılarının bunu tamamen inkâr etmeleri, ve bazılarının Allah’ın birliği hususunda ihtilâfa düşüp teslis görüşünü benimsemeleri veya Hz. İsa’ya, Hz. Uzeyre Allah’ın oğlu demeleri, bâzıları risaleti Muhammediyyeyi kabul ettikleri halde bir kısmının da onu inkâra cüret göstermeleri (ise kendilerine İlim geldikten sonra) Allah Teâlâ’nın birliğine, yaratıcılığına dâir âyetler, mucizeler zuhura geldiği halde, ve son peygamberin peygamberlik ve risaleti isbatına muvaffak olduğu harikalar vasıtasıyla görüldüğü halde o ihtilâf o kavimlerin (aralarındaki sırf hasetten) kıskançlıktan, riyaset hırsından (dolayıdır.)

Bu ne kadar cahilce, ihtiraslıca bir hareket! (İmdi her kim Allah’ın âyetlerine küfrederse) onun birliğini, peygamberlerinin peygamberlik ve risâletini isbat eden âyetleri mucizeleri inkâr eylerse mutlaka lâyık olduğu cezalara yakında kavuşacaktır. Evet. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ hesabı suratlı olanlar) Onların muhasebelerini pek çabuk görerek kendilerine lâyık oldukları cezalara kavuşturacaktır. Artık kendileri düşünsünler!

§ İmân: Lûgatta bir şeye inanmaktır, bir kimseyi veya bir haberi tasdik etmektir, onun doğru olduğunu itiraf ta bulunmaktır. Şeriat dilinde ise peygamberlerin Allah tarafından tebliğ buyurmuş oldukları şeyleri kesin olarak tasdik eylemektir. Bu gibi hakikatlara kalben, vicdanen kat’î sûrette inanmak bir imandır. Bunları lisânen söyleyip itiraf etmek de ikrardır.

Bir kimsenin imânı, başkalarınca, ikrariyle anlaşılmış olur. İmân sâhibine “Mü’min” imân edilen şeye de “mü’nemün bih” denir, İmân zıddı “küfür” dür ki, bu da inkârdan ibarettir, İmân edilmesi lâzım gelen şeylerden herhangi birini inkâr etmek bir küfürdür. Meselâ: Cenâb-ı Allah’ın varlığını inkâr, küfür olduğu gibi onun peygamberlerinden, kitaplarından herhangi birini inkâr etmek de bir küfürdür.

Küfür lûgatte örtmek, gizlemek demektir. Mukaddesattan herhangi birini inkâr eden de onu örtmüş ve gizlemiş olacağından dolayı küfr ile vasıflanmış olur. Nitekim bir nîmetin kadrini bilmeyip örtbas etmeye de “küfranı nîmet” denir. Küfür sâhibine “kâfir” denilir. Birisini küfre nisbet etmeye de “tekfir” denir.

§ İslâm: Lûgatte ihlâs teslim olmak, baş eğmek mânâlarına gelir. Şeriat lisanında Yüce Peygamberlerin tebliğatını her şekliyle kabul edip beğenerek Cenâb-ı Hakka itaat ve inkiyat etmektir, İmân ile İslâm, lügat manaları İtîbariyle birbirinden ayrılırsa da şeriatına itibariyle birdirler. Her mü’min, müslimdir, ve her müslim, mü’mindir. Maamafih İslâm lâfzı din mânasına da gelir.

Nitekim şeriat, millet lâfızlar! da din mânasında kullanılmıştır. İslâm lâfzı, imânın alâmeti, meyvesi olan namaz oruç, hac gibi salih amellere de itlak olunur. İslâm lâfzı, bir de kalben tasdik etmeyip zahiren kabul etmek manasında da kullanılır. Kalben inkar ettiği halde lisânen “ben müslümânım” diyen bir şahsın İslâmiyeti gibiki, bu münâfıkça bir hareket olacağından Allah katına makbul olmadığı gibi şer’an da İslâm’dan sayılmaz.

§ Din: Allah Teâlâ tarafından konulmuş bir kanuni mübindir ki, insanlara Cenab’ı Hakkın varlığını, birliğini, azamet ve ulûhiyyetini bildirir, insanları yaradılışlarındaki gayeden haberdar eder. insanlara vazifelerini, hidâyet ve saadet yollarını gösterir. Akıl sahiplerine kendi güzel istekleriyle bizatihi hayır olan işlere sevk eyler. Bu ilâhî kanunu Yüce Peygamberler Allah tarafından vahiy yoluyla olarak ümmetlerine tebliğ buyurmuşlardır. İnsanlar tarafından din adına tertip ve tanzim edilmiş veya ilâhi bir dinin adına bir takım uydurma hükümleri kapsayan şeylere din denilmesi, kendi mensuplarına göredir.

Yoksa bunlar asla ilâhî dîni mahiyetine sâhip, insanlar için birer kurtuluş rehberi olmak meziyetini içerir değildirler. Din tabiri lûgat itîbariyle adet, siret, itaat, siyaset, rey, hüküm, cezâ mânâlarında da kullanılmıştır. Cenab’ı Hakkın bizlere ihsan buyurmuş olduğu ilâhî, hakîkî dîne, tevhid dini, denildiği gibi, İslâm dini de denir ve yalnız din, yalnız İslâm da denilir. Bu dini mübin, insanlığın İlk ve son dinidir.

Şöyle ki: insanlığın babası olan Hz. Âdem aleyhisselâm nail olduğu ilâhî vahyi sayesinde kendi evlât ve torunlarına bu tevhid dînini tebliğ etmişti. Ancak bir müddet sonra insanlar arasında cehâlet alâmetleri yüz göstermiş, gitgide bir takım batıl inançlar türemişti. Fakat vakit vakit peygamberler gönderilmiş, onlara semavî kitaplar verilmiş, onlar da ümmetlerini tevhid dinine, İslâm dinine davet etmiş, o peygamberlere bir takım zevat tabii olarak hidâyete ermiş, bir takım kimseler de şeytanlara uyarak din fikrinden mahrum kalmış, dalâlet içinde yaşayıp gitmişlerdir. Nihayet din ve İslâmiyet yıldızı sönmüş iken Cenab’ı Hak insanlığa en muazzam bir lûtuf, en nuranî bir rehber olmaküzere Muhammed, aleyhisselâtı vesselâm efendimizi son Peygamber olmak üzere bütün insanlık âlemine peygamber tayin buyurmuştur.

O eşsiz Peygamber ise Allah’ın yardımına mazhar olarak tevhid dînini fevkalâde bir azim ve gayretle neşre başlamış, evvelâ kendi muhitini aydınlatmaya çalışmış, muhitinin etrafında bulunan ve kendilerine ehli kitap deniler Yahudîler ile Hiristiyanları da bu dinî mübine davet ederek bu hususta nice harikalar, mucizeler göstermiştir. İşte bu. Yüce Peygamberimizin bütün beşeriyete tebliğ ettiği; bir ilâhî dîndir. bir tevhit dînidir, bir İslâm dînidir. Allah katında makbul olan dinde bu İslâm dininden başkası değildir.

İşte bu âyeti kerime de bunu anlatmaktadır. Bu, apaçık İslâm dinidir ki: Bütün insanlığı hitap edip onlara hidayet, saadet yollarını göstermektedir. Bütün insanlar âlemi bu dinî mübine muhtaçtırlar, insanların hakikatlardan haberdar olabilmesi için, Cenâb-ı Hakkın rızâsına muvafık fiil ve hareketlerde bulunabilmesi için bu dîni mübinden daha mukaddes bir rehber bulunamaz. Bu mukaddes din, haddızatında bütün insanlık için en mühim bir ihtiyacı ruhi ve manevî ki, bu ihtiyaç tatmin edilmedikçe insan için kalp temizliğine, vicdan rahatlığına ruh yüceliğine nailiyet imkânı bulunamaz.

Güzel ahlâkın esası, dayanışma ve muhabbet üzerine kurulma bir medeniyetin en birinci dayanağı bu dîni mübindir. Dinsiz bir milletin maddî varlığı geçicidir. Hakikat nazarında hiç bir kıymeti yoktur, sönmeğe mahkumdur. Binaenaleyh insanlar yalnız dünya varlığını, dünya zevkini bir gaye bilmemelidirler. Yanlış, uydurma düşüncelere tabi olmamalıdırlar. Kutsallığı güneşlerden daha parlak olan dîni İslâm’ın yüce gölgesine iltica etmelidirler ki osayede birer temiz ruha, güzel ictimâî birer terbiyeye, umum insanlık hakkında pek hayırlıca bir vicdana nail olabilsinler. İtisam eylemeyen habli metini şer’e

Evci balayı kemelâtâ suût eyleyemez.

Şeriatın sağlam ipine sarılmayan

Olgunlukların zirvesine yükselemez.

20. Artık seninle mücadelede bulunurlarsa de ki: Ben nefisimi Allah Teâlâ’ya teslim ettim, bana tabi olanlar da. Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile ümmîlere de deki: İslâmiyeti kabul ettiniz mi? Eğer İslâmiyeti kabul etmişler ise şüphesiz hidayete ermişlerdir Ve eğer kaçınırlarsa senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir. Allah Teâlâ ise kulları büsbütün görücüdür.

20. Bu âyeti kerime; İslâmiyeti kabul edenlerin hidayete erdiklerini, doğru olduğu delil ile ortaya çıkmış olan İslâm dinini kabul etmeyenler ile de tartışmaya hacet bulunmadığını, yalnız bu hakikatı tebliğ ile irşad vazifesinin yapılmış olacağını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Hz. Peygamber, Necran müşrikleri gibi inkârcıları İslâm dînine davet etmiş, bu dinin doğruluğunu, yüceliğini gösterir âyetleri, delilleri de getirmişti, buna rağmen yine küfürlerinde ısrar edip dururlarsa cezalarını bulacaklarını kendilerine ihtar buyuruyor. (Artık seninle) ey Rasûli Ekrem (mücadelede) din hakkında münakaşada (bulunurlarsa) onlara karşı tekrar münazaraya, deliller getirmeye hacet yok, onlara (de ki: Ben nefsimi Allah Teâlâ’ya teslim ettim.) Onun birliğini tasdik, onun ortak ve benzerden uzak olduğunu bilip onun tevhid dînini sizlere tebliğ ve o dinin hak olduğunu delil ile isbat eyledim, artık mücadeleye lüzum yok (bana tâbi olanlarda) o apaçık dîni kabul edip hakka nefislerini teslim eylemişlerdir.

(Ve kendilerine kitap verilmiş olanlar ile) ehli kitap denilen Yahudîler ve Hıristiyanlar ile(ümmîlere) Arap müşriklerine (de ki: İslâmiyeti kabul ettiniz mi?) Benim gibi nefsi hakka teslim ederek İslâm şerefine nail oldunuz mu? Sizleri İslâmiyeti kabul etmeye sevk edecek deliller gelmiştir. (Eğer) onlar (İslâmiyeti kabul etmişler) dalâletten kurtularak İslâm dairesine girmişler (ise şüphesiz hidayete ermişlerdir.) Nefislerine fâide sağlamış karanlıktan kurtularak aydınlığa kavuşmuş olurlar.

(Ve eğer) İslâmiyeti kabulden (kaçınırlarsa) Habibim!. Sana bir zarar vermiş olamazlar. Kendi nefislerine zulüm etmiş, kendilerini ebedî felâkete maruz bırakmış olurlar, (senin üzerine lâzım gelen ancak tebliğdir.) Dîni hükümleri bildirmektir, tavsiyedir, hidayet yolunu göstermektedir. Sen ise bu vazifeni yapmış bulunmaktasın. Onları fiilen hidayete kavuşturmak sana ait değildir.

(Allah Teâlâ ise kulları büsbütün görücüdür) Onların İman edip etmeyenlerin! bilir, her birisi hakkında ameline, itikadına göre mükâfat ve ceza verir. Binaenaleyh insanlar selâmet ve hidayete nail olmak isterlerse hakkı kabul etmelidirler. Kendilerine tebliğ ve tavsiye edilen faziletleri ve olgunluklar! Maalmemnuniye kabul etmekten kaçınmalıdır. Sonra kendi hayatlarına suikast etmiş olurlar. Hakka karşı bile bile muhalefette bulunanlar ile tartışma ve mücadele ise boşunadır.

21. O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ve peygamberleri haksız yere öldürürler ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler, artık onları elem verici bir azap ile müjdele!

21. Bu mübârek iki âyet, Peygamberlerin tebliğatını kabulden kaçınan inkârcıların üç türlü canice hallerini, ve onların maruz kalacakları felâketleri şöylece beyan buyurmaktadır: (O kimseler ki. Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Peygamberlerine vermiş olduğu kitapları, ve Yüce Allah’ın varlığına kudret ve azametine delâlet eden harikaları, mucizeleri(inkâr) ederler.

Bunlardan bir kısmını, hattâ birini inkâr dahi umumunu inkâr demektir. Meselâ: Kur’ân’ı Kerim bir ilâhî kitaptır, bir semavî mucizedir, buna dair geçmiş kitaplarda malûmat vardır. Artık Kur’an’ı Kerim’i inkâr eden bir kimse, veya bir kavim, bütün bu kitapları inkâr etmiş olur. (ve Peygamberleri haksız yere öldürürler) vaktile Yahudiler bir çok Peygamberleri öldürmüşlerdi, sonrakiler de buna razı bulunmuş ve hattâ ellerinden gelseydi son peygamber Hz. Muhammed’in de hayatına kastedeceklerdi. Binaenaleyh bu itibarla bunların hepsi de peygamberler katili sayılmaktadırlar.

(ve insanlardan adaletle emredenleri de öldürürler) Bir muhitin kalkınması, aydınlanması için içlerinden seçkin, dindar, bilgili bir zümrenin bulunmasına ihtiyaç vardır. Bu gibi zatların pek hayırlı olan öğütlerini, tavsiyelerini, iyiliği emretmelerini, kötülükten alıkoymalarını memnuniyetle telâkki etmek lâzımdır.

Fakat güzel bir terbiyeden, akıllıca bir düşünceden mahrum olanlar, veya şahsî, ganî bir menfaat peşinde koşanlar, bu gibi pek hayırlı, âmme hakkında pek faideli olan tavsiyeleri, emirleri, yasakları hoş görmezler bunların sahiplerinin hayatına kastederler. Nitekim vaktiyle Yahudîler, Peygamberleri müdafaa eden zatlardan yüz on iki kişiyi bir günde şehit etmişlerdi, (artık onları elim) pek feci, pek ağırtıcı (bir azap ile müjdele.) Onların görecekleri şey böyle bir azaptan başka değildir.

Bu azap ile sakındırma keyfiyeti, onlara karşı bir alay, bir küçümseme olmak üzere “müjde” diye beyan olunmuştur. Eshabı kiramdan Abdullah İbni Cerrah radıyallahu teâlâ anh – diyor ki: Ben Resulellahtan sordum ki; kıyamet gününde azabı en çok olan şahıs kimdir? Buyurdu ki: Bir Peygamberi veya iyiliği emr eden, kötülükten alıkoyan bir zatı öldüren kimsedir.

22. İşte onlar, amelleri dünyada da, âhirette de batıl olan kimselerdir. Ve onlar için yardımcılardan bir fert de yoktur.

22. (işte onlar) o âyetleri inkâr, peygamberleri ve iyiliği tavsiyede bulunanları öldürenler yok mu? İşte o caniler (amelleri) dünyada yapmış oldukları sadakaları, vücude getirdikleri maddî faideli şeyleri (dünyada da âhirette de batıl) kendileri için fâide teşkil etmekten uzak (olan kimselerdir) onlar ölünce bütün bunlardan mahrum kalacakları gibi, âhireti inkâr eden, Yüce Yaratıcının emirlerine muhalif oldukları için onun âhirette lûtfuna mazhar olmak şansını da daha dünyada iken elden çıkarmış bulunacaklardır.

Bu ne felâket! (ve onlar için) yarın âhiret âleminde (yardımcılardan bir fert de yoktur) öyle küfür ve isyan ile hayatı terk edenler hakkında hiç bir kimsenin yardım etmesine, şefâatte bulunmasına imkân bulunmamaktadır. Elbette öyle inkârcı, inatçı kimselerin âkibetleri böyle bir felâketten, mahrumiyetten başka değildir.

23. Görmedin mi kendilerine kitaptan bir nasip verilmiş olanları ki, aralarında hüküm etmesi için Allah’ın kitabına davet olunurlarda sonra onlardan bir zümre yüz çevirir. Ve onlar kaçınan kimselerdir.

23. Bu âyeti kerime, ellerindeki kitapların bile ahkamına muhalefet eden yanlış ümitlere düşen, hakikatı kabul etmeyen kimselerin maruz kalacakları uhrevî mesuliyetlere bir uyanma, vesilesi olmak üzere işaret buyurmaktadır.

Şöyle ki: Habibim! (görmedin mi?) ne şaşılacak hâl (kendilerine kitaptan) Tevrattan (bir nasip) bir bilgi ilimler ve hükümlere dair ve bilhassa son peygamberin vasıflarına ait malûmat (verilmiş olanları ki, aralarında hükmetmesi) hakem mevkiinde bulunması, âhir zaman Peygamberinin vasıflarını kendilerine göstermesi (için Allah’ın kitabına) Tevrata müracaata (davet olunurlar da) bu müracaattan (sonra onlardan bir zümre yüz çevirir.) Tevratın o beyanlarına iltifat etmez, (ve onlar) o zümre veya onların mensub oldukları kavim, zaten Hakkı kabulden(kaçınan) batıl üzerine israr eden (kimselerdir) artık onlardan ne beklersin?

24. Bu da onların “bize ateş sayılı günlerden başka asla dokunmayacaktır” demelerinden meydana gelmektedir. Ve onları dinlerinden iftira ettikleri şeyler aldatmıştır.

24. (Bu da) böyle Hakkı kabulden yüz çevirmeleri de (onların bize) yaptığımız günahlardan dolayı (ateş) cehennem azabı (sayılı günlerden) yanî: Sığır buzağısına tapmış olduğumuz günler miktarından (başka asla dokunmayacaktır demelerinden ileri gelmektedir.) Bu cahilce bir kanaattir. (ve onları dinlerinde) kendileri uydurup (iftira ettikleri şeyler) Meselâ: Buzağı mes’elesi, Peygamber olan babalarının kendilerine şefaat edecekleri ve saire gibi kuruntular (aldatmıştır) böyle ümide düşürmüştür.

25. Onları o vukuunda şüphe olmayan gün için topladığımız ve her şahısa kazanmış olduğu şey ödenecek olan zaman onların hâli ne olacaktır. Ve zulüm olunmuş olmayacaklardır.

25. Ne beyhude ümit! Bu nasıl olabilir? (onları) o İslâm dînini kabul etmeyen inkarcılar! (o vukuunda şüphe olmayan) meydana geleceği nice delilerle sabit bulunan (gün için) o kıyamet vakti, o mükâfat ve mücazat zamanı için (topladığımız ve her şahsa) dünyada iken (kazanmış olduğu şey) bütün amellerinin cezası, karşılığı (ödenecek olan zaman -onların hâli- ne olacaktır,) ne kadar acayip! Onlar hiç düşünmezler mi?

Öyle iddiaları gibi geçici bir azap ile kurtulacaklarını nasıl iddia edebiliyorlar? Özellikle küfrün cezası ebedidir. Bunu bilmeler! icabetmez mi? (onlar) bütün insanlar (zulüm olunmazlar) herkese istihkakına göre muamele yapılır. Bir kimsenin haksız yere azabı arttırılmaz, sevabı da eksiltilmez, İlâhî Adalet buna müsait değildir.

§ Bu mübârek âyetlerin nüzul sebebi hakkında şöyle rivayetler vardır:

1 – Rasûli Ekrem, sallâllahû aleyhi ve sellem efendimizin mübârek vasıfları Tevratta anlatılmıştır. Yahudilerin âlimleri bunu biliyorlardı. Bu hususa dair Tevrata müracaat etmeleri kendilerine emir olunmuştu. Onlar ise bile bile inkâra devap edip bu müracaattan kaçınmışlardı. İşte bu âyetler bunu bildirmektedir.

2 – Fahri kâinat hazretleri. Yahudilerin dershanelerine teşrif etmiş, onları İslâm’a davet buyurmuş; onlar da: Sen hangi din üzeresin? Diye sormuşlar, Rasûli Ekrem de: Ben İbrahim aleyhisselâmın dini üzereyim, yâni: Benim dinim de onun dinidir, bütün ilâhî dinler esasen bir olup, müslümanlıktan ibarettir, diye buyurmuş. Onlar ise: Hayır. İbrahim aleyhisselâm Yahudîdir, demişler.

Peygamber efendimiz de buyurmuş ki, öyle ise Tevrat’i getirin bakalım, yâni buna dair tevratta ne vardır ki, ona dayanarak böyle iddia ediyorsunuz? Onlar ise bundan kaçınmışlar, Tevratta iddialarını isbat edecek bir şey bulunmadığını bildikleri için tevrata müracaat edememişlerdir. İşte bu âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuştur.

3 – Yahudîlerden şerefli bir aileye mensup bir erkek ile bir kadın zinada bulunmuşlardı. Tevratın hükmüne göre recmedilmeleri, yâni taşlanarak öldürülmeleri icab ediyordu. Bundan kurtulmak ümidi ile Rasûli Ekrem efendimize müracaat ettiler, o da bunların recmedilmelerine hükmetti fakat onlar buna razı olmadılar, böyle bir hükmü inkâr ettiler, peygamber efendimiz emr etti, haydi Tevrat’ı getiriniz, oradaki hüküm de böyledir, diye buyurdu. Tevrat’ı getirdiler, Yahudîlerden Abdullah İbni Surya, Tevrat’ı okumaya başladı, recim âyeti gelince üzerine elini koyup onu okumadan geçti.

Orada bulunan Abdullah ibnî Selâm, bu keyfiyeti haber verince Abdullah elini çekti, recim âyeti görüldü. Rasûli Ekrem’in emriyle o iki şahıs recmedildi, Yahudîler isebundan çok kızdılar, Tevrat’ta da mevcut olan bu hükmü bildikleri halde bundan kaçınmışlardı bunun hükmüne rıza göstermemişlerdi. İşte bu âyetler bunun üzerine indirilerek şeref verilmiştir. Maamafih bu âyetlerin hükmü, bu gibi hakikatları gizleyen ve inkâr edenlerin hepsine de şamildir.

26. De ki: Ey mülkün sâhibi olan Allah’ım! Sen mülkü dilediğine verirsin ve mülkü dilediğinden çeker alırsın ve dilediğini aziz edersin, dilediğini de zelil kılarsın. Hayır senin kudret elindedir. Şüphe yok ki, sen her şeye fazlasıyla kadirsin.

26. Bu iki âyeti kerime gösteriyor ki; Bütün kâinatta hakikaten hakim olan, ve tasarruf eden zat, Cenab’ı Haktan başka değildir. Bütün kâinatta meydana gelen değişikliklerin varlığı, bu ilâhî hakimiyetin birer parlak açık delilidir. Binaenaleyh, İslâmiyetin galibiyetine, bir çok yerlere yayılacağına dâir olan Hz. Peygamber’in beyanlarının imkânı da, tahakkuk edeceği de böyle hârikaları vücude getirmekte olan kerem sâhibi yaratıcının irâde ve kudret bakımından asla uzak görülemez, nitekim tahakkuk da etmiştir. İşte buyuruluyor ki: Yüce Resûlüm! Senin gelecekte nice muvaffakiyetlere nail olacağını uzak görenler varsın öyle görsünler!

Sen (de ki. Ey Allah’ım! Ey mülkün sâhibi! Sen mülkü) malı, makamı, maddî ve manevi işlerde tasarrufu (dilediğine verirsin) buna kimse mâni olamaz. (Ve mülkü dilediğinden) irade buyurmuş olduğun şahıstan veya kavimden (çeker alırsın) buna da kimse engel olamaz. (Ve dilediğini aziz edersin) dilediğin kulunu dünyada da âhirette de yardım ve başarıya ulaştırarak kadrini yükseltirsin. (Dilediğini de zelîl kılarsın) nimetten, devletten mahrum bırakırsın, Hiç bir kimse bizzat bir şeye sahip değildir.

Veren de alan da ancak Allah Teâlâ’dır. Ya Rabbi! (hayır senin kudret elindedir.) Bütün hayır, bütün izzet ve şerefsenin irade ve kudretine bağlıdır. Artık hiçbir kimse nail olduğu bir nimetten, bir devletten dolayı mağrur olarak nîmete karşı nankörlükte bulunmamalıdır. Bunu Cenab’ı Hakkın bir lütuf ve keremi bilip karşılığında şükrünü ifaya çalışmalıdır. (Şüphe yok ki, sen) ey Yüce mabud, ey Yüce Yaratıcı (herşeye fazlasıyla kâdirsin) senin kudretin sonsuzdur. Mülkünde dilediğin gibi tasarruf buyurursun.

27. Geceyi gündüz içine tıkarsın, gündüzü de gece içine tıkarsın ve diriyi ölüden çıkarırsın, ölüyü de diriden çıkarırsın ve dilediğine hesapsız olarak rızık verirsin.

27. Ey hikmet sâhibi Yüce Yaratıcı! Sen (geceyi gündüz içine tıkarsın) geceleri kısaltır, gündüzleri uzatırsın (gündüzü de gece içine tıkarsın) vakit vakit zamanlarda değişiklikler vücude getirirsin. Gâh gündüzler uzanır ve gâh geceler uzanır, bütün bu tabiat olayları, birer hikmete dayanarak ilâhî irade yönünde cereyan eder durur.

(Ve) Ey Rabbim! Sen (diriyi ölüden çıkarırsın) hayat sahiplerini maddelerden, nutfelerden vücude getirirsin, bir katreden bir hayvan, bir yumurtadan bir piliç meydana çıkarıverirsin, bunun aksine (ölüyü de diriden çıkarırsın) hayvanlardan nutfeleri: Yumurtaları, hayata hizmet eden sütleri vücude getirir verirsin. Mânevî bakımdan da cahillerden alîmleri, kâfirlerden müslümanları ve bunun .aksine alimlerden cahilleri, müslümanlardan da kâfirleri yaratırsın. Nitekim Azerin sülbünden İbrahim Aleyhisselâm, Nuh aleyhisselâm’ın sülbünden de Kenan vücude getirilmiştir. Bütün bunlar birer hikmet gereğidir.

Binaenaleyh kötülüğü yaratan da Cenâb-ı Haktır. Fakat ona rızâsı yoktur. Kullar, kendi sahip oldukları kabiliyetlerini suistimal ederek irade ve seçimlerin! şer tarafına yöneltirlerse Cenâb-ı Hak da onların bu haleti ruhiyelerine, bu şahsî arzularına binaen şerri vücude getirir. Bu bir hikmet gereğidir. Teklifin ve mükellefiyyetkanununun bir neticesidir. Yoksa Cenab’ı Hak, daima kullarına hayırlı şeyleri emreder.

Ey Rabbim! Sana şükür ederiz, sen merhametlilerin en merhametlisisin (ve dilediğine hesapsız olarak) lütuf hazinelerinden meşakkatsiz olarak rızık verirsin maddî ve mânevî nice nîmetlere nail kılarsın. Artık Peygamber efendimizi de birçok galibiyetlere muzafferiyetlere fetihlere mazhar buyuracağını kim uzak görebilir? Nitekim bu sonsuz nîmetler, Hz. Peygamber hakkında tecelli etmiştir.

§ Bu âyetlerin nüzul sebebi hakkında deniliyor ki: Rasûli Ekrem hazretleri, Hendek savaşı sırasında Medine-i Münevvere’yi müdafaa için bir hendek kazılmasına lüzum görmüştü. Bu sırada bazı mucizeler vücude gelmişti. Bu cümleden olarak az bir yemek ile bir çok mücahitler dövüyorlardı. Bu esnada hendek kazılırken içinden bir büyük kaya çıktı, bunu külünkler kıramıyordu. Rasûli Ekrem efendimiz külüngü mübârek eline aldı, bismillâh diyerek bir kere vurdu, o kayanın üçte biri kırıldı.

Hemen: Allahu ekber! Bana Şam’ın anahtarları verildi, vallahi Şam’ın kırmızı köşklerini görüyorum diye buyurdu. Sonra bismillâh diyerek o kaya bir külünk daha vurdu, onun üçte biri de kırıldı. Hz. Peygamber: Allahu ekber. Faris ikliminin anahtarları bana verildi, vallahi ben şimdi Medain şehrinin beyaz köşklerini görüyorum diye buyurdu. Üçüncü bir defa daha bismillâh diyerek o kayaya külünk ile vurdu, kayanın tamamı parçalanmış oldu. Bu kere de Allahu ekber! Bana Yemenin anahtarları verildi, Vallahi ben şimdi San’anın kapılarını görüyorum” diye buyurdu. Ümmetinin oralara hakim olacağını eshabı kiramına müjdeledi.

Bunu duyan bir takım münafıklar, bakınız, müslümalar kendilerini bir avuç Mekke müşriklerinden müdafaa için hendek kazmaya mecbur oluyorlarken buna rağmen nice büyük yerlere hakim olacaklarını ümit ediyorlar, diye söylenip durmuşlardı. İşte bu gibi cahilleri ikazve Yüce peygamberimizi tasdik ve teselli etmek bu mübârek âyetler nazil olmuş, filhakika biraz sonra da o büyük fetihler vücude gelmiştir. Artık öyle İslâmiyetin yüceliğini takdir etmeyen, müslümanların yükselmesine muvaffakiyetini arzu eylemeyen, din düşmalarına karşı uyanık bulunmak, onların dostluğuna aldanmamak lâzımdır. İşte hikmet dolu Kur’an’ı Kerim, bizleri bu hususta da ikaz buyurmaktadır.

§ Mülk: Kudret, tasarruf, kendisinde istenildiği gibi tasarruf olunacak şey demektir. Meselâ: Bir insanın kazandığı bir para kendisinin bir mülküdür. Bunu dilediği gibi sarfedebilir. Maamafih mülk maddî olduğu gibi mânevî de olabilir. Meselâ: Servet, makam, vücut sıhhati, güzellik, birer maddî mülk demektir. Akıl, zekâ, güzel ahlâk, ilim ve irfan da birer mânevî mülktür. Bütün bunları bizlere ihsan eden Cenab’ı Haktır.

§ Hayır, iyilik, herkesin muhabbet ve rağbet ettiği faideli şey Allah rızâsını kazanmaya vesile olan güzel ameller demektir. Hayır iki kısımdır. Biri mutlak hayır ki, her durumda ve herkesçe istenilir. Cennet gibi. Diğeri de mukayyet hayırdır ki, bazı kimseler hakkında hayır olduğu halde diğer kimseler hakkında şer olur. Servet gibi, bunun içindir ki, Kur’an’ı Kerim’de mal, hem hayır hem de şer olmak üzere nitelenmiştir.

Diğer bir itibar ile hayır şöylece iki kısımdır: Biri mutlak hayırdır ki bu haddızatında iyi, faydalı olan şeydir. Servet, güzel geçim gibi. Diğeri de ahlâkî hayırdır ki, bu da ahlâkî kanununun teklif ve tasvib ettiği şeydir. Sırf bir ahlâkî vazife olmak üzere istikamet dairesinde hareket gibi. Mutlak Hayır ile ahlâkî hayır bazen birleşir, bazen de birleşmez. Meselâ: Allah Rızası için fakirlere yardımda her iki hayır mevcuttur. Gösteriş için yapılan biryardımda ise yalnız mutlak hayır vardır, ahlâkî hayır yoktur. Hayrın karşıtı şerdir.

§ Şer: Yaramazlık, kötülük, fenalık, hayra zıt, insan tabiatına uygun olmayan şey demektir. Şerri çok olan şahısa “şerir” denir. Çoğulu “eşirradır” şerefini, maddî ve manevî varlığını muhafaza etmek isteyen bir kimse için, şerir olan kimselerden kaçınmak en birinci bir vazifedir. En tehlikeli şerir ise insanların güzel ahlâkına, güzel diyanet ve hareketine engel olmak isteyen herhangi bir şahıstır.

28. Mü’minler, mü’mînlerden başka kâfirleri dostlar edînmesinler. Her kim onu edinirse Allah Teâlâ’dan yardıma kavuşma ilgisi kalmamış olur. Meğer ki, onlardan bir korunma için çekinecek olasınız. Allah Teâlâ ise sizi zatı uluhiyyeti hakkında sakındırır. Ve nihayet gidişi de Allah Teâlâ’yadır.

28. Bu âyeti kerime, müminleri yalnız Allah Teâlâya teslime ve ona güvenmeye davet ediyor, ilâhî dîni inkâr edenleri samimî bir şekilde dost tutmanın da mahzurlarına işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: (mü’minler) samimî şekilde İslâm dîni ile şereflenenler, kendileri gibi (mü’minlerden başka) olan (kâfirleri) Allah Teâlâ ile ve onun resulünü inkâr eden kimseleri (dostlar edînmesinler.)

Onları aralarında akrabalıktan veya cahiliyye devrindeki münasebetlerinden dolayı birer sadık dost kabul eylemesinler, onlara ciddî şekilde dost olmak tehlikesine düşmesinler. (Her kim onu edinirse) öyle İslâmiyeti inkâr eden, ilâhî gazaba mâruz, ilâhî muhabbetten mahrum kimseleri kendisine birer sadık dost tanıyarak onlara bir dostça bir bağlılıkta bulunursa (Allah Teâlâ’dan) dostluk ve (yardımı kazanma) gibi bir (ilgisi kalmamış olur) Allah Teâlâ’nın düşmanlarıyle, onun kutsî varlığını, mukaddes dinini inkâr eden kimselerle dostlukta bulunan bir şahıs, artık Cenâb-ı Hakkın dostluğuna, yardımına lâik olabilir mi?

Bir kimse ezelî dostunun haksızolan düşmanlarına dost olursa artık o ezelî dostu ile ciddî şekilde alâkası kalabilir mi? (Meğer ki) Ey mü’minler! (onlardan) o kâfirlerden (bir korunma için çekinecek olasınız) yâni: Onların düşmanlıklarından, birer zarar vermelerinden korunmak için dostluk göstermek müstesna, o zaman onlarla zahiren dostane bir vaziyette bulunabilirsiniz. Elverir ki, böyle bir hareket, başka müslümanların zararına olmasın, hakiki bir menfaatin zayi olmasını sebebiyet vermesin. Böyle zahirî bir dostluk ise kâfirlerin galebesi zamanına aittir. Veya onların ülkesinde bulunmak takdirindedir.

İslâmiyetin galibiyeti zamanında ise böyle bir harekete lüzum yoktur. Maamafih İslâmiyet, daima umum insanlık hakkında hayırlı hareketi emir ettiği için gayri müslimler hakkında da müslümanlar icabeden iyilikten geri durmazlar, onlara da sadaka verebilirler, onların da haklarına riayet ederler, dinî âyinlerinin icrasına mâni olmazlar. Onlar itaatkâr bulundukça onları himayeden çekinmezler. Hattâ onların haklarında en büyük hayır isteyen olmak üzere onların da hakikî bir dinden müstefit olmalarını vicdanen arzuda bulunurlar.

Ve görülen bir lüzuma binaen müslümanlar, gayrı müslimler ile zahiren bir münasebet kurarlar, sözleşmeler yaparlar, siyasi münasebetler vücude getirirler, diğer gayri müslimlere karşı müttefik olarak bir cephe alabilirler. Elverir ki, hareketleri İslâm ruhunu incitmesin. Fakat herhangi mü’min görülen bir şahıs, kendi dinini inkâr eden kendi varlığına saldıran bir din düşmanına samimî şekilde muhabbet gösterir, onun hareket tarzını doğru görür, takdir ederse elbette hak dîn ile alâkası kalmamış, mü’minlere karşı münafıkça bir durumda bulunmuş olur. Artık onun Allah dostluğundan, ilâhî yardımdan alâkası kesilmiş olmaz mı?

Velhasıl: Kat’î lüzum görülmedikçe yabancılarile samimî şekilde dostça bir tarz almamalıdır. Ancak yabancı ülkesinde bulunan bir mü’min İslâmiyetin aleyhinde olmamak üzere kendisini korumak için onlara karşı dostluk gösterir bir vaziyet alabilir. Nitekim: ( Onlar yurdunda olduğun müddetçe onlarla iyi geçin.) denilmiştir. Yâni onlara dost görün, onların yurdunda bulundukça. Fakat şunu da unutmamalı: “Var iken elde müdara cengü gavgadır abes” “Düşmen bed tıynete amma müdaradın abes” Elde dost görünme varken cenk ve kavga abestir. Fakat kötü yaratılışlı düşmana dost görünmek abestir. Şunu da düşünmelidir ki: Dünya hayatı ne de olsa fânidir. Dünya nimetleri yok olmaya maruzdur, asıl ebedî kalacak olan şey, uhrevî nîmetlerdir.

O âlemde Cenab’ı Hakkın lûtf ve ihsânına nailiyettir. Binaenaleyh her dindar olan zat, bunu düşünmelidir. Adî bir menfaat için din düşmanlarına dostluktan sakınmalıdır. Çünkü Cenab’ı Hak buyuruyor ki: (Allah Teâlâ ise sizi zatı ulûhiyet! hakkında sakındırır.) Öyle dinsizlere dostluk takdirinde elim bir azaba giriftar olacağınızı haber veriyor. (Ve nihayet gidiş te Allah Teâlâ’yadır) o Yüce Yaratıcının mânevî huzurunadır. Onun kıyamet günündeki mahkeme’i kübrasınadır. Artık onun kutsal hükümlerine muhalefetle kendimizi cezaya hedef kılmış olmayalım. Ne büyük bir ilâhî tehdit!

§ Bu âyeti kerimenin nuzul sebebi hakkında çeştili rivayetler vardır. Özet olarak deniliyor ki: Yahudîler bir kere müslümanlardan bir cemaatin yanına sokulmuşlar, onları İslâmiyetten uzaklaştırmak istemişler. Eshabı kiramdan birkaç zat ise o müslümanlaranasihat vermişler, ve o Yahudîlerden kaçının, sizleri dininiz hakkında fitneye düşürmesinler demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur ki, hükmü daimîdir, İslâmiyet aleyhindeki bütün ceryanlardan kaçınmamızı bize telkin etmektedir. Diğer bir rivayete göre de Hatip İbni Beltia gibi bazı kimseler, Mekke kâfirlerine karşı sevgi izhar ediyorlardı.

Cenâb-ı Hak ise bu âyeti kerimesiyle onlara bunu yasaklamış oldu. Üçüncü bir rivayete göre de münafıklardan Abdullah ibni Übey ve arkadaşları, Yahudîler ile müşriklere karşı dostlukta bulunuyorlardı, müslümanlara ait şeyleri onlara haber veriyorlardı. O gayri müslimlerin Resûlüllaha karşı muzaffer olacaklarını ümit ederek bu casusluk alçaklığında bulunmuş oluyorlardı. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Bütün müslümanlar için bir uyanış dersidir. Tâ ki dostlarını, düşmanlarını bilsinler, ona göre hareketlerini tanzim etsinler.

“Mizana vur görüştüğün ahbabı elhazer!”

“Rehber tasavvur eylediğin rehben olmasın”

Görüştüğün dostları teraziye vur, sakın!

Rehberdir diye düşündüğün kimse yol kesen olmasın!

29. De ki: Göğüslerinizde olan şeyi gizleseniz de, açıklasanız da onu Allah Teâlâ bilir. Ve göklerdekini de, yerlerdekini de bilir. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir.

29. Bu iki âyeti kerime, insanlığı güzel amellere teşvik ve ilâhî azabı getirecek, hareketlerden sakındırmaktadır. Şöyle ki: Habibim! Onlara hitaben (De ki) siz (göğüslerinizde) kalplerinizde (olan şeyi) akidelerinizi, arzularınızı, kâfirlere olan dostluğunuzu (gizleseniz de, açıklasanız da) Cenâb-ı Hakka karşı eşittir.

(Onu Allah Teâlâ bilir) ona göre hakkınızda mükâfat ve ceza verir. (Ve) Allah Teâlâ yalnız bunları değil,bütün (göklerdekini de, yerdekini de bilir) onun ilmi dairesinden hiç bir şey hariç değildir. Binaenaleyh kâfirlere meyil ve muhabbetiniz var mı, yok mu onu da bilir, ona göre hakkınızda muamele yapar. (Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir) artık sizin hakkınızda da lâzım gelen taltif veya tazibi yapmaya kudreti ilâhiyyesi fazlasıyla kâfidir. Artık ona göre düşününüz!.