AL-İ İMRAN SURESİ

180. Allah Teâlâ’nın kendilerine lütfundan olarak verdiği şeyde cimrilik edenler bunun kendileri için bir hayır olduğunu sanmasınlar. Hayır.. Bu onlar için bir şerdir. O cimrilik ettikleri şey kıyamet gününde boyunlarına dolanacaktır. Ve göklerin ve yerin mirası Allah Teâlâ içindir. Ve Hak Teâlâ yaptığınız her şeyden tamamiyle haberdardır.

180. Bu âyeti kerime, hak yolundaki cihadların canı feda etmek sureti ile olacağı gibi malları feda etmek suretiyle de olabileceğini gösteriyor, bu uğurdaki cimriliğin pek zararlı neticesini de tasvir buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Düşününüz. (Allah Teâlâ’nın kendilerine) sırf bir kerem ve (lütfundan olarak verdiği şeyde) malda, servette, kudrette (cimrilik edenler) bunlarda cimrilik gösterenler, pek yanlış bir harekette bulunmuş olurlar. (Bunun) bu cimriliğin (kendileri için bir hayır) bir fâide, bir tasarruf (olduğunu sanmasınlar.)

Bunda öyle bir hayır yoktur. (Hayır) o öyle bir hayır değildir, belki (bu) cimrilik (onlar için bir şerdir) onların uhrevî sorumluluğunu gerektirmektedir. Evet… (o cimrilik ettikleri şey) mal ve servet vesaire (kıyamet gününde) yılan gibi bir suret alarak o cimrilik göstermiş olanların (boyunlarına dolanacaktır.) Onlar gelecekte böyle bir acıklı durumla karşı karşıyakalacaklardır.

Artık insan nasıl olur da geçici olan dünya varlığına o kadar sarılır? İnsanın kendisi de, çoluk çocuğu da bütün servet ve zenginliği de yok olmaya mahkumdur. (Ve göklerin ve yerin mirası) da (Allah Teâlâ içindir.) Evet… Bütün varlıklar yok olacak, Cenâb-ı Hak’tan başka bir malik ve sahip kalmayacaktır. (Ve Hak Teâlâ yaptığınız her şeyden) üzerinize düşen vazifeleri, görevleri yapıp yapmadığınızdan (tamamiyle haberdardır). Artık ona göre hakkınızda mükâfat ve cezada bulunacaktır.

O halde insan; nasıl olur da cimrilik göstererek hak yolunda geçici bir malını harcamaz da kendisini cezaya uğratmış olur. Bu ne cahilce bir hareket!.

§ Bu âyeti kerimedeki buhlden = cimrilikten murat, âlimlerin çoğuna göre vâcib olan malî bir vazifeyi yerine getirmekten kaçınmaktır. Meselâ: Bir insanın kendisini ve nafaka vermesi gereken kimseleri idare için kudreti dahilinde olan malını harcaması bir vazifedir.

Açlıktan ölmek tehlikesiyle karşı karşıya kalmış bir şahsın imdadına koşup onu o tehlikeden kurtarmak bir vazifedir. Vatının, İslâm milletini müdafaa için lâzım gelen mâli yardımlaşmada bulunmak da bir vazifedir. İşte bu gibi malî vazifeleri, yapmaya güçleri yettiği halde yerine getirmekten kaçınanlar, uhrevî cezalara adaydırlar. Sadaka kabilinden olan yardımlar ise sevaba vesiledirler. Fakat böyle bir cezayı gerektirici nitelikte değildirler.

181. Andolsun ki Allah Teâlâ, “şüphe yok Allah fakirdir, bizler ise zenginleriz” diyenlerin sözünü işitmiştir. Elbette o dediklerini ve Peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacağız. Ve o yangın azabını tadınız diyeceğiz.

181. Bu mübârek âyetler de Allah yolunda mallarını infaktan kaçınan ve bu husustaki dinî emirler ile alay eden cahillerin kolu akibetlerini şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki) yaniYüce Zatıma yemin ederim ki (Allah Teâlâ) dinî emirleri inkâr edip alay yoluyla (şüphe yok Allah fakirdir) bizden borç istiyor, (bizler ise zenginleriz) çünki Allah’a borç vereceğiz, diyenlerin bu (sözünü işitmiştir) onların bu edepsizce lâkırdılarını duyup bilmektedir.

(Elbette o dediklerini) Cenab’ı Hak’ka hâşâ fakirlik isnat etmelerini (ve) Yahya, Zekeriya gibi mübârek (peygamberleri haksız yere öldürdüklerini yazacağız). Bunları hafaza melekleri vasitasiyle onların amel defterlerinde tesbit ettireceğiz. (Ve) onlara o melekler vasıtasiyle (o yangın azabını) o yakıcı cehennem ateşini (tadınız diyeceğiz).

182. Bu, sizin ellerinizin takdim ettiği şey sebebiyledir. Ve şüphe yok ki. Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir.

182. (Bu) azab (sizin ellerinizin takdim ettiği şey) alay, iftira ve peygamberleri öldürmek gibi cinayetler (sebebiyledir) böyle acıklı bir azaba uğramanız, kendi nefislerinizin kötü hareketlerinin cezasıdır. (Ve Şüphe yok ki Allah Teâlâ kullarına zulmedici değildir) ki, onlara zulm yoluyla böyle bir ceza versin. Belki bu cezalar onların günahları yüzündendir. Nitekim

denilmiştir. Evet… Herkes kendi ameline göre ceza görür. Artık bunu bilmeli, cezayı gerektiren hareketlerden kaçınmalıdır.

§ Bu âyeti kerime de “nefs” yerine “yed” zikredilmiştir. Çünkî insanların en çok amelleri eleri vasıtasiyle yapılageldiği için nefis “yed” ile ifade edilmiştir.

§ Zallâm: Çok zulmeden demektir. Cenab’ı Hak bütün zulümlerden uzaktır. Ancak “kullar” mânasına bir çoğu! lâfzı olan “Abîd” karşılığı zikredildiği için böyle mubalâğayı, ve çokluğu ifade eden bir tabir seçilmiştir. Maamanlı zulüm şahsi bir fayda, bir intikam maksadiyle yapılır. O halde fazla zulüm, zulüm yapan içinfazla fâide temin etmiş gibi olur. Artık zallâm olmayan, yani şahsı için fazal fâide maksadiyle zulüm yapmayan zâlim de olmamış bulunur. Çünkî fazla faideyi terketen az bir menfaati daha kolay terkeyler.

Bizde zallâm gibi mübalağa ifade eden kelimeler çok kere mübalâğa için değil, bir nispet ifadesi için kullanılır. Bezzaz (Manifaturacı), attar (Esans satıcısı) gibi ki, bunlarda mübalâğa manası düşünülmüş değildir. Velhâsıl: Cenâb-ı Hak, her türlü zulümden uzaktır. Onun hakkında zulüm düşünülemez. Bütün kâinat onun mülküdür, onun iradesine bağlıdır, onun adalet ve hikmet dairesinden aslâ hariç değildir. “Mülkünde hak tasarruf eder keyfemâyeşâ”.

§ Bu mübârek âyetlerin iniş sebebi hakkında deniliyor ki:  Kimdir o adam ki, Allaha güzel bir borç versin de, Allah da ona kat kat fazlasıyla ödersin (Bakara, 245) âyeti kerimesi nâzil olunca yahudilerden bazıları ve özellikle Huyey ibni Ahtap demişler ki: Allah fakir olmalı ki, bizden borç istiyor! O halde biz ondan zenginiz. Bu alaycı ve edepsizce lâkırdı üzerine bu mübârek âyetler nâzil olmuştur.

Diğer bir rivâyete göre de Hz. Ebubekir, Rasûli Ekrem’in peygamberlikle ilgili bir mektubuyla Beni Kaynuka Yahud’lerinin yanlarına gitmiş, onları İslâmiyete, namaz kılmaya, zekât vermeye ve Allah için faizsiz borç vermeye dâvet etmiş. Yahudîler “Fenhas ibni Azura” adındaki bir âlimlerinin yanına toplanmışlardı. Hz. Ebu Bekir bu şahsa da hitaben demiş ki: Cenâb-ı Hak’tan kork, İslâmiyeti kabul et, Hz. Muhammed’in Resûlullah olduğunu, onun mübârek vasıflarını Tevrat’ta görmektesiniz.

Artık imân et, tasdik et ve Allah için faizsizolarak borç ver -yani Allah’ın rızâsı için fakir ve düşkünlere yardım ederek Cenâb-ı Hak’kın sevabına kavuş- ta ki cennete girebilesin, sevabın kat kat olsun. Bunun üzerine Fenhas cevaben demiş ki: “Ya Eba Bekir!. Rabbimizin bizden borç talebinde bulunduğunu iddia ediyorsun o halde Allah fakir, bizler ise zenginiz. Çünki fakir olan borç talebinde bulunur, Allah bizi faizden menettiği halde kendisi faizli muamelede bulunuyor.

Bu mel’ûn Fenhas’ın alaycı ifadesi üzerine Hz. Ebu Bekir onun çehresine bir tokat atmış ve eğer aramızda bir anılaşma bulunmasa idi. Vallahi senin boynunu vururdum, demiş. Fenhas Peygamberin huzuruna koşmuş, bak arkadaşın bana ne yaptı diye söylenmiş, Rasûli Ekrem de durumu Hz. Sıddık’tan sormuş, o da demiş ki: Yaresulallah!. Bu Allah düşmanı büyük bir lâkırdı söyledi, Allah Teâlâ’nın fakir, kendilerinin zengin olduklarını iddia eyledi. Artık Allah için gazab edip çehresine bir tokat vurdum. Fenhas ise sözünü inkâr etmiş, öyle bir söz söylememiş olduğunu iddia eylemiş.

Bunun üzerine bu mübârek âyetler nâzil olarak o haini yalanlamıştır. Son derece açıktır ki, Cenâb-ı Hak, hiçbir şeye muhtaç değildir. Onun borç para ve saire alması aslâ düşünülemez. Onun borç talebinde bulunmasından murat, onun rizası için fakirlere, zayıflara zekât ve sadaka şeklinde yardım edilmesidir, bu sayede sevaplara ulaşmaktır. Bu gibi ifadeler, karşılıklı konuma ve diyalogun icaplarındandır.

Bunu herkes anlayabilir. Artık bunu yanlış anlar gibi görünerek alaycı lâkırdılarda bulunanlar en ateşli azaplara lâyık değil midirler? İmân ettik lâyıkdırlar. Ve azaba ergeç kavuşacaklardır.

183. O kimseler ki “şüphe yok Allah bize emretti ki: Ateşin yiyeceği bir kurban getirinceye kadar hiç bir Peygambere imân etmeyelim” dediler. De ki: Şüphe yok benden evvel size peygamberler mucizeler ile vedediğiniz şey ile gelmişlerdi. Artık ne için onları öldürdünüz, eğer siz sadık kimseler iseniz?

183. Bu mübârek âyetler de Kur’ân’ın açıklamaları ile alay eden alçakların ne durumda olduklarını, ne kadar cinayetlerde bulunduklarını bildiriyor. Onları kınayarak peygamber efendimizi şöylece teselli ediyor.

(O kimseler ki) Muhammedin Peygamberlerini tasdik etmek istemeyen o cahil, o alaycı şahıslardır ki, Hz. Muhammed’e hitaben: (Şüphe yok ki Allah bize emretti) kitaplarında bize emir ve tavsiye buyurdu (ki ateşin yiyeceği) yakıp kendi tabiatına çevireceği (bir kurban getirinceye kadar) böyle bir mucize gösterinceye kadar (“Hiç bir peygambere imân etmiyelim” dediler.) Yüce Resûlüm! O inkârcılara (de ki: Şüphe yok benden evvel size peygamberler) bir nice (mucizeler ile ve o dediğiniz) kurban kabilinden (şey ile gelmişlerdi) Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm gibi (artık ne için onları öldürdünüz?.)

Ne için onları tasdik etmediniz?. (Eğer siz sadık kimseler iseniz!.) Öyle kurban getirileceği zaman imân edeceğinize dair sözlerinizde sadık iseniz, ne için o peygamberleri tasdik etmediniz de onları öldürdünüz? Neden o mucizelerin görülmesine rağmen yine böyle cinayetleri işlediniz. Evet… Bu inkarcılar, her ne kadar o peygamberleri bizzat öldürmemişler ise de o cinayetleri bunların dedeleri yapmış, kendileri de ona razı bulunmuş olduklarından artık o cinayetleri fiilen kendileri yapmış gibidirler, ve kendilerinde o kötü eğilim mevcuttur…

§ Bu âyeti kerimenin iniş sebebi olmak üzere deniliyor ki: Yahudî reislerinden Keab ibnil Eşref, Malik ibni Seyfi, Huyey Ibni Ahtab, Fenhas ibni Azura, Veheb ibni Yehûdâ gibi bir takım kimseler, peygamberin huzuran gelmişler: Ya Muhammed!. -Aleyhisselâm- Sen Allah’ın Rasûlü olduğunu iddia ediyorsun,halbuki Allah Teâlâ bize bir kitap indirmiştir ve bize bir söz vermiştir ki: Hiçbir Peygamber’e imân etmeyelim, ta ki bir kurban getirsin de onu gökten inen beyaz bir ateş yakıp yiyiversin. İmdi sen de bunu getirirsen o zaman seni tasdik ederiz demişler, bunun üzerine âyeti kerime nâzil olmuştur.

§ Bu kurban mes’elesi hakkında iki görüş vardır:

Birisi şöyledir: Vaktiyle Peygamberleri tasdik için böyle bir kurban hadisesinin ortaya çıkması şart koşulmuştu. Bundan ancak Hz. İsa ile peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed müstesna bulunuyorlardı. Onların gösterecekleri mucizelerin büyüklüğü, böyle bir kurban hadisesine ihtiyaç bırakmıyacaktı. Merhum Süddi de bu görüştedir.

ikincisi de şöyledir: Gerçekte bazı peygamberler zamanında bir mucize olmak üzere böyle bir kurban hârikası meydana gelmiştir. Fakat bu da diğer mucizeler kabilinden bir şey idi. Halkın Peygamberlere imân etmeleri böyle bir mucizenin gösterilmesine bağlı değildi. Böyle bir iddiayı bir takım yahudî reisleri kendilerinden ortaya atmışlardır. Bu bakımdan bu iddia, hakikate aykırıdır.

184. İmdi seni yalanlarsa şüphe yok senden evvel de Peygamberler yalanlamışlardı ki, açık deliller ile, hikmetli sahifeler ile ve nurlu kitap ile gelmişlerdi..

184. (İmdi) Ey şanı yüce peygamberim! (Seni) de (yalanlarsa) senin peygamberliğini de kabul etmezlerse üzülme, (şüphe yok ki senden evvel de) bir nice mübârek (peygamberler) kendilerine gönderilmiş oldukları kavimler tarafından (yalanlanmışlardı) o Peygamberler ise senin kardeşlerindir, onlara isabet eden musibetleri, tekzip edilmeleri düşün de teselli bul.

O peygamberler (ki) onlar da senin gibi (açık deliller ile) açık ve parlak mucizeler ile ve İbrahim Aleyhisselâm’a verilen mübâreksahifeler gibi (hikmetli sahifalar ile ve) Tevrat, İncil gibi (nurlu) açık (kitap ile gelmişlerdi) bunları ümmetlerine duyurmuşlardı. Buna rağmen yine içlerinden bir çokları bu muhterem zatların sözlerini, tavsiylerini kabul etmeyip küfür ve isyan içinde bir müddet yaşayarak en nihayet lâyık oldukları cezalarına kavuşmuşlardır. Artık Ey Yüce Peygamber! Sen de sabret, teselli bul bu inkılâp âlemi böyle kalmaz, dalet ve hikmetin gereği ne ise ergeç tecelli edecektir.

185. Her nefis ölümü tadıcıdır. Ve şüphe yok sizlere yaptıklarınızın karşılığı kıyamet gününde ödenecektir. Artık kim ateşten uzaklaştırılır ve cennete girdirilirse kurtuluşa ermiş olur. Ve dünya hayatı ise bir aldatıcı metadan başka bir şey değildir.

185. Bu âyeti kerime, dünya hayatının geçici durumunu, bir aldatıcı metadan ibaret olduğunu bildiriyor, yaratıklardan kimlerin kurtuluşa kavuşacaklarını gösteriyor, selâmet ve saadete vesile olacak hareketlere işaret ediyor ve bu suretle Rasûli Ekrem hakkındaki teselliyi takviye ediyor ve onun mübârek kalbinden üzüntü ve kederi gidermiş bulunuyor.

Şöyle ki: (Her nefis) her hayat sâhibi yaratık, her insan, her melek, ve her cin bütün bunlar (ölümü tadıcıdır) ölüme mahkûmdurlar. Mukadder vakti gelince bu dünya hayatından mahrum kalacaklardır. Maamafih böyle ölüme mâruz kalanlar, bir daha hayat bulmayacak değildirler. Bilakis takdir edilen vakti gelince bütün bu ölenler Allah’ın kudreti ile yeniden bir hayata kavuşacaklardır. Bir sonsuzluk dünyasına gitmiş olacaklardır.

Artık ey sorumlu insanlar! Sizler de yeni bir hayat bulacaksınızdır (ve şüphe yok sizlere) dünyada iken yapmış olduğunuz iyi ve kötü amellerinizin karşılığı mükâfat ve cezalarınız (kıyamet gününde) o kabirlerinizden çıkıp mahşere sevkedildiğiniz günde tamamiyle (ödenecektir.) Amellerinizhayır ise cezaları da hayır olacaktır. Bilâkis amelleriniz şer ise cezaları da hakkınızda şer bulunacaktır.

(Artık) o kıyamet gününde (kim ateşten uzaklaştırılır) cehenneme atılmasına ilâhî irade müsaade etmezse (ve) kim ilâhî bir lütfa ve Allah’ın affına uğrayarak (cennete girdirilirse) bir ebedî selâmet ve saadete ermiş, uhrevî azaptan (kurtulmuş) muradına ermiş, ilâhî tecellilere kavuşmuş (olur.) Ne yüce bir mazhariyet!..

İşte insan böyle ebedî bir saadete ulaşmak için çalışmalıdır. (Ve) onu en mühim bir gaye bilmelidir. (Dünya hayatı ise) yani bu dünya varlığı ise, bu dünyadaki bütün servet ve zenginlik makam ve mevki, cismanî zevkler, meşguliyetler, yiyip içmeler ise (bir aldatıcı) geçici, yok olmaya yönelik, insanı aldatan bir (metadan başka birşey değildir) binaenaleyh, böyle geçici, fânî ve sorumluluk sebebi olan şeylerden dolayı, insan, büyük bir üzüntü ve kedere kapılır mı?.

Böyle insanı aldatan, insanı yüce gayeleri takipten men eyleyen bir fânî varlık için insan, ebedî saadetine vesile olacak vazifelerini terkeder mi?.. Evet… Bir mü’min dünyada bir takım kederlere, sıkıntılara uğrasa da bunların geçici ve bir hikmete dayalı olduğunu düşünerek bir ümitsizlik ve kedere kapılmamalıdır, asıl uhrevî saadeti temin edecek, sebeplere sarılmalı onunla gönlü ferah olarak yaşamalıdır. Yoksa dünya da, dünya varlığı da fanîdir.

Evet… bu beyitte de denildiği gibi dünya bir kimse için daimî bulunsaydı, her halde Rasûli Ekrem dünyada ebedî olarak kalırdı. Artık, ona bâki olmayan bir dünya, başkaları için bâki, daim olur mu?.”Gam değildir gide dünya, kala din” “Gam odur kim kala dünya, gide din”

§ Bu âyeti kerimedeki ” ” kelimesi mükâfat ve cezaların tamamiyle, büsbütün görüleceği yerin âhiret âlemi olduğunu gösteriyor. Yoksa insan daha dünyada iken de veya kabire atılınca da bazı amellerinin bir kısım mükâfat ve cezasını görürse de bu tamam şekilde değildir. Evet… Bazı insanlar daha dünyada iken de bazı amellerinin mükâfat veya cezasını görürler.

Fakat bunlar geçicidir, fanidir, yeterli değildir. Çok kere de insanlar, amellerinin karışlığını dünyada görmezler. Meselâ: Bir şehit, hayatını feda eder, gider, dünyada kalıp bunun mükâfatını bizzat görmez. Bir katil de yakalanmayarak yaptığı cinayetin cezasını dünyada görmeyebilir. Fakat asıl mükâfat ve ceza sahası, âhiret âlemidir ki, orada herkes lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır. Nitekim ölüp gidenler mezarlarında da bir nevi mükâfat veya ceza görecektir.

Kabir kendileri için ya cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından bir çukur kesilecektir. Fakat bunlar da geçicidir. Asıl tamamiyle ceza ve mükâfatın görülmesi kıyamet gününden itibaren başlayacaktır, İşte bu âyeti kerime de bunu göstermektedir. Dünyevî üzüntülere katlanıp asıl ebedî hayat alemindeki hakikî selâmet ve saadeti temine çalışılmasına onunla teselliye kavuşup vicdan huzuru içinde bulunulmasına işaret etmektedir.

186. Allah Teâlâ’ya and olsun ki: Mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan olunacaksınızdır. Ve elbette sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan ve müşriklerden birçok incitici sözler işiteceksiniz. Ve eğer sabrederseniz ve korunursanız, işte şüphe yok ki, bu metaneti gerektiren işlerdendir.

186. Bu âyeti kerime, bütün müslümanlarasabır ve sebatı, İslâmiyet aleyhindeki ceryanlara karşı basiretli ve hikmetli bir şekilde hareket edilmesini tavsiye buyurmaktadır. Çünkî bu şekilde hareket, bir çok kimselerin uyanmasına, insafa gelmesine muhalefetten vazgeçip İslâmiyeti kabul etmesine sebep olabilir.

Nitekim bir âyeti kerime de:”Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır ve korkar.” (Tâhâ, 44) buyurulmuştur.

Diğer bir âyeti celile de: “(Sen kötülüğü) en güzel şeyle sav. O zaman (bakarsın ki) seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki sıcak bir dost oluvermiştir. (Fussilet, 34) buyurulmuştur.

İşte izah etmekte olduğumuz âyeti kerimede de şöyle buyuruluyor. (Allah Teâlâ’ya and olsun ki:) elbette Ey müslümanlar!, (mallarınız ve nefisleriniz hakkında imtihan) tecrübe, deneme (olunacaksınızdır) Hak Teâlâ hazretleri, insanlara maî, can vermiş, onları bu imtihan âlemine getirmiştir. Şöyle ki: Hak Teâlâ dilediği kuluna mal ve servet verir, tâki o kul bu yüzden bir imtihana tâbi olsun. Kendisinin Allah’ın emrine riayet edip etmediği anlaşılsın, o malı, o serveti ne şekilde elde etmiş; ve onu ne gibi yerlere harcamış, onun zekâtını vermiş mi, vermemiş mi meydana çıksın.

Ve Yüce Allah insana vücut, hayat, sıhhat ihsan etmiştir. Tâki, bunları ibâdet ve itaate mi sarfettiği veyahut arzu ve isteği yolunda mı zayi eylediği ortaya çıksın. Aynışekilde: İnsan, vakit vakit bazı hastalıklara, üzüntülere ve tutsaklıklara manız kalır. Tâki, bunlara karşı sabredip etmediği anlaşılsın, Allah’ın takdirine ne derece razı olup olmadığı meydana çıksın, ona göre mükâfat veya cezaya kavuşsun.

Gerçekte kâinatın yaratıcısı kullarının bütün fiillerini, hareketlerini, niyetlerini, bütün kabiliyetlerini ilmi ezelisiyle tamamen bilir. Artık onları öyle imtihana çekmesi, onların hal ve hareketlerini kendilerine veya başkalarına göstermek içindir, ve ilâhî delillerin tamamen ortaya çıkması içindir. Tâki: Yarın kıyamet gününde kimsenin bir itiraza, özür dilemeğe selahiyeti kalmasın. (Ve elbette) Ey müslümanlar!. (Sizden evvel kendilerine kitap verilmiş olanlardan) Yahudilerden ve Hıristiyanlardan (ve) Arabistan’daki (müşriklerden birçok incitici) ruhunuza üzüntü verici (sözler işiteceksiniz.)

Meselâ: Yahudîler, Üzeyr Allah’ın oğludur derler. Hıristiyanlar, mesih Allah’ın oğludur ve üç ilâhtan biridir derler, Rasûli Ekrem hakkında kınama ve hakarette bulunurlar. Arap müşriklerinden Kaab İbnül Eşref gibi şahıslar da Rasûli Ekrem aleyhinde şiirler yazarlar, insanları, muhâlefete teşvik ederlerdi, müslümanlar ile savaş için asker toplamaya çalışırlardı.

İşte müslümanlar, bunları görüyor, işitiyor, duruyorlardı, bunlardan vicdanen rahatsız oluyorlardı. İşte bütün bunlar müslümanlar için birer ilâhî imtihan idi. İşte asrı saadette böyle olduğu gibi ondan sonra da asrımıza kadar da böyle İslâmiyete karşı düşmanca ve muhalif tarzda haller devam etmiş ve etmekte bulunmuştur. Artık müslümanlara düşen vazife, dost ile düşman olanları tanımak, sabırla ve hikmete uygun bir şekilde hareket etmek. Allah Teâlâya sığınarak İslâm varlığını muhafazaya gayret göstermektir.

İşte Cenâb-ı Hak da buyuruyor ki: Ey müslümanlar!. Eğer o düşmanca hareketleri sabırla ve uyanık bir şekilde karşılar (ve eğer sabrederseniz ve)Allah Teâlâ’nın emirlerine, yasaklarına riayet ederek (korunursanız) sakınırsanız sizin için büyük mükâfatlar, muvaffakiyetler vardır. (İşte şüphe yok ki bu) böyle sabır ve takvâ ile hareket metaneti gerektiren işlerdendir. En doğru ve uygun bir tedbirdir, her akıl sâhibi için lâyık olan bir muameledir.

§ Bu âyeti kerime: Uhud gazvesinin ardından nâzil olmuştur. Zührînin rivayetine göre Kaab İbnül Eşref gibi İslâm düşmanlarının müslümanlara karşı olan düşmanca hareketlerini bildirmektedir. “Fazilet ehline daim tehakkümi cühenâ” “Cihanda kaidedir tâ cihan, cihan olalı.”

187. Ve bir zaman Allah Teâlâ kendilerine kitap verilmiş olanlardan bir söz almıştı ki, elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz. Onlar ise onu omuzlarının arkasına atıverdiler ve onunla az bir baha satın aldılar. Artık o satın aldıkları ne kötü birşey!

187. Bu mübârek âyetler kendisine bağlı olduklarını iddia ettikleri dinin, kitabın hükümlerine uymayan, hakikatı sakiayana ve mahiyetlerini gizleyip halkı saptırmaya çalışan kimselerin o çirkin hareketlerini dikkatlere sunuyor, ve onların pek acıklı akibetlerini bildirerek Rasûli Ekrem, müminleri tecelli ediyor.

Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!. Hatırla (bir zaman Allah Teâlâ kendilerine) Tevrat ve İncil gibi (kitap verilmiş olanlardan) yâni Peygamberleri vasıtasıyla kitaplara ulaşan Yahudî ve Hıristiyan âlimlerinden (bir söz) bir vaad ve teminat (almıştı, ki). Allah hakkı için siz (elbette o kitabı insanlara açıklayacaksınız.) Onun hükmünü bozmadan ve değiştirmeden insanlara bildireceksiniz. (Ve onu) o kitabı, onun hükümlerini (gizlemiyeceksiniz) onu olduğu gibi tebliğ eyleyeceksiniz, sizin vazifeniz budur.

İşte son peygamberin vasıflarıyla ilgili olan açıklamalarda bu cümledendir. (Onlar ise), o, kendilerine böyle kitab verilmiş olanlar ise (onu) o söz ve yemini, o üzerlerine aldıkları vazifeyi (omuzlarının arkasına ats verdiler) ona riayet etmediler, onun tersine hareket ettiler. (Ve onunla) onyn bedeli olarak karşılığında (az bir baha) kıymetsiz birşey (satın aldılar). Dünya varlığı için ebedî hayatlarını tehlikeye düşürdüler. (Artık o satın aldıkları ne kötü şey!) kendilerinin helâkini, ebedî felâketini gerektiren ne kadar çirkin ve felâket sebebi bir trajedi!.

188. O getirdikleriyle sevinen ve yapmadıkları ile de övülmek isteyen kimseleri sakın sanma, artık onları zannetme ki, onlar azaptan kurtulacakları bir yerde bulunacaklardır. Ve onlar için pek acıklı bir azab vardır.

188. (O getirdikleriyle) insanları saptırmak için yaptıkları vesveselerle kötü telkinler ile, (sevinen) halka bir hizmet ettim diye gayrimeşru şeyleri ortaya çıkarmakla kalben rahat olan (ve yapmadıkları ile de) hak adına birşey söylemedikleri, güzel amelerde bulunmadıkları halde bunları yapmış gibi görünerek halk tarafından (övülmelerini isteyen kimseleri) iyice anla, aldanma (sakın sanma) ki onlar gerçek övgüye lâyık kimselerdir, onlar sevaba ulaşmış, hak’ka hizmet eden şahıslardır, hayır hayır. (Artık onları zannetme ki onlar) öyle münafıkça hareket eden kimseler, yarın kıyamet gününde (azabdan kurtulacakları bir yerde) meselâ:

Cennette (bulunacaklardır.) Hayır… Öyle sanma, onlar cennette değil, cehennemde bulunacaklardır. (Ve onlar için) o cehennemde (pek acıklı bir azap vardır.) Ondan kurtulamıyacaklardır. Aman yarabbi!. Ne kötü bir âkibet!.

§ Tefsirlerde ve Sahihi Buhari ile Sahihi Müslimde anlatıldığı üzere Rasûli Ekrem efendimiz, Yahudilerden kitaplarında olan bir şeyi sormuş, onlar ise hakkı gizleyerek tersinisöylemişler, ve kendilerini doğru sözlü göstermek ve bu hallerinden dolayı övülmeğe lâyık olmak istemişlerdi.

Bir takım kimseler de kendilerini dıştan müslüman gösterip hakikî müslümanları aldatmak, onların yakınlıklarını kazanmak istemişlerdi. Halbuki kalben inkârcı durumdadırlar. İşte bu mübârek âyetler bu gibi dinsizler hakkında nâzil olmuştur. Bu gibi iki yüzlü münafıkların âkibetleri pek korkunçtur. Bunların bu hallerine karşı sabır ve sebatta bulunmaktan daha güzel bir çare müslümanlar için yoktur.

§ Bu mübârek âyetler gösteriyor ki (evvelâ) bir insan, samimî bir müslüman olmalıdır. Üzerine düşen dinî vazifeyi lâyıkiyle yapmaya çalışmalıdır, gösterişten, iki yüzlülükten tamamen uzak bulunmalıdır. Gücü yettikçe dinî hakikatleri, fıkhî ve ahlâkî mes’eleler! soranlara olduğu gibi bildirmelidir. Yanlış bir düşünceye düşerek hakikatleri değiştirmeye cür’et etmemelidir.

Nitekim: Bir hadisi şerifte: Bir kimse, kendisine bir ilmî mes’ele sorulur da onu gizler, söylemezse ağzına kıyamet gününde ateşten bir gem vurulur buyurulmuştur, (ikincisi) bir müslüman, yaptığı iyilikleri, dinî, dünyevî vazifeleri bir samimiyetle yapmalıdır, gösteriş için, onun, bunun övgüsünü kazanmak için yapmamalıdır. Böyle bir hareketin hiçbir ahlâkî kıymeti olamaz, bilâkis mânevî sorumluluğu gerektirir.

(Üçüncüsü) bir insan Allah Teâlâ’dan korkmalıdır, maddî bir fâideye ve dünyevî bir menfaata kavuşmak için hak ve hakikata muhalif, vicdana aykırı sözleri ve cereyanları tasvib eder bulunmamalıdır. Sonra bunun günahı pek büyüktür, böyle bir kimsenin hakikî müslümanlar yanında hiçbirkıymeti yoktur, uhrevî sorumluluğu ise pek fazladır. (Dördüncüsü) bir insan, daima Hak’ka hizmet etmelidir.

Hak’kın ortaya çıkmasını bir gaye bilmelidir. Hakkın iptaline, yok edilmesine sebebiyet vermemelidir. Hakla ilgili olan bir söz ve fiilin aksini yapmamalıdır, bu gibi hususlarda başkalarını müşkil bir durumda bırakmamalıdır. Sonra bunun mes’uliyeti pek mühimdir, bunun neticesi ebediyyen saadetten mahrumiyettir, ebedî surette azab içinde kalmaktır.

189. Ve göklerin de, yerin de mülkü Allah Teâlâ’nındır. Ve Allah Teâlâ her şeye hakkıyla kadirdir.

189. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın bütün kâinata sahip ve, hakîm olduğunu, binaenaleyh fakirlik ve ihtiyaçtan uzak bulunduğunu gösteriyor ve Yüce Yaratıcının kudret izlerini ibret nazarlarına sunarak temiz ruhları Allah’ın Yüceliğini düşünmeye sevkeyliyor.

Şöyle ki: Bütün mahluklar Allah Teâlâ’nın birer kudret nişanesidir, (Ve göklerin de, yerin de mülkü) varlığı, idaresi, hâkimiyeti (Allah Teâlâ’nındır.) Bunlardaki rızıklar, bitkiler, yağmurlar ve diğer varlıklar, hazineler bütün Hak Teâlâ’nın mülküdür, onun yarattığı birer eseridir. Artık öyle bir Yüce Yaratıcı, herhangi bir şeye muhtaç, fakirlikle vasıflanmış olur mu? (Ve Allah Teâlâ herşeye hakkiyle kadirdir.)

Daha böyle bir nice harikaları meydana getirmeğe hakkıyla güç yetirendir ve kısacası mü’minleri kurtuluşa, saadete erdirmeğe, ve kendi yüce zatını inkâra veya ona fakirlik isnadına cür’et eden inkârcıları da cezalandırmaya ve azab etmeye, inanıyoruz, fazlasiyle kudreti vardır. Artık böyle bir kudret sâhibi yaratıcının azab pençesinden inkârcı, hangi münafık yakasını kurtarabilir?

190. Şüphe yok ki göklerin ve yerin yaradılışında ve gece ile gündüzün ihtilâfındaelbette tam aklı sahipleri için açıkça deliller vardır.

190. (Şüphe yok ki) Aklı başında olan uyanık bir kimse bu kâinatı güzelce düşününce Cenab’ı Hak’kın kudretini, yaratıcılığını ve ihtiyaçlardan uzak olduğunu hemen tasdik eder. Çünkü (göklerin ve yerin yaradılışında) bunlardaki acaibliklerde, harikalarda (ve gece ile gündüzün ihtilâfında) bunların gidip gelmelerinde, artıp eksilmelerinde (elbette tam akıl sahipleri için) selim akla, doğru anlayışa sahip zatlar için Hak Teâlâ’nın varlığına, kudretinin üstünlüğüne, hakimiyetinin yüceliğine dair (açıkça deliller vardır.)

Evet… Bu kâinata ibret nazariyle bakan her aklı selim sâhibi, kâinatın yaratıcısının varlığını, büyüklüğünü ve kudretini tasdik etmeye mecbur olur. Hiçbir insana yakışır mı ki, bu kadar harikalar gözlerine çarpıp dururken bunları hayvan gibi birer gaflet bakışıyla görüp duruversin?

Her sabah doğan o muhteşem güneşi, her gece semalarda parıldayıp duran milyonlarca ışık saçan yıldızları birer ibret gözü ile seyretmek lâzım değil midir? Nedir o ihtişam!. Nedir o harika kudret!. Her biri bir âlem, her biri yaratılış kanununa tâbi, ne muntazam bir harekete sahip! Bunların her biri gözleri aydınlatyıor, kalpleri sevinçlere boğacak bir güzelliğe, bir parlaklığa sahip bulunuyor.

§ İbni Ömer Radiyallahü Teâlâ anhuma’dan şöyle rivâyet edilmiştir: Ben Hz. Âişe radiyallahü tealâ anhaya sordum ki, Rasûli Ekrem’in görmüş olduğun en hayret verici bir halini bana bildirir misin? Hz. Âişe ağladı, sonra buyurdu ki: Rasûli Ekrem’in her hali hayret verici idi.

Bir gece yanıma teşrif etti, döşeğime girdi, hattâ mübârek cildi de cildime dokunuvermişdi ki: Ya Âişe: Bu gece rabbimin ibadetiyle meşgul olmama izin verir misin diye buyurdu. Ben de dedim ki: Ya Resûlallah!. Ben senin yakın olmanın şerefini elbette severim,fakat senin arzuna uymayı da çok isterim. İbadetle meşgul olabilirsin. Bunun üzerine Rasûli Ekrem kalkıp abdest aldı, sonra namaz kıldı ve Kur’ân’ı Kerimden okuyarak ağladı. Göz yaşları mübârek dizlerine yetişmişti.

Sonra oturdu, Cenab’ı Hak’ka hamd ve övgüde bulundu, yine ağlıyordu. Sonra ellerim kaldırdı yine ağladı. Hattâ mübârek gözlerinin yeri bile ıslattığını gördüm. Ardından Bilali Habeşi geldi, sabah ezanını okuyacaktı. O da Rasûli Ekrem’i öyle ağlar bir halde görmüş ve demişti ki: Ya Resûlullah! Sen de ağlar mısın ki, Allah Teâlâ senin için geçmiş ve gelecek günahlarını mağfiret buyurmuştur. Bunun üzerine Rasûli Ekrem Hazretleri de şöyle buyurmuştur: Ya Bilâl! Ben Allah Teâlâ’nın şükreden bir kulu olmayayım mı?. Ben nasb ağlamayayım ki, bu gece bana:

âyeti kerimesi nâzil oldu. Artık

Yazıklar olsun o kimseye ki bu âyeti kerimeyi okur da onda düşünceye dalmaz. Binaenaleyh bütün biz müslümanlara lâzımdır ki: Bu gibi âyeti ‘kerimeleri düşünerek okuyup dinleyelim, uyanmak için onlardan birer hisse alalım. Ve başarı Allah’tandır…

191. Onlar ki, ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah Teâlâ’yı zikirederler ve göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih ve duada bulunur dururlar. Ey Rabbimiz! Sen bunları boşuna yaratmadın, Sen yücesin, artık bizleri ateş azabından koru…

191. Bu mübârek âyetler de iyi kulların hayat farzını, ibâdet ve itaate nasıl devam ettiklerini ve ne şekilde tesbih ve tehlilde, dua veniyazda bulunduklarını bizlere uyulması gereken bir örnek olmak üzere şöylece açıklamaktadır. (Onlar ki,) o “ülül’elbab” denilen tam akıl sahipleri ki, kâinata bakarak Allah’ın kutsiyetine deliller bulurlar, her zaman zikir ve düşünme ile, ibâdet ve itaatle meşgul olurlar (ayakta iken de, otururlarken de) zikre ve fikre devam ederler.

Bedeni istirahatlarını kazanmaya lüzum görünce de (yanları üzerine yatarken de Allah Teâlâ’yı zikrederler) daima kalplerini zikr nuruyla ve düşünmekle aydınlatmaya çalışırlar. Özellikle bu durumlara namaz halinde riayet edilir. Şöyle ki: Bir müslüman sıhhatte bulundukça namazını ayakta kılar. Rahatsız olur da ayakta duramazsa namazı oturduğu halde kılar. Buna da güç yetiremezse, yani üzerine, arkası üzerine yatarak namazını kalmaya çalışır. Kısacası: Bir mü’min, zikir ve düşünmeden namaz ve duadan uzak olmamalıdır.

Nitekim bir hâdisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

Bir kimse cennet bahçelerinden istifade etmek isterse Allah Teâlâ’yı çokça ansın. (Ve) o gibi zatlar ki (göklerin ve yerin yaradılışı) takdir ve tertib edilişi (hakkında tefekkürde bulunurlar) bunların nasıl birer harikalar levhası olduğunu düşünürler, bunlardaki çeşitli yaratıkların hallerine bakarlar bunların bir hikmet sâhibi yaratıcı, bir yüce idareci tarafından meydana getirilmiş olduğunu düşünmeye dalarlar, onun kudret ve yüceliği karşısında kulluk secdesine kapanırlar.

Evet… Allah’ın eserlerini düşünmek, kalplerden gafleti giderir, vicdanları aydınlatır, Allah korkusunu, Allah sevgisini arttırır. Nasıl ki temiz, şeffaf sularda bitkileri yetiştirir,binlerce güzel çiçeğin açılmasına sebep olur. İşte düşünmek de kalplerde böyle bir nice hakikatların ortaya çıkmasına bir vesile teşkil etmiş bulunur. -İşte onlar, öyle düşünen zatlar- Cenab’ı Hak’kın yarattığı eserlerine tefekkür nazarıyla ele alır şöylece tesbih ve duada bulunur dururlar. (Ey Rabbimiz!. Sen bunları) bu yaratmış olduğun gökleri, yerleri, bunlardaki bir nice mahlûkatı (beş yere yaratmadın) bunlar hikmete muhalif, bir gayeye yönelik olmayan şeyler değildir.

Hepsi de bir nice büyük hikmete dayalıdır. Özellikle insanlar marifetullah (Allah’ı tanımak) ile vasıflanmış olmak, ibâdet ve itaatte bulunmak, bunun neticesinde ebedî bir hayata, sonsuz bir saadete ulaşmak için yaradılmışlardır. Ey bütün bu kâinatın yüce yaratıcısı (sen yücesin) Ey Rabbimiz!

Seni boş yere birşey yaratmış olmaktan yüce tutarız. (Artık bizleri) biz aciz kullarını (ateş azabından koru) bizleri gafletten uyandır, gökleri ve yerleri güzelce tefekküre dalmaktan bizleri mahrum bırakma. Bizleri cehennem azabına sevkedecek cahilce, gafilce hallerden düşüncelerden muhafaza buyur. Ey kerem ve merhamet sâhibi olan Allahımız!.

192. Ey Rabbimiz! Sen kimi o ateşe sokarsan şüphesiz onu hakir ve zelil edersin. Ve zalimler için yardımcılar da yoktur.

192. (Ey Rabbimiz sen kimi o ateşe) o cehennem narına ebedî bir halde kalmak üzere (sokar isen şüphesiz onu) o şahsı (hakir) ve zelil (edersin) artık onun için kurtuluş yoktur. (Ve) öyle (zalimler) kafirler (için yardımcılarda yoktur.) hiç bir kimse onların yarın ahirete imdadına yetişmeyecektir. Ey Rabbim! Bizleri o gibi ebedî mahrumiyete mahkum olan şahıslarla aynı durumdan olmaktan koru. Âmin.

193. Ey Rabbimiz! Biz, Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davetçi işittik, hemen imân ettik. Ey Rabbimiz! Artık günahlarımızı bize bağışla ve bizim kusurlarımızı bizden örtve bizleri iyi kullar ile beraber öldür.

193. (Ey Rabbimiz!) Biz kullarını irşat ve ikaz etmek için lütufda bulundun (biz Rabbinize imân ediniz diye imâna çağıran bir davetçi işittik) Ey Rabbim!. Senin yüce katından bütün insanlara bir lütuf olarak Peygamber gönderilmiş olan Hz. Muhammed -Aleyhisselâm’ın- o yüce davetini duyup gördük, bizler de hamdolsun (hemen) o zata tabi olarak onun emri doğrultusunda (imân ettik) onun ümmetinden olmak şerefine kavuştuk (Ey Rabbimiz!) Ey Kerim Allahımız! (Artık) büyük günah kabilinden olan (günahlarımızı bize bağışla) onları tamamen yok et ve ortadan kaldır ve bizim küçük ünah kabilinden olan (kusurlarımızı bizden ört) affet ve gizle.

(Ve bizleri iyi kullar ile beraber öldür) Bizleri mübârek kulların olan Peygamberler ile, veliler ile beraber haşret, bizleri onların sohbetlerine devam edenlerden ve iltifatlarına kavuşanlardan kıl, bizleri de onlarla beraber olanlardan say.

Çünkü Hz. Peylgamber buyurmuştur. ( Kişi, sevdiği kimse ile beraber haşr olunur)

194. Ey Rabbimiz! Peygamberlerine karşı bizlere va’d ettiklerini bizlere ihsan buyur. Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme. Şüphe yok ki, sen verdiğin sözden dönmezsin.

194. (Ey Rabbimiz!.) Ey Kerem sâhibi yaratıcımız ve rızık verenimiz! (Peygamberlerine karşı) onların lisaniyle, vasıtasıyle (bizlere) biz âciz kullarına lütfen (va’d ettiklerini) lütuf ve rahmetini, kutsal yüzünü görmeyi (bizlere ihsan buyur) onları bizlere ver, bizleri, onları hak etme nimetinden mahrum bırakma. (Ve bizleri kıyamet gününde rezil etme) bizleri hakarete düşürme bizleri azaba uğratma.

(Şüphe yok ki,) Ey Kerim olan Allahımız!. (Sen va’d buyurduğundan dönmezsin) mü’min kullarına sevapvereceğine, dua ve niyazda da bulunanların istirhamlarını kabul buyuracağına dair olan vadinde müjdende hâşâ cayma söz konusu olamaz. Artık biz kullarını da imân ve itaat dairesinde sabit kıl, bu dua ve niyazımızı lütfen kabul buyur, Ey Kerim ve rahîm olan Rabbimiz!.

§ Hadislerde zikredilmiştir ki: Bir kimseye mühim bir şey isabet eder de beş kere “Ey Rabbimiz” diye dua ve niyazda bulunursa Allah Teâlâ o kimseyi o korktuğu şeyden kurtarır, ona istediğini verir. İşte bu ayetlerde görüldüğü şekilde (Rabbenâ = Ey Rabbimiz) diye dua ve yakarışda bulunan zatların da bu istirhamlarının kabul edilmiş olduğunu (195) inci âyeti kerime müjdelemektedir. Binaenaleyh bu âyeti kerimeler, bizlere ne şekilde dua ve niyazda bulunmamızı da öğretmiş bulunuyor.

195. Artık Rabbi kerimleri onlara şöyle karşılık verdi ki! Ben sizden gerek erkek ve gerek kadın bir amel edinin amelini zayi kılmam. Bazınız bazınızdansınız. İmdi hicret etmiş olanlar ve yurtlarından çıkarılmış bulunanlar ve benim yolumda eziyete uğrayanlar ve savaşta bulunan ve öldürülenler yok mu, elbette Allah katında bir sevap olmak üzere onların suçlarını örteceğini ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere sokacağını ve güzel mükâfat ise Allah Teâlâ katındadır.

195. Bu âyeti celile, Cenâb-ı Hak’kın ulûhiyet ve kutsiyetini bilen onun kudretinin izlerini tam bir hürmetle tefekküre dalan ve üzerlerine düşen kulluk vazifelerini yerine getiren, sonra da Allah Teâlâ’ya duada, niyazda bulunan zatların dualarının kabul edileceğini ve onların büyük mükâfatlara ulaşacaklarını göstermektedir.

Şöyle ki Artık) o tam akıl sahipleri olan zatların dua ve. yalvarmalar! üzerine (rabbi kerimleri onlara) o zatların istirhamlarına (şöyle karşılık verdi) bütünisteklerinin meydana gelmesini kendilerine şöylece müjdeledi (ki, ben sizden gerek erkek) olsun (ve gerek kadın) olsun aynıdır, bunlardan (bir amel edenin amelini) o amelin sevabını; mükâfatını (zayi kılmam) ona lâyık olduğu mükâfatı veririm.

Ey insanlar!, (bazınız bazınızdansınız) erkekleri de, kadınları da bir asıl cem etmektedir. Erkekler kadınlardan, kadınlar da erkeklerden meydana gelmektedir, bu bakımdan aralarında bir cinsbirliği, bir sosyal bağ vardır. Sonra müslüman olan erkekler ile kadınlar da İslâmiyet itibâriyle bir birlik teşkil etmektedirler. Binaenaleyh aralarında bu bakımdan da bir fark yoktur, mükâfat ve ceza itibariyle de aralarında bir eşitlik vardır.

Her iki sınıfın da güzel amelleri makbuldür, sevaba kavuşmalar! takdir edilmiştir. (İmdi) Erkek olsunlar kadın olsunlar (hicret etmiş olanlar) Mekke’i Mükerreme’den Medine’i Münevvere’ye hicret etmiş olan müslümanlar (ve) din düşmanları tarafından zoru zoruna (yurtlarından çıkarılmış bulunanlar) İslâm erkekleri ile kadınları (ve benim yolumda) Allah yolunda (eziyete uğrayanlar) bir takım üzüntülere, fedakârlıklara katlananlar (ve savaşta) İslâm dinî uğrunda cihatta (bulunan ve) şehit olarak (öldürülenler yok mu) Bunların bu halleri ne kadar takdire lâyıktır! Ne kadar gıptaya lâyıktır.

Evet… Allah Teâlâ buyuruyor ki: (Elbette Allah katında) bir lütuf olarak (bir sevap olmak üzere onların suçlarını) bağışlayıp (örteceğini) başkalarına göstermiyeceğim. (Ve elbette onları altlarından ırmaklar akan cennetlere) ilâhî bir lütuf olmak üzere (sokacağım ve) bu gibi fevkalâde (güzel mükâfat ise) yalnız (Allah Teâlâ katındadır) başka hiçbir kimse, başka bir kimseye böyle büyük bir mükâfat vermeğe kadir değildir. Ve âhiret âleminde Cenâb-ı Hak’kın yüce cemâlini görmek gibi en kutsal mükâfatlar da vardır. Ne mutlu dünyada iken güzel amellerde bulunup bu mükâfatlara adayolanlara.

§ Rivayete göre Ümmi Seleme validemiz demişti ki: Ya Rasûlallah! Hicret hakkında daima erkekler Kur’ân’ı Kerim’de zikrediliyor, kadınlar zikredilmiyor. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o gibi güzel ameller hususunda kadınlar ile erkekler arasında fark bulunmadığı gösterilmiştir. Evet: Dinî vazifelerini güzelce yerine getirenler erkek olsunlar, kadın olsunlar eşittirler, hepsi de. Cenab’ı Hak’kın lütfuna; mükâfatına kavuşacaklardır.

196. Kâfir olanların beldelerde dolaşıp durmaları; sakın seni aldatmasın.

196. Bu mübârek âyetler, müslümanları uyanmaya davet ediyor, İslâmiyetten mahrum olanların geçici nimetlerine gıpta edilmemesini emrediyor, iyilik ve takvâ sahibi olanların ise ne kadar muazzam ve ebedî nîmetlere kavuşacaklarını müjdeleyerek kalplerine teselli veriyor.

Şöyle ki: (Kâfir olanların beldelerde) ticaretler için ve sair kazanç işleri için (dolaşıp durmaları) iktisadî, ictimâî işlerine kıymet vermeğe çalışmaları, Habibim!. (Senî,) yâni: Senin ümmetini (sakın aldatmasın) bunlar sizi gaflete düşürmesin. Bunların durum, ve âkibetlerinin geçici olması gözönüne alınınca bunların gıpta etmeye lâyık olmadığı, bilâkis sorumluluğu gerektirdiği pek güzel anlaşılır.

§ Rivâyete göre bazı müslümanlar, bir takım müşriklerin zengin geniş bir ticaretle meşgul olup şehirler arasında gidip geldiklerini görünce: “Acaba biz mü’minler, darlık içinde yaşadığımız halde Allah Teâlâ’nın düşmanları neden şu gördüğümüz varlık içinde yaşıyorlar” demişler, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Binaenaleyh biz bu âyeti kerimeden en güzel bir uyanma dersi almalıyız.

Evet… Bir takım gayrimüslimler, büyük bir servet sahibidirler. İktisat sahasında büyük bir iktidara sahiptirler. Bir kısmı da geniş geniş sahalarda hakimiyetleri ellerindebulunduruyorlar. Fakat bu nîmetler onlar için geçicidir. Madem ki, onlar kendilerini bu nimetleri nasib etmiş olan Yüce Allah’ı lâyikiyle bilip birliğini tasdik etmiyorlar, insanlara, heykellere tapıp duruyorlar ve madem ki bütün insanlığa yönelik olan İslâm dinini kabul etmiş bulunmıyorlar.

Ve madem ki elde ettikleri servetleri, nîmetleri çok kere meşru şekilde değil, fırsat buldukça başkalarının haklarına tecavüz etmek suretiyle elde etmiş bulunuyorlar, artık öyle bir nîmetin, devletin, servetin ne kıymeti olabilir ki, gıptaya lâyık olsun. O haddizatında geçicidir, mes’uliyeti gerektirmektedir, sâhibinin felâketine sebebtir. Evet… Meşru surette olan bir nîmet, servet müslümanlıkta övülmüştür, işlenilmiştir. Bunu bize ihsan buyuran Cenâb-ı Hak’ka bundan dolayı da şükrederek kulluk, secdesine kapanırız.

Fakat gayrı meşru olan, küfre bağlı bulunan, kendisi haddızatında geçici olduğu halde uhrevî mes’uliyeti sonsuz bulunan bir nîmet ve servete aklı olan bir kimse gıpta edemez. O gerçekte bir nîmet değildir, bir cezadır, bir felâkettir, öldürücü bir zehirdir. Farzedelim ki: Bir şahsa bir gün sonra idam edilmek üzere bir milyon altın verilse acaba bu paranın o şahsa nazaran bir kıymeti, faidesi olabilir mi?. Bilâkis üzüntü ve kederi artmış olmaz mı? Bu yaratılışın gereği değil midir?

İşte âhiret azabını hak eden kimselerin bu geçici dünya hayatında kavuştukları nimetler, servetler de bu kabildendir. Bununla beraber böyle nice nîmetler vardır ki, daha dünyada iken sahiplerinin ellerinden çıkmıştır. Nice servetlere; hakimiyetlere sahip kimselerin bunları elden çıkararak dünya sahifesinden silinip gittiklerini tarih kitapları bizlere pek açık şekilde göstermektedir. Kısacası: Cenab’ı Hak, bizleri bu gibi sonu korkunç, geçici varlıklara gıpta etmekten men etmektedir. Bu da bizim hakkımızda ilâhî lutfun bir tecellisidemektir.

197. Azıcık bir geçimdir, sonra onların varıp sığınacakları yer cehennemdir ve o ne fena bir yatak!.

197. O dinsizlerin dünyadaki varlıkları; dolaşıp durmaları (azıcık bir geçimdir) onlar bu geçimden dünyada az bir zaman için istifade etmiş olabilirler. Bu geçim, ne kadar fazla olsa da geçicidir ve âhiret âleminde kaybetmiş olacakları nîmetlere göre yok olan bir gölgeden ibarettir.

Veyahut onların bu geçimi, âhirette mü’minlerin elde edecekleri sevaplara, mükâfatlara göre hiç bir kıymet ifade etmez. (Sonra onların) o inkârcıların (varıp sığınacakları yer) onların son ebedî ikametgâhları (cehennemdir ve ne fena bir yatak!.) Artık düşünmeli!. Artık öyle geçici, azabı gerektiren varlıklara kıymet vermemelidir.

198. Fakat o kimseler ki, Rablerinden korkmuşlardır, onlar için altından ırmaklar akan cennetler vardır. Orada ebediyyen kalacaklardır. Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde. Ve Allah Teâlâ’nın katında olanlar ise iyi kullar için daha hayırlıdır.

198. (Fakat o kimseler ki) o mü’min, o iyi kimseler ki (Rablerinden korkmuşlardır) onun dinî hükümlerine karşı gelmekten sakınmışlardır. (Onlar için) o korunanlar için (altlarından ırmaklar akan cennetler vardır) öyle ebedî, hayat bahşeden bahçeler, köşkler mevcuttur. (Orada ebediyyen kalacaklardır.) Artık o nimetlerden mahrum kalmayacaklardır.

Onlara (Allah tarafından verilecek nice ziyafetler olduğu halde) onlar nice hatır ve hayale gelmeyen muazzam mükâfatlara kavuşacaklardır. (Ve Allah Teâlâ’nın katında) mânevî katında (olanlar ise) takdir edilen mükâfatlar, sevablar ile (İyi kullar için daha hayırlıdır.) Çünkü onlar, ebedîdir, sonsuzdur, mahiyetleri pek yücedir. Öyle dünya nimetlerigibi yok olmaya mahkûm değildir, İşte asıl gıpta edilecek, temenni edilecek nîmet ve devlet, bu âhiret mükâfatıdır. Allah’ın sonsuz lütfudur. Güzelce düşünenler daha dünyada iken böyle mutlu bir akibeti kazanmaya çalışırlar.

Ezvakı kâinât, seraser hayâldir

Aşan dilfiribi cihan, bî mealdir

Aklı selime mâlik olanlar verir mi dil

Bir şeye ki hemişe karini zevaldir.

199. Ve şüphe yok ki, ehli kitaptan öyleleri de vardır ki. Allah Teâlâ’ya ve size indirilmiş olana ve kendilerine indirilmiş olana imân ederler. Allah için korkarlar. Allah Teâlâ’nın âyetleri ile az bir bahayı satın almazlar. İşte onlar için rableri katında mükâfatları vardır. Muhakkak Allah Teâlâ hesabını pek çabuk görendir.

199. Bu mübârek iki âyet, İslâmiyetin yüce cazibesine tabi olan hakikaten aydın ve düşünen zatların daima bulunacağını bildirmektedir. Ve ebedî kurtuluşa, ilâhî lütuflara ulaşmak için sabır ve sebattan ayrılmayıp hak yolunda fedakârlıkta bulunulmasını emri ve tavsiye etmektedir. Ve sonuç olarak bu sure’i celiledeki emir ve yasaklara riayet Edilmesinin lüzumuna şöylece işaret buyurmaktadır.

Ehli kitap denilen Yahudî ve Hıristiyan gurubunun hepsi aynı kanaatte ısrar etmekte ve İslâmiyeti kabulden kaçınmaktadır. (Ve şüphe yok ki, ehli kitaptan öyleleri de vardır ki) güzel bir zekâya, güzel bir aklî muhakemeye sahip olup dinî hakikatları anlarlar (Allah Teâlâ’ya) onun birliğine, yaratıcılığına inanırlar, (ve) ey müslümanlar!. (Size) Allah tarafından (indirilmiş olana) Kur’ân’ı Kerim’e de inanır (imân ederler) ve onlar (Allah için) Cenâb-ı Hak’kın büyüklük ve yüceliğine karşı (korkar) mütevazi bir vaziyette (bulunurlar.)

Ve onlar (Allah Teâlâ’nın âyetleri ile) kendi yanlarında bulunan Tevrat ve incildeki peygamberinvasıflarına ait açıklama ile (az) fanî ve ehemmiyetsiz (bir babayı) bir dünyevî menfaati (satın alamazlar.) Onlar öyle dünya için, maddî menfaatlerini, başkanlıklarını korumak için âyetleri değiştirme ve inkâra, peygamberin vasıflarına ait bilgileri saklayıp aksini iddiaya cür’et etmezler. Nitekim, bir kısım ehli kitap âlimleri ise böyle bir hakikati değiştirmeye cür’et göstermişlerdir.

(İşte onlar için) o Allah Teâlâ’nın âyetlerini bozma ve değiştirmeye cür’et etmeyip Muhammed’in peygamberliğini kabul eden temiz kalpli ehli kitap için (Rableri katında) va’dedilen (mükâfatları) amellerinin sevapları (vardır.) Onlara bu amellerinden dolayı iki kat mükâfat va’dedilmiştir. (Muhakkak Allah Teâlâ) kullarının mahşer gününde (hesabını pek çabuk görendir) mahlûkatın yaratıcısı ve yüce hakimi olan Hak Tealâ hazretleri herkesin halini ve onların lâyık oldukları sevap ve cezayı ezelî ilmî ile bildiğinden onların muhakemelerini sür’atle neticelendirir.

§ Bir rivayete göre bu âyeti kerime, Hebeş hükümdarı olup İslâmiyeti kabul etmiş bulunan Ashame adındaki necaşî hakkında nâzil olmuştur. Bu zat Habeşeye hicret eden ashabı kirama çok hürmet etmişti. Bilahara vefât edince Rasûli Ekrem, bir mucize olmak üzere bundan haberdar olmuş, mübârek gözleri önünde Habeşistan görünmüş Necaşinin tahtı görünmüş, Nebiyyi Zişân efendimizde ashabı kiramı ile Bâki mevkiine çıkarak Necaşî için cenaze namazı kılmış, hakkında af talebinde bulunmuştu.

Bir takım münafıklar ise bunu görünce söylenmeğe başlamışlar. Hz. Muhammed, görmediği bir vahşi hıristiyan üzerine cenaze namazı kılıyor demişlerdi. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş, o Habeş hükümdarının da İslâmiyeti kabul eden ehli kitaptan bir zat olduğuna işaret olunmuştur. Diğer bir rivayete göre de bu âyeti kerime, müslüman olma şerefine erişen Necran ehlinden kırk, Habeşlerden otuz iki vemından sekiz zat hakkında nâzil olmuştur ki, bunlar Hıristiyan idiler.

Abdullah ibni selâm hakkında nâzil olduğunu gösteren rivayetlerde vardır. Bununla beraber âyeti kerimenin mânası umumidir, İslâmiyeti kabul eden bütün kitap ehlini kapsamaktadır. Asrı saadetten beri “ehli kitap” denilen milletlerden müslüman olma şerefine erişen zatların sayıları milyonlara ulaşmıştır. Allah’a hamd olsun hâlâ da bir çokları İslâmiyeti yüceltmekte ve kabul ederek ebedî saadete aday bulunmaktadırlar. “Bir şem’iki mevlâ yaka bir veçhile sönmez”

200. Ey imân edenler! Sabrediniz, sabır yarısında bulununuz ve nöbet bekleyiniz ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, felâh bulabilesiniz.

200. (Ey imân edenler) Ey müslümanlar!.. Ey hak yolunda sebat edenler!. (Sabrediniz) görevli olduğunuz itaatleri yapma, günahlardan kaçınma ve bazı musibetlere tahammül hususunda sabırlı bulununuz, (sabır yarısında bulununuz.) Hak Teâlâ’nın düşmanlarına karşı savaşta bulunurken sabır ve sebat hususunda onlara galip olunuz, onlar sizden daha sabırlı bulunmuş olmasınlar.

(Ve) sınırlarda (nöbet bekleyiniz) düşmanlara karşı hududta silâhlarınızla, nakil vasıtalarınızla cenge hazır bir vaziyette bulununuz, düşmanlarınızı gözetlemekten geri durmayınız. (Ve) her hâlinizde, düşmanlarınız ile savaş hususunda ondan bundan değil, yalnız (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki felâh bulabilesiniz.) Yâni: İslâm varlığını muhafaza etmiş, ilâhî lütfa kazanmış, cehennem nârından kurtulmuş cennete aday bulunmuş olasınız. Ne muazzam bir mükâfat!.

§ Âli İmran sûre-i, bu âyeti kerime ile nihayete ermiştir. Bu mübârek sûre, bütün insanlığa selâmet ve saadet yollarını göstermiş, en kutsî vazifeleri öğretmiş, en mühim medenî, idarî, sosyal esasları içerisine almıştır. Bu husustaki başarıların ne. sayede, ne gibisebeplere yapışmakla tecelli edeceğine de bu son âyeti kerime, işaret buyurmaktadır.

Bunların başlıcası ise sabırdır, musaberedir, murabeta ile takvâdır. Şöyle ki: (Sabır): Acıya katlanmaktır, hoşa gitmeyen durumlardan dolayı telâş göstermeyi? şikayet etmeden tahammül ve direnç göstermektir. Geniş bilgi için bu sûrenin (17) nci âyetine bakılabilir. (Müsabere) de belâ zamanında kalbi gözetlemek, kalbe kuvvet vermeğe çalışmaktır. Sabra devam etmektir. Güzel fiilleri yapmak çirkin işlerden kaçınmaktır, bir içimse ile başkaları arasında meydana gelen çirkin hallere, ihtilâflara karşı direnç göstermektir.

Cenâb-ı Hak’ka mânen ulaşmaya vesile olacak şeylere sarılmaktır. (Murabeta) da bağlamak, düşmanın gelmesi muhtemel olan yerlere devamlı olarak gözlemek, Allah Teâlâ yolunda, din uğrunda düşmana karşı cebhe almak, olanca kuvveti o tarafa yöneltmektir. Velhâsıl: Sabır ve sebatta, musaberede, mürabetada, ittikada bulunan müslümanlar, üzerlerine düşen dinî ve dünyevî vazifelerini güzelce yapmaya muvaffak olurlar. Bir kerre sabrın alanını düşünelim:

(1) Dinen üzerimize düşen vazifeleri yerine getirmeye çalışmak sabırdır. Nefs ile cihad etmek.

(2) Haramlardan sakınarak nefsin eğilimlerine karşı koymak, bu hususta meşakkatlere katlanmak bir sabırdır.

(3) Dünyevî arızalara, hastalıklara, ihtiyaçlara, korkulara karşı komak da bir sabırdır.

§ Müsabereye gelince bu da şu gibi guruplara ayrılır.

(1) Başkalarının, meselâ aile fertlerinin, yakınların, komşuların hoş olmayan hallerine karşı tahammül göstermek bir musaberedir.

(2) Fenalık yapmış bir şahıstan intikamı terketmekle bir musaberedir. “Cahillerden yüz çevir” meâlindeki ilâhî bir emir bunu göstermektedir.

(3) Bir kimsenin başkalarını kendi nefsine tercih etmesi de bir musaberedir. Muhtaç olan bir zatın kendi nefsini bırakıp da başkalarının ihtiyaçlarını gidermeye çalışması gibi. Nitekim: Onları kendi nefislerine tercih ederler… (Haşr, 59/9) âyeti de bunu göstermektedir.

(4) Zülûm etmiş bir kimse hakkındaki af ve bağış da bir müsaberedir. Nitekim:  sizin affetmeniz takvâya daha yakındır. (Bakara, 2/237) buyurulmuştur.

(5) İyiliği emretmek, kötülüğü yasaklamak, bir takım yanlış itikatları düzeltmeye çalışmak şüpheleri gidererek insanları aydınlatmaya gayret etmek de bir müsaberedir. Maalesef bir çok kimseler, böyle hayırlı bir hareketten üzüntü duyarlar, düşmanca bir tavır alırlar. Halbuki, böyle bir emir ve yasak, bir iyilikseverlik eseridir, sosyal terbiye ve fâide gereğidir. Bunu takdir edemiyenler, hastalıktan kurtulmaya bir vesile olan ilâçları, doktor tavsiyelerini reddeden zavallı hastalara benzerler.

(6) İslâm yurdunu, İslâm varlığını muhafaza için hudutlara beklemek ve icab edince cihat meydanlarına atılmak da bir müsaberedir. Bir fedakârlıktır. Kısacası: Bütün bu sabırlar, musabereler, mürabetalar, Allah Teâlâ’nın rizası için olacaktır, Allah korkusundan, ilâhî sevgiden ileri gelecektir.Yoksa öyle maddî bir menfaat, bir şöhret ve gösteriş için olmayacaktır, İşte (Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, felâh bulasınız) meâlindeki ilâhî emri bize bu vazifeyi bildirmektedir. Allah Teâlâ hazretleri cümlemizi sabredenler zümresine katıp ilâhî koruması altına alsın ve kurtuluşa eriştirsin. Ey Allah’ım, Peygamberlerin efendisi hürmetine kabul buyur! Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’adır.

Yorum Bırakın