AL-İ İMRAN SURESİ

120. Size bir nimet isabet ederse onları mahzun eder. Size bir fenalık dokunursa onunla sevinirler. Eğer sabreder ve korunursanız onların hileleri size hiç bir şey ile zarar vermez.

120. Ey müslümanlar!. Şunu da biliniz ki: (Size bir nîmet) bir zafer, bir güzel muvaffakiyet (isabet eder) nasib olur (sa) bu nasip olan nîmet ve saire (onları) o münafıkları (mahzun eder) buğz ve haset sebebiyle üzülür dururlar. Fakat ey müslümanlar! (Size bir fenalık dokunursa) bir mağlûbiyet, bir kıtlık ve pahalılık veya aranızda ihtilâf gibi bir trajedi .ariz olursa (onunla sevinirler) işte onların müslümanlara karşı bu kadar kinleri, düşmanlıkları vardır. Artık ey müslümanlar!. O gibi düşmanları tanıyıp onlardan kaçınmanız lâzım değil midir? Sakın onlardan korkmayınız (eğer) ey müslümanlar!.

(Sabreder) bir takım sıkıntılara katlanır, fedakârlıktan ayrılmaz (ve korunur) Allah Teâlâ’dan korkarak onun emirlerine, ve yasaklarına riayet eder (iseniz, onların hileleri size hiçbir şey ile zarar vermez) siz Allah Teâlâ’nın lütuf ve keremi ile o gibi düşmanların şerrinden emin olursunuz. Kur’ân’ın bu açıklamaları, düşmanların hilelerine karşı sabır ve takvâ ile yardım istemeyi bizlere öğretmekte ve öyle harekete irşad etmektedir. Böyle harekette bulunanları, Cenâb-ı Hak himaye buyuracaktır.

Bu hususa dâir ilâhî vadi vardır. Nitekim eshabı kiramı bu sayede en büyük düşmanlarının şerrinden korumuş, onları muvaffakiyetlere ulaştırmıştır. Filozoflar demiştir ki: Sana haset edene tuzak kurmak istersen nefsinde fazileti arttır. Yani: Sen tam bir fazilet ile ziyade vasıflanınca haset eden şahıs bundan üzülür, kıskançlığı yüzünden mahvolur gider, sen de onunhasedinden kurtulmuş olursun.

121. Hani bir vakit erkenden ehlinden ayrılmıştım. Müminler için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun. Ve Allah Teâlâ ise hakkıyla işiticidir, hakkıyla bilicidir.

121. Bu mübârek âyetler, sabır ve takvâ ile vasıflanan mü’minlere Cenab’ı Hak’kın yardım edeceğine, tersine hareket edenlerinde zararlara uğrayacaklarına dair Uhud vak’asını bir misal olarak göstermektedir. Şöyle ki: Habibim!. Mü’minlere hatırlat… (Hani bir vakit) hicretin üçüncü senesi şevval ayında (erkenden) kuşluk vakti (ehlinden) eşin Âişe radiallahü anhanın yanından (ayrılmıştın) dışarı çıkıp cihat tedarikine başlamıştın.

(Mü’minler) İslâm mücahitleri (için savaşa elverişli mevziler hazırlıyordun) harb için ne gibi bir vaziyet alınmasını düşünerek eshabı kiramınla danışmada bulunuyordun. (Ve Allah Teâlâ ise) sizin ne söylediğinizi (hakkiyle işiticidir) Ve neler düşündüğünüzü de (hakkiyle bilicidir). Artık hikmetin icabına göre hakkınızda Allah’ın iradesi tecelli eder.

122. O vakit ki, sizden iki bölük dağılmaya yüz tutmuştu. Halbuki onların koruyucusu Cenab’ı Allah’tır. Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etmelidirler..

122. (O vakit ki) sizin savaşa başlamış olduğunuz zaman ki (sizden iki gurup) Hazrec kabilesinden Seleme oğulları ve Eve kabilesinden Harise oğulları münafıkların sözüne aldanarak (dağılmaya) harbden korkarak cihad meydanını terketmeye (yüz tutmuştu.) Öyle münafıkların sözüne bakmalı mıydı?. Bir takım din düşmanlarından korkmalı mı idi?. (Halbuki onların) o iki gurubun, bütün hakikî mü’minlerin muhafızı yardımcısı ve destekçisi (Cenâb-ı Allah’tır.) Artık onlar neden öyle korkup dağılmaya yüz tutsunlar.

Onlar Allah Teâlâ’ya sığınmalı değil miydiler?. (Ve mü’min olanlar ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etmelidirler.) Cenâb-ı Hak’ka itimatedip zafer ve muvaffakıyet! ondan niyaz etmeli, düşmanlarından korkmamalıdırlar. Nitekim Hak Teâlâ Hazretleri kendilerini Bedir gazvesinde büyük bir zafer ve muvaffakiyete kavuşturmuştur. Elverir ki sabır etsinler, takvadan, tevekkülden ayrılmasınlar.

§ Uhud gazvesi; İslâm tarihinde detaylı bir şekilde beyan olunduğu üzere Mekke’i Mükerreme’de Kureyş müşrikleri, bazı kabileleri de yanlarına alarak üç bin askerden oluşan bir ordu ile Mekke’i Mükeremeden çıkmışlar, Medine’i Münevvereye doğru harekete başlamışlardı. Müslümanlar ile savaşta bulunmak istiyorlardı. Rasûli Ekrem, Sallallahüaleyhi Vesellem Efendimiz, durumdan haberdar olunca ashabı kiramı yanına toplamış, danışmada bulunmuştu. Ensarı kiramdan birçokları:

Yaresulullah!. Medine’den çıkmayalım, biz ne zaman dışarı çıkıp düşman ile karşılaştık ise zarara uğradık, fakat düşman ne zaman bizi kuşattıysa o mağlûbiyete uğradı, demişler. Münafıkların reisi olan Abdullah ibni Übeyyibni Selûl dahi bu görüşte bulunmuştu. Diğer bir kısım zatlar da Yaresulullah!. Müsaade buyur biz o köpeklere karşı çıkalım, kendilerinden korktuğumuzu sanmasınlar dediler. Rasûli Ekrem Hazretleri ise: Ben rüyamda bir takım sığırların boğazlandığını gördüm, hayır ile yorumladım, ve kılıcımda bir gedik açıldığını gördüm, onu da bir hezimet ile yorumladım, ve arkama kuvvetli bir zırh giydiğimi gördüm, onu da Medine ile yorumda bulundum. Artık uygun görürseniz Medine’de kalalım, düşmanlara karşı çıkmayalım, diye buyurdu.

Fakat Bedir gazvesinde bulunmak şerefine ulaşamayan bir kısım zatlar da: Yaresulullah!. Bizimle Medine dışına teşrif et, cihattan geri kalmayalım, diye ısrar ettiler. Bunun üzerine Rasûli Ekrem Hazretleri hane’i saadetine gitti, savaşa ait elbisesini, silâhını giyinip kuşandı, cihat için hazır bir hale geldi. Vaktaki; o zatlar bu haligördüler: Kendilerinde bir pişmanlık yüz gösterdi, biz Resûlüllaha nasıl olur da böyle yol gösterebiliriz, dediler ve Resûlullah’a müracaat ederek:

Yaresulullah!. Sen neyi uygun görüyorsan onu yap diye itirazda bulundular. Rasûli Ekrem Hazretleri de buyurdu ki: Bir peygambere lâyık değildir ki, harb elbisesini giyindikten sonra düşman ile vuruşmada bulunmadan onu çıkarıversin. Artık cuma namazından sonra Medinei münevvere’den dışarı çıkıldı. Uhud dağı civarında vaziyet alındı. Rasûli Ekrem Efendimiz, Abdullah ibni Cübeyri bir takım mücahitlerle beraber oradaki bir vadinin korunmasıyla görevlendirdi, oradan düşmanların baskın yapmaları düşünüldüğünden siz buradan ayrılmayınız, şayet düşman gelirse onları oklarınızla karşılayınız, ta ki bizim arkamızdan hücum edebilmesinler. Siz buradan asla ayrılmayınız, bizim arkamıza düşmeyiniz.

Düşmanlar sizi burada görürlerse geri döner giderler diye buyurdu. Vaktaki Uhud sahasında müslümanlar ile düşmanları karşı karşıya geldiler, İslâm ordusunda bulunan münafık Abdullah ibni Übey, arkadaşlarına dedi ki, Muhammed -Aleyhisselâm- düşmanlarına karşı sizinle zafer elde edecektir. O halde siz müslümanların düşmanlarını görünce bozguna uğrayınız ki, o müslümanlar da size bakar bozguna uğrarlar, savaş müslümanların aleyhine olmuş olsun. Gerçekten de iki kuvvet çarpışmaya başlayınca İslâm ordusundaki o münafıklar bozguna uğradılar. Sayıları üç yüz kadar idi, geri kalan yedi yüz kadar İslâm mücahitler! yine harbe devam edip düşmanları olan müşrikleri bozguna uğrattılar.

Fakat Uhud vadisindeki İslâm muhafız kuvveti, düşmanların bu bozgunundan haberdar olunca bulundukları mühim mevki bıraktılar, düşmanı takip etmek istediler. O vadide bulunan düşman kuvvetleri bundan istifade ederek İslâm ordusunu arkasından kuşattılar, kanlımuharebeler oldu, Hz. Hamza gibi kahraman mücahitler şehit düştü. Birçok İslâm askerleri dağılıp Resûlullah’ı yalnız bıraktılar, mübârek yüzü yaralandı, mübârek bir dişi de kırıldı, yanında yalnız Ebubekir, Ali, Abbas, Talha, ve Sad hazretleri gibi birkaç zat sebat edip kalmışlardı. Rasûli Ekrem’in şehit edildiği haberi yayılmıştı.

Fakat ensarı kiramdan bir zat, Rasûli Ekrem’i yaşıyor görüp sevinmiş, müslümanlara karşı: İşte Resûlullah, elhamdülillah yaşıyor diye nida etti, bunun üzerine muhacirinden ve ensardan olan erler, tekrar Resulûllah’ın etrafında toplandılar, bundan haberdar olan düşman kuvvetleri de korkarak dağıldılar, Mekke yolunu tutup gittiler. İşte Kur’ân’ı Kerim bu tarihî hadiseyi müslümanlar için bir uyanma dersi bir manevî terbiye olarak göstermiş oluyor.

Resulûllah’ın görüşüne aykırı temennilerin, hareketlerin korkunç neticelerini bildiriyor. Komutanın emrine muhalefet ederek korumakla emrolundukları yerleri terkedenlerin ne elem verici mağlûbiyetlere sebebiyet vereceklerini anlatıyor. Sabır ve sebattan Allah Teâlâ’ya ve Yüce Peygamberine itaattan ayrılmayanların da nice muvaffakıyetlere ulaşacaklarına işaret buyuruyor.

123. Ve şüphe yok ki, siz kuvvetsiz bir halde iken Allah Teâlâ size Bedirde yardım etti, artık Allah Teâlâ’dan korkunuz, ta ki şükretmiş olasınız.

123. Bu mübârek âyetler, sabır ve sebat gösteren, Allah’a güvenip takvâ sâhibi olan müslümanları Cenâb-ı Hak’kın ne büyük yardımlara ulaştıracağım, Bedir gazvesini bir örnek göstererek beyan etmektedir.. Şöyle ki: Ey müslüman cemaati! Ey Uhud gazvesinde bulunan mücahidler.

Sabır ve sebattan ayrılmayınız, Cenâb-ı Hak’tan korkup daima ona sığınınız. Sabır ve sebat gösterip,Hak Teâlâ’dan korkan ve O’na sığınan zatların ne kadar ilâhî korumaya mazhar olduklarını düşünün (ve) özelikle Bedir gazvesinde (şüphe yok ki, siz) ey İslâm mücahitleri! (kuvvetsiz) sayınız az, silâhınız, malınız noksan (bir halde iken Allah Teâlâ size Bedirde) oradaki harp meydanında (yardım etti) sizi düşmanlarınıza galip getirdi.

(Artık) bunu düşününüz (Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun düşmanlarıyla karşılaşınca sebat edip durunuz, onlardan korkarak dağılmayınız. (Tâki) bu sebat ve takvanız ile Cenâb-ı Hak’ka (şükretmiş) vazifesini yapmış kullar (olasınız.) Böyle nîmete karşı şükürde bulunmak, nîmetin devam etmesine ve artmasına vesile olur. Artık bu şükran vazifesini güzelce yerine getirmeye çalışmalıdır.

124. O vakitte idi ki, sen mü’minlere diyordun ki: Rabbinizin indirmiş olduğu üç bin melek ile size yardım etmesi size yetmez mi?

124. Habibim! Hatırla (o vakitte) o Bedir savaşı anında (idi ki sen mü’minlere) beraberinde bulunan eshabı kiramına kalplerini tatmin ve sebatlarını temin etmek için (diyordun ki:) Ey mücahitler! Düşmanla karşılaştığınız zaman (Rabbinizin) ordugâhımıza yüce katından (indirmiş olduğu üçbin melek ile size yardım etmesi) düşmanlarınıza galip gelmek ve onların eziyetlerine tehammül edebilmeniz için (size yetmez mi?) elbette eder.

125. Evet… Sabrederseniz ve sakınırsanız, onlar da ansızın üzerinize gelecek olurlarsa Rabbiniz size beş bin nişanlı melekler ile imdat edecektir.

125. (Evet…) Öyle ruhanî bir imdat manevî bir kuvvet size fazlasıyle yeter. Sizin azlığınıza, düşmanın ise çokluğuna bakıp da zaferden ümidinizi kesmeniz asla doğru olamaz. Bununla beraber (sabrederseniz) cihad meydanında sebat gösterir iseniz (ve) galibiyeti Cenâb-ı Haktan bekleyerek ondan(ittikâ ederseniz) ancak ondan korkup sakınırsanız (onlar da) o düşmanlar da o harp saatinde (ansızın üzerinize) hücum edip (gelecek olurlarsa Rabbiniz) de (size) Ey İslâm mücahitleri! (beşbin nişanlı) alameti! (melekler ile imdat edecektir).

Gerçekten de, o mübârek mücahitler sabır ve sebat etmiş, Cenâb-ı Hak’ka sığınmış, yüce melekler de Hz. Cibril’in komutasında insan mücahitleri şeklinde zuhur ederek cihada fiilen iştirak etmişlerdi.

§ Bedir gazvesi: Bu gazve hicreti nebeviyenin ikinci senesi ramazanı şeref inde vuku bulmuştu. Rasûli Ekrem’in İlk yaptığı gazve budur. Bu gazvede İslâm ordusunun toplamı üçyüz beş zâttan ibaretti. Bunların altmış dördü muhacirini kiramdan idi, geri kalanı da ensarı kiramdan bulunuyordu, İslâm milletinin İlk ordusunu bu yüce zatlar teşkil etmiştir. Bu gazve şöyle vuku bulmuştur:

Mekke-i Mükerreme’deki müşrikler, şam’a bir ticaret kafilesi göndermişlerdi. Bu sayede büyük bir servet elde edip ileride müslümanlara karşı savaşta bulunmak arzusunda idiler. Cenab’ı Hak da bunların bu niyetini Rasûli Ekrem’ine bildirmiş, bu ticaret kafilesiyle Kureyş güruhundan birine karşı müslümanların zafer kazanacaklarını Yüce peygamberine vahiy yoluyla müjdelemişti.

Rasûli Ekrem de bu kafileyi elde etmek için Medine’i Münevvere’den çıkıp Âsire denilen yere kadar gitmiş ise de kervana tesadüf edemeyip Medine’i Münevvere’ye geri dönmüştü. Sonra o ticaret kafilesinin Şam’dan geri döndüğünü haber alınca Medine’i Münevvere’den çıkıp Revhâ denilen yere vardı. Bu hareketten haberdar olan bir şahıs Mekke’i Mükerreme’ye varıp: Ey Kureyş! Ne duruyorsunuz? Şam’dan dönen kervanı müslümanlar elde edecekler diye feryada başlamış, bunun üzerine başta Ebu Cehil olduğu halde Kureyş eşrafı Mekke halkını sefere dâvet etmişler, büyük bir kitle halinde Mekke’i Mükerreme’den çıkıp Bedirköyüne gelmişlerdi. Kervan ise bir saldırıya uğramaksızın Mekke’i Mükerreme’ye dönmüştü.

Fakat o kitle geri dönmemiş, müslümanlar ile savaşta bulunmak istemişlerdi. Müslümanlar bundan haberdar oldular, her ne kadar düşmanlarına nazaran sayıları az ise de geri dönmeyi İslâm kahramanlığına aykırı gördüler. Rasûli Ekrem efendimiz, eshabı kiramı ile danışmada bulundu, Kervanın peşine düşmek mi istersiniz, yoksa Kureyş ordusuna gitmeği mi uygun görürsünüz diye sordu, İki guruptan birini Cenab’ı Hak bana söz vermiştir, diye buyurdu. Bazı zatlar savaş için hazırlıklı bulunmadıkları için kervanı takip görüşünü tercih eder oldular. Rasûli Ekrem, bu görüşten hoşlanmadı.

Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer gibi değerli sahabiler, Ya resulullah! Biz Allah Teâlâ’nın emri ne ise ona itaat ederiz ve biz seninle beraberiz, sen vallahi Hicaz arazisinin en sonuna kadar gitsen biz de seninle beraber gideriz, dediler. Ensarı kiram da bu görüşe iştirâk etti. Kısacası İslâm ordusu Kureyş müşrikleri ile savaşı göze alarak Bedir köyüne doğru yürüdü. Rasûli Ekrem efendimiz vuku bulacak savaşta düşmanlardan öldürülecek şahısların öldürülecekleri yerleri eshabına gösterdi, bilahara da öyle vuku buldu, bu bir mucize idi.

Nihayet Kureyş ordusu da gelip Bedir suyunu zaptetmiş bulundu. Fakat ertesi gün yağmur yağdı, eshabı kiram bol bol suya kavuştular, bu yüzden olan sıkıntıları giderildi. Sonra harp meydanına atıldılar, düşman kuvvetleri müslümanların kuvvetlerinin üç mislinden ziyade idi, yine korkuyorlardı, savaş başladı. Müslümanlar, cihadın, şehadetin manevî kıymetini takdir ettikleri için korkusuzca, tam bir neş’e ile cihada atılmışlardı. Bu esnada Hz. Ömer’in azatlı kölesi olan “Mehca” şehit düştü.

Rasûli Ekrem efendimiz! “Mehca, şehitlerin efendisi” dir diye buyurdu. İslâm milletinden İlk evvel, savaş meydanındayaralanıp şehit olan bu zattır. Radiyallahü teâlâ anh. Bu Bedir savaşında Hz. Hamza Ali, Hz. Übeyde ibni Haris gibi zatlar düşmanlar ile dilelloda bulunup galip gelmişler büyük kahramanlıklar göstermişlerdi. Bu esnada Hz. Ebu Bekir’in oğlu Abdurrahman da düşmanlar arasında idi, henüz müslüman olmamıştı. Muhterem pederî Ebubekr’is Sıddık bununla dilelloya çıkmak istediyse de Rasûli Ekrem efendimiz izin vermedi, sen benim gören gözüm, işiten kulağım durumundasın diyerek onu yanından ayırmadı.

Bu sırada Hazrec kabilesinden Haris ibni Süraka adında bir genç sahabi şehit düşmüştür. Ensarı kiramdan İlk şehit olan, bu zattır. Rasûli Ekrem efendimiz, “Yarab! Bana vaad buyurduğun yardımı ihsan et” diye dua etmiş ve hafifçe bir uykuya dalmış ve hemen tebessüm ederek uyanmış, yanı başında bulunan Hz. Ebu Bekir’e hitaben: Müjde Ey Ebu Bekir! İşte Cibrili Emîn ile diğer melâike’i kiram imdada geldiler, diye buyurmuştu.

Sonra da zırhını giymiş:

(O topluluk yakında bozulacak ve onlar arkalarını dönüp kaçacaklardır. (Kamer, 54/45) âyeti kerimesini okuyarak çadırından dışarı çıkmıştı. Zaten sayıları fazla olan düşman ordusuna bazı bedevî arapların da katılacağı duyulmuş olmakla bundan bazı İslâm mücahitleri endişeye düştüler. Bunun üzerine Allah katından melekler vasıtasiyle müslümanlara yardım olunacağı müjdesi verildi. Rivâyete göre o esnada gayet şiddetli bir rüzgâr çıkıp göz gözü görmez olmuştu.

Bu hal ise Hz. Cibril ile diğer meleklerin harp meydanına gelmelerine bir nişane imiş. O melekler kır atlara binmiş, beyaz ve sarı sarıklı insanlar suretinde görünmüşler ve bu Bedir harbine fiilen iştirâk etmişlerdir.Bu Bedir gazvesinde müslümanlara evvelâ bin, sonra iki bin, daha sonra da iki bin melek imdada gelmişlerdir ki, toplamı, âyeti kerimede görüldüğü şekilde beş bindir.

Bu savaş esnasında Rasûli Ekrem efendimiz mübârek avucuna taşlar alıp “Şehatil vücûh = yüzleri kapkara olsun” diye o taşları düşmanların üzerine atmış, bunlar müşriklerin gözlerine, burun deliklerine dokunarak onları serseme döndürmüştü. Bu da peygambere ait bir mucize idi.

Artık düşman ordusu şaşkın bir hale gelmişdi ki, İslâm ordusu oların üzerine hücum etti, özellikle Hz. Hamza ile Hz. Ali hücum ederek düşman saflarını yarıyorlardı. Bu sırada Ebu Cehil öldürüldü, neticede düşman ordusu bozuldu, gitti, İslâm ordusu da büyük bir zafere kavuştu. Müslüman ordusundan on dört zat şehit düşmüştü ki, bunların altısı muhâcirin! kiramdan, altısı da Hazrec kabilesinden ikisi de Eve kabilesinden idi.

Radiyallahü Teâlâ anhüm. Müşriklerin ölüleri de yetmiş kişi idi. Bunların yirmi dördü Kureyş’in eşrâfından idiler. Müşriklerden yetmiş kişi de esir edilmişti. Peygamberimizin amcası Abbas ibni Abdilmuttalip ile amcazadesi Ukeyl ibni Übey de bu esirler arasında idiler. Bu iki zat da, bilahara müslüman olma şerefine nail olmuşlardır. Rasûli Ekrem efendimiz, düşmanlarının bu yenilgisinden sonra bir gece Bedir’de kalmış, sonra mübârek ordusu ile beraber Medine’i Münevvere’ye dönmüştü.

Bedir’e gidiş ve dönüşü on dokuz gün devam etmiştir. Medine’i Münevvereye getirilen esirleri, Yüce Peygamberimiz, eshabı kiramına dağıtmış, bunlara güzelce bakınız diye emretmiş, onlar da güzelce bakmışlardır. Bilahara bu esirler birer bedel karşılığında hürriyetlerine kavuşturulmuşlardır. Bedel vermeğe kudreti olmayanlar da ensarı kiramın çocuklarına bir müddet yazı öğretip ondan sonra serbestolmak üzere Medine’i Münevverede alıkonulmuşlardı. Kısacası: Eshabı kiram, sabır ve sebâtlarının, takvâ ile, Rasûli Ekrem’in emirlerine itaat ile vasıflanmalarının bir mükâfatı olmak üzere böyle şanlı bir zaferi elde etmişlerdi.

126. Ve Allah Teâlâ bunu ancak size bir müjde olmak ve bununla kalpleriniz mutmain bulunmak için kılmıştır. Yoksa zafer, ancak aziz hakîm olan Allah Teâlâ katındandır.

126. Bu mübârek âyetler, zafer ve galibiyet elde etmenin, esasen maddî sebepler sayesinde değil, ancak Allah Teâlâ’nın dilemesi ve yardımıyla olacağını bildirmektedir, adete göre icabeden maddî sebeplere sarılmakla beraber ancak Cenab’ı Hak’ka itimat ve iltica edilmesi lüzumuna işaret eylemektedir.

Şöyle ki: (Ve Allah Teâlâ bunu) bu melekler vasıtasiyle imdadı (ancak size) Ey müslümanlar! (bir müjde) galibiyeti elde edeceğinize dair bir müjde (olmak) için yapmıştır (ve) bir de (bununla) bu imdat sebebiyle (kalbleriniz mutmain) sükûnete ermiş (bulunmak için kılmıştır) tâki, kendi sayınızın azlığından, düşman sayısının da çokluğundan dolayı kalben müteessir olmayasınız. (Yoksa zafer) sayının, vâsıtaların çokluğundan değildir. (Ancak azîz) asla aciz, mağlûp olmayan ve (hakim olan) hikmet ve faydadan dolayı dilediğini galip ve dilediğini mağlûp eden (Allah Teâlâ katındandır.)

Binaenaleyh meleklerin İslâm ordusuna imdada koşmaları da sadece müslümanlara bir müjde içindir. Câri olan adete göre onların kalplerini teskin, etmek ve rahatlatmak içindir, müslümanların ne muhteşem bir orduya sahip olduklarını düşmanlarına göstermek, o düşmanların kalplerine dehşet vermek içindir. Daha bir nice hikmetlere dayanmaktadır. Yoksa Hak Teâlâ Hazretleri dilerse bir melek ile de, hiç melek bulunmaksızın da herhangi bir kuvveti, herhangi bir kavmi mahv veperişan edebilir. Buna inanmaktayız!..

127. Tâki, o küfredenlerden bir kısmını kessin, veya onları mağlûp etsin de bozguna uğramış oldukları halde geri dönüp gitsinler.

127. Bir de Ey müslümanlar! Cenab’ı Hak, size bu zaferi ihsan edecek (tâki o küfredenlerin bir kısmını) bir gurubunu (kessin) onları harp meydanında parçalasın, helâk etsin, kısmen esarete düşürsün (veya onları mağlûp) hezimetle, korku ve dehşette zillete mâruz (etsin de bozguna uğramış,) umduklarına kavuşmaktan mahrum (oldukları halde geri dönüp güsinler) yurtlarına Öyle mağlûp ve ümitsiz bir halde dönsünler.

Yâni: Onlar kısmen öldürtsün, esarete mâruz olsunlar, kısmen de zelilce bir halde geri dönebilsinler. Böyle: (ve = veya) tabirleri bu gibi yerlerde terdit bir fikri (İki ihtimalle anlatmak) için değil tenvî (çeşitlendirmek) içindir. Yani: Düşmanların felâketleri böyle muhtelif surette vuku bulacaktır. Nitekim öyle de vuku bulmuştur.

128. Bu işte senin için yapacak birşey yoktur, ya onların tevbelerini kabul etsin veya onlara azap etsin, çünkü onlar zalim kimselerdir.

128. Bu mübârek âyetler, Rasûli Ekrem’in selâhiyet derecesine, inkârcıların davranışlarından onun sorumlu olmadığına işaret etmekte ve bütün insanlığın kaderinin ilâhî iradeye bağlı olduğunu göstermektedir. Şöyle ki: Ey Muhammed -Aleyhisselâm-sen düşmanların hareketlerinden dolayı üzülme, onların hakkında bedduada bulunma, onların haklarında hikmetin gereği ne ise o tecelli edecektir.

Bu hususta (senin için emirden) onların hakkında takdir edilmiş olan şeylerden (birşey yoktur) bütün işler, bütün meydana gelecek şeyler Allah Teâlâya aittir. Sen sabret, sen onları uyarmak için, onlar ile mücadele için gönderilmiş bir peygambersin, onların hallerinden sen mes’ul değilsin.

Allah Teâlâ: Seni onlarla cihad etmekle görevlendiriyor ki:Onların bir kısmını parçalayıp atsın veya mağlûb etsin ve (ya onların tevbelerini kabul etsin) tevbeye muvaffak kılarak, İslâmiyetle şereflendirerek af buyursun (veya onları) küfür içinde öldürerek (azap etsin) onlar böyle bir âkibete lâyıktırlar. (Çünkü onlar) öyle küfürlerinde israr edenler (zalim kimselerdir) azabı hak etmişlerdir.

129. Ve göklerde ne varsa yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Dilediğini bağışlar ve dilediğine azap eder ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.

129. Kulları hakkındaki bütün tasarruflar Cenâb-ı Hak’ka aittir. (Ve göklerde ne varsa ve yerde) bütün kâinatta sahasında (ne varsa) yaratma, mülkiyet, emir ve irade hussunda (hepsi Allah’ındır) başka bir kimsenin değildir. Binaenaleyh kullarından (dilediğini bağışlar) onu İslâmiyete nail buyurup günahlarını affeder ve örter (Ve dilediğine) de işlemiş olduğu günahlardan dolayı (azap eder) Artık ey yüce peygamber! Sen sabret, onların aleyhinde bedduada bulunma, bu hususta en doğru olan budur. (Ve Allah Teâlâ çok bağışlayıcıdır) dostlarının günahlarını affeder ve örter ve (râhimdir) bütün kulları hakkında merhameti galiptir. Onların aleyhinde beddua etmeye girişilmemelidir.

§ Uhud gazvesinde Rasûli Ekrem efendimizin mübârek başı yaralanmış Rebaiye denilen dört mübârek dişi kırılmış, mübârek yüzünden kanlar akmıştı. Bunun üzerine düşmanlarına bedduada bulunmuş, peygamberlerine karşı böyle bir harekette bulunan bir topluluk nasıl kurtulabilir diye buyurmuştu. Bunun üzerine bu âyetlerin nâzil olduğu rivayet olunmaktadır.

Diğer bir rivayete göre de Rasûli Ekrem hazretleri hicretin dördüncü senesi Mekke’i Mükerreme ile “Esfan” denilen bir yer arasında bulunup “Biri meune” adındaki bir belde ahalisine Kur’ân’ı Kerim’i ve dinî hükümleriöğretmek için ashabı kiramdan yetmiş zatı göndermişti. Orada bulunan Amir ibni Tüfeyl ile arkadaşları bu mübârek zatları şehit etmişler.

Bundan haberdar olan Yüce Peygamber efendimiz çok müteessir olmuş, bir ay kadar bütün namazlarında o katil şahıslar aleyhinde lânette ve bedduada bulunmuş, bunun üzerine bu âyetler nazil olmuştur. Gerçekten de bir nice inkarcılar, fasıklar, katiller bilahara tevbe ederek ve af dileyerek müslüman olmuşlar, İslâmiyete güzel güzel hizmetlerde bulunmuşlar ve Allah’ın affına nail olmuşlardır. Binaenaleyh kâfir olarak ölüp gittikleri bilinmeyen düşmanlar aleyhinde beddua etmekten ise onların hallerini düzeltmeleri için duada bulunmak İslâm’ın merhameti gereğidir.

Nitekim bir hadiste de Yerdekilere merhamet edin ki, göktekiler de size merhamet etsinler” buyurulmaktadır.

130. Ey imân edenler! Faizi kat kat arttırılmış olarak yemeyiniz. Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz ki, kurtuluşa erdirilmiş olabilesiniz.

130. Bu mübârek âyetler de düşmanlarına karşı cihat ile emredilmiş olan müslümanlara nefisleriyle de cihadda bulunarak ribâ gibi haram olan şeylerden kendilerini korumalarını hatırlatmakta, onlara selamet ve kurtuluşa vesile olan hareket farzını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey Cenâb-ı Hak’kın varlığına, birliğine İman ve bütün emirlerine, yasaklarına boyun eğmenin lüzumuna inanmış olan müslümanlar! (Ribayı) faizi (kat kat attırılmış olarak) alıp (yemeyiniz) cahiliyet devrine ait, öyle insafsızca bir muamelede asla bulunmayınız.

(Ve Allah Teâlâ’dan korkunuz) onun bütün emirlerine, yasaklarına riayet ederek faiz gibi yasakları işlemeyiniz. (Ki, siz) ey müslümanlar!. (Felâha) aslıselâmet ve saadete Allah tarafından (erdirilmiş olabilesiniz) öyle bir saadete lâyık olmak ve kavuşturmak için Cenab’ı Hak’tan korkmak, onun dinî hükümlerine muhalefet etmemek lâzımdır.

§ Bu âyeti kerime, cahiliye zamanında faiz usulünü bildirmektedir. Şöyle ki: O zaman bir şahıs, diğer bir şahısa meselâ bir miktar faiz ile ve bir sene müddetle yüz lira ödünç verirdi. Müddeti biter de bu borç verilemezse borç verenin talebi üzerine borçlu, bu borcun miktarını meselâ ikiyüz liraya yükseltmekle bir sene daha üzerinde bulundururdu. Böyle seneler geçtikçe bu miktar artırılırdı.

İşte bu âyeti kerime ile bu cahiliye âdeti çirkin görülerek müslümanlar böyle bir muameleden men edilmişlerdir. Yoksa böyle bir vakâyi ifade eden bu âyeti kerime katkat olmayan bir faizin caiz olduğu mânasını taşımaz. Belki böyle bir cahiliye muamelesinin pek insafsızca olduğuna işaret etmektedir. Yoksa faiz, az olsun çok olsun mutlak olarak haramdır.

Meselâ: Elindeki bir silâh ile ona buna saldırıp duran bir şahsa hitaben sen böyle bir silâh ile ona buna saldırıp durma denilse, o şahsa silâhsız olarak saldırmağa müsaade edilmiş olmaz. Belki bu hareketinin fenalığına işaret edilerek mutlak olarak o, bu tecavüzden men edilmiş olur. Maamafih bu âyeti kerime, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Sonra Medine’i Münevverede de faiz hakkında birçok âyet nâzil olmuş, mutlak olarak faizin haram olduğu, borçludan yalnız ana paranın alınması lâzım geleceği beyan olunmuştur. Bakara sûre-indeki faiz âyetlerinin tefsirine bakınız.

131. Ve o ateşten korkunuz ki, kâfirler için hazırlanmıştır.

131. (Ve) Ey müslümanlar! (O ateşten) o cehennem azabından (korkunuz ki) o ebedî ateş, asıl (kâfirler için hazırlanmıştır) şu anda mevcuttur. Artık o kâfirlere uymaktan kaçınınız, onların fiil ve hareketlerini körükörüne taklitten sakınınız ki, onlar gibi Allah’ın azabını hak etmiş olmayasınız. Rivayete göre Uhud harbinde müşrikler faiz yoluyla elde etmiş oldukları mallarını sarf etmişlerdi.

Müslümanlardan bazı zatlar da böyle bir yolla fazla servet kazanarak o düşmanlarından intikam almak eğiliminde bulunur gibi olmuşlar. Bunun üzerine bu faiz hakkındaki âyeti kerime nâzil olmuş, müslümanların düşmanlarından değil, Allah Teâlâ’dan korkmaları tenbih edilmiştir. Gerçekten de öyle insafsızca bir şekilde elde edilen bir servetin manevî zararları, maddî faidelerinden kat kat fazladır. Artık Cenâb-ı Hak’tan korkarak meşru olmayan vasıtalara müracaat edilmemelidir.

132. Ve Allah Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ediniz ki, rahmete erdirilesiniz.

132. (Ve) Ey müslümanlar!. (Allah Teâlâ’ya ve Peygambere itaat ediniz) onların bütün emirlerine, yasaklarına ve bilhassa faiz hakkındaki hükümlerine hakkiyle uymaya çalışınız, muhalef etten kaçınınız, (ki) Allah tarafından (rahmete) kurtuluşa, düşmanlarınız üzerine galibiyete (erdirilesiniz) sizin için bundan başka selâmet ve saadet vesilesi yoktur. Ne güzel bir teşvik, ne yüce bir ilâhî vaad! Ne mutlu güzel amellerde bulunarak Allah’ın bu vadine kavuşanlara…

133. Ve Rabbinizden bir mağfirete ve eni gökler ile yer genişliğinde olan bir cennete koşunuz ki, takvâ sahipleri için hazırlanmıştır.

133. Bu mübârek âyetler de müslümanları bağış ve saadete vesile olan bir yola teşvik etmekte, takvâ sahiplerinin üstün vasıflarını bildirerek onların kavuşacakları ebedî nimetleri göstermektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler! Üzerinize düşen kulluk vazifelerinizi yerine getirmeye çalışınız, (ve) insanlık hali vuku bulan kusurlarınızdan dolayı (rabbinizden bir bağış) dileyiniz, ilâhî affı temenni etmeyekoşunuz. Ve ilâhî mağfirete ulaşmanıza vesile olacak olan vazifeleri, farizeleri yerine getirmeye gayret eyleyiniz.

Ne kadar sâlih amellerde bulunsanız bile onlara aldanmayınız. Kul kusurdan uzak olamıyacağı için daima tevbe ve istiğfar edici olunuz ve Allah’ın lûtfuna kavuşma temennisinde bulunarak (eni gökler ile yer genişliğinde olan bir cennete koşunuz) öyle muazzam, semalardan, yerlerden daha çok geniş olan bir ebediyet ve saadet âlemine gidebilmek için ibâdet ve itaate, iyilik ve takvâya devam ediniz (ki) o cennet (müttekiler) ibâdet ve itaatte bulunup günahları terkedenler (için hazırlanmıştır) binaenaleyh siz de takvâ sahipleri gurubuna dahil olunuz ki, öyle büyük bir mükâfata kavuşasınız.

§ Bu âyeti kerime de ve benzerlerinde olan ” ( ) = (hazırlandı)” kelimesi gösteriyor ki, cennet de cehennem de bu anda mevcuttur: Yaratılmıştır. Yüce Yaratıcının sonsuz olarak yarattığı eserleri vardır. Cennetler ile cehennemler de bunlardan birer âlemdir.

§ Bu âyeti kerime de Cennetlerin çok geniş olduğuna işaret olunmuştur. Bir Cennetin eni semalar ile yerküresine eşit olunca artık onun uzunluğu ne kadar fazladır, .artık düşünmeli!. Evet… Allah’ın Kudretini ve onun eserlerinin büyüklüğünü düşünüp tasdik edenler, o muazzam kudret ile öyle tasavvurların üstünde geniş âlemlerin meydana gelmiş olduğunu kabulde asla tereddüt edemez. Cennetler yedi kat semaların üstünde, Allah’ın arşının altında bulunmaktadır.

Cehennemler de yedi kat yerlerin altındaki sonsuz boşlukta bulunmaktadır. Vaktiyle Yahudîlerden bazıları Hz. Ömer’den sormuşlar ki: Cennetin eni o kadar geniş olunca Cehennem nerede bulunacak?. Hz. Ömer de: Gece geldiği zaman gündüz nerede bulunur ve gündüz oluncagece nereye gitmiş olur? Diye cevap vermiş, onlar da: Evet Tevrat’ta da bunun bir misli vardır, diye itirafta bulunmuşlardır. Böyle bir sual, Hirakl tarafından vuku bulmuş; Rasûli Ekrem efendimizin de böyle cevap vermiş olduğu da rivayet olunmuştur. Evet… Güneş batınca kendisini göstereceği bir sahadan mahrum mu kalıyor? Ve doğunca da yeniden meydana geliyor da kendisi için evvelce bir boşluk bulunmamış mı oluyor?

Nasıl ki, güneş için doğacak ve batacak sonsuz boşluklar bulunuyor, güneş gâh yukarda görülüyor, gâh aşağıya girer gibi gözden kayboluyor, bu suretle vakit vakit yer küresinin üstünde ve altında bulunup duruyor, işte güneşin bu durumları cennetler ile cehennemlerin durumları için bir örnek teşkil etmiş oluyor. Bunun gibi cennetler de semaların üstünde, cehennemler de yer küresinin altındaki boşluklarda bulunuyor. Bunu kim uzak görebilir? Bugün fen’nin ulaştığı nokta da fezaların sonsuz olduğunu göstermektedir.

Güneşin ışığı bizim küremize sekiz on dakika içinde geldiği halde uzayda öyle yıldızlar var ki, ışıkları bizlere binlerce sene içinde ancak gelip kavuşabiliyor. Artık uzayın genişliğini kâinatın büyüklüğünü düşünerek Yüce Yaratıcımız için kulluk secdesine kapanmalıyız.

134. Öyle takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkda da infakta bulunurlar. Ve öfkeyi yutan ve insanların kusurlarını affeden kimselerdir. Allah Teâlâ’da ihsan edenleri sever.

134. (Öyle) kendileri için cennetler hazırlanmış olan (takvâ sahipleri ki) onlar (bollukta da) servet ve zenginliğe sahip oldukları zaman da (darlıkta da) ihtiyaçlı bulundukları zamanda da Allah Teâlâ’nın rızâsı için fakirlere, mücahitlere (infakta bulunurlar.) Çok olsun, az olsun ellerinden gelen yardımı cihad uğrunda sarf etmekten geri durmazlar. Ve onlar öyle faiz yoluyla, garımeşru vasıtalar ile servet eldeedip de onu gayrimeşru şekilde sarfetmek günahını istemezler.

(Ve) onlar, o takvâ sâhibi zatlar, (öfkeyi yutan) hiddetlerine, gazaplarına mağlûp olmayıp bunları hazineden ve (insanların kusurlarını affeden) cezayı hak etmiş müstehık olanlar hakkında ceza tatbikini terkeden şerefli ve affedici (kimselerdir) ne güzel ahlâk!. Ne büyük lûtf ve ihsan. (Allah Teâlâ da ihsan edenleri sever) Artık şüphe yok ki, o gibi ihsan edici kullarını da sever, onları cennetlerine kavuşturur.

135. Ve öyle zatlar ki, bir büyük günah yaptıkları veya nefislerine zulmettikleri zaman Allah Teâlâ’yı zikirederler, hemen günahları için istiğfarda bulunurlar. Ve kimdir Allah Teâlâ’dan başka günahları bağışlayan? Ve onlar yaptıklarında bile bile israr etmezler.

135. (Ve) öyle cennete ulaşacak (zatlar ki) insanlık hali zina gibi (büyük) fahiş (bir günah yaptıkları veya) nâmahreme şehvetle bakmak gibi (nefislerine zulmettikleri zaman) bu yaptıklarından pişman olarak (Allah Teâlâ’yı zikrederler) Cenâb-ı Hak’kın tehdini, azabını veya yüce hakkını düşünürler ve (hemen günahları için istiğfarda bulunurlar.) Cenâb-ı Hak’kın af ve merhametine sığınırlar.

Zaten bundan başka ne çare bulunabilir (Ve kimdir Allah Teâlâ’dan başka günahları bağışlayan?) öyleyse ondan başka kime sığınılabilir? (Ve onlar yaptıklarında) o çirkin, zalimce hareketlerinde (bile bile israr etmezler) belki öyle istiğfarda bulunarak Allah’ın affına kavuşmak isterler. Onlar o yaptıkları kötülüklerinin çirkinliğini, gayrimeşru olduğunu bildikleri halde onlara devam edip durmazlar.

136. İşte onların mükâfatları bağışlanmadır. Ve altlarından ırmaklar akar cennetlerdir. Onlar orada ebedî kalıcılardır. Ve ne güzeldir böyle amel edenlerin mükâfatı!.

136. (İşte onların) o iki zümrenin yâni: İnfakta, afv ve ikramda bulunan ve Cenab’ı Hak’ki zikrederek tevbe ve istiğfar edenzatların (mükâfatları bağışlanmadır) onlar hakkında ilâhî mağfiretin tecelli etmesidir. (Ve altlarından ırmaklar akan cennetlerdir) o cennet bahçelerinde nice büyük nimetlere kavuşmaktır. Bununla beraber (onlar orada) o cennetlerde (ebedî) bir halde (kalıcılardır) oradan bir daha çıkarılmayacaklardır.

Artık düşünmeli, bu ne büyük nimet!. (Ve ne güzeldir böyle amel edenlerin) üzerlerine düşen dinî ve dünyevî vazifeleri güzelce yerine getirenlerin şu ilâhî mağfirete ve cennetlere kavuşmaktan ibaret olan (mükâfatı) Cenâb-ı Hak cümlemize böyle bir mükâfat ihsan buyursun âmin!. Bir hadisi şerifte beyan olunduğu üzere günahtan tevbe eden, hiç günah işlememiş kimse gibidir. Binaenaleyh insanlar günahlardan uzak olamazlar, elverir ki, bunun kötülüğünü düşünerek derhal tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.

§ Bu mübârek âyetler de cennetin sakınanlar, günahlarında ısrar etmeyip tevbe ve istiğfar edenler için hazırlanmış olduğu bildiriliyor. Yâni: Buraya asıl lâik olanlar onlardır. Yoksa bundan dolayı cennete, günahlarından tevbe etmeksizin ölen müslümanların giremiyeceği lâzım gelmez. Nitekim cehennemin kâfirler için ortaya konulmuş olması da cehenneme hiçbir mü’minin girmeyeceğini gerektirmez. Belki cehennem, asıl kâfirler için ebedî bir azap yurdudur. Günahkâr mü’minlerin cehenneme girecekleri ise geçici bir zaman içindir, sonra yine oradan kurtulup cennete gireceklerdir.

Mutezile âlimlerine göre ise mü’minler, takvâ sahiplerinden, tövbekârlardan ve günahlarında ölünceye kadar ısrar edenlerden ibaret olmak üzere üç tabakaya ayrılır. Bunlardan cennete, takvâ sâhibi ve tövbekâr olanların oluşturdukları tabakadakiler gireceklerdir.

Günahlarında ısrar ederek vefat eden tabaka ehli ise cennete asla giremiyeceklerdir. Bu yanlış bir görüştür. Ehlisünnete göre her müslüman, imân ile ölünce cennete girecekdir. Ancak tövbe etmeksizin günahkâr olarak ölen müslümanlar, Allah’ın dileğine tabidirler. Cenâb-ı Hak bunlardan dilediğini affeder ve dilediğine bir müddet cehennemde azap eder, sonra yine cennete koyar.  Allah, kendisine ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan başkasını, dilediği kimse için bağışlar. (Nisâ, 4/48) = âyeti kerimesi de bunu göstermektedir.

Şu kadar var ki, hangi şahsın Allah’ın affına uğrayacağı kestirilemez. Binaenaleyh insan daima ilâhî azaptan korkmalıdır, Cenâb-ı Haktan utanmalıdır, nîmete karşı nankörlük edip günah yoluna gitmemelidir. Cehennem azabının bir günlüğü bile en müthiş azaplardan, cezalardan sonsuz derecede fazladır. Artık her mü’min bunları düşünmeli, kendisinden sâdır olan günahlardan dolayı bir an evvel tevbe ve istiğfar etmelidir, İşte asıl ihtiyat ve kurtuluş yolu bundan ibarettir.

137. Muhakkak sizden evvel birçok olaylar gelip geçmiştir. Artık yerde dolaşınız da bakınız ki, yalanlayanların âkibetleri nasıl olmuştur.

137. Bu mübârek âyetler de müslümanları gayrete getirmektedir, İslâmiyet üzere sebatkâr bulundukça nice yüksek başarılara ulaşacaklarını müjdelemektedir. Ve Uhud gazvesinde bazı zatların şehit veya yaralı düştüklerinden dolayı gevşekliğe, hüzün ve kedere düşmelerini tavsiye buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Muhammed Ümmeti! (Muhakkak sizden evvel) insanlık âleminde (birçok) tarihî, feci (olaylar gelip geçmiştir) din düşmanları olan nice kavimler bir müddet ihmal edilmişler ise de sonra yakalanıp lâyık oldukları azaplarakavuşturulmuşlardır. İşte Uhud gazvesinde İslâm düşmanlarının bir galibiyet göstermeleri de geçici olmuştur, onlar da bir felâkete uğrayacaklardır.

(Artık) Ey müslümanlar! (Yerde) yer yüzünde, çeşitli ülkelerde (dolaşınız da bakınız ki) Peygamberleri, ilâhî hükümleri (yalanlayanların) hak dine karşı isyan edenlerin (âkibetleri) son günleri (nasıl olmuştur) onlar ne acı felâketlere, mağlûbiyetlere uğramışlardır. Binaenaleyh o gibi din düşmanlarına bir vakte kadar hikmet gereği mühlet verilse de onlar nihayet lâyık oldukları acı âkibetlere kavuşacaklardır. Artık ey müslümanlar!. Siz ümitsizliğe düşmeyiniz, dayanıklığı elden bırakmayınız.

138. İşte bu insanlar için bir açıklamadır ve takvâ sahipleri için de bir hidayettir, bir öğüttür.

138. (İşte bu) Kur’ân’ı Kerim’in geçmiş olaylara ait âyetleri bütün (insanlar için) insanlık âlemi için (bir açıklamadır) evvelce gelip geçmiş inkârcı kavimlerin nasıl helâke uğradıklarına işaret eden bir ifadedir. (Ve) bilhassa (takvâ sahipleri) Hak Teâlâ’dan korkan mütefekkir zatlar (için de) basiretlerinin artmasına vesile olan (bir hidayettir) bir saadet rehberidir ve (bir öğüttür) bir hikmetli öğüttür.

139. Ve gevşeklik göstermeyiniz ve üzüntüye kapılmayınız ve siz mü’minler iseniz çok yükselmiş olanlar ancak sizlersiniz…

139. Artık ey ehli imân!. Kur’ân-ı Kerim’in açıklamalarına dikkat ediniz, geçmiş ümmetlerin tarihî hayatını düşününüz, Uhud gazvesindeki bazı hadiseleri düşünüp ümitsizliğe düşmeyiniz (ve) düşmanlarınızla savaş hususunda (gevşeklik göstermeyiniz ve) size isabet etmiş olan bazı elem verici olaylardan dolayı (üzüntüye kapılmayınız ve siz mü’minler iseniz) siz kuvvetli bir imâna sahip iseniz veya Cenab’ı Hak’kın size zafer ve galibiyet ihsan edeceğine dair ilâhî vadisini tasdik etmiş iseniz şüphe yok ki (çokyükselmiş olanlar) Allah katında yüce mertebelere ulaşanlar (ancak sizlersiniz) çünkü siz hak üzere bulunmaktasınız, savaşınız Allah içindir. Allah’ın dinini yaymak ve yüceltmek içindir.

Düşmanlarınız ise bâtıla hizmet etmektedirler. Onların savaşları şeytan içindir. Ey müslümanlar sizden şehit olanların makamları cennettir, düşmanlarınızın gidecekleri yerler ise mutlaka cehennemdir. Artık Ey müslümanlar!. Bu yüksek mertebenizi düşününüz, ona göre din uğrunda fedakârlıktan geri durmayınız. Akibet sizin içindir. Nitekim bu ilâhî müjde, asrı saadette ve daha sonra gerçekleşmiş, asırlardan beri hakimiyetten mahrum perişan bir halde yaşayan bir insanlık kitlesi İslâmiyeti kabul eder etmez doğuda ve batıda hakimiyeti elde etmişlerdir.

Bu akibeti vaktiyle müjdelemiş olan Kurân-ı Kerim’in ebedî bir mucize olduğu bu suretle de ortaya çıkmıştır. Binaenaleyh müslümanlar, asla ümitsizliğe düşmemelidirler. İslâm dininin yüksek emirlerine hakkıyla uydukları takdirde birçok nimetlere, ve zaferlere kavuşacaklardır.

140. Eğer size bir yere dokunmuş ise şüphesiz o kavme de onun benzeri bir yara dokunmuştur. Ve o günleri biz insanlar arasında döndürürüz. Ve Allah Teâlâ’nın imân edenleri bilmesi ve sizden şahitler edinmesi içindir. Ve Allah Teâlâ zâlimleri sevmez.

140. Bu mübârek âyetler, İslam mücâhitlerini teselli edici olmaktadır, galibiyet ile mağlûbiyetin hikmetlerine işaret etmektedir. Ve din düşmanlarının sonunda kahr ve helâka uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Ey İslâm mücahitler!!. Uhud gazvesindeki hâdiselerden dolayı ümitsizliğe düşmeyiniz (Eğer size) o savaşta (bir yara) ve benzeri bir şey (dokunmuş ise) bu yalnız size mahsus değildir, (şüphesiz) düşmanınız olan (o) kâfir (kavme de onun) o size dokunan yaranın (benzeri bir yara) ve sairedokunmuştur, onlar da Uhud gazvesinde yaralanmışlardır, onlardan da öldürülenler vardır.

Maamafih daha evvel Bedir gazvesinde böyle felâketlere uğramışlardır. Öyle olduğu halde korkmaksızın yine size saldırmışlardır. O halde Ey müslümanlar!. Sizin için korkmak, kendinizi zayıf sanarak düşmanlarınızdan kaçınmak nasıl uygun olabilir?. (Ve o günleri) öyle zafer, galibiyet, mağlûbiyet devrelerini (biz insanlar arasında döndürürüz) bir gün bir kavim kazanır; veya kaybeder, diğer bir gün de başka bir kavim ya kazanır veya kaybeder, zamanın hadiseleri kavimlerin gâh lehine ve gâh aleyhine olarak meydana gelir. Bu hikmet gereğidir, hikmettir. (Ve) bu gibi muhtelif hâdiselerin meydana gelmesi hem (Allah Teâlâ’nın imân edenleri bilmesi) seçmesi içindir. Çünkü Allah Teâlâya samimi şekilde imân etmiş olanlar, bu gibi hâdiselerin birer hikmet ve menfaat gereği olduğunu düşünerek kuvvetli bir imân sâhibi olduklarını göstermiş olurlar.

Böyle bir imândan mahrum bulunmuş olanlar da ümitsizliğe ve gevşekliğe düşerler, savaşlardan kaçarlar, durumları meydana çıkmış olur. (Ve) bu hâdiselerin böyle muhtelif tarzda meydana gelmesi hem de (sizden) ey müslümanlar!. Allah Teâlâ’nın (şahitler edinmesi içindir) yani sizden bütün milletler hakkında şahadet edecek seçkin bir topluluk meydana getirmek içindir.

Veyahut sizden bazı zatları şahadet şerefine ulaştırması içindir. Velhâsıl, ey İslâm milleti! Meydana gelen ve gelecek galibiyetlerde, mağlûbiyetlerde bu gibi hikmetler, gayeler vardır. Artık aslâ ümitsizliğe düşmeyiniz, icabettikçe cihad meydanına atılmaktan geri durmayınız.

§ İlmî ilâhî (Allah’ın ilmi): Malumdur ki. Allah Teâlâ hazretleri ilim sıfatiyle muttasıftır. O bilendir, gaybların bilicisidir. Onun ilmî ezelîdir, ebedîdir. Her hadiseyi vukuundan evvel de, sonra da hakkıyla bilir. Onun ilminde değişme ve başkalaşma yoktur. Binaenaleyh bazıâyetlerde

    = Allah’ın bilmesi için

 = Bilmeniz için

  = Allah bilmeden

gibi buyrulması, bazı hâdiseler hakkında Allah’ın ilminin ortaya çıkması içindir. Yoksa o hadiselerin meydana gelme zamanına ait olduğunu göstermek için değildir. Onun ezelî ilmi, bu hadiseleri vukuundan evvel de içermektedir. Binaenaleyh böyle istikbal siğasıyla beyan buyrulmasında şu gibi mânâlar vardır:

1 – Bu ilimden maksat ayırdetmektir. Yani: Cenâb-ı Hak, temiz olan kulları ile temiz olmayanları ayrılsınlar, seçilsinler diye öyle bir kısım hadiseleri meydana getirir. Yoksa Cenâb-ı Hak, o kullarının ne durumda olduklarını ezelî ilmi ile zaten bilir.

2 – Bu ilimden maksat, bunun gereği olan mükâfat ve cezadır. Yani Yüce Allah bu tür hadiseleri meydana getirir ki, onların hikmet gereği olduklarını bilip inancını değiştirmeyen müslüman kullarını mükâfata kavuştursun, aksini yapanları da cezaya uğratsın.

3 – Bu ilimden maksat, Allah’ın ezelî ilme bildiği şeylerdir. Bu bir mecazdır. Nitekim kudret kelimesi de bir mecaz olarak makdûr yani takdir edilen şey, yerinde kullanılır. Binaenaleyh bir şeyi Cenâb-ı Hak bilsin demek, o şey Cenâb-ı Hak’kın malûmu bulunsun demektir. Gerçekte Allah’ın ilminde yenilenme, çoğalma ve sonradan olma düşünülemez. Belki malumat yani bilinenler yenilenir, sonradan meydana gelir, sonra yine yokluğa dönebilir.

4 – Bu ilimden maksat, Cenab’ı Hak’kın velilerinin bilmesi demektir. Cenâb-ı Hak öylegarip, muazzam hâdiseler vücude getirir ki, bunları hakikî ve basiretli mü’minler gördükçe kalblerinde imân nuru parlamaya başlar, Allah’ın yüceliğini tefekküre dalarak manevî zevke kavuşurlar.

Binaenaleyh böyle bir ilim, yüceliğinden dolayı Cenâb-ı Hak’ka isnâd buyrulmuştur. Kasacası: Allah Teâlâ âlemin bütün hâdiselerin! vukuundan evvel de, sonra da bilir. Mutezileden Hişam İbnül Hakem’in bu husustaki görüşü, bâtıldır. Ona göre Cenâb-ı Hak, hadiseleri vukuundan evvel değil, vukuundan itibaren bilir. Halbuki bütün kelâm âlimleri, bütün aklî deliller onun bu iddiasına muhaliftir. Cenab’ı Hak bütün hadiseleri vukuundan evvel de bilir. Onun ilminde sonradan olma değişme ve başkalaşma hâşâ cereyan etmez.

141. Ve Allah Teâlâ imân edenleri seçmesi ve kâfirleri helâk eylemesi içindir.

141. (Ve) öyle muhtelif günlerin, hâdiselerin insanlar arasında dönüp dolaşması bir de (Allah Teâlâ imân edenleri seçmesi) onları kendilerine isabet eden belâlar sebebiyle günahlardan tertemiz kılması içindir. (Ve kâfirleri) de (helâk eylemesi içindir) bilâhare onları da, onların eserlerini de yok edip kendilerini cehennem azabına kavuşturması hikmetine dayanmaktadır. Binaenaleyh: Kâinatın yaratıcısının her yarattığı şey bir hikmet ve fayda gereğidir.

142. Yoksa cennete girivereceğinizi mi sanıverdiniz? Allah Teâlâ sizden cihad edenleri ayırd etmedikçe ve sabredenleri belli buyurmadıkça.

142. Bu mübârek âyetler. Bedir muharebesinde bulunmadıklarından dolayı üzülen bazı müslümanların bilâhare Uhud gazvesinde sebat ederek sevaba ulaşıp, üzüntüden kurtulmaları lâzım gelirken bu Uhud gazvesinden kaçındıkları için haklarında bir kınamayı içermektedir. Şöyle ki: Ey Uhud gazvesinde yenilmiş olan İslâm erleri! Siz(yoksa) bir nîmet yurdu, keramet yurdu bir darı keramet olan (cennete) öyle kolaylıkla hemen (girivereceğinizi mi sanıverdiniz?) Elbette onu sanıvermemişsinizdir.

(Allah Teâlâ sizden cihad edenleri) kulları arasında (ayırd) edip davalarında sadık olduklarını izhar (etmedikçe ve) savaş sahasında düşmanlarına karşı (sabır) ve sebat (edenleri belli) seçkin (buyurmadıkça) evet… Siz hak yolunda öyle bir fedakârlıkta bulunmadıkça cennete girivermeğe lâyık olduğunuzu sanıvermezsiniz. Binaenaleyh Allah’ın emrine uyup, Yüce Peygamber’e hakkiyle bağlanarak din uğrunda fedakârlıktan kaçınmayınız ki, cennete girmeye lâyık olasınız.

143. Andolsun ki, siz ölümü onunla karşılaşmadan evvel temenni ediyordunuz. İşte siz bekleyip durduğunuz halde onu görüverdiniz.

143. Ey Bedir gazvesinde hazır bulunmamış olan İslâm erleri! (Andolsun ki) yüce varlığıma yemin ederim ki: (Siz ölümü) ölüme sebep olabilen savaşı, Bedir gazvesi gibi bir hadiseyi (onunla) öyle bir cihad ile (karşılamadan) ondaki zorlukları, fedakârlığı görmeden (evvel temenni ediyordunuz) tâ ki siz de o Bedir mücahitleri gibi sevaba, mükâfata erişesiniz (işte sız) öyle bir cihadı (bekleyip durduğunuz halde) arzunuz doğrultusunda (onu) o cihadı, o Uhud gazvesini bakıp (görüverdiniz) savaş için orada hazır bulundunuz.

Artık ne için arzunuza aykırı hareket ettiniz? Ne için savaştan korkup kaçıverdiniz? Kısacası: İnsan, sabırlı, ve kudretli olmalıdır. Hayırlı işlerde sebat etmelidir. Hak yolunda fedakârlıktan kaçınmamalıdır, fâni bir hayat için ebedî bir saadeti terk etmemelidir. Cenab’ı Hak’kın cennetine, ve Allah’a ulaşmak için icabettikçe her türlü fedakârlıklarda bulunmalıdır.

144. Ve Muhammed de ancak bir peygamberdir. Ondan evvel de peygamberler gelip geçmiştir. Eğer o ölse veya öldürülse sizgerisin geriye mi dönüvereceksiniz? Ve her kim gerisin geriye dönerse elbette Allah Teâlâ’ya hiçbir zarar vermiş olamaz. Ve Allah Teâlâ şükredenlere mükâfat verecektir.

144. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesindeki yenilgiye sebebiyet vermiş olan bir kısım İslâm erleri hakkında bir kınamayı içermektedir ve bütün müslümanlar için uyanışa vesile olacak bir hakikati bildirmektedir. Şöyle ki: Ey bütün müslümanlar!. Ve ey Uhud gazvesinde bulunmuş olan İslâm mücahitler!!. Malumdur ki, bütün insanlar bu dünyada geçici bir zaman için yaşarlar, sonra da âhiret âlemine çıkar giderler. Binaenaleyh Hz. Muhammed de bir mübârek insandır.

(Ve Muhammed de ancak bir Peygamberdir) Peygamberlik vazifesine ve şerefine sahiptir. Yoksa ilahlık sıfatına sahip ve ölümden kurtulmuş değildir. (Ondan evvel de) Hz. Muhammed’den önce de nice (peygamberler gelip geçmiştir) Hz. Adem’den Hz. Muhammed’in zamanına kadar dünyaya gelmiş olan bütün peygamberler bilahara vefat edip ebediyet âlemine göç eylemişlerdir.

Böyle bir âkıbet, yalnız Hz. Muhamed’e mahsus değildir. Binaenaleyh (eğer o) Hz. Muhammed de vakti gelip te (ölse veya) faraza düşmanları tarafından (öldürülse siz) ümitsizliğe düşerek (gerisin geriye mi dönüvereceksiniz?) Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun dinden mi döneceksiniz? Cahiliyet haline mi geri gideceksiniz? Böyle bir hareket hiç caiz makul, sizlere lâyık olur mu?.

(Ve) bununla beraber (her kim gerisin geriye dönerse) tekrar küfür ve şirke dönerse kendisinin zararına, helâkına, hizmet etmiş olur. (Elbette Allah Teâlâ’ya hiç bir zarar vermiş olamaz). Cenâb-ı Hak kimsenin imanına hâşâ muhtaç değildir. İmândan mahrum kalan, küfür ve inkâr halinde yaşayan kimseler kendilerini zararlara, felâketlere düşürmüş olurlar. (Ve Allah Teâlâ) kerimdir râhimdir. Sırf ilâhî yardımının gereği olmak üzere (şükredenlere) elde ettikleri imânın değerini bilip Cenâb-ı Hak’kaşükürlerini arz edenlere dünyada da, âhirette de (mükâfat verecektir). Artık aklı başında olan bir insan, bunu düşünmelidir. Cenâb-ı Hak’kın mükâfatına kavuşmayı en yüce bir gaye bilmelidir.

Bunun aksine hareket edenler kendilerini ebedî felâketlere uğratmış olurlar. Evet!. Cenâb-ı Hak’kın hiç bir kimseye ihtiyacı yoktur. Fakat maddî ve mânevî nice ihtiyaçlar içinde yaşayan insanlar, kendi hayatlarını, kendi istikballerini düşünmeli, İslâmiyet nîmetinin değerini bilmeli, o sayede istikballerini temin etmiş bulunmalıdırlar. Bundan başka kurtuluş çaresi yoktur.

Artık Uhud gazvesinde Rasûli Ekrem’in şehit düştüğüne dair düşmanların uydurma şayialarına bakıp da cihad meydanından ayrılmış olan bir kısım İslâm erlerinin bu hareketleri de elbette uygun değildir. Bilâkis Rasûli Ekrem Efendimiz şehit düşmüş olsa idi yine İslâm mücahitlerinin Allah yolunda cihada devam etmeleri lâzım gelirdi. Nitekim ashabı kiramdan Enes ibni Nadr böyle hareket etmiş “Rasûli Ekrem şehit düştü ise Rabbi bâkidir; dini yaşamaktadır” diyerek şehit oluncaya kadar düşmanlara kılıncı ile saldırıp durmuştur.

Ve yine vaktiyle birçok peygamberler vefat etmiş oldukları halde bir kısım ümmetleri onların izlerini takip edip durmuşlardır, geri dönmemişlerdir. Allah’a hamd olsun ki İslâm milleti peygamberin vefatından beri asırlarca dini İslâm’a sarılarak müslümanlıklarını muhafazaya çalışmışlardır. Bunun aksine hareket, müslümanlar için bir felâkettir, bir ebedî helâktir. Cenab’ı Hak cümlemizi uyanıklıktan ayırmasın, âmin…

145. Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ’nın izni olmadıkça ölmek yoktur. O vadesi tâyin edilmiş bir yazıdır. Ve her kim dünya menfaatini dilerse ona ondan veririz. Ve kim âhiret sevabını isterse ona da ondan veririz. Ve şükredenleri elbette mükâfatlandıracağız.

145. Bu âyeti kerime de takdir edilen şey herne ise mutlaka meydana geleceğini, binaenaleyh savaştan kaçmanın böyle takdir edilen bir şeye mânî olamıyacağını göstermektedir. Şöyle ki: Bütün tabiat olayları Cenâb-ı Hak’kın kazasına ve kaderine tabidir.

Hiçbir hâdise kendi kendine meydana gelemez. (Ve hiç bir kimse için Allah Teâlâ’nın izni) kazası, dilemesi, ruhları alması için ölüm meleğine müsaadesi (olmadıkça ölmek yoktur) öyle muharebe meydanına atılmakla vesaire ile hemen ölüneceğine hükmedilemez. (O) ölüm (vadesi) vukua geleceği zaman (tâyin edilmiş) levhımahfuzda tesbit olunmuş (bir yazıdır) Cenâb-ı Hak bunu belirli bir vakte tahsis buyurmuştur, herksin ömür müddeti yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh muharebede sebat etmek herhalde ölüme sebep olamaz. Muhârebeden kaçınmak da insanı herhalde ölümden kurtaramaz.

(Ve her kim) yaptıkları işler karşılığında (dünya menfaati) dünyevî meyveleri (dilerse ona) o kimseye (ondan) o dilediği dünyevî menfaatten takdir edilen miktarı (veririz) onu o menfaatten hikmet ve fayda gereğince faydalanırız. (Ve) her (kim de) kendi amelleri karşılığında (âhiret sevabını) sonsuz olan uhrevî mükâfatı (isterse ona da ondan) o uhrevî sevaptan, mükâfattan büyük bir miktar (veririz.)

Onu bu hayırlı arzusuna kavuştururuz. (Ve şükredenleri de) kavuştukları nîmetlere karşı şükran vazifesini yerine getirenleri de (elbette mükâfatlandıracağız.) Binaenaleyh insan daima en hayırlı şeyleri temenni etmelidir, o uğurda çalışmalıdır ve kavuştuğu nîmetlerden dolayı da Cenâb-ı Hak’ka hamd ve şükür edip durmalıdır. Ebedî mükâfatlara ulaşmak için bundan başka yol yoktur.

§ Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde ganimete ulaşmak için muhafaza etmekle görevlendirildikleri noktayı terketmiş olan bir kısım İslâm erleri hakkında nâzil olmuştur.

146. Ve nice peygamberler ile beraber birçok âlimler, savaşta bulundular da Allah yolunda kendilerine isabet eden şeylerden dolayı ne gevşediler ne zaafa düştüler, ne de baş eğdiler. Allah Teâlâ ise sabredenleri sever.

146. Bu mübârek âyetler de Uhud gazvesinde bozguna uğramış olan bir kısım İslâm erlerine ve bütün İslâm mücahitlerine geçmiş peygamberlerin ve onların ashabının cihad meydanlarındaki sabr ve sebatlarını, dua ve niyazlarını ve bunun meyvesi olarak ulaştıktan büyük muvaffakiyetler! uyulması gereken örnek bir davranış ve bir teşvik vesilesi olmak üzere açıklamaktadır.

Şöyle ki: (Ve) geçmiş peygamberlerden (nice peygamberler) ve onlar (ile beraber birçok âlimler) o peygamberlerin ashabından bulunan ve kendilerine rebbaniyyûn denilen bir nice hayırlı, takvâ sâhibi ve fakih zatlar veya bir çok cemaat (savaşta bulundular ve Allah yolunda) Allah’ın dini uğrunda kendilerine isabet eden yara ve öldürülme gibi (şeylerden dolayı ne) korkup, usanıp (gevşediler ne de) bu mücadele yüzünden (zaafa düştüler ne de) düşmanlarına karşı tembellik gösterip (baş eğdiler) onlar cihat meydanlarında sabır ve sebat göstererek Allah’ın ismini yüceltmeye çalışıp durdular. (Allah Teâlâ ise) öyle hak yolunda (sabır) ve sebat (edenleri sever) mükâfatlara ulaştırır.

147. Ve onların sözleri başka değil, şöyle demekten ibaretti. Ey Rabbimiz! Bizim için günahlarımızı ve işlerimizdeki israflarımızı mağfiret buyur ve ayaklarımızı sabit kıl ve bizlere kâfirler gürûhu üzerine zafer ver.

147. (Ve onların) o muhterem peygamberlerle birlikte savaşlarda bulunan âlimlerin, seçkin topluluğun cihat zamanlarındaki (sözleri) temennileri, niyazları (başka değil, şöyle demekten ibaretti: Ey Rabbimiz!.) Ey Yaratıcımız! Varlığımızın terbiyecisi, Yüce Rabbimiz; (bizim için günahlarımızı) seninemirlerine muhalif hareketlerimizi (ve işlerimizdeki israflarımızı) haddi aşmış olmamızı (mağfiret buyur) affet ve ört (ve ayaklarımızı) cihad meydanında, senin dinin uğrunda (sabit) kuvvetli ve dayanıklı (kıl ve bizlere) o kendileriyle savaşta bulunduğumuz (kâfirler gürûhu üzerine zafer ver) bizleri din düşmanları üzerine galip kıl, ey bilen ve hikmet sâhibi olan Allahımız.

148. Artık Allah Teâlâ da onlara hem dünya nimetini, hem de ahiret sevabının güzelliğini verdi. Ve Allah Teâlâ güzel davrananları sever..

148. (Artık Allah Teâlâ da onlara) o peygamberler ile beraber savaş meydanlarına atılıp ta devam ve sebatta bulunan, ve Cenab’ı Hak’ka sığınarak dua ve niyazda bulunmuş olan zatlara (hem dünya nîmetini) verdi, onları zafere, ganimete, şeref ve şana ulaştırdı. (Hem de) onlara (âhiret sevabının güzelliğini verdi) onları cennete koyup, ilâhî lütuflarına kavuşturdu.

Çünkü onlar din uğrunda öyle fedakârlıklarda bulundular, Allah yolunda mallarını, canlarını feda ederek infak ve ihsanda bulundular. Allah Teâlâ ise öyle mücahitleri korur. (Ve Allah Teâlâ) öyle (güzel davrananlar! sever) onları öyle sevaplara, nimetlere ulaştırır. Kısacası: Ey müslüman topluluğu! Vaktiyle savaşlarda bulunan peygamberlerini emirleri dairesinde hareket eden bir muhterem cemaat, böyle sabır ve sebat göstermiş dua ve niyazda bulunmuş Allah’ın yardımlarına kavuşmuş, dünya ve âhiret nimetlerini, mükafatlarını elde etmişlerdir. Artık sizler de o muhterem zatları örnek edininiz, Allah yolunda fedakârlıktan ayrılmayınız, maddî ve mânevî nîmetlere kavuşunuz…

149. Ey imân edenler! Eğer kâfir olanlara itaat ederseniz sizi gerisin geriye çevirirler. Artık büyük zararlara uğramış olduğunuz halde geri dönmüş olursunuz.

149. Bu mübârek âyetler de Uhud gazvesindeki mücahitlere ve bütün müslümanlara hakikî yardımcı ve destekçiyi bildirmekte, düşmanların sözlerine aldananların en müthiş bir âkibete uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler) ey İslâm dini ile vasıflanmış olan zatlar!.

(Eğer kâfir olanlara) Yahudî ve hıristiyanlara veya münafıklara (itaat ederseniz) onların sözlerini tutar, aldatmalarına kapılırsanız (sizi gerisin geriye) küfre, sapıklığa (çevirirler). Sizi İslâmiyet nimetinden mahrum bırakırlar. (Artık) dünyada da âhirette de (büyük zararlara uğramış olduğunuz halde geri dönmüş) dinden çıkmış (olursunuz). Evet… Din düşmanlarının sözlerine aldananlar dünyada da, âhirette de zarara, hüsrana uğramış olurlar. Bir kere bunlar dünyada düşmanlarına boyun eğmiş onlara ihtiyaçlarını arzetmiş olurlar ki, bu en büyük dünyevî bir zarardır, bir hüsrandır.

Sonra bunlar âhirette de sevaptan mahrum, ilâhî azaba uğramış olurlar ki, bu da en büyük uhrevî bir zarardır, bir hüsrandır. O halde aklı başında olan bir müslüman, nasıl olur da öyle din düşmanlarının sözlerine aldanır, onların o kötü maksatlarını anlamaz da kendi kutsal değerlerine aykırı hareketlerde bulunur.

Nitekim: Uhud gazvesinde bir takım münafıklar, müslümanlara hitaben “Haydi kardeşlerinize dönünüz, onların dinine giriniz, eğer Muhammed -Aleyhisselâm- peygamber olsaydı öldürülmezdi” demişlerdi. Bu aldatmalar yüzünden de bir dağılma yüz göstermişti. Artık bizim için dost olanlar ile olmayanları tanımak lâzım değil midir?

Yorum Bırakın