AL-İ İMRAN SURESİ

90. Muhakkak o kimseler ki, imanlarından sonra kâfir oldular sonra da küfrü arttırdılar, artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır. İşte sapık olanlar, onlardır…

90. (Muhakkak o kimseler ki) o kâfirler veya diden dönenler ki, (imanlarından sonra kâfir oldular) meselâ: Yahudîler gibi ki, Hz. Musa’ya imândan sonra, Hz. İsa’nın peygamberliğini inkâr ederek küfre düştüler. Veyahut bazıkimseler ki, son peygamberi evvelce tasdik ettikten sonra onun peygamberliğini inkâra başladılar. (Sonra da küfrü) kendi inkârlarını, düşmanlıklarını (arttırdılar) meselâ:

Yahudîler gibi ki Hz. İsa’yı inkâr ile küfre düştükleri halde daha sonra son peygamber Hz. Muhammed’ de inkâr ederek kat kat küfre düştüler, bu küfürlerinde israr ettiler, başkalarının imân etmelerine de mâni olmaya çalıştılar. (Artık onların tövbeleri elbette kabul olunmayacaktır) çünkü inatçı kimselerdir, ilâhî azap gözleri önünde tecelli etmedikçe, yani ölüm sarhoşluğu halinde bulunmadıkça tövbe etmiyeceklerdir, öyle bir haldeki tövbe ise elbette makbul değildir. Veyahut onların, tövbeleri samimî değil, münafıkça olacaktır. Öyle bir tövbe ise kabule şayan olamaz. Bir de şu var ki: Vaktiyle yapılan bir tövbeyi müteakip ona muhalif bir hareket yapılırsa, meselâ, yeniden dinden dönülürse artık o evvelce yapılmış olan tövbenin bir kıymeti kalmaz, öyle bir tövbe kabule şayan olmaz. Bu ilâhî beyanın bütün bunlara şümulü ve ihtimali vardır.

(İşte sapık olanlar onlardır) dalâlet üzere sabit bulunan bu kısım dinsizlerdir. Bir rivayete göre: Bir topluluk dinden dönüp Mekke’i Mükerremeye gitmişler, biz Mekke’de oturup Hazreti Muhammed’in bir felâkete uğrayacağı zamanı bekleyelim demişler, bu şekilde küfürlerini arttırmışlar, bu âyeti kerime de onların hakkında nazil olmuştur. Hülâsa: Bu mübârek âyetlerden anlaşılmış oluyor ki, küfre düşenler üç kısımdır. Bir kısmı, başlangıçta kâfir olup sonra tövbe ederek İslâmiyeti kabul eden ve İslâmiyet üzere ölendir. Bunların tövbeleri makbul, kendileri uhrevî saadete nail olmuş kimselerdir.

İkinci kısım: Kâfir iken bir müddet İslâmiyeti kabul eden, sonra yine kâfir olan mürtedlerdir. Bunlar bu hal üzere ölünce ebedî azaba uğramış olacaklardır. Üçüncü kısım da kâfir olarak yaşayan vegünden güne de küfürlerini arttıran, meselâ mukaddesata hücum edip duran ve o hal üzere ölüp giden kimselerdir. Bunlar da tövbeye nail olamayıp küfür üzere ölen ve ebedî azaba uğramış olan dinsizlerdir ki,’ kendilerini kurtaracak hiç bir çare bulunmayacaktır. İşte (91) inci âyeti kerime de bunu söylemektedir.

91. Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular ve kâfirler oldukları halde öldüler, artık onların hiç birinden yeryüzü dolusu altın feda edecek olsa elbette kabul edilmeyecektir. İşte onlar için elîm bir azap vardır. Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur…

91. Bu âyeti kerime, küfr üzere âhirete gidenler için hiç bir kurtuluş çaresi bulunmadığını bildirmektedir. Şöyle ki: (Şüphesiz o kimseler ki, kâfir oldular) ilâhî dinin nuru her tarafı aydınlatıp dururken onu inkâr ederek kendilerini onun nurundan mahrum bıraktılar (ve kâfirler oldukları halde öldüler) daha dünyada iken uyanacak kadar vakit geçtiği halde yine uyanıp imân şerefine nail olmadan ölüp gittiler (artık onların hiç birinden) kendisini kurtarmak için kurtuluş çaresi olmak üzere diyelim ki (yer yüzü dolusu altın feda edecek) sadaka olarak verecek (olsa elbette kabul edilmeyecektir).

Artık kurtuluş çaresi zamanı geçmiştir, (işte onlar için) öyle küfr içinde ölenler için (elim) gayet acıklı; elem verici (bir azap vardır) onlar ebedî olarak cehennem ateşine atılmış olacaklardır. (Ve onlar için yardımcılardan bir kimse yoktur) onların imdatlarına kimse koşmayacaktır. Dünyada iken taptıkları, putlar, insanlar, kendilerine güvendikleri çoluk çocukları kendilerine yardım edemiyeceklerdir.

Onlar için hiçbir yardımcı bulunamaz. Onlara dünyada iken yaptıkları iyilikler, sadakalar da yardımcı olamıyacaktır. Çünkü onlar sağlam bir imânla birlikte değildir. Küfür karışık olan bir iyiliğin semeresi dünyada görülebilir, fakat bu iyilikilâhî dinden mahrum olan bir kimseyi ebedî azaptan kurtarmaya vesile olamaz. Bundan kurtulmanın çaresi imandır, İslâm dinini kabuldür.

Ancak bazı bahtiyar kimseler olabilir ki: Dünyada yaptıkları iyiliklerin, sadakaların, büyük bir mükâfatı olarak daha dünyada iken imân şerefine nail olur, mü’min olarak âhirete gider, o âlemde de bu güzel hareketlerinin mükâfatını fazlasıyla görürler, İşte bu, büyük bir bahtiyarlıktır. Cenâb-ı Hak cümlemizi İslâm şerefinden bir an mahrum bırakmasın. Âmin…

92. Sevdiğiniz şeylerden harcayıncaya kadar iyiliğe nail olamazsınız ve her ne şey harcarsanız şüphe yok ki. Allah Teâlâ hakkıyla bilir.

92. Bu âyeti kerime, mü’minlere Cenâb-ı Hak’kın lûtf ve ihsânına mazhar olabilmelerinin yolunu gösteriyor, onların âlicenab bir şekilde hareketlerine işaret ediyor, gayri müslimlerin fidyeleri kabul edilmediği halde mü’minlerin yapacakları harcamanın, hayır ve iyiliklerin kabul edileceği mü’minlere müjdeleniyor.

Şöyle ki: Ey mü’minler! (Sevdiğiniz şeylerden) mala, cana, nefse ait, insanlarca tabisten sevilen ve istenen şeylerden hak yolunda dağıtıp (harcamadıkça) bunları sarf ve tasaddukda bulununcaya kadar (birre) tam bir hayra veya bir ilâhî rahmete, bir büyük sevaba, bir rızayı hakka veya cennet bahçesine (nail olamazsınız) böyle bir kemâle, bir muazzam mükâfata erişemezsiniz.

(ve) hak yolunda (her ne şey harcarsanız) gerek en sevgili şeylerinizden olsun ve gerek olmasın (şüphe yok ki. Allah Teâlâ onu) o infak ettiğiniz şeyi (hakkiyle bilir) ona göre sözlere mükâfatını ihsan buyurur. Halisane olan hiç bir harcamayı karşılıksız bırakmaz. Velhâsıl: Allah rızâsı için sadaka vermek, zekât vermek bir infaktır. Bir makam ve mevkiyi İslâmiyete hizmet için güzelce idare etmek ve icabında onu terk eylemek bir infaktır. İslâm yurdunu müdafaa için harp sahasına atılarakbedenen fedakârlıkta bulunmak bir infaktır. Rızayı hak için mahlukata sözle, fiil ile yardım etmekte bir infaktır.

Bir mü’min muktedir olduğu halde lüzûm anında böyle bir infakta bulunmadıkça iyilik makamına nail, ve ümmetin iyilerinden sayılamaz. Bunun içindir ki, ümmetin iyileri hak yolunda mallarını, canlarını feda etmekten asla çekinmemişlerdir. Hattâ, rivayet olunuyor ki: Bu âyeti kerime nazil olunca eshabı kiramdan birçok zatlar büyük harcamalarda bulunmuşlardır.

Ezcümle Ebu Talha hazretleri, Peygamber’in huzuruna varmış, Ya resûlallah! Benim mallarım arasındaki en sevdiğim bir bahçem vardır, onu nereye emrederseniz oraya bırakayım diye sormuş, Rasûli Ekrem de ne güzel, ne güzel, onu yakın akrabana ver diye buyurmuş, Talha Hazretleri de o bahçesini amcazadelerine ve diğer akrabalarına bağışlamıştır. Hz. Ömer de kisranın medaini fethedildiği zaman esirler arasından bir cariye satın aldırmıştı, cariye Medine’i Münevvere’ye getirilince Hz. Ömer’in muhabbetini celbetmişti.

Bu âyeti kerime nâzil olunca o sevdiği cariyesini rızaya hak için azat eylemiştir. Hele eshabı kiramın ve birçok İslâm mücahitlerinin İslâm’ı yüceltmek için cihat meydanlarına atılıp en kıymetli, en sevgili varlıkları olan canlarını feda etmiş oldukları tarihen sabit bir hakikattir ki, bütün o fedakârlıklar bu konudaki ilâhî emirlere tam boyun eğme ve uymanın saygıya değer bir neticesidir. Cenâb-ı Hak’ka olan sevgi ve bağlılığın bir parlak alâmetidir. Canlar feda muhabbeti canana ser değil’ “Terki ser etmek ehli dile bir hüner değil”

93. Bütün yiyecekler, Tevrat’in nüzulundan evvel İsrail oğullarına helâl idi. İsrail’in kendi nefisine haram kıldığı şeyler müstesna. De ki: Eğer doğru kimseler iseniz Tevrat’ı getiriniz deonu okuyuveriniz.

93. Bu mübârek âyetler, bazı şerî hükümlerin vaktiyle de neshedilmiş olduğunu göstererek bunun aksini iddia edenleri susturmakta, son peygamber Hazretlerinin risaletine şahitlikte bulunmaktadır. Şöyle ki: Yahudîlerden bir taife, Rasûli Ekrem efendimizle görüşmüşler ve demişler ki: Sen İbrahim Aleyhisselâm’ın milleti üzere bulunduğunu iddia ediyorsun, hem de onun dininde haram olan şeylerin helâl olduğunu söylüyorsun, bu nasıl olur? Bunun üzerine bu âyetler nâzil olarak onların bu iddiaları tekzib edilmiş, o haram olan şeylerin sonradan haram olduğu Tevrat’ta sabit, bu sebeple neshin vukuu muhakkak olduğundan artık bunun aksini ey İsrail oğulları nasıl iddia ediyorsunuz?

Getiriniz Tevrat’ı, okuyunuz bakalım iddianızı destekleyecek bir şey var mı? Öyleyse bazı hükümlerdeki nesh iddiasını inkâr edemezsiniz? Evet… İşte buyuruluyor ki: (Bütün taamlar) bütün yiyecek şeyler veya bütün yiyeceklerin nevileri (Tevrat’in inmesinden evvel israiloğullarına helâl idî) onlardan yiyip içebilirlerdi, dinen memnu değildi (İsrail’in) Hz. Yakub’un (kendi nefsine haram kıldığı şeyler müstesna) onlar kendisine mahsus olarak haram, kılınmıştır. Şöyle ki: Rivayete göre Hz. Yakub şiddetli bir hastalığa tutulmuş, rahatsızlığı devam etmiş, Cenâb-ı Hak bana şifa verirse, yiyip içmesini en sevdiğim şeyleri adağım olsun nefsime haram kıldım demiş ve şifa bulunca en sevdiği deve eti ile deve sütünü terketmiştir.

Ve diğer bir rivayete göre de Hz. Yakub, irkun’ nisa denilen bir hastalığa tutulmuş, doktorların tavsiyelerine binaen deve etini ve sütün kendisine haram kılmıştır. Bir de israiloğullarına isyanları yüzünden bazı yiyecekler bir ceza, bir azap olmak üzere bilahara haram kılınmıştır. Yoksa bunlar Hz. Âdem ve Hz. İbrahim zamanından beri haram bulunmuş değildir. Habibim! Onlara (de ki: Eğer) siz o iddianızda (doğru kimseler isenizTevrat’ı getiriniz de onu okuyuveriniz) öyle eski bir harama dair Tevrat’ta bir âyet varsa gösteriniz, ille de Tevrat’a ve diğerlerine hakikate aykırı şeyleri isnat etmeyiniz.

94. Ondan sonra Allah Teâlâ adına kim yalan yere iftirada bulunursa işte onlar zâlimdirler.

94. (Ondan sonra) bu haram kılmanın bilahara meydana geldiği Tevrat’ın mütalaasıyla da sabit olduktan sonra (Allah Teâlâ adına) ona nisbet etmek suretiyle (kim yalan yere) hakikate aykırı (iftirada bulunursa) bunu Cenab’ı Hak Hz. İbrahim’den beri haram kılmıştır derse (işte onlar) böyle iddiada bulunanlar (zalimlerdir.) Haktan batıla geçmiş, din adına yalan söylemek rezaletini istemiş kimselerdir.

Binaenaleyh Rasûli Ekrem’e karşı münakaşaya cüret edenler de iddialarını isbat edememiş Tevrat’ı götürüp onda davalarını güçlendirecek bir âyet gösterememişlerdir. Bu suretle de Rasûli Ekrem’in peygamberliği sabit olmuştur. Çünkü evvelce hiçbir şey yazıp okumamış olduğu halde Tevrat’ın içindekilere muttali olup onunla inkârcıları sükut ettirme ve susturması bir nevi mucize eseridir. Ve böyle bir haram oluşun bilahara vukuu Tevratta yazılmış olduğundan da bu da neshin cevaz ve vukuuna bir delildir. Artık bunun tersi nasıl iddia edilebilir.

95. De ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir. Artık hanîf olan İbrahim milletine tabi olunuz. Ve o asla müşriklerden olmamıştır

95. Bu âyeti kerime: Peygamber’in açıklamalarının ilâhî vahye dayanmış olduğundan her bakımdan doğru olduğunu, bunun hilâfını iddia edenlerin de yalancı olduklarını tariz yoluyla bildirmektedir. Ve bütün insanları İslâm dairesine dâvet eylemektedir. Şöyle ki: Habibim! O seninle münakaşaya cüret edenlere (de ki: Allah Teâlâ doğru söylemiştir.) bütün beyanları hakikatın kendisidir.

Bizim helâl ve harama dair verdiğimiz bilgiler de Cenâb-ı Hak’kın vahyine,bizlere bildirmesine dayanmış olduğundan tamamen doğrudur. Aksini iddia ise hâşâ Hak Teâlâyı, onun dinini tekzibdir. (Artık) küfürden, cehaletten kurtulmak istiyorsanız (hânif olan) bir tevhit dini olup batıl dinlerden uzak bulunan (İbrâhim milletine) İslâm milletine (tâbi olunuz.) İbrâhim aleyhisselâmın da bütün peygamberlerin de milleti bu İslâm milletinden, bu tevhit dininden başka değildir.

(Ve o) İbrahim aleyhisselâm (asla müşriklerden olmamıştır) o daima Allah’ın birliğine inanmış, daima İslâm dinini yaymaya hadim bulunmuştur. Öyle insanlara tapan, mâbudluk isnat eden kimselerden asla bulunmamıştır, onlar ile hiçbir alâkası yoktur, onların İbrahim aleyhisselâm’a mensup olma iddiaları hakikata aykırıdır. Bu Kur’anî beyanlar Yahudîler ile Hıristiyanların bir nevi müşrik olduklarına tariz ve işaret etmektedir.

96. Şüphe yok ki, insanlar için ilk tesis edilmiş olan ev, Mekke’deki o çok mübârek ve âlemler için hidayet olan beyti Muazzamadır.

96. Bu mübârek âyetler, Kâbe’i Muazzama’nın yüceliğini, onu ziyaretin ehemmiyetini gösteriyor. Onun diğer mâbetlerden üstünlüğünü inkâr edenlere bir reddiyye mahiyetinde bulunuyor. Rivayete göre Yahudîler demişler ki, beyti mukaddes, Kâbe’den üstündür, çünkü beyti mukaddes, peygamberlerin hicret etmiş oldukları bir makamdır ve mukaddes arzda bulunmaktadır. Müslümanlar da demişler ki: Hayır Kâbe daha büyüktür. Bunların bu münakaşalarından Rasûli Ekrem efendimiz haberdar edilmiş, onun üzerine bu âyetler nâzil olmuştur. Şöyle buyuruluyor ki:

(Şüphesiz insanlar için) onların ibâdetleri için ilâhî emir ile (İlk) yapılmış ve (tesis edilmiş olan ev) ibâdethâne, mukaddes makam (Mekke’deki o çok mübârek) hayır ve faydası ziyade (ve âlemler için) Kıblegâh olması sebebiyle vesile’i (hidayet olan) beytimuazzama (dır.) Çünkü o yüce beyti ziyaret eden, onun etrafında tavaf eyleyen, onda itikâfa giren mü’minler için pek ziyade sevap vardır, günahların affına vesiledir ve daha nice faideler vardır. Naklen sabit olduğuna göre yer yüzünde bütün ehli imân için İlk yapılan mabet Kâbe’i muazzamadır. Bunu Hz. Âdem bina etmiştir. Sonra tufanda mahvolduğundan onu aynı yerde Hz. İbrahim yeniden yapmıştır. Daha sonra da yıkılmış olmakla cürhüm’den bir kavmi, bilahara da Âmâlika kavmi ve en sonra Kureyş kabilesi bina kılmıştır.

Böyle daima mukaddes bir mabet olarak vücude getirilmiş ve umum mü’minler için bir kiblegâh bulunmuştur. Bir rivayete göre de Kâbe’i muazzama sema ile yeryüzünün yaratılması zamanında su yüzünde olmak üzere melekler tarafından bir beyaz hulusa halinde vücude getirilmiştir. Sonra da yer sahası bunun altında teşekkül etmiştir. Hz. Âdem cennetten yeryüzüne inince melekler kendisine demişler ki: Bu beyti muazzamayı tavaf et, biz bunu senden iki bin sene evvel tavaf ettik. Velhâsıl Kâbe’i muazzama, böyle eski, mübârek bir mâbettir. Mescidi aksadan daha önce ve daha mukaddestir.

97. Onda açık alâmetler, İbrahim’in makamı vardır. Ve her kim ona girerse emin olur. Ve onun yoluna gücü yeten kimseler üzerine de o beyti hac etmek Allah Teâlâ için bir haktır. Ve her kim inkâr ederse şüphe yok ki, Allah Teâlâ bütün alemlerden ganîdir.

97. (Onda) o muazzam beytullahta (açık alâmetler) vardır. Onun kutsî bir mabet olduğuna açık deliller vardır. Ona suikasitte bulunan fil ordusu gibi zorbalar ilâhî kahra uğramışlardır. Asırlardan beri onun üstünden kuşlar uçup gitmezler, ona tazim için etrafında dolaşırlar.

Onda Hazreti (İbrahim’in makamı vardır)Kâbe-i muazzamayı inşa ederken üzerine bastığı taşta mübârek ayaklarının izleri bulunup halen ziyaret edilmektedir. Bir rivayete göre de Hz. İbrahim Şam’dan Mekke-i Mükerreme’yi ziyarete gelmiş ve at üzerinde bulunmuş iken muhterem oğlu Hz. İsmail’in eşi, Hz. İbrahim’in başını yıkamak istemiş, Hz. İbrahim attan inmeyince mübârek sağ ayağının altına bir taş koyarak o taraftan mübârek başını yıkamış, sonra da sol tarafına taşı koyarak o taraftan da yıkamış, Hz. İbrahim’in mübârek ayakları o katı taşa tesir ederek bir harika olmak üzere onda derince bir iz bırakmıştır. İşte bu taşın halen bulunduğu yere makamı İbrahim denilmektedir. (Ve her kim ona) beyti muazzamaya (girerse) iltica ederse (emin olur) orada bulundukça kendisine tecavüz olunmaz. Hz. Ömer’den rivayet edilmiştir ki:

Ben Kâbe içinde babam Hattabın katiline raslamış olsam oradan çıkıncaya kadar kendisine dokunmam. İmamı Âzam’a göre de katledilmesi şer’en lâzım gelen bir şahıs Haremi Şerife sığınsa kendisine dokunulmaz, şu kadar var ki, ona yiyecek ve içecek verilmez, harice çıkmağa mecbur bir halde bırakılır. Fakat Haremi Şerif dahilinde katil olan bir kimse hakkında Harem dahilinde kısas icra edilebilir. İmamı Şafii’ye göre ise Harem haricinde katil bir şahıs hakkında da Haremi Şerif dahilinde kısas icra edilir. Zira kısasta hem Allah hakkı, hem de kul hakkı vardır. Kul hakkını tehir ise caiz değildir. Bununla beraber Beytullah’ı halisane bir surette ziyaret edenler, âhiret azabından emân bulmuş olurlar. Elverir ki, bilahara mes’uliyeti gerektiren bir harekette bulunmasınlar.

Bir hadisi şerifte

buyurulmuştur. Yâni herhangi müslüman, Mekke-i Mükerreme ile Medine’i Münevvere’den birinde vefat ederse kıyamet gününde emin olarak diriltilir. Ne devlet! Artık bir mü’min, bir mâni bulunmadıkça o gibi yüce makamları ziyaret etmek istemez mi?. (Ve onun yoluna gücü yeten) yani hicaza gidebilmesi için yiyeceği, içeceği, nakil vasıtası ve beden sağlığı yerinde bulunan (kimseler üzerine de o beyti) Kâbe’i Muazzamaya gidip (hac etmek) ziyarette bulunmak bir vazifedir, ve (Allah Teâlâ için) o kimselerin yerine getirmeye dinen mecbur oldukları (bir haktır) o kimse bunu ifaya borçludur.

(Ve her kim inkâr ederse) haccın farz oluşunu inkâr ederek küfre düşerse veya kendisine hac farz olduğu halde onu terk eylerse kendi aleyhine hareket etmiş, kendisini mesuliyet altına sokmuş olur. Allah Teâlâ onun haccına hâşâ muhtaç değildir. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ bütün alemlerden ganidir). Hiç bir kimsenin ibadet ve itaatine muhtaç değildir. Bu gibi ibâdetleri kullarına emretmesi onların maddî ve manevî faideleri içindir. Nitekim hac farizesinin nice hikmetleri, faideleri vardır ki, bütün bunlar bu vazifeyi ifa edenlere aittir. Bunları bir engel olmadan terkedenler ise nîmete nankörlükte bulunmuş olmazlar mı?

§ Haccın yerine getirilmesinini şartları için Bakare sûre-indeki (128 – 172.) âyetlere müracaat ediniz!

§ Mekke-i Mükerreme: Arap yarımadasının merkezi ve en büyük şehridir. Mübarek Hicaz bölgesinde bulunmaktadır. Kâbe’i Muazzama’yı içine alır ve Peygamberimizin doğduğu yerdir. Bu cihetle bütün İslâm âleminin en mukaddes bir beldesidir. Hangi tarihte ve kimler tarafından tesis edilmiş olduğu kesin bir şekilde değildir.

§ Mekke tabiri lûgat itibariyle bir şeyi emmek, azaltmak, helâl etmek demektir. Mekke’i Mükerreme’de birçok ziyaretçileri mübârekalanına topladığı, ziyaretçilerinin günahlarını azalttığı ve kendisine suikast edenlerin helâkına sebep olduğu için veya bulunduğu vadinin suyu az bulunduğu için böyle Mekke adını almıştır.

§ Bekkede Mekke’i Mükerreme demektir. Bu kelime de luğat bakımından toplanma ve izdiham mahalli demektir ve ezmek ve defetmek manasındadır. Mekke’i Mükerreme de hac için insanların kendisinde toplandığı, veya kendisine suikast edenlerin başları ezilip def edildikleri için böyle Bekke adını almıştır

§ Kâbe’i Muazzama da: Mescidi Haram denilen mukaddes bir mâbedin ortasında bulunan, bütün mü’minlerin kıblegâhı olup dört köşeli bulunduğu için Kâbe ünvânını alan bir mukaddes makamdır ki: Bunun dört tarafından her hangi birine yönelerek namaz kılınır ve etrafında tavaf vazifesi yerine getirilir. Bunun ortasında bulunduğu mabede saygı için Beytullah unvanı da verilmiştir.

98. De ki: Ey Ehli Kitap! Ne için Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkıyla şahittir.

98. Bu mübârek âyetler, ehli kitabı uyanmaya ve ehli İslâm’a karşı aldıtıcı hareketlerde bulunmadan vazgeçmeye davet ediyor, onların kötü hareketlerini gösteriyor. Şöyle ki: Habibim! Senin peygamberliğini inkâr, ümmetini saptırmak alçaklığında bulunan Yehudîler ile Hıristiyanlar taif eşine (de ki: Ey Ehli Kitap) bir kere sıkılınız, vaktiyle ecdadınıza verilmiş olan kitapları da okuyup duruyorsunuz, artık (ne için Allah Teâlâ’nın âyetlerini inkâr ediyorsunuz) neden Kur’ân’ı Kerim’i tasdik etmiyorsunuz?

Ne için ondaki hacca ve saireye ait emirleri kabul eylemiyorsunuz? Kendi kitabınızdaki âyetleri de, Hz. Muhammed’in peygamberliğini gösteren Tevrat ile İncil’in beyanlarını da ne için bilmemezlikten geliyorsunuz? (Halbuki, Allah Teâlâ yaptıklarınıza hakkiyle şahittir)onları görüp bilmektedir. Sizi bu inkârınızdan dolayı elbette cezalandıracaktır, sizi şüphe yok ki, azaba uğratacaktır.

99. De ki: Ey Ehli Kitap! Ne için imân edenleri Allah Teâlâ’nın yolundan men ediyorsunuz? Onun çarpıklığını istiyorsunuz? Halbuki sizler şahitlersiniz, Allah Teâlâ da sizin yaptıklarınızdan gafil değildir.

99. Habibim! Onlara (de ki, ey ehli kitap) kendi küfür ve sapıklık içinde yaşadığınız size yetmiyor mu? (Ne için imân edenleri) mü’minleri, içinizden İslâmiyeti kabul eyleyenleri de (Allah Teâlâ’nın yolundan) İslâmiyetten, insanlığı ebedî saadete kavuşturacak olan tevhit dininden (men ediyorsunuz?) bir takım hilelere, iftiralara cür’et ederek onları İslâmiyet şerefinden mahrum bırakmaya çalışıyorsunuz? (Onun) o dini ilâhînin, o hak yol olan İslâmiyetin (çarpıklığını istiyorsunuz?) bir hidayet yolu olan İslâmiyetin çarpık, doğruluk ve hikmete muvafık olmayan bir halde görülmesini arzu ediyorsunuz?

Bir takım batıl, uydurma iddialarda bulunuyorsunuz? Meselâ: Nesh asla caiz değildir, halbuki müslümanlıkta nesh kabul ediliyor diyorsunuz. Kıblenin Kâbe’i Muazzamaya çevrilmesini de dedikodu meselesi yapıyorsunuz. Hz. Muhammed de bizim kitaplarımızda evsafı yazılmış olan peygamber değildir, diyorsunuz, bu sözler ile İslâmiyeti kabul etmiş ve edecek olan zatların kalplerine şüpheler, tereddütler düşürmek istiyorsunuz. (Halbuki, sizler şahitlersiniz) İslâmiyetin hak olduğunu görüp durmaktasınız.

Hz. Muhammed’in evsafını kitaplarınızda okuyup anlamaktasınız, buna kendi vicdanınız da kanaat eder. Yahut siz kavminiz arasında sözlerine itimat edilen kimselersiniz, mühim hususlarda sizin şahitliğinize müracaat edilmektedir. Artık, nedir bu kadar ihtiras! Nedir bu kadar haktan sapmak. Sizin bu haliniz, cezasız kalacak mısanıyorsunuz? Hayır hayır. (Allah Teâlâ, sizin yaptıklarınızdan) hâşâ (gafil değildir) bu inkârınızı, bu hile ve aldatıcı hareketlerinizi tam manasıyle bilmektedir.

Evet!.. Sizler bile haktan ayrılıyorsunuz, başkalarını saptırmaya çalışıyorsunuz. Fakat Allah Teâlâ kahretsin, sizleri bu hale sevkeden, hasettir, dünya muhabbetidir, rekabet hissidir. Siz bilir kişiler olduğunuz halde böyle inkâra, başkalarını saptırmaya cüret edip duruyorsunuz.

§ Bu inkârcılara böyle, “ey ehli kitap!” diye hitab edilmesi, onları bir kınamak içindir. Onların bu inkârlarının, bu küfürlerinin daha çirkin olduğuna işaret içindir. Çünkü cahil kimselerin kabahati ile âlim kimselerin kabahati eşit sayılamaz, bile bile kabahatte, cinayette bulunanlar daha fazla cezaya maruz kalırlar. Binaenaleyh kendileri ehli kitap, ehli İlim oldukları halde bir takım hakikatları örtbas edip inkâra, başkalarını da saptırmaya çalışanların bu hareketleri elbette pek çirkindir, elbette büyük bir insafsızlıktır. Artık cezaları da ona göredir.

100. Ey imân edenler! Kendilerine kitap verilmiş olanlardan herhangi bir topluluğa itaat ederseniz sizi imanınızdan sonra çevirip kâfirler yaparlar.

100. Bu mübârek âyetler, İslâm düşmanlarının lânet edilmeye lâyık olacak şekilde hareketlerine işaret ederek müslümanlara bir uyanma dersi vermektedir. Şöyle ki: (Ey imân edenler!) Hz. Muhammed’e tabi, İslâm şerefine nail olan müslümanlar!

Yahudiler gibi vaktiyle (kendilerine) Tevrat gibi (kitap verilmiş,) bilahara onun hükümlerine muhalefet ederek küfre düşmüş (olanlardan) Şaş ibni Kays ve emsali gibi (her hangi bir topluluğa itaat eder) onların sözlerine kıymet verir, aldatmalarına kapılarak birbirinize düşman kesilirseniz, onlar (sizi imanınızdan) İslâm şerefine nail, din kardeşliğine sahip, birbirinizi Allah rızâsı içinsevdikten (sonra çevirip) dinden dönmeye sevkederek sizleri (kâfirler yaparlar) imân ettikten sonra küfre düşürürler. Artık onların bu kötü maksatlarını anlamaz mısınız?. Onların sözlerine kıymet verir misiniz? Elbette anlayıp kıymet vermemeniz icabeder.

101. Ve nasıl küfre dönersiniz ki, sizlerin üzerinize Allah Teâlâ’nın âyetleri okunuyor ve aranızda da Peygamberi bulunuyor. Artık her kim Allah Teâlâ’ya sığınırsa muhakkak doğru bir yola çıkarılmış olur.

101. Evet… Siz onlara nasıl itaat edersiniz, onların sözlerine nasıl kıymet verebilirsiniz! (Ve) onlara uyup ta (nasıl küfre dönersiniz ki) Allah Teâlâ sizlere hidayet buyurdu, sizleri İslâm şerefine nail kıldı, (sizlerin üzerinize) sizleri aydınlatmak için Rasûli Ekrem tarafından, mazhar olduğu ilâhî vahye dayanan (Allah Teâlâ’nın âyetleri) Kur’ân’ı Kerim’in mübârek beyanlan (okunuyor) bunları dinleyip yüksek tebliğlerini anlıyorsunuz, (ve) özellikle (aranızda da peygamberi bulunuyor) Fahrikâinat, peygamber ve resûllerin sonuncusu olan, rahmet ve hidâyetin kendisi bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm aranızda bulunarak sizleri irşat ve ikaz buyuruyor. Bu halde öyle düşmanların kötü telkinlerine iltifat edilebilir mi? (Artık) ey müslümanlar!

O düşmanların sözlerine bakmayınız, başkalarından korkmayınız, aranızda dini bağını güzelce muhafaza ediniz Allah Teâlâya ilticada bulununuz. Şüphe yok ki (her kim Allah Teâlâ’ya sığınırsa) onun mukaddes dinine sarılırsa, bütün işlerinde ona iltica ederse (muhakkak doğru bir yola çıkarılmış) hidayete ermiş, selâmet ve saadete kavuşmuş, sapıklık yolundan kurtulmuş (olur.) Artık hangi aklı başında olan bir insan bunun aksini yapabilir.

§ Tarihen sabittir ki: İslâmiyetten evvel Hicaz havalisinde bulunan Eve ile Hazrec kabileleri birbirinin pek şiddetli düşmanı bulunuyordu. Aralarında nice kanlı savaşlar olmuştu.Yevmibüas denilen tarihi bir günleri de vardı. O günkü muharebelerde nice kanlar dökülmüştü. Eve kabilesi galip mevkiinde bulunmuştu. Yahudîler bunların bu savaşlarından istifade eder dururlardı. Vaktaki bu iki büyük kabile İslâm şerefine nail oldu, aralarında güzel bir din kardeşliği oluştu, o eski düşmanca günlerini unuttular, elele vererek birleşik bir cemiyet haline geldiler, bu sayede selâmet ve saadete erdiler.

Fakat İslâmiyetin düşmanları, bunları kıskanmaya başlamışlardı, müslümanların arasına ayrılık düşürmek istiyorlardı, bu düşmanlardan olan “Şaş ibni Kays” namındaki ihtiyar bir Yahudî, müslümanlara karşı hasedi pek ziyade idi. Bir gün Eve ile Hazrec’den müslüman bir cemaatin elele vererek görüştüklerini görmüştü. Bunların birbirine muhabbetini, kalben temayülünü, sözlerindeki birlik ve samimiyeti görüp hasedi galeyana gelmişti.

Onların yanlarına bir Yahudi gencini göndermiş-, vaktiyle Yevmi Büasdaki kanlı hadiseleri tasvir eden şiirleri okutmuş, Eve ile Hazrec arasındaki o eski düşmanca olayları hatırlatmış, bunun üzerine o iki cemaat arasında birbirine karşı bir çekişme yüz göstermiş, birbirine karşı savaşa kalkışmışlar, her biri kendi kabilesine mensup olanları toplamış, adeta çarpışmaya başlamışlardı.

Bu keyfiyetten haberdar olan Rasûli Ekrem, sallallahü aleyhi vesellem efendimiz, muhacirler ile ensardan bir zümre yanında olduğu halde onların yanlarına teşrif etmişler: “Ben sizin aranızda bulunduğum halde ve Cenâb-ı Hak sizlere İslâmiyeti ihsan ve kalplerinizi telif buyurduktan sonra cahiliyyete ait iddialara mı kalkışıyorsunuz?” diye beyan buyurmuş, onlar da şeytanın vesvesesine, düşmanlarının hilesine, ifsadına uğramış olduklarını anlayarak uyanmışlar, ağlamışlar, silahlarını atarak birbirine sarılmışlardır. İşte bu hâdise üzerine bu mukaddes âyetler birer ilâhî nasihat, birer uyanma ve irşatvesilesi olmak üzere inerek şeref vermişlerdir.

Bunlar, kendi İslâm milleti için bir yüce uyanma vesilesidir. Evet… Şüphe yok: Müslümanlara lâzım olan odur ki: Aralarındaki din kardeşliğinin kadrini güzelce bilsinler, dünyevî fâni maksatlar dolayisiyle birbirine karşı düşmancasına bir vaziyet almasınlar, dostlarını ve düşmanlarını tanısınlar, düşmanlarının yaldızlı, münafıkça sözlerine aldırmasınlar, parça parça ayrılarak kuvvetlerini zaafa uğratmasınlar, sözleri de, özleri de, gayeleri de bir olsun.

Bütün çalışmaları İslâm milletinin birliğine, umumi faidesine, İslâm yurdunun selâmetine yüksemesine yönelik bulunsun. Bu sayede İslâm milleti yaşar, terakkiden terakkiye nail olur, düşmanlarının da gözleri kör olarak zararlı ümitleri suya düşmüş bulunur.

Yoksa düşmanların sözlerine bakılır kıymet verilirse, -Cenâb-ı Hak muhafaza buyursun- İslâm toplumunun perişan bir hale gelmesi, muhakkaktır, Düşmanlar, müslümanları şaşırtmak için neler neler söylerler, İslâmiyetin terakkiye mâni olduğunu mu söylemezler, müslüman unsurları adına ayrılığı, düşmanlık doğuracak yalan sözleri mi uydurmazlar, doğru söz söyleyen, müslümanların iyi niyetli bulunan zatlara teassup, cehalet mi isnat etmezler, ahlâkî faziletler dairesinde yaşamayı asriliğe karşı, aydınlığa aykırı mı saymazlar.

Artık bizlere düşen vazife, bu gibi aldatmalara kulak vermemektir, aldanmamaktır. Nitekim vaktiyle Ziya paşa merhum, bu gibi İslâm düşmanlarının haleti ruhiyelerini şu gibi manzumeleriyle teşhir etmiştir:

İsnâdî teassup olunur merdi gayure.

Dinsizlere tevcîhî reviyyet yeni çıktı.

İslâm imiş devlete pa bendi terakki.

Evvel yok idi işbu rivayet yeni çıktı.

Milliyet! nisyan ederek her işimizde

Efkârı firenğe tebaiyyet yeni çıktı.

102. Ey imân etmiş olanlar! Allah Teâlâ’dan gerçek takvâ ile sakınınız. Ve siz ancak Müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz.

102. Bu mübârek âyetler, müslümanlara Hak Teâlâ’dan korkmalarını, İslâm dinine güzelce sarılmalarını, İslâm birliğini korumaya çalışıp dünyevî, uhrevî felâketlerden kurtuluşa, hidayet ve saadete nail olmalarını emir ve tavsiye buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ey imân etmiş) İslâm şerefine nail olmuş (olanlar) bu nîmetin kadrini biliniz, üzerinize düşen kulluk vazifelerini ifaye çalışınız. (Allah Teâlâ’dan gerçek takvâ ile) zatı kibriyasına karşı lâyık olan saygı ve hürmetle (sakındılar) zümresinden (olunuz) üzerinize düşen vecibeleri ifa, haramlardan sakınınız. (Ve siz ancak) şirkten uzak, tam bir ihlâs ile yaratıcının birliğine inanmaya devam eden (müslümanlar olduğunuz halde vefat ediniz) siz ölünceye kadar ve ölüm anında yalnız İslâm haleti üzere sebat ediniz, başka bir halet üzere bulunmayınız ki, ebedî selâmet ve saadete ermiş olasınız.

103. Ve hepiniz Allah Teâlâ’nın ipine sımsıkı sarılınız ve birbirinizden ayrılmayınız. Ve Allah Teâlâ’nın üzerinizde olan nimetini de hatırlayınız ki, siz birbirinize düşmanlar iken sonra Allah Teâlâ kalplerinizi birleştirdi de onu nimeti sebebiyle kardeşler oluverdiniz ve sizler ateşten bir çukur kenarında iken sizi ondan çekip kurtardı. İşte Allah Teâlâ âyetlerini sizlere açıklar, tâki hidayete erebilesiniz.

103. (Ve) ey müslümanlar!. (Hepiniz) bir cemiyet halinde (Allah Teâlâ’nın ipine) Kurân-ı Kerim’e, İslâm dinine, ibâdet ve itaate veya cemaati müslimine (sımsıkı sarılınız) hepiniz onun hükümleri, gereği dairesinde hareket ediniz, sakın ayrılığa düşmeyiniz

(Ve birbirinizden ayrılmayınız) ehli kitap denilen Yahudîler, Hıristiyanlar gibi veya cahiliyezamanındaki müşrikler gibi ihtilâfa düşmeyiniz, birbirinize arka çevirmeyiniz, birbirinizi düşman telâkki etmeyiniz, birbirinizle cenk ve cidale kalkışmayınız, hak ve hakikate muhalif hareketlerde bulunmayınız (ve) bununla beraber (Allah Teâlâ’nın üzerinize olan) sizlere lütfen vermiş olduğu sınırsız (nîmeti de hatırlayınız ki) vaktiyle asırlardan beri imândan mahrum (birbirinize düşmanlar idiniz) o vakti birbirinize saldırır dururdunuz (sonra Allah Teâlâ) sizi İslâm nîmetine din kardeşliğine nail kıldı, o sayede (kalblerinizi birleştirdi) sizleri bir kutsî itikada, bir yüce gayede topladı (de onun) o kerem sâhibi yaratıcının o pek muazzam (nîmeti sebebiyle) eski düşmanca tavrınızı terkederek hemen (kardeşler oluverdiniz.)

İslâm şerefine nail, din kardeşliğine sahip bulundunuz. Özellikle, Eve ile Hazrec kabileleri ki, soy bakımından ana baba bir kardeşler iken birbirine düşman olmuş, aralarında yüz yirmi sene kadar düşmanlık, cenke ve cidal devam etmişken İslâm olur olmaz bu kan dökücü düşmanlıktan kurtularak din kardeşleri olmuşlardı. Bunları düşününüz’ (ve) ey İslâm nîmetine nail olanlar!.. (Sizler) İslâmdan önce küfrünüz ve diğer kötü haliniz yüzünden (ateşten bir çukur kenarında) cehennemin kıyısında olup hemen içine düşecek bir vaziyette (iken) Cenâb-ı Hak İslâmiyet sayesinde (sizi ondan) o çukurdan, o ateşin küfründen, (çekip kurtardı) Öyle bir bâdireden, öyle bir kötü sondan kurtulmuş oldunuz.

Elverir ki, İslâmiyetinizi güzelce muhafaza edesiniz. (İşte Allah Teâlâ âyetlerini) kudret ve azametini, lütuf ve ihsanını gösteren delilleri (sizlere) böyle açık beyanlar ile (açıklar) sizin tefekkür ve dikkatinize sunar (ta ki hidayete erebilesiniz) hidayet ve İslâmiyet üzere sabit kadem olasınız, hayır derecelerinin en mükemmeline eresiniz…

§ Bu mübârek âyetler, bizim hattı hareketimizi şöyle tâyin buyurmuş oluyor:

§ 1- Biz müslümanlar için lâzımdır ki, bizimle din birliği olmayan kimselerin dinimiz ve milletimiz hakkındaki yanlış sözlerine iltifat etmeyelim, aramızda ihtilâf ve ayrılık vücude getirecek lâkırdılarına, tavsiyelerine kıymet verip dinlemeyelim.

2 – Biz müslümanlar kendi aramızda birlik ve beraberlik dairesinde yaşıyalım, dayanışmada bulunalım, birbirimize elden gelen yardımlaşmayı yapalım, nifak ve bozuşmadan, düşmanlık ve rekabetten kaçınalım.

3 – Biz Müslümanlar her hangi müşkil bir mesele karşısında kalınca Kur’ân’ı Mübine, hadisi şeriflere, icmai ümmete müracaat edelim. Dünyevî ve uhrevî hayrımızı onlardan bekleyelim. Bütün mukaddesatımıza hürmetten aslâ ayrılmayalım.

§ Takva: Günahtan sakınmaktır, vacipleri ifa, haramlardan sakınmaktır. Cenâb-ı Hak’kın emirlerine ve yasaklarına riayettir, şeriatı garranın adabını muhâfazadır. Dergâhı ülûhiyetten uzaklaştıracak şeylerden kaçınmaktır. Yüce Allah’ın cezalarından sakınmaktır.

Ittikâ da takvâ ile vasıflanmış olmaktır, Hak Teâlâ Hazretlerinden korkmaktır, gayri meşru şeylerden sakınmaktır. Tükat da bu mânayadır.. Hakkı tukat ise hakkiyle takva demektir, hakkiyle muttaki olmak mânasınadır. “Tuka ve tük ye” de takva gibi nefsi haramlardan ve şüpheli şeylerden korumak demektir. İbni Mes’ut hazretlerinden rivâyete göre hakkiyle takva, itaat edip âsi olmamaktır, şükredip küfranı nîmette bulunmamaktır, zikredip unutmamaktır. Bütün bunlar insanlara kabiliyetleri dairesinde yönelen birer vazifedir. Binaenaleyh (102 İinci âyeti kerimenin hükmü mensuh olmayıp bu şekilde caridir.

§ Habl: Lûgatte kalın ip, urgan, halat, rabıta demektir. Boyun damarlarına (hablülverit) denir. Mecaz, istlare, temsil kabilinden olarak Kur’ân-ı Kerime, İslâm şeriatına ibâdet ve itaate, ahd-ü emane, İslâm cemiyetine ve insanı istediği hayırlı bir şeye kavuşturan sebebe, vasıtaya da “heblullâh” denilmiştir. Çünkü kuvvetli bir ipe, bir urgana, sarılan kimse, yükseklere çıkabilir, düşüşten kurtulur, denizden, kuyudan çıkmaya muvaffak olur. İşte Cenâb-ı Hak’kın kitabına, dinine sarılanlar da sapıklık ve isyandan kurtularak selâmet ve hidayet sahasına ulaşırlar.

104. Ve sizden hayra dâvet eder, iyiliği emreder, kötülüğü nehy eyler bir cemaat bulunsun işte felâh bulucular onlardır..

104. Bu mübârek âyetler, İslâm milletini başka milletler gibi ayrılığa düşmekten men etmektedir. Bilâkis bu İslâm milleti arasında pek iyi niyetle hareket ederek bütün insanlığı irşat edecek, ittihat ve ittifaka dâvet eyleyecek zümrelerin bulunmasını emreylemektedir. Şöyle ki: Ey Muhammed ümmeti! Siz daima birlik ve dayanışma içinde olunuz (ve sizden) insanları (hayra) dünyevî ve uhrevî menfaatlere (dâvet eder) delâlette, tavsiyede bulunur ve (iyiliği) meşru, makul, faideli şeyleri lütuf kârca bir biçimde (emir) eder.

Ve (kötülükten) gayri meşru, gayri ahlâkî şeylerin yapılmasından (nehy eyler) bunların terkini, fenâlığını ihtar eyler (bir cemaat) bir seçkin zümre (bulunsun) umum insanların uyanması, aydınlanması, istifadesi bu gibi zatların bulunmasına bağlıdır (ve işte felâh bulucular), kemâliyle felâh ve kurtuluşa erenler (onlardır.) Böyle insanları hayra dâvet edip kötü şeyi yasaklayan nasihatçi iyi niyetli olan zatlardır, mücahitlerdir. Nitekim muhterem, müctehit İmam Ahmet tbniHambelden rivayet edilmiştir ki:

Peygamber Efendimiz, bir gün minberde iken “insanların hayırlısı kimdir” diye sorulmuş, Rasûli Ekrem Hazretleri de şöyle cevap vermiştir: İnsanların en hayırlısı, onlara iyiliği emir, onları kötülükten alıkoyandır, ve onların Allah Teâlâ’dan en fazla sakınandır, ve silai rahme en fazla riayet eyleyenidir. Velhâsıl: Bütün müslümanlar birbiri hakkında iyi niyetli olduğu gibi içlerinden bir kısım seçkin zevat da daima emri mâruf ve nehyi münkerde bulunarak İslâm milletinin diyanetine, ahlâkına, içtimaiyatına hizmette bulunmalıdır. Ve bu hizmet bütün milletçe takdir ve yüce edilmelidir. Gerçekten de iyiliği emr, kötülüğü yasaklamak bu rahmete ermiş ümmet için bir büyük dini vazifedir. Bu vazife esasen bütün müslümanlara yöneliktir. Fakat ümmetin fertlerinden her biri bu vazifeyi ifa edebilecek bir iktidarda bulunmaz.

Bu mühim vazifeyi güzelce yapabilmek için ilim ister, tecrübe ister, hakimane hitapta bulunmak melekesi ister, umum halkın ihtiyacını takdir etmek kabiliyeti ister. Binaenaleyh bu kutsal vazife, kifaye yoluyla farzdır. Bir halk arasında bunlardan bir zümrenin bu vazifeyi ifa etmesiyle bu fârize ifa edilmiş olur. Böyle bir vazife hiç ifa edilmediği takdirde ise bütün millete dinî sorumluluk gelir, hepsi de günahkâr olur.

Bu vazife en büyük bir hayırseverliktir, insanî değerlerin tecellisine, İslâm milletinin aydınlanmasına, terakkisine, bir kardeşlik dahilinde yaşamasına hâdimdir. Maalesef bunu takdir edemiyenler de bulunur. Binaenaleyh bir muhitte kötü şeyi yasaklama vecibesi, eğer mümkün ise el ile yapılır, bu mümkün değilse dil ile yapılır. Bu da kabil değilse, o fenalık kalb ile red edilir ve kötülenir.

105. Ve kendilerine apaçık deliller geldikten sonra ayrılık çıkarıp ihtilâfa düşenler gibi de olmayınız. Ve işte onlar için büyük bir azapvardır.

105. Ey hidayete nail olmuş müslümanlar!. Siz öyle birlik, hayırsever bir halde yaşayınız, (ve kendilerine beyyîneler) açık deliller, emirler (geldikten sonra) haktan (ayrılık çıkarıp) o hususta (ihtilâfa düşenler) yahudîler, hıristîyanlar ve diğer inkârcı kavimler (gibi de olmayınız) onlar kendilerine peygamberleri tarafından Allah’ın birliği, din kardeşliği ve saire telkin edilmiş olduğu halde ona muhalefet ettiler, birbirine düşman gruplara ayrıldılar, hakikî dinden mahrum kaldılar, (ve işte onlar için) öyle ihtilâfa düşüp dinî esasları kaybeden kavimler için (büyük bir azap vardır) onlar cehennem azabına giriftar olacaklardır, hak üzere toplanmaları emir olunduğu halde birbirine karşı cephe alarak ihtilâf ve ayrılığa düştükleri, dinî esaslarını kaybedip son din olan İslâm dinine karşı da inkârda, düşmanlıkta bulundukları için öyle ebedî bir cezaya lâyık olmuşlardır.

Binaenaleyh ey İslâm ümmeti! Sizler tarihten ibret alınız aranızdaki dayanışmayı, din kardeşliğini ihmal etmeyiniz, daima birlikte olunuz, daima birbiriniz hakkında iyilik isteyiniz ki, dünyada da ahrette de selâmet ve saadete eresiniz.

§ Mâruf; aklen ve şer’en güzel görülüp kitaba ve sünnete muvafık olan herhangi bir şeydir. Münkerde bilâkis aklen ve şer’an çirkin görülüp kitaba ve sünnete muhalif bulunan herhangi bir şeydir.

106. Bir nice yüzlerin ağaracağı ve bir nice yüzlerin de kararacağı günü hatırlayınız. O yüzleri kararmış olan kimselere:Îmanınızdan sonra kâfir mi oldunuz? O halde yaptığınız küfür sebebiyle azabı tadınız, denilecektir.

106. Bu mübârek âyetlerde bütün insanlığı bir mükâfat ve ceza âlemi olan âhiret hayatını hatırlatmakta, onları uyanmaya, düşünmeye dâvet etmektedir. Şöyle ki: Ey insanlar!.Düşününüz, uyanık olunuz (bir nice yüzlerin) imân nuru ile parlayacağı (agaracağı) bir mânevî zevk ile bembeyaz olacağı günü, kıyamet âlemini hatırlayınız (Ve bir nice yüzlerin de) küfr ve isyanları sebebiyle (kararacağı) simsiyah kesileceği her taraftan zulmetler içinde kalacağı (günü -hatırlayınız-.)

Yarın kıyamet günü (o yüzleri kararmış olan) kâfir (kimselere) kınamak için denilecektir ki: Siz (imanınızdan sonra kâfir mi oldunuz?) Öyle bir şeyi nasıl yaptınız?. (O halde yaptığınız küfür sebebiyle azabı tadınız.) Bu azap, sizin amelinizin bir cezasıdır. Siz bu cezayı hak etmiş bulunmaktasınız. Bu küfrüden maksat, ya ezel günündeki söz ve yemine muhalif olan küfürdür ki:

Bütün kâfirleri kapsar. Veya ehli kitabın küfrüdür ki onlar, vaktiyle kendi peygamberlerini tasdik etmiş ve kitaplarında âhır zaman peygamberinin evsafını görüp onun bütün insanlığa peygamber gönderileceğini de tasdik eylemişlerken bilâhare o Yüce Peygamberi inkâr ederek küfre düşmüşlerdir. Binaenaleyh kıyamet gününde onlara ihanet için: “Siz imanınızdan sonra küfre düştünüz, öyle mi?. Artık ebedî cezanızı çekip durunuz..” denilecektir.

107. Ve amma o kimselerin ki yüzleri ağarmıştır, onlar Allah Teâlâ’nın rahmeti içindedirler. Onlar orada ebedî olarak kalacaklardır.

107. (Ve amma o kimselerin ki yüzleri) İman nuru sayesinde parlayıp (agarmıştır) bembeyaz nurani bir halde bulunmuştur. (Onlar) da (Allah Teâla’nın rahmeti) cenneti (içindedirler) nice nimetlere, tecellilere nail olacaklardır ve (onlar orada) o nimetler yurdu olan cennette (ebedî olarak kalacaklardır) oradan asla ayrılmayacaklardır, bir daha ölüme maruz kalmıyacaklardır. Bu muazzam nimetleri devam edip duracaktır.

108. İşte bunlar Allah Teâlâ’nın ayetleridir.Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah Teâlâ ise âlemlere zulüm istemez.

108. (İşte bunlar) bu vaat ve tehdit hakkındaki Kur’an’ın beyanları (Allah Teâlâ’nın ayetleridir) bütün insanların nazarı dikkat ve uyanmasını sağlayacak hakikatlerdir. (Onları sana) Habibim ya Muhammed!. Cibril Emin vasıtasiyle (hak olarak tilâvet ediyoruz) mü’minler ile kâfirlerin böyle mükâfat ve cezaya uğramaları hak ve adalete uygundur. Bunlarda haksızlık ve zulm lekesi yoktur.

Ne iyi iş yapan mü’min olanların sevabı noksan verilir, ne de günahkârların, inkârcıların cezaları haksız yere artırılır. Her birine hak ettiğine göre muamele yapılır. (Allah Teâlâ ise) mutlak adildir. (Âlemlere zulm istemez) Cenâb-ı Hak zulümden uzaktır, bütün kâinat onun yaratmasının, onun bütün fiilleri hikmet gereğidir. Bütün mahlûkatı hakkındaki hükümleri, iradeleri aynı adaletin kendisidir.

109. Göklerde olan da, yerde olan da Allah Teâlâ’nındır. Ve bütün işler de Allah Teâlâ’ya döndürülür.

109. Bu âyeti kerime de gösteriyor ki: Bütün kâinat, Cenâb-ı Hak’kın birer mahlûkudur, birer mülküdür. Bütün bunların idaresi Hak Teâlâya aittir. Binaenaleyh bunların hakkındaki vaat ve tehdidi, bütün hükümleri adalet gereğidir. Şöyle ki: (Göklerde) mevcut (olan da yerde) mevcut (bulunan da) bütün bunlar yalnız (Allah Teâlâ’nındır) onun yarattığı birer eseridir, bütün bu kâinat olaylarında mülk sahipliği ve hakimiyet Cenâb-ı Hak’ka aittir. Bütün bunları yaratan, yaşatan, nîmet ceza veren o Yüce Yaratıcıdır.

(Ve bütün bu) kâinata ait (işlerde) umur ve husus da (Allah Teâlâ’ya) onun hüküm ve kazasına (döndürülür.) Onun mükâfat ve ceza yurduna sevkolunur. Binaenaleyh bütün bunlara sahip ve hakîm olan Cenâb-ı Hak’tır.Bunlar da hikmetin gerektirdiğine göre tasarrufta bulunur. Bunlardan kimini ebedîsaadete erdirir, kimini de hak ettiğine binaen ebedî azaba mâruz bırakır. Buna hiçbir kimsenin müdahaleye, itiraza hak ve selahiyeti olamaz.

Allah dilediğini yapar. (Âl-i İmran 3/40)

§ Ümmet: Bir şey üzerine toplanmış olna zümre, taife, cemaat demektir. Şer’an ümmet: Bir peygambere tâbi, onun tebliğ ettiği hükümler ile amel eden kimselerdir. Bizim Peygamberimizin risaleti bütün insanlığa şâmil olduğundan ona tâbi olan, onun şeriati ile amel eden müslümanlara (Ümmeti Muhammediye) (Ümmeti icabet) denilir.

Bu şerefe nail olmayan sair insanlara da (ümmeti davet) denilir ki, onlar müslümanlığı kabul etmedikçe ümmeti Muhammediyeden olmak nîmetine nail olamazlar, ebedî azaba lâyık bulunurlar. “Millet” de bir ırka mensup cemaat bir dine girmiş olan kavim demektir. Din ve şeriat mânasında da kullanılmıştır. Ümmetin çoğu ümem, milletin çoğulu da mileldir.

110. Siz, insanlar için çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz, iyiliği emredersiniz, kötülükte men eylersiniz ve Allah Teâlâ’ya imân ediyorsunuz. Eğer ehli kitap da imân etselerdi elbette kendileri için hayırlı olurdu. Onlardan mü’min olanlar vardır, en çoğu ise fâsık kimselerdir.

110. Bu mübârek âyetler, milleti İslâmiyenin meziyetini, insanlık hakkında ne kadar hayırlı bulunduğunu ilân etmekte, İslâmiyetin daima muvaffak olup yaşayacağını bizlere müjdelemektedir. Şöyle ki: Ey Ümmeti Muhammed Aleyhisselâm, veya Ey eshabı kiram!.. (Siz insanlar için) ortaya (çıkarılmış hayırlı bir ümmetsiniz.) Siz bütün insanlık hakkında hayır isteğinde bulunmuş, en seçkin bir cemaatsiniz. Sizin bu faziletiniz, Allah katında malûm; levhi mahfuzda yazılmıştır.

Çünkî siz (mâruf ile) en güzel şeylerle(emredersiniz) insanlık âlemine meşrû, makul, faydalı şeyleri emir ve tavsiyede bulunursunuz. Ve (münkerden) kötü şeylerden, gayri meşru hareketlerden de insanları (men eylersiniz.) öyle zararlı, gayri ahlâkî şeylerden sakınmalarını kendilerine ihtar ile men’e çalışırsınız. Böyle pek faideli, pek mühim bir vazifeyi üstlenmiş bulunursunuz.

(Ve) imân edilmesi icabeden her hususta da (Allah Teâlâ’ya imân ediyorsunuz) siz başka milletler gibi Hak Teâlâ’ya hâşâ ortak koşmazsınız, Cenâb-ı Hakkın bazı peygamberlerini, kitaplarını inkâr eylemezsiniz. Bütün dinî hükümlere, vazifelere inanır, hürmet eylersiniz.

Bunun içindir ki, mühim bir dinî vecibe olan iyiliği emir, kötülüğü men’ etme vazifesini de ifaya çalışırsınız. (Eğer ehli kitap da) yahudîler ile hıristiyanlar sizin gibi Allah Teâlâya ve onun bütün peygamberlerine, kitaplarına (imân etselerdi elbette) bu imân (kendileri için hayırlı olurdu) çünki onları yanlış kanaatlerden, hareketlerden kurtararak selâmete kavuştururdu.

Onlar cehalet sebebiyle, hasetleri dolayısiyle, riyaset sevdasiyle halkı kendilerine tâbi kılmak arzusu ile İslâmiyet gibi bütün insanlığı bir birlik dairesine dâvet eden, umum insanlar hakkında hayır istekte bulunan bir ilâhî dini kabul etmeyip bozulmuş veya uydurma dinlere kıymet veriyorlar. Bununla beraber (onlardan) o ehli kitap olan yahudilerden Abdullah ibni Selâm gibi ve hıristiyanlardan Habeş hükümdarı Necaşî gibi ve bunların eshabı gibi İslâmiyeti kabuledip (mü’min olanlar) da (vardır.)

Fakat o ehli kitabın (en çoğu ise fasık) küfürlerinde ısrarlı, inatçı (kimselerdir.) Eğer onlar İslâmiyetin ne yüce, ne umumî, ne hayırlı bir din olduğunu güzelce düşünecek olsalar kendilerini o dini mübine intisab etme şerefinden mahrum bırakırlar mı?

Müslümanlara karşı düşmanca bir vaziyet alırlar mı? Bu ne insafsızca bir hareket!.Evet… İslâm dini, bütün insanlığa ait umumî, hakikî; ilâhî bir dindir. Bu dine mensup olanlar bütün ümmetlerin hayırlısıdır. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur. Haberiniz olsun ki, vaktiyle yetmiş ümmet gelip geçmiştir, bu ümmet ise hepsinin hayırlısıdır ve en değerlisidir. Diğer bir hadisi şerif te şu mealdedir:

Ehli cennet yüz yirmi saftır. Bunların seksen safı bu ümmettendir. Diğer bir mümbarek hadisi nebevi de şu mealdedir: Ümmetimin durumu, yağmur durumu gibidir, evveli mi, âhiri mi hayırlı olduğu bilinmez. Yani: Kıyamete kadar İslâm milleti arasında seçkin simalar bulunacaktır. Bunların Allah katında ne kadar makbul, birbirine ne kadar mânen üstün olacağını ancak Cenâb-ı Hak bilir.

Binaenaleyh kıyamete kadar müslümanlığın devam edeceği şüphesizdir. Hattâ zamanımızda da bir nice gayri müslimlerin İslâm şerefine nail oldukları görülmektedir. Bu cümleden olarak müslümanlığı kabul edip İstanbul Müftülüğüne müracaat eden bir nice zatlara da acizâne tarafımdan ve arkadaşlarım tarafından dinî telkinler yapılarak lâzım gelen vesikalar verilmiştir.

Hattâ Almanya’da bazı malûmatlı, mütefekkir zatlar İslâmiyeti kabul ederek bir cemiyet kurmuşlar, İslâmiyeti yaymağa çalışmakta bulunmuşlardır. Bunlardan (Achmed Sehiede) adında bulunan ve Almanca (El-İslâm) mecmuasının nâşiri bulunan ve Diyanet Reisliğince çıkarılan Almanca “Cep ilmihalini” tercüme etmiş olan zat da İslâmiyeti kabul ederek yaymaya çalışmaktadır.

Bana yazdığı 8 Temmuz 1960 tarihli bir mektubunda şöyle diyordu: “Buradaki küçük İslâm cemiyetinin dini meselelerdeki rehber veya yardımcısı ve bundan haberiniz olmadı ise de zatı aliniz idi. İbadet ve İslâmî ahlâk hususunda ne zaman bir müşkülümüz olduysa, derhal telif ettiğiniz “Büyük İslâm ilmihali” ne baş vurarak bir hal çaresini buluyorduk. Şimdi en büyük istirhamımız da bizi bundan sonra da yardımınızdan mahrum bırakmamanızdır. Takdiredeceğiniz gibi hıristiyan bir muhitte her bir günümüz mânevî cihat denilecek bir mücadele ile doludur. Ellerimizde imkânlar ise gayet sınırlıdır…

Bize yapılacak en büyük yardım, Almanca kitap basıp yollamaktır…” İşte bu mektup da gösteriyor ki: Lisânen ve kalemen yapılacak emri mâruf un, nehy anil münkerin çok faidesi vardır.. Bu vazife insanlığa büyük bir iyiliktir. İşte cihanşümûl bir ilâhî dini olan müslümanlık ta, bizi bu vazife ile mükellef tutuyor, bu vazifeyi ifa eden müslümanların kadrini yüceltiyor. Ne mutlu bu kutsî vazifeyi ifa edenlere!.

111. Size ezîyetten başka bir zarar veremezler. Ve eğer sizinle savaşta bulunurlarsa size arka çevirir kaçarlar. Sonra yardım da olunmazlar.

111. Ey mü’minler! Ey o inkârcılardan ayrılıp İslâm şerefine nail olanlar veya ey eshabı kiram!. Müteessir olmayınız, metanetinizi, kaybetmeyiniz, emin olunuz ki, o size düşman olan, sizin kutsî dininizi inkâr eyleyen yahudîler ve benzerleri (size eziyetten başka bir zarar veremezler) onlar sizin aleyhinizde yalnız yerme ve ayıplamada bulunurlar, dininize itiraz ederler, sizi tehdide cür’et gösterirler, aleyhinize propağanda yaparlar, başka şey yapmazlar. (Ve eğer sizinle savaşta bulunurlarsa) Allah Teâlâ sizi korur, onların kalblerine korku düşürür, (size arka çevirir kaçarlar) mağlûp, yenilmiş olurlar. (Sonra yardım da olunmazlar.)

Size karşı mansur ve muzaffer olamazlar. Belki ey müslümanlar! Siz inâyeti Allah’ın yardımıyla mansur ve muzaffer olursunuz. Nitekim öyle de olmuştur. Bu âyeti kerime asıl yahudîler hakkında nâzil olmuştur. Onlar kendileri arasından müslümanlığı kabul edenleri tehdit ediyor, müslümanlara karşı cephe almak istiyorlardı, İslâm’ın başlangıcında ümmeti Muhammediye ise düşmanlarına nispetle sayısı pek az bir zümreden ibaretti, Arap Yarımadasını veetrafını her taraftan yahudîler ve diğerleri sarmıştı.

Fakat İslâmiyet parlar parlamaz her tarafa yayılmağa başladı, müslümanlar düşmanlarına galebe ettiler. Yahudileri Arap Yarımadasından sürüp çıkardılar, İslâm bayrakları dünyanın doğu ve batısında dalgalanmaya başladı. Halbuki, İslâmiyetten evvel Arap Yarımadası ahalisi hâkimiyetten mahrum, başka milletlerin idareler! altında zelil bir halde yaşamakta idiler, İşte müslümanlar her ne zaman İslâmiyete hakkıyla sarılırlar ise kendileri için galibiyet, selâmet ve saadet muhakkaktır.

112. Onların üzerlerine nerede bulunurlarsa bulunsunlar zillet damgası vurulmuştur. Meğer ki, Allah Teâlâ’dan bir ahde ve insanlardan bir ahde sarılsınlar. Ve Allah Teâlâ’dan bir gazaba uğradılar ve onların üzerine miskinlikte vuruldu. Bu da onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir. Çünkü isyan etmişler ve haddi tecavüz eylemekte bulunmuşlardı.

112. Bu âyeti kerime, İsrailoğullarının tarihî cinayetlerini ve bu yüzden felâketlere mâruz kaldıklarını bildiriyor, bir ahd ve anılaşmayı kabul etmedikçe horluk ve hakaretten kurtulamıyacaklarını gösteriyor. Şöyle ki: (Onların) İsrail oğullarının (üzerlerine nerede bulunurlarsa bulunsunlar) her halde, her yerde (zillet) hakaret damgası (vurulmuştur.) Onlar için bir üstünlük ve kurtuluş çaresi yoktur, canları, malları yok olmaya mahkumdur. (Meğer ki, Allah Teâlâ’dan bir ahde) sığınsınlar, yani müslüman olsunlar (veya insanlardan bir ahde sarılsınlar) müslümanların, İslâm hükûmetinin korumasını tabiiyetini kabul eylesinler.

O zaman malları, canları korunmuş olur. (Ve) onlar o kötü hareketleri sebebiyle (Allah Teâlâ’dan) Allah katından (bir gazaba uğradılar) onların ata ve ecdadı yaptıkları günahlardan dolayı Allah’ın gazabını hak ederek ne felâketlere,mağlûbiyetlere mâruz kaldılar ki, bu tarihen sabit bir hakikattir. (Ve onların üzerine miskinlik de vuruldu) sefalet gibi, cizye, öldürülme ve esaret gibi hakaret ve felâketi gerektiren hallere mâruz kaldılar (bu da) oların öyle zillet ve miskinliğe uğramış olmaları da (onların Allah’ın âyetlerini inkâr etmeleri) semavî kitaplardan bir kısmını inkâr, bir kısmını da değiştirme ve bozmalar yüzündendir. (Ve peygamberleri haksız yere öldürmeleri sebebiyledir.)

Nitekim Zekeriya ve Yahya Aleyhisselâm’ı haksız yere şehit etmişlerdi. Evet… Onlar bu cinayetlere cür’et etmişlerdi. (Çünkî) onlar Hak Teâlâ’ya (Isyan etmişler ve haddi tecavüz eylemekte bulunmuşlardı) onların bu isyanları, böyle Allah’ın sınırlarını aşmadaki cüretleri kendilerini küfür ve katil cinayetlerine sevketmiştir. Şüphe yok ki küçük sayılan günahlarda israr etmek sâhibini kebâir denilen büyük günahlara sevkeder, büyük günahlarda israr etmek, bunları işleyip durmak da sâhibini Allah korusun küfre götürür.

İsrail Oğullarının vaktiyle yaptıkları cinayetleri onların arkalarından gelenler sevap görüp, kendileri de bir kısım peygamberleri, kitapları ve bilhassa bütün insanlığa peygamber gönderilmiş olan son peygamber Hz. Muhammed ile semavî kitapların sonuncusu ve en faziletlisi olan Kur’ân’ı Kerim’i inkâr ettikleri için onlar da ecdadları gibi aynı hitaba, aynı kınamaya, mâruz kalmışlardır…

113. Hepsi bir değildirler. Ehli kitaptan istikamet sâhibi bir topluluk vardır ki, gece saatlerinde Allah Teâlâ’nın âyetlerini okurlar ve onlar secde ederler.

113. Bu mübârek âyetler de ehli kitaptan İslâmiyeti kabul ederek insaniyet hakkında hayrı tavsiye edici davranışlarda bulunan zatlara istisna’î bir mevki veriyor, ve kendilerinin mükâfata nail olacaklarını bildiriyor. Şöyle ki: Ehli kitabın (hepsi) itikafta, ibâdette, ahlâkta (eşit değildirler) içlerindenhakkı kabul etmiş, seçkin bir durumda bulunmuş olanlar vardır. Evet…

(Ehli kitaptan istikamet sâhibi) hak üzere sebat eden, müslümanlığı kabul etmiş bir (topluluk) bir grup (vardır ki) hakkı itiraf ve, ibâdete devam edip (gece saatlerinde) o feyizli, ruhanî vakitlerde (Allah Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’ân’ı Kerim’i (okurlar) geceleri böyle ibâdetle geçirmeye çalışırlar. (Ve onlar secde ederler) geceleyin yatsı ve teheccüt namazlarını kılarlar. Böyle ibâdete devamda bulunurlar.

114. Allah Teâlâ’ya, âhiret gününe imân ederler, iyiliği emreder, kötülükten menederler. Ve hayırlı işlere koşarlar ve işte bunlar salih kimselerdendirler.

114. Ehli kitaptan müslümanlığı kabul eden o muhterem zatlar, (Allah Teâlâ’ya ve âhiret gününe) dosdoğru ve samimi bir şekilde (imân ederler) Hak Teâlâ’nın birliğine, yaratıcılığına, ortak ve benzerden uzak olduğuna inanırlar, bir âhiret âleminin varlığını bilip onun için hazırlanırlar. Yalnız kendilerini kuftarmakla yetinmezler: Belki diğer insanlara karşı da (maruf ile) iyilik ile, ibâdet ve itaat ile (emir) ederler.

Onları uyandırmağa çalışırlar ve onları (münkerden) kötülüklerden, gayri meşru hareketlerden (menederler) bunlardan kaçınmalarını tavsiyede bulunurlar. (Ve) diğer (hayırlı işlere) hayır ve iyiliklere, fakirlere yardıma (koşarlar) işte bunlar böyle müstesna bir durumdadırlar. (Ve işte bunlar salih kimselerdendir) diğer ehli kitap gibi bir takım hakikatleri inkâr edici, bir takım zararlı hareketlere cür’et edici değildiler. Allah katında yüksek mertebelere ulaşmaya lâyık, bulunmaktadırlar.

115. Ve hayırdan her ne yaparlarsa elbette karşılıksız bırakılmayacaklardır. Ve Allah Teâlâ o takvâ sahiplerini hakkıyla bilendir.

115. (Ve) o gibi yalnız kendi maddî, geçici menfaatlerini düşünmeyi? bütün insanlık hakkında iyiliksever olan zatlar (hayırdan)ibâdet ve itaatten, insanlığa güzelce hizmet kabilinden (her ne yaparlarsa elbette) Allah katında mükafatlarını göreceklerdir. O güzel hizmetlerinden dolayı (karşılıksız bırakılmayacaklardır) onun sevabından, mükâfatından mahrum kalmayacaklardır.

Şüphe yok Allah Teâlâ öyle sâlih kullarını mükâfatsız bırakmaz. (Ve Allah Teâlâ o takvâ sahiplerini hakkiyle bilendir) Hiç bir şey onun ezelî ilminin dışında değildir. Binaenaleyh onları da o güzel amellerinden dolayı mükâfata kavuşturacaktır. Onları sevaptan, ilâhî lütuf larından mahrum bırakmayacaktır. Allah Teâlâ, inandık bilen, çok acıyan, ve merhamet edendir.

§ Yahudîlerden Abdullah ibni Selâm, Salebe ibni Sait, Üseyyid ibni Übeyd gibi bazı zatlar müslüman olunca Yahudî bilginleri demişler ki: Muhammede -aleyhisselâm-bizden ancak hayırsız kimseler imân etmişlerdir. Eğer öyle olmasaydı babalarının dinini terketmezlerdi. Bunun üzerine bu âyetler nâzil olmuş, asıl hayırsızların o inkarcılar olduğunu, bu müslüman olan zatların ise mü’min, salih, insanlığa hizmet eden ve mükâfatlara lâyık olduklarını göstermiştir.

Bununla beraber Necran halkından kırk, Habeşeden otuz iki Roma’dan da üç zat, hıristiyan iken bilahara İslâmiyeti kabul etmişerdi. Medine’i Münevvere’de de ensardan bazı zatlar vardı. Peygamber gelmediği ara dönemde de Allah’ın birliği inancını taşımakta ve bildikleri bazı dini hükümlere amel etmektedirler. Hz. Muhammed’in peygamberliğinin ardından hemen müslüman olma şerefine erişmişlerdi. Bu mübârek âyetler bütün bu gibi zatları da kapsamaktadır.

§ Bu zatlar şu sekiz güzide sıfatı taşımaktadırlar:

(l) istikamet sâhibi bir ümmettirler. Yani, ibâdetle, adaletle vasıflanmış bir topluluktur.

(2) Geceleri Kurân-ı Kerim okurlar.

(3) Secde ile, namaz ilemeşguldürler,

(4) Allah Teâlâya ve âhiret gününe inanmaktadırlar.

(5) İyilik ile emrederler.

(6) Kötülükten men ederler.

(7) Hayırlı işlere koşarlar.

(8) Sâlihler topluluğundan sayılırlar. Ne güzel, ne övülmüş yüce vasıflar! İşte hakikî müslümanların vasıfları. Artık bu gibi zatlar, insanlığın en hayırlı üyelerini teşkil etmiş, ilâhî mükafatlara aday bulunmuş olmazlar mı?. Elbette olurlar, İşte bu kutsî âyetler de bunu müjdeliyor. Bu vasıflardan mahrum olmak ise en büyük felâkettir.

116. Muhakkak o kimseler ki, kâfir oldular, onları ne malları ve ne de evlâtları Allah Teâlâ’nın azabından kurtaramaz. Ve onlar cehennem ehlidirler. Onlar orada ebedî kalacak kimselerdir.

116. Bu mübârek âyetler de dinden mahrum olanlara hiç bir şeyin fâide vermeyeceğini, onlara dünyevî hareketlerinin âhirette bir menfaat temin edemiyeceğini bildiriyor ve onların kendi nefislerine zulüm ve gadretmiş olduklarını şöylece gösteriyor.

(Muhakkak o kimseler ki, kâfîr oldular) hak dini kabul etmediler, iki yüzlülük ve çekişmeden geri durmadılar (onları ne malları, ne de evlâtları) öyle güvenip durdukları şeyler, yarın kıyamet günü (Allah Teâlâ’nın azabından kurtaramaz) onlara fayda sağlayamaz (ve onlar cehennem ehlidirler) onlar cehennem ateşine mâruzdurlar. (Onlar orada) o cehennem ateşinde (ebedî kalacak kimselerdir) oradan aslâ ayrılamıyacaklardır. Küfür ve şirkin cezası böyle ebedî bir azaptır. Artık bunu düşünsünler.

117. Bu dünya hayatında infak ettikleri şeyin durumu, bir rüzgârın durumu gibidir ki, onda kavurucu bir soğukluk vardır, nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup mahvetmiştir. Ve Allah Teâlâ onlara zulmetmedi, fakat onlar kendi nefislerine zulmederler.

117. Böyle dinsiz kimselerin (bu dünya hayatında infak ettikleri) sarfeyledikleri mal ve saire gibi (şeylerin durumu) sıfatı, benzeri (bir rüzgârın durumu) sıfatı, vaziyeti (gibidir ki, onda) o rüzgârda (kavurucu) şiddetli (bir soğukluk vardır) o rüzgâr (nefislerine zulmetmiş olan bir kavmin ekinlerine vurup) onları (mahvetmiştir) o zalimlerin yaş kuru bütün ekinlerini helâk edip gitmiştir.

Bu felâket onların zulümlerinin bir cezasıdır. (Ve Allah Teâlâ onlara) öyle infak ettikleri şeyi faidesiz kılmakla hâşâ (zulmetmedi) belki bir adalet ve hikmetin gereği olarak onları lâyık oldukları cezalara kavuşturdu. (Fakat onlar) dini terk, hayır diye sarfettikleri mallarını şerre âlet ettikleri için (kendi nefislerine zulm) ettiler ve zulm (eder) durur (lar). Velhâsıl: Dinsizlere, münafıklara dünyada iken hayır adına yaptıkları şeyerin uhrevî bir faidesi yoktur. Onların bu hayrı, dünyevî bir maksat içindir, bir gösteriş, bir övünme içindir, bir meth ve övgüye kavuşma arzusuna dayanmaktadır, bazen da insanları Allah yolundan menetmek gayesine yöneliktir yoksa bunların bu hayırları iyi niyete bağlı, Allah’ın rızâsına ulaşmak maksadına dayalı değildir. Artık böyle gayri meşru bir şekilde sarfedilen bir mal, haddizatında bir hayır olamaz.

Sahibine uhrevî bir fâide temin edemez. Bilâkis onun bu sahadaki mesâisini sonuçsuz bırakır, kendisi Allah’ın azabına ebediyyen mâruz kalmış olur. Böyle haince, mukaddesata, ahlâk?. aykırı bir hareket ise en büyük bir zulümdür. En çirkin bir kötülüktür. Bunun cezası da ebedî bir azaptır. Kötülüğün cezası elbette kötülüktür. Binaenaleyh böyle nefislerine zulmedenler daha dünyada iken, elde fırsat var iken tevbe ve istiğfar edip kendilerine bu ebedî felâketten kurtarmalıdırlar. Aksi halde lâyık oldukları cezaya mutlak? kavuşacaklardır.

118. Ey imân edenler! Sizden başka olanlarıdost edinmeyiniz, Size fenalık eriştirmekte aslâ kusur etmezler. Size meşakkat verecek şeyi temenni ederler. Muhakkak kinleri ağızlarından belli olmaktadır. Kalplerinin gizlediği şey ise daha büyüktür. Şüphe yok size âyetleri apaçık beyan ettik, eğer düşünüp anlıyorsanız!.

118. Bu âyeti kerime müslümanlara düşmanlarının haince vaziyetlerini açıkça bildiriyor, müslümanları tefekküre, akıllıca bir vaziyet almaya dâvet buyuruyor.

Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ey) Allah’a, peygambere (imân edenler!. Sizden başka olanları) münafıkları ve gayri müslimleri, (dost) sırdaş (edinmeyin) Cenâb-ı Hak’kı onun Yüce Peygamberini inkâr edenlere nasıl muhabbet ve itimat edebilirsiniz, bu size münasip olur mu?. O inkarcılar ki (size fenalık eriştirmekte) sizi zararlara sokmak hususunda (aslâ kusur etmezler) birlikte çalışır dururlar. Onların (muhakkak kinleri) size olan düşmanlıkları (ağızlarından) lâkırdılarından (belli olmaktadır.) Sizin aleyhinize söz söyler, gıybette bulunurlar.

(Kalplerinin gizlediği) içlerinde olan (şey) buğz ve düşmanlık (ise) dışa vurduklarından (daha büyüktür) daha düşmancadır (şüphe yok ki) ey müslümanlar!, (size âyetleri) sizi hayra sevkeden, size mü’minlere muhabbet edip kâfirlerden uzaklaşmanızı telkin buyuran öğütleri (apaçık beyan ettik) artık uyanın, dost ile düşmanı tanıyın, din düşmanlarının sözlerine aldanmayın (eğer düşünen) bu husustaki âyetlerden, alâmetlerden ders alan kimseler (oldunuz ise) artık o sizden olmayanlara muhabbet ve eğilim göstermeyiniz, onların o haince durumlarını anlayarak onlardan kaçının.

119. İşte siz öyle kimselersiniz ki, onları seversiniz, halbuki: Onlar sizi sevmezler. Ve siz kitabın hepsine inanırsınız ve sizinle karşılaştıkları zaman “Îmân ettik” derler. Ve kendi kendilerine kaldıklarında ise sizinaleyhinizdeki kinden dolayı parmaklarının uçlarını ısırırlar. De ki: Kininiz ile ölünüz. Şüphe yok ki Allah Teâlâ kalplerde olanı hakkıyla bilicidir.

119. Bu mübârek âyetler de müslümanların dosça hareketlerine rağmen münafıkların ne fena bir zihniyette bulunduklarını göstermektedir, onların dost tutulmaya lâyık bulunmadıklarını bildirmektedir. Sabır ve takvâ ile vasıflanmış müslümanlara onların zarar veremiyeceklerini bildirerek müslümanları uyanmaya dâvet buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!.

Artık uyanınız! (İşte siz öyle kîmselersiniz ki) aranızda olan neseb veya süt emme yoluyla meydana gelen yakınlıktan veya vatandaşlık gibi bir sebepten dolayı (onları) o münafık şahısları (seversiniz) onlar ile samimî surette görüşür konuşursunuz. (Halbuki, onlar sizî sevmezler) aranızda din ayrılığından dolayı size düşman bulunurlar. (Ve siz kitabın hepsine inanırsınız) semavî kitapların her birini kabul eder, onların birer ilâhî kitap olduğunu tasdik eylersiniz.

Onlar ise sizin kitabınız olan Kur’ân’ı Kerim’e inanmazlar. Artık böyle din düşmanlarınızı tanıyıp kendilerine dostlukta, fazla muhabbetle bulunmanız bir hata eseri değil midir?. (Ve) o münafıklar (sizinle karşılaştıkları zaman) sizi aldatmak için biz de (İmân ettik derler) fakat sizden ayrıldıkları (ve kendi kendilerine kaldıklarında ise) düşmanlıklarını gösterirler, müslümanlığın ortaya çıkmasına, yücelmesine mâni olmadıkları için, ey müslümanlar! (Sizin aleyhinizdeki kinden) düşmanlık ve hasetten dolayı (parmaklarının uçlarını ısırırlar) öyle şiddetli bir kin, bir öfke gösterirler. Habibim!.

O münafıklara (de ki: Kininiz ile ölünüz) sizin bu kin ve öfkeniz, sizin öleceğiniz zamana kadar devam etsin. Siz, kendinizi sevindirecek bir şey görmeyiniz. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ kalplerde olanı hakkiyle bilicidir) o bütün kalblerdeki gizli şeyleri, bütün ruhsal durumları hakkıyla bilir. Binaenaleyh eydüşmanlar!. Sizin içinizdekileri de, müslümanlar hakkındaki düşüncelerinizi de tamamen bilir, böyle müslümanlara haber verir, onları ikaz lütfunda bulunur.

Yorum Bırakın