AL-İ İMRAN SURESİ

60. Hak Rabbindendir, artık şüphe edenlerden olma.

60. Hz. İsa’nın yaratılışına ve saireye dair anlatılan (hak) beyanlar (Rabbîndendîr). YüceYaratıcının tarafından vahiy yoluyla sana bildirilen bir hakikattir. Yoksa Hıristiyanların, yahudilerin dedikleri gibi değildir. Hıristiyanlar, Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olduğunu, bir ilâh olarak dünyaya geldiğini iddia ediyorlar.Yahudîler ise Hz. Meryem’e iftira ederek Hz. İsa’yı Yusufi Neccar’dan olduğunu söylüyorlar. Bütün bunlar ifrat ve tefrittir, hakikate muhaliftir. Artık Habibim!. Sen (şüphe edenlerden olma) yâni:

Kesin inancında devam et. Bu hakikat, sana Allah tarafından böyle vahy yoluyla bildirilmiş oluyor ki, bunda şüpheye yer kalmasın. Çünkü ilâhî vahiy yoluyla bildirilen bir şeyde artık Rasûli Ekrem için şüphe kalmayacağı açıktır. Maamafih deniliyor ki: Resûlullahta şüphe düşünülemez. Bu ilâhî hitab hitaba selâhiyetli olan herhangi bir kimseye yöneliktir. Yâni: Ey aklı başında olan kimseler!. Böyle Allah tarafından haber verilen bir keyfiyet hususunda şüpheye, tereddüde düşenlerden olmayınız. Şüphe yok ki, Cenab’ı Hak’kın bütün bildirdikleri sırf birer hakikattir. Her mü’min bunu bilir, buna imân eder.

61. Artık sana ilim geldikten sonra her kim onun hakkında seninle münakaşada bulunursa, de ki: Geliniz, oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarınızı, kendi şahıslarımız ve şahıslarınızı dâvet edelim, sonra dua ve niyazda bulunalım. Allah Teâlâ’nın lânetini yalancılar üzerine kılalım..

61. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem’in Hz. İsa hakkında sırf hakikat olan beyanlarını kabul etmeyen kimseleri lânetleşmeye dâvet etmektedir ki, bu şeklide de bir peygamber mucizesi meydana gelmiş demektir. Şöyle ki: Bu Yüce sûrenin birinci âyetinin izahı sırasında beyan olunduğu üzere Necran’dan bir heyet, Medine’i Münevvereye gelmiş, Rasûli Ekrem Efendimizle görüşmüş, onlar Hz. İsa’nın Allah’ın oğlu olmasında israr etmişlerdi. Bunun üzerine bu âyet nâzil olmuştur.

Buyuruluyorki: Habibim!. (Artık sana) Hz. İsa hakkında, onun bir muhterem kul ve peygamber olduğuna dair (ilim geldikten sonra) vahiy yoluyla kesin açıklamalar geldikten sonra Hıristiyanlardan (her kim onnu hakkında seninle mücadelede bulunursa) artık onunla öyle mücadeleye, münakaşaya lüzum yok. Ona (de ki: Geliniz) hepimiz (oğullarımızı ve oğullarınızı, kadınlarımızı ve kadınlarınızı, kendi şahıslarımızı ve şahıslarınızı dâvet edelim) böyle ailemiz fertlerini bir araya toplayalım (sonra) Allah Teâlaya yalvaralım (dua ve niyazda bulunalım) bu hakikatın tecellisini istirham edelim.

Ve (Allah Teâlâ’nın lânetini yalancılar üzerine kılalım) lanetleşme ve bedduada bulunalım. Ey Rabbim! İsa’ya isnâd edilen vasıflar hususunda kim yalancı ise ona lânet et ve onu kahret, diye yalvaralım. Bu dâvet üzerine Necran hey’eti endişeye düşmüş, aralarında müşaverede bulunmuşlar. Reisleri olan Âkil, Rasûli Ekrem’in peygamberliğini, anlattıklarının doğru olduğunu kabul etmiş, böyle bir lanetleşme neticesinde kavminin helâk olacağını arkadaşlarına söylemiş, müslümanlara yıllık bir miktar vergi vermek üzere anlaşma yaparak çıkıp gittiler.

Rasûli Ekrem Efendimiz ise lânetleşmek için muhterem torunları Hz. Hasan ile Hz. Hüseyin’i ve muhterem kızı Hz. Fatımayı ve damadı muhterem Hz. Aliyi yanına almış, ben dua ettiğim zaman siz de amin deyiniz diye onlara tenbihatta bulunmuştu. Rasûli Ekrem Hazretleri bu duasının kabul olacağını kesin şekilde bilmeseydi, böyle bir lânetleşmeye onları dâvet edemezdi.

Binaenaleyh bu da onun bir yüce peygamber olduğunu gösteren bir mucize demektir. Gerçekten de Rasûli Ekrem Efendimiz buyurmuştur ki: Nefsim kudret elinde olan Allah Teâlâya yemin ederim ki: Eğer onlar lânetleşmede bulunsaydılar, maymuna,domuza dönerlerdi, vadileri ateş içinde kalırdı. Cenâb-ı Hak Necran’ı da, ahalisini de, hattâ ağaçlardaki kuşlarını da istişât eder, yani kökünden söker atar idi. Buna inanmışızdır. Cenab’ı Hak, her şeye kadirdir. Kâfirlerin cezasını tehir buyursa, dünyada vermese bile mutlaka ahrette verecektir. Bu bir hakikattir.

§ İbtihâl: Başkalarından alâkayı kesip ihlâs ile, samimiyet ile Cenab’ı Hak’ka yalvarma ve niyazda bulunmaktır. Mübahale, tebahül de birbirine lânetle beddua etmektir ki, buna telâün de denir.

§ Lânet: Tart edilmek, rahmetten mahrum kalmak demektir. Lean de reddetmek bedduada bulunmak, hayırdan uzaklaştırmak mânasınadır. Lianda lânet edişmek, biribirinin hakkında lânet okumaktır. Mülâanede, lânet edişmek, karı ile koca arasındaki la’n edilmesi. Leîn, mel’ûn da tart edilmiş, reddedilmiş, lânet olunmuş, Allah’ın rahmetinden mahrum kalmış kimse demektir. Şeytan gibi.

62. Şüphe yok ki: Hak olan haber, işte budur. Ve Allah Teâlâ’dan başka hiç bir ilâh yoktur ve muhakkak ki, azîz, hakîm olan ancak Allah Teâlâ’dır..

62. Bu mübârek âyetler de Hz. Adem’in, Hz. İsa’nın yaradılışlarına ve diğer harikûlâde durumlara dair Kur’ân lisanı ile bildirilen hâdiselerin birer hakikat olduğunu ve Cenab’ı Hak’tan başka mâbud bulunmadığını, bunun aksine inanmış olanların fesatçı kimseler olup Allah’ın kahrına uğrayacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Habibim o inatçılara söyle (Şüphe yok ki, hak olan haber) beyanlar (işte budur) Hz. İsa hakkında, annesi hakkında sana böylece vahiy edilenden ibarettir. (Ve Allah Teâlâ’dan başka hiç bir ilâh yoktur).

Hıristiyanların teslis yani: Üç ilahın varlığı görüşünde olmaları, yahudîlerin Üzeyr Allah’ın oğludur, demeleri, Hz. İsa’nın temizlik ve peygamberliğini inkâr etmeleri ve bir takım kavimlerin insanlara, putlara tapmaları birküfürden, bir şirkten başka değildir. Bütün kâinatın yaratıcısı, mabudu yalnız Yüce Allah’tır. (Ve muhakkak ki aziz) olan, bütün mukadderata kadir, mülkünde (hakîm) olan bütün bilinen varlıkları ilmiyle kuşatan her kudret eseri bir hikmete dayanmış (olan ancak) o birlik, büyüklük ve kudret vasıflarına sahip olan (Allah Teâlâ’dır) onun tam kudreti ve mükemmel hizmeti sahasında kendisine eşit bir kimse yoktur.

Artık onun ilâhlığında kendisine kim ortak olabilir? Bunun hilafı görüşünde olmak, bütün bir cehaletten bir fesattan başka değildir. Binaenaleyh Hz. İsa’ya da nasıl ilahlık isnad edilebilir? O nasıl Allah’ın oğlu olma vasfına sahip olabilir?. Onun kullukla övünmüş olduğunu kendisi de itiraf etmiş değil midir?.

63. Artık yine yüz çevirirlerse şüphe yok ki. Allah Teâlâ bozguncuları tamamiyle bilir.

63. (Artık) bu kadar şahitler ve deliller, Allah’ın birliğini gösterip dururken o kimseler hakikî imândan (yine yüz çevirirlerse) döner, teslis ve diğer görüşlerde olurlarsa fesatçı kimseler olmuş olurlar. (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ) bütün bu gibi (bozguncuları tamamiyle bilir) Cenâb-ı Hak’kın ezelî ilmî onların bütün durum ve sözlerini kuşatmıştır. Onları bu fesatları yüzünden ebediyyen cezalandıracaktır.

Evet… Cenâb-ı Hakkın birliğine, onun dininin kutsiyetine bu kadar şahitler, deliller şahitlik edip dururken bunu kabul etmeyip de yanlış, müşrikce kanaatlerde bulunulması, hak dinden yüz çevrilmesi, din sahasında bir fesattır. Bu yüz çevirme ve inkâr, nefs fesadına hatta âlemin fesadına sebeptir, insanlığın en felâketli durumu, hak dinden mahrumiyetidir. Bunun neticesi ise en büyük felâkettir. Artık hakikatı inkâr eden fesatçılar, biraz düşünmelidirler, cehaletten, gafletten ayrılmaya çalışarak hak dine intisab, Yüce Allah’a iltica etmelidirler. Başka türlü kurtuluş imkânı yoktur.

§ Kasas: Hayırlı haberdir. İnsanlara hakikatı gösteren, insanları hak yola irşat eden, insanlara kurtuluş vesilesi olan şeyleri istemelerini emreyleyen beyanların hepsidir. Kıssa da emir, tercüme’i hâl, tarihi hikâyedir. Çoğulu Kısastır.

§ İsa Aleyhisselâm: israiloğullarının reislerinden ve Hz. Süleyman’ın neslinden bulunan imranın kızı Hz. Meryem’in oğludur. Hz. Peygamber’in hicretinden güneş yılı hesabı ile altı yüz yirmi iki sene evvel Filistin’in Beytilehm denilen kasabasında dünyaya gelmiştir. Hz . Meryem, pek temiz, muhterem bir kız idi. Henüz koca yüzü görmeden bir harika olmak üzere Cibrili Eminin öfürmesi ile Hz. İsa’ya yüklü kalmış, onu bir yaradılış hârikası olmak üzere doğurmuştur. Hz. İsa’nın gösterdiği mucizeler, harikûlâde haller, onun bir kudret hârikası olduğunu isbat ediyordu. Buna rağmen yahudîler, Hz. Meryem’in aleyhinde dedi koduya cür’et gösteriyorlardı.

Hz. Meryem, amcası oğlu ve nişanlısı bulunan Yusufi Neccar ile beraber Mısır’a gitmişler, Hz. İsa on yaşına kadar Mısır’da kalmış, sonra yine Filistin’e dönülerek Nasire kasabasında ikamet etmişlerdi. Bir rivayete göre daha on üç yaşında iken peygamberliğe nail olmuştur. Fakat peygamberliğini otuz yaşında iken ilân etmiş, kendisine İncil’i şerif kitabı ile yeni bir şeriat verilmiştir. Hz. İsa, Hz. Yahya ile görüşmüş ve kendisine Havariler denilen on iki zat imân etmişti. Hz. İsa, Havariler ile bir gece birleşip sohbet ederken demiş ki: Daha horoz ölmeden, yani sabah olmadan sizin biriniz beni inkâr edecek, ve beni pek az bir para ile satmak isteyecektir.

Gerçekten de Havârilerden Budaşemun adındaki bir şahıs, daha sabah olmadan Yahudîler ile görüşmüş, onlardan bir miktar rüşvet almış, Hz. İsa’nın yerini onlara haber vermişti. Yahudîler, Hz. İsa’yı tevkif etmek için bulunduğu yere koşmuşlar,kendilerine hikmet gereği Hz. İsa gibi görünen Budayı görüp yakalamışlar, hakkında idam hükmünü vermişler. Hz. İsa yerine Budayı çarmıha germişler. Hz. İsa ise otuz üç yaşında olduğu halde Cenab’ı Hakkın kudretiyle semaya kaldırılmış, dünya gailesinden kurtulmuştur.

Bir rivâyete ve hıristiyanların kanaatine göre Hz. İsa, çarmıha gerilmiş ise de daha sonra yeniden diriltilerek semaya kaldırılmıştır. İsa Aleyhisselâm’dan sonra Havâriler iseviliği yaymaya çalışmışlar ise de aralarında ihtilaflar meydana gelmiş, İncil adına birçok kitaplar türemişti. Maamafih Hıristiyanlığı kabul edenler hakkında bir çok eza ve cefa yapılmakta olduğundan Hiristiyanlık üç yüz sene kadar gizli tutulmuştur.

Nihayet Roma imparatoru Kostantin, İsa’nın doğumundan üç yüz sene sonra bir siyasî maksatla Hıristiyanlığın açıkça kabulüne müsaade etmiş, sonra Kostantaniya denilen İstanbul şehrini yaptırmış, Roma şehrini bırakıp Kostantiniye’yi Başkent edinmiş, kendisi de iseviliği kabul eylemişti. Fakat vaktiyle gerek İncil ve gerek hıristiyanlık şeriatı güzelce zaptedilmemiş olduğundan bu hususta bir çok ihtilaflar meydana çıkmıştı. İncil âdı ile sonradan yazılmış birçok kitaplar türemişti.

Kostantin’in emriyle iznik şehrinden binden fazla âzası bulunan ruhanî bir meclis toplanmış, münakaşalarda bulunmuşlar, bunlardan bir kısmı yekdiğerinin konuşmasını bile anlayamıyorlardı. Nihayet İncil adındaki risalelerden yalnız dördü bu meclis azasının bir kısmı tarafından seçilerek onlara İncil âdı verilmiştir… Daha sonra Roma devleti ikiye ayrıldı. Biri Doğu imparatorluğudur. ki, başkenti İstanbul idi. Diğeri de Batı İmparatorluğudur ki, başkenti Roma idi. Bu iki devlet, birbirini kıskanıyordu. Bu bakımdan Roma devleti ikiye ayrıldığı gibi mezhepçe de ikiye ayrıldı. Şöyle ki: Roma’da (Rim papa) ya tâbi olanlara “Katolik” denildiği gibi İstanbul patriğine tâbiolanlara da “Ortodoks” adı verilmiştir.

Daha sonra da “Protestanlık” meydana çıkmıştı. Bunların da bir takım şubeleri vardır. Velhasıl: İnsanlığı hakikî bir dîne, hakikî bir semavî kitaba, büyük bir birliğe kavuşturacak bir Yüce peygambere parlak bir şeriata lüzum görülmüştü ki, Yüce Allah, insanlığa lütfetti, kendi kutsî dinini değişme ve bozulmadan korunmuş, kutsal bir kitap ile umum insanlık âlemine açıkça tebliğ edecek bir yüce peygamber gönderdi ki o da son peygamber, Hz. Muhammed Mustafa, Sallallahü Teâlâ Aleyhi ve Sellem Efendimiz ile ona nâzil olan Hikmet dolu Kur’ân’ı Kerim’den ibarettir!… Artık ne mutlu bunlardan istifade edenlere…

Bir kerre düşün ki devri fetret

Bir kerre de eyle bittahayyür

Almıştı hazan cihanı yekser

Dönmüştü cihan harabezara

Gitmişti fenaya ehli imân

İcra idilerdi bî bahane

Etmişti, üfûl, mihri hikmet

Birden bire eyledi münevver

Baştan başa eyledi müzeyyen

Berk urdu tecelliyatı kudret

Ahlâkı zaman tebeddül etti

Mahvoldu delâlet ennihaye

Eshabı edeb, muradın adlı

Yağdı yere bir lâtîf baran

Parlattı cihanı nurun imân

Mahvoldu bu nuri müstean!

İmha edemez bu nuru nâsût

Olmuştu nasıl karini zulmet

Sen asrı saadeti tefekkür

Solmuştu o dilnişin çiçekler

Reşk eyleridi zemin mezara

Tutmuştu cihanı putperestan

Âyini fazihi vahşiyane

Sönmüştü çırağı ademiyet

Dünyaları Hz. Peygamber

Afakî ceziletül araptan

Pertevlere daldı ademiyet

Kibrû azamet fenaya gitti

Garkoldu gönüller incilâya

Alem bütün inşiraha daldı

Her kıt’a kesildi bir gülistan

Af aka hayat verdi Kur’ân

Söndürmeye sâyeden edani

Nâsûte zebun olur mu lâhût

64. De ki: Ey ehli kitap! Bizim ile sizin aramızda eşit olan bir kelimeye geliniz. Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyelim. Ve ona hiçbir şeyi ortak kılmayalım. Ve Allah Teâlâ’dan başka bazımız bazımızı rab edinmesin. Eğer yüz çevirirlerse deyiniz ki, şahit olunuz, bizler muhakkak Müslümanlarız.

64. Bu âyeti kerime, bütün insanlık âleminde bir birliğin, bir eşitliğin, bir dayanışmanın bir selâmet ve saadetin oluşması için yalnız yüce Yaratıcımıza kullukta bulunmanın lüzumunu göstermektedir. Bu yüce gayenin ise ancak İslâm dîni sayesinde temin edileceğine işaret etmektedir. Ve bütün insanları fevkalâde hikmetli bir tarzı açıklama ile şöylece irşat lütfunda bulunmaktadır.

Habibim!. (De ki: Ey ehli kitap) denilen Yahudîler ve Hıristiyanlar veya Necrandan gelen Hıristiyan taifesi (Bizim ile sizin aramızda eşit olan) sırf adalet olup kendisinde peygamberlerin, semavî kitapların ihtilâf etmedikleri (bir kelimeye) hidayete rehber olan bir esası bir vecizeyi kabule (geliniz). O esas, o hikmet dolu vecize iseşudur:

(Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet etmeyelim), ibâdetlerimizi tam bir ihlas ile yalnız o yüce mâbuda tahsis edelim, ondan başka yaratıcı olan, ibâdete lâyık bir zatın bulunmadığını bilelim, Hz. İsa gibi mahlukata ilahlık vasfını vermeyelim, (Ve Allah Teâlâ’dan başka bazımız bazımızı Rab ittihaz etmesin). Üzeyr Allah’ın oğludur, Mesih Allah’ın oğludur denilmesin, ilâhî kitaba muhalif olarak bazı şeyleri haram kılan veya helâl sayan rahiplere ve saireye bu hususta itaat edilmesin. Onlar da birer insandır. Onların öyle indî hükümlerini kabul etmek, onların birer rab gibi tanımak onlara ibadette bulunmak demektir.

(Eğer yüz çevirirlerse) eğer bu tavsiyeyi, bu anlatılan esasları kabul etmezlerse, eğer bu genel birliği temin edecek yüce kanunlardan kaçınırlarsa, Ey Birliğe inananlar!.. Onlara (deyiniz ki) Ey muhalifler! Ey bu hakikati takdir edemeyen ihtiraslı insanlar! Biliniz (şahit olunuz ki, bizler muhakkak müslümanlarız) bizler Cenab’ı Hak’kın birliğine inanmışız, Hak’ka boyun eğmişizdir. Allah Teâlâ’nın emirlerini, yasaklarını tam bir imân ile takdir eden ve saygı gösteren kimseleriz. Artık sizin için lâzımdır ki; bizim bu vaziyetimizi itiraf edesiniz. Biz müslümanlar, başkalarını zor zoruna müslüman edecek değiliz.

Siz kendi menfaatinizi düşünün de bu yüce dîni kabul ediniz, etmediğiniz takdirde artık neticesine hazırlanınız. Bu âyeti kerimede: (Ey ehli kitap) diye hitab edilmesi de mühim iki hikmeti kapsamaktadır. Birisi: İrşad edilmesi istenen kimselere karşı son derecede yumuşak bir şekilde tedricen hitab edilmesinin lüzumunu bizlere bildirmektir. Çünkü böyle bir hitap, muhataplara bir şeref bahşetmektedir. Onların gücenmeyip kendilerine teklif edilen hakkı kabul etmelerine sebeptir.

Evet!.. Bu kitap, onların ecdadına vaktiyle peygamberler gönderilmiş, semavî kitaplar verilmiş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bu onlar için haddizatında bir şereftir. Diğeri de bu hitab, muhataplar içinbir uyarı mânası taşır. Şöyle denilmiş oluyor ki: Sizin ecdadınıza kitaplar verilmişti.

O kitaplar vasıtasiyle hak ve hakikatten haberdar olmanız icap ederdi. Artık nasıl olur da o kitapların hükümlerine aykırı, yanlış itikatlarda bulunabilirsiniz?. Nasıl olur da birbirinizi Rab edebilirsiniz?. Nasıl olur da insanları mabut derecesine yükseltebilirsiniz?. Biraz düşünmeli değil misiniz..

§ Biz bir kere diğer dîn sahiplerinin inançlarıyla müslümanların inançlarını biraz karşılaştıralım. Bu cümleden olarak Yahudîler, kendi peygamberlerine vaktiyle verilmiş olan Tevrat kitabının asıl nüshalarını kaybetmişlerdir. Bu tarihî bir hakikattir. Ondan başka onlar Hz. İsa’yı ve bizim yüce peygamberimizi ve bu iki zata verilmiş olan İncil ile Kur’ân’ı Kerim’i inkâr etmekte ve birçok bâtıl inançlarda bulunmaktadırlar.

Hıristiyanlara gelince bunlar da bir kâmil insan olan Hz. İsa’ya hâşâ ilahlık, mâbudluk vasfı vererek ona tapınmaktadırlar. Bizim yüce Peygamberimizi ve Kur’an-ı Kerim’i de inkâr etmektedirler. Bir nice bâtıl inançların da zebunu bulunmaktadırlar. Ellerindeki İnciller ise bütünüyle tahrif edilmiştir. Brahma dini de büsbütün bâtıl bir dindir. Bu, Hindilerin eski dini bulunmuştu.

Milâttan on iki asır kadar evvel kurulmuştur. Ve yüzlerce mezhebe ayrılmıştır. Bunlar da teslis! kabul ederler. Akıl ve mantığın kabul edeceği bir farzdan çok uzak bulunmaktadırlar. Bunların (Veda) adında bir din kitabı vardır. Buda dini de rivayete nazaran milâttan altı asır evvel Hindistanda zuhur etmiş, bâtıl bir dindir. Bunun kurucusuna (Buda) denilmiştir. Bu dinde olanlar ruhların intikali görüşünü kabul ederler.

Bunlara göre (Buda) bir çok tenasuhlardan sonra bir âlim olarak dünyaya gelmiş, hattâ ilahlık sıfatını da -hâşâ- kazanmış, nihayet ölmeyip bir ebedî hayat âlemine göç etmiştir. Bugün Buda dini DoğuAsya’da yaygın bulunmaktadır. Daha böyle bâtıl, uydurma dinler vardır ki, bunların bir kısmı “İtilâyı İslâm” ünvaniyle yazmış olduğumuz bir eserde anlatılmıştır.

Orada mukayeseler yapılmıştır. Bir kere de Yüce İslâm dinini biraz gözönüne alalım. Bu mukaddes din bütün ilâhî dînlerin sonuncusu ve en üstünüdür. Bütün peygamberleri, bütün semavî kitapları tasdik etmektedir. Bu cümleden olarak Hz. Mûsa’yı da Hz. İsa’yı da birer büyük peygamber olarak kabul ediyor, onlara nâzil olan Tevrat ile İncil’i de birer ilâhî kitap olmak üzere bizlere bildiriyor.

Bu halde bir müslüman diyelim ki yahudiliği veya hıristiyanlığı kabul edecek olsa birçok mukaddesatı inkâr etmiş, pek cahilce bir harekette bulunmuş olur. Bir yahudî hıristiyanlığı veya bir hıristiyan da yahudîliği kabul edecek olsa yine bir çok mukaddesatı inkâr etmiş olacaktır. Fakat bir yahudî veya bir hıristiyan müslümanlığı kabul etse nefsine aslâ ağır gelmeyecektir.

Çünkü yine Hz. Mûsa’yı, Hz. İsa’yı birer muhterem peygamber tanıyacaktır, onlara nâzil olmuş olan kitapların da yine birer ilâhî kitap olduğuna inanmış bulunacaktır. Onlardan başka diğer peygamberler gibi son peygamber Hazretlerini de bir yüce peygamber olarak tanıyacaktır.

Hz. Mûsa gibi, Hz. İsa gibi muhterem peygamberleri ve Tevrat ve İncil gibi kutsal kitapları tasdik eden ve yücelten Kur’ân’ı Kerim’e de imân edeceklerdir. Artık mukaddes İslâm dînini kabul edecek mütefekkir, aydın bir insan, hakikate ermiş, karanlıktan kurtulmuş, mes’ut bir hayata kavuşmuş olmaz mı?.. İşte Cenab’ı Hak, bütün insanlığı bu kutsal dine dâvet ediyor… İslâmiyet, öyle hikmet dolu bir dîndir ki: Bütün hükümleri ilâhî vahye, ve ilâhî ilhama dayanmaktadır.

Öyle mübârek bir dindir ki: Onu tebliğ eden ve yayan yüce peygamber her türlü olgunluklara sahip, kendisinin peygamberliği ve yüceliği göstermeğemuvaffak olduğu mucizeler ile sabit, onun peygamberliğine, bütün beyanlarının sırf hakikat olduğuna bir ebedî mucize olan Kur’ân’ı Kerim şahittir.

Kur’an-ı mübîn ise büyük bir mucize olup bin üç yüz küsur seneden beri bir âyeti bile değişiklik ve bozulmamaya uğramamıştır. Bütün beyanları; içtimaî hayatı yüceltecek, emirlerden yasaklardan, bir nice tarihî, ilmî, ahlâkî mevzulardan ibarettir, İslâm milletinin dinen dayanağı, Kur’ân’ı Kerim’in mukaddes âyetleri ile Hz. Peygamberimizin mübârek hadisleridir ve bunlara dayanan icma’i ümmettir.

Bütün müslümanlar bu hususta inanç bakımından birdir, İslâm dinine mensup âlimlerin vazifeleri ise gerek Kur’ân’ı Kerim’in ve gerek Peygamberimize ait hadisi şeriflerin hükümlerini bu rahmete ermiş tebliğ etmek, bunları açıklamak ve izahta bulunmaktır. Hiçbir İslâm âlimi, öyle bir delile dayanmaksızın kendiliğinden hüküm veremez, İslâm müştehitleri arasındaki bazı ihtilaflar, esasata değil, füruata aittir birer dinî delile dayanmaktadır, birer hikmeti vardır.

Aralarında düşmanlık ve soğukluğa aslâ sebep olmaz. Böyle bir görüş ihtilâfı, bir hakkın tezahürü için pek samimi bir içtihada dayanmış olduğu için takdirlere lâikdır.

Bunun içindir ki, hakikî müctehitler birbirini daima yüceltmişlerdir. Diğer milletlerin din adamları ise bir ilâhî kitaba, bir sahih kaynağa dayanmış olmaksızın kendilerine göre birçok hükümler meydana çıkarmışlar, birçok helâl olan şeylerin haramlığına ve tersi bir nice haram olan şeylerin de helâl olduğu görüşünde bulunmuşlar, kendilerine tâbi olan kimseleri de bunları kabule mecbur tutmuşlar, bu suretle kendilerini adetâ birer (Rab) gibi tanıtarak kendilerine bir çok cahilleri bir nevi taptırıp durmuşlardır.

İşte İslâm, dini insanlığı bu gibi cahilce, mütehakkimâne hallerden menederek akıl vehikmete tamamen muvafık, kutsal bir sahada toplanmaya, adalet ve eşitlik dairesinde yaşamağa dâvet ediyor ki, o saha da İslâmiyetin pek açık, pek aydın, pek eşitlikçi olan selâmet ve saadet dairesinden başka değildir. Evet… Bütün insanlığın hakikî selâmet ve saadeti İslâm dîni sayesinde tecelli eder.

Bir ilâhî din ki, bütün hükümleri hakikatın, kendisi, hikmetin, özü ve yücelme vesilesidir. Bir apaçık din ki: Onun yüksek mahiyetini her düşünen, akıllı mütefekkir, insan onu kabule, yüceltmeye mecburiyet hisseder. Bir ilâhî din ki: Bütün insanlığa Cenab’ı Hakkın birliğini, azamet ve kudretini ilâhlığını ve Rab oluşunu tebliğ ediyor, yalnız o Yüce Yaratıcıya ibâdet edilmesini emrediyor, bütün kâinat icad eden, terbiye eden olmak üzere o Yüce Mabudu gösteriyor. Ne mukaddes bir din ki, insanların selâmet ve saadetine vesile olacak en güzel, en hikmetli hükümlere sahip bulunuyor, insanları yaratılış gayesinden haberdar ediyor, İnsanlara ölmekle mahv ve perişan olmayıp ebedî bir âleme intikal edeceklerini gösteriyor.

Ahiret alemi denilen o ebedî âlemin hâl ve şanını en açık bir şekilde bizlere bildiriyor. Orası için hazırlanmayı bizlere tavsiye buyuruyor. Bir yüce hikmet dîn dolu ki: Bütün insanlığı Allah’ın birliğini, bütün yüce peygamberleri, bütün semavî kitapları, bütün uhrevi hayatı tasdike dâvet ediyor. Bütün insanlık arasında dinen, ahlâken bir birlik tesis ederek bir eşitlik, bir dayanışma, bir kardeşlik vücude getirmek istiyor, bütün insanları güzel ibâdetlere, takvâya, birbirine yardıma sevkediyor.

Artık insanlık âlemi, bu kutsî dinin bu hükümlerini kabul, ve tavsiyelerine riayet ettikleri takdirde melekler gibi temiz bir hayata bir içtimaî varlığa ulaşmaz mı?. Artık aralarında mühim bir dayanışma bir yardımlaşma câri olup durmaz mı? Artıkinsanlık âleminde kan dökercesine mücadelelerden, vahşîce hareketlerden eser görülebilir mi?..

Artık bir takım insanlar, sırf dünyevî, fânî bir menfaat düşüncesiyle veya yanlış inanç tesiriyle kendileri gibi sonradan yaradılmış, ölüme mâruz blunmuş kimselere tapar dururlar mı? Velhasıl: Bütün insanlığın selâmet ve saadeti İslâm dini ile ayakta durur. Bütün yüce peygamberlerin insanlığa tebliğ etmiş oldukları din de bu dîni İslam’dan başka değildir. Ceanbı Hak cümlemizi bu apaçık dine intisaptan mahrum bırakmasın âmin…

65. Ey ehli kitap! Ne için İbrahim hakkında tartışıyorsunuz? Tevrat ve İncil ise ondan sonra indirilmiştir. Bunu anlayamıyor musunuz?

65. Bu mübârek âyetler de ehli kitabın yanlış iddialarını, cahilce münâkaşalarını bildiriyor. Onların böyle hakikate aykırı hareketlerini kötülüyor ve teşhir buyuruyor. Şöyle ki: (Ey ehli kitap) denilen yahudîler ve hıristiyanlar!. (Ne için İbrahim) Aleyhisselâm (hakkında tartışmada) mücadelede, münazaada (bulunuyorsunuz?) Hz. İbrahim’in de sizlerin dininizde olduğunu iddia ediyorsunuz.

(Tevrat ve İncil ise ancak ondan) Hz. İbrahim’den (sonra indirilmiştir) çünkü kendisine Tevrat verilmiş olan Hz. Musa, Hz. İbrahim’den bin sene kadar sonra ve kendisine İncil verilmiş olan Hz. İsa da iki bin sene kadar sonra peygamberliğe nail olmuşlardır.

Bunların bu kitaplarında ise Hz. İbrahim’e dair bu iddialarına uygun bilgi yoktur. Özellikle yahudîlik ve hıristiyanlık daha sonra aslını kaybetmiştir. Artık İbrahim Aleyhisselâmın yahudî veya hıristiyan dininde olduğu nasıl iddia edilebilir?. (Bunu) bu iddianın batıl olduğunu düşünüp (anlayamıyor musunuz?.) Artık bunu biraz tefekkür ediniz de böyle hakikata aykırı bir iddiada bulunmayınız.

§ Rivayete nazaran: Yahudîler, Hz. İbrahim yahudî idi, Hıristiyanlar da hayır Hıristiyan ididemişler, münakaşada bulunmuşlar, Rasûli Ekrem’i hakem tâyin etmek istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

66. İşte siz o kimselersiniz ki, sizin için kendisine dair bilgi bulunan şeyde mücadelede bulundunuz. Artık sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında ne için mücadelede bulunuyorsunuz? Halbuki Allah Teâlâ bilir, siz bilmezsiniz.

66. (İşte) Ey yahudîler ve hıristiyanlar taifesi (siz o kimselersiniz ki sizin için kendisine dair) nihayet (bilgi bulunan şeyde) Tevrat ve İncil hakkında Hz. Mûsa ile Hz. İsa’nın dîni hususunda (mücadelede bulundunuz, artık) bu size yetmiyor mu?. Artık (sizin için kendisine ait bilgi bulunmayan şey hakkında) İbrahim Aleyhisselâm’ın hâşâ yahudî veya hıristiyan olduğuna dair (ne için mücadelede bulunuyorsunuz?.)

Sizin kitaplarınızda buna dair birşey anlatılmamış olduğunu bilmiyor musunuz?. (Halbuki) o münakaşada bulunduğunuz hususları, Hz. İbrahim’in hangi din üzere bulunduğunu ancak (Allah Teâlâ, bilir siz) ise onu (bilmezsiniz) artık öyle cahilce iddialarda bulunmayınız, Cenâb-ı Hak’kın bu husustaki beyanatını duyup kabul ediniz.

67. Şüphe yok ki İbrahim, ne Yahudi idi, ne de Hıristiyan idi. Fakat o Hânif idi, Müslüman idi; müşriklerden de olmamıştı.

67. Bu mübârek âyetlerde İbrahim Aleyhisselâm’ın şahsının mukaddesliğini ve onunla beraber aynı dine sahip seçkin zatların kimlerden ibaret bulunduğunu göstermektedir. Şöyle ki: (İbrahim) halilullah (şüphe yok ki ne) yahudilerin sandığı gibi (yahudî idi) ne de hıristiyanların iddiası gibi (hıristiyan idi) o bütün bâtıl, bozulmuş dinlerden beri idi. (Fakat o Hânif idi) O dosdoğru din olan tevhit dinine mensup idi.

Namazlarında Kâbe’ye yönelirdi. Hak rızâsı için kurban keserdi. Çocukları sünnet ederdi, her hususta itidale riayet ederdi. O (müslim idi) Allah Teâlâ’nınbütün emirlerine boyun eğer idi, bütün peygamberler arasında müşterek olan İslâm dinine mensuptu.

(Müşriklerden de olmamıştı) daima Cenâb-ı Hak’kın birliğine ve noksansız olduğuna inanmış, yahudîler gibi, hıristîyanlar gibi bazı insanlara Allah’ın oğlu diye tapmaktan, Cenâb-ı Hak’ka ortak koşmaktan her bakımdan uzak bulunmuştu. Artık o kutsal yüce peygamberin yahudîlerden, hıristiyanlardan olması nasıl iddia edilebilir?

68. Şüphe yok ki, İbrahim’e insanların en yakini, ona tâbi olmuş olanlardır. Ve bu Peygamberdir ve imân eden kimselerdir. Allah Teâlâ ise mü’minlerin velisidir.

68. Şüphe yok ki Hz. (İbrahim’e insanların en yakini) onula dîn birliğine sahip olmak hususunda en haklı bulunanı (ona tâbi olmuş olanlardır.) Onun zamanında, onu kabul ederek ona tabeiyyette bulunmuş olan zatlardır. (Ve bu peygamberdir) son peygamber olan ve Hz. İbrahim’in yüce neslinden dünyaya gelmiş bulunan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. Hz. İbrahim ile Hz. Muhammed Aleyhisselâm:

Bütün dinî esaslarda bir oldukları gibi, Hz. Muhammed şeriatı da İbrahim’in şeriatına birçok hususlarda muvafık bulunmuştur. Nitekim, hac vazifesi de bu cümledendir. (Ve) yine İbrahim Aleyhisselâm’a en yakın, onunla din birliğine sahip olanlar (imân eden kimselerdir) yani, hakikaten mü’min olan, Allah’ın birliğini, bütün yüce peygamberleri tasdik eden ve yüce, müslüman adına sahip bulunan Ümmeti Muhammediyedir. (Allah Teâlâ ise) Hz. İbrahim’e ve diğer peygamberlere ve şeriatlere inanıp kabul eden (Mü’minlerin velisidir) onların koruyucusudur, yardımcısıdır, İşte hakikî bir dine sahip olmanın en muazzam mükâfatı!.

69. Ehli kitaptan bir tâife, arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar. Halbuki, onlar kendi nefislerinden başkasını, saptıramazlar. Vefarkına varamazlar.

69. Bu mübârek âyetler de ehli kitap denilen taif enin hakikî mü’minleri ne kadar saptırmaya çalıştıklarını ve onların ne kadar hakikatleri değiştirme ve bozmaya koşup durduklarını meydana koymaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar! (Ehli kitaptan bir taife), İslâm dinine olan düşmanlıkları sebebiyle (arzu etmiştir ki, sizleri saptırsınlar) sizleri mukaddes dininizden ayırmak, sizleri küfre götürmek temennisinde bulunmuşlardır. (Halbuki onlar kendi nefislerinden başkasını saptıramazlar).

Hakikî mü’minler onlara iltifatta bulunmazlar, onların aldatmalarına kapılmazlar. O taife kendileri gibi irfan nurundan mahrum kalanları dalâlete düşürürler. Bu saptırma hareketlerinin günahı da kendilerine yönelmiş olur. (Ve) onlar bu hakikatın (farkına) da (varamazlar) ziyanda ve hüsranda kalırlar.

§ Rivayete göre yahudîler, eshabı kiramdan Muaz ibni Cebel’i, Huzeyfetübnil Yemanî ve Ammaribni Yasirî -Allah onlardan razı olsunkendi dinlerine davet etmişler, onun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Gerçekten zamanımıza kadar da yabancı milletler, birçok teşkilât vücude getirmiş; bir takım saf müslümanları saptırmaya çalışarak kendi dinlerine açıkça veya gizli olarak dâvet etmekte bulunmuşlardır. Bunların gayeleri insanlığın hakikî bir dine sahip olması değildir.

Belki insanlık kütlesini tamamen kendilerine bağlayarak bu sayede siyasî, iktisadî emellerini daha ziyade geliştirmektir. Ve İslâm cemaati adıyla karşılarında bulunan muazzam, hakikî imân ile donanmış zevatı kutsî dinlerinden mahrum bırakarak dağılmaya sevkeylemektir. Fakat Cenâb-ı Hak, buna müsaade etmeyecektir. İslâm nuru, O ilâhî nur kıyamete kadar her yerde parlayıp duracaktır.

Bizim vazifemiz ise dost ile düşmanı tanımaktır, bir takım aldatıcıların medeniyetadıyla, terakki adıyla yapılan yaldızlı, aldatıcı sözlerine kıymet vermemektir. Onların şeklen doğru görünmelerine aldanmayıp, onların kötü emellerini anlamaktır. “Bâtıl hâmişe bâtil-ü beyhudedir veli” “Müşkil budur ki sureti haktan zuhur ede”

70. Ey ehli kitap! Ne için Allah’ın âyetlerini inkâr ediyorsunuz? Halbuki, siz görüp duruyorsunuz.

70. (Ey ehli kitap!. Ne için Allah’ın âyetlerini) yani: Asıl Tevrat ile İncil’in beyanlarını, Hz. Muhammed’in peygamberlik ve risaletine ait bilgileri (inkâr ediyorsunuz?) Niçin o son peygamber Hz. Muhammed’i tasdik etmiyorsunuz?. (Halbuki, siz) o Yüce Peygamber’in peygamberlik ve risaletini bildiren âyetleri (görüp duruyorsunuz) o âyetleri kapsayan kitapların birer mukaddes kitap olduğuna inanıyorsunuz.

Ve yahut siz o Yüce Peygamber’in mucizelerini görüp onun hak bir peygamber olduğunu görüyorsunuz. Artık onun risaletini inkâra nasıl cür’et ediyorsunuz?.. “Ey şemsi risalet seni mümkin midir inkâr” “Pür şaşeadır nurun ile enfüsü afak”

71. Ey ehli kitap! Ne için hakkı bâtıl ile karıştırıyorsunuz? ve hakkı gizliyorsunuz? Halbuki, siz bilirsiniz…

71. (Ey ehli kitap! Ne için hak’ki) Rasûli Ekrem’in evsafını içeren Kur’ân’ı veya kendi kitaplarınızda sabit olan, peygamberin vasıflarını (bâtıl ile karıştırıyorsunuz) örtbas ediyorsunuz?. Tahrif edip yalan karıştırıyorsunuz?. (Ve hakkı gizliyorsunuz), O Yüce Peygamber’in yüksek evsafını gizlemeye çalışıyorsunuz?.

Bu lâyık mıdır?. (Halbuki, siz) o mübârek peygamberin bu evsafını, onun peygamberlik ve risaletini kitaplarınızdaki beyanlara göre pekâlâ (bilirsiniz) böyle inkârcı hareketlerinizin, ne kadar tehlikeli, ne kadarsorumluluk, getirici olduğunu anlarsınız. Artık böyle bir inkâra cür’etten sıkılmaz mısınız?. Allah’a olur mu hiç vasil? Peygambere uymayan esâfil!..

72. Ehli kitaptan bir grup dedi ki: Mü’minlere indirilmiş olana sabahleyin imân ediniz, akşamleyin de onu inkâr eyleyiniz. Olabilir ki dönüverirler.

72. Bu mübârek âyetler de ehli kitaptan bir grubun İslâmiyetin yayılmasına mâni olmak için ne gibi hileli yollara devam ettiklerini ve onların bu çalışmalarına rağmen İslâmiyet’in ufuklara yayılacağını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudilerden bir (grup) bir taife, kendi dindaşlarından bazılarına (dedi ki: Mü’minlere) müslümanlara Hz. Muhamed’in peygamberliğini tasdik edenlere (indirilmiş olana) yani Kur’ân-ı Kerİm’e (sabahleyin) gündüzün evvelinde (imân ediniz) bu bir ilâhî kitaptır, diye ona inandığınızı söyleyin (akşamleyin de) gündüzün sonunda, daha akşam olur olmaz da (onu) o Kur’ân’ı (inkâr eyleyiniz.)

Hayır… Yanılmışız, Tevrat’ta kendisinden bahsedilen kitabın bu Kur’ân’dan ibaret olmadığını şimdi anladık diyerek zâhiren göstermiş olduğunuz İslâmiyeti kabulden, Kur’ân’ı tasdikten dönünüz. (Olabilir ki:) Sizin böyle hilekârca hareketinizin tesiriyle, ve Kur’ân’ı tasdik eden bir kısım müslümanlar, İslâmiyetten (dönüverirler) sizin bu dönüşünüz, onların üzerinde böyle bir tesir yapmış olabilir.

Ne haince bir hareket!. Bu taife hakkında deniliyor ki: Hayber yahudîlerinden on kişi imiş veya Kureyze kabilesinden bir cemaat imiş. Bunlar, içlerinde bazı kimselere demişler ki: Sabahleyin, Hz. Muhammed’in dinine giriniz, sonra da akşamleyin deyiniz ki: Biz kitabımıza baktık âlimlerimizle istişare ettik, Hz. Muhammed’in âhir zaman peygamberi olmadığı bizce orataya çıktı, siz böyle yaparsanız onun eshabı şüpheye düşer, sizin daha bilgili olduğunuzudüşünür de belki İslâmiyetten yüz çevirirler.

Diğer bir görüşe göre de bu taifeden maksat, Keab ibni Eşref ile Mâlik Ibnüs Sayfdır. Kıble Kâbe’i Muazzamaya çevrilince bundan yahudîler üzülmüşlerdi. Bunlar kendi dindaşlarına dediler ki: Siz Kıble hakkındaki nâzil olan Kur’ân âyetine sabahleyin inanır gibi görünerek Kâbeye doğru namaz kılınız, sonra da bunu inkâr ederek kendi kıblenize dönünüz!.

Umulur ki: Müslümanlar size bakarlar da, sizin daha ziyade ilim sâhibi olduğunuzu düşünürler de sizin kıblenize dönüverirler. Velhasıl: Öteden beri müslümanları dinlerinden kaydırmak için böyle hilelerde bulunan bir nice din düşmanları bulunmuştur. Fakat bu gibi hilelere aklı başında olan, İslâm dininin hakikatini, yüceliği anlamış bulunan bir müslüman iltifat eder mi?. “Bir şem’iki mevlâ yaka’bir veçhile sönmez” Allah’ın yaktığı bir mum hiçbir şekilde sönmez.

73. Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız. De ki: Şüphe yok hidayet, Allah hidâyetidir. Size verilen şeyin benzerinin başka bir kimseye verildiğine veya Rabbinizin katında aleyhinize delil getireceklerine inanmayın. De ki: Fazl, şüphesiz Allah Teâlâ’nın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve Allah Teâlâ vasidir, alîmdir.

73. Yahudîler, birbirine şöyle tavsiyelerde bulunmuşlardır: (Sizin dininize tâbi olandan başkasına inanmayınız) sizin dininize muvafık olmayan bir dini kalben tasdik etmeyiniz. Ancak yahudilik dinine tâbi olanları tasdik ediniz. Halbuki, bunlar bu kanaatlerinde çok aldanmış bulunuyorlar. Resûlüm Ya Muhammed! (De ki: Şüphe yok hidayet. Allah hidâyetidir) yani:

Doğru yol, İslâmiyetten ibarettir. O bir hidayet yoludur, başkası dalalettir. Fakat o inkarcılar, bu hakikati bilmezler ve kendi aralarında derler ki: (Sizeverilen şeyin benzerînin başka bir kimseye verildiğine) inanmayınız. Size verilen Tevrat’ın bir misli, yahudîlik dininin bir benzeri başka bir millete verilmemiştir. Artık müslümanlığı kabul etmeyiniz (veya rabbinizin katında) yarın kıyamet gününde (aleyhinize) başka kimselerin (delil getireceklerine inanmayın) hiçbir millet, sizin kadar ilme, hikmete, kitabe, kudret helvası ve bıldırcın gibi, denizin yarılması gibi mucizelere, kerametlere nail olmamıştır.

Artık onlar, sizin aleyhinizde nasıl delil getirebilecekler?. Öyle iddialara aldırmayınız, çünkü siz onlardan daha doğru bir dine sahipsiniz. İşte yahudîler kendilerine böyle bir kıymet veriyor, kendilerinden başkasını görmüyorlardı. Hak Teâlâ Hazretleri de onları tekzib ediyor, onları uyanmaya şöyle dâvet buyuruyor: Habibim Ya Muhammed! O bencil şahıslara (de ki: Fazl) lütuf ve kerem, peygamberlik ve risalet (şüphesiz Allah Teâlâ’nın elindedir) onun lütuf ve keremi bir kavime, bir cemaate mahsus değildir. (Onu dilediğine verir) dilediği kulunu lütuf ve keremine ulaştırır.

Çünkü Allah Teâlâ herşeye kadirdir (ve Allah Teâlâ vâsidir) rahmeti, keremi pek boldur ve (alimdir) her şeyi hakkiyle bilir. Herkesin ahvalini ve sözlerini hakkiyle bilmektedir. Artık ey Yehudi kavmi! Siz vaktiyle nail olduğunuz nîmetlerin kadrini bilmediniz, Peygamberlere isyan ettiniz, kitapları bozdunuz, artık sizin öyle imtiyaz iddiasına selâhiyetiniz kalmamıştır. Ve aleyhinizde delil getirecek zatların mevcudiyeti ilâhî lütuf gözönüne alındığında nasıl inkâr olunabilir?

§ Maamafih bu âyeti kerime şöyle de yorumlanmıştır: Ey rahmete ermiş ümmet! Size getirilen dinin, o dinin hak olduğuna ve yüceliğine delâlet eden delil ve burhanın bir misli başka bir millete verilmemiştir. Kur’ân-ı Kerim’in bir benzeri yoktur ve İslâm dini en mükemmel bir ilâhî dindir.

Artık müslümanlığı inkâr edenler, sizin aleyhinize nasıl delilgetirebilirler. Bu üstünlükler, sizin için bir ilâhî lütuftur. Allah Teâlâ’nın bu fazileti, imtiyazı size vermesine kim mâni olabilir. Düşmanlarının hilelerine rağmen bu ilâhî lütuf, Ey müslümanlar sizin hakkınızda devam edip duracaktır. Bunun tecelli yerine hiç bir kimse engel olamıyacaktır.

74. Dilediğini rahmetiyle seçkin kılar. Ve Allah Teâlâ pek büyük fazl sahibidir.

74. Allah Teâlâ (dilediğini rahmetiyle) peygamberlik ve risaletle, lütuf ve kerem ile (seçkin kılar) onu insanlığa bir selâmet ve saadet rehberi kılar. Bunu kim uzak görebilir?. Yüce Allah, alîmdir, hakimdir. (Ve Allah Teâlâ pek büyük bir fazl sahibidir) dilediği kulunu fazl ve keremine mazhar buyurur. İşte son peygamber, Hazretlerini bu fazl ve keremi ile şeref ve risalete nail kılmış, hakkında nice muazzam inayetlerde bulunmuş, onun ümmetine de büyük bir şeref ihsan buyurmuştur.

Ey neyyiri âsümani vahdet, Cisminle verince dehreziver, Bir mislini almamıştır elbet Kutsiyyetin ey nebiyyi enver, Vermekte bütün ukule hayret, Allah’dan ey nebiyyi muhtar Ey revnaki alemi nübüvvet, Eflake tefevvuk etti yerler, Aguşuna dâyei meşiyyet Düşmanların itiraf ederler. Hulkunda olan mükemmeliyet Ettin beşeriyyeti haberdar.

75. Ehli kitaptan öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr emanet versen onu sana ödeyiverir ve onlardan öylesi de vardır ki, kendisine bir dinar emanet bıraksan onu sana ödemez,meğer ki onun üzerine ayak direyip durasın. Bunun sebebi de, ümmîler hakkında bizim üzerimize bir yol yoktur, demiş olmalarıdır. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler.

75. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının emanete riayet ettikleri halde diğer bir kısmının emanete hiyanet eder olduklarını ve bu hiyanetlerinin meşru olduğunu kabul etmeleri, bu sebeple hem dinen hem de insanlarla muamele itibariyle hain bulunduklarını göstermektedir.

Şöyle ki: (Ehli kitaptan) yahudîler ile hıristiyanlardan (öylesi vardır ki, kendisine bir kıntâr) yani birçok mal (emanet versen onu sana) tamamen (ödeyiverir) bir müşkilât çıkarmaz. Abdullah ibni Selâm gibi ki, Kureyşten bir şahıs kendisine bin yüz okka altın emanet bırakmıştı, onu isteyince hemen teslim ediverdi. (Ve onlardan) ehli kitaptan (öylesi de vardır ki kendisine bir dinar) bir tek altın (emanet bıraksan) istediğin zaman müşkülât çıkarır veya inkâr eder de (onu sana ödemez.)

Fenhas ibni Azura gibi ki Kureyşten başka bir şahıs ona bir dinar emanet bırakmıştı, isteyince inkâr etti. İşte bunlardan bir kısmının âdeti budur. (Meğer ki, onun üzerine ayak direyip durasın) yani: Yanı başında durup sürekli istemeli veya delil getirmeli, mahkemeye vermeli ki, o emaneti ondan geri almak mümkün olsun. (Bunun) böyle emaneti sâhibine redetmenin (sebebi ise) onların şu iddialarıdır. (Ümmiler) yani ehlikitap olmayan araplar ve saire (hakkında) onların alacaklarından dolayı (bizim üzerimize bir yol) bir mes’uliyet yolu (yoktur demiş olmalarıdır.) Yahudîlerin iddialarına göre muhalif olanlara zulüm etmeleri helâldır. Allah Teâlâ onlara bu zulmü Tevratta haram göstermemiştir.

Cenâb-ı Hak ise onların bu iddialarını tekzib ederek buyuruyor ki: (Ve onlar) Tevratta böyle hürmetsizliğe dair bir şey olmayıp kendilerinin yalan söylediklerini (bildikleri halde)sıkılmadan (Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler) böyle bir zulm ve tecavüz bizim için helâldır, bu Tevratta yasaklanmamıştır, derler. Binaenaleyh bunların hareketleri iki kat mesuliyeti gerektirir.

Birisi başkasının malına haksız yere musallat olup onu sâhibine vermemektir. Bu bir günahtır. Diğeri de bu hareketlerinin meşruyetini Tevrata, Cenâb-ı Hak’ka isnat etmeleridir ki, bu daha büyük bir isyandır, din adına bir iftiradır, ne büyük bir cinayettir. Gerçekten başka milletler arasında da emanete hiyanet edenler bulunabilir. Fakat bu haksızlığın meşruyetine inanıp onu dinlerine isnat etmezler. Böyle küfrü gerektirecek bir iddiada bulunmazlar.

§ Bir görüşe göre çok malda emanete riayet edenlerden maksat, hıristiyanlardır. Çünkü onlarda galip olan, emanete riayet yönüdür. Az malda bile hıyanet edenlerden maksat ise Yahudîlerdir. Çünkü onlarda galip olan da hiyanettir. Onlar yalnız kendi menfaatlerini düşünürler. Başkalarına zarar vermekten çekinmezler. Müslümanlıkta ise emanetlere mutlaka riâyet lâzımdır. İsterse sahipleri günahkâr, kâfir kimseler olsun. Nitekim bir hadisi şerif bunu açıkça bildirmektedir.

76. Hayır… Kim ahdini ifa eder ve sakınırsa şüphe yok ki Allah Teâlâ o sakınanları sever.

76. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bazılarının iddialarını reddetmektedir. Allah’ın sevgisini kazanmak için riâyet edilmesi lâzım gelen kulluk vazifelerini özet olarak beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Hayır) öyle değil: Ümmîlerin emanetine riâyetsizlikten dolayı mesul olmayacağız, o bize helâldir, demeleri doğru değildir. Mesuliyetten kurtulup ilâhî lütfa nail olmanın yolu vardır.

Şöyle ki, hem (kim ahdini ifa eder) Cenâb-ı Hak’kın Tevratta emrettiği şekilde son peygambere Kur’ân’ı Kerime imân ve emanetlere riâyet ederse (ve sakınırsa) günahları terk ve ibâdet ve itaatedevam eylerse Cenâb-ı Hak’kın mükâfatına nail olur. Zira (şüphe yok ki. Allah Teâlâ o) gibi (sakınanları sever) onları nîmetlerine nail buyurur.

Yoksa öyle emanetlere hiyanet eden, Allah’ın hükümlerini değiştirme ve bozmaya çalışan kimseler Allah’ın sevgisine, ilâhî iltifata mazhar olamazlar. İşte bu âyeti kerime gösteriyor ki: Allah’ın sevgisine liyakat kazanmak için bütün haram olan şeylerden sakınmak, ve dinen üzerimize düşen bütün fârizeleri, vecibeleri ifaya çalışmak lâzımdır..

77. Muhakkak o kimseler ki Allah Teâlâ’nın ahdini ve yeminlerini az bir şey karşılığında değiştirirler. İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur. Ve Allah Teâlâ onlar ile konuşmaz ve kıyamet gününde onlara bakmaz ve onları temize çıkarmaz. Ve onlar için elem verici bir azap vardır.

77. Bu âyeti kerime, ahidlerine, yeminlerine riâyet etmeyen âdî bir menfaat uğrunda mukaddesatını feda eyleyen gafillerin karşılaşacakları kötü sonu şöylece göstermektedir. (Muhakkak o kimseler ki:) Sözlerinde durmadılar (Allah Teâlâ’nın ahdini) son peygambere imân, emanetleri yerine getirmeye dikkat edeceklerine dair üzerlerine aldıkları vazifeleri (ve yeminlerini) Vallahi imân edeceğiz, Vallahi son peygambere yardımda bulunacağız diye yaptıkları anıları dünya varlığından (az bir şey karşılığında) satar, öyle fâni ehemmiyetsiz şeyler ile (değiştirirler) böyle bir gayri meşru, zararlı bir harekette bulunurlar. (İşte onlar için âhirette bir nasip yoktur.) Ahiret nimetlerinden hiçbir şeye nail olamazlar.

(Ve Allah Teâlâ onlar ile) kendilerine sevinç verecek bir şekilde (konuşmaz) veya onlara Cenâb-ı Hak bizzat hiç bir kitapta bulunmaz, onların kıyamet gününde muhasebelerini melekler yapar.

(Ve) Allah Teâlâ (kıyamet gününde onlara bakmaz.)onlara rahmet nazarı ile bakmaz, onlara iltifat eder bir şekilde bakmaz (ve onları temize çıkarmaz) onlar hakkında güzel övgüde, tezkiyede bulunmaz, onları günahlardan temizlemez. (Ve onlar, için elim) pek dert ve elem verici (bir azap vardır), işte dünyadaki yaptıkları alçaklığın cezası!

§ Bir görüşe göre, bu âyeti kerime, Tevrat’ı tahrif eden, son peygamber Resûlüllah efendimizin evsafını tebdil eyleyen ve emanetlere ve diğer şeylere dair hükümleri değiştirmeye cüret göstermiş olan bir kısım Yehudi bilginleri hakkında nâzil olmuştur.

Bu âyeti kerime, aynı zamanda bütün insanlara bir uyanma dersi vermektedir. Yarın ebedî âlemde hüsranla karşı karşıya kalmamaları için daha dünyada iken sözlerine, mukavelelerine riâyet etmelerini dinî vazifelerini yerine getirmeye çalışmalarını, emanetlere riâyet edip ahlâka, adalet ve fazîlete aykırı hareketlerden kaçınmalarını tavsiye buyurmaktadır.

78. Ve onlardan bir grup da vardır ki, kitap ile dillerini eğer bükerler. Onu kitaptan sanasınız diye. Halbuki o kitaptan değildir. Ve derler ki, o Allah tarafındandır. Halbuki, o Allah tarafından değildir. Ve onlar bildikleri halde Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler.

78. Bu âyeti kerime, ehli kitaptan bir gurubun sırf inkârcı bir maksatla Allah’ın kitabının âyetlerini bozma ve değiştirmeye cüret etmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve onlardan) ehli kitaptan, yahudî bilginlerinden (bir grup) Keab ibni Eşref, Malik ibni Sayf ve Huyey ibni Ahtab gibi bir taife (de vardır ki, kitap ile) Tevrat’ın ve diğerlerinin âyetleriyle (dillerini eğer bükerler) onları okurken değiştirirler, son peygamber Hazretlerinin vasıflarına, ve recme ve saireye dair âyetleri değiştirme bozmada bulunurlar.

(Onu) o değiştirip tahrif ettikleri şeyi Allah Teâlâ’nın indirmiş olduğu (kitaptan sanasınız diye)sizleri saptırmak için bu rezalet! işlerler. (Halbuki) o okudukları şey, haddizatında ve onların itikadınca da (kitaptan değildir) kendilerinin uydurmasıdır. (Ve) buna rağmen sıkılmadan (derler ki o) okuduğumuz şeyler (Allah tarafındandır.) Kendi uydurma sözlerinin Allah tarafından indirilmiş olduğunu söyleyerek böyle iddiaya cüret ederler. (Halbuki o) uydurdukları şeyler (Allah Teâlâ tarafından) indirilmiş (değildir) kendilerinin uydurma sözleridir.

(Ve onlar) okudukları, söyledikleri o şeylerin yalan, kendi taraflarından uydurma olduğunu (bildikleri halde) sıkılmadan (Allah Teâlâ’ya karşı yalan söylerler) bunun mes’uliyetini hiç düşünmezler. Sırf dünyevî, adî bir maksat için, yalnız kendi mevkilerini korumak için etraflarında bulunan cahilleri aldatmaya çalışırlar. Bir hakikat güneşinin ilâhî nurlarının muhitlerini mahrum bırakmak isterler.

Ne fesatçı, ne düşmanca bir hareket!.. Evet.. Malumdur ki: Bir dinî hakikati yanlış telâkki etmek, onu güzelce anlamadan başkalarına anlatmaya çalışmak büyük bir kusurdur, dinen mesuliyeti gerektirir. Fakat böyle bir hakikati sırf şahsî bir menfaat temini için veya dinsizlere yaranmak için bile bile değiştirme ve bozmaya cür’et göstermek en büyük bir cinayettir, İlâhî dinden mahrumiyete sebebdir, ebedî bir felâkete götürür. Artık biraz aklı başında olan, biraz ebedî istikbali düşünen bir kimse böyle bir cinayete cüret eder mi, kendisini ebedî bir felâket ve azaba mâruz bırakır mı? Cenab’ı Hak cümlemizi öyle bir kötü hareketten, kötü sondan korusun, âmin…

79. Hiç bir insan için doğru değildir ki. Allah Teâlâ ona kitap, hüküm ve peygamberlik versin de sonra o insanlara Allah’tan beri de bana kul olunuz deyiversin. Fakat öğrettiğiniz ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle rabbanîler olunuz der.

79. Bu mübârek âyetler Hz. İsa gibi bazıpeygamberlere isnat edilen ilahlık ve mâbudluk iddiasından o muhterem peygamberlerin uzak olduklarını, böyle bir iddiaya hiçbir kimsenin selâhiyetli olmadığını ve o gibi zatların insanlara ne gibi şeyleri tavsiye etmiş olduklarını beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Hiç bir insan için doğru) caiz, lâyık (değildir ki. Allah Teâlâ) ona Tevrat, İncil, Kur’ân gibi bir semavî (kitap) ve o kitabın hükümlerini, şer’î meselelerini anlamak için (hüküm), anlama, delil getirme (ve peygamberlik) gibi bir yüksek mertebe (versin de) o insan (sonra insanlara) hitaben (Allah’tan beride) yani ondan başka veya onunla beraber (bana kul olunuz deyiversin) böyle bir iddia öyle bir zatın şanına lâyık olur mu?. Böyle bir iddiada bulunacak kimse öyle ilâhî nimetlere, makamlara nail bulunmuş olabilir mi?.

(Fakat) öyle bir zat, insanlara hitaben siz: (Öğrettiğiniz) kitap sebebiyle (ve ders alıp verdiğiniz şey sebebiyle) yani: Ey, insanlardan, eğitim ve öğretim yapan ve öğrenimde bulunan zümre! Sizler bu mesainiz sayesinde (rabba halis kullar) dan (olunuz derler) yoksa bana kul olunuz, diyemezler.

§ Beşer, bütün âdemoğlu demektir. Bir insana da bütün insanlara da beşer denilir. Bunun kendi lâfzından müfredi yoktur. “Kavm tabiri gibi”.

§ Rabbaniyyum, ilim ve irfan, anlayış ve basiret, güzel ahlâk ve amel sâhibi olan ve insanların terbiyesine, aydınlanmasına çalışan zatlar demektir. İşte Yüce Peygamberler ümmetlerine böyle insanî değerler sâhibi olmalarını tavsiye ederler. Yoksa kendilerine kul olmalarını hâşâ emretmezler.

Evet… Ümmet fertlerinin seçkinlerine, ilim ve irfan sâhibi olanlarına düşen vazife, ilim ve üstün vasıflar ile insanlığın hayrına çalışmaktır, insanlığı hak ve hikakatten haberdar edip bu hususta onlara rehberlik etmektir, maneviyata, vicdaniyata muhalif,tevhid inancına aykırı olan bilgilerin hiç bir kıymeti yoktur.

Bilâkis bu gibi zarara, hakikate aykırı bilgiler, sahipleri hakkında pek zararlıdır, onların mânen mahvına sebep olur, en büyük cehaletten sayılmıştır. Sadi merhum ne güzel söylemiştir:

Evet… Gönül, levhasını, en mühim hayatın gayesi olan hak ve hakikate aykırı bilgilerden, gösterişten tertemiz tutmalıdır. Çünkü bir bilgi ki, hak yolunu göstermez, o cehaletten başka değildir.

§ Rivâyete göre Necran Hıristiyanlara İsa Aleyhisselâm kendisini rab edinmemizi bize emretmiştir, demişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime onları tekzib için nâzil olmuştur. Diğer bir rivâyete göre de yahudîlerin Ebu Rafî ve Necran hıristiyanlarının reisi Resûlullah’a hitaben: “Sen istermisin ki sana ibâdet edelim ve seni rab edinelim?…” demişler. Rasûli Ekrem Efendimiz de:

“Maazallah, Allah Teâlâ’dan başkasına ibâdet edilmesini emreder miyiz?.. Hak Teâlâ beni bunun için göndermedi ve bana bununla emretmedi diye buyurmuş, bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuştur. Rivâyete göre bir müslüman zat: Ya resûlullah!. Biz birbirimize selâm verdiğimiz gibi sana da selâm veriyoruz. Sana secde etsek olmaz mı?, ‘diye sormuş, Peygamber Efendimiz de “hayır”: Allah Teâlâ’dan başkasına secde etmek caiz değildir. Siz Peygamberinize ancak hürmet edersiniz, her hakkın ehlini tanırsınız, diye buyurmuş. İşte bu sual üzerine bu âyeti kerime nâzilolmuştur. Evet.. Secdenin ehli yalnız Cenâbı Hak’dır.

Bir Yüce Peygamber’e secde etmek caiz olmayınca artık diğer herhangi bir insana secde edilebilir mi? Firavun tabiatlı bir kimse olmalıdır ki, kendisine halkı taptırmak cüretinde bulunarak ebedî lânete hedef olsun.

80. Ve size melekleri, peygamberleri rabler edininiz, diye emretmez. Siz Müslüman olduktan sonra size küfr ile hiç emreder mi?

80. (Ve size) Hz. Muhammed veya kendisine kitap, hüküm ve peygamberlik verilmiş olan zat (melekleri, peygamberleri rabler) birer mabut, birer ilâh (“edininiz” diye emretmez) Allah Teâlâ’dan başkasını rab edinmek küfür değil midir?. Artık (siz müslüman olduktan) Allah’ın birliğini bilip İslâm şerefine nâil bulunduktan (sonra size küfr ile) Allah Teâlâ’ya ortak edinmekle (hiç emreder mi?) böyle bir şey hiç caiz olabilir mi? Bu âyeti kerime gösteriyor ki:

Bir şahsın kâfir olması, yalnız Allah Teâlâ’nın varlığını bilmemeğe, o varlığı inkâr etmekle sınırlı değildir. Belki onun varlığını kabul etmemekle beraber başkalarını da tanrı edinmek, başkalarına tapmak da küfürdür, şirki gerektirir. Çünkü bu halde Cenab’ı Hakka mâbudluk hususunda ortak koşulmuş olur. Halbuki ondan başka mabut yoktur.

81. Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ peygamberlere hitaben “size kitap ve hikmet verdim, sonra sizin yanınızdakini tasdik edici olarak bir Resûl gelecektir. Ona elbette imân ve yardım edeceksiniz” diye peygamberlerden sağlam bir söz aldık da buyurdu ki: İkrar etiniz mi? ve bunun üzerine benim sözümü alıp kabul eylediniz mi? Onlar ikrar ettik dediler. Cenâb-ı Hak da buyurdu ki: Öyleyse şahit olunuz, ben de sizinle beraber şahitlerdenim.

81. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın son peygamber Hazretlerini bütün insanlığa elçi göndereceğini vaktiyle bütün peygamberlereve onların vasıtalariyle bütün ümmetlerine haber vermiş ve onun bu risaletini ikrar ve onun zamanına erecek olanların ona yardım etmeleri hakkında da kendilerinden bir söz ve yemin almış olduğunu haber vermekte, böyle bir ikrar ve söze riayet etmeyenlerin ise fasık kimseler olacağını bildirmektedir. Evet!. Cenâb-ı Hak şöyle buyuruyor:

Habibim!. (Hatırla o zamanı ki. Allah Teâlâ Peygamberlere) ve onların vasıtasıyla ümmetlerine vahiy yoluyla (hitâbederek size) Tevrat, İncil gibi (kitap) ve bir nice ahlâkî, içtimaî meseleleri içeren, vahye müstenit (hikmet verdim). Bunlar ile lâzım olan dinî esasları size bildirdim. (Sonra sizin yanınızdakini) kitabı ve hikmeti (tasdik edici olarak bir elçi geldi) yani bütün vasıfları sizce malûm oldu, geleceği muhakkak bulundu. (Ona) o gelecek Resûle (elbette imân ve yardım edeceksiniz). Binaenaleyh bütün peygamberler birbirine inanıp onu tasdik ve kabul ile mükellef olduklarından son peygamber Hazretlerini de tasdik ile mükellef bulunmuşlardır. İşte bunun için bütün peygamberlere hitaben ona imân ve yardım edeceksiniz, (diye peygamberlerden sağlam bir söz aldıkta buyurdu ki: İkrar ettiniz mi?) bu imânı kabul ve itiraf ediyor musunuz?

(Ve bunun üzerine benim o ahdimi alıp kabul eylediniz mi?) diye hikmet gereği sordu, (onlar da ikrar ettik dediler) imân ve yardım ile mükellef olduğumuzu itiraf ederiz, bu husustaki verilen sözü de kabul eyledik diye cevap verdiler. Cenab’ı Hak da (buyurdu ki: Öyle ise şahit olunuz) bu ikrar hususunda birbirinize karşı şahitlikle bulununuz, bu ikrarınızı bütün ümmetlerinize bildiriniz. (Ben de) sizin bu ikrarınıza (sizinle beraber şahitlerdenim) artık bu ikrar ve üstlenmenin gerektirdiği şekilde hareket edilmesi bir vecibedir.

Bu o peygamberlerin üzerine vecibe olunca onlara tâbi olduklarını iddia eden milletler üzerine de bir vecibe, bir dinî farizabulunmuş olur. Aksi takdirde o peygamberlere tâbilik iddiası yalan bulunmuş olmaz mı? İşte Hz. Musa da, Hz. İsa da kendi kitaplarını tasdik edici olan son peygamber Hazretlerinin dünyaya şeref vereceğini vaktiyle vahy yoluyla bilmiş, tasdik ve ikrar eylemişlerdir. Artık onlara uyma iddiasında bulunanlar, nasıl olur da böyle bir tasdik ve ikrarda bulunmazlar.

§ İsr: Pekiştirilmiş söz ve riayeti lâzım gelen adî görülmeyecek olan mukavele ve yemin mânasınadır.

82. Artık bundan sonra kimler yüz çevirirse işte fasık kimseler onlardır.

82. (Artık bundan sonra) bu ikrar ve şahitlikten, bu söz ve yeminden sonra (kimler yüz çevirirse) son peygamber Hazretlerini tasdikten kaçınır, onun dinine hizmet etmezse (elbette fasık kimseler onlardır.) söz ve yemine riayet etmeyen, cemiyetin temiz hayatını bozmaya çalışan, o gibi inkârcı kimseler ise, açık delil ile sabit hakikatleri inkâra cür’et ettikleri için büsbütün fasık kimseler bulunmuşlardır. Evet… Son peygamber Efendimizin peygamberlik ve risaleti gün gibi açık, onun yaydığı İslâmiyetin en kutsî bir ilâhî din olduğu apaçık iken onu inkâr edenlerden daha fasık kim düşünülebilir?…

83. Artık Allah Teâlâ’nın dininden başkasını mı arıyorlar? Halbuki ona göklerde olanlar da, yerde olanlar da isteyerek ve istemiyerek teslim olmuşlardır. Ve ona döndürüleceklerdir.

83. Bu âyeti kerime, Allah katında yegâne makbul olan dini İslâm’dan başkasını arayanların ziyanda ve hüsranda olacaklarını göstermektedir. Şöyle ki: Söz ve yemine, ikrar ve şehadete muhalefet edenler, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmeyenler ne istiyorlar?.

(Artık) onlar (Allah Teâlâ’nın dininden) bütün yüce peygamberler arasında esasen bir olan İslâm dininden otevhit dininden (başkasını mı arıyorlar?) Bu İslâm dininden başka Allah katında makbul bir din var mıdır?. Cenâb-ı Hak, bu dini mübini kabul etmelerini kendilerine emrediyor, artık buna nasıl muhalefet edilebilir? (Halbuki ona) o hâlikı kerim hazretlerine (göklerde olanlar da yerde olanlar da) yani semalardaki melekler de ve yer yüzündeki insanlar da tav’an, yani (isteyerek ve) kerhen, yani (istemiyerek münkat olmuşlardır.)

Teslimiyette bulunmuşlardır. (Ve) bütün bu mahlûkat (ona) o Yüce Mâbuda, onun büyük mahkemesine sevk olunacaklardır, (döndürüleceklerdir.) Ona imân etmiş ve boyun eğmiş olanlar, cennetlere dahil, nîmetlere nail olacaklardır. Onu inkâr edenler de, ona ortak koşanlar da, cehennemlere atılıp ebedî azaplar içinde kalacaklardır. Artık bu sonu düşünsünler!

§ Hak Teâlâ Hazretlerine isteyerek ve istemeyerek boyun eğme ve teslim olma meselesine dair tefsirlerde birçok yorum vardır. Kısaca deniliyor ki, semalardaki melekler Cenâb-ı Hak’ki isteyerek tasdik etmişlerdir. Yerde bulunan insanların ise bir kısmı isteyerek, bir kısmı da istemeyerek tasdikte bulunmuşlardır. Şöyle ki: Bir kısım insanlar sağlam bir yaratılışa sahip, tam bir hulûs ile Allah’ın birliğini tasdik edici olarak ilâhî dine boyun eğe gelmişlerdir. Bir kısmı da kendi maddî hayatlarını kurtarmak için istemeyerek kendilerini mü’min göstermişlerdir.

Kalben inanır bulunmamışlardır. Nitekim cihat meydanlarında mağlûp olan gayri müslimlerden bir takımı bu şekilde harekette bulunup durmuşlardır. Bunlar da bilâhare güzel düşünüp te samimî şekilde İslâmiyeti kabul etmiş olunca İslâm şerefine nail olarak kendilerini ebedî azaptan kurtarmış olurlar. Fakat öyle münafıkça bir halde yaşar, o hal üzere ölmüş olunca ebedî azaba uğrarlar.

Bir tufani azab neticesinde veya üzerineyönelen bir belâdan kurtulmak maksadiyle istemeyerek imân edenler hakkında da bu hüküm caridir. Yani: Bu imândan sonra inancı sağlamlaştırarak samimî şekilde İslâm dinine sarılırlarsa yine ebedî azaptan kurtulmuş olurlar. Fakat bu inançları samimiyet kazanmazsa yine imânsız olarak âhirete gider ebedî azabı düşar olurlar. Bir de küfr içinde yaşamış bir kimse öleceği saatte gözleri önünde parlamaya başlayan bir ilâhî azabın tesiriyle imân ederse bu bir ümitsizlik halindeki imân olacağından makbul olmaz. Firavunun gark olacağı andaki imânı gibi. Diğer bir yoruma göre de isteyerek ve istemeyerek imân

 Rabbınız değil miyim? (A’raf 7/172) hitabının yönelmiş olduğu ruhlar âleminde meydana gelmiştir. O zaman isteyerek imân edenler bu âlemde de imanlarını muhafaza ederek saadete ermişlerdir. İstemeyerek imân edenler ise bu âlemde küfürlerini açığa vurarak ebedî hüsrana uğramışlardır ve uğrayacaklardır. Velhâsıl: Bütün akıl sahipleri, ergeç, ister istemez Cenâb-ı Hak’ki tasdik edecek, ona teslimiyet gösterilecektir. Fakat bir kısmının tasdik ve teslimiyeti belirlenen vaktinde vâki olmamış olacağı nedenle Allah katında makbul olmayacaktır. Cenab’ı Hak, cümlemizi samimî imândan ayırmasın, âmin…

84. De ki: Biz Allah Teâlâ’ya ve bize indirilene ve İbrahim’e İsmaîl’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbate indirilmiş olan ave Musa’ya, İsa’ya ve peygamberlere rableri tarafından verilmiş olanlara imân ettik, onlardan hiç birinin arasını ayırmayız. Ve biz ona teslim oluruz.

84. Bu mübârek âyetler Yüce Peygamber Efendimizle ona tâbi zatların bütün peygamber ve elçileri ve onlara nâzil olan bütün kitaplarıtasdik edici olduklarını ve hepsi de İslâm dini ile vasıflanmış olup bu yüce dinden başka dinlerin Allah katında makbul olmadığını ve bu yolda gidenlerin hüsrana uğrayacaklarını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Habibim!. (De ki, biz) ben ve ümmetim (Allah Teâlâ’ya) onun yüceliğine, ve mâbudluğuna imân ettik onu tevhit ve takdis ederiz.

(Ve bize indirilene) de yani Kur’ân’ı Kerim’e de imân ettik, onun bir ilâhî kitap olduğunu tasdik eyleriz. (Ve İbrahim’e, İsmail’e, İshak’a, Yakub’a ve Esbate) yani Yakub Aleyhisselâm’ın evlât ve torunlarına (indirilmiş olana) onlara Allah tarafından verilmiş olan mübârek sahifelere de imân ettik (ve Musa’ya, İsa’ya ve) diğer (peygamberlere rableri katından verilmiş olanlara) yani kitaplara ve mucizelere de (imân ettik) hepsi de haktır, Allah katında makbuldür, hepsinin dini de esasen İslâmiyetten başka değildir. Biz (onlardan hiç birisinin arasını ayırmayız) hepsinin de Allah tarafından birer peygamber veya İslâm dinine hizmetçi olarak gönderilmiş olduğunu ve onlara Allah tarafından verilen kitapların da bu bakımdan bir birlik teşkil ettiklerini bilir tasdik eyleriz, Yahudîler, Nasara gibi onların bir kısmını tasdik, bir kısmını inkâr eylemeyiz.

(Ve biz) ancak (ona) o Yüce Yaratıcıya (teslim oluruz) ona tamamen teslimiyette bulunmuş, onun yaratıcılıkta mâbûdlukta ortağı ve benzeri olmadığını bilip kendisine itaatli ve teslimiyette bulunmuş kimseleriz. İşte ey yanlış düşünen milletler!. İslâmiyetin ne kutsî bir din olduğunu görün, anlayın, biz müslümanlar, Cenab’ı Hakkı, şanı ve büyüklüğüne lâik bir şekilde birliğine inanır ve takdis ederiz, o Yüce Yaratıcının bütün muhterem peygamberlerini, mukaddes kitaplarını tasdik ve tebcil eyleriz. İşte insanlığın temiz inancı bu şekilde tecelli eder, insanlık arasında birlik ve dayanışma esasları bu sayede meydana gelir. Artık bundan daha yüce, daha doğru bir yol bulunabilir mi?

85. Ve her kim İslâm’dan başka bir din ararsa elbette ondan kabul edilmez ve o âhirette hüsrana uğramışlardan olur.

85. Artık her kim bu hakikati kabul etmez (ve her kim İslâm’dan başka) bu tevhit dininden ayrı, Allah’ın hükmüne boyun eğmeden, beri, ortak koşma ve üçleme gibi bâtıl inançları içeren (bir din ararsa) elbette mensup olacağı o ilâhî olmayan din (ondan kabul edilmez) reddedilir, kötülenir. (Ve o) bâtıl, bozulmuş dini veya nesh edilmiş hükümleri kabul edib de İslâm dinini kabulden, onun yüce hükümlerini tasdikten kaçınan kimse ise (âhirette hüsrana uğramışlardan olur) çünki sağlam yaratılışın zayetiniş, bütün insanlık için umumî bir din bir hidayet ve selâmet rehberi olan İslâmiyete muhalefet etmiş, sevaptan marum, bir ebedî felâkete, azaba uğramış bulunur.

§ Bu âyeti kerime gösteriyor ki, hakikî din ile imân ve İslâm birdir. Hakikî İslâm, hakiki imândan ibarettir. Bunların arasında şeri şerif itibariyle ayrlıık yoktur. Fakat bazen da lüğavî bir mâna itibariyle aralarında fark bulunur, İslâm tabiri lisânen itiraf tan ibaret olur da kalbî kanaate uygun olmazsa, Allah katında makbul olmayıp, hakikî imandan sayılmaz. Münafıkların biz müslüman olduk demeleri gibi.

86. Îman ettiklerinden ve peygamberin hak olduğuna şahitlikte bulunduklarından sonra ve kendilerine açık deliller gelmiş olduğu halde kâfir olan bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir. Halbuki Allah Teâlâ zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.

86. Bu mübârek âyetler, İslâmiyetin doğruluğu bir nice deliller ile apaçık bir şekilde zâhir olup onu görüp itiraf edenlerin daha sonra küfre düşmelerini kınamakta ve öyle kimselerin hidayetten mahrum, abedi olarak azaba uğranacaklarını bildirmektedir.

Şöyle ki: Cenab’ı Hak’kın varlığına, birliğine (İmân ettiklerinden ve Resûlüm) son peygamberin Allah tarafından gönderilen (hak)peygamberliği her bakımdan sabit (olduğuna şahadette) ikrarda (bulunduklarından sonra) bununla beraber de o yüce peygamberin doğruluğuna onun yaydığı dinin ilâhî bir din olduğuna dair (kendilerine açık deliller) zâhir ve parlak hüccetler (gelmiş olduğu halde kâfir olan) öyle imân ve şahitlikten sonra dinden dönen (bir kavmi Allah Teâlâ nasıl hidayete erdirir) onları nasıl cennetine sevk buyurur. Onlar sağlam yaratılışlarını bozmuş; imân dairesine girmiş iken onun kadrini bilmeyerek onun haricine çıkmış olan bir topluluk artık hidayete lâik olamaz.

Hak yola, doğru yola sevk edilemez. O kabiliyeti kendileri ellerinden çıkarmışlar, nefislerine zulmeylemişlerdir. (Halbuki, Allah Teâlâ, zalimler topluluğunu hidayete erdirmez.) bunu bilmeler! icabetmez miydi?. Artık hidayete uhrevî saadete aslâ nail olamıyacaklardır.

87. İşte onların cezaları, Allah Teâlâ’nın ve meleklerin ve bütün insanların lâneti muhakkak onların üzerine olmaktır..

87. (İşte onların) Öyle küfrü imâna tercih eden dinden dönmüş kimselerin (cezaları) müstehık oldukları kötü sonuç (Allah Teâlâ’nın ve meleklerin ve bütün insanların lâneti muhakkak onların üzerine olmakır) Hak Teâlâ Hazretleri onları rahmetinden, ikramından, cennetten uzaklaştırır. Melekler ile umum insanlar da onlara lânet okuyucu olurlar. Bu âyeti kerime delâlet ediyor ki: Dinden dönenler dünyada da ahrette de lânete uğrayacaklardır. Bunların alçaklığı diğer kâfirlerden daha ziyadedir.

Çünki İslâmiyetin hak olduğu bunların gözleri önünde meydana çıkmış, kendileri de bunu itiraf eylemiş iken bilahara bunu inkâra cür’et etmeleri en büyük bir cinayettir, İslâm âlemine karşı bir hakarettir, İslâm düşmanlarına bir yardımdır.

Artık bunlar dünyevî; uhrevî lânetlere, azaplara lâyık olmazlar mı?. İlâhî adalet, içtimaî hikmet, umumun selâmeti bunuicabeder. Genel olarak, kâfir olanlara da şahıs belirtmeksizin lânet olunabilir. Çünkü küfür, hidayete aykırı, lâneti gerektirir. Fakat dinden dönmüş olmayıp esasen kâfir olan muayyen şahıslara ne hayatlarında ve ne de öldükten sonra lânet edilmesi caiz değildir. Çünkü bunların imân edecekleri veya imân ile ölmüş olmaları düşünülebilir.

88. Onlar bunun içinde ebediyyen kalıcılardır. Onlardan azab hafifletilmez ve onların yüzlerine bakılmaz.

88. Onlar, o dinden dönmüş olanlar (bunun) bu lânetin veya cehennem azabının (içinde ebediyyen kalıcılardır) bu lânetten, bu azaptan ebediyyen kurtulamıyacaklardır. (Onlardan) cehennemde (azap hafifletilmez). Daima şiddetli azaba mâruz kalacaklardır. (Ve onların yüzüne bakılmaz) onlara iltifat edilmez, onlara mühlet verilmez, devamlı olarak azap görüp duracakalrdır. Bir rivayete göre bu âyetler Kureyze ve Nadir yahudîleri gibi şahıslar hakkında nâzil olmuştur.

Bunlar Rasûli Ekrem’in evsafını kendi kitaplarında görmüş, onun son peygamber olarak gönderilmiş olacağına inanmış, ve onun peygamberliğine şahitlik eden delil ve mucizeleri müşahede eylemişlerdi. Buna rağmen bilahara o Yüce Resûlü bir kıskançlık ve haset sebebiyle inkâra cür’et eylemişlerdir.

Bu gibi kimseler, kendi nefislerine zulmetmiş, sağlam yaratılışlarını, nazarîyye güçlerini ihlâl eylemiş, küfrü imâna tercih eylemişlerdir. Daha hayatta iken nadim ve peşiman olup tövbekâr olmaz, durumlarını islaha çalışmazlarsa, ebedî lânete, hüsrana uğramış olurlar. Ne fena, ne müthiş bir âkıbet!..

89. Ancak o kimseler ki, bundan sonra tövbe ettiler ve ıslâhte bulundular onlar müstesna, çünkü Allah Teâlâ şüphe yok ki gafurdur, râhimdir.

89. Bu mübârek âyetler, küfre düşenlerin kısımlarını ve her birinin hakkındaki ilâhî hükmü beyan etmektedir. Şöyle ki: Küfr ve dinden dönme halinde yaşayıp o hal üzere ölenler ebedî azaba tutulmuş olacaklardır. Onlar için bu azaptan kurtuluş çaresi kalmamıştır.

(Ancak o kimseler ki) o küfür ve irtidat sahipleri ki (bundan sonra) bu küfürlerinden, dinden dönmelerinden sonra daha hayattalarken (tevbe ettiler) nâdim ve peşiman olup İslâm dinine döndüler (ve) hallerini İslâm hükümlerine göre (islâhta bulundular) hakiki şekilde tövbe ve istiğfar etmiş olduklarını bu güzel amelleriyle pekiştirdiler (onlar müstesna) onların tövbeleri makbul, kendileri ilâhî lütfa nail olurlar. (Çünkü Allah Teâlâ şüphesiz bağışlayıcıdır) o gibi kimselerin tövbelerini kabul, günahlarını af ve setir buyurur ve (râhimdir.) Onlara merhamet eder, lütfu ihsanda bulunur.

El verir ki, bu tövbe bu pişmanlık halisane olsun. Rivayete göre ensardan Hars ibni Süveyd dinden dönüp kâfirlere katılmıştı. Sonra nâdim ve pişman olmuş, kavmine haber göndermiş, onlar da bu hususta Yüce Peygamber’e müracaat etmişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime nâzil olmuş; hâlisane olan tövbelerin Allah katında makbul olacağı bildirilmiş Gulâş adındaki kardeşi, bu âyeti kerimeden Hars’ı haberdar etmiş, o da Medine’i Münevvereye gelip peygamberin huzurunda tevbe etmiş, Hz. Peygamber de onu bu tövbesini kabul buyurmuştur.

Yorum Bırakın