AL-İ İMRAN SURESİ

150. Hayır. Sizin mevlânız Allah Teâlâ’dır. Ve o yardımcıların en hayırlısıdır.

150. (Hayır).. O din düşmanlarının sözleri, özleri doğru değildir. Onlara itaat etmek aslâ uygun olamaz. Öyle bir itaat, felâkete sebeptir. Ey müslümanlar!. Dostunuz iledüşmanınızı tanıyınız. Şüphe yok ki: (Sizin mevlânız) sizin yardımcınız, sizin koruyucunuz ancak (Allah Teâlâ’dır) artık yalnız ona sığınınız, yalnız onun hükümlerine uyunuz (ve) biliniz ki, (o) Yüce Yaratıcısı (yardımcıların en hayırlısıdır) artık yalnız ona sığınınız, yalnız ondan zafer ve yardım bekleyiniz.

Evet… Bir nice münafıklar, haktan yana görünüyorlar. Hayrı tavsiye edici bir tavır alıyorlar, kendi haince maksatlarını temin etmek için bin türlü hilelere baş vuruyorlar. Hakikî dost ile düşmanı ayırmaya kudreti olmayan gafiller de onların bu sözlerine aldanıyorlar, kendi kutsî varlıklarını tehlikelere düşürmüş oluyorlar da bundan haberleri bile olmuyor.

Fakat hak ve hakikati idrâk eden zatlar, öyle düşmanların haince sözlerine aldanmazlar, İslâmiyete dört elleriyle sarılırlar, Cenâb-ı Hak’ka sığınırlar. Onu yardımcı ve destekçi bilerek ebedî istikballerini kazanmaya muvaffak olurlar. İşte hakikî bahtiyarlık, ebedî saadet bundan ibarettir.

151. Hakkında Cenab’ı Allah’ın hiç bir delil indirmemiş olduğu şeyleri ona ortak tanıdıklarından dolayı kâfirlerin kalplerine yakında korku düşüreceğiz. Onların gidecekleri yer cehennemdir. O zalimlerin duracakları yer ne kadar fenâdır.

151. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde Cenab’ı Hak’kın düşmanların kalplerine, korku ve dehşet salarak müslümanları korumuş olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Kendilerine ibâdetin caiz olduğu (hakkında Cenâb-ı Allah’ın hiçbir delil) hiç bir bürhan (indirmemiş olduğu) kendilerine ibâdetin, tapınmanın câiz olduğunu peygamberlerini ve kitaplarını vasıtasiyle bildirmemiş bulunduğu (şeyleri) putları (ona) Cenab’ı Hak’ka (ortak tanıdıklarından dolayı) onların o küfr ve şirkleri sebebiyle (kâfirlerin) Uhud gazvesinde müslümanlara saldırmış olan müşriklerin (kalblerine yakında) daha savaş meydanındantamamen ayrılmadan (korku düşüreceğiz) onlar müslümanlara karşı tekrar hücuma cesaret edemiyeceklerdir.

Nitekim öyle de olmuştur. Evet… Uhud gazvesinde müslümanlar, peygamberin emrine muhalefetin bir cezası olmak üzere bozguna uğramışlardı. Harp meydanı düşmanlara kalmıştı, müslümanlar üzerine saldıracak olsalardı görünüşe göre büyük bir galibiyet temin edebileceklerdi.

Vaziyet müslümanlar için pek nâzik idi. Fakat Cenâb-ı Hak lütfetti, düşmanların kalblerine korku düşüreceğini muhterem Habibine müjdeledi. Bu hakikat hemen tecelli etti.

Şöyle ki: Cenab’ı Hak onların kalblerine korku düşürdü, müslümanları takibe cesaret edemediler, kaçıp Mekke’ye gittiler. (onların) o kâfirlerin bu küfürleri yüzünden asıl (gidecekleri yer cehennemdir) onlar ebedî selâmetten mahrumdurlar, (o zalimlerin) öyle Cenâb-ı Hak’ka ortak koşarak nefislerine zulmetmiş olan din düşmanlarının (duracakları yer) ebedî ikametgâhları (ne kadar fenâdır) ne kadar ateşli bir mahaldir, ne ebedî bir ceza yurdudur!. Elbette küfrü imâna tercih edenlerin, Allah’ın dinine, peygamberine karşı cephe alanların âkibetleri bundan başka olamaz.

152. And olsun ki, Allah Teâlâ size olan vaâdini yerine getirdi. O zamanki, onları Cenab’ı Hak’kın izniyle kesip doğruyordunuz. Ta ki o sevdiğinizi size gösterdikten sonra siz isyan ettiniz, yılgınlık gösterdiniz, emîrde tartışmaya kalkıştınız, içinizden kimi dünyayı istiyordu ve sizden kimi de ahreti istiyordu. Sonra sizi imtihan etmek için onlardan çevirdi ve mamafih sizi af buyurdu ve Allah Teâlâ mü’minler üzerine lütuf sahibidir.

152. Bu âyeti kerime Uhud gazvesinde müslümanlar için vadedilen yardımın daha başlangıçta geldiğini, bilahara yüz gösteren bozgunun da emre muhalefetin bir neticesiolduğunu bildirmektedir. Ashabı kiram bozguna uğramış bir halde Uhud gazvesinden Medine’i Münevvereye dönünce bazı kimseler demişler ki: Bu hal bize nereden isabet etti? Halbuki, Allah Teâlâ bize yardım vaad buyurmuştu.

Bunun üzerine bu âyeti celile nâzil olmuştur. İşte bu hakikat şöyle beyan buyuruluyor: Yüce Varlığa (and olsun ki. Allah Teâlâ) sözünde sadıktır. (Size) olan (vaadini) de. Uhud gazvesinde yardıma kavuşacağınıza dair olan müjdesini de (yerine getirdi) bu ilâhî müjde de tecelli etti. (O zaman ki) savaş meydanında (onları) o düşmanlarınızı (Cenâb-ı Hakkın izniyle) onun emriyle, yardımıyla (kesip doğruyordunuz). Büyük kahramanlıklar gösteriyordunuz. İşte o vadedilen yardım, bu şekilde ortaya çıkmış bulunuyordu.

(Ta ki o sevdiğinizi) o vadedilen yardım, galibiyeti Cenab’ı Hak (size gösterdikten sonra siz) bunun şükrünü yerine getirmek için Peygamber’in emrine tamamen uymanız lâzım gelirken bilâkis (isyan ettiniz) o emre muhalefette bulundunuz. Savaştan (yılgınlık gösterdiniz, emîrde) Rasûli Ekrem’in:

Yerinizden ayrılmayın diye yapmış olduğu tenbih hususunda (tartışmaya kalkıştınız) düşmanlarınız bozguna uğrayınca kiminiz peygamberin emrine uyarak yerlerinizden ayrılmadınız, kiminiz de artık yardım geldi diye korumakla görevli olduğunuz noktadan ayrıldınız. (İçinizden kimi) ganîmet sevdasiyle bulunduğu merkezi terketti, (dünyayı istiyordu) bir an evvel ganîmete ulaşmak arzusunda idi (ve sizden kimi de âhireti istiyordu) mânevî mükâfata kavuşmak için peygamberin emrine riayet ediyor, bulunduğu noktadan ayrılmıyordu.

Nitekim ashabı Kiramdan Abdullah ibni Cübeyr, beraberindeki on kadar zat ile beraber şehit oluncaya kadar bulundukları noktadan ayrılmamışlardı. İşte ey müslümanlar!.

Sizin bu galib gelme durumunuzdan (sonra) dır ki, Cenab’ı Hak (sizi imtihan etmek için) içinizden ihlâslı olanlar ileolmayanları meydana çıkarmak için sizi (onlardan) o düşmanlardan (çevirdi) onlara karşı sizi bozguna uğramış bir vaziyete soktu, ta ki böyle bir vaziyetin sebep ve hikmetini takdir edenler ile etmeyenler meydana çıksın, Resulûllah’ın emir ve tavsiyelerine uyup ve uymamanın neticeleri anlaşılsın. (Ve maamafih) ey müslümanlar!.

Cenâb-ı Hak affedicidir, merhametlidir. Rasûli Ekrem’in emrine olan muhalef etten dolayı sizi sorumlu tutmayacaktır. (Sizi) lütfuyla (af buyurdu ve) ey müslümanlar!.

(Allah Teâlâ mü’minler üzerine lütuf sahibidir) onların hakkında böyle af ve keremi tecelli eder ve onların uğrayacakları bir bozgun, bir meşakkat da haklarında bir imtihandır ki, o da onlar için bir rahmettir, bir sevap ve nîmet vesilesidir. Elverir ki, Allah’ın takdirine rıza gösterilsin, Peygamber’in emrine kasten muhalefet edilmesin.

153. O vakit ki, siz uzaklaşıyordunuz ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz. Peygamber ise sizleri arkanızdan çağırıyordu. Artık Allah Teâlâ sizleri gam üstüne gam ile cezalandırdı. Ta ki hem elinizden giden şeylerden ve hem de sizlere isabet eden şeylerden dolayı üzülmeyesiniz. Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeylerden haberdardır.

153. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesinde emre muhalefet eden bir kısım İslâm erlerinin uğramış oldukları çeşitli durumları ve affa kavuştuklarını göstermektedir.

Şöyle ki Ey Uhud gazileri!. Hakkınızda ilâhî af (o vakit) ortaya çıkmıştı (ki, siz) savaş meydanından kaçarak (uzaklaşıyordunuz) dağlara çekilmeğe çalışıyordunuz (ve hiç bir kimseye dönüp bakmıyordunuz) hep kendinizi kurtarmakla meşgul bulunuyordunuz. (Peygamber) Hz. Muhammed Aleyhisselâm (ise sizleri arkanızdan çağırıyordu) Ey Allah’ın kulları!. Ey Allah’ın kulları!. Bana geliniz, ben Allah’ın Resûlüyüm, kim bana dönerse ona cennetvardır diyordu.

(Artık Allah Teâlâ sizleri) bir uyanma vesilesi, bir af ve mağfiret sebebi olmak için (gam üstüne gam ile cezalandırdı) çeşit çeşit kederlere uğradınız. Meselâ: O sırada düşmanların galip görülmesi bir gamdı, Resulûllah’ın emrine muhalefet bir gamdı, Peygamberimizin yaralanması, şehit olduğunun yayılması bir muazzam gamdı, tövbekâr olabilmek için bozgunu bırakıp tekrar savaş meydanına atılmak endişesi bir gam idi. Böyle büyük gamlara uğramak da ilâhî affın gelmesine bir vesile teşkil etmiş bulunuyordu.

(Ta ki) sizler ey müslüman gaziler! (Hem elinizden çıkan şeylerden) ganimet mallarından ve saireden dolayı hüzün ve kedere düşmeyesiniz (ve hem de sizlere isabet eden şeylerden) öldürülmek ve bozguna uğramak gibi felâketlerden dolayı (üzülmeyesiniz) ilâhî affa uğramayı en büyük bir nîmet bilip onunla teselli olasınız (Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeylerden) bütün hareketlerinizden, maksatlarınızdan (haberdardır) artık daima basiret sâhibi bulunur, Allah’ın takdirine razı olup Peygamber’in emrine boyun eğerseniz daima Rabbinizin af ve lütfuna ulaşmış olursunuz.

154. Sonra o gamın ardından üzerinize bir emniyet, hafif bir uyku indirdi ki, sizden bir gurubu örtüp kaplayıverdi. Sizden bir gurubu da nefisleri kaygıya düşürmüştür Allah Teâlâ’ya karşı cahilliye zannı gibi hakka muhalif bir zanda bulunuyorlardı. Diyorlardı ki: Bize bu emirden bir şey var mıdır? De ki: Şüphesiz emrin hepsi de Allah’ındır. Onlar sana açıklamayacakları şeyleri kendi nefislerinde gizleyiverirler.

Derler ki: Eğer bizim için bu emirden bir şey olsaydı burada öldürülmezdik. De ki: Eğer sizler evlerinizde olsaydınız, üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar yine çıkar, ölüp yatacakları yerlere kadar muhakkak giderlerdi. Ve Allah Teâlâ göğüslerinizin içinde olanı meydana koymak ve kalplerinizde olanı temizlemek için bu hadiseyivücuda getirirdi. Ve Allah Teâlâ göğüslerde bulunanları hakkıyla bilendir.

154. Bu âyeti kerime de Uhud gazvesinde ve İslâm ordusunda bulunan gurupların ruh hallerini göstermekte ve bir kısmının cahilce iddialarına karşı lâzım gelen cevabı vermektedir. Şöyle ki: Ey müslüman topluluğu! (Sonra) Uhud gazvesinde sizi bozguna uğratıp (o) uğramış olduğunuz (gamm) o hüzün ve kederin, perişanlığın (ardından üzerinize) Cenâb-ı Hak (bir emniyet) yani: Düşünceden uzak (hafif bir uyku indirdi ki) o uyku (sizden bir gurubu) hakikaten mü’min, Peygambere tâbi olanları (örtüp kaplayıverdi) artık onlar korku kalmamış gibi bir uyur halde bulundular, vücutları istirahete kavuştu.

Çünkü: Onlar, Rasûli Ekrem’in peygamberliğine kat’î surette inanmışlardı. Cenâb-ı Hak’kın ona ergeç yardım edeceğine kanaat getiriyorlardı. Öyle geçici bir bozgunun müslümanları mahv edemeyeceğini ve köklerinin kazınmasına sebep olamıyacağını biliyorlardı. Artık böyle bir emniyet ve kanaat sayesinde rahat olarak yaşıyorlardı. Maamafih öyle tehlikeli bir zamanda bu zatların böyle korkusuzca uykuya dalıp rahat etmeleri de onlar için mânevî bir mükâfat demekti, Cenab’ı Hak’kın onları hıfzedeceğine dair kuvvetli bir delil mahiyetinde idi. Ey Allah’ın birliğini kabul edenler!.

Aranızda (bir gurubu da) münafık bir topluluğu da (nefisleri kayguya düşürmüştü). Bunlar yalnız kendi nefislerini düşünüyorlardı. Bunlar ne Resûlullah’ı ve ne de onun mübârek ashabını düşünürlerdi. Onlar bu savaşa yalnız ganimete ulaşma arzusu ile gelmişlerdi. Bunu elde edemiyeceklerini anlayınca ümitsizliğe düştüler, büyük bir korkuya tutuldular, kaçıp kendilerini kurtarmak istiyorlardı.

O münafık gurup (Allah Tcâlâ’ya karşı cahiliye) ehlinin bâtıl (zannî gibi hak’ka muhalif bir zanda bulunuyorlardı) Cenâb-ı Hak’kın YücePeygamberine artık yardım etmiyeceğini sanıyorlardı, müslümanlığın yok olacağını zannediyorlardı. Bu münafıklar (diyorlardı ki: Bize bu emirden) düşmanlarımıza galibiyetimize dair (birşey), bir ümit, bir işaret (var mıdır?) ki, biz de zafere kavuşalım. Habibim!

Onlara (de ki: Şüphesiz emrin hepsi de Allahındır) Hakikî şekilde galibiyet Allah içindir ve onun velilleri içindir. Veya hüküm ve kaza Cenab’ı Hak’ka mahsustur, kulları hakkında hikmet ve menfaat gereği ne ise onu meydana getirir ve dilediği şekilde hükmeder. Resûlüm!. (Onlar) o münafıklar (sana açıklayamayacakları şeyleri) müslümanların mağlûp, düşmanlarının galip olmaları hakkındaki kalbî temennilerini (kendi nefislerinde gizleyiverirler) bu temennilerini açığa vurmaya münafıkça hareketleri mâni olur.

O hainler (derler ki:) Hz. Muhammed’in vâd ettiği gibi (eğer bizim için bu emirden) bu yardım ve galibiyetten (bir şey olsaydı) veyahut: Bu harbe iştirâk edip etmemek hususu bizim irademize, arzumuza bırakılmış olsa idi veya müslümanların galibiyeti hakkındaki açıklamalar, doğru bulunsa idi bizler (burada öldürülmezdik) buraya gelip böyle ölüme, ve yenilgiye uğramazdık Yüce Peygamberim!

Onlara (de ki: Eğer siz evlerinizde olsaydınız) böyle savaş için harice çıkmamış bulunsa idiniz, sizden (üzerlerine öldürülmeleri yazılmış olanlar) ölmeleri takdir edilmiş bulunanlar (yîne) birer sebeple evlerinden (çıkar, ölüp yatacakları yerlere kadar) ölümün pençesine düşerek takdir edilen kabirleri tarafına (muhakkak giderlerdi).

Evet… Allah’ın takdiri değiştirilemez, nice kimseler savaşa iştirâk ederler de ölmezler, nice kimseler de evlerinde ikamet ettikleri halde ölür giderler. (Ve) ey savaş meydanlarına atılanlar! (Allah Teâlâ gögüslerînizin içinde olanı) kalblerimzdeki ihlâs ve nifakı (meydana koymak) sizleri imtihana tâbi tutmak (ve kalblerinizde olanı)vesveseleri, şüpheleri giderip (temizlemek için) bu hadiseyi, bu Uhud gazvesindeki vaziyeti meydana getirdi (ve) maamafih (Allah Teâlâ gönüllerde) kalblerde gizli (bulunanları) daha meydana çıkarılmadan evvel de (hakkiyle bilendir) ne büyük bir müjde ve bir tehdit!

Artık ey insanlık kütlesi, ona göre hareket ediniz!. Evet… Şüphe yok ki Allah Teâlâ Hazretleri gaybları bilendir. O her şeyi daha meydana gelmeden evvel de hakkıyla bilir. Kimseyi imtihana hâşâ ihtiyacı yoktur. Ancak herkesin mahiyetini, imân derecesini ve ihlâsını umuma karşı meydana çıkarmak için onları imtihana çeker, onların vaziyetlerini hikmeti gereği başkalarına karşı açığa vurmuş olur. İşte Uhud gazvesindeki ilâhî imtihan da böyle bir fayda ve hikmete dayanmaktadır.

155. Şüphe yok ki, iki ordunun karşılaştığı gün sizden geri dönenler yok mu, onların ayaklarını bazı kazanmış oldukları kusurları sebebiyle şeytan kaydırmak istemiştir. Ve maamafih Allah Teâlâ onları muhakkak affetmiştir. Şüphe yok ki. Allah Teâlâ çok bağışlayandır, halimdir.

155. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesindeki yenilgiye bazı kusurların sebebiyet verdiğini bildiriyor. O gibi kusurlardan kaçınılmasına şöylece işaret ediyor. (Şüphe yok ki iki ordunun) Uhud gazvesinde müslüman kuvvetleriyle, müşrik kuvvetlerinin (karşılaştığı gün) Ey müslümanlar!. (Sizden geri dönenler yok mu) ki, İslâm ordusunun ekseriyyetini teşkil ediyorlardı, (onların ayaklarını) o gaza meydanında sebat edip durmaktan (bazı kazanmış oldukları kusurları sebebiyle) meselâ:

Peygamber’in emrine aykırı olarak doğusu terketmeleri, ganîmete hırs göstermeleri gibi günahları yüzünden (şeytan kaydırmak istemiştir) artık şeytanın arzusuna uygun ve vesvese vermesine müsait olan o gibi yakışıksız hareketlerden uzakbulunmalıdır. (Ve maamafih) o zatlar tövbekâr olmuş, özür dilemiş oldukları için (Allah Teâlâ onları muhakkak affetmiştir.)

Günahtan tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir. (Şüphe yok ki, Allah Teâlâ) tövbeleri kabul eder, (çok bağışlayandır) günahları af ve setreder (halimdir) kullarının cezalarını acele etmeyip tövbe edebilecekleri kadar kendilerine mühlet ihsân buyurur. Artık kulların üzerlerine düşen vazife odur ki, bu ilâhî lütuf dan dolayı şükür borçlu olduklarını bilip kusurlarından bir an evvel tevbe ederek af dilemiş olsunlar!

156. Ey imân edenler! Kâfir olanlar ve kardeşleri için sefere çıktıkları veya gaziler oldukları zaman, “eğer onlar bizim yanımızda olsalar idi ne ölürlerdi ve ne de öldürülmezlerdi” diyenler gibi olmayınız. Allah Teâlâ onu kalplerinde bir hasret kılmak için yapmıştır. Halbuki Allah Teâlâ yaşatır, öldürür ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkıyla görücüdür.

156. Bu mübârek âyetler de müslümanları uyandırmaktadır. Düşmanlarının sözlerine iltifat etmemelerini tenbih etmektedir. Ve Allah yolundaki fedakârlıkların pek büyük bir nîmete, Hak Teâlâya kavuşmaya vesile olacağını bildirmektedir.

Şöyle ki: (Ey imân edenler!) ey hakikî mü’minler!. Siz o (kâfir olanlar ve) nifak veya neseb itibariyle (kardeşleri için) ticaret için veya sair bir iş için (sefere çıktıkları veya gaziler oldukları zaman) vefat edince veya öldürülmüş olunca (eğer onlar bîzim yanımızda olsalardı ne ölürlerdİ ve ne de) başkaları tarafından (öldürülmezlerdi) yaşar dururlardı (diyenler gibi olmayınız) Ey müslümanlar!

Böyle yanlış bir iddiada siz bulunmayınız (Allah Teâlâ onu) o münafıkların bu sözlerini (kalblerinde bir hasret kılmak için yapmıştır) onların böyle Allah’ın takdirine aykırı olan kuruntuları, kendi kendilerinin kalblerini kör eder, kendilerini zarar ve ziyan içinde bırakır ve nice şiddetli üzüntülere uğratmış olur.Bununla beraber onların bu sözlerine müslümanlar iltifat etmeyince de onların o mel’unca çalışma ve gayretleri boşa gider, bundan dolayı kalblerinde hasret, şiddetli bir üzüntü vücude gelir, bu cihetle de zarar ve ziyana uğrarlar. Onların bu lâkırdıları ne kadar yanlıştır!.

(Halbuki, Allah Teâlâ yaşatır ve öldürür) hayat ve ölümde tesir edici olan, O’dur. Yoksa ikamet ve sefer halleri değildir. Cenâb-ı Hak, bazen misafirleri, gaziler! yaşatır, bazen da birçok kimseleri yurtlarında kalıcı oldukları halde öldürür. (Ve Allah Teâlâ yaptığınız şeyleri hakkiyle görücüdür.) Artık Ey Müslümanlar. Hareketlerinizi ona göre tanzim ediniz, o münafıkların sözlerine bakmayınız. Cenâb-ı Hak sizlere amellerinize göre mükâfat ve ceza verecektir.

157. Ve andolsun ki: Allah Teâlâ’nın yolunda öldürülürseniz veya ölürseniz Allah Teâlâ’dan bir mağfiret ve rahmet, onların topladıkları şeylerden hayırlıdır.

157. (Ve) Ey müslümanlar! (Andolsun ki Allah Teâlâ’nın yolunda) cihad meydanında (öldürülürseniz veya) size ölüm gelip te hak yolunda (ölürseniz) sizin için (Allah Teâlâ’dan bir mağfiret ve rahmet) vardır. Sizin günahlarınızı affeder ve örter ve sırf ilâhî rahmetinin eseri olarak sizi nîmetlere, cennetlere kavuşturur.

Böyle bir mağfiret ve rahmet ise (onların) o yalnız dünya için çalışan gafillerin (topladıkları şeylerden) dünyadaki servet ve zenginlikten elbette pek fazla (hayırlıdır) bunlar fânidir, meşru şekilde elde edilmemiş olursa sâhibi için sorumluluğu, azabı gerektirmektedir. Mağfiret ve rahmet ise ebedî selâmeti temin edecek, ebediyyen ve her şekilde yüceltmeye lâyık birer nîmettir. Artık akıllı zatlar, en fazla bu ebedî nîmeti elde etmeğe çalışırlar, öyle münafıkların sözlerine iltifat etmezler.

158. Ve şüphe yok ki ölseniz de, öldürülseniz de her halde Allah Teâlâ’nın huzurundatoplanacaksınız.

158. (Ve) Ey insanlar!. (Şüphe yok ki) evinizde veya sefer halinde (ölseniz de, öldürülseniz de her halde) ne şekilde hayatı terk etmiş olursanız olunuz (Allah Teâlâ’nın huzurunda toplanacaksınız), başkasına değil, sizin hakkınızda mükâfat ve ceza verecek olan ancak O hikmet sâhibi yaratıcıdır.

Artık hayatınızı ona göre tanzim ediniz, fâni bir menfaat uğrunda ebedî menfaatleri elden çıkarmak gafletinde bulunmayınız. Allah yolunda hayatını feda etmeyi göze alanlar ise yarın âhiret âleminde ne kadar büyük mükâfatlara kavuşacaklardır. Bunu güzelce düşünmelidir. Bu âyeti kerimeler de işaret buyruluyor ki: Müminler hakkında tecelli edecek olan ilâhî mükâfatlar başlıca üç mertebede bulunmaktadır.

Birinci mertebe: Günahların affedilmesi ve örtülmesiyle ilâhî mağfiretin görünmesidir.

Ikinci mertebe: Cennete ulaşmak ve uhrevî nîmetlerden istifade etmek gibi ilâhî rahmetin görünmesidir.

Üçüncü mertebe: Cenab’ı Hak’ka mânevî olarak kavuşmakla Allah’ı görmenin tahakkuk etmesidir.

İşte en büyük nîmet ve devlet te budur. Cenab’ı Hak cümlemize nasip buyursun âmin.

159. İmdi Allah Teâlâ’dan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın ve eğer sen çirkin huylu, katı yürekli olsaydın, elbette etrafından dağılırlardı. Artık onları affet, onlar için af talebinde bulun ve onlar ile emr hususunda müşavere yap. Sonra azmettiğin zaman da Allah Teâlâ’ya tevekkül et. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever.

159. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem Efendimizin ashabı kiramına, Uhud gazilerine karşı ne kadar hikmetli ve, faziletli muamelede bulunmuş olduğunu Gösteriyor, bazı hususlar hakkında müşavere yapılmasının lüzumunu bildiriyor ve her yapılmasına karar verilmişişde Cenâb-ı Hak’ka tevekkül ve itimad edilmesini emrediyor.

Şöyle ki: (İmdi) ey Yüce Resûlüm sen Uhud gazvesinde (Allah Teâlâ’dan bir rahmet) yumuşak davranmada başarı (sebebiyledir ki, onlara) o savaş esnasında dağılıp sonra Risalet kapına dönen erlere (yumuşak davrandın) onların hakkında sitemde bulunmayı? nazikçe ve yumuşak bir şekilde muamele yaptın; böyle bir muameleyi başarmak senin için ilâhî bir rahmet idi.

(Ve eğer sen) böyle hareket etmeyip de onlar hakkında (çirkin huylu) kabal muameleli (katı yürekli) merhamet duygusundan beri (olsaydın) o erler senden etkilenir (elbette etrafından dağılırlardı) halbuki öyle bir muamele, peygamberlik vazifesine aykırıdır, Yüce Peygamberlerin gönderilmelerindeki maksat ve hikmete muhaliftir. Çünki peygamberlerin gönderilişindeki asıl maksat, Cenâb-ı Hak’kın hükümlerini halka güzelce ulaştırmaktır. Bu da halkın kalblerini çekecek sözlerle, kendilerine merhametli, ve şefkatli şekilde hitap etmekle mümkün olabilir ve onların bazı kusurlarını affetmekle, kendilerine lütuf ve şefkat göstermekle meydana gelebilir.

Bunun içindir ki; Peygamber olan zatın kötü ahlâktan kalp katılığından uzak olması icap etmiştir, fakirlere, zayıflara çokça yardım etmesi istenmiştir. İşte Rasûli Ekrem Efendimizin bu yüksek ahlâka sahip olduğu Uhud gazvesinde de görülmüştür, İnsanlık icabı bozguna uğrayıp sonra pişman olarak peygamberin yanına dönen gazilere karşı sert şekilde muamelede bulunmuş olsaydı, Rasûli Ekrem’in heybetinden, hiddetinden sıkılarak etrafından tamamen dağılır giderlerdi. Böyle bir hal ise müslümanlar için zararlı olurdu, düşmanların ise işine yarardı.

Binaenaleyh Rasûli Ekrem, Sallallahuteâlâ aleyhi vesellem efendimiz onların hakkında merhametli bir şekilde muameledebulunmuştu. İşte Hak Teâlâ Hazretleri de o yüce peygamberine şöyle emir etmişti: (Artık) Resûlüm!. (Onları) o harb esnasında dağılıp gitmiş, emrine muhalefet eylemiş olanları (affet) yaptıklarından dolayı kendilerini hesaba çekme (onlar için af talebinde bulun), onların günahlarının affını ulûhiyyet makamından temenni et, tâki senin bu şefaatini kabul ederek onları mağfiretime kavuşturayım.

(Ve onlar ile) cihad ve benzeri konulara ait (emir hususunda danışmada bulun) bu suretle onların hakkında iltifat göster, onlara kıymet vermiş ol, kalblerini kazanmaya kendilerine kırgın olmadığını göstermeye gayret et. (Sonra azîm ettiğin zaman) yaptığınız danışma neticesinde bir şey için kat’î karar verdin mi, artık (Allah Teâlâ’ya tevekkül et) istişareye ve. saireye güvenme, Cenab’ı Hak’ka itimad et, ondan muvaffakiyet bekle (Şüphe yok ki. Allah Teâlâ tevekkül edenleri sever) onlara yardım eder, onları iyiliğe, hayırlı yola sevkeder.

§ Tevekkül, güzel bir kuluk, vazifesidir. Bundan maksat, sebeplere başvurmak sarılmakla beraber arzu edilen işin gerçekleşmesini Cenab’ı Hak’ka ısmaramak ve havale etmektir. Binaenaleyh tevekkül tabiri, istişareyi, sebeplere sarılmayı tamamen terk ve ihmal etmek demek değildir.

Fakat arzu edilen bir şeyin sebeplerine sarılmakla beraber onun meydana gelmesini Cenab’ı Hak’ka havale etmek, kulluk ve hikmet gereğidir. Çünkü arzu edilen şeyin hakikaten faideli, menfaata uygun olup olmadığını ancak Cenab’ı Hak bilir. Binaenaleyh öyle bir şeyi Hak Teâlâ Hazretlerine havale edip ondan hayırlısını rica etmek, bir kulluk özelliğidir, bir hükmet gereğidir.

§ Müşavereye gelince: Bu, herhangi bir iş hakkında danışmak, bazı kimselerin reyine, mütalaasına müracaat etmek, fikir alış-verişinde bulunmak demektir.

Böyle birmüzakere ve mütalâaya da istişare denir. Bir yerde toplanıp birbirine danışmada, diğer bir ifadeyle meşverette bulunan bil cemaate de “Şura” adı verilir. Müslümanlıkta meşveret, fikir alış-verişi, ferdî ve içtimaî bir prensiptir. Kendi başına hareket ise pek kötüdür.

Rasûli Ekrem Sallallahü Aleyhi Vesellem Efendimiz bile hakkında ilâhî vahiy inmeyen ve dini esaslara ait olmayan, cihat ve diğer bazı dünya ile alakalı hususlarda ashabı kiramı ile danışmada bulunurdu, bununla görevli idi. İşte izahında bulunduğumuz bu âyeti kerime de bunu ifade etmektedir. Tefsir kitaplarında ve özellikle Tefsiri Kebirde yazılı olduğu üzere Rasûli Ekrem Efendimizin ashabı kiramı ile danışmada bulunması birçok hikmetlere, faydalara dayanmaktadır. Başlıcaları şunlardır:

1 – Rasûli Ekrem’in ashabı kiramı ile danışmada bulunması, onlara olan aşırı sevgisini, yönelişini gösterir ve onların kadir ve kıymetlerini arttırmış olur. Onlara danışmaya tenezzül buyurmasa idi, onlara bir ihanet sayılabilir, onların yanlış düşüncelerine sebebiyet verebilirdi.

2 – Rasûli Ekrem efendimiz, şüphe yok ki aklen de bütün insanların en mükemmeldir. Bununla beraber düşünülecek şeyler sonsuzdur. Çeşitli menfaatlerden bazıları bir zatın hatırına geldiği halde diğerbir zatın hatırına hemen gelmeyebilir. Bu sebeple danışma faidelidir. Hattâ Peygamber efendimiz büyük bir tevazu göstererek şöyle buyurmuştur:  Siz dünyanızın işlerini daha ziyade bilirsiniz. Bende dininize ait şeyleri daha ziyade bilirim.

3 – Resulûllah’ın danışma ile görevlendirilmiş olması, ümmeti için danışmaya riâyetin lüzumunu bildirir. Nitekim: Bir hadisi şerifte şöyle buyrulmuştur:  Bir kavim istişarede bulundukça işlerinin en doğrusuna yol bulmuş olur.) Yâni medenî, ve siyasî işlerde başarıya ulaşır.

4 – Peygamber efendimize istişare emredilmiştir ki, danışma hususunda da ümmeti ona uysun ve bu suretle danışma peygamberin sünneti olsun.

5 – Rasûli Ekrem’in ashabı kiramiyle danışmada bulunması onların reylerinden istifade etmesi için değildir. Belki onların akıllarının, düşüncelerinin derecesini bilmesi ve Resûlullah’a olan sevgi ve bağlılıklarını anlaması içindi.

6 – Rasûli Ekrem Hazretleri, Uhud gazvesi sırasında ashabı kiramı ile danışmada bulunmuş, Medine’i Münevvere’den çıkmamak görüşünü kabul eder gibi görünmüştü. Bazı zatlar ise dışarı çıkılmasını uygun bulmuşlar, o suretle hareket edilmiş, fakat neticesi istenilene uygun olmamıştı.

Artık Rasûli Ekrem efendimiz onlar ile bir daha danışmada bulunmayacak olsaydı, onlara karşı mübârek kalbinde bir gücenme kalmış olduğuna delâlet edebilirdi. Binaenaleyh Cenab’ı Hak bu vak’adan sonra bu danışma ile emretmiştir ki; bu istişare onlara karşı peygamberin kalbinde bir gücenme eseri kalmadığını göstersin. Ne büyük bir ahlâkî fazilet!

İSLÂM DİNİNDE İSTİŞARENİN EHEMMİYETİ:

1 – Bilinmektedir ki; İslâm dininin en büyük hükümleri: Kur’ân’ı kerim ile, peygamberin hadisleri ile açıklanmış, birçok hükmü de yinebu iki esasa dayanarak ümmetin icmai ile tesbit edilmiştir.

Artık bu gibi hususlarda danışmaya mahal yoktur. Aksi takdirde mukaddes dinin kat’î hükümlerine uyulmamış, apaçık olan dine karşı cephe alınmış, İslâm âlemi büyük bir ayrılığa düşmüş olur. Fakat bazı dünyevî, idarî, siyasî meseleler vardır ki: Bunların hükümleri örf ve adete, zamanın değişmesine, sosyal hayatın çeşitli ihtiyaçlarına bağlı olduğundan işte bu gibi hususlarda danışmaya lüzum vardır. Bu gibi danışmalar peygamberin sünneti gereğidir. Bu gibi hususlarda fikir alışverişi ferdî ve sosyal bir prensiptir.

2 – Evet… İstişare, hakkında şer’î delil bulunmayan yerlerde bir peygamber sünnetidir. Rasûli Ekrem efendimizin bir kısım dünyevî, idarî işlerde müslümanlarla danışmada bulunmasının kendisine emredilmiş olması bu muhterem ümmet için bir hikmet dersidir.

Şöyle ki: İlâhî vahye sahip olan, en yüksek akıl ve zekâ ile donatılan ve bütün İslâm âleminin önderliğini elinde bulunduran Hz. Muhammed aleyhisselâm ümmetiyle danışmaya tenezzül buyurunca artık ümmetin fertlerinin birbiriyle danışmada bulunmayı? da baskıcı ve zorbacı hareketlerde bulunmaları naslı caiz olabilir?. Siyeri kebirde beyan olunduğu üzere Rasûli Ekrem Hazretleri danışmaya büyük bir ehemmiyet verirdi.

Hususi işlerinde bile istişarede bulunurdu. Bir hadisi şerifte:  Hiçbir millet, danışmadan zarar görüp helâk olmuş değildir. Danışmayı terketmek ise helâke sebep olur buyurulmuştur.

3 – Müslümanların sosyal hayatlarının danışma ve yardımlaşma üzerine kurulmuş olduğunu şuâyeti kerime ifade etmektedir:

Müslümanların işleri, aralarında danışma iledir. Bütün işlerini danışma ile hallederler ve onlar bizim kendilerine rızık olarak ihsan ettiğimiz şeylerden de muhtaç olanlara infakta bulunurlar. (Şûrâ, 42/38).

Demek ki: Müslümanlar; haklarında dinî hüküm bulunmayan bir takım dünyevî, idarî, sosyal işlerini kendi aralarında bir danışma neticesinde halledeceklerdir. Ve zengin olan müslümanlar, fakirlere, muhtaçlara kendi servetlerinden, nimetlerinden birer hisse ayırarak onların o yoksulluklarını gidereceklerdir. Artık böyle medenî, ve sosyal bir topluluk arasında bir sevgi ve dayanışma ortaya çıkmaz mı? Bunların arasında düşmanlıktan karışıklıktan ve kargaşadan eser görülebilir mi?

4 – Müslümanlıkta danışmanın ne kadar güzel, ne kadar gerekli olduğunu şu hadisi Şerif de göstermektedir:

İstihâre eden zarar etmez, danışmada bulunan pişmanlık duymaz, iktisada riayet eden de fakir düşmez. Çünkü bu üç şeyi gözeten zat, hayatına güzel bir istikâmet vermiş, hareketini güzelce tanzim etmiş olur.

5 – Müsteşar = Kendisiyle danışmada bulunulan güvenilir, zat, mütefekkir, ve hayrı tavsiye eder olmalıdır, kanaatine muhalif mütalaada bulunup reyinden istifade etmek isteyen kimseyi aldatan, hain bir şahıs demektir. Bir hadisi şerifte: Her kim, kardeşine, kendisiyle danışmada bulunan şahsa doğruyu ve hakkın başka tarafta olduğunu bildiği halde aksine birşey ile işaret eder, ve görüş bildirirse şüphesiz hiyanet etmiş olur.

6 – Müsteşar, kendisini mukayese etmeli hâdise kendisine ait olsa, hakkında ne şekilde hareket edilmesini düşünürse başkası hakkında da öylece düşünüp öylece görüş beyanında bulunmalıdır. Kanaatini, İçerisinde olanı saklamamalıdır. İşte şu hâdisi şerifte bunu emretmektedir:

Kendisiyle istişare olunan kimse, emîndir, mutemettir, kendisiyle danışmada bulunulunca kendi nefsi hakkında yapacağı şey ne ise onu göstersin, o yolda reyini ortaya koysun, aksi takdirde emniyeti kötüye kullanmış olur.

7 – İslâmiyette danışma: Muhtelif görüşlerin tecellisiyle hakkın ortaya çıkmasına yardım edeceği için övülmüştür, sünnettir. Fakat dünyevî gayeler uğrunda müslümanların ihtilâfa düşmeleri, fırka fırka olup biri birine karşı düşmanca bir tavır almaları asla caizdeğildir. Böyle bir hareket, müslümanların sosyal, varlığını zayıflatır, yok olmaya sevkeder. Bundan düşmanlar istifadeye kalkışır.

Bu sebepledir ki, bir hâdisi şerifte:  Allah Teâlâ’nın kudret eli, yardım ve desteği cemaat üzerindedir, birlik ve beraberlik içinde yaşayanlar, Allah tarafından desteklenmiş olurlar.

8 – Rasûli Ekrem Sallallahu aleyhi vesellem efendimiz, bir gün dağınık bir halde oturup ayrı ayrı konuşmakta bulunduklarını gördüğü bir kısım sehabe’i kiramına hitaben:

Bana ne oldu!. Sizi fırka fırka görüyorum.

Bu hâdise şerif ve benzerleri, bu soylu ümmet arasında bölünmenin uygun olmadığına işaret etmektedir. Zaten müslümanların aralarına ayrılık sokanların müslümanlardan olmadığını:

hâdisi şerifi de göstermektedir ki, biz müslümanları ayrılığa düşüren, bizden değildir, mânasınadır.

9 – Kısacası: Biz müslümanlar için tam bir din kardeşliği, vatan sevgisi dairesinde hareket ederek karşılıklı olarak iyiliği tavsiye amacıyla istişarede bulunmak bir dinî, ahlâki sosyal vazifedir. Şahsî menfaatler, düşünceler sebebiyle samimî şekilde istişarelerden ayrılmak, tamamen şahsî arzuların benimsenmesini İstemek elbette İslâmiyetin bizlere verdiği terbiyeye, onun bu yoldaki pek lüzumlu emirlerine, tavsiyelerine muhaliftir.

Danışma heyetini teşkil eden zatların bütün gayeleri, hak ve hakikatın ortaya çıkmasını görmekten başka olmayacaktır. Bu gibi zatlarderler ki: Bizim için istenen ve müşterek olan gaye meydana gelsin de bu hususta hangi arkadaşlarımızın reylerine uygun bulunmuş olursa olsun, bizim için her şekilde takdire, kabule lâyıktır…

10 – Şunu da arzedelim ki: Müslümanlardan selâhiyet sâhibi olan zatların bazı hususlarda bir istişare bir ilmî araştırma neticesi olarak çeşitli reylerde, görüşlerde bulunmaları, ve bu bakımdan gumplara, mezheplere ayrılmaları güzel bir niyete, usulü dairesinde bir ictihada dayanmış olduğu için dinî bakımdan güzeldir. Nitekim bir hadisi şerifte:  Ümmetimin ihtilâfı, bir mesele hakkında bir ictihad neticesi olarak güzel bir niyetle muhtelif reylerde bulunmaları bir rahmettir, haklarında genişlik ve kolaylığa bir vesiledir.

Bunun içindir hi: Ehli sünnetten olan bütün müctehidlere İslâm milleti hürmet eder, hiç birinin ictihadını küçümsemez. Fakat dinin esaslarına muhalif, şahsî kuruntulara dayanan ihtilaflar ise bütün İslâm milleti için zararlıdır, bir felâkettir ve hak’kın rızâsına aykırı olduğu cihetle büyük bir günahtır. Binaenaleyh bunlardan da son derece kaçınmak lâzımdır.

11 – Bilindiği üzere “İslâmî ilimler” den biri de “münazara âdâbına ait olan ve “Edeb ilmi” denilen mühim bir ilimdir. Bu ilim gösteriyor ki: Vaktiyle İslâm âlimleri bir mesele hakkında tartışma ve münazarada bulununca hepsinin asıl maksadı hakikatın tecellisini görmekten ibaret bulunurdu. Bununla beraber her biri arzu ederdi ki: Bu hakikat arkadaşı tarafından meydana çıkarılmış olsun. Tâki: Kendi nefsine bir gurur gelmesin ve arkadaşı da -ben reyimde isabet edemedim- diye üzülmesin. Ne güzel bir ahlâk, ne fazilet geliştiren ilmî bir toplantı.

160. Eğer Allah Teâlâ size yardım ederse artık size galip olacak kimse yoktur. Ve eğer sizi bozguna uğratırsa artık ondan sonra size yardım edecek kimdir. Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler.

160. Bu âyeti kerime, her hususta ancak Cenab’ı Hak’tan yardım ve başarı beklenilmesine ve ona tevekkül ve itimat edilmesine işaret buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey müslümanlar!, (eğer Allah Teâlâ size yardım eder) de sizi Bedir gazvesinde olduğu gibi düşmanlarınızın üzerine galip kılar (sa artık size galip olacak) bir kuvvet, bir düşman (yoktur) hakkınızdaki ilâhî lütfa, ve Allah’ın iradesine muhalif bir hareketin meydana getirilmesi asla mümkün değildir. Fakat Cenab’ı Hak Uhud gazvesinde olduğu gibi (sizi bozguna uğratırsa) size çokca yardım etmezse (artık ondan) o Yüce Yaratıcının yardımını kesmesinden (sonra size yardım edecek kimdir?)

Elbette yardım edecek bir kimse yoktur. Binaenaleyh bütün mü’minler yardım ve başarıyı Cenab’ı Hak’tan niyaz etmelidirler. (Ve mü’minler ancak Allah Teâlâ’ya tevekkül etsinler) Kendi kuvvetlerine vesaireye güvenmeyip yalnız Allah Teâlâ’ya itimat ve sığınarak yardım ve başarıya ulaşmayı ancak o Yüce Yaratıcıdan beklesinler. Bundan başka selâmet yolu ve kurtuluş yoktur.

161. Bir Peygamber için emanete hiyanet etmek doğru olamaz. Her kim hiyanet ederse o hıyanet ettiği şey ile kıyamet gününde gelir. Sonra her şahsa kazanmış olduğu şey ödenir ve onlar zulüm olunmazlar.

161. Bu âyeti kerime de bütün Peygamberlerin hiyanetten, Peygamberlik vazifesine aykırı olan şeylerden uzak olduklarını bildirmekte ve herkesin kendi ameline göre mükâfat veya ceza göreceğini tenbih etmektedir. Şöyle ki: Herhangi (bir peygamber için emanete) ganîmet mallarına vesaireye (hiyanet etmek) onları hak edenlere vermeyip benimsemek,hakikatı gizlemek (doğru) adalete uygun, peygamberliğin şanına lâyık (olmaz) binaenaleyh Son Peygamber Hz. Muhammed’den de böyle birşeyin meydana gelmesi düşünülemez.

(Her kim hiyanet eder) de kendisine ait olmayan bir şeyi gasb eder ve gizlerse, üzerine düşen vazifeyi yerine getirmekten çekinir (se o hiyanet ettiği şey ile) beraber, onu veya onun günahını boynuna yüklenerek (kıyamet gününde) ceza mahkemesine (gelir) o kötü davranışı herkese duyurulur, onun cezasına kavuşmuş olur.

(Sonra) o kıyamet gününde (her şahsa) dünyada iken (kazanmış olduğu) iyi veya kötü şey ne ise o (şey ödenir) kendisine ya mükâfat veya ceza verilir. İşte hiyanet sahiplerinde de bu hareketlerinin cezası verilecektir. (Ve onlar) öyle kıyamet sahasına sevkedilecek kimseler (zülmolunmazlar) onlardan itaat etmiş olanların sevabı azaltılmaz, âsi olanların azapları da arttırılmaz. Onlar hak ettikleri ceza ne ise ona kavuşmuş olurlar. Artık ona göre düşünmeli!

§ Bu âyeti kerimenin nüzul sebebi hakkında çeşitli rivayetler vardır. Bir rivayete göre Bedir gazvesinde ganîmet malları arasında bulunan bir kırmızı kadife kaybolmuştu. Münafıkların bazıları: Bunu Resûlullah almış olmalıdır, demişler. Onları yalanlamak için bu âyeti kerime nâzil olmuştur.

Diğer bir rivayete göre bu âyeti kerime ilâhî vahiy hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak’kın Yüce Peygamber’ine vahyetmiş olduğu şeyler onun yanında birer ilâhî emanettir. Artık Hz. Peygamberin o vahyedilen şeylerden her hangi birini bir korkudan veya bir dalkavukluktan veya bir şeye rağbetten dolayı saklaması, tebliğ etmemesi asla câiz değildir, ve peygamberliğin şanına yakışmaz.

Halbuki, bazı müşrikler, Rasûli Ekreme müracaat ederek kendi dinlerinin, kendi tapındıkları putlarınınaleyhindeki âyeti kerimeyi yaymamasını ve tebliğ buyurmamasını istemişler. Bunun üzerine bu âyeti kerime inmiş, bir Peygamber için tebliğ etmekle görevli olduğu bir hakikatı gizleyip tebliğ etmemek, Allah’ın dinine karşı bir hiyanet mahiyetinde bulunacağından onun câiz olmaması bu şekilde ifade edilmiştir.

162. Ya Allah Teâlâ’nın rızâsına tâbi olan kimse. Âllah Teâlâ’dan müthiş bir gazapla dönen ve durağı cehennem bulunan kimseye benzer mi? Ne fena bir dönüş yeri.

162. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’ka itaat edenler ile, etmeyenlerin meselâ, cihada iştirâk etmiş olanlar ile olmayanların, emanete hiyanet etmiş bulunanlar ile bulunmayanların aralarındaki farka işaret etmektedir.

Şöyle ki: (Ya Allah Teâlâ’nın) dinine riayet eden ve onun azabından korkup (rızâsına tabi) onun emirlerine boyun eğen, onun yasakladığı şeylerden, meselâ ganîmet malına hiyanetten, ve diğer haklara tecavüzden uzaklaşmış (olan kimse) işlediği günahlar, hiyanetler sebebiyle (Allah Teâlâ’dan müthiş bir gazabla) cezaya uğrayan zarar ve ziyan içinde lâyık olduğu cezâ yurduna (dönen) âhiret âlemine intikal eden (ve) orada (durağı) ikametgâhı (cehennem bulunan kimseye benzer mî?) elbette benzemez.

O cehennem (Ne fena bir dönüş yeri) bulunmaktadır. Bu âyeti kerime de Rasûli Ekrem’in ganîmet malından herhangi birşeyi benimsemiyeceğine işaret ederek onun kadrinin yüceliğine işaret etmektedir.

163. Onlar Allah Teâlâ’nın katında derece derecedirler. Ve Allah Teâlâ yaptıkları şeyleri hakkıyla görücüdür.

163. (Onlar) insanlar, kabiliyetleri, hareket tarzları, Hak’ki gözetici olup olmamaları itibariyle (Allah Teâlâ’nın katında) onun manevî katında, onun hüküm sahasında (derece derecedirler) farklı mertebelerde bulunmaktadırlar. Sevaba ulaşma ve cezaya uğrama itibariyle de dereceleri mertebelerifarklıdır. (Ve Allah Teâlâ) o insanların bütün (yaptıktan şeyleri) ezelî ilmiyle bilmektedir. Ve onları (hakkiyle görücüdür.) Binaenaleyh herkes Allah’ın yanında lâyık olduğu mükâfat ve cezaya kavuşacaktır.

Artık daha fırsat elde iken hakikî istikbali temine çalışmalıdır. Bilginlerin de açıklamasına göre insanların ruhları çeşitlidir, farklı derecelere sahiptir. Bazıları zekidir, bazıları ahmaktır, bazıları parlak, nuranidir, bazıları da bulanık, karanlıktır, bazıları değerlidir, bazıları da değersizdir.

Bütün bu ihtilaflar bedenî meydana getiren unsurlardan değil, ruhların mahiyetindeki farklılıktan doğmaktadır.

Nitekim bir hadisi şerifte de: İnsanlar altın ve gümüş mâdenleri gibi madenlerdir. Kabiliyetleri, özellikleri farklıdır buyrulmuştur.

Kısacası temiz bir ruha, güzel bir itikada, hayırlı amellere muvaffak olanların dereceleri Allah katında pek yücedir. Hilâfına hareket edenlerde cehennemin en alt tabakasına atılacak, lâyık oldukları cezalara kavuşacaklardır. Cenab’ı Hak cümlemize uyanıklıklar nasip buyursun. Âmin…

164. Andolsun ki, Allah Teâlâ mü’minlere lütufta bulundu. Çünkü içlerinde kendilerinden bir peygamber gönderdi ki: Onlara Hak Teâlâ’nın âyetlerini okuyor ve onları temizliyor ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor. Halbuki bundan evvel apaçık bir dalâlet içinde bulunmuş idiler.

164. Bu âyeti kerime, Rasûli Ekrem’in yaratılışının yüceliğini ve bütün insanlık için ne büyük bir hidayet rehberi olduğunu bildiriyor, kendisine tâbi olanların ahlâk ve hareketlerini düzeltme ve yüceltme de ne kadar gayretgösterdiğini ifade etmektedir.

Artık o büyük fazilet ve olgunluklarla donatılmış olan Yüce Peygamber’in ganîmet malı benimsemeye tenezzülden ve diğer şahsî menfaatler takibinden uzak olduğuna da şöylece işaret etmektedir. (Andolsun ki: Allah Teâlâ mü’minlere lütufta bulundu) Yâni: İmân şerefine ulaşan, Rasûli Ekrem’e uyan, onun kadrinin yüceliğini itiraf eden zatlara lütuf ve ihsanda bulunmuş oldu.

(Çünkü içlerinde kendilerinden) kendi cinslerinden veya kendileriyle aynı soydan olan zatlardan (bir peygamber gönderdi ki) Yâni Hz. Muhammed’i yüce bir Rasûl olarak gönderdi ki, onun ne kadar ahlâkî olgunluklarla vasıflanmış olduğunu gördüler, onun ne büyük bir soy şerefine, şahsî üstünlüklere sahip olduğunu bilip anladılar.

Ve öyle bir Yüce Peygamber ki (onlara) o gönderildiği zatlara (Hak Teâlâ’nın âyetlerini) Kur’ân’ı Kerim’i (okuyor) halbuki, onlar vaktiyle cahiliye ehlinden idiler, kulaklarına böyle ilâhî vahiyden birşey çarpmamıştı. (Ve onları temizliyor) onları kötü özelliklerden, bozuk akidelerden temizliyor (ve onlara kitap ve hikmeti öğretiyor) onlara Kur’ân’ı Kerim’i ve peygamberin sünnetini öğretiyor.

Telkin ediyor, onların nazarî kuvvetlerini, amelî kuvvetlerini artırmaya yardım ediyor. Bu sayededir ki, asırlardan beri cehalet, mahkûmiyet içinde kalmış olan arap kavminden, âlim, fazıl, her şekilde aydın âlemin, nizamını bilen, ictimâî, siyasî, idarî hikmet ve faydaları idrâk eden seçkin bir ümmet meydana geldi, en kuvvetli bulunan Fars ve Rum kavimlerine galebe çaldılar.

(Halbuki) bu İslâmiyeti kabul edip imân nîmetine ulaşan zatlar (bundan evvel) Rasûli Ekrem’e imân etmeden ve tabi olmadan önce (ap açık) şüphe edilemiyecek bir şekilde (dalâlet içinde bulunmuş idiler) imândan, hidayetten mahrum, başka milletlerin zulüm ve hakimiyeti altında perişan, kalkınmadan ilim ve irfandan nasipsiz olarak yaşıyorlardı. ArtıkYüce Peygamberimizin bu pek yüce ve eşsiz başarılarını güzelce düşünerek kendisine bağlılığımızı teşekkürlerimizi arttırmağa çalışmalıyız. Sallallahu Teâlâ aleyhi vesellem.

§ Hz. Peygamber’in gönderilmesinden evvel Arabistan’ın hâli: Vaktiyle dünyanın her tarafı gibi Arabistan’da cehalet içinde kalmıştı, halk, hakikî dinden ahlâkî faziletlerden ayrılmış, parça parça olmuş, putlara, insanlara tapılmakta bulunulmuştu. Halk arasında içki, kumar, fuhşiyat gibi şeyler pek çoğalmıştı. Hele Arabistan pek acınacak bir halde idi. Araplar arasında bazı şairler, ve edip kimseler yetişmişti.

Fakat bunlar sayılı olmakla beraber çeşitli ilim ve fenlerle yetiştirilmiş değildirler, yazı yazmaktan bile acizdiler, aralarında şiddetli bir düşmanlık da vardı. Kabileler daima birbiriyle çarpışıp dururlardı. Allah’ın birliğini bırakmışlardı.

Bütün hadiseleri çeşitli ilâhlara, putlara, isnat ederlerdi. Güneşe, aya, yıldızlara ve bazı meşhur şahıslara taparlardı, melekleri Allah Teâlâ’nın kızları diye tanırlardı. Kâbe’i Muazzama’da (360) put bulunuyordu. İşte Yüce Peygamber’imiz Arabistan’ı bu halde bulmuştu.

§ Resulûllah’ın pek yüksek varlığı: Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa Aleyhissalâtü vesselâm efendimiz, milâdın 571 inci senesinde Mekke-i Mükerreme’de dünyaya gelmiştir. Kendisi Kureyşin kabilesinin Alihaşım ailesindendir. Bu en soylu bir ailedir.

Hz. Peygamber daha doğmadan iki ay önce muhterem pederî Abdullah vefat etmekle yetim kalmıştı, dünyaya gelişinden altı sene sonra da muhterem validesi Hz. Âmine vefat etmiş, Hz. Peygamber efendimiz amcası Ebû Talib’in yanında kalmıştı. Rasûli Ekrem efendimizin bütün hayatı iffetle, sadakatle, ve temiz bir şekilde geçmişti, Cenâb-ı Hak kendisini korumuştu. Putlara ve diğer batıl şeylere daima muhalif bulunmuş, kendisinden asla yalan, hainlik hak’ka muhalefet görülmemiştir.

Kırk yaşına kadar ne bir ilim meclisinde bulunmuş, ne de bir kimseden birşey okuyup yazmış, bu müddet içinde (Ümmî) bulunarak nübüvvet ve peygamberliğe dair mübarek ağzından bir söz çıkmamıştır. Onun bu hayat tarzı, hikmet gereği idi, hakkında şüphe edilmesine tamamen mâni bulunmuştur ve bütün çevresi onun bu sade, ve temiz hayatını biliyordu.

İşte o mübârek, mâsum zat, böyle kırk yaşına girer girmez etrafında bir takım hârikalar parlamaya başlamış, kendisine Cibrili Emin denilen büyük bir melek gelmiş, kendisini nübüvvet ve risaletle müjdelemiş ve kendisine azar azar Kur’ân’ı Kerim’in âyetlerini, sûrelerini getirip bildirmiştir.

Artık bu vasıta ile ilâhî vahye kavuşan Hz. Peygamber’in mübârek lisanından ilm ve hikmet yayılmaya başlamış, bütûn çevresi tarafından bilinmeyen nice hakikatleri, Allah’ın dinine ait hükümleri, tarihî, ve ibretli olayları açıklayıp durmuştur. O tarihe kadar cehalet içinde kalmış olan Arabistan ve çevresi birden bire uyanmağa başlamış, birçok zatlar Allah’ın dinine ulaşarak cihad meydanlarına atılmış, bütün insanlık için uyulması gereken birer örnek olmuşlardır.

Ve o zamana kadar birçok milletlerin esiri durumunda bulunan araplar kuvvetli bir hükümete kavuşmuşlar ve insanlık dünyasına ilâhî dinî yaymaya başlamışlardır. Rasûli Ekrem Hazretleri bu kadar nîmetlere, başarılara ulaşmışken yine tavır ve hareketini asla değiştirmemiş kendisine yönelmiş bulunan dünya varlığına asla tenezzül göstermemiş, fevkalâde bir sade hayat ile yetinmiş ve peygamberlik vazifesini yerine getirmeye devam ederek bu yolda nice sıkıntılara katlanmıştır.

Bütün bunlar, o Yüce Peygamber’in tabiatındaki üstünlüğü ve mesleğindeki sebat ve büyüklüğü göstermektedir. O Rasûli Ekrem Hazretleri altmış üç yaşlarında olduğu halde hicretin onbirinci senesi reblulevvelin on ikinci pazartesi günü ebediyet âlemine göç etmiş, mübârek cismi Medine’i Münevvere’deki mescidi saadetine defnolunmuştur. Sallallahu tealâ aleyhi vesellem.

§ Peygamberlik ve risalete olan ihtiyaç: İnsanlara Allah’ın dinîni telkin ve hareketlerini tayin için Hz. Adem’den itibaren birçok Peygamberler gönderilmiştir ki onların sonuncusu ve en büyüğü de Hz. Muhammed aleyhisselâtü vesselâm’dır.

Artık onun vasıtasıyla İslâm dini, bütün dünya âlemine ulaştırılmış benzerini getirmek mümkün olmayan Kur’ân’ı Kerim bütün insaniyet âleminde yayılmaya başlamış, İslâmiyete ait kitaplar bütün doğu ve batı kütüphanlerini süslemiştir. Böyle insanlığa Peygamberlerin gönderilmiş olduğundaki faideler ve hikmetler ise sayısızdır. Başlıcaları şunlardır:

1 – insanlar, bir Yüce Yaratıcının varlığına iyice düşünseler aklen kanaat getirebilirler. Fakat o Yüce Yaratıcıya ne şekilde kullukta bulunacaklarını kesdirip tayin edemezler. Ne gibi dinî vazifelerle yükümlü olduklarını da bilemezler, bu hususta muhtelif kanaatlardan kurtulamazlar, bu yüzden aralarında birlik ve dayanışma meydana gelemez. Fakat Yüce bir Peygambere tabi olunca bu gibi hallerden, zararlı ihtilâflardan kurtulmuş olurlar.

2 – Peygamberler sayesinde birçok kimseler, bir nice hakikatleri öğrenmişler, kendi kendilerine düşünemedikleri şeylerden bu sayede haberdar olarak uyanmışlar, ruhlarında bir fazilet ve üstünlük nurları parlamış durmuştur.

3 – İnsanlar cemiyet halinde yaşamaya mecburdurlar. Aralarında bir sosyal, medenî bağ vardır. Aralarındaki birliği, sevgiyi dayanışmayı güzelce sağlamak ve korumak için kutsî bir esasa dayanmaları, güzel bir hayat nizamına sahip olmaları lâzımdır. Bu da ancak Yüce Peygamberlerin tebliğlerine uymaklamümkün olur.

4 – Bir takım hareketlerin, muamelelerin haddizatında güzelliği, çirkinliği, mânevî mükâfatı kazandıracağı veya cezaya sebep olacağı akıl ile tayin edilemez, bu hususta muhtelif düşünceler meydana gelir, insanlar hayretler içinde kalırlar. İşte insanları bu gibi ruhî, medenî, üzüntülerden kurtaracak onları arındıracak ve temizleyecek olan şey, ancak Yüce Peygamberlerin açıklamalarıdır.

5 – Bir kısım yeyilecek, içilecek ve yapılacak şeylerin faydalan zararları, insanlarca kat’î surette bilinip tayin edilemez. Bunları güzelce kavramak için ilâhî vahye mazhar olan Yüce Peygamberlerin açıklamalarına; öğretilerine ihtiyaç vardır. İçki gibi, kumar gibi şeyler bu cümledendir.

6 – İnsanlar tabiattan itibariyle gevşeklikten, tembellikten, gafletten ve günahlara düşmekten uzak olamazlar. Bu gibi hususlarda aydınlatılmaya, teşvik edilmeye ve korkutulmaya muhtaçtırlar. Bu hususlar ise Peygamberler vasıtasıyle yerine getirilmiş insanlığa lâzım gelen bilgiler verilmiştir.

7 – İnsanlar ne kadar zeki, ne kadar anlayışlı olsalar da yine bir rehbere, bir öğretmene muhtaçtırlar. Meselâ: Gözlerde bir görme özelliği vardır. Fakat karşılarında bir güneş parlamadıkça bu gözler her tarafı göremezler, kendilerindeki görme Özelliği görmek için kâfi değildir. İşte insan aklı da ne kadar aydınlık bulunursa bulunsun karşısında bir nübüvvet ve risalet güneşinin ilâhî ışığı tecelli etmedikçe bir nice hakikatları görmeğe muvaffak olamaz.

8 – Peygamberler vasıtasıyla insanlık hakkında ilâhî deliller tamam olmuştur. İnsanlar o sayede vazifelerinden, selâhiyetlerinden haberdar olmuşlardır. Artık hiç bir insan, benim vazifem ne idi, ben yaratıcıma karşı ne ile mükelleftim, bilemedim, diye mazeret ileri süremez.

Çünkü bütün Peygamberler veözellikle nebilerin ve resullerin sonuncusu olan Hz. Muhammed aleyhi ve aleyhimüsselâtü vesselâm efendimiz bütün insanlık âlemine ilâhî dini yaymış, her mükellef insana vazifesini bildirmiştir. O sayede birçok zatlar, İman şerefine ulaşmış, insanlık âleminde bir fazilet ve irfan güneşi parlamaya başlamış, kabiliyetli olan ruhlar bundan istifade ederek hakkıyla aydınlanmışlardır.

Evet… Nasıldı hâli âlem, bir düşün eyyamı fitrette?

Nasıl kalmıştı her millet amansız bir cehalette?

Üfûl etmiş diyanet, şulei efkâr sönmüştü

Bütün ebnayi âdem, heykeli bîruha dönmüştü.

Cihan mehcur idi baştanbaş nuri hidayetten.

Cihan mahrum idi herbir faziletten, nezahetten.

Kesilmişdi ufuklar serteser zulmetli bir medfen.

Karanlıktı muhiti ademiyyet. Haki medfenden.

Semaya yükselirken pek hazin feryad, vaveylâ.

Karanlıklar içinde matem eylerken bütün dünya.

Tecelli etti bir nuri diyanet evci vahdetten.

Açıldı gitti zulmetler semayı âdemiyetten.

Letafet buldu heryer, kâinata geldi bir revnak.

Firugı dine elvahı tabiat oldu mustağrak.

Seni tebcil-ü takdîs eylerim ey neyyîrî âli!

Diyanet! Ey bütün mü’minlerin aksayı âmali.

Diyanet! Ey klubi ümmeti tevhît eden kuvvet.

Diyanet! Ey veren mehtabı fikre nuri ulvîyyet.

Bütün halkın hayatı nazre’i lutfûnla kaimdir.

Senin vechi lâtifin nüzhet efzayi avalimdir.

Diyanet perver olmak en müebbet bir saadettir.

Diyanettir bizi mesud eden ancak diyanettir.

165. Vakta ki size bir musibet isabet etti, halbuki, siz onun iki katını düşmanlarınıza isabet ettirmiş idiniz, bu musibet nereden mi dediniz? De ki: O kendi nefisleriniz tarafındandır. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ herşeye kadirdir.

165. Bu mübârek âyetler, Uhud gazvesinde münafıkların söylemiş oldukları münafıkça sözlerini açığa çıkarıyor, onların hakikate aykırı iddialarını meydana koyuyor, müslümanlara isabet eden bazı belaların birer maslahat ve hikmet gereği olduğunu şöylece bildiriyor.. Ey İslâm ordusunu meydana getiren erler!. (Vaktaki) Uhud gazvesinde (size bir musibet) bir yenilgi (isabet etti), yani peygamberin emrine muhalefet ederek merkezi terk ettiniz, bu yüzden bozulup dağıldınız.

Sonra da bu hadiseyi büyüttünüz, bu felâket bize nereden geldi derneğe başladınız. Hiç düşünmediniz mi ki: Bu yenilgi, sizin emre muhalefetinizin bir neticesidir. Çünkî Cenâb-ı Hak’kın sizi zafer vaadi, sizin merkezde sebat etmeniz ve peygamberin emrine uymanız şartına bağlanmıştır. (Halbuki siz onun) o size isabet eden musibetin (iki katını) Bedir gazvesinde (düşmanlarınıza isabet ettirmiştiniz) Uhud’da yetmiş kadar şehit verdiniz, Bedir’de ise düşmanlarınızdan yetmiş şahsı öldürdünüz, yetmiş kadarını da esir almış idiniz. Artık bu da bilinir iken bize isabet eden (bu musibet nereden mi dediniz?..)

Ne için böyle fitne koparan düşüncelere düştünüz. Bu musibet, İslâmiyet yüzünden değildir, Peygamberin sözüne itaat edip savaşa atılma yüzünden değildir. Belki sizin peygamberin emrine muhalefet etmeniz yüzündendir, bulunduğunuz merkezi terkederek, ganimet malı sevdasına düşmeniz yüzündendir. Evet… Habibim!. Onlara (de ki: O) musibet (kendi nefisleriniz tarafındandır).

Eğer siz emre aykırı hareket etmeseydiniz,böyle bir musibete uğramazdınız. Ve (şüphe yok ki: Allah Teâlâ herşeye kadirdir). Binaenaleyh zafer vermeğe de, vermemeğe de her şekilde kudreti vardır, bazı guruplara zafer verir, bazı gurupları da mağlûp düşürür. Onun hikmeti neyi gerektirir ise o meydana gelir. İşte Uhud gazvesindeki hâdiseler de bu cümledendir.

166. İki ordunun karşılaştığı gün size isabet eden. Allah Teâlâ’nın izni ile idi ve mü’minleri ayırd etmesi içindi..

166. Uhud gazvesinde (iki ordunun) İslâm kuvvetleriyle düşman kuvvetlerinin toplaşıp (karşılaştığı) savaşa başladıkları (gün size isabet eden) yenilgi (Allah Teâlâ’nın izni ile idi) onun hikmeti gereği dileyip takdir buyurmuş olması ile idi. (Ve mü’minler! ayırd etmesi içindi) tâ ki Cenab’ı Hak’kın ve Yüce Peygamber’inin emirlerine hakkiyle uyanlarla, uymayanlar anlaşılsınlar, seçilsinler Allah’ın takdirine razı olanlar ile olmayanlar meydana çıksınlar, bilinsinler.

167. Ve münafık olanları açığa çıkarmak içindi. Ve onlara: Geliniz Allah yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi. Dediler ki: Biz savaşmayı bilseydik elbette size uyardık.. Onlar o gün imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı. Onlar kalplerinde olmayan şeyi dilleriyle söylerler. Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını tamamen bilicidir.

167. (Ve) o yenilginin hikmetlerinden biri de (münafık) İslâm ordusunun muvaffakiyetini arzu etmemiş (olanları) o gibi iki yüzlüleri, İslâm düşmanlarını -(açığa çıkarmak) başkalarına tanıtmaktır. İşte bir de bunun (İçinde) ki, o yenilgi meydana getirilmişti. (Ve) onlar öyle münafık kimselerdi ki: (Onlara) geliniz (Allah Teâlâ yolunda savaşınız veya müdafaada bulununuz denildi) yani:

Geliniz, cihada atılınız, dini, adaleti, hak ve hakikati kazanmaya çalışınız, veya kendinizi, ailenizi, yurdunuzu müdafaaya gayret ediniz, veyaİslâm ordusunda bulunup müdafaa vaziyeti alınız, veya İslâm kuvvetinin çokluğunu düşmanlara karşı gösteriniz. Allah göstermesin müslümanların mağlûbiyeti, İslâm yurdu için bir felâkettir. Denilince o münafıklar (dediler ki: Biz savaşmayı bilseydik) yani sizin savaşmak için gittiğinizi veya savaşa atılacağınızı bilmiş olsaydık, veyahut bir harb ve çarpışmayı bilen kimseler bulunsaydık (elbette size uyardık) sizinle beraber sefere çıkar, muharebeye iştirak ederdik.

Bunların bu gibi sözleri hakikate aykırıdır. (Onlar o gün) öyle söyleyip durdukları zaman (imândan ziyade küfre yakın bulunmuşlardı.) Çünkü kalplerinde gizledikleri şeyler anlaşılmış, müslümanlığa karşı lâkayt bulundukları meydana çıkmıştı. Artık öyle Allah Teâlâ yolunda cihattan geri duran, İslâm yurdunu müdafaadan kaçınan kimselere mü’min sıfatı lâyık olamaz.

(Onlar) o gibi münafık kimselere (kalblerinde olmayan şeyi) kendilerinin mü’min olduklarını (dilleriyle söylerler) o söyledikleri şeye kalben inanmış değildirler. İşte bu, münafıklık belirtisidir. Fakat onların bu hali gizli kalmaz. (Ve Allah Teâlâ onların ne sakladıklarını) kalblerinde ne gibi kuruntuları bulunduğunu (tamamen bilicidir) ona göre haklarında ilâhî cezâsı gerekecektir.

168. Onlar ki, kedileri oturdukları halde kardeşleri için eğer bize itaat etseydiler öldürülmezler idi, dediler. De ki: Öyle ise kendi nefislerinizden ölümü def ediniz! Eğer sâdık kimseler iseniz.

168. Bu âyeti kerime, Uhud gazvesine katılmamış olan münafıkların cahilce iddialarını re’ddetmektedir. Şöyle ki: (Onlar) O Uhud gazvesine katılmayan münafıklar (ki, oturdukları) savaşa iştirak etmedikleri (halde) din veya vatan veya soy itibariyle (kardeşleri) olan şehitler ve öldürülenler (için eğer bize itaat) edip te savaştan kaçınsa, evlerinde ikamet (etse idiler) yaşarlardı (öldürülmezleridi dediler).

Habibim! O gafillere (de ki:) Eğer (öyle ise) eğer savaştan kaçınmak insanı ölümden kurtaracak ise (kendi nefislerinizden ölümü defediniz, eğer) bu iddiadızda (sadık) doğru sözlü (kimseler iseniz) bu iddianızı ispat ediniz bakalım. Heyhat!. Kısacası: Öldürülmek de, ölmek de Allah Teâlâ’nın kaza ve kaderine bağlıdır, ıralarında fark yoktur.

Zamanı gelince insan ölür, hayattan mahrum kalır. Buna hiç bir şey mâni olamaz. Ölüm için mutlaka belirlenmiş, takdir edilmiş bir zaman vardır. Bunun sebepleri çeşitli ise de zamanı bellidir. Harb de ölüm sebeplerinden biridir. Eceli gelmiş olan bir kimse bu sebeple veya başka bir sebeple hayattan mahrum kalır, daha eceli gelmemiş olan kimse de ne kadar harblere katılsa da yine yaşar durur. Binaenaleyh savaşa katılmamak mutlaka insanın yaşamasını icabetmez.

Rivâyet olunuyor ki: Bu münafıklar böyle bir iddiada bulundukları gün içlerinden yetmiş kişi ölmüş gitmiştir. Bu, Uhud şehidlerinin sayısı kadardır. Ne büyük bir ibret!..

169. Ve Allah Teâlâ’nın yolunda öldürülmüş olanları ölmüşler sanma, hayır Rablerinin katında diridirler rızıklanırlar.

169. Bu mübârek âyetler, Allah Teâlâ’nın yolunda hayatını feda eden muhterem şehitlerin yüksek mertebelerini, onların ne kadar mânevî bir neşe içinde ebedî bir hayat ile yaşamakta olduklarını ve diğer İslâm mücahitlerinin de korku ve üzüntüden emin bulunduklarım bildirmektedir. Şöyle ki: Cenâb-ı Hak, Yüce Resûlüne veya her bir müslümana hitaben şöyle buyuruyor:

(Ve Allah Teâlâ’nın yolunda) Cenab’ı Mevlâ’nın dini uğrunda, cihat meydanında (öldürülmüş olanları) şehit düşmüş bulunanları (ölmüşler) gitmişler (sanma, hayır) onlar ölmüş değildirler. Onlar (Rablerinin katında) Hak Teâlâ’nın mânevî katında şeref ve mertebe itibariyle, ebedî bir hayata kavuşmak suretiyle (diridirler)Cennetlerin nimetlerinden, meyvelerinden (rızıklanır) durur (lar.) Ne büyük bir mükâfat!..

170. Onlar kendilerine Allah Teâlâ’nın lütfundan verdiği şey ile sevinmektedirler. Ve onlar arkalarından varıp kendilerine yetişmemiş olanlara bir korku olmadığı ile ve onların üzüntüye uğramayacakları ile de müjdelenmiş bulunurlar.

170. (Onlar) o şehit düşmüş olan zatlar, (kendilerine Allah Teâlâ’nın) sırf (lütfundan) kereminden olarak (verdiği) ihsan buyurduğu (şey ile) şehadet şerefiyle, ebedî bir hayata kavuşmakta Cenab’ı Hak’ka mânevî olarak yaklaşmakla cennetlerin nimetlerinden istifade etmiş olmakla daima (sevinmektedirler) Bir ruhanî zevk ile, bir mânevî neş’e ile yaşar dururlar.

(Ve onlar) o şehit düşmüş zatlar kendi (arkalarından varıp kendilerine) henüz (yetişmemiş olanlara) kendileri gibi şehit düşmeyip bir müddet daha dünyada kalarak İslâmiyet yolunda sebat edip durmuş bulunanlara dahi uhrevî (bir korku) bir dehşet (olmadığı için) de sevinmektedirler. Bu din kardeşlerinin de güzel bir istikbale kavuşacaklarına muttali olarak bundan dolayı da sevinç, ve huzur içindedirler.

(Ve onların) o geriye kalan din kardeşlerinin gelecekte (üzüntüye uğramayacaklarına dair) müjdelenmişlerdir. O din kardeşleri de ilerde kendileri gibi Allah’ın yardımına kavuşacaklardır. Onlar da mutlu, uhrevî bir hayata kavuşacaklardır. Artık onların da üzüntü ve kedere düşmeyeceklerini bilmekle de muhterem şehitler (müjdelenmiş bulunurlar). Bu da onların uhrevî ferahlıklarını arttırmış olur..

171. Ve onlar Allah Teâlâ’dan bir nimet ile ve bir lütuf ile ve mü’minlerin mükâfatını Allah Teâlâ’nın elbette zayi etmiyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar.

171. (Ve onlar) o muhterem şehitler, geriye kalmış olan din kardeşlerinin öyle mutlugeleceklerini bilerek sevindikleri gibi kendilerinin (Allah Teâlâ’dan bir nîmet ile) Allah tarafından kavuşacakları büyük bir sevab ile (ve bir lütuf ile) pek fazla bir mükâfat ile de müjdelenmiş olarak ziyadesiyle sevinirler. (Ve mü’minlerin mükâfatını Allah Teâlâ’nın elbette zayi etmeyeceği ile de müjdelenip sevinçli bir halde bulunurlar.) Din kardeşlerinin de böyle mükafatlara ulaşacaklarını bilmekle de mânevî bir zevke, bir kalp neş’esine kavuşurlar. Ne güzel bir lütuf!…

§ Bu âyetler. Tefsiri Kebirde de bildirildiği üzere Bedir ve Uhud gazvelerinde şehit düşmüş olan değerli zatlar hakkında nâzil olmuştur. Bedir’de on dört zat şehit olmuştu ki: Sekizi ensardan akısı da muhacirlerden idi. Uhud gazvesinde de yetmiş zat şehit düşmüştü ki: Otuzu ensardan, kırkı da muhacirlerden bulunmuştu.

§ Bu âyeti kerime, bir kerre şehitlerin ne ebedî, ne mutlu bir hayata kavuştuklarını gösteriyor. Bununla beraber müslümanları kahramanlığa, din uğrunda her türlü fedakârlığı göze almaya sevk etmiş oluyor. Çünkü şehidlerin ulaştıktan nimetleri, yüce tecellileri bildiriyor, o mübârek zatları bütün müslümanlar için uyulması gereken bir örnek olarak gösteriyor. Sonra bu mübârek ayetler din kardeşliğinin ne kadar mühim, ne kadar kıymetli olduğuna işaret ediyor.

Çünki müslüman şehidler, kendilerinin her türlü uhrevî nimetlere kavuştuklarını görerek sevinçli oldukları gibi kendilerinden geriye kalmış olan din kardeşlerinin de gelecekte öyle nîmetlere ulaşıp, üzüntü ve kederden korunmuş olacaklarını öğrenmekle sevinmiş ve ziyadesiyle mutlu olmuşlardır. İşte bu, din kardeşliğinin gereğidir. Müslümanlar daima birbirinin haliyle alâkadar olmalıdırlar, birbirinin sevinciyle sevinçli kederiyle kederli bulunmalıdırlar. İşte bu hal, yüksek bir dinîterbiyenin icabıdır.

§ İstibşâr: Müjde almak, şad olmak; bir haberden dolayı sevinmek müjde sebebiyle meydana gelen sürûr, neş’e ve müjde istemek mânâlarını da ifade eder. Beşaret de; müjde, iyi haber vermek demektir. Tebşir de müjdelemek müjde vermek demektir. Mübeşşir: Müjde verendir, mübeşşer de müjdelenen kimsedir.

172. Onlar ki, kendilerine yara isabet ettikten sonra Allah Teâlâ için ve Peygamberin için dâvete icabet eylediler. Onlardan iyilik edenler ve korunanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.

172. Bu mübârek âyetler de ashabı kiramın muharebelerdeki fedakârlıklarını, onların kalplerinin sağlamlığını bildirmekte ve o muhterem zatların kavuştukları ilâhî lütuftan şöylece açıklamaktadır. (Onlar ki) o Uhud gazvesinde bulunmuş olan ashabı kiram ki (kendilerine) o Uhud savaşında vücutlarına (yara isabet ettikten) -mübarek vücutları düşmanlarını hücumları ile yaralandıktan (sonra) yine kendilerini düşünüp durmadılar.

(Allah Teâlâ için ve Peygamberi için) canlarını feda etmeyi göze aldılar, onları davetine (icabet eylediler) tekrar savaş meydanına koşmaktan geri durmadılar. (Onlardan) o muhterem zatlardan ibaret olan o (iyilik edenler) bütün emrolundukları vazifeleri yapanlar (ve korunanlar) bütün yasaklardan kaçınan o zatlar (için pek büyük bir mükâfat vardır.) Onlar için cennet kapıları açıktır. Onlar Allah’ın nimetlerine kavuşacaklardır. Onlar için en nurlu bir gelecek mevcuttur. Ne büyük bir başarı!.. İşte İslâmiyete hizmetin mükâfatı…

§ Bu âyeti kerime, “Hamraül’ Esed” gazvesi hakkında nâzil olmuştur. Şöyle ki: Uhud gazvesinde düşman ordusu, müslümanlardan ayrılmış “Revhâ” denilen ve Mekke-i Mükerreme ile Medine’i Münevvere arasındabulunan bir mahalle dönmüştü.

Sonra bu hareketlerinden pişman olmuşlar, neden müslümanlar mağlûp iken onları takip edip de tamamen imha etmeden geri döndük demişler, tekrar İslâm ordusu üzerine yürümek istemişlerdi. Rasûli Ekrem Hazretleri, düşmanlarının bu düşünce ve hareketlerinden haberdar olunca İslâm ordusunun kahramanlığını, tam mânasıyla kuvvetli olduğunu göstermek için tekrar Medine’i Münevvere’denayrılarak o mücahit ordusu ile beraber düşman üzerine yürümekte bulundu.

Bu mübârek mücahitler ise Uhud gazvesinde yaralanmışlardı, zahmetler içinde yaşıyorlardı, birbirini tutunarak yola devam edebiliyorlardı. Bu hal ile beraber yine İslâm’ın kudretini göstermekten geri durmak istememişlerdi. Fakat Cenâb-ı Hak düşmanların içlerine bir korku düşürdü, İslâm ordusunun bu hareketinden haberdar olunca savaştan vazgeçtiler, kaçıp yurtlarına gittiler, İslâm ordusu da tam bir şeref ve şan ile Medine’i Münevvere’ye tekrar geri döndü. İşte İslâm ordusuna lâyık olan, böyle fedakârca hareket etmektir.

Allah’ın ismini yüceltmeye çalışmaktır. Cenâb-ı Hak bu kutsî âyetlerini, bütün İslâm milletine ebedî bir ders, bir uyanma vesilesi ve yükseliş olmak üzere beyan buyurmuştur.

173. Onlar ki, insanlar onlara: Halk sizin için kuvvet, topladılar, artık o düşmanlardan korkunuz dediler de bu onların imânını arttırdı ve Allah Teâlâ bizlere kâfidir ve ne güzel vekilidir, dediler.

173. (Onlar ki) o üstün vasıfları yukarıdaki âyeti kerime de zikredilmiş olan zatlar ki (insanlar) düşmanları adına söz söyleyen “Naim ibni Mesudil Eşcaî” (onlara) o muhterem İslâm mücahitlerine hitaben (halk) düşman kuvvetleri (sizin için) kuvvet (topladılar) sizi büsbütün mağlûp etmek istiyorlar (artık).

Ey müslümanlar!. Siz o düşmanlarınızdan(korkunuz) onlara karşı savaşa çıkmayınız (dediler) o mübârek mücahitlerin kalblerine güya korku düşürmek istediler (de) bununla bir tesir yapamadılar. Bilâkis onların (bu) aldatıcı sözleri (onların) o İslâm kahramanlarının (imânını arttırdı) Cenab’ı Hak’kın emirlerine olan bağlılıklarını artırdı ve kuvvetlendirdi.

(Ve) o zatlar (Allah Teâlâ bizlere) bizim işlerimize ve başarı sağlamamıza (kâfidir, ve) Yüce Yaratıcı (ne güzel vekildir), bütün varlığımız, bütün işlerimiz ona havale olunmuştur, (dediler) bu suretle de kalplerinin sağlamlığını ve dine bağlılıklarını göstermeye muvaffak oldular.

174. Sonra da kendilerine hiç bir fenalık dokunmaksızın Allah Teâlâ’nın bir nimetiyle ve bir lütfu ile geri döndüler ve Yüce Allah’ın rızâsına tâbi oldular. Allah Teâlâ ise büyük bir lütuf sahibidir.

174. Bu kahramanca hareketten (sonra da) o muhterem mücahitler (kendilerine) bir eziyet, bir kötü hâdise (hiç bir fenalık dokunmaksızın) o savaş için gitmiş oldukları meydandan (Allah Teâlâ’nın bir nîmetîyle) düşmanla karşılaşmaksızın bir afiyetle (ve) Cenab’ı Hak’kın (bir lütfu ile) ihsan buyurduğu bir ticaret ile, bir kazanç ile (geri döndüler) Medine’i Münevvereye geri döndüler.

(ve) böyle dindarca, fedakârca hareketleriyle (Yüce Allah’ın rizasına tâbi oldular) bu suretle dünya ve âhiret selametine kavuştular. (Ve Allah Teâlâ büyük bir lütuf sahibidir.) O muhterem mücahitlerin kalblerine kuvvet verdi, onları harp meydanında sabit kıldı, onlardaki imân nurunu çok parlak kıldı, onları cihad meydanlarına atılmaya, düşmanlarına karşı kahramanlık göstermeğe muvaffak buyurdu.

§ Tefsirlerde, siyer kitaplarında, genişçe yazılı olduğu üzere Uhud gazvesinde düşmanların reisi geri dönerken Hz. Peygambere nida ederek: Ya Muhammed!. Aleyhisselâm -istersen gelecek Bedir mevsiminde seninletekrar savaşta bulunalım, demiş, Peygamber Efendimiz de “inşaallah” diye cevap vermiş.

Sonra o mevsim gelince düşman reisinin kalbine bir korku düşmüş, geri durmaya da gururu mâni olmaya başlamış. “Naim bin Mesut” adında bir şahıs ile görüşmüş, bu sene kıtlık var, savaşta bulunmak doğru değil; geri dönmemizden de müslümanlar cesaret alacaklardır. Sana on deve veririm, çık Medine’ye git, onları korkut, onlar savaştan vaz geçsinler, bu hususta verilen sözü onlar bozmuş olsunlar.

Naim de Medine’i Münevvereye gelmiş, savaş için hazırlanmış bir guruba rastlamış, nereye hareket edeceklerini sormuş onlar da demişler ki: Düşmanlarımız ile aramızda va’dedilen ikinci Bedir gazvesine yönelmiş bulunmaktayız. Bunun üzerine Naim, bir takım yalanlar uydurmuş, sizin bu hareketiniz, sizin için pek korkunç, çünkü düşmanlarınız fevkalâde bir kuvvetle donatılmış bulunuyorlar, sizden hiç biriniz onların ellerinden kurtulamaz diye müslümanların kalblerine korku düşürmek, onları savaştan geri çevirmek istemişti.

Bazı zatlar bu sözlerden endişeye düşer gibi oldular. Fakat Rasûli Ekrem Hazretleri, ben yalnız da olsam Allah hakkı için bu savaşa gireceğim sözümden dönmem diye buyurdu. Ashabı kirâmından yetmiş kadar süvari ile Bedir tarafına yöneldiler. Hepsi de (hasbunallah venimel vekil = Allah bize kâfidir ve ne güzel vekildir.) diyorlardı. Hz. İbrahim de ateşe atılırken böyle demiş, ateşten kurtulmuş idi.

Nihayet İslâm mücahitler! Bedir mevkiine gelmişlerdi, orada bir hafta beklediler, düşmanları meydana çıkamadılar. Mübarek İslâm kuvveti hiç bir zarar görmeden geri döndü. Bu mevsimde Bedir de bir panayır kurulur, alışveriş yapılırdı. Bu İslâm kahramanları da o hafta içinde hurma, üzüm ve cilalı deri gibi şeylerle ilgili bir hayli alışverişte bulunmuşlar, bir güzel ticaretle Medine’i Münevvereye sağ salim geridönmüşlerdi.

İşte bu mübârek âyetler bu hâdise üzerine nâzil olmuş, Cenab’ı Hakkın, mücahit kullarını ne kadar koruyup himaye ettiğini bu müslümanlara anlatmıştır.

175. Sizi mutlaka o şeytan, dostlarından korkutuyor. Binaenaleyh onlardan korkmayınız benden korkunuz eğer mü’min kimseler iseniz.

175. Bu mübârek âyetler, şeytan tabiatlı kimselerin sözlerin mü’minlerin kıymet vermiyeceklerini gösteriyor. Küfür ve sapıklık içinde yaşayanların zararları kendilerine yönelik olup Cenâb-ı Hak’kın onlardan beri olduğunu bildiriyor. Ve öyle kâfirlerin hallerinden dolayı Rasûli Ekrem’in kalbinin üzüntülü olmamasını tavsiye ediyor, küfür ve fesat ehlinin geçici bir mühlet ve müsaadeye ulaşmaları haklarında bir hayır olmayıp uhrevî cezaya daha fazlasıyla çarpılacaklarını açıklıyor.

Şöyle ki: Ey müslümanlar! Ey ashabı kiram! (Sizi mutlaka o şeytan) o düşmanların kuvvetini büyüterek sizi korkuya düşürmek isteyen Naim gibi şeytan tabiatlı herhangi bir şahıs (dostlarından korkutuyor) onların büyük bir kuvvet hazırladıklarını söylüyor. Fakat siz, onun bu sözlerine kıymet vermeyiniz, endişeye düşmeyiniz (binaenaleyh onlardan) o şeytanın o dostlarından (korkmayınız) onlar kim oluyormuş!

Ancak (benden) ben Yüce Yaratıcıdan (korkunuz) benim emrime uyunuz, benim emrime muhalefetten kaçınınız. Sizin selâmet ve saadetiniz bununla mümkündür. (Eğer) siz hakikaten (mü’min kimseler iseniz) böyle Allah Teâlâ’ya itaat edesiniz, hakikaten ilâhî korkuyu her korku üzerine tercih eder, Allah’ın emrine hakkıyla uyarsınız.

176. O küfre koşanlar seni üzmesinler. Şüphe yok ki, onlar Allah Teâlâ’ya bir şey ile zarar veremezler. Allah Teâlâ istiyor ki, onlara âhirette bir nasip vermesin. Ve onlar içinbüyük bir azap vardır.

176. Habibim!.. (O küfre koşanlar) münafıklar, dinden dönenler veya âhir zaman Peygamberinin geleceğine vaktiyle inanıp, gelmesini bekledikleri halde bilahara onu, ortaya çıktığı anda inkâra cür’et eden bir takım bozulmuş dinlerin sahipleri (seni üzmesinler) onlar kendi selâmet ve saadetlerini kendi arzuları ile ellerinden çıkarmış oluyorlar.

Artık sen onların bu hallerine bakıp üzüntü ve kedere dalma, onlar kendilerini kendi iradeleriyle öyle bir felâkete sokmuş bulunuyorlar. (Şüphe yok ki, onlar) bu kâfir halleriyle (Allah Teâlâ’ya) onun mukaddes dinine onun yüce şanına (bir şeye) hiç bir şekilde (zarar veremezler).

Onlar o kötü hareketleriyle kendilerine zarar vermiş oluyorlar. Artık bu hallerinden dolayı (Allah Teâlâ istiyor ki, onlara âhirette bir nasip vermesin) onları cennetine sokmasın (ve) maamafih (onlar için) bu mahrumiyetle beraber (büyük) pek büyük (bir azap) da (vardır) ki, o cehenneme girmeleridir. Küfürlerinin cezası olarak ebediyyen azap görmeleridir.

177. Muhakkak o kimseler ki, imân karşılığında küfrü satın almışlardır. Elbette onlar Hak Teâlâ’ya bir şey ile zarar veremezler. Ve onlar için acıtıcı bir azap vardır.

177. (Muhakkak o kimseler ki,) o münafık, o dinden çıkan, o kâfir şahıslar ki (imân karşılığında küfrü satın aldılar). Kendilerinin ebediyyen saadetlerini temin edecek olan Allah’ın dinini terkederek ona karşılık küfür ve dinden çıkmayı tercih eylediler (elbette onlar) bu küfürler! yüzünden (Hak Teâlâ’ya bir şey ile) hangi bir şekilde bir (zarar veremezler) Cenab’ı hak onların imanına muhtaç değildir, onların küfründen dolayı hâşâ zarara uğramaz. Bu küfür ve isyanın zararları sahiplerine aittir. (Ve onlar için acıtıcı) pek ızdırap verici (bir azap vardır) o da cehennem ateşidir. Artık ona hazır bulunsunlar!.

178. Küfredenler aslâ sanmasınlar ki, onlara mühlet verişimiz onların nefisleri için bir hayırdır. Biz onlara mühlet veriyoruz ki, günahlarını artırsınlar. Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır.

178. (Küfredenler) imânı bırakıp küfür ve sapıklık içinde vakit geçirenler (aslâ sanmasınlar ki, onlara mühlet verişimiz) onları bir müddet yaşatmamız, onlara bazı dünyalıklar vermemiz (onların nefisleri) şahısları (için) haddizatında (bir hayırdır.) Hayır, hayır o bir hayır değildir.

Belki (biz) ben Yüce Yaratıcı (onlara) öyle bir müddet (mühlet veriyoruz ki) onlara mühlet ve müsaadede bulunuyoruz ki (günahlarını arttırsınlar) bir takım günahları işleyerek kendilerini öyle ebedî bir azabı hak etmiş bir hâle getirmiş olsunlar. (Ve onlar için alçaltıcı bir azap vardır) onlar dünyadaki kötü hareketlerinin cezasına bu suretle uğramış olacaklardır. Artık böyle bir âkibete uğramak istemeyen herhangi bir insan daha fırsat elde varken davranış ve hareketlerini düzelterek dindarca faziletli bir halde yaşamak istemez mi? Nedir büyük bir insanlık kitlesinin gafleti!.

Rasûli Ekrem Efendimizden insanların hayırlısı kimdir? diye sorulmuş. Buyurmuş ki:  ömrü uzayıp ameli gazel olan kimsedir, insanların şerlisi kimdir diye de sorulmuş, ona da: nasın şerlisi ömrü uzayıp ameli kötü olan kimsedir. Binaenaleyh ömrünün değerini bilmelidir. Onu güzel, meşru bir şekilde kullanmalıdır. Küfür ve isyanla geçen kötü bir ömür, sâhibi için ne büyük bir felâket demektir.

179. Allah Teâlâ mü’minleri sizin bulunduğunuz hâl üzere terkedecek değildir. Nihayet murdarı temizden ayıracaktır. Ve Allah Teâlâ size gaybı bildirecek de değildir. Ve lâkin Hak Teâlâ peygamberlerinden dilediği zatı seçer. Artık Yüce Allah’a ve peygamberlerine imân ediniz ve eğer imân eder ve korunursanız elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır.

179. Bu âyeti kerime, bir takım: hâdiselerin, meselâ galibiyet ve mağlûbiyet hallerinin ortaya çıkış hikmetine işaret ediyor, bu hikmetleri herkesin kavrayamayacağını bildiriyor, insanlığa selâmet ve saadet yolunu tavsiye buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar! (Allah Teâlâ) hakikî (mü’minleri sizin) böyle muhtelif, mahiyeti bilinmez (bulunduğunuz) bir (hâl üzere terk edecek değildir) içinizden samimî surette mü’min olanlar ile olmayanları meydana çıkaracaktır, herkesin durumunu dosta düşmana gösterecektir.

Evet… (nihayet murdarı) münafıkı, itikadı bozuk olanı (temizden) temiz inanç sâhibi mü’minlerden (ayıracaktır.) âleme duyuracaktır. İşte Uhud gazvesinde ve diğer olanlarda meydana gelen bazı hâdiseler, bütün birer ilâhî imtihandır, orada bulunanların durumlarını, derecelerini göstermeye vesiledir. Hak yolunda zahmetlere katlananlar ile katlanmayanların herkesçe anlaşılmasına bir sebeptir. (Ve Allah Teâlâ size) Ey bütün insanlar (gaybı bildirecek de değildir) ki, münafıklar ile münafık olmayanları Cenâb-ı Hak birer suretle bildirmedikçe siz bilemezsiniz.

(Velâkin Hak Teâlâ Peygamberlerinden dilediği zatı seçer) Bazı gayb durumları ona haber veriri, ona vahiy ve ilham buyurur. İşte peygamberlerin sonuncu olan Hz. Muhammed’e de öyle bir nice gayb durumları çevresinde bulunanların ruh hallerine, imân ve münafıklık derecelerini bildirmiştir. Onun bu gibi hususlara dair size verdiği ve vereceği haberleri samimî şekildetasdik ediniz. (Artık) Ey insanlık cemaati!.

(Yüce Allah’a ve) onun muhterem (peygamberlerine) tam samimiyet ile (imân ediniz) gaybı, esasen yalnız Allah Teâlâ’nın bildiğini unutmayınız, bununla beraber muhterem peygamberlerine de dilediği gaybı bildireceğine kanaat getiriniz. (Ve eğer) Ey insanlar hakikiyle (imân eder ve) münafıklıktan, ayrılıktan, günahlardan kaçınır ve (korunursanız elbette sizin için büyük bir mükâfat vardır) ona ulaşırsınız, onun ne kadar takdirlere lâyık olduğunu ancak Cenâb-ı Hak bilir. Ne mutlu akıllıca hareket ederek böyle bir mükâfata kavuşanlara.

Yorum Bırakın