NECM SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre Mekke-i Mükerreme’de İhlâs Sûresinden sonra nâzil olmuştur; Altmış iki âyet-i kerîmeyi içermektedir. Yalnız (32)inci âyetinin Medine-i Münevvere’de inmiş olduğu rivâyet edilmektedir.


İbn-i Mes’ut Radiyallâhü Anh’tan rivâyet olduğuna göre Resûl-i Ekrem, Sallallâhü Aleyhi Vesellem Efendimiz tarafından okunması ilk ilân buyurulmuş olan sûre, bu Necm sûresidir. Bunu Harem’i Şerifte okumuş müşrikler de dinlemişlerdi.


Necarî, Müslim, Ebû Dâvud ve Nesaî’nin rivâyetlerine göre kendisinde secde âyet-i ilk nâzil olan sûre, bu Necm Sûresidir. Bu nâzil olunca Resûl-i Ekrem Mescid-i Haram’da secde etmiş, oradaki insanlar da secdeye kapanmışlar, ancak bir kişi Mescid-i Haramın toprağından bir avuç eline almış onun üzerine secde etmiş, bu bana yeter demiş, daha sonra kâfir olarak öldürüldüğü görülmüştür. O da Ümmiyetibni Helef’tir veya Ebû Leheb’tir.


Bu sûre-i celîlenin başlıca konuları ve nüzul sebebi:


(1): Cibril-i Emîn’in ilâhî vahyi teblîğ ile emrolunduğu, Resûl-i Ekrem’in de Hz. Cibril’i iki defa melek sûretinde müşahede buyurduğu.


(2): Putlara tapan, meleklere Allah’ın kızlarıdır diyen müşrikleri kınamak.


(3): Allah’ın ilminin gökleri ve yerleri kuşatmış olduğunu beyân, Allah’ın birliğini, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve kıyamet âlemini inkâr edenlerin cehâletlerini teşhir etmek.


(4): İbrâhim ve Mûsa Aleyhisselâm’ın sahifelerindeki vasiyetleri beyân etmek, insanları başkalarının gizli hâllerini açıklamaktan men etmek ve müşriklerin Kur’an-ı Kerim ile alay etmeye cür’et edip ondaki öğütlerden gaflette bulunmalarını yermek.


(5): Kulların Allah için secdede ve ibâdetlerde bulunmalarını emr etmek, Sebebi nüzulûne gelince, bu da, “Tûr” sûresinin âhırında bildirildiği üzere müşriklerin peygamber hakkındaki bâtıl iddialarını kat’î sûrette red etmekten ve halkı aydınlatma lütfunda bulunmaktan ibârettir.


1. Yıldıza; doğmaya başladığı zaman and olsun ki.


1. Bu mübârek âyetler, Resûl-i Ekrem’in noksanlardan uzak ve boş lâkırdılardan kaçınmış olup beyânlarının birer ilâhî vahye dayanmış olduğunu bir kudret eserine yemin etmek sûretiyle bildiriyor. Ve Resûl-i Ekrem’in ilâhî vahyi pek büyük bir kuvvet sâhibi olan Cibril-i Emîn vasıtasiyle almış ve Hz. Cibril’i iki defa asıl sûretiyle görmüş bulunduğunu haber veriyor. Ve Cibril-i Emîn’in Yüce peygamberimize ne kadar yaklaşarak ilâhî vahyi teblîğ etmiş olduğunu beyân buyurmaktadır.

Şöyle ki: (Yıldıza; doğmaya başladığı zaman) Veya battığı vakit (and olsun ki,) peygamberlerin efendisi hakkında verilecek olan bilgiler, hakikatin tâ kendisidir. Tefsirlerde ayrıntılı olarak beyân olunduğu üzere bu yıldızdan maksat, yâ Süreyya yıldızıdır, çünkü, bu yıldız, pek parlak, pek açık bir kudret eseridir veyahut mutlak yıldız cinsidir ki, bütün gök yıldızları kasdedilebilir. Yıldızların varlığı, göklerdeki hareket tarzları, etrafa ışıklar yaymaları fevkalâde enteresandır, ilâhî kudretin büyüklüğüne dâir birer parlak delil bulunmaktadır.


İşte bu pek parlak kudret eserlerine yemin edilmesi, hem bunların ehemmiyetine, Allah’ın birliğine şâhitlik etmelerine dikkatleri çekmek içindir, hem de haber verilecek hususun tam bir dikkatle düşünülmesini tavsiye hikmeti taşımaktadır. Bununla beraber bu yıldızdan maksat, bâzı zâtlara göre, Kur’an-ı Kerimdir. Kur’an’ın âyetleri müneccemen, yâni: Çeşitli zamanlarda yukarıdan aşağıya inmiş olduğu için kendisine böyle “Necm” ismi de verilmiştir.


Bâzı zâtlara göre bu necm’den maksat, Hz. Muhammed Aleyhisselâm’dır. Çünkü O, insanlık dünyasını aydınlatan ve süsleyen bir kudret yıldızıdır ve Mîrac gecesi, göklere yükselmiş, sonra yine yeryüzüne inivermiştir.


“Heva” kelimesi, düşmek, batmak, yukarıdan aşağıya inmek demektir, diğer bir itibar ile de yükselmek, yukarı çıkmak mânasınadır.


2. Arkadaşınız şaşırmadı ve bâtıla inanmadı.


2. (Arkadaşınız) yâni: Dâima kendisini görüp pek temiz ahlâk ve davranışlarına şâhid bulunduğunuz Hz. Muhammed Aleyhisselâm (şaşırmadı) hak yolundan dönmedi, doğruluktan ayrılmadı (ve bâtıla inanmadı.) doğru olmayan bir yola girmiş bulunmadı. O mübârek zât, dâima hidâyet yolunu tâkibetmekte, yüksek yaratılışını dâima muhafaza eylemektedir.


3. Ve arzusuna göre söz söylemez.


3. (Ve) O pek muhterem ve mâsumlukla vasıflanmış olan Yüce Peygamber (hevadan söz söylemez.) onun bütün beyânları, birer hikmet ve faydaya dayanmaktadır, bir takım hayâller ile, şahsî kuruntular ile aslâ alâkası yoktur.


4. O başka değil, ancak bir vahiydir, vahiy olunuverir.


4. (O) Yüce Peygamber (başka değil) öyle arzusuna göre ve hayâlî sözleri söylemekten uzak olarak onun Kur’an-ı Kerim adına bildirdiği şeyler (ancak bir vahydir) ki, kendisine Allah tarafından (vahy olunuverir.) o da öyle vahiy yoluyla aldığı şeyleri ümmetine teblîğ buyurur. O Yüce Peygamber, hak ve hakikate muhalif birşey söylemiş olamaz, onu Allah Teâlâ korumaktadır.


5. Onu kuvvetleri pek şiddetli olan öğretmiştir.


5. Evet.. (Onu) O vahy olunan şeyleri o Yüce Peygamber’e (kuvvetleri pek şiddetli olan) harikulâde bir kuvvet ve kudrete sâhip bulunan Cibril-i Emîn adındaki pek seçkin ve Allah tarafından teblîğ etmekle emrolunmuş bir melek (öğretmiştir) gelip teblîğ etmiş ve öğretmiştir. Artık o Kur’an-ı Kerim’in âyetlerine nasıl “esâtirülevvelin öncekilerin masalları” denilebilir?. Onlar nasıl bir hurâfe telâkki edilebilir?. Cibril-i Emîn’in ne kadar kuvvetli olduğu düşünülmelidir ki, bir anda göklerden yeryüzüne inebilmektedir ve onun yalnızca sesiyle Semud kavmi helâk olmuştur.


6. Bir kuvvet sahibi ki, hemen dosdoğru göründü.


6. Evet.. O Cibril-i Emîn (Bir kuvvet) akıl ve dirâyeti itibariyle bir kabiliyet ve dînen bir güç (sâhibi) dir (ki,) Hz. Peygamber’e karşı (dosdoğru göründü) yâni: Nasıl bir melek sûretiyle yaratılmış ise tamamen o sûrette Resûl-i Ekrem’e görünmüş oldu. Peygamber Efendimiz, Cibril-i Emîn’i öyle aslî sûreti üzere görmek temennîsinde bulunmuştu. Cibril-i Emîn de o kendi sûretinde olarak göründü.


“Zûmirre” kelimesi, kuvvet, tâkat, büyük kudret sâhibi demektir. Güzel manzara sâhibi diye de ifâde edilmiştir.

 “İstivâ” ise müsâvi ve bir seviyede olmak, ölçülülük ve doğruluk üzere bulunmak demektir.


7. Ve o, en yüksek bir semâ kıyısında idi.


7. (Ve O) Hz. Cibril, Resûl-i Ekrem’e öyle melek sûretinde göründüğü zaman (en yüksek bir semâ, kıyısında idi) yâni: Güneşin ufkunda bulunarak oradan varlığını göstermişti. “Ufuk-u âlâ” bakanlara karşı en yüksek bulunan taraf demektir.


8. Sonra yaklaştı da aşağıya iniverdi.


8. (Sonra) Cibril-i Emîn, Resûl-i Ekrem’e (yaklaştı da) yâni, yaklaşmak, onun mübârek huzurunda varlığını göstermek istedi ve semâdan (aşağıya iniverdi.) en yüksek ufuktan yeryüzüne inmiş bulundu.


9. Derken iki yay kadar veya daha yakın oluverdi.


9. (Derken) O mübârek melek, yeryüzüne şeref vererek Resûl-i Ekrem’e karşı (iki yay kadar veya daha yakın oluverdi.) o miktar yaklaşarak kendisini aslî sûreti üzere göstermiş oldu. Binaenaleyh Yüce Peygamberimiz, Hz. Cibril’i iki defa melek sûretinde müşahede etmiştir ki, birisinde kendisi Hira’da bulunarak Cibril-i Emîn ise gökte, güneşin ufkunda bulunmuştu, diğerinde ise Cibril-i Emîn de yeryüzüne inmiş idi.


10. Hemen Allah Teâlâ’nın kuluna vahyettiğini vahyetti.


10. Artık Cibril Aleyhisselâm (Hemen) O Yüce Yaratıcının (kuluna) muhterem Peygamber Efendimize (vahy ettiğini) Cenab-ı Hak tarafından teblîğ etmekle emrolunduğu pek büyük bir şeyi (vahy etti) gelip tebliğde bulundu. Yâhut bizzât Cenab-ı Hak, Peygamberine vasıtasız bir vahyde bulunmuş oldu. Allah’ın kudretine göre bu gibi hârikaların vücuda gelmesi, aslâ imkânsız görülemez. Hikmet sâhibi Yaratıcı dilediği vakit melekleri de, sâir nûranî varlıkları da dilediği muhterem kullarına birer insan sûretinde veya kendilerinin asıl bulundukları şekil ve mahiyette gösterebilir.
Bunlar öteden beri vuku bulmuştur. Binaenaleyh Cibril-i Emîn’in de öyle görünmesi ve ortaya çıkması, Allah’ın kudretine göre elbette ki, garîb görülemez. İşte buna işâret için şöyle buyuruluyor.


11. Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı.


11. Bu mübârek âyetler de Resûl-i Ekrem’in görmüş olduğu ilâhî kudret eserlerinin yalanlanması mümkün olmayan birer sâbit hakikat olduğunu bildiriyor. O Yüce Peygamberler ile bu hususta mücadeleye hiçbir kimsenin kudreti olmadığına işâret buyuruyor. Ve o Yüce Peygamberin Cibril-i Emîn’i Cennetül mevânın yanında bulunan ve birçok kudret eserini içine alan Sidret-ül Müntehâda müşahede etmiş olduğunu haber veriyor. Ve o Yüce Peygamberin birçok büyük delilleri tam açıklıkla görmüş bulunduğunu beyân buyurmaktadır. Şöyle ki: Hz. Peygamber, Cibril-i Emîn’i aslî şekli ile görmüş, o hususa dâir kesin bir hâlde kendisinde kanaat meydana gelmişti. Artık (Gördüğü şeyi kalbi yalanlamadı.) o gördüğü zâtın Cibril-i Emîn olduğunu kalben bilmiş, kendisince kesinlik hasıl olmuştu. Binaenaleyh mübârek kalbi faraza tereddüt etse idi, onu ben bilemedim diye yalanlasaydı yalan söylemiş olurdu. Çünkü onu kat’î sûrette bilmiştir.


12. Onun gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?


12. Artık ey inkârcı olan müşrikler!. Siz (Onun) Yüce Peygamber’in öyle açıkça (gördüğüne karşı onunla şimdi mücadelede mi bulunacaksınız?.) o doğru sözlü olan Peygamberi yalanlayarak onun Cibril-i Emîn’i görmemiş olduğunu mu iddiaya cür’et göstereceksiniz?. Şüphe yok ki, onun verdiği haber hakikatin ta kendisidir.


13. And olsun ki, O’nu Cibril’i diğer bir inişinde de gördü.


13. Evet.. (And olsun ki,) Muhakkak bir hâdisedir ki, Muhammed Aleyhisselâm (O’nu) Cibril-i Emîn’i (diğer bir inişinde de gördü.) o mübârek meleği tekrar bir defada olduğu gibi müşahede etmiş bulundu.


14. Sidretü’l Müntehanın yanında.


14. Bu müşahede ise (Sidret-ül Müntehâ’nın yanında.) vâki olmuştur. “Sidre” müfessirlerin beyânlarına göre yedinci gökte, arşın sağ tarafında bulunan bir makamdır. “Nebık” Sidre ağacının yemişi demektir ve Sidre Arabistan kirazı tâbir edilen fevkalâde bir ağaçtır ki, onun pek büyük vasıfları ve altından ırmakların akmakta bulunduğu kaydedilmektedir.
“Müntehâ”dan maksat ise yâ bu isimde bir yerdir ki, o ağaç bu yerde bulunuyormuş veya bundan maksat, bir makamdır ki, meleklerin ve Peygamberlerin gidişleri orada nihâyet bulur, veya müminlerin ruhları oraya kadar gider. Bu hususta başka görüşler de vardır.


“Resûl-i Ekrem’in böyle göklere kaldırılması, ve bu peygamberi yükselişin vukuu zamanında Allah’ın zâtını gözleriyle müşahede edip etmediği, İslâm âlimleri arasında uzun uzadıya tartışma konusu olmuştur. Evet.. Cenab-ı Hak, dilerse yüce zatını, şânına lâyık bir şekilde dilediği kuluna gösterebilir. Nitekim âhirette müminler, böyle bir lütfa mazhar olacaklardır. Fakat daha dünyada bulunan zâtlardan hiçbiri, Allah’ın zatını maddî gözleriyle görmüş değildirler. Âlimlerin çoğunluğunun kanaatleri böyledir. Bu mes’ele kelâm ilminde izah edilmiştir, “İsra Sûresi”nin tefsirine de bakınız.

Yorum Yap