HADİD SURESİ

hadid suresi tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübârek sûre, tefsircilerin çoğunluğuna göre Medine-i Münevvere’de “Ezzilzâl” sûresinden sonra nâzil olmuştur. Yirmi dokuz âyet-i kerîmeyi içermektedir. Yirmi beşinci âyetinde demir demek olan hadîdin ehemmiyetine, fâidelerine işaret buyrulmuş olduğu için bu mübârek sûreye “Hadid sûresi” adı verilmiştir.

Bu mübârek sûrenin evveli, bütün kâinatın Cenab-ı Hakk’ı tesbîhte bulunduğunu beyan ile Vakıa sûresinin sonundaki tesbîh ile emrin sebebi mesabesinde bulunmuştur.

Başlıca konuları şöyledir:

1. Allah Teâlâ’nın mukaddes isimlerine, sıfatlarına ve yaratmış olduğu yaratılış hârikalarına işaret.

2. Doğru olan ve Allah rızası için infakta bulunan mü’minlerin nasıl bir nûrlu geleceğe nâil olacaklarını müjdelemek.

3. Fâni varlıklarına böbürlenip duran cimri kimselere pek fenâ âkıbetlerini ihtar.

4. Bâzı Peygamberlerin kıssalarına işaret ederek geçmiş ümmetlerin tarihî hâllerine dikkatleri çekmek.

5. Büyük lütuf sahibi olan Yüce Mâbudun dilediği Peygamberini pek yüksek bir imtiyaza nâil buyuracağını beyan ile Yüce Peygamberimize îman edenlerin kat kat mükâfatlara nâil olacaklarına ve Hz. Peygamber’in yüceliğine işaret .

1. Göklerde ve yerde ne var ise Allah için tesbih etmektedir. Ve O, güçlüdür, hikmet sahibidir.

1. Bu mübârek âyetler, bütün kâinatın Cenab-ı Hakk’ı takdîs ve yüceltmede bulunduğunu bildiriyor. Bütün göklere ve yerlere sahip olan O Yüce Yaratıcının bir kısım mukaddes vasıflarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Göklerde ve yerde ne var ise) Bütün bunlarda bulunan mahlûkat, melekler, insanlar, cinler ve diğerleri (Allah için tesbîh etmektedir.) yâni: Sözle ve lisan-ı hâl ile O Yüce Yaratıcıyı takdîs ve yüceltmeye devam eder bulunmaktadır. Çünki bütün bunların varlığı, bir Ezelî Yaratıcı’nın, bir hikmet sahibi sanatkârın varlığına delâlet ve şahadet edip durmaktadır. (Ve O) Ezeli Yaratıcı (azizdir.) herşeye kaadirdir, galiptir. O’na karşı hiçbir şey muhalefette bulunamaz. Ve o (hakîmdir.) her yarattığı, her emr ve nehyi birer hikmet ve fayda gereğidir.

2. Göklerin ve yerin mülkü O’nun içindir. Diriltir ve öldürür ve O, her şey tamamen üzerine kadirdir.

2. (Göklerin ve yerin mülkü onun içindir) Bütün bu kâinata sahip, onlarda hakîm olan o Yüce Yaratıcıdır. Hepsi de tamamen onun tasarrufları altında bulunmaktadır. O, dilediğini (diriltir) onda hayat sıfatını vücuda getirir (ve) dilediğini de (öldürür) belirlenmiş eceli sona erince onu hayattan mahrûm bırakır (ve O) Yüce Yaratıcı (her) mümkün (şey üzere tamamen kaadirdir.) öyle dilediğini diriltmeğe ve öldürmeğe de fazlasıyla kaadirdir. Mülkünde dilediği gibi tasarrufta bulunur, ona kimse mani olamaz.

3. O, evveldir ve âhırdır ve zâhirdir ve bâtınıdır ve O, her şeyi bilendir.

3. (O) Kudret sahibi Yaratıcı (evveldir) onun varlığı ezelîdir, her şeyden öncedir, hepsini de yoktan var eden O’dur. (ve) O Ezeli Yaratıcı (âhirdir) her şeyden sonra da sonsuz olarak kalıcıdır, yok olmaktan uzaktır, (ve) O yüce Mâbut (zâhirdir) her şeyin üstündedir, onun varlığına bütün mahlûkatı açıkça delâlet etmektedir (ve) o âlemlerin Rabbi (batındır) her şeyin aslını hakkıyle bilendir, mahlûkatının akılları, hassaları ise onun ilâhî zatını tamamen olduğu gibi görüp, bilip keyfiyetini tâyin edemez, (ve O) Kâinatın Yaratıcısı (her şeyi bilendir) her şeyi tamamen bilir, ona karşı hiçbir şey gizli kalamaz, açık ve gizli olan her şeyi görür, bilir. Buna inanmışızdır.

4. O, o Zat dır ki: Gökleri ve yeri altı günde yarattı, sonra arş üzerine istiva buyurdu. Yerde dahil olan şeyi ve ondan çıkan şeyi ve semadan iniveren şeyi ve onda yükselen şeyi bilir. Ve O, her nerede olsanız sizinle beraberdir. Ve Allah, ne işlediğinizi hakkiyle görücüdür.

4. Bu mübârek âyetler de Yüce Yaratıcı’nın gökleri ve yeri yaratıp hepsinin üstünde hüküm sürer olduğunu bildiriyor. Bütün kâinata sahip olan o Hikmet sahibi Yaratıcı’nın bütün zamanî inkılâpları vücuda getirmekte olduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (O, o) Yüce Zat (dır ki:) O Kâinatın Yaratıcısı Hazretleridir ki: (gökleri ve yeri altı günde yarattı) yâni: Altı muhtelif tavırda vücuda getirdi.

Veyâhut dünya günlerine göre altı gün kadar bir müddet içinde var etti. Pazar gününden itibaren cuma gününe kadar altı günde yaratmış olduğu da rivâyet olunmaktadır. (sonra) O Yüce Yaratıcı (arş üzerine istiva buyurdu.) yâni: Hâkimiyet ve tasarruf tahtı üzerine yükselerek bütün kâinata karşı hüküm sürer oldu. Taht üzerinde karar kılmak gibi tâbirler, temsîl yoluyla yücelik ve hâkimiyeti tasvirden ibarettir. Yoksa Cenab-ı Hakk’ın bütün mekânlarından uzak olduğu mâlumdur. “Araf sûresine” de müracaat!.

Evet.. O Yüce Yüce Yaratıcı, bütün kâinata hakîmdir, her şeyi bilendir (yerde dahil olan şeyi) bütün yerler içinde bulunan madenleri, bitkileri, ölülerin bedenlerinin parçalarını ve diğer şeyleri bilir, (ve ondan çıkan şeyi) de bilir. Ekinleri, meyveleri çeşit çeşit fâideli şeyleri de bilmektedir, (ve gökten iniveren şeyi) de bilir, melekleri de, vahiyleri de, yağmurları da, aydınlıkları da vesâireyi de ilmen kuşatmaktadır, (ve onda yükselen şeyi) de (bilir) semaya yükselen buharları, nûrları, amelleri vesâireyi de o Yüce Yaratıcı tamamen bilmektedir. Bu hususa dair “Sebe” sûresine de müracaat!, (ve O) Yüce Yaratıcı, ey insanlar!. Siz (her nerede olsanız sizinle) ilim ve kudret bakımından (beraberdir) sizin bütün işlediğiniz şeyleri bilir.

Nerelere vardığınızı ve nerelerde ikamet eylediğinizi bilmektedir. (ve Allah, ne işlediğinizi hakkiyle görücüdür.) her nerede olursanız olunuz, sizin fiilleriniz ve sözleriniz, Cenab-ı Hakk’ın ilim ve kudretinin dışında olamaz, sizi kendi amellerinize göre mükâfat ve cezaya kavuşturacaktır.

5. Göklerin ve yerin mülkü onundur ve bütün işler, Allah’a döndürülür.

5. (Göklerin ve yerin mülkü) Onların üzerindeki sahiplik ve tasarruf hak ve selâhiyeti (onundur) o ortak ve benzerden yüce olan Allah Teâlâ’nındır. (ve bütün işler) Bütün mahlûkatın işleri ve bakımı (Allah’a döndürülür.) İlâhî hüküm, onların haklarında tam bir adâlet ve himmetle tecellî eder.

6. Geceyi gündüze çevirir, gündüz de geceye çevirir ve O, sinelerde gizli olanları da hakkıyla bilendir.

6. O hikmet sahibi yaratıcı (Geceyi gündüze çevirir) geceleri kısaltır, karanlık zamanları aydınlığa kavuşturur (gündüzü de geceye çevirir) gündüzleri kısaltır, onların aydınlığını azaltır, ufuklar karanlıklar içinde kalır. Bütün bunlar, birer hikmet gereğidir, (ve O) Yüce Yaratıcı (sînelerde gizli olanları da hakkiyle bilendir.) mahlûkatı o kadar çok olduğu hâlde hepsinin de sırlarını, düşüncelerini, inançlarını tam mânâsiyle bilir, hiçbir şey o Bilen Yaratıcının ilminin dairesi dışında kalmaz. Artık bu kadar yüksek ilâhî vasıfları düşünüp de onun mukaddes zatını birleme ve tesbîhde bulunmak icap etmez mi?.

7. Allah’a ve Peygamberlerine iman edin. Kendisinde sizi tasarrufa yetkili kılmış olduğu şeylerden harcamada bulunun. İmdi sizden o kimseler ki, iman ettiler ve harcamada bulundular, onlar, için pek büyük bir mükâfat vardır.

7. Bu mübârek âyetler de insanları îmana ve Cenab-ı Hak’kın verdiği mallardan harcamaya dâvet ediyor. İnsanların kendilerine kabiliyet verilmiş olduğu hâlde Yüce Peygamber tarafından dâvet edilen îmandan kaçınmalarına bir sebep bulunmadığına işaret buyuruyor. O merhametli ve kerem sahibi Mâbudumuzun insanlığı karanlıklardan nûra çıkarması için Peygamberine parlak parlak âyetleri indirmekte olduğunu beyan buyurmaktadır.

Şöyle ki: Ey Allah’ın kulları!. (Allah’a ve Peygamberine îman edin) Cenab-ı Hak’kın birliğini, Peygamberinin risaletini ikrâr ve tasdikte bulunun ve o Yüce Yaratıcının (kendisinde sizi tasarrufa yetkili kıldığı şeylerden) yâni: Esasen Hak Teâlâ’nın yaratmış ve sahip bulunmuş ve sizi hilafe yoluyla tasarrufa nâil buyurmuş olduğu mallardan (harcamada bulunan) o malların bir kısmını Allah yolunda sarf edin, fakirlere, zayıflara yardım eyleyin (imdi sizden o kimseler ki, îman ettiler) ilâhî dini kabul eylediler (ve infakta bulundular) Allah rızası için mallarının zekâtını, sadakasını verdiler (onlar için büyük bir mükâfat vardır) onlar, hatır ve hayâle gelmeyen pek büyük nîmetlere, sevaplara nâil olacaklardır.

8. Ve sizin için ne var ki, Allah’a iman etmeyesiniz? Halbuki, Peygamber, sizi Rabbinize iman etmeniz için dâvet ediyor ve muhakkak ki, Allah’ü Teâlâ sizden misak da almıştır, eğer mü’minler oldunuz iseniz?

8. (Ve) Ey îmandan kaçınan câhiller!, (sizin için ne var ki,) Hangi bir şey, sizi men ediyor ki, (Allah’a îman etmeyesiniz?.) öyle bir mutluluk sebebinden mahrûm kalacaksınız?, (halbuki. Peygamber, sizi Rab’binize îman etmeniz için dâvet ediyor) sizi en kuvvetli delîller ile irşâda çalışıyor, hakkınızda o kadar hayır diler bulunuyor, (ve muhakkak ki) Allâh-ü Teâlâ (sizden misak da almıştır.) yâni: Size bir kabiliyet vermiş, Allah’ın varlığına şahadet eden nice yaratılış hârikalarını yaratıp gözlerinizin önüne bırakmıştır, sizi nice aklî ve naklî delîllere nâil buyurmuştur. Bunlardan istifade etmeli değil misiniz?. Ne büyük bir ilâhî kınama!.

Bir yoruma göre de Cenab-ı Hak, sizden ruhlar âleminde bir söz ve misak almıştır, “ben sizin Rab’biniz değil miyim” sorusuna: “Evet.. Rab’bimizsin” diye itirafta bulunmuş, söz vermiş idiniz, şimdi ne için inkâra cür’et ediyorsunuz?. (Eğer mü’minler oldunuz iseniz?.) Öyle aklî ve naklî delîllere dayanarak îman edecek kimseler iseniz, daha ne duruyorsunuz, hemen îman ediniz, bütün kâinat, karşınızda parlayıp duruyor, bir Yüce Yaratıcı’nın varlığına şahadet ediyor.

9. O, O Zat dır ki: Kulunun üzerine açık açık âyetler indirir, sizi karanlıklardan aydınlığa çıkarması için ve şüphe yok ki, Allah, sizin için elbette çok şefkatlidir, çok merhametlidir.

9. (O, o) sıfatları yüce zat (dır ki: Kulunun üzerinde açık açık âyetleri indirir) Yüce Peygamberine en açık delilleri, İslâmiyetin gerçek olduğuna dair en parlak delilleri indirip ihsân buyuruyor. Evet.. (sizi karanlıklardan nûra çıkarması) için dalâletten çıkarıp hidâyete erdirmesi için öyle pek açık âyetleri kadri yüce Peygamberine ihsân lütfunda bulunur. (şüphe yok ki, Allah, sizin için) ey îman ile mükellef kimseler!, (çok şefkatlidir, çok merhametlidir) onun içindir ki, size bir îman kabiliyeti vermiştir, sizi îmana dâvet buyurmuştur. tâ ki, siz o sâyede ebedî bir selâmet ve saadete kavuşasınız. Artık böyle bir îmanı nasıl olur da kabul etmezsiniz?

10. Ve sizin için ne vardır ki, Allah yolunda harcamada bulunmayasınız? Ve göklerin ve yerin mirası, Allah içindir. Sizden fetihden önce harcayan ve savaşta bulunanlar ki: Onlar dereceten pek büyüktürler, daha sonra harcama yapan ve savaşta bulunanlar ile eşit olmazlar. Bununla beraber Allah Teâlâ hepsine de pek güzel mükâfat va’d etmiştir ve Allah Teâlâ yapar olduğunuzdan haberdardır.

10. Bu mübârek âyetler de harcamadan kaçınanları kınıyor. Müslümanlığa İslâm fetihlerinden evvel nakden ve bedenen hizmette bulunanların pek yüksek mertebelere nâil olacaklarını bildiriyor. Bununla beraber daha sonra hizmette bulunanların da mükâfatlara nâil olacaklarını haber veriyor. Allah rızası için mallarını infak edenlerin kat kat mükâfatlara kavuşacaklarını beyan buyuruyor.

Âhirette bütün mü’minlerin ne kadar nûrlara, nîmetlere, yüksek derecelere nâil olacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (ve) Ey insanlar!, (sizin için ne vardır ki:) Ne gibi bir engel mevcuttur ki, (Allah yolunda harcamada bulunmayacaksınız?.) O vesîle ile de Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmayasınız?. Sizi bir nice nîmetlere nâil eden bir Yüce Yaratıcının emrine uyarak harcamada bulunmalı değil misiniz?, (ve göklerin ve yerin mirası Allah içindir.) Her şey, yok olucudur. Ve Cenabı-ı Hak’kın tasarrufu, hâkimiyeti altına dahildir.

Sizin geçici olarak elde etmiş olduğunuz varlıklar da yok olacaktır, onlar da Hak Teâlâ’nın takdîr ettiği şekilde inkilâplara uğrayacaktır. Binaenaleyh yok olmadan önce harcamada bulununuz ki, mükâfatlara nâil olasınız, (sizden fetihten önce infak eden) nice yerlerin fethine bir ön fetih teşkil eyleyen Mekke-i Mükerreme’nin fethinden evvel malını Allah yolunda harcamış olan (ve savaşta bulunanlar ki,) onlar ilk değerli mücahitlerdir, ilk muhterem muhacirler ile saygıdeğer ensardır. İşte (onlar derece bakımından pek büyüktürler) Allah katında pek yüksek mevki sahipleridir. O zatlar (daha sonra infak eden ve savaşta bulunanlar ile eşit olmazlar) elbette ki, o evvelki zatların dereceleri daha yüksektir.

Çünki Mekke-i Mükerreme’nin fethinden önce müslümanlar büyük bir darlık içinde idiler, adetleri nisbeten az idi, İslâmiyet’i yaymaya çalışmaları büyük bir fedakârlık eseri bulunuyordu. Bu fetihden sonra ise müslümanlar kuvvet bulmuş, İslâmiyet fazlaca yayılmaya başlamış idi. Binaenaleyh fetihten önce harcama ve cihat daha büyük bir fedakârlık bulunduğu için mükâfatı da pek fazladır, (maamafih Allah -Teâlâ-hepsine de pek güzel mükâfat vâ’d etmiştir.) İslâmiyet’e fetihten önce mal ve beden ile hizmet edenler de, fetihten sonra hizmette bulunanlar da haddizatında büyük mükâfatlara kavuşacaklardır.

(Ve Allah -Teâlâ- yapar olduğunuzdan haberdardır.) sizin hâllerinizi zâhirini de, bâtınını da, bilmektedir, sizi güzel amellerinize göre mükâfatlara nâil buyuracaktır. Bu âyet-i kerîme’nin Hz. Ebû Bekir Radiyallâhü Anh hakkında inmiş olduğunu söyleyenler vardır. Çünkü o mübârek zât, îman edenlerin, mallarını Allah yolunda harcayanların ve kâfirlere karşı cihada atılanların ilki bulunmuştur. Ve Resûl-i Ekrem Efendimiz, hastalığı zamanında Ashab-i kirama namaz kıldırmak için onu imam tâyin buyurmuştur.

11. Kimdir, o kimse ki: Allah’a güzel ödünç ile ödünç versin de Allah Teâlâ onun için onu kat kat arttırsın? Ve onun için pek kerimâne bir mükâfat da vardır.

11.(Kimdir o kimse ki,) O fedakâr mü’min ki, (Allah’a güzel ödünç ile ödünç versin de,) yâni: Sırf Allah rızâsı için malını harcamada bulunsun da (Allah) Teâlâ da (onun için) o infak eden îman sâhibi için (onu) o ödünç verilen malı (kat kat arttırsın.) onun karşılığında birçok sevaplar ihsân buyursun (ve onun için) öyle samimiyetle harcamada bulunan herhangi bir îman ehli için (pek değerli bir mükâfat da vardır.) onun bu yüksek değerini belirlemek, bizim kudretimizin dışındadır. Öyle bir zât, cennetlere ve ilâhî tecellilere mazhar olacaktır.

12. O gün mü’minleri ve mümineleri göreceksindir ki, nûrları önlerinde ve sağ taraflarında koşar. Onlara denilecektir ki, bugün sizin müjdeniz cennetlerdir ki, onların altlarından ırmaklar akar, içlerinde ebediyyen kalıcılarsınız, işte bu, en büyük kurtuluştur.

12. Evet.. O zâtlar için o âhiret gününde öyle muazzam mükâfatlar vardır. İşte (o gün, mü’min erkekleri ve mü’min kadınları göreceksindir ki, nûrları önlerinde ve sağ taraflarından koşar) dünyadaki güzel amellerinin sâyesinde böyle nûrlu bir geleceğe nâil olmuş olurlar. Onlara melekler tarafından denilecektir ki: (bugün sizin müjdeniz, cennetlerdir) Size müjdeleriz ki, siz cennetlere nâil olacaksınızdır. Onlar öyle cennetlerdir (ki: Onların altlarından ırmaklar akar) lezîz, güzel sular akar gider. Artık siz ne kadar mutlu zâtlarsınız ki, o cennetlerin (içlerinde ebediyyen kalıcılarsınız.) o nîmetler, ellerinizden aslâ çıkmayacaktır (işte bu,) böyle nûrlara,
müebbet cennetlere olmak (en büyük bir necâttır.) takdirlerin üstünde bir selâmet ve mutluluktur. Yüce Mâbudumuz, cümlemize nâsip buyursun, âmin.

13. O gün münafık erkekler ve münafık kadınlar iman etmiş olanlara diyeceklerdir ki: Bize bakınız, nûrunuzdan bir parça ışık alalım. O münafıklara denilmiş olur ki: Dönün arkanıza da bir nûr arayın, artık aralarına bir duvar çekilmiştir ki: Onun için bir kapı vardır, iç tarafında rahmet vardır. Dış tarafı ise onun tarafından da azap vardır.

13. Bu mübârek âyetler de münâfıkların âhiretteki müthiş vaziyetlerini bildiriyor. Onların yollarını düzeltebilmek için mü’minlerden bir nûr isteyeceklerini, müminlerin de alay etmek için onlara nasıl bir cevap vereceklerini haber veriyor. Mü’minler ile o münâfıklar arasında nasıl bir durumun meydana geleceğini ve ateşe mâruz kalan münâfıkların mü’minlerden nasıl yardım isteğinde bulunacaklarını ve onların dünyadaki pek fenâ hâlleri hatırlanarak nasıl red olunacaklarını tasvir buyuruyor. Artık o münâfıklar ile diğer kâfirlerin içine atıldıkları ateşten kurtulmaları için bir kurtuluş çaresi bulunamayacağını ihtar buyurmaktadır.

Şöyle ki: (O gün) O mü’minlerin nûrlar içinde cennetlere varacakları vakit (münâfık erkekler ve münâfık kadınlar) görünüşte îmanlı görünüp de kalben küfür içinde yaşayanlar, hakikî şekilde (îman etmiş olanlara diyeceklerdir ki:) bu hâdisenin muhakkak olduğuna işaret için geçmiş zaman kipiyle “dediler ki” diye beyan buyurulmuştur. Evet âhirette diyeceklerdir ki: Ey mü’minler!. (bize bakınız!.) Biraz bizi gözetip iltifatta bulunun (nûrunuzdan bir parça ışık alalım.) o sâyede karanlıktan kurtulalım, sizlere katılalım, bunun üzerine o münâfıklar mü’minler veya melekler tarafından bir alay ve eğlence maksadiyle (denilmiş olur ki:) ey münâfıklar!, (dönün arkanıza da bir nûr arayın) durak yerine veya dünyaya dönünüz de, orada nûr tahsiline çalışınız, nûra kavuşmanın sebeplerine sarılın ki, nûra nâil olabilesiniz!.

Ne yazık ki, bu mümkün değil!, (artık aralarına bir duvar çekilmiştir ki,) o mü’minler ile münâfıklar arasında bir engel meydana getirilmiş olacaktır ki, (onun için) o duvara mahsus (bir kapı vardır) o duvarın veya kapının (iç tarafında rahmet vardır) bu, mü’minlerin tarafına aittir, cennete yöneliktir, (dış tarafı ise) münâfıklara aittir (onun tarafından) da (azap vardır) o dış taraf, azap mahalli olan cehenneme yöneliktir.

14. Onlara bağırırlar ki: Biz sizinle beraber değil mi idik? Onlar da derler ki: Evet.. Ve lâkin siz nefisinizi fitneye düşürdünüz ve mü’minler hakkında fenâlık gözettiniz ve sizi bâtıl şeyler, gurura düşürdü, tâ ki, Allah’ın emri geliverdi. Ve sizi şeytan Allah ile aldattı.

14. Böyle aralarına bir duvar konulup da azabı gördükleri zaman münâfıklar (Onlara) o Ehl-i Cennete (bağırırlar ki, biz sizinle beraber değil mi idik?) dünyada iken sizinle beraber bulunup namaz kılmıyor mu idik, savaşlara atılmıyor mu idik, şimdi bize ne için yardım etmiyorsunuz? (onlar da) mü’minler de o münâfıklara cevaben (derler ki: Evet..) siz görünüşte bizimle beraber idiniz,

(ve lâkin siz nefsinizi fitneye düşürdünüz) münâfıklık ile, bir nice günahları işlemekle, bu kıyamet gününü inkâr ile kendi nefsinizi helâk ettiniz (ve) mü’minler hakkında fenâlık (gözettiniz) mü’minlerin mağlûbiyetlerini bekleyip durdunuz (ve sizi bâtıl şeyler) boş, zararlı temennîler (gurura düşürdü) kendinizin o münâfıklık sâyesinde bir selâmete nâil olacağınızı ümit eder olmuştunuz (tâ ki, Allah’ın emri geliverdi) ölüm gelip sizi yakaladı (ve sizi şeytan, Allah ile aldattı.) sizi aldatmaya çalıştı.

Sizin münâfıkça hareketiniz, Allah’ın rızâsına uygundur dedi ve “Allah, yarlıgayıcıdır, esirgeyicidir, sizi afv eder, istediğiniz kadar zevkinize bakınız, sizi günahlarınızdan dolayı azaba çarptırmaz” diyerek sizi öyle kâfirce bir hâlde yaşamaya sevk etmiş oldu. Artık şimdi sizi ilâhî azaptan kim kurtarabilir?.