ARAF SURESİ

91. Derken onları şiddetli bir zelzele yakaladı da yurtlarında diz üstü çöken kimseler oldular.

91. (Derken) Onlar böyle küfürlerinde israr edip hayal ile, birbirini aldatmakla uğraşırlarken (onları şiddetli bir zelzele) bir ıztırap, bir korkunç ses (yakaladı da) bunun tesîriyle yere kapandılar (yurtlarında diz üstü çöken) ölmüş (kimseler oldular.) hepsi de hayattan mahrum kalıp gittiler.

92. Şuayb’i yalanlayanlar, sanki orada hiç kalmamışlar gibi oldular. Şuayb’i yalanlıyanlardır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.

92. (Şuayb’i yalanlayanlar) Onun peygamberliğine inanmayanlar, (sanki orada) o yurtlarında (hiç) birgün (kalmamışlar gîbî oldular.) o yurt, onların hiçbir gün yer ve yurtları olmamış gibi bir hâle geldi. (Şuayb’i yalanlayanlar) Onu yalancı sayanlar (dır ki, en büyük zarara uğrayanlar onlar olmuşlardır.) Hz. Şuayb’e imân edenler ise bilâkis dünyada da, âhirette de nîmetlere kavuşmuşlardır.

93. İmdi, onlardan yüz çevirdi ve dedi ki: Ey kavmim! Ben Rabbimin vahiylerini muhakkak ki, size ulaştırdım ve sizin için nasihatta bulundum. Artık kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım.

93. (İmdi) Böyle bir felâketin ortaya çıkmasıyla kavminin helâkını gören Hz. Şuayb, onların bu haline acıyarak bir üzüntü ile (onlardan döndü de) yüz çevirdi de kendisini teselli etmek için (dedi ki: Ey kavmim!. Ben Rabbimin vahiylerini) dinî hükümlerini (muhakkak ki size ulaştırdım) size tamamen tebliğ ettim. (ve sizin için nasihatta bulundum.) Sizi, öğüt verici bir şekilde uyandırmaya çalıştım. Siz ise beni dinlemediniz, müşrikce hareketlerinizde devam edip durdunuz. (Artık) Ben mâzurum, sizin gibi(kâfirler olan bir kavme karşı nasıl fazlaca acırım!.) siz bu azâbı hak, etmiştiniz. Sizin hakkınızda bir kederle kederlenmeğe elbette bir sebep yoktur, siz lâyık olduğunuz bir âkibete erdiniz, işte bu küfrün cezâsı.

§ Şuayb Aleyhisselâm İbrahim Aleyhiselâm’ın torunlarındandır, veya onun ile beraber Şam diyarına hicret etmiş olan bir kabîledendir, babasının adı Mikâil veya Süveyb’dir. Hz. Şuayb, Medyen ve Eyke şehirlerinin putperest olan ahalisine Peygamber gönderilmiştir. Bu ahaliye pek tesirli öğütler vermiş, onları hak dine dâvet eylemiş ise de onlar bunu kabul etmemiş, nihâyet Eyke ahalisi yedi gün devam eden pek şiddetli bir sıcağın ardından üzerlerine yağan ateş yağmurları ile helâk olmuşlardır. Medyen ahalisi de bir azap gürültüsüyle, bir zelzele ile yerlere serilerek mahvolup gitmişlerdir. Hz. Şuayb, arapça konuşurmuş, pek edip imiş, kavmine pek tesirli, hikmetli öğütlerde bulunurmuş. Bu cihetle Rasûlü Ekrem Efendimiz Hz. Şuayb’e “Peygamberlerin Hatibi” unvanını vermiştir. Şuayb Aleyhisselâm, kendisine imân edenler ile Mekke’i Mükerreme’ye hicret etmiş, orada üçyüz yaşında iken vefat edip rükn ile makam arasına defnedilmiş olduğu rivâyet edilmektedir. Büyük validesi, Lut Aleyhisselâm’ın kızıdır. Hz. Musa, Medine’i Münevvereye firar edip gitmiş olduğu zaman Hz. Şuayb’in kızı ile evlenmiştir.

94. Bir memlekete bir Peygamber göndermedik ki, illâ onun halkını fakirlik ile ve hastalık ile yakaladık. Tâki yalvarıp yakarsınlar.

94. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın ötedenberi ümmetler hakkında takir buyurmuş olduğu muhtelif hallerin ne gibi bir hikmet ve maslahata dayandığını bildirmektedir. Ve birçok milletlerin kavuştuktan nîmetlerin değerini bilemeyip nihâyet elem verici âkibetlere uğramış olduklarını bir ibret vesîlesiolmak üzere beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Biz (Bir memlekete) bir ülke halkına (bir Peygamber, göndermedik ki, illâ) o Peygamberi yalanlayıp ona uymaktan kaçındıkları için (onun halkını fakirlikle ve hastalık ile yakaladık.) onları böyle bir müddet sıkıntılara uğrattık. (Tâki) Cenâb-ı Hak’ka (yalvarıp yakarsınlar.) dua ve niyazda bulunsunlar, kusurlarını bilip ondan tevbe ve istiğfarda bulunsunlar.

95. Sonra bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik. Tâki çoğaldılar ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza ve sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur. Artık biz de onları kendileri farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.

95. (Sonra) Haklarında ilâhî bir rahmet, itaat etmelerine sebep olacak ilâhî bir lûtuf olmak üzere (bu kötülüğün yerini güzelliğe çevirdik.) onlara öyle fakirlik ve ihtiyaç, hastalık ve şiddet yerine selâmet ve geçim bolluğu ihsan eyledik. (Tâki çoğaldılar) Nüfuslan, servetleri arttı, bolluğa kavuştular. Şimdi bunun şükrünü yerine getirmek için Cenâb-ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına riâyet etmeleri icab etmez mi idi?. Halbuki onlar nankörlük ettiler, (ve dediler ki: Muhakkak bizim babalarımıza da sıkıntılı hâller, neşeli anlar dokunmuştur.) Bunlar zamanın bir gereğidir, gâh öyle, gâh böyle olur, yoksa bunlar bize bir cezâ için değildir. Nitekim babalarımız da böyle muhtelif hallere mâruz kalmışlardır, bununla berâber yine dinlerini, putlarını terketmemişlerdir. (Artık) Onlar, Allah’ın lütfunu takdir etme kabîliyetinden mahrum, kendi kötü hareketlerinde ısrarlı oldukları için (biz de onları kendileri) başlarına gelecek azabın (farkına varmadıkları halde ansızın tutup yakaladık.) kendilerini helâk ederek lâyık oldukarı âkibete kavuşturduk. İşte bu ibret verici kıssalar, bu gibi feci, tarihî haller, Yüce Peygamberimizin ümmetleri hakkında da biribret dersi vermektedir.

96. Eğer o ülkelerin halkı, imân etselerdi ve sakınmış olsalar idi elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık. Fakat yalanladılar. Artık biz de onları kazandıkları şey sebebiyle tutup yakalayıverdik.

96. Bu mübârek âyetler de ilâhî dine girenlerin nîmetlere kavuşacaklarını müjdeliyor, Bu apaçık dini inkâr edenlerin de ne korkunç felâketlere uğrayacaklarını tenbih ediyor. Şöyle ki: (Eğer o) Helâke uğramış olan (ülkelerin halkı) Peygamberlerine vahy olunan hükümlere (imân etseler idi ve) şirkten, isyanlardan (sakınmış olsalar idi) öyle çirkin hareketlerinde devam etmeseler idi (elbette onların üzerine gökten ve yerden bereketler açardık.) onlara fâideli yağmurlar yağdırır, menfaatli bitkiler yetiştirir, her taraftan onlara hayır ve bereket nasib ederdik. (Fakat) Onlar Peygamberlerini (yalanladılar.) imân edip, korunmadılar (Artık biz de onları kazandıkları şey) çeşitli küfr ve isyan (sebebiyle tutup yakalayıverdik.) onları çeşit çeşit azaplar ile cezâlandırdık.

97. Ya o ülkelerin halkı, geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin mi oldular?

97. (Ya o ülkelerin halkı) Ne için o kadar küfr ve isyana cür’et gösterdiler?. Onlar (geceleyin uyurlarken azâbımızın kendilerine gelmesinden emin mî oldular.) kendilerine uyanmaları için evvelce bir takım musîbetler ve bir takım da nîmetler verilmiş olduğu halde yine çirkin vazîyetlerini değiştirmediler. Küfürleri, isyanları yüzünden böyle bir felâkete uğrayabileceklerini hiç düşünmediler mi?.

98. Ya o ülkelerin halkı, bizim azâbımızın onlara gündüzün oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?

98. (Ya o ülkelerin halkı) O inkârcı, isyankâr kimseler (bizim azâbımızın onlara gündüzün)gün doğar doğmaz, onlar gaflet içinde yaşayarak (oynar dururlarken geleceğinden emin mi bulundular?.) neden öyle kendileri için fayda vermeyecek hareketlere devam ettiler!.

99. Ya onlar Allah Teâlâ’nın azâbından emin mi oldular? Fakat Allah Teâlâ’nın azâbından ziyâna uğrayan bir topluluktan başkası kendisini emin göremez.

99. (Ya onlar) O inkarcılar (Allah Teâlâ’nın azâbından) yani onlârı yavaş yavaş yaklaştırarak geçici bir zaman için nîmet verip de bilahara onları hatır ve hayâllerine gelmeyen bir taraftan yakalayacağından (emin mi oldular?.) neye güvendiler?. (Fakat Allah Teâlâ’nın azâbından) Öyle zarar gören ve (ziyana uğrayan) temiz yaratılışlarını zâyi etmiş, gaflet ve cehâlet içinde kalmış (bir kavimden başkası kendisini emin göremez.) dâima korku ve dehşet içinde bulunur. Üzerine düşen kulluk vazîfelerini yapmaya çalışır. Kerem sâhibi Yaratıcısının lûtuf ve yardımına sığınır durur.

100. Yere önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için belli olmadı mı ki: Eğer biz dilemiş olsak onları da günahları sebebiyle musîbetlere uğratırdık ve kalplerini mühürlerdik de artık onlar işitemezlerdi.

100. Bu mübârek âyetler, önceki milletlerin başlarına gelmiş felâketlerden, onların ardından gelen milletlerin de ibret almamış olduklarını bildirmektedir. Ve o milletlerin ne gibi kötü hallerinden dolayı öyle felâketlere mâruz kaldıklarını dikkat nazarlarına sunarak Rasûlü Ekrem’e de teselli vermektedir. Şöyle ki: (Yere) Ülkelere, helâk olan (önceki sahiplerinden sonra vâris olacaklar için) onların yurtlarında yaşayıp duran gayrimüslim guruplar için (belli olmadı mı) bu inkılâp, bu tarihî durum onlar için selâmet yolunu gösteren bir hidâyet vâsıtası olmadı mı (ki: Eğer biz dilemiş olsak onları da) o eski milletlere vâris ve yerlerine sahip olanlan da(günahları sebebiyle musîbetlere) zelzelelere, yıldırımlara ve diğer müsibetlere (uğratırdık ve) o isyankâr şahısların (kalblerini mühürlerdik) onları tefekkür ve düşünme kudretinden tamamen mahrum bırakırdık (da artık onlar işitemezlerdi.) onlar öyle helâke uğramış milletlerin haberlerini bile duyamaz, onları düşünüp ibret almak kabîliyetinden büsbütün mahrum bulunurlardı. Halbuki: Onlar o geçmiş ümmetlerin tarihini öğrenmişler, onların felâketlerinden ibret alabilecek bir kabiliyette yaratılmışlardır. Artık onların da öyle gâfilce yaşayıp helâklerine sebep olacak inkârlara, isyanlara cür’et etmeleri, ne kadar şaşılacak birşeydir.

101. İşte o ülkeler, sana onların haberlerinden bazılarını hikâye ediyoruz. Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz apaçık delillerle geldiler. Evvelce yalanlamış oldukları şeylere yine imân eder olmadılar. İşte Allah Teâlâ kâfirlerin kalplerini böylece mühürler.

101. (İşte o) Helâk olup gitmiş olan Nuh, Âd” Şuayb kavimleri gibi milletlere ait (ülkeler sana) Resûlüm!, (onların haberlerinden) tarihî hayatlarından (bazılarını) kavmin için bir ibret vesîlesi olmak üzere (hikâye ediyoruz.) sana vahy yoluyla bildiriyoruz. (Muhakkak ki, onlara Peygamberlerimiz beyyîneler ile) açık ve çeşitli mucizeler ile (geldiler) onları hak dine dâvet edip durdular fakat (evvelce) Peygamberlerin gelmelerinden önce (yalanlamış oldukları şeylere) Allah’ın birliğine, âhiret hayatına ve benzerlerine (yine imân eder olmadılar.) o kadar mucizeleri gördükleri halde yine yalanlamaya devam edip durdular. (İşte Allah Teâlâ) Öyle hakikatları inkâr edip duran (kâfirlerin kalblerini böylece mühürler.) de onlar gözlerinin önünde parlayan âyetleri, mucizeleri görüp de onlardan bir ibret dersi alamazlar.

102. Ve biz onların çoklarından sözünde durma diye birşey görmedik. Ve şüphesiz ki;biz onların çoğunu yoldan çıkmış kimseler bulduk.

102. (Ve biz onların) Durumları zikrolunan ümmetlerin veya insanların (çoklarında sözünde durma diye birşey görmedik.) onlar sözlerinde durmaz, ahd ve yeminlerine riâyet etmez bir halde bulunmuşlardır. (Ve şüphesiz ki, biz onların ekserisini yoldan çıkmış kimseler bulduk.) Biz onlardan birçoklarının verdikleri sözlerini tutmaz, isyankâr, dinden yüz çevirmiş şahıslar olduklarını ezelî âlemden beri bilmekteyiz. Bu da onların yaratılışlarını kendi kötü hareketleriyle bozmuş olmalarının bir neticesidir. Artık onların bu hallerinden dolayı Habibim!. Üzüntülü ve kederli olma!.

103. Sonra onların ardından Musa’yı mûcizelerimizle Firavun’a ve onun kavminin büyüklerine Peygamber gönderdik. O mucizeler i inkâr ettiler. Artık bak ki, o fesatçıların akibeti nasıl oldu.

103. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm’ın Firavn’i dine dâvet etmekle emrolunduğunu ve Firavn’a karşı Allah’ın birliğini haber vererek İsrail oğullarını esaretten kurtarmak istediğini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Nuh, Hud, Salih, Lût ve Şuayb Aleyhisselâm’dan (Sonra) onların ardından veya helâke uğrayan ümmetlerden sonra (Musa’yı âyetlerimizle) Âsâ, yeddibeyzâ, tufan, çekirge hücûmu gibi yedi nevi harika ile, onun peygamberliğine işâret ve şahadet eden mucizeler ile (Firavn’a) Mısır hükümdarına (ve onun kavminin büyüklerine gönderdik.) onları imâna dâvet ettik. O dinsizler ise (Onlara) o mucizelere, o hârikalara, yalanlamak suretiyle veya kendi nefislerine veya imândan men etmekte oldukları insanlara (zulüm ettiler.) kendi geçici mevkilerini, saltanatlarını elden çıkarmış olacaklarından korkarak öyle apaçık delilleri kabulden kaçındılar. (Artık bak ki,) Bir basîret gözü ile seyret ki, (o fesatçıların âkibetleri nasıl oldu.) onların hâl ve durumlarıneye dönüşlü. Nihâyet nasıl helâk olup gittiler.

104. Ve Musa dedi ki: Ey Firavun! Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rabbi tarafından gönderilmiş bir Peygamberim.

104. (Ve Musa) Aleyhisselâm, Firavn’ın yanına girince (dedi ki: Ey Firavn!.) ey Mısır hükümdarı!. (Şüphesiz ki, ben âlemlerin Rab’bi) Yaratıcısı, Efendisi, Sâhibi (tarafından) seni ve senin kavmini ilâhî dine dâvet için (gönderilmiş bir Peygamberim.) artık benim tebliğlerimi kabul ediniz, Allah’ın birliğin itasdik ederek tanrılık iddiasından ve diğer isyanlardan vazgeçiniz.

105. Ben Allah Teâlâ’ya karşı Haktan başkasını söylememekte devamlı olarak sâbitim. Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden bir mucize ile geldim. Artık İsrail oğullarını benimle beraber gönder.

105. Hz. Musa, kendisini Firavn’un yalanlamasına hakkı kabulden kaçınmasına karşı da dedi ki: (Ben Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını) Onun yaratıcılığını, mâbutluğunu, birliğini İtirâf etmenin aksini (söylememekte devamlı olarak sâbitim.) ben hak ve hakikat ne ise onu söylemeğe size tebliğ etmeğe devam edeceğim. (Şüphesiz ki, ben size Rabbinizden) İfâdelerimde doğru olduğuma dâir (mucize ile geldim.) işte elimdeki âsâ ve bendeki yedibeyzâ buna şahittir. (Artık) Sen imân etmiyorsan bari (İsrail oğullarını) esâretin altında tutup meşakkatli işlerde kullanma, onları salıver (benimle beraber gönder.) tâki babalarının vatanı olan kutsal topraklara dönüversinler. ” Firavn unvanı, âmâlika kavminden olan her Mısır hükümdarına verilmiş bir lâkaptır. Hz. Musa’nın zamanındaki Firavn’ın asıl adı “Kâbus” veya “Velid İbni Mus’ab” dır.

106. Dedi ki: Eğer sen bir mucize ile gelmiş isen onu getir, sen sadıklardan isen.

106. Bu mübârek âyetler de Firavn’ın inkârınakarşı Hz. Musa’nın göstermeyi başardığı mucizeleri zikretmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm’ın dine davetine cevaben melûn Firavn (Dedi ki: Eğer) ey Musa!, (sen) Peygamberlik iddiânda doğru olduğuna dâir (bir mûcizeyle) bir alâmet ile Allah tarafından (gelmiş) Peygamber tâyin edilmiş (isen onu) o mûcizeyi (getir) görelim, (sen sadıklardan isen.) O zaman o Peygamberlik iddian sâbit olmuş olur.

107. Bunun üzerine âsasını bıraktı. Âsâ hemen apaçık bir ejderha oluverdi.

107. (Bunun) Firavn’ın bu isteğinin (üzerine) Hz. Musa (âsasını) yere (bıraktı.) bu (Asa hemen apaçık) kendisinde şüphe edilemeyecek bir şekilde (bir ejderha oluverdi.) bir büyük, erkek yılan kesildi, her tarafa korku saçtı.

108. Ve elini cebinden çıkardı, o hemen bakanlar için bembeyaz bir nur kesildi.

108. (Ve) Musa Aleyhisselâm, peygamberlik iddiasını daha fazla kuvvetlendirmek için ikinci bir mucizesi olmak üzere mübârek (elini) cebinden veya koltuğu altından (çıkardı o) eli (hemen bakanlar için bembeyaz) nuranî, güneşin ışığına galip, ışıl ışıl bir kudret hârikası (kesildi.) bunu görenler yerlere kapandılar. Hz. Musa, elini tekrar cebine çekti, o mübârek el yine eski hâlini alıverdi. Böyle mücizelerin gösterilmesi, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Artık bunları yorumlamaya gerek yoktur. Meselâ bunları Hz. Musa’nın iddiasındakî kuvvetten kinâye saymak asla câiz değildir. Böyle bir yorum, tevatür derecesinde sabit olan hakikatları kabul etmemek, ilâhî beyanları yalanlamak mahiyetinde olacağından asla uygun olamaz.

109. Firavun’ın kavminden ileri gelenler: “Şüphe yok ki, bu çok bilgili bir sihirbazdır” dediler.

109. Bu mübârek âyetler, Musa Aleyhisselâm hakkında Firavn’ın etrafındaki şereflikimselerin yakıştırmalarını ve Hz. Musa ile müsâbakada bulunmaları için her taraftan sihirbazların Mısır’a getirilmelerini istemiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Firavn’ın kavminden ileri gelenleri) Onların şerefiileri, Firavn’ın danışma arkakadaşları Firavn’a hitâben (Şüphe yok ki, bu) yani Hz. Musa (çok bilgili bir sihirbazdır.) sihir ilminde usta mütehassıs bir kimsedir, (dedi) O Yüce Peygamberin gösterdiği mucizeleri bir hayalden, asılsız bir sihir eserlerinden sandılar, kendi zamanlarında birçok sihirbaz bulunduğu için o muhterem zatın da sihirbaz olduğunu zannettiler.

110. Sizi yerinizden çıkarmak istiyor, o halde siz ne emredersiniz?

110. Bunlara karşı Firavn da dedi ki: Musa (Sizi yerinizden) Mısırdan (çıkarmak istiyor. O halde siz) onun hakkında bana (ne emredersiniz?.) ona karşı ne yolda muamele yapalım?. Rey iniz nedir?.

111. Dediler ki: Onu ve kardeşini alıkoy ve şehirlere toplayıcılar yolla.

111. Firavn’un etrafındaki o mevki sahipleri de (Dediler ki:) ey hükümdar!. (Onu ve kardeşini) Yani Hz. Musa ile Hz. Harun’u şimdilik Mısır’da (alıkoy) Haklarında acele etme, onların durumlarını araştıralım, (ve şehirlere) Mısır’ın etrafındaki beldelere kendi adamlarından (toplayıcılar) sevkediciler (yolla.) o beldelerde sihirbazların ustalan, reisleri çok olduğundan onları toplasınlar.

112. Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.

112. Sanatlarında öyle becerikli ve kudretli olan (Her bilgin büyücüyü sana getirsinler.) bunun üzerine etraftaki en usta sihirbazlar Mısır’a getirilmiş oldu. Bir rivâyete göre bunlar reislerinden başka yetmiş sihirbazdan ibaret bulunuyordu.

113. Ve büyücüler Firavun’a geldiler. Elbettebize bir mükâfat olacaktır, eğer biz galipler olur isek değil mi? dediler.

113. Bu mübârek âyetler de toplanmış olan sihirbazların Firavn’dan mükâfat beklediklerini ve ilk evvel kendileri sihirlerini meydana koyarak dehşet verici bir manzara meydana getirmiş olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Toplayıcıların yardımıyla (büyücüler) sihirbazlar hemen (Firavn’a geldiler.) ve bir mükâfat ümidiyle (Elbette bize bir mükâfat olacaktır) bizi ödüllendireceksinizdir (eğer biz) o yapacağımız sihir ile Hz. Musa’ya (gâlipler olur isek -değil mi- dediler.) bu takdirde büyük bir ücrete, bir mükâfata hak kazanmış olacaklarını anlatmak istemişlerdir.

114. Dedi ki: Evet… Ve şüphe yok siz o zaman en yakınlarımdan olacaksınız.

114. Firavn da onlara hitâben: (Dedi ki: Evet…) Siz mükâfata kavuşacaksınızdır. (Ve şüphe yok) Ki, (siz) öyle bir üstünlüğü temin ettiğiniz zaman benim katımda (en yakınlarımdan olacaksınızdır.) siz yalnız bir mükâfat ile kalmayacaksınızdır, belki dâima meclisimde bana yakın bulunacaksınızdır.

115. Dediler ki: Ya Musa! Ya sen âsânı atıver veya ilk evvel atıverenler bizler olalım.

115. Sihirbazlar Firavn ile yaptıkları bu söyleşinin ardından Hz. Musa ile konuşarak (Dediler ki: Ya Musa!. Ya sen -âsânî”) meydana çıkaracağın şeyi ortaya (atıver veya -ilk evvel-) âsalarımızı, iplerimizi (atıverenler bizler olalım.) bu ifâdeleriyle bir nevi edebe riâyet etmişler, hadiseyi Hz. Musa’nın reyine bırakmışlar. Bir çeşit de kahramanlık göstermek istemişler ve Hz. Musa’nın ilk evvel meydana getireceği harikadan korkmayacaklarını üstü kapalı bir şekilde anlatmışlardı.

116. Dedi ki: Siz atıveriniz. Vaktaki atıverdiler, insanların gözlerini büyülediler ve onları korkutmuş oldular ve büyük bir sihir meydanagetirmiş oldular.

116. Hz. Musa da onlara cevaben: (Dedi ki: Siz) Atacağınız, meydana getireceğiniz şeyi ilk evvel siz (atıveriniz.) ne yapacak iseniz yapıveriniz. Hz. Musa, onların yapacakları sihirlerin mahv ve perişan olacağını, bunun neticesinde hakikatın tecelli edeceğini bildiği için onlara böyle bir müsaadede bulunmuş, onların yapacakları şeye bir ehemmiyet vermediğini göstermiştir. (Vaktaki) O sihirbazlar, ellerindeki ipleri, âsaları meydana (atıverdiler) bu hayalî şeyler ile (insanların gözlerini büyülediler) onlar gerçekte var olmayan şeyleri bir hayâl olarak var gibi gösterdiler. (ve onları) Etraftan seyre edenleri (korkutmuş oldular) gözlerinin önünde bir takım müthiş manzaralar görünür oldu (ve) o büyücüler bu sûretle (büyük bir sihir meydana getirmiş oldular.) her tarafa dehşet saldılar.

§ Rivâyete göre bu sihirbazların meydana attıkları kalınca ipler uzunca asalar sanki birer muazzam yılan kesilerek vâdiyi doldurmuş, hareketli bir halde bulunmuş, birbiri üzerine atılıp durmuş, pek korkunç bir manzara meydana getirmiş. Fakat bütün bu manzaralar birer hayalden ibaretti, bunlar insanların gözlerinde böyle canlı birer mahlûk kesilmiş gibi bulunuyordu.

117. Ve Musa’ya vahy ettik, âsânı atıver. Hemen o âsâ da oların uydurmuş oldukları şeyleri yutuverdi.

117. (Ve) Sihirbazların gösterdiği korkunç, hayalî manzaralar üzerine (Musa’ya vahyi ettik ki, âsânî atıver.) münazara meydanına bırak, o da bıraktı (Hemen o da) o âsâ da pek büyük bir yılan kesilerek (onların) o büyücülerin (uydurmuş oldukları şeyleri) yılan, çiyan şeklinde görülen âsalarını, halatlarını tamamen (yutuverdî.) onlardan hiçbiri kalmadı. Sonra da Hz. Musa’nın asası, öyle harikulâde, dehşet verici bir şekilde sihirbazlara karşı bir cephe alıverdi, pek büyük bir korku ve dehşetiçinde kaldılar.

118. Artık hak ortaya çıkmış, onların yaptıkları ise yok olup gitmişti.

118. (Artık) Hz. Musa’nın getirmiş olduğu (hak ortaya çıkmış) onun iddiasının doğruluğu sabit olmuş, meydana getirdiği hârikanın bir hakikat olduğu anlaşılmış, (onların) o sihirbazların (yaptıkları) sihirler (ise yok olup gitmişti.) onların hakikata yakın olmayan birer görünüşten ibaret olduğu anlaşılmıştı.

119. Artık orada mağlûp oldular ve küçük düşürerek geri dönüverdiler.

119. (Artık orada) Böyle büyük bir hadisenin meydana gelmesi üzerine Firavn ile bütün etrafında toplanmış olanlar bulundukları mecliste (mağlûp oldular) kendilerinin hak ve hakikattan mahrum kimseler oldukları anlaşıldı, (ve küçük düşerek yenilmiş olarak geriye dönüverdiler.) zelil bir duruma düştüler. Bu hadisenin iskenderiye’de vukû bulduğu rivâyet olunmuştur.

120. Ve sihirbazlar secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.

120. (Ve) Böyle bir mucizenin ortaya çıkması üzerine bütün (sihirbazlar) işin hakikatını düşünerek ilham almış oldukları imân nîmetinden dolayı şükretmek için (secde ettikleri halde yere kapanılmış oldular.) onlar zeki, İlim adamları oldukları için sihir ile mucizenin arasındaki farkı pek iyi anladılar, Hz. Musa’nın gösterdiği mûcizeden dolayı hakiki bir peygamber olduğuna kanaat getirdiler.