ARAF SURESİ

151. Dedi ki: Ey Rabbim! Beni de kardeşimi de bağışla ve bizi rahmetine kabul et. Ve sen merhamet edenlerin en merhametlisisin.

151. Bu âyeti kerime, Hz. Harun’un nefsini müdafaası üzerine Hz. Musa’nın sükûnet bulup kendisi ve kardeşi hakkında güzelce duada bulunduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm kardeşi hakkındaki sorgulamasından ve kardeşinin de vazîfesinde kusurlu olabileceğini düşünmesinden dolayı (Dedi ki: Ey Rabbim!.) ey Kâinatı terbiye eden mâbudumuz!. (Beni de kardeşimi de bağışla) Bizi aff ve mağfiretine kavuştur (ve bizi rahmetine kabul et.) bizleri fazlaca lûtuf ve ihsânına kavuştur. (Ve sen merhametedenlerin) şüphe yok ki (en merhametlisisin.) senin rahmetin pek geniştir, dünyada da âhirette de rahmet ve lutfun tecelli edip duracaktır. Bizim kendi nefsimize olan merhametimizden senin bizlere ait olan merhametin katkat fazladır. Buna inancımız tamdır.

152. Şüphe yok ki, o buzağıyı tanrı edinenlere elbette Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık erişecektir. Ve işte iftiracıları böyle cezâlandırırız.

152. Bu mübârek âyetler, buzağıya tapanların bir gazaba, bir dünyevî alçaklığa uğrayacaklarını, tevbe edip af dileyenlerin de Allah’ın mağfiretine nâil olacaklarını şöylece açıklamaktadır. (Şüphe yok ki, o buzağıyı) Kendilerine ilâh kabul (edinenlere) Samiri ile ona tâbi olanlar gibi bu kötü harekette bulunanlara bu hareketlerinin cezâsı olmak üzere (elbette Rablerinden bir gazap) bir azap yetişecektir. Yurtlarından kovulmak ve kendilerini öldürmekle yükümlü bulunmak gibi elem verici bir cezâya uğrayacaklardır, (ve) Onlara (dünya hayatında bir alçaklık) bir fakirlik bir esâret, ve cinâyetlerini İtirâfa mecburiyet gibi bir felâket de (erişecektir.) onlar cezasız kalmayacaklardır. Bir yoruma göre buzağıya tapanlar, tövbekâr olabilmeleri için kendilerini öldürmekle yükümlü tutulmuşlardı. İşte bu öldürme, onlar hakkında ilâhî bir gazap idi. Onların bu tapınmalarını İtirâf ile kendilerini öldüreyi kabul etmeleri de haklarında bir zillet demektir. (Ve işte iftiracıları) Allah Teâlâ’ya ortak koşanları, buzağı gibi şeylere tapmanın Allah tarafından emredilmiş olduğunu yalan yere iddiada bulunanları ve başka şekilde iftiraya cür’et gösterenleri (böyle) gazaba uğratmakla, zillete düşürmekle (cezâlandırırız.) Allah’ın hikmeti bunu gerektirmektedir. Nitekim bu gibi yasaklardan kaçınmayan, peygamberlerin bir kısmını şehit etmiş, bir kısmını inkâr edipdurmuş olan İsrail oğuları asırlardan beri birçok azaplara, facialara uğramışlardır. Yavaş yavaş azâba yaklaştırmak üzere arasıra nâil oldukları bir nîmet var ise o da şüphe yok ki, süratli bir şekilde kaybolmuştur. Ondan dolayı da ayrıca meşakkatlere uğrayacaklardır. Artık insanlar, bu gibi cezaları, zilletleri düşünmelidirler, öyle hakîkata aykırı iddialarda, şirki isyanı gerektiren hareketlerde bulunmaktan kaçınmalıdırlar ki, ilâhî korumaya nâil olabilsinler.

153. Ve o kimseler ki, kötülükleri işlemişler, sonra onun arkasından tövbekâr olmuş ve imân etmişlerdir. Şüphe yok ki, ondan sonra Rabbin elbette onları bağışlayıcıdır, hakkıyla esirgeyicidir.

153. (Ve o kimseler ki) insanlık hali (kötülükleri) gayrimeşru şeyleri (işlemişler) onları yapmaya cür’et göstermişler (sonra onun) o yaptıkları fena, Allah’ın rızâsına aykırı hareketlerinin fenâlığını anlayarak onların (arkasından) vazgeçip ve pişman olup (tövbekâr olmuş) ve Allah Teâlâ’ya (imân etmişlerdir.) Hak Teâlâ’nın ortak ve benzerden uzak bulunduğuna ve tevbeleri kabul eden bir affedici ve merhamet sâhibi olduğuna inanmışlardır. (Şüphe yok ki, ondan) O tövbeden (sonra) Resûlüm ya Muhammed!. Veya ey tövbe eden kulum!. (Rab’bin elbette) Onları, öyle tevbe eden ve aff dileyenleri (bağışlayıcıdır) onların hakkında affetme ve günahlardan vazgeçme şeklinde muamele eder ve (esirgeyicidir) onları merhamet buyurur, onları cennetlerine kavuşturur. Binaenaleyh her insan güzel bir imâna ve inanca sâhip olmalıdır, insanlık hali herhangi bir günahta bulunursa ümitsizliğe düşmemelidir, belki derhal tevbe edip, aff dileyip Cenâb-ı Hak’kın affına sığınmalıdır. Öyle samimiyetle yapılacak tevbelerin kabul edileceğini bu gibi âyetler bütün insanlığa müjdelemekte ve telkin buyurmaktadır, İsrail oğullarına ait olan bukıssalar hakkında Ta’ha sûre’i celilesinde de ayrıntılı bilgi vardır.

154. Ne zaman ki Musa’dan o öfke dindi. Levhaları alıverdi ve onun nushasında: Rablerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılmış bulunuyordu.

154. Bu mübârek âyetler, Hz. Musa’nın buzağı hâdisesinden dolayı üzüntü ve kederinin bilâhare sakinleştiğini ve yetmiş zat ile tayin edilen zamanda gidip o zatların yıldırıma tutulmaları üzerine üzülerek Cenâb-ı Hak’ka şöylece niyazda bulunduğunu beyan buyurmaktadır. (Ne zaman ki; Musa’dan) Hz. Harun’un özür dilemesi ve kavminin tevbe edip af dilemeleri üzerine (o) mâruz kaldığı (öfke) hüzün ve keder (sükûnet buldu.) tesiri azaldı, yere atmış olduğu Tevrat’a ait (Levhaları alıverdi) onları tekrar eline aldı, (ve onun nushasında:) içine aldığı âyetlerde (Rab’lerinden korkanlar için bir hidâyet ve bir rahmet olduğu yazılı bulunuyordu.) yani o levhalarda Cenâb-ı Hak’tan korkup günahları terkedenlerin hidâyete nâil olacakları ve Allah’ın azâbından korkup O’nun lûtfuna sığınanların ilâhî rahmete kavuşacakları yazılmıştı. Bu pek büyük ilâhî bir müjdedir. Binaenaleyh buzağıya tapanların da öyle samimiyetle tevbe edip af dileyince bu hidâyete ve rahmete kavuşacaklarına işâret buyrullmuştur.

155. Ve Musa kavminden yetmiş erkeği tayin ettiğimiz vakit için seçmişti. Ne zaman ki, onları yıldırım yakaladı, dedi ki: Ey Rabbim! Eğer dilese idin onları ve beni daha evvel helâk ederdin. Bizden bir takım beyinsizlerin yaptıkları şey sebebiyle bizi helâk eder misin? Bu ancak senin bir imtihanındır, bununla dilediğini saptırırsın ve sen dilediğini hidâyete kavuşturursun. Sen bizim dostumuzsun, artık bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların en hayırlısısın.

155. (Ve Musa) Aleyhisselâm (kavminden)muteber (yetmiş erkeği) Turi Sinâ’daki (tayin ettiğimiz vakit için) o kararlaştırılan zaman için (seçmişti.) ayırıp beraberinde bulundurmuştu. (Ne zaman ki) Onlar Hz, Musa’nın bir bulut içinde kalarak cephesinde bir nurun parladığını ve Cenabı Musa’ya karşı emir ve yasağa ait ilâhî kelâmın tecelli eylediğini gördüler, işittiler, sonra o bulut kaybolunca Hz. Musa’ya müracaat ederek “Biz Allah Teâlâ’yı âşikâre görmedikçe sana imân etmeyiz” diye kendilerine lâyık olmayan bir talepte bulundular. Bu cür’etlerinin bir cezâsı olmak üzere (onları bir yıldırım yakaladı) kalbleri bedenleri sarsıntıya uğratan bir titremeye tutuldular. Hepsi de öldüler veya ölü gibi bir vaziyete düştüler. Hz. Musa, bunların bu acıklı hâlini görünce (dedi ki: Ey Rabbim!. Eğer sen dileseydin onları ve beni daha) belirlenmiş vakitten (evvel helâk ederdin.) şimdi müşkül bir vaziyette kalmazdım. Kavmime dönüp gidince beni suçlayacaklardır. Halbuki, evvelce onların gözleri önünde ölmüş olsa idik böyle bir suçlamaya mahal kalmazdı. Ey Rabbim!. (Bizden bir takım beyinsizlerin) Buzağıya tapanların veya öyle Allah’ı görmeyi isteme cüretinde bulunanların (yaptıkları şey) öyle dine, edebe aykırı hareket (sebebiyle bizi helâk eder misin?.) elbette etmezsin. Senin rahmet ve lutfun buna terstir. (Bu) Meydana gelen hâdise veya bu cemaatin Allah’ı görme isteklerindeki cesareti (ancak senin bir imtihanındır.) bu bir nevi denemedir, bir hikmete dayanmaktadır. (Bununla) Böyle bir imtihana tâbi tutmakla (dilediğini) kullarından hak edenleri (saptırırsın) onları hidayetten mahrum bırakırsın. Bu onların kötü hareketlerinin bir cezasıdır, (ve) Ey âlemlerin Rabbi!, (sen dilediğini) de, kullarından güzel itikada sahip, mü’min olanları da (hidâyete kavuşturursun.) bu da senin lûtuf ve merhametinden dolayıdır. Ey âlemlerin Allah’ı!. (Sen bizim dostumuzsun) Dünyevî ve uhrevî işlerimizi idâre eden sensin, bizi koruyan, bizeyardımda bulunan ancak senin yegane varlığındır. (artık bizi bağışla) yapmış olduğmuuz günahları affet ve yok et (ve bize acı) bizi dünyada da, âhirettede rahmetine, lûtfuna kavuştur, (ve sen) Şüphe yok ki, (bağışlayanların en hayırlısısın) sen sırf kullarına bir lûtuf olmak üzere bağış ve rahmetle bulunursun. Başkaları ise bir kimsenin kusurunu ya bir övgüye, bir sevâba kavuşmak için veya kendisinden bir kötü sıfatı def için affederler, böyle bir maksatla yardımda bulunurlar. Bunun karşılığında bir mükâfat beklerler. Binaenaleyh, bu gibi maksatlardan uzak olan Kerem sâhibi Yaratıcının bütün mahlûkatının üstünde bir rahmet ve mağfiret sâhibi olduğu apaçık ortadadır.

156. Ve bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz. Biz muhakkak ki, sana döndük. Buyurdu ki: Azâbımdır. Buna dilediğimi uğratırım. Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır. Onu sakınanlar ve zekâtlarını verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.

156. Bu âyeti celile, Hz. Musa’nın yıldırım” gördüğü zaman yaptığı dua’nın kalanını içermektedir. Hak Teâlâ’nın da cevaben kimlere azap edeceğini ve kimleri lûtfuna kavuşturacağını buyuracağını beyan etmektedir. Şöyle ki: Musa Aleyhisselâm, dua ve niyâzına devam ederek dünyevî (Ve) uhrevî nîmetlere kavuşmaları için dedi ki: Ey Rabbim!. (Bizim için bu dünyada da ve âhirette de bir iyilik yaz.) Takdir ve tayin buyurmuş ol. Bizi her iki âlemde de selâmet ve saadetten ayırma. (Biz muhakkak sana döndük) Tevbe edip af dileyerek yüce dergâhına sığındık. Hak Teâlâ Hazretleri de cevaben: (Buyurdu ki: Azâbımdır.) Benim takdir etmiş olduğum bir cezâ vardır. (Buna dilediğimi uğratırım) azap ederim buna kimsenin itirâza selahiyeti yoktur. Gerçekten de bütün kâinat Cenab’ıHak’kın mülküdür. Onun kudretinin bir eseridir. Kendi öz mülkünde tasarmf edene kim itiraz edebilir?. Buna kimin hakkı vardır? Binaenaleyh o hikmet sâhibi Yaratıcı, kendi mülkünde, mahlûkatı hakkında dilediği şekilde tasarruf eder. Ve buyuruyor ki: (Rahmetim ise herşeyi kuşatmıştır.) Evet… Allah’ın Rahmeti, dünyada bütün mahlûkâtı kaplamıştır. Herkesin varlığı kavuştuğu nîmetler ilâhî rahmetin birer eseridir. Âhirette ise bu ilâhî rahmet mü’min kullarına mahsustur. İşte buna işâret için de buyuruyor ki: (Onu) Rahmeti (sakınanlar ve) üzerlerine düşen (zekâtlarını) hak edenlere (verenler ve bizim âyetlerimize imân edenler için elbette yazacağım.) bu niteliklere sâhip olan mü’min kullarıma âhirette tahsis edeceğim. Evet… Sonsuzluk âleminde Allah’ın rahmetine kavuşacak olan zatlar, Allah Teâlâ’nın âyetlerine -yani onun birliğine, yaratıcılığına ve mâbutluğuna işâret ve şâhitlik eden eserlere, semavî kitaplara ve birer âyet ve hidâyet, birer eşsiz kudret ve maddî varlığa büründürülmüş yüce birer mucize olan Peygamberlere ve özellikle Peygamberlerin sonuncusu ve en üstünü olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a- imân eden kimselerden ibârettir. Hak Teâlâ bizleri bu imândan mahrum bırakmasın âmin…

157. O kimseler ki, Resûle, ümmî peygambere tâbi olurlar. O peygamber ki, onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de yazılmış bulurlar. Onlara iyiliği emreder ve onları kötülükten men eder ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar, onların üzerine pis şeyleri de haram kılar. Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır, artık o kimseler ki ona imân ederler ve ona saygı gösterir ve yardımda bulunurlar ve onunla beraber indirilmiş olan nur’a tâbi oluverirler, işte kurtuluşa erenler onlardan ibârettir.

157. Bu âyeti kerime, dünyada da âhirette degüzelliklere, sevaplara kavuşacak kimselerin en seçkin özellikleri taşıyan Son Peygamber Hz. Muhammed’e tâbi olan zatlardan ibâret olduğunu şöylece bildirmektedir: (O kimseler ki,) Kendisine ilâhî vahiyle kitab verilmiş olan (Resul’e, ümmî peygambere) hiçbir kimseden birşey okuyup yazmamış olduğu halde yalnızca Allah’ın ilhamı ile kendisine geçmiş ve geleceğin bilgilerinin verildiği Hz. Muhammed Aleyhisselâm’a (tâbi olurlar) onun ümmetinden olmak şerefini kazanırlar. (O nebi ki) O Yüce Peygamber ki, (onu yanlarındaki Tevrat’ta ve İncil’de) ismiyle, vasıfları ile (yazılmış bulurlar.) öyle ki, onun o kitaplarda ismi ve vasıfları yazılmış zâttan ibâret olduğunda bir şüphe bulunamaz. Zaten o kitaplarda böyle yazılı olmasaydı Hz. Muhammed Aleyhisselâm bunu iddia ederek kendisinin yalanlanmasına sebebiyet verir miydi?. O öyle şanı yüce bir Peygamberdir ki (Onlara) o imâna dâvet ettiği kavimlere, bütün insanlığa (iyiliği emreder) Allah Teâlâ’nın emirlerine saygı gösterilmesini, güzel inanç ve ahlâk ile vasıf lanmayı, mahlukata şefkat gösterilmesini emir ve tavsiyede bulunur. (Ve onları kötülüklerden men eder) Din ve akıl yönünden çirkin olan şeylerden, güzel itikada, ahlâk ve insaniyete aykırı hareketlerden men’etmeye çalışır. (Ve onlara temiz olan şeyleri helâl kılar) Vaktiyle İsrail oğullarına bir cezâ olarak haram kılınmış olan bazı temiz şeylerin ve diğer lezzetli, faydalı, yaratılışa uygun nîmetlerin bu müslüman millete helâl olduğunu bildirir. (Onların üzerine) Kan, şarap, domuz eti, faiz ve rüşvet gibi (pis) temiz olmayan, zararlı (şeyleri de haram kılar.) bunlardan onları men eyler. (Ve onlardan ağır yüklerini ve üzerlerinde bulunan bağlan kaldırır.) Onları mükellef bulunmuş oldukları meşakkatli şeyleri Allah’ın müsaadesiyle bertaraf eder. Meselâ: İsrail oğulları, tövbelerinin kabulu için kendilerini öldürmekle mükellef idiler, kasten olsun, hatâ yoluyla olsun yapılan biröldürmeden dolayı mutlaka kısas icrası lâzımdı, ganîmet mallarını yakmaları icab ederdi. Cumartesi günü alışverişte bulunulması, haram idi. Namaz kılarken ellerini boğazlama bağlayarak tutsakca bir vaziyet almaları adet idi. İşte bütün bu gibi ağır hükümler, Muhammedin şeriatıyla kaldırılmıştır, iptal edilmiştir, yerlerine en hafif hükümler konulmuştur. (Artık o kimseler ki ona) O yedi yüksek vasfı bu âyeti celile ile bildirilen Son Peygamber Hz. Muhammed’e (imân eder ve ona saygıda) hürmette ve düşmanlarına karşı kendisine (yardımda bulunurlar ve onunla) O Yüce Peygamber’in peygamberliği ve risâletiyle beraber (indirilmiş olan nur’a) Kur’an’ı mübin’e kalbleri aydınlatan, şüphe ve cehâlet karanlığından kurtaran o nurlandırıcı kitab’a (tâbi oluverirler) onun hükümlerine riâyette bulunurlar, (işte kurtuluşa erenler) Dünyada ve âhirette güzel isteklerine kavuşanlar (onlardan) o imân eden ve saygıda bulunan zatlardan (ibârettir.) İsrail oğullarından Abdullah İbni Selâm, Hıristiyanlardan Tamimüddar’i lAllah onlardan râzı olsunl bu cümledendir. Binaenaleyh böyle hakikî, ebedî bir selâmet ve saadete kavuşmak için Son Peygamber olan Hz. Muhammed Aleyhisselâm’ın davetine uymaktan başka çare yoktur.

158, De ki: Ey insanlar! Şüphe yok ki ben hepinize Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim. Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur. Ondan başka ilâh yoktur. Hem diriltir ve hem öldürür. Artık Allah Teâlâ’ya ve bir ümmî peygamber olup Allah’a ve onun kelimelerine inanan Resulüne imân ediniz ve ona tâbi olunuz ki, hidâyete erişebilesiniz.

158. Bu âyeti celile, Peygamber Efendimizin İslâm dinini bütün insanlara bildirmekle emredilmiş olduğunu ve onun mübârek vasıflarını ve hidâyete ulaşmak için ona tâbi olmanın lüzumunu beyan etmektedir. Şöyle ki:Resûlüm Ey Muhammed!. Bütün insanlığa hitab ederek (De ki: Ey insanlar!, şüphe yok ki, ben hepinize) İslâm dinini tebliğ için (Allah Teâlâ’nın bir elçisiyim) hepinizi ona imâna dâvet ederim. (Öyle Allah ki, göklerin ve yerin mülkü ona mahsustur.) Bütün Kâinatın Yaratıcısı, sâhibi, mabûdi ancak o’dur kâinatın onun emrine boyun eğmektedir. O, öyle yüce bir Yaratıcıdır ki (Hem diriltir) dilediğini vücude getirir, hayata kavuşturur (ve hem öldürür.) hayattan mahrum eder. Böyle diriltme ve öldürme sıfatları ancak ona mahsus bulunmaktadır. (Artık) Ey insanlar!. Öyle vasıfları eşsiz olan (Allah Teâlâ’ya) imân ediniz, onun birliğini, mâbutluğunu tasdik eyleyiniz (ve ümmî bir peygamber olup Allah’a ve onun) O Yüce Yaratıcının (kelimelerine) kendisine ve diğer Peygamberlerine indirmiş olduğu kitaplarına (inanan Resulüne) yani Muhammed Aleyhisselâm’a (imân ediniz) ümmî olduğunu, başkalarından birşey okuyup öğrenmediği halde bir yaratılış hârikası olarak o kadar mükemmellikler! taşıyan, mucize Kur’an gibi ilâhî bir kitabın hükümlerini sizlere tebliğe kâdir bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini tasdik ediniz risâlet ve pey gamberliği evrensel olan o Yüce Peygamber’e (tâbi olunuz) emrettiği ve yasakladığı şeylerde ona uyunuz, (ki hidâyete erişebilesİniz.) Hepinizin hidâyete ulaşması ancak onu tasdik edip ona tâbi olmak suretiyle tecelli eder. Bu hidâyete kavuşmak için başka çareniz yoktur.

159. Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki, hak ile doğru yola erdirirler ve hak ile adâlette bulunurlar.

159. Bu mübârek âyetler. Musa Aleyhisselâm’ın kavminden bir topluluğun doğru yol üzerinde sabit olduğunu ve o kavmin oniki kabîleye ayrılıp Allah tarafından ne gibi nîmetlere kavuşmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Hidâyete ulaşanların başkalarını da hidâyet yoluna sevketmeğeçalışmaları pek yüce bir vazîfedir. (Ve Musa’nın kavminden bir topluluk da vardır ki) Onlar da hidâyete ermiş, onlar da (hak ile) hakikate ermiş kimseler olarak veya hak bir söz ile insanları (hidâyete erdirirler) böyle güzel bir vazîfeyi yerine getirmiş olurlar ve bunlar (hak ile adâletle bulunurlar.) adâletli bir şekilde hükmederler. Bu zatlardan maksat ya Peygamber’imizin zamanında bulunan ona imân eden bazı zatlardır. Abdullah İbni Selâm ve İbni Suriya ile bunların arkadaşları gibi veyahut Musa Aleyhisselâm’ın zamanında bulunup İsrail oğullarına vaaz ve nasihatta bulunarak onları hidâyet yoluna sevketmeye çalışmış seçkin bir guruptur.

160. Ve biz onları oniki’ye o kadar kabilelere; ümmetlere ayırdık ve Musa’ya kavmi kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki, âsân ile taşa vur. Ondan oniki pınar kaynayıp akmaya başladı. Onlardan her kabile su içeceği yeri bildi. Ve onların üzerine bulutları gölgelik yaptık. Ve onların üzerine kudret helvası ile bıldırcın indirdik. Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yeyiniz dedik. Ve onlar bize zulüm etmediler fakat kendi nefislerine zulümettiler.

160. (Ve biz onları) İsrail oğullarını (oniki’ye) yani (o kadar kabilelere, ümmetlere ayırdık.) Yakub Aleyhisselâm’ın oniki evlâdından meydana gelmiş oniki kabîle vardır ki, bunlara “Esbat” denilmiştir. Çünki bir kimsenin oğlunun oğullarına torunlarına “Esbat” denilir, İşte bunlar oniki sibta, kabîleye ayrılmış bulunuyorlardı. (Ve Musa’ya) Tih sahrasında (kavmi) müracaat ederek (kendisinden su istedikleri vakit vahy ettik ki) Ey Musa!, (âsân ile taşa vur.) O da bu ilâhî emre uyarak âsasını vurunca derhal (Ondan) o taştan bir harika olarak (oniki pınar akmaya başladı.) böyle büyük bir mucîze meydana geldi. (Onlardan her kabîle su içeceği yeri bildi.) Hiçbiri diğerinin çeşmesine müracaata lüzumgörmedi, birbirine zahmet vermediler. (Ve onların) O kabîlelerin (üzerine) Tih sahrasında güneşin hararetinden etkilenmemeleri için (bulutları gölgelik yaptık.) onları böyle rahata da kavuşturduk. (Ve onların üzerine) Men ve selvayı, yani: (Kudret helvası ile bıldırcın) kuşlarını (indirdik.) bunlar da o kabîlelerin yiyeceğini temin etmiş bulunuyordu. Bir kavle göre de “men” den maksat ekmektir, “selvadan” maksat da katıktır. Ve Hz. Musa’nın aldığı vahy ile onlara dedik ki: (Size rızık olarak verdiğimiz şeylerin temizlerinden yiyiniz.) Öyle lezzetli, helâl olan men ve selvadan yeyip hayatınızı sürdürmeyi başarınız. Yazık ki, onlar bu nîmetlerin değerini bilmediler, biz böyle bir çeşit yiyecek ile yaşamaya sabredemeyiz, biz başka yiyecekler de isteriz dediler. Nîmete karşı nankörlükte bulunmak ve emre muhalefet etmek sûretiyle kendilerine zulmetmiş oldular. (Ve onlar) Bu hareketleriyle (bize zulüm etmediler) Yüce zatımız zulme uğramaktan, zarar görmekten uzaktır, beridir. (Ancak) Onlar bu hareketleriyle (kendi nefislerine zulmetti ler.) bunun zararı kendilerine yönelmiş oldu, sonra o nîmetten mahrum kaldılar. İşte nîmete karşı nankörlüğün sonucu!.

161. Ve o vakti hatırlat ki onlara denilmişti: Şu belde’de oturunuz. Ve ondan dilediğiniz yerde yeyiniz ve “bağışlanmak istiyoruz” deyiniz ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz ki, size hatalarınızı bağışlayalım, iyilik yapanlara mükafatlarını elbette arttıracağızdır.

161. Bu mübârek âyetler, Cenâb-ı Hak’kın, İsrail oğulları hakkındaki bazı emirlerini, onların da aldıkları emirlere muhalefet ederek azap gördüklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Muhammed!. Aleyhisselâm (Ve) sen onlara anlat (o vakti ki, onlara) onların geçmişlerine (denilmişti: Şu belde’de) Beyti Mukaddes’te (oturunuz.) orada sebat ediniz.(Ve ondan) Onun ürünlerinden, meyvelerinden (dilediğiniz yerde) onun herhangi bir yöresinde sıkıntı çekmeden (yeyiniz) istifâde ediniz (ve “bağışlanmak istiyoruz” deyiniz.) yani: Ey Rabbim!. Bizim senden duamız, hatalarımızın affedilmesi ve silinmesidir diye dua ediniz. (Ve secde ettiğiniz halde kapıya giriniz) Yani: Tih sahrasından kurtulduğunuza bir şükür olmak üzere boyun eğerek, ve mütavâzî bir şekilde Beyti Mukaddes’in kapısından şehrin içerisine giriveriniz. (ki, sizin hatalarınızı bağışlayalım) Hakkınızda af ve bağış ile muamele yapalım (iyilik yapanlara) ibâdet ve itaatte, güzel hareketlerde bulunanlara -mükafatlarını- (elbette arttırıcağızdır.) onlara fazla sevap ihsan edeceğizdir. Binaenaleyh siz de iyilik yapmaya çalışınız ki, bu ilâhî lütfa kavuşasınız.

162. Fakat onlardan zulüm edenler, kendilerine denilen sözü başka bir söze çevirdiler. Artık onların üzerlerine zulümettikleri şey sebebiyle gökten bir azap salıverdik.

162. (Fakat onlardan) O İsrail oğullarından (zulmedenler) öyle ilâhî emirlere, tavsiyelere riâyet etmeyip kendilerinin azâba uğramalarına sebebiyet vermekle nefislerine zulm etmiş olanlar (kendilerine denilen sözü) Hitta (bağışlanmak istiyoruz) sözünü (başka bir söze çevirdiler) alaycı bir tavır alarak hintetün, hintetün = buğday, buğday diyerek veya habbetün fi şaretin (bize başağında dâne ver) diye söylenerek şehrin kapısından saygısız bir şekilde şehre girdiler. (Artık onların üzerlerine zulmettikleri şey sebebiyle) Öyle emre aykırı ve ahlâka uymayan hareketleri yüzünden (gökten) bir müthiş (azap salı verdik.) onun tesîriyle, büyük bir helâke uğradılar. Rivâyete göre bu azap, Taun hastalığından ibâret imiş, bununla onlardan bir saat içinde yirmidört bin kişi ölmüştür. Bakare Sûre-i celilesinin (58 ve 59) uncuâyetlerinin izahına bakınız!.

§ Kur’an’ı Kerim’de bir kısım âyetlerin aynen veya bazı kelimelerin değiştirilmesiyle tekrarlanarak zikredilmesinde birçok hikmetler, faydalar vardır. Başlıcalan şunlardır:

(1) Mühim bir konunun ruhlar üzerinde fazlaca tesir etmesi için tekrarlanarak zikredilmesi pek faidelidir.

(2) Bir konuya dâir bir sözün değişik şekilde zikredilmesi, o konunun fazlaca genişlemesine fesahat ve belâgatin daha fazla ortaya çıkmasına yardım eder.
(3) Bir konunun çeşitli şekilde söylenmesi, nakledilen olayın tarihi önemini ve bir ibret ve uyanma nümunesi bulunduğunu göstermeğe sebep olur.
(4) Tekrarlanan âyetler güzelce araştırılırsa görülür ki: Konuları bir ise de gayeleri ve zikredilmelerindeki sebebler muhteliftir. Bunlar muhatablara göre çeşitli tesirleri içermektedir.
(5) Hikmetli bir konunun muhtelif münasebetler ile tekrar tekrar zikredilmesi muhatapların uyanmalarına, verilen nasihatları unutmamalarına ve fazlaca istifâde etmelerine vesîle olur. Ve bunlar K fevkalâde belâgatini gösterir, hafızalaı aydınlatmaya ve süslemeye sebep bulunur.

163. Ve onlara denizin kenarında bulunan beldeden sor. O zaman ki onlar Cumartesi gününde haddi aşıyorlardı. O vakit onlara cumartesi günlerinde balıkları çokca ortaya çıkarak gelirlerdi. Cumartesinin dışındaki günlerde ise gelmezlerdi. İşte onları yoldan çıkmaları sebebiyle böylece imtihan ederiz.

163. Bu âyeti kerime, İsrail oğullarının günahları yüzünden ne gibi bir imtihana mâruz kalmış olduklarını bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm!, (onlara) O senin komşun olup peygamberliğini tasdik etmeyen İsrailoğullarına (denizin kenarında) Kulzem denizinin civarında (bulunan belde’den) yani İle veya Medyen veya Taberiyyetüşşam şehrinden (sual et.) o beldenin tarihi, garip bir halini bir kınama olmak üzere o İsrail oğullarından sor, onları uyanmaya dâvet et. (O zaman ki onlar) O İsrail oğulları (Cumartesi gününde) avlanılması kendileri için yasaklanmış olan balıkları avlayarak Allah’ın kanunlarından olan bu yasağa muhalefetle (haddi aşmışlardı.) böyle maddî bir menfaatin esiri olmuş, bunun sakıncasını hiç düşünmemişlerdi. (O vakit onlara) O eski İsrail oğullarına (Cumartesi günlerinde) İlâhî bir imtihan olmak üzere (balıkları çokca ortaya çıkarak gelirlerdi) suyun üstüne çıkar görünürlerdi. (Cumartesi’nîn dışındaki günlerde ise) Balıklar (gelmez) su üstünde görünmez (lerdi.) bu hâl, onların Cumartesi gününe riâyet etmemelerinin bir cezâsıydı. (İşte onları) İsrail oğullarını (yoldan çıkmaları sebebiyle böylece) şiddetli bi belâ ile, bir mahrumiyetle (imtihan ederiz.) artık düşünmeli, şimdi de onların torunları Hz. Muhammed’in Peygamberliğini tasdik etmiyerek birçok yasakları çiğnemektedirler. Elbette bunlarda bu isyancı hâlleri yüzünden birçok belâlara uğrayacaklardır. Ne büyük bir hikmetli ihtar ve bir kınama!. Rasûlü Ekrem Efendimiz, zamanındaki İsrail oğullarına saklamakta oldukları böyle tarihî hâllerini Kur’an lisan-ı ile beyan buyurmakta kendi peygamberliğinin doğruluğuna bir delil göstermiş bulunuyor. Çünki hiçbir kimseden okuyup yazmamıştır, muhitinde ise bu gibi tarihî olaylar bilinmiş değildir, İsrail oğulları ise bu gibi tarihî felâketlerini, isyanlarını pek gizli tutmakta idiler. Binaenaleyh bunların böyle birer tarihî hakikat olarak haber verilmesi bir peygamberlik mûcizesinden başka birşey değildir.

§ Şürrean’den maksat: Suyun üzerinde fazlaolarak görünmektir. Ard arda gelen mânâsında kullanılmaktadır.

164. Ve hani onlardan bir cemaat de dedi ki: Âllah Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği veya şiddetli bir şekilde azap edeceği bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz? Dediler ki: Rabbinize karşı mazeret beyan etmek için. Ve umulur ki, sakınırlar.

164. Bu mübârek hayetler, İsrail oğullarının bulunduğu beldedeki bazı iyi kimselerin onlara öğüt vermiş olduklarını ve bu öğütlerin ne gibi güzel bir maksada dayalı bulunduğunu bildirmektedir. Bu öğütleri kabul etmeyenlerin de nihâyet ne gibi azaplara, değişimlere uğradıklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: (Ve hani) Hatırlayınız ki (onlardan) o deniz kenarındaki belde’de oturan İsrail oğullarından (bir cemaat de) o kavme nasihatta bulunan, Cenab’ı Hak’kın emirlerine, yasaklarına itaat etmelerini tavsiyede bulunan iyi kimselerden bir zümreye (dedi ki: Allah Teâlâ’nın kendilerini helâk edeceği veya) helâk etmeyip de (şiddetli bir şekilde azap edeceği) öyle inatçı, balıkları avlamaya koşup duran (bir topluluğa ne için nasihatta bulunuyorsunuz?.) bunlar, bu nasihatlara kıymet vermiyorlar, sözlerinizi dinlemiyorlar. Artık bu öğütler ne gibi bir fayda ve hikmete dayanmaktadır?. O öğüt veren iyi kimseler de (Dediler ki:) biz (Rab’binize mazeret beyan etmek için.) öğüt veriyoruz. Kendimize yönelen iyiliği emretmek, kötülüklerden men etmek vazîfesini yapmak istiyoruz. Buna rağmen onlar bunu kabul etmedikleri takdirde biz artık mazeret beyan etmek için böyle nasihata devam ediyoruz. (Ve) Maamafih (umulur ki,) onlar bu nasihatlardan istifâde ederek (korunurlar.) Cenab’ı Hak’tan korkarak men edildikleri şeyleri yapmaya devam etmezler. Halka verilen hikmetli öğütler bu gibi fâidelerden uzak değildir.

165. Ne zaman ki onlar kendilerine yapılanuyanları unuttular, kötülükten men edenleri kurtuluşa erdirdik ve zulmedenleri de yaptıkları kötülükler sebebiyle şiddetli bir azap ile yakaladık.

165. (Ne zaman ki onlar) O isyankâr gurup (kendilerine yapılan uyanları) iyi zatlar tarafından kendilerine verilen öğütleri terkettiler, onları hiç dinlememiş gibi bir vaziyette bulundular, artık (kötülükten men edenleri) nasihatta bulunan ve o nasîhata riâyet eden iki zümreyi (kurtuluşa eriştirdik.) onları bu güzel vazîfelerinden ve kanaatlerinden dolayı azaptan koruduk. (Zulmedenleri de) Bu öğütleri kabul etmeyip balıkları avlamaya devam eden, böyle ilâhî emirlere, yasaklara muhalefette bulunup duran tâifeyi de (yaptıkları kötülükleri sebebiyle) günahkâr olup itaat dairesinden çıktıkları için (şiddetli bir azap ile yakaladık.) kendilerini bir kısım belâlara, müsibetlere uğrattık, tâki, bunlardan ibret alıp o yaptıkları günahları terketsinler.

166. Ne zaman ki, kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler, onlara: “aşağılık maymunlar olunuz” deyiverdik.

166. (Ne zaman ki) O isyankâr halk (kendilerine yasaklanan şeylerden dolayı kibirlendiler) yasaklandıkları şeylere devam ettiler, verilen emirleri kabule tenezzül etmeyip böbürlenme alçaklığını gösterdiler. Artık (onlara: “aşağılık maymunlar olunuz” deyiverdik) yani: Onları maymun şekline soktuk, kendilerini insanîyet şerefinden mahrum ettik, lâyık oldukları böyle bir cezâya kavuşturduk.

§ İbni Abbas Hazretlerinden rivâyet olunduğu üzere bu tâife, üç gün maymun halinde kalmışlar, bunların bu hâlini diğer insanlar görmüşler, sonra da helâk olup gitmişlerdir. Bunların böyle bir değişikliğe uğramaları Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildir. Artık bunların maymun olmalarını, insanlıkahlâkından mahrum olup hayvanî bir ahlâk ve yaşantı ile vasıflanmış olmalarından kinâye olarak kabul etmeye lüzum yoktur.

§ Bu âyeti celile gösteriyor ki: İnsanlardan bir tâife Allah’ın gazabı ile maymun kesilmiştir. Fakat bunların maymun olarak bir müddet devamlarına ve bunların neslinin maymun olarak devam ettiğine dâir bir Kur’ânî işâret yoktur. Demek oluyor ki, bazı insanlar, insanlık şerefini mahvettikleri için bir cezâ olarak maymun kesilmişler ise de esâsen üstün bir mahlûk olan insanların maymundan değişim suretiyle ortaya çıkmış oldukları asla iddia edilemez. Allah’ın kudretiyle maymunlar ayrı olarak yaradılmış olduğu gibi insanlar da ayrı olarak insan şeklinde yaratılmışlardır. Bunun aksini iddia etmek Allah’ın kudretinin genişliğini inkâr, bütün insanlığın kıymetini düşürmek demektir.

167. Ve hatırlat onlara o vakit Rabbi bildirmiş oldu ki, elbette kıyâmet gününe kadar onların üzerine onlara en kötü azap ile işkencede bulunacak kimseler gönderecek. Şüphe yok ki, Rabbin elbette cezâyı çabuk verendir ve şüphe yok ki, o elbette çok bağışlayan, pek esirgeyendir.

167. Bu mübârek âyetler, İsrail oğullarının bir takım kötü hareketlerinden dolayı kıyâmete kadar uğrayacakları musîbetler haber vermektedir. Ve onlardan iyi kimseler ile hallerini düzeltmekten mahrum olan kimselerin bir ilâhî imtihan olarak iyiliklere ve kötülüklere mâruz bulunmuş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Ve hatırlat onlara) O İsrail oğullarına geçmişlerinin hayat tarihlerini zikret, (o vakit) Onların bulundukları zaman (Rab’bin) onlar hakkında (bildirmiş oldu ki) Peygamberleri lisaniyle tebliğ buyurmuştu ki (elbette kıyâmete kadar onların) o kavmin (üzerine) sırf günahlarının bir cezâsı olmak için (onlara en kötü azap ile) ihânet ile, cizye almakla (işkencede bulunacak kimseler) başkahâkim kavimler (gönderecek.) onları aşağılık bir hayat yaşatacaktır. Böyle bir muamele onların haklarında takdir edilmiştir. Nitekim asrı saadete kadar muhtelif milletlerin özellikle mecusilerin, Hıristiyanların esâretleri altında yaşamışlardır, asrı saadetten sonra da yine çeşitli devletlere cizye vererek dağınık bir halde bulunmuşlar ve son asırda Alman’ların şiddetli cezalarına uğramışlardır. (Şüphe yok ki, Rab’bîn elbette cezâyı çabuk verendîr) Onun dinine, emirlerine, yasaklarına riâyet etmeyenleri pek çabuk felâketlere uğratır, (ve şüphe yok ki, o) Kerem sahibi mabut (elbette gafurdur) mü’min kullarının birçok kusurlarını affeder ve örter ve (râhimdir.) kullarına merhameti pek çoktur. Binaenaleyh bazı âsi kullarını bir takım belâlara, musîbetlere bu dünyada uğratması da onların uyanıp hâllerini düzeltmeleri hikmetine dayalı olduğundan bu da ilâhî merhametin bir nevi tecellisi demektir.

168. Ve onları yeryüzünde gurup gurup ümmetler kıldık. Onlardan iyi kimseler vardır. Ve onlardan bundan aşağıda olan kimseler de vardır. Ve onları iyiliklerle ve kötülüklerle imtihan ettik, tâki kötülüklerinden dönüversinler.

168. (Ve) Cenâb-ı Hak, buyuruyor ki, biz (onları) O İsrail oğullarını (yeryüzünde gurup gurup kıldık.) muhtelif yerlere dağılmış, şan ve şereften mahrum kalmış oldular. (Onlardan iyi kimseler vardır.) Akıllıca hareket etmiş; hakikatı görmüş, İslâmiyete kavuşmuşlardır. (Ve onlardan) O kavmin fertlerinden (onun) durumunu düzeltmenin (dışında) kalmış (kimseler de vardır.) onlar durumlarını ıslah etmekten mahrum, küfr ve isyana düşkün bir halde kalmışlardır. (Ve onları) O kavmi, onların iyi olanlarını da, olmayanlarını da (iyiliklerle) afiyetle, rahat geçimle (ve kötülüklerle) zulümle, şiddet ile, esâret ile (imtihan ettik.) kendileri İçin bir uyanışa vesîle olmak üzere haklarında vakit vakit böyle muamelelerdebulunduk. (Tâki -kötülüklerden – dönüversinler.) Kusurlarından tevbe edip af dilesinler, kavuştukları nîmetlere şükrederek düzgün bir şekilde yaşasınlar. Onlar böyle haklarında tecelli eden ilâhî takdirlerden bir ibret dersi almadıkları takdirde sonsuza kadar felâketlere mâruz kalırlar. Yavaşça azâba yaklaştırmak ve bir imtihan olmak üzere nâil oldukları geçici nîmetler ellerinden çıkar, büsbütün perişanlıklar içinde kalır dururlar. Artık öyle geçici bir varlığa böbürlenmek asla doğru olamaz.

169. Onlardan sonra bir takım kimseler geldi, kitaba vâris oldular, bu değersiz varlığın geçici malını alır dururlar ve derler ki: Elbette biz ileride aff olunacağız. Ve onlara onun benzeri bir menfaat gelecek olsa onu da alıverirler. Onlardan Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın misakı onun hükmü doğrultusunda bir ahd alınmamış mı idi! Halbuki, onlar o kitaptakini okumuşlardı. Âhiret evi ise takvâ sahipleri için hayırlıdır. Hâlâ buna akıl erdiremiyecek misiniz?

169. Bu mübârek âyetler, eski İsrail oğullarının yerine geçen bir takım kimselerin de Tevrat’ın içeriğini öğrenmiş ve onun hükümlerine riâyet etmeleri için kendilerinden söz alınmış oldukları halde o kitabın hükümlerine aykırı olarak dünyanın varlığına düşkün bulunduklarını ve bu ihtiraslı hareketlerinin aff olunacağını iddia ederek bu hırslarında devam ettiklerini bildirmektedir. Allah’ın kitabının hükmüne sarılan üzerlerine düşen namaz gibi ibâdetleri yerine getiren ıslah edici kimselerin ise mükâfatlara kavuşacaklarını müjdelemektedir. Şöyle ki: (Onlardan) O vasıfları yukarıda zikredilen İsrail oğullarından (sonra bir takım kimseler) Onların arkasından (geldî) onların kötü zürriyetinden bulundu. Bunlar asrı saadette bulunan bir takım İslâmiyet düşmanları idi. Bunlar (kitaba) Tevrat’a atalarından (vârisoldular.) o kitap kendilerine intikâl etmiş oldu. Bunlar (Bu değersiz varlığın) bu geçici dünyanın (geçici malını alır dururlar) rüşvet gibi, faiz gibi, başkalarının haklarına tecâvüz gibi gayrimeşru vasıtalarla servet sâhibi olmağa çalışırlar, (ve derler ki:) Biz böyle hareketimizden dolayı endişe etmeyiz, çünki (Elbette biz ilerde) âhirette (affolunacağız.) Allah Teâlâ İsrail oğullarını aff edecektir. Biz yaptıklarımızdan mesul olmayacağız. (Ve) böyle yanlış bir kanaatte bulundukları için (onlara onun) o gayrimeşru dünya varlığının (benzeri bir mal) daha (gelecek olsa onu da alıverirler) hiç mesuliyetten korkmazlar, dâima hırslı bir halde yaşarlar. (Onlardan Allah Teâlâ’ya karşı haktan başkasını söylemeyeceklerine dâir o kitabın) Tevrat’ın (misakı) onun hükmü doğrultusunda bir söz (alınmamış nil idi!.) her türlü günahları işleyen İsrail oğullarının tövbekâr olmadıkları halde affa uğrayacaklarına dâir o kitapta bir hüküm yoktur. Artık böyle bir affa inanmak, o kitabın verdiği söz ve yeminin dışına çıkmak olmaz mı?. (Halbuki onlar) İsrail oğulları (o kitaptakini) Tevrat’taki hükümleri, söz ve yemini (okumuşlardı.) onun içeriğini öğrenmişlerdi. Artık onun aksini nasıl iddia edebiliyorlar?. (Ahiret evi ise) Âhiret yurdunda mü’minler için hazırlanmış olan nîmetler ise (takvâ sâhipleri için) Cenâb-ı Hak’kın azâbından korkup onun hükümlerine muhalefetten sakınanlar için (hayırlıdır) külfeften, yok olmaktan uzaktır. (Hâlâ) Bu hakâkate (akıl erdiremiyecek misiniz?.) neden öyle geçici dünya varlığını gayrimeşru şekilde elde ederek bu uğurda ebedî saadetinizi temin edecek olan uhrevî nîmetleri fedâ etmiş bulunuyorsunuz?.

170. Ve o kimseler ki kitaba sarılırlar ve namazı dosdoğru kılmış bulunurlar. Şüphe yok ki, biz öyle iyiliğe çalışan kimselerin mükâfâtını zâyi etmeyiz.

170. (Ve) Bilâkis (o kimseler ki, kitaba sarılırlar.) onun hükümlerine muhalefetten kaçınırlar, onun helâl gösterdiğini haram, haram bildirdiğini de helâl saymaya cür’et etmezler (ve) bilhassa ibâdetlerin en büyüklerinden olan (namazı dosdoğru kılmış) şartlarına riâyet eylemiş (bulunurlar.) onlar da büyük mükâfatlara nâil olacaklardır. (Şüphe yok ki, biz -öyle- ıslah edici kimselerin mükâfatını) Amellerinin ecir ve sevâbını (zâyi etmeyiz.) artık her akıllı kimseye lâzım olan odur ki, böyle Allah’ın rızâsına muvafık hareketlerde bulunarak hakikî istikbâlini temine çalışmış bulunsun. Yoksa fanî bir varlık uğrunda hakikî istikbâlini unutmuş olanlar, böyle mükâfatlara kavuşamayacaklardır. Böyle mükâfatlara nâil olacak zatlar, Ata’ya göre Hz. Muhammed’in ümmetidir. Mücâhid’e göre de Abdullah İbni Selâm ile arkadaşları gibi Tevrat’ın hükümlerini değiştirmeyen, onu geçim vâsıtası yapmayan, İslâmiyet’i kabul etmiş bulunan zatlardır.

171. Ve bir zamanlar dağı sanki o bir gölgelik imiş gibi onların üstlerine koparıp kaldırmıştık. Ve sandılar ki, o hakîkaten üstlerine düşecek, onlara dedik ki: Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve onda olanı hatırlayınız. İhtimâl ki, sakınırsınız.

171. Bu âyeti celile, Tevrat’ın hükümlerini kabul etmekten kaçınan İsrail oğullarının üzerine ilâhî bir tehdid olarak Tur Dağının yerinden kopup düşecek bir vaziyet almış olduğunu bildirmektedir. Şöyle ki: (Ve bir zamanlar) ki, İsrail oğulları Tevrat’ın hükümlerini ağır görüp kabul etmekten kaçınmışlardı, (dağı) -Tur Dağının bir kısmını (sanki bir gölgelik) bir tavan (imiş gibi onların üstlerine) yerinden (koparıp kaldırmıştık.) bu dağ, ordugâhlarının tamâmen üzerine kalkıp başlarına düşecek gibi harikulâde bir vaziyet almıştı. (Ve) Onlar da (sandılar ki) iyiden iyiye bildiler ki (o) dağ (hakikaten) onların(üstlerine düşecek.) çünkü bir dağ, havada asılı bir halde duramaz. Bu korkunç durum üzerine onlara Musa Aleyhisselâm’ın vâsıtasıyle (Dedik ki:) ey İsrail oğulları!. (Size verdiğimizi) Tevrat’ın hükümlerini (kuvvetle) bir ciddiyet ve kararlılıkla (tutun) ona riâyet ediniz (ve onda olanı) emirleri, yasakları, veya sevap ve cezâyı (hatırlayınız) nazar’ı dikkate alarak gerektirdiği şekilde amelde bulununuz. (İhtimâl ki) Bunun güzel tesiriyle çirkin amellerden, ahlâkî kötülüklerden (sakınırsınız.) bu sâyede korunanlar gurubuna girmiş olursunuz. Binaenaleyh her insan için lâzımdır ki, Hak Teâlâ’nın azâbından korksun, onun semavî kitabının hükümlerine riâyeti kendisi için selâmet ve saadet vesîlesi bilsin.

§ Rivâyete göre İsrail oğulları öyle dağın başları üzerine kalktığını görünce son derece korkmuşlar, her biri sol kaşı üzerine yıkılarak sağ gözü ile ona bakmağa başlamışlar. Hâlâ Yahudilerin sol kaşları üzerine secde ederek sağ gözleriyle yukarıya bakar oldukları bilinmektedir. Böyle bir secdedir ki, bizden cezânın kaldırılmasına sebep olmuştur, derler. Bakare sûre’i celilesindeki (64) üncü âyetin izahına da bakınız.

172. Ve o zaman ki, Rabbin âdemoğullarından, onların sırtlarından zürriyetlerini aldı. Ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tuttu. “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” dedi, onlar da evet… şâhidiz dediler. ” Bu da kıyâmet günü biz bundan muhakkak ki, gafiller idik” dememeniz içindir.

172. Bu mübârek âyetler, vaktiyle bütün insanlık neslinin bir ilâhî hitap üzerine Allah’ın Rablık sıfatını tasdik etmiş olduklarını ve böyle olağanüstü bir hadisenin meydana gelmesi ve ilâhî âyetlerin ayrıntılı bir şekilde beyan edilmesindeki hikmet ve menfaatı açıklamaktadır. Şöyle ki: (Ve) Resûlüm Ey Muhammed!. Aleyhisselâm. Hatırlanmalıdır. (o zaman ki, Rab’bin Adem oğullarından) Yani:(onların sırtlarından zürriyyetlerini) kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan evlâtlarını (aldı.) meydana çıkardı. (Ve onları kendi nefisleri üzerine şâhit tuttu) Yani: O çıkarılan zürriyyetlerden herbirini başkaları hakkında değil, o zürriyyetin kendi nefsi hakkında Allah’ın rablığını tasdik için şâhit tutarak (ben sizin Rab’biniz değil miyim?.) amiriniz, sahîbiniz, varlığınızı terbiye eden benim ilâhî zatım değil midir?, (dedi,) Onları tasdik etmeye dâvet etti. (-onlar da- Evet…) Kendi nefsimiz üzerine (şâhitlik ederiz) sen bizim Rab’bimizsin, senden başka Rab’bimiz, mâbudumuz yoktur (dediler.) Şahitlikte bulundular. (Bu da) Böyle zürriyyetler hakkında ilâhî bir hitâbın yönelmesi, onların da Allah’ın rablığını tasdik ile nefisleri üzerine şahitlikte bulunmaları, ey insanlar!. Sizin (kıyâmet günü biz bundan) yani Allah Teâlâ’nın birliğinden, rablığından ve onun hükümlerinden (gafiller idik dememeniz içindir.) böyle bir mazeret ileri sürmeğe meydan kalmaması için sizin hakkınızda böyle bir tasdik ve şahitlik muamelesi cereyan etmiştir.

173. Veya demeyesiniz ki, muhakkak babalarımız daha evvel ortak koşmuşlardı. Ve biz isek onlardan sonra bir zürriyet olduk. Bizi iptal edenlerin yaptıkları ile helâk mı edeceksin?

173. Ey insanlar!. Böyle bir muamelenin cereyanı (Veya demeyesiniz) içindir (ki, muhakkak babalarımız) bizim zamanımızdan (daha evvel ortak koymuşlardı.) Allah Teâlâya ortak koşmayı icad ve âdet etmişlerdi. (Biz ise onlardan sonra bir zürriyet olduk.) Dünyaya geldik. Bir hidâyet yolunu izleyemedik, bir delil ile neticeye ulaşmaya güç yetiremedik. (Bizleri) Ey Allah’ım!, (iptal edenlerin) saptıran babalarımızın (yaptıklariyle) kâfirce hareketleriyle (helâk mı edeceksin?.) halbuki, biz tedbirden ve görüşümüzde bağımsızolmaktan mahrum bulunuyorduk. İşte böyle bir mazeret ileri sürülmesine meydan vermemek için onlar vaktiyle kendi nefisleri üzerine öyle şâhit tutulmuşlardı.

174. Ve biz işte âyetleri böyle ayrıntılı bir şekilde beyan ederiz ve gerektir ki küfürlerinden dönüversinler.

174. (Ve biz işte âyetleri) Allah’ın kudretine ve ilâhî hikmetine işâret ve şâhitlik eden böyle alâmetleri, hârikaları (böyle) büyük menfaatleri taşıyarak (ayrıntılı bir şekilde beyan ederiz) tâki cehâlette kalmasınlar, Allah’ın zatına layık olmayan şeyleri O’na isnat edemesinler. (ve gerektir ki,) Küfürden, bâtıl üzerinde ısrardan, babalarını cahilce bir halde taklitten (dönüversinler.) ilâhî âyetleri, alâmetleri, düşünerek aydınlansınlar, Allah’ın birliğini tasdik ederek hidâyete kavuşsunlar. Ne büyük bir ilâhî merhamet!.

§ Âdem oğulları hakkındaki bu ilâhî sual ve cevap meselesi birçok kimselerin zihinlerini işgal etmekte olduğundan buna dâir biraz izahata lüzum görülmektedir. Şöyle ki:

(1) “Neam”, “belâ” kelimeleri Arab lisanında birer tasdik edatıdır. “Evet” mânâsını iâde ederler. Fakat kullanılışları arasında fark vardır. “Neam” edatı söylenilen olumlu veya olumsuz birşeyi tasdik ve tesbit eder. Meselâ: “Zeyid geldi” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid geldi” denilmiş olur. Bilâkis “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid bir sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Neam” denilse “evet Zeyid gelmedi, evet Zeyid sözleşme yapmadı” denilmiş olur. “Belâ” ise böyle değildir. Bu yalnız olumsuzca cevap olarak kullanılır ve olumsuz manânın varlığını ifâde eder ve çok kere de istifham! takririye (tasdikli bir soruya) yakın olur. Binaenaleyh “Zeyid gelmedi” veya “Zeyid sözleşme yapmadı mı” sözüne karşı “Belâ” denilse “hayır Zeyid geldi”, “evet Zeyid sözleşme yaptı” denilmiş olur.İşte: hitab-ı celilinin cevabı olan “Belâ” da böyle bir olumluluk anlamı ifâde eder. “Evet sen bizim Rabbimizsin” meâlindedir ki, bu bir imandır. Şayet bunun yerinde “Neam” denilecek olsaydı mânâsı: “Evet.. Sen bizim Rab’bimiz değilsin” demek olurdu ki, bu da bir inkârdır.

(2) nazmı şerifi bir soruyu içermektedir. “Ben sizin Rab’biniz; mabudunuz değil miyim gibi bir soruyu ifâde etmektedir. Acaba bu sorudan maksat nedir?. Şüphe yok ki, Allah Teâlâ görülen şeyleri de, gaybı da bilicidir. Herhangi birşeyi sorup öğrenmek ihtiyacından uzaktır. Artık böyle bir soru, belâgatin gereğidir, ve karşılıklı konuşmanın ayrılmaz unsurlarındandır. Muhatapların bir hakîkati İtirâf etmelerine vesîledir ve başkaca bir nice güzellikleri, nükteleri de içermektedir. Belâgat ilminde açıklandığı üzere soru kipleri daima birşeyi sorup anlamak maksadıyle zikredilmez. Belki çok kere birşeyi inkâr veya kabul etmek için veya muhataba bir iltifat veya minnet için veya muhatabı azarlamak, hesaba çekme vesâire için zikredilir. Meselâ: Zeyd’in akıllı olduğunu bilmeyen bir kimse: “Zeyid akıllı mıdır?.” diye soracak olsa bundan maksadı Zeyid’in akıllı olup olmadığını öğrenmekten ibâret bulunur. Fakat Zeyid’in akıllı olduğunu inkâr eden bir kimse, muhatabına karşı: “Zeyid akıllı mıdır” derse maksadı, Zeyid’in akıllı olmadığını göstermek olur. Âdeta “Zeyid akıllı değildir, siz onu akıllı mı sanıyorsunuz?.” demiş bulunur. Bilâkis Zeyid’in akıllı olduğunu söylemek ve tesbit etmek isteyen bir kimse de “Zeyid akıllı değil midir?.” diyecek olsa “Zeyid akılıdır, siz onu akılsız mı sanıyorsunuz?” gibi bir ifadedebulunmuş olur. Yoksa Zeyid’in hakîkaten akıllı olup olmadığını anlamak için sormuş olmaz.

İşte nazmı celilindeki soru da böyle bir istifhami takriridir. Yani tasdik sorusudur. Âdem oğullarının Allah’ın Rablığını tasdik ve itirâf etmeleri için söylenmiştir. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretleri kendi rablığını bildiği halde neden böyle bir sualde bulunmuştur?. Diye düşünmeğe mahal yoktur. Nitekim Kur’an-ı Kerim, de bunun misâlleri çoktur.

(  Yaradan bilmez mi?.)

( Gökleri ve yeri kim yarattı?.) soruları da bu cümledendir.

(3) Allah Teâlâ Hazretleri kullarının ne düşündüklerini ne diyeceklerini bildiği halde bunu onlardan sual buyurmasında ne gibi bir hikmet düşünülebilir?. Bilinmektedir ki: Bu dünya hayatı bir imtihan hayatıdır. Herkesin sözleri, işleri bu âlemde tesbit edilecek, sonra ebediyet âleminde bu tesbit edilenlere göre muamele olunacak, ilâhî adâlet kusursuzca tecelli edecek herkesin hakkında ilâhî deliller tamam olmuş bulunacaktır. Artık hiçbir kimse: “Yarabbi! Ben bilmedim, bana birşey söylenmedi, ben birşey hakkında söz vermiş değilim, eğer ben öyle bir imtihan sahasına atılmış olsaydım, senin rızana muhalif harekette bulunmazdım” diye mâzerette bulunamayacaktır. Bununla birlikte insan zürriyetlerinin idrâk edici bir halde varlıksahasına çıkarılarak kendilerine Allah tarafından ilâhî zâtına lâyık bir şekilde hitab edilmesi, kendilerine rablık fikrinin ilhâm buyrulması hikmetini içerdiği gibi ayrıca o yerde hazır olan Melâike-i Kirama ve diğerlerine karşı Allah’ın kudretinin yüceliğini gösterme hikmetini de içermektedir. İşte bu gibi hikmetlerden dolayı Hak Teâlâ Hazretleri kendi kullarına som yoluyla hitab buyurmuş, kendi rablığını kullarına tasdik ettirmiş, bu hususta bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, insanlar bu söze uymakla mükellef bulunmuşlardır. Kur’an’ı Kerim’deki soru yolu ile olan diğer ilâhî hitâbelerde böyle birer hikmete dayanmaktadır.

(4) Hak Teâlâ Hazretleri insanlara ne zaman, nerede ve ne şekilde diye hitab buyurmuş, insanlar da ne şekilde “belâ” diyerek Allah’ın rablığını İtirâf etmişlerdir?. Böyle bir sual ve cevap hakîkaten vâki olmuş mudur? Yoksa bu, bir temsilden ibâret midir?. Bu hususta İslâm âlimlerinin çeşitli açıklamaları vardır. Bunların özü ve bizce bir itikadî mes’ele teşkil eden yönü şudur: Allah Teâlâ kullarından bir söz almıştır. Bunlar Hak Teâlâ’nın rablığını tasdik etmişlerdir. Artık hiçbir insanın: Ey Rabbim!. Ben seni bilemedim, senin varlığına işâret edecek birşey göremedim. Ey Rabbim!. Ben cehâlet içinde, peygamber gönderilmediği devrelerde yetiştim, muhitimin küfrüne kurban oldum, atalarıma uydum, onların sapıklığını taklit ettim, Haktan haberdar olamadım, derneğe selahiyeti kalmamıştır. Fakat bu sözün, bu itirâfın nerede, ve ne zaman ve ne şekilde vukû bulduğunu ve bunun tam mahiyetini bilmek ve bu söz, mutlaka şu sûretle vâki olmuştur diye hükmetmek bizim için itikadi bir mesele değildir. Çünkü bu hususta kat’î ve mütevatir ayrıntı mevcutdeğildir. Bunun içindir ki, bu bapta muhtelif rivâyetler, yorumlar vardır. Biz bunun mahiyetini Allah’ın ilmine havâle ederiz. İhtiyata uygun olan da bundur. Bununla beraber bu rivâyetlerden ikisini özet olarak kaydedeceğiz. Şöyle ki: (A) Birçok muhaddislere, müfessirlere göre Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm’ın sülbünden kıyâmete kadar dünyaya gelecek olan nesillerim cennette veya Mekke’i Mükerreme ile Taif arasında veya başka bir yerde arkasından dışarı çıkararak kendilerine hayat vermiş, idrâk ile konuşma yeteneği ihsan etmiş, hepsine: “Ben sizin Rab’biniz değil miyim?” ilâhî İıitabını yöneltmiş, onlar da kavuştukları hayat ve akıl sâyesinde Allah’ın rab olduğunu anlayarak: “Belâ = evet” diye itirâfta bulunmuşlar, bu suretle ilk ahit meydana gelmiş, sonra da bu zerreler halindeki nesiller alındıkları yere iade edilmişlerdir. Bunlar ihtimâl ki, Hz. Adem’in arkasındaki cilt üzerindeki küçük deliklerden çıkarılmışlar ve yine aynı deliklerden yerlerine iâde olunmuşlardır. Kendilerine geçici olarak üflenen ruhlar da tekrar kendilerinden alınmıştır. (B) Rivayetten ziyâde dirayet yolunu seçen bir kısım müfessirlere göre ise Âdem oğulları hakkındaki bu söz ve antlaşma, öyle yaratılışın başlangıcında cismanî ve sözlü bir şekilde vukû bulmuş değildir. Belki bu, bir gizli ve mânevî sözdür, antlaşmadır. Bu konudaki açıklamalar, temsili bir istlare kabilindendir. Şöyle ki: Allah Teâlâ Hazretleri Âdem Aleyhisselâm ile onun evlât ve tomnlarının süslerinden zürriyetlerini kıyâmete kadar adet olduğu şekilde nesilden nesie, soydan soya varlık sahasına çıkarmakta ve herbirini sonsuz lütuflarına mazhar ederek onlara rablığının delillerini, birliğinin şâhitlerini göstermekte ve kendilerini akıl ve fikir ile seçkin kılıp hak ve hakikatı anlamaya rablığı kavramaya kabiliyetlikılmaktadır. Onlarda bu nîmetlere kavuştuklarını ve gözlerinin önünde parlayıp duran binlerce delilleri, şahitleri görüp duruyorlar. Kendilerinin ve kendilerini kuşatan kâinatın bir yaratıcıya, eş ve benzerden uzak olan ezelî bir rabbe muhtaç bulunduklarını anlayabilecek bir yaratılışta bulunuyorlar.

§ Binaenaleyh birer insanlık kitlesi olan bu nesillere, zürriyetlere karşı dâima ilâhî ve iç âleme ait bir lisan ile yüce hitab tecelli ediyor. Bunların görünen durumları ve kabiliyetleri de ister istemez “Belâ = evet” derneğe koşuyor, bunun içinde de bir sözleşme, bir söz ve antlaşma meydana gelmiş, Allah’ın rab olduğu itirâf edilmiş oluyor. İşte hikmet sâhibi yaratıcının insanlığı böyle hak ve hakîkati anlamaya kabiliyetli kılması; insanlığın da bu anlayışa güç yetirmiş bulunması, temsil yoluyla bir şâhid tutma ve itirâf etme bir antlaşma mesabesinde bulunmuştur. Gerçekten kâinatın her zerresi, özellikle insanların eşsiz yaratılışı, Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, rablığına işâret ve şahadet edip durmaktadır.

Bunun içindir ki: Bir âyet-i kerime de: O’nu övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Ne var ki siz, onların tesbihini anlamazsınız, (İsrâ, 17/44) buyrulmuştur.

Evet… Herşey, lisânı hâl ile Yaratıcısını tesbih ve tevhid ediyor, yazık ki, bu maddî kulaklar bunu işitmekten mahrum. Doğunun büyük şairi Sadi, bu âyeti kerimedenmülhem olarak:

demiştir. Ve diğer bir manzumesi de şu beyiti içermektedir.

blank

Kısacası: Bütün kâinat, Allah Teâlâ’nın varlığının, birliğinin birer şâhididir. Her insan, İslâm yaratılışı üzerine doğar, büyür, bu yaratılışa muhalefet etmedikçe yaratıcısının rablığını İtirâftan ayrılmaz. Bu yaratılış, ilâhî bir söz ve antlaşmanın bir nişânesidir. Herkes bu yaratılışı muhâfaza ile, buna muhalefetten kaçınmakla mükelleftir. Bu yaratılış dairesinde yaşayanlar, vermiş oldukları söze sadâkat göstermiş olurlar. Bilâkis bu yaratılışa muhâlefet edenler de sözlerini bozmuş; Yaratılışlarının gereği olan itirâf larından dönmüş olurlar. Şunu da ilâve edilim ki, böyle lisânı hâl ile meydana gelmiş ve gelmekte bulunmuş olan bir söz ve antlaşma diğer tefsircilerin ve hadiscilerin beyan ettikleri gibi yaratılışın başlangıcında vukua gelmiş olduğu kabul edilen bir söz ve antlaşmaya aykırı değildir. Bunların birlikte düşünülmesi mümkündür, bunların hem maddî, hem de mânevî şekilde olması câizdir. Lisânı hâl ile olan sözhususunda ise bütün dindar zatlar aynı görüşü paylaşmıştır. Şimdi burada başlıca beş sual hatıra gelmektedir. Bunları cevaplarıyle beraber kaydediyoruz.

(l) S: Zerreler halinde bulunan milyarlarca zürriyetler, Hz. Adem’in arkasında, sülbünde nasıl toplanmış olabilir?. C: Bu zerreler, fevkalâde küçük, ve adetâ bölünmez birer cüz mesabesinde bulunmuştur. Binaenaleyh bunların Adem’in sülbünde toplanması imkânsız değildir. Bir damla suda bile binlerce mikrobun bulunduğu kabul edilmemiş midir?. Allah’ın kudreti karşısında böyle bir toplanma nasıl imkânsız görülebilir, İnsanlık hakikatinin önemsiz bir cevher olduğu anlayışını da ayrıca tetkik etmek lâzımdır.

(2) S: Bu kadar küçük zerreler, böyle bir hitaba nasıl kabiliyetli bulunurlar?. Allah’ın rab olduğunu nasıl anlayabilip tasdik edebilirler?. C: Hayat için İlim ve konuşmak için mutlaka bünye şart değildir. Bünye bunlar için basit bir şarttır. Bunun zıddı da aklen imkânsız değildir. Hak Teâlâ Hazretleri dilerse en küçük bir zerreye de hayat, anlayış vesâire ihsan buyurabilir. Allah’ın kudretini kim sınırlayabilir?. İşte mikroplar meydanda. Bunlar yaşıyorlar, bir takım özellikler taşıyorlar. Hayatlarını müdafaaya çalışıyorlar. Maamafih bizim bilmediğimiz daha ne-kadar yaratılış sırlan ve eşsiz varlıklar var. Yaratıcımızın büyük kudretini İtirâf ettikten sonra o zerrelerin bu kudret ile birer ilm ve irfana nâil olabilmelerini inkâra mahal kalmaz. Hele küçük canlıların varlığını kabul edenlerin ise böyle bir suale hiç selahiyeti olamaz.

(3) S: Zürriyetler, madem ki, yaratılışın başlangıcında rablığı İtirâf etmişler, daha sonra bir kısmı ne için dünyada inkâr vadisine sapmıştır?. C: Allah Teâlâ Hazretleri bu zürriyetlere rahmetiyle, heybetiyle tecelli etmişti. Bunlarınbir kısmı rahmete mazhar olup Allah’ın rablığını isteyerek tasdik ve itirâf etmiş, bir kısmı da heybetin tesîri altında kalarak istemeyerek itirâfta bulunmuştu. İşte böyle istemeyerek itirâfta bulunanlar bilahara inkâr vadisine sapmışlardır. Demek ki, kabiliyetleri farklı olduğundan daha sonra bu kabiliyetlerine göre bir kısmı sözünde durmuş, bir kısmı da sözünü bozmuştur. Nitekim bir takım insanlar vakit vakit yapmakta oldukları sözleşmelere de sadakat göstermemektedirler. Zaten insanlarda bu farklı yetenekler, kâbiliyetler, iradeler bulunmasa idi bu yükümlülük âlemine getirilmelerinin hikmeti de kalmamış olurdu.

(4) S: Zürriyetlerden hiçbiri o sözü bu âlemde hatırlayamıyor. Artık bunun yapılmasından dolayı insanlar nasıl mesul olabilirler?. C: Evet… Bu sözü bugün insanlık kitlesi hatırlayamıyor. Fakat böyle bir sözün vuku’unu her yönüyle doğru sözlü olan Yüce Peygamberler haber vermişlerdir. Allah’ımızın mukaddes kitapları da bunu kuvvetlendirmektedir. İnsanlar ise birçok şeyleri görmedikleri, işitmedikleri halde sâdece Yüce Peygamberlerin haberlerine dayanarak tasdik etmekle mükeleftirler. Meselâ: Biz melekleri ve cennet ile cehennemi görmüş değiliz, fakat bunların varlığına inanırız, bu inançla yükümlüyüz. Çünki bunların birer hakikat olduğunu hakkın Peygamberleri, kitapları haber vermiştir. İşte o ilk söz hakkındaki hüküm de böyledir. Zaten imân gaybe ait bir tasdikten ibârettir. Böyle bir söze imân de gayb mahiyetinde kalmış olmasıyle gerçekleşebilir. Bu, dünya hayatındaki mükellefiyetimizin bir gereğidir. Unutulan veya inkâr edilen bir kısım sözlerin, İtirâfların, yükümlülüklerin mahkemelerde şahitler vâsıtasıyle isbat edilegeldiğini de unutmamalıdır. Bununla beraber, bu ilk sözü İmamı Ali gibi bazı büyüklerin hatırladıktan da kendilerinden rivâyet edilmiştir.

(5) S: Bu zürriyetler, Kur’an’ı Kerim’e göre Âdem oğlunun arkalarından alınmıştır. Bazı hadislere göre de bizzat Hz. Adem’in arkasından alınmış, dışarıya çıkarılmıştır. O halde bunların arasında bir ihtilâf bulunmuş olmuyor mu?. C: Hayır… Bunların arasında hakikî bir ihtilâf mevcut değildir. Bir kere “Âdem oğlu” tabiri âdeta insan ve beşer tabirleri gibi insan nevinin bir ismidir. Bu halde zürriyetlerin Âdem oğlunun arkalarından alınması, hem Âdem Aleyhisselâm’ın hem de çocuk ve torunlarının arkalarından alınmış olması demektir. Yahut Hz. Adem’in bizzat zürriyetlerine nisbetle çocuk ve torunlarının zürriyyetler! daha ziyâde olduğundan bu zürriyyetlerin çıkarılması Kur’an’ı Kerim’de tağlîb yoluyla Âdem oğluna izâfe edilmiş, Hz. Adem’e de ayrıca isnat ve izafe edilmemiştir. Filhakika Allah Teâlâ Hazretleri, Âdem Aleyhisselâm’ın soyundan gelen çocuklarını zerreler halinde bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarmış, bu evlâdın neslini de aynı zamanda kendilerinin arkalarından insanlık silsilesinin nihayetine kadar varlık sahasına çıkarıvermişti. Bu bir harikadır, fakat Allah’ın kudreti karşısında imkânsız değildi. Aklın kabul etmesi için denilebilir ki, bir tohum tanesinde bile düşünülürse binlerce dallar, fidanlar, yapraklar, çiçekler, meyveler gizlenmiş bulunmaktadır. Bunlar vakit vakit bir irâde kudretiyle meydana çıkarılmaktadır. İşte Âdem Aleyhisselâm’ın sülbundeki zürriyetlerin herbirinden de böyle birçok çocuk ve torunun ruhları ve asıl maddeleri gizlenmiştir ki, bunu imkânsız görmeye mahal yoktur.

Velhâsıl: Kur’an-ı Kerim, çağdaş ve gelecek insanlara sözünü bir kanıt olmak üzere haber verdiğinden insanlık zürriyetlerinden herbirinin kendi babasının arkasından alınmış olduğunu beyan buyuruyor. Hadislere gelince bunlar da bu söz, delil getirmek için zikredilmiş olmadığından zürriyetlerin çıkarılması, yalnız insanlığın aslı; ortaya çıkış kaynağı olan Hz. Adem’in arkasına nisbet edilmiş, kısa yol seçilip vâsıtaların zikrine lüzum görülmemiştir. Yoksa bütün zürriyyetlerin bizzat Hz. Adem’in arkasından çıkarılmış olduğu ifâde edilmek istenmemiştir. Gerçekten de Adem’in oğlunun sülbünden meydana gelmekte olan zürriyyetler, insanlığın ilk pederî olmak itibâriyle Hz. Adem’in sülbünden meydana gelmişler demektir. Binaenaleyh bunların ortaya çıkışını yalnız Hz. Adem’e nisbet etmekte bir sakınca yoktur. O halde âyeti kerime ile bu hadisi şerifler arasında bir ihtilâf bulunduğu iddia edilemez. Sonuç olarak denilebilir ki: Bu söz ve antlaşma âyet-i kerime ile, mübârek hadisler ile sâbittir, Allah’ın kudretine göre her şekilde mümkündür. Bunu keyfi şekilde yorumlamaya yeltenmek ise bir bidattir. Biz bunların ayrıntılarını Allah’ın ilmine havale ederiz. Gerçek bilgi Allah katındadır.

175. Onlara o kimsenin haberini de oku ki, o kimseye âyetlerimizi vermiştik, onlardan sıyrılıp ayrıldı. Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı. Artık sapıklardan olmuş oldu.

175. Bu mübârek âyetler, bir takım ilimlere, hidâyet vâsıtalarına nâil oldukları halde dünya varlığına meylederek şeytana tâbi olan, o hidâyet vasıtalarını elden çıkaran ihtiraslı kimselerin çirkin âkibetlerini tasvir ederek nazarı dikkate sunmaktadır. Şöyle ki: Resûlüm!. (Onlara) O Yahudi kavmine ve benzerlerine (o kimsenin haberini de) hayatındaki macerayı da (oku) hatırlat, nazarı dikkatine sun (ki, o kimseye) vaktiyle (âyetlerimizi vermiştik) ona Tevrat gibi ilâhî kitapların hükümlerini öğretmiştik, Allah’ın birliğine ve diğer dinî meselelere, delilleremuttaki olmuştu. Fakat bunlardan istifâde etmedi, o âyetlere göre hareketlerini düzenlemedi, bilâkis onlara muhalif hareketlerde bulundu (onlardan sıyrılıp ayrıldı.) onları terkedip arkasına atıverdi. (Şeytan da onu kendisine tâbi kıldı.) Cenâb-ı Hak’kın emirlerine muhalefet ederek şeytanın vesveselerine uyup gitti. (Artık sapıklardan olmuş oldu.) Sapıklığa düşmüş; helâke uğramış kimseler zümresine girmiş bulundu. İşte Cenab’ı Hak’kın verdiği nîmetlerin değerini bilmeyip fâni bir varlık için kutsal değerlerini fedâ eden beyinsiz kimselerin âkibetleri böyle bir sapıklığa, felâkete düşmekten başka birşey değildir. Artık bunu düşünüp ibret almalı değil midir?.

§ Bir rivâyete göre böyle bir fecî âkibete mâruz kalan şahıs, Bel’anı İbni Bavra’dır. Bu Ken’an ilinde zorbaların bulunduğu bir köyde yaşıyordu. İlim ve mârifet sâhibi idi, iyi hâl sâhibi olarak tanınırdı. Fakat bu köye yönelen Hz. Musa aleyhinde dua etmek için kavmi kendisine müracaat etmişler, hediyeler vermişler, bunun tesîriyle o Yüce Peygamber aleyhine dua etmiş, din dairesinden çıkmış, bu yüzden şeytana uyarak İlim ve mârifetten mahrum kalmıştır. İşte dünyalık için dinini fedâ edenlerin ibret almaya değer akibeti!. Diğer bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, “Ümeyye ibnüssalt” dir. Bu arap kavmindendir. İlim sâhibi idi, kendisinin bir Peygamber olacağını ümid ederdi. Ne zaman ki, Rasûlü Ekrem Efendimize peygamberlik verildi, ona haset etti, inkârı seçti, halbuki vaktiyle yazmış olduğu manzumelerde Allah’ın birliğini İtirâf etmişti. Bundan dolayıdır ki Rasûlü Ekrem Efendimiz, onun hakkında “Amene Şi’rûhu ve kefere kalbühû” buyurmuştur. Yani onun manzûmeleri, mü’minlerin manzûmeleri gibi Allah Teâlâ’nın birliğini ifâde ediyor, kalbi ise kâfirlerin kalbleri gibi Allah’ın birliği inancındanmahrum bulunuyor. Başka bir rivâyete göre de bu şahıstan maksat, Ebu Âmir adındaki bir rahiptir. Câhiliyet devrinde rahiplik yapıyordu. İslâmiyet’in yayılması üzerine Şam’a gitmiş, münafıklara emrederek mescid-i dırar’ı yaptırmış ve Kaysere giderek Peygamber Efendimizin aleyhine yardım istemiştir.

176. Ve eğer biz dileseydik onu o âyetler ile yükseltir idik. Fakat o dünyaya meyletti ve arzusuna tâbi oldu. Artık onun durumu, o köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varırsan dilini çıkarır solur, veya terketsen yine dilini uzatır solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur. Artık sen kıssaları hikâye et, belki onlar düşünüverirler.

176. Hak Teâlâ Hazretleri böyle bir şahsın hâlini izah etmek için buyuruyor ki: (Ve eğer bîz dilese idik onu) O kendisine âyetlerimizi vermiş olduğumuz kimseyi (o âyetler ile) onlar ile amel etmesi sebebiyle (yükseltir idik.) onu o âyetler ile yüce makamlara kavuştururduk. (Fakat) O öyle bir saadete kabiliyet gösteremedi bilâkis (o dünyaya meyletti) dünya varlığını seçerek dine aykırı harekette bulundu. (arzusuna tâbî oldu.) O mübârek âyetlerden yüz çevirdi, dinden dönerek aşağıların aşağısına düşüverdi. (Artık onun durumu) Garip sıfatı (o) hayvanların en sefili, pintisi olan (köpeğin durumu gibidir ki, üstüne varsan) onu defetsen ve kovsan (dilini çıkarır solur) böyle çirkin bir vaziyet alır (veya terketsen) onu kendi hâline bıraksan o (yine dilini uzatır solur.) onun hâli dâima böyle rezilcedir. O rahat zamanında da, zahmet hâlinde de böyle korkunç bir vaziyetten kurtulamaz. (İşte bu) Köpek misali, o nefret vereceği vaziyet (âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumudur.) o kavim vaktiyle Tevrat’ta Son Peygamber Hz. Muhammed’in vasıflarını görmüş, onun ortaya çıkacağını başkalarına müjdelemişlerdi. Ne zaman ki, O YücePeygamber gönderildi, dünya ihtirasına mağlûp olarak onu inkâra cür’et ettiler. Bunlar öyle kimselerdir ki, bir nîmete nâil olaslar da olmasalar da yine o çirkin vaziyetten kendilerini kurtaramazlar. (Artık) Resûlüm!. (sen kıssayı) Tevrat’ta yazılı bulunan Hz. Muhammed’in peygamberliğini müjdeleyen haberi, veyahut dünyalık için dini terkedenlerin çirkin bir misâl teşkil ettiğine ait olan bir örneği o inkârcılara (hikâye et.) vahy edildiği şekilde kendilerine anlat. (Belki onlar düşünüverirler.) De senin hakikî bir Yüce Peygamber olduğunu anlarlar, seçmiş oldukları sapıklıktan kurtulmalarına bir vesîle olmuş olur. Bu sûretle de haklarında ilâhî delil tamam olarak artık cehâletlerini mazeret makamında ileri sürmelerine asla meydan kalmaz.

177. O kavmin durumu ne çirkindir ki, bizim âyetlerimizi yalanladılar ve kendi nefislerine de zulümeder oldular.

177. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın âyetlerini inkâr ile nefislerine zulüm edenlerin köpek gibi kötü bir vaziyette bulunacaklarına işâret ediyor. Cenâb-ı Hak’kın hidâyetini hak etmiş olmayanların da zarar ve ziyâna uğramış bir halde kalacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (O kavmin durumu) Öyle köpeklere benzetilmelerine sebebiyet veren kötü hareketleri, hak ve hakîkati kabul etmeyip inkârcı bir durumda bulunmaları (ne çirkindir ki) onlar hayvanat arasında en iğrenç hareketlerde bulunan köpekler ile temsil edilmeği hak etmişlerdir. Çünki onlar (bizim âyetlerimizi yalanladılar) Allah’ın birliğine, İslâm dininin gerçek bir din olduğuna ait deliller, kanıtlar mevcut olduğu halde onları inkâra cür’et gösterdiler, (ve) Onlar bu yalanlamaları yüzünden (kendi nefislerine zulüm eder oldular.) kendilerini ebedî olarak âhiret azâbına uğratmış oldular.

178. Allah Teâlâ kime hidâyet ederse işte hidâyete eren o’dur. Kimleri de sapıklığadüşürürse işte felâkete uğrayanlar da onlardır.

178. İnsanlar, kendi yaratılışlarını güzelce muhafaza etmelidirler. Arzu ve hevese mağlûp olarak gözleri önünde tecelli eden kudret âyetlerini alâmetlerini görmemekte bulunmamalıdır, Cenâb-ı Hak’kın koruma ve himayesine sığınarak bütün muvaffakiyet! ondan beklemelidirler. Çünki (Allah Teâlâ kime hidâyet ederse) hangi bir kulunu selâmet ve saadete erdirmeğe lâyık görürse onu hidâyete eriştirir, (işte) Hakîkaten (hidâyete eren) de (odur.) o Cenâb-ı Hak’kın hidayetine lâyık bulunan bir zattır. Ve bilâkis (Kimleri de) kendilerinin kötü hareketlerinden dolayı (sapıklığa düşürüıse) kendi kötü ihtiyarlarının, kötü hareketlerinin cezâsına kavuşturarak din ve saadet yolundan uzaklaştırırsa: Haklarında hidâyet yerine sapıklık yaratırsa (işte felâkete) her türlü mahrûmiyetlere, cezalara (uğrayanlar da onlardır.) binaenaleyh daha dünyada fırsat elde iken hak’ka sarılmalı, Allah Teâlâ’nın âyetlerini, varlığının, birliğinin, apaçık dîninin delillerini, kanıtlarını güzelce dikkate alıp gereğince hareket etmelidir ki, hidâyete ermek, sapıklıktan kurtulmak nasib olsun.

179. Andolsun ki, cinler ve insanlardan çoklarını cehennem için yarattık. Onların kalpleri vardır ki, onlar ile anlayamazlar ve onların gözleri vardır ki, onlar ile göremezler ve onların kulakları vardır ki, onlar ile işitemezler. Onlar hayvanlar gibidirler, belki onlar daha sapıktırlar. İşte gâfil olanlar onlardır.

179. Bu âyeti celile, cin ve insan tâifelerinden birçoklarının kendi kabiliyetlerini kötüye kullanmanın neticesi olarak cehenneme aday olduklarını şöylece açıklamaktadır. (Andolsun ki,) Kutsal varlığıma yemin ederim ki (cinler ve insanlardan) bu ki cins mükellef mahlûklardan (çoklarını cehennem için yarattık.) onlar azapgörmek için cehenneme gireceklerdir. Çünki onlar, yaratılış gayelerini dikkate almazlar, kendilerine verilmiş olan fıtrî kuvvetleri güzelce kullanmazlar, böyle bir âkibete hak kazanmış olurlar. Evet… (Onların kalbleri vardır) Onlar ile mükellef oldukları şeyleri düşünüp anlayabilirler. Fakat onları kötüye kullandıkları içindir (ki, onlar ile) o kalbleri ile vazîfelerini (anlayamazlar) öyle anlayamayacak bir hâle düşerler, (ve onların gözleri vardır) Dış âleme bakarak Allah’ın kudretinin milyonlarca eserlerini görerek Cenab’ı Hak’ki tasdik eder ve yüceltebilirlerdi. Fakat onlar kendilerine verilmiş olan o pek güzel kuvveti de zâyi ederler. Onun içindir (ki onlar ile) o gözleriyle öyle uyanma sebebi olacak şeyleri (göremezler.) Kâinatı Yaratanın kudretine, yüceliğine şâhitlik edip duran o kadar eşsiz eserleri görüp uyanma özelliğinden nasipsiz bir halde kalmışlardır, (ve onların kulakları vardır) İşitmek kuvvetine sahiptirler. Cenâb-ı Hak’kın âyetlerini işitip dinleyebilirler, kendilerine verilen nasihatları duyup kabul edebilirler. Ne yazık ki, onlar bu mühim kuvveti de kaybederler. Artık (onlar ile) o kulakları ile hakkın âyetlerini, fâideli sözleri hayrı tavsiye edici öğütleri (işitemezler.) bu kuvvetlerini de kendi kötü davranışlarıyla kaybetmişlerdir. (Onlar hayvanlar gibidirler) hakikatları anlamak özelliğinden mahrum olma bakımından, yalnız dünyada yiyip içmek zevk ve saf ada bulunmak bakımından hayvanlara benzerler, (belki onlar) O bir kısım cin ve insan gurupları hayvanlardan (daha sapıktırlar.) çünki hayvanlar zaten mükellef değildirler. Maamafih hayvanlar kendileri için fâideli olup olmayan şeyleri ayırabilirler, fâideli şeyleri almaya, zararlı şeyleri atmaya çalışırlar. Akla, zekâya sahip, bir takım vazîfeler ile mükellef olan cin ve insan gurupları ise cahilce ve inkârcı şekilde harekette bulunurlar, dünyevî bir menfaat uğrunda uhrevî menfaatlerini terkederler, Allah’ın azâbını düşünmez birhalde yaşarlar. (İşte) Asıl (gâfil) sevâbı, azâbı düşünmekten uzak, üzerlerine düşen vazîfeleri yerine getirmekten kaçınıp, bu sebeple Cehenneme lâyık (olanlar onlardır) o hayatlarını ziyan eden, sâhip oldukları kuvvetleri, özellikleri kötüye kullanan günahkâr kimselerdir. Binaenaleyh, her insan onların o feci âkibetlerini dikkate almalıdır, onlar gibi Allah’ın emrine aykırı hareketlerde bulunmadan, kendisini uhrevî azâba uğratmaktan son derece sakınmalıdır. Başka türlü çare yoktur.

180. En güzel isimler Allah Teâlâ’ya mahsustur. Ona o isimler ile duada bulunun ve onun isimlerinde haktan ayrılan kimseleri terkediniz. Onlar işler oldukları şeylere göre cezâya uğrayacaklardır.

180. Bu mübârek âyetler, Cenab’ı Hak’kın birçok güzel isimleri olduğunu ve o kutsî isimler ile dua edilmesini, ve o yüce isimleri terkeden ve değiştirenlerin azap göreceklerini bildirmektedir. Ve Hak Teâlâ’nın mahlûkatı arasında hidâyet rehberi olan adâletli bir gurubun bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Allah’ın âyetlerini inkâr edenlerin de nasıl, bir helâke uğrayacaklarını ihtar etmektedir. Şöyle ki: Ey mü’minler!. Ey Allah Teâlâ’nın kulları!. Biliniz ki: (En güzel isimler) En güzel mânâları, en şerefli anlamları taşımaları sebebiyle en güzel zatî ve sıfatî isimler (Allah Teâlâ’ya) mahsustur. Artık ey Allah Teâlâ’nın birliğine inanmış kulları!. Kulluk lisanınızı o kudsî isimler ile süsleyiniz. (Ona) o Yüce Yaratıcıya (o) pek güzel, mukaddes (isimler ile duada) niyazda (bulunun) onun kutsal varlığını dâima o isimler ile anınız, (ve onun isimlerinde haktan) Bâtıla (ayrılan) Cenâb-ı Hak’ki, ilahlık şanına lâyık olmayan veya çirkin bir mânâyı içeren isimler ile anan (kimseleri terkediniz.) onlardan kaçınınız. Onların yaptıklarına aldırmayınız, onlara yakında gelecek olan cezaları gözetleyiniz. (Onlar işler olduklarışeylere göre) O inkârcı hareketlerine uygun bir şekilde (cezâya uğrayacaklardır.) En yakın zamanda azap görüp kötü hareketlerinin cezâsına kavuşacaklardır. Binaenaleyh Allah Teâlâ Hazretlerini dâima mukaddes isimleriyle zikretmelidir. İlahlık şanına lâyık olmayan isimler ile, tabirler ile anmaktan sakınmalıdır, İslâm terbiyesi bunu icab eder.

§ Yüce Allah’ın birçok mukaddes isimleri vardır. Bunlardan doksan dokuzu Tirmizî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifte beyan olunmuştur. (Allah, Rahman, Rahîm, Hak, Kuddüs, Selâm, Hâlik, Bâri, Musavvir, Gaffar, Kahhar, Razzak, Fettah, Alîm, Hakîm, Raûf, Şekûr) isimleri bu cümledendir.

§ Hak Teâlâ Hazretlerinin isimleri tevkıfîdir, ıstılahî değildir. Yani onun mübârek isimleri dinen sâbit, açıkça bildirilmiş isimlerdir. Onların eş değerleri Cenâb-ı Hak’ka isnat edilemez. Meselâ: Allah Teâlâ’ya Alîm, Hakîm, Rahîm, Cevâd, Âlim denilir, fakat: Fakih, Tabib, Refik, Sahi, Âkil denilemez.

§ “İlhâd”, doğru yoldan meyletmek, yüz çevirmek demektir. Cenab’ı Hak’kın mübârek isimlerinde ilhâd ise muhtelif sûretlerde olabilir. Meselâ: Putperestlerin taptıkları şeylere, insanlara “Allah” “ilâh” demeleri bir ilhâddır. Aynı şekilde kâfirlerin putlarına: Lât, Uzza, Menat demeleri de bir nevi ilhâddır. Zira Lat, ilâhtan, Uzza, azizden. Menat Mennân isminden türetilmiştir. Binaenaleyh herhangi bir insana, bir mahlûka yaratıcı Mabut, İlah, Tanrı denilmesi böyle bir ilhâddır, Dinî terbiyeye aykırıdır, asla câiz olamaz. Şuna da dikkat etmelidir ki, saygıya, hörmete ters düşen tabirler, Cenab’ı Hak’ka karşı kullanılmasın. Meselâ: Cenab’ı Hak bütün mahlûkların yaratıcısıdır. Fakat onu zikrederken: Ey domuzların, ey köpeklerin yaratıcısı denilemez, bu adaba aykırıdır. Belki ey kâinatın yaratıcısı, ey göklerin ve yerin yaratıcısı, ey bütün hayat sahiplerininyaratıcısı gibi bir şekilde nidâ edilir, saygıya aykırı tâbirlerde bulunulmaz.