HİCR SURESİ

Bismillâhirrahmânirrahîm

Bu mübarek Sûre, Mekke’i Mükerreme’de nâzil olmuştur. Doksan dokuz âyetten meydana gelmektedir. Akâide, ahlâka, kudret eserlerine, insan ve cinlerin yaratılışına, kavimler tarihine ve özellikle İbrahim, Lût, Şuayp, Sâlih Aleyhimüsselâm’ın menkıbelerine dair beyanları içermektedir. Hicr denilen ülkenin inkârcı halkının başına gelen ilâhî azabı bildirmekte olduğu için kendisine böyle “Hicr Sûresi” adı verilmiştir. Hicr denilen yer, Arap yarımadasının kuzey batı tarafında Medine-i Münevvere ile Berrüşşam arasında eski bir şehrin kalıntısı olan bir beldedir. Burası, Semut kavminin yaşamış olduğu bir vâdiden ibarettir. Etrafında Semut kavminin eserleri görülmektedir. Kâbe-i Muazzamanın kuzey tarafında Hatim denilen yere “Hicrülkâbe” denildiği gibi, ayın etrafındaki daireye de “Hicrülkamer” denilir. Hicr kelimesi, yasak, haram ve bir kimsenin himayesi altında bulunmak mânâlarını ifade etmektedir. Bu sûre-i celîledeki âyetler de insanlığı bir takım fenalıklardan alıkoyduğu ve onları ikaz ederek korumak istediği için kendisine bu bakımdan da böyle “Hicr Sûresi” denilmiş olması düşünülebilir.

1. Elîf, Lâm, Ra: Bunlar kitabın ve apaçık bir Kur’an’ın ayetleridir.

1. Bu mübarek âyetler, kendilerinin bir mükemmel kitabın, bir apaçık Kur’an’ın âyetleri olduğunu bildiriyor, küfür ile öleceklerin müslüman bulunmamış olduklarından dolayı ne kadar pişmanlıkta bulunacaklarına işaret ediyor. Öyle inkârcılara dünya nimetlerine kavuşsalar da nihayet ne kadar felâketlereuğrayacaklarını anlıyacaklarını hatırlatıyor. Şöyle ki: (Elif, Lâm, Ra) bu mübarek lafızlar müteşabihattandır. Mânâları Allah’ın ilmine havale edilmiştir. Bakara Sûresi ile, Yunus Sûresinin ilk âyetlerine bakınız!. Maamafih bazı zatlara göre: Elif; insana, Lâm; Liyakata, Ra; da ilâhî rahmete işarettir. Buna göre şu meâlde bulunmuş olurlar: Ey Cenab-ı Hak’kın rahmetine kavuşan olgun insan! (Bunlar) Bu sûre’i celîledeki âyetler, (kitabın) bilinen Yüce ilâhî kitabın, Allah katından inen (ve) nice ilâhî hükümleri, nice hikmetleri ve hak ile bâtılın aralarını ayıran âyetleri içeren (apaçık Kur’an’ın ayetleridir) artık o âyetlerin ne kadar yararlı olduğunu, onların ne kadar güzelce karşılanıp kabul edilmesi gerektiğini vaktiyle düşünmelidir. Aksi takdirde pişmanlık fâide vermez.

2. O kâfir olanlar, çok kere arzu edeceklerdir ki, keşke Müslüman olmuş olsaydılar.

2. (O kâfir olanlar) bu gibi ilâhî âyetleri dinlemeyip küfürlerinde israr etmiş bulunanlar, öldükleri zaman veya kıyamet gününde kendi fecî halleriyle, müslümanların kavuşacakları mutlulukları anlayıp görünce (çok kere arzu edeceklerdir ki) boş yere temennilerde bulunacaklardır ki, (keşke müslüman olmuş olaydılar) da kendileri de müslümanlar gibi nimetlere, saadetlere kavuşup ahiret azabından emin bulunsalar idi. Ne yazık ki, artık zamanı geçmiş, bu temennileri de kendileri için ayrıca bir azap vesilesi bulunmuş olacaktır.

3. Onları bırak, yesinler ve faydalansınlar ve onları arzuları oyalayadursun. Artık yakında bileceklerdir.

3. Ey Yüce Peygamber! (Onları) öyle küfürlerinde israr edip duranları, senin hayrı tavsiye edici tebliğlerini kabulden kaçınanları (bırak) onlar nasihat kabul edecek kimseler değildirler, onların hallerine bakıp üzülme. Onlar dünya varlığına güvenip duruyorlar,varsın (yesinler) içsinler, hayvanî zevklerini tatmine çalışsınlar (ve) dünyadaki varlıklariyle, şehvanî arzularını yerine getirerek zevk almış olmalariyle (faydalansınlar) böyle geçici bir varlıkla gururlansmlar (ve onları arzuları oyalaya dursun) onlar dünyada asırlarca yaşıyacaklar imiş gibi, sürekli zevk ve sefa içinde vakit geçireceklermiş gibi boş ümitlere kapılmış bulunsunlar (artık yakında bileceklerdir) başlarına ne gibi felâketlerin geleceğini anlayacaklardır, o inkârcı hareketlerinin korkunç âkibetine kavuşacaklardır. Ne müthiş bir ilâhî tehdid.. Bu âyet-i kerime gösteriyor ki: İnsan dünyada iken ahret hayatını temine çalışmalıdır, bütün nefsanî zevkleri tatmin etmeye çalışarak öyle gafilce yaşamamalıdır. Bütün maddî varlıklara düşkünlük, sürekli dünyevî arzulara kapılmak İslâm ahlâkına terstir. Nitekim bir hadisi şerifte şöyle buyurulmuştur:

Âdem oğlu ihtiyarlar ve kendisinde iki şey gençleşmiş olur, o da mala düşkün olmak ve uzunca ümiddir.) “Tefsiri Kebir.”

Kısacası: Aklı başında, hakikî istikbalini düşünen bir insan, bu dünyada öyle ihtiraslı olarak yaşamamalıdır. Meşrû surette servet sahibi olunca buna şükür etmelidir, ve ahiret hayatından gaflet etmemelidir, dünya tarihinden ibret almalıdır.

4. Ve hiçbir ülkeyi helâk etmedik ki, illâ onun için bizce bilinen bir yazgı vardır.

4. Bu mübarek âyetler, insanlık için birer ibret nümunesi olan eski kavimlerin belirli vakitlerde helâk olmuş olduklarını bildiriyor, onların bu helâki hak etmiş olmalarının sebebine işaretbuyuruyor. Asr-ı saadetteki inkârcıların Resûl-i Ekrem’e karşı olan edepsizce sözlerini ve kendilerine meleklerin getirilmesini istemiş olduklarını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: İnkarcılar, hemen azaba uğramadıkları için devamlı selâmet içinde yaşıyacaklarını sanmasınlar (ve hiçbir ülkeyi) bir memleket ahalisini (helâk etmedik ki, illâ onun için) o ahali için (bilinen bir yazgı vardır) Allah katında takdir edilen bir ecel, bir hayat müddeti Levh-i Mahfuzda yazılmış bulunmaktadır. Binaenaleyh şimdiki inkârcı kavimler de kendileri için takdir edilen zaman gelince lâyık oldukları âkibete kavuşmuş olacaklardır.

5. Hiçbir ümmet ecelini ne geçebilir ve ne de geciktirebilirler.

5. Evet.. Şüphe yok ki (hiçbir ümmet) ne helâk olmuş kavimlerden ve ne de başkalarından bir topluluk, kendisi için takdir edilen (ecelini) Levh-i Mahfuzda yazılı olan hayat müddetini (ne geçebilir) ne o müddetten önce ölebilir (ve ne de) o müddeti (geciktirebilirler) ömürlerini bir dakika bile uzatmaya kâdir olamazlar. Bu onlar için asla mümkün değildir. Mahlûkatın bunlardan tamamen âciz bulunduklarını bilmeli değil midirler?.

6. Ve dediler ki: Ey üzerine kitap indirilmiş olan Zat! Şüphe yok sen elbette bir mecnunsun.

6. Ne yazık ki: İnkarcılar, bu hakikatı düşünmüyorlar, kendilerini irşat için lütfen indirilmiş olan ilâhî kitabı inkâr ettikleri gibi kendisine o apaçık kitap indirilmiş olan zatı da, o Yüce Peygamberi de inkâr ettiler (ve dediler ki: Ey üzerine kitap indirilmiş olan) yani: Ey böyle bir iddiada, bir zanda bulunan zat!. Bu nasıl olabilir?. Böyle bir hârikanın ortaya çıkmasına imkân var mıdır?. O halde (Şüphe yok ki, sen meonunsun) böyle bir iddiada bulunuyorsun.

7. Eğer sen doğru söyleyenlerden isen bize melekleri getirmeli değil misin?

7. Ve o inkarcılar, dediler ki: Ey kendisine kitap indirildiğini iddia eden Hz. Muhammed!. (Eğer sen sadıklardan isen) öyle peygamberlik ve kitap inmesi konusundaki iddiânda doğru söyler bir zat isen (bize melekleri getirmeli değil misin?.) ki, senin hakkında şahitlik ediversinler, senin peygamberliğini tasdik eylesinler. İşte bu inkarcılar! Güzelce düşünmeden mahrum cahiller, kendi selâhiyetlerinin üstünde bir teklifte bulunuyorlar, Resûl-i Ekrem ile alay etmek istiyorlardı, melekleri görmeğe kabiliyetleri olmadığını takdir edemiyorlardı, başlarına gelecek ilâhî bir azabın dehşetini hiç akıllarına getirmiyorlardı.

8. Biz melekleri ancak hak ile indiririz ve o zaman münkirlerin kendilerine bir mühlet verilmiş olmazlar.

8. Bu mübarek âyetler, inkârcılara cevap veriyor, meleklerin indirileceği zaman o inkârcılara bir mühlet verilmeyip hepsinin helâk olacağını ihtar buyuruyor. Ve onların inkâr ettikleri Kur’an-ı Kerim’in Allah tarafından indirilmiş olup daima ilâhî koruma altında bulunacağını beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey inkarcılar!. Siz meleklerin indirilmesini istiyorsunuz, siz şunu bilmelisiniz ki: (biz melekleri ancak hak ile indiririz) yani: Ben Yüce Yaratıcı, melekleri yer yüzüne bir hikmet ve menfaat için indiririm, onları ilâhî vahyi tebliğ etmekle görevlendiririm ve onları bazı kavimleri helâk için gönderirim. Ey inkarcılar!. Sizin melekleri görmeniz ise bir hikmet ve menfaatı içermemektedir, onları gördüğünüz zamandaki İmanınız, Resûlullah’ı tasdikiniz, bir mecburiyet neticesi olacağı için makbul olamaz, (ve o zaman) o meleklerin gelip göründükleri vakit, inkârcıların (kendilerine bir mühlet verilmiş olmaz) artık teklif kalkmış inkârcıların başlarına felâketgelip çökmüş bulunur. Halbuki, o inkârcıların hemen azap görmeyip azaplarının ahrete tehir edilmiş olması bir hikmete dayanmaktadır. Onların zürriyetlerinden mümin olanlar dünyaya gelebilecektir ve kendileri o inkârlarında devam edip durunca uhrevî azapları daha fazla olacaktır.

9. Şüphe yok ki, o Kur’an’ı biz indirdik biz. Ve muhakkak ki, onu koruyacak olanlar da bizleriz.

9. Ey inkarcılar!. Siz Kur’an-ı Kerim’in ilâhî bir kitab olduğunu mu inkâr ediyorsunuz?. (Şüphe yok ki) o ilâhî bir kitabtır (o Kur’an-” biz indirdik) biz onu Cibril-i Emin vasıtasiyle Resûlüm Hz. Muhammede inzâl ettik (ve muhakkak ki, onun için) o kutsî kitab için (muhafız olanlar da bizleriz) yani: Ben Yüce Yaratıcı azamet ve kudretimle o mukaddes kitabı değiştirmek ve bozmaktan, fazlalık ve noksanlıktan koruyacağım, hiç bir yaratık onu değiştirmeye ve noksanlaştırmaya kâdir olamıyacaktır, “İşte Kur’an-ı Kerim’in bu beyanı da onun büyük bir mucize olduğuna pek parlak bir delildir ki, tamamen gerçekleşmiştir. Evet.. Aradan bin üçyüz seksen iki seneden ziyade bir zaman geçmiş olduğu halde Kur’an’ı Kerim’in bir âyeti, bir kelimesi değişikliğe uğramaksızın bütün varlığı tamamen korunmuştur. Bu özellik ise Kur’an-ı Kerime mahsustur. Diğer Peygamberlere verilmiş olan kitaplar, zaman aşımı ile birçok değişikliğe uğramıştır. Vaktiyle Rabbaniyyûn, (Rablerine teslim olmuş zabitler) ahbar (bilginler) vesaire denilen topluluklar birer şahsî menfaat ve düşmanlık sebebiyle o semavî kitaplar hakkında ihtilâfa düşmüşler, bu yüzden bu kitaplar adına birbirine zıt, çeşitli nüshalar meydana getirilmiş, bunların asılları kaybolup gitmiştir. Kur’an-ı Kerim ise, bütün müslüman âleminin ortak, değişiklikten tamamen uzak mukaddes bir kitabıdır. Bütün âyetleri müslümanların hafızalarınıaydınlatmakta ve lisanlarını süsleyip durmaktadır. Bu mübarek âyetlerin yerine hiçbir tercüme, bir meâl ve bir tefsir geçemez. Bu âyetlerin belâgatine yüceliğine hiçbir eser sahip olamaz. Yüce Kur’an’ın bütün âyetleri, sûreleri peygamber zamanından beri mükemmel bir surette yazılmış, mushaf halinde toplanmış, aynı şekilde bütün dünyaya yayılmıştır. Kur’an’ı Kerim’in nice düşmanları olduğu halde onun bir kelimesinin bile değişikliğe uğraulmaksızın böyle asırlardan beri korunmuş olması, muazzam bir harika, bir mucize eseridir. Artık bütün müslümanların bunu böyle güzelce bilip Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükür etmeleri, üzerlerine düşen en mühim bir vazifedir.

10. Ve andolsun ki, senden evvelki kavimler arasında da Peygamberler göndermiştik.

10. Bu mübarek âyetler, Resûl-i Ekrem Efendimize teselli vermektedir, eski kavimlerin de Peygamberlerini inkâr ve onlar ile alaya cür’et etmiş olduklarını bildiriyor. Sonraki suçluların da eski kavimlerin bilinen felâketlerinden bir ibret dersi almayıp kendilerine ne kadar mucizeler gösterilecek olsa da yine inkârlarında devam ederek kendilerinin büyülenmiş olduklarını iddia edeceklerini beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey Yüce Peygamber!. Sen teselli bul, kavminin inkârcı hallerinden dolayı üzülme, sen peygamberlik vazifeni yerine getiriyorsun, o inkarcılar ise öteden beri böyle cahilce bir vaziyet almaktadırlar (ve) bir olan zatıma (andolsun ki,) Ey Hz. Muhammed Aleyhisselâm (senden evvelki kavimler arasında da) eski topluluklar, sözleri bir ve inançları aynı olan, toplu fırkalar içinde de kendilerini tevhid dinine davet için peygamberler (göndermiştik) onlar da o Peygamberlere itaat etmediler, onlara karşı düşmanca bir vaziyet aldılar.

11. Ve onlara bir Peygamber gelmeye dursun hemen onunla alay ederlerdi.

11. (Ve onlara) o eski kavimlere, topluluklara (bir Peygamber gelmezdi ki) kendilerini hak dine davet için herhangi bir Peygamber geldi mi, onu inkâr eder, onu tasdikte bulunmazlardı. (İllâ) ancak (onunla) o Peygamber ile (alay ederlerdi) bu kâfirce hâl, onların bozulmuş olan tabiatları ve yaratılışlarının gereği idi. O gelen mübarek peygamberler ise onların o alay etmelerine karşı sabır eder, yine onları irşada çalışırlardı. Artık Ey son peygamber. Sen de o Peygamberler gibi sabır et.

12. İşte böylece onu o alayı günahkâr olanların kalplerine sokarız.

12. (İşte böylece) o eski, alaycı kavimlerin kalplerine onların o inkârlarını sokmuş olduğumuz gibi (onu) o alayı, o alaycı şekildeki inkârı (günahkâr olanların) Hz. Muhammed’in peygamberliğini inkâr ve alay etmeye cür’et eden Mekke kâfirleri gibi inkârcıların (kalplerine) de (sokarız) onları da bu yüzden ebedî azaplara aday bırakmış oluruz.

13. Onlar buna, Bu Kur’an’a inanmazlar. Halbuki, evvelkilerin sünneti başlarına gelen felâketler gelip geçmiştir.

13. Artık (onlar) o alaycı inkarcılar (buna) bu Kur’an’ı Kerim’e veya onu tebliğ eden Hz. Peygamber’e (inanmazlar) onlar bu imân nimetine ulaşmak kabiliyetini, gücünü kendi kötü hareketleriyle elden çıkarmışlardır. (Halbuki, evvelkilerin sünneti) onların o inkâr ve alay etmelerinden dolayı haklarındaki ilâhî takdir tecelli etmiş, Allah tarafından başlarına gelen felâketler, azaplar (gelip geçmiştir.) ortaya çıkmış ve tarihçe de bilir olmuştur, sonraki kavimler için birer ibret nümunesi teşkil etmiştir. Artık onlardan bir ibret almalı değil midirler?. Ne gezer!.

14. Ve eğer onların üzerine gökten bir kapı açsak da oradan yukarıya çıkacak olsalar.

14. (Ve eğer onların üzerine) o bize meleklerigetiriversen ya, diyerek alay eden inkârcılara karşı (gökten bir kapı açsak da) öyle bir açılma meydana getirsek de (oradan yukarıya çıkacak olsalar) bir vasıta ile veya başka bir şey ile o göğe yükselseler, oradaki şaşırtıcı, eşsiz yaratılış eserlerini görseler, Allah’ın saltanatını seyretseler, meleklerin ibadetlerine şahit olsalar veyahut o semadaki meleklerin oradaki hareketlerini bu inkârcıların gözleriyle görecek bulunsalar yine imana gelmezler, yine inkârlarında devam ederler.

15. Elbette diyeceklerdir ki; Muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür, belki de biz büyülenmiş bir topluluğuz.

15. O inkarcılar (elbette diyeceklerdir ki,) bu gördüklerimiz bir hayalden, bir zandan ibaret (muhakkak gözlerimiz döndürülmüştür.) gözlerimiz doğruca görüp hissetmekten alıkonulmuştur. (belki de biz büyülenmiş bir cemaatiz) Muhammed -Aleyhisselâm- bize sihir etmiş olmalı ki, biz böyle hayale kapılmış, yanlış görüp duruyoruz. “Evet.. Öyle temiz yaratılışlarını kaybedenler, ne kadar hârikalar, mucizeler görseler de yine inkârlarından, cahilce kanaatlerinden vazgeçmezler. Nitekim ayın yarılmasını gördükleri zaman da onu inkâr etmiş, onu bir hayâl sanmışlardı. İşte Kur’an’ı Kerim’de geçmişe, geleceğe dair nice hakikatları haber vermiş olan sonsuz bir mucize olduğu halde onu inkâr edip durmaları tabiatlarındaki âdilikten dolayı değil midir? Bütün bu kâinat gorüntüleri bir Yüce Yaratıcının varlığına, bütün mahlûklarının üstünde kendisine lâyık bir ezelî hüviyete sahip bulunduğuna apaçık bir şahit değil midir?. Buna rağmen bir takım beyinsizler, kendi boş düşüncelerine kapılarak kendilerine bir nevi tanrılık isnadına cür’et gösteriyorlar, hem kendileri sapıklık içinde yaşıyorlar, hem de başkalarını sapıklığa düşürmeğe çalışıyorlar.İşte bu gibi kimseler de o inkârları, alayları yüzünden çeşit çeşit felâketlere uğramış olan beyinsiz kavimlerin birer kalıntısıdır. Bunlar, o kavimlerin uğramış oldukları felâketleri hiç gözönüne almazlar mı?. Bunlar bu kâinattaki kudret eserlerine düşünce nazarıyla hiç bakmazlar mı?. O kâfirce düşüncelerinden acaba ne istifade edeceklerdir? Bunlar ilerde başlarına gelecek pek müthiş bir cezayı, ebedî bir azabı hiç düşünmezler mi?. Nedir bu gaflet, bu beyinsizlik, bu inkârcı kanaat!.

16. Andolsun ki, biz gökte burçlar yaptık ve onu seyredenler için süsledik.

16. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliğine şahitlik ve işaret eden gökteki eşsiz kudreti ve yerdeki çeşitli yaratılış eserlerini dikkatlere sunuyor. Bir takım şeytanların nasıl ateşli ve cezaya uğratıldıklarını ve insanlar ile daha bir nice mahlûkların geçim vasıtaları olan şeyleri Cenab-ı Hak’kın yeryüzünde meydana getirmekte olduğunu beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Bir kere uyanınız, Cenab-ı Hak’kın varlığına, kudret ve yüceliğine şahitlik eden göklere bir ibret gözüyle bakınız (andolsun ki) apaçık bir hakikattır ki, (biz gökte burçlar yaptık) güneşe, aya, gezegenlere mahsus konak yerleri meydana getirdik, bir nice parlak parlak gök cisimleri yarattık (ve onu) o göğü (seyredenler için) onu ibret gözü ile seyrederek onunla Yüce Yaratıcının varlığını isbat edecek zatlar için (süsledik) yani; Ben Yüce Yaratıcı! O göğü, kudretimle varlık sahasına çıkardım, onu pek güzel görünüşle, şekiller ile görkemli bir halde yarattım.

§ Burç, luğatte kale, hisar, konak yeri, büyük yıldız mânasınadır. Çoğulu, burûçtur. Gökte güneşin, ayın ve gezegen denilen yıldızların bulundukları konak yerlerine, yörüngelere, hareket noktalarına buruç denilmektedir ki, başlıca oniki burca ayrılmıştır. Bunlara: Hamel, Sevr, Cevza, Seretan, Esed, Sünbüle, Mizan,Akrep, Kavs, Cedi, Delv, Hut adı verilmiştir. Bunlardan Esed burcu güneşe, Seratan burcu aya aittir. Hamel ile Akrep burçları. Merih yıldızına, Sevr ile Mizan burçları Zühre yıldızına aittir. Cevza ile Sünbüle burçları Utarit yıldızına, Kave ile Hut burçları müşteri yıldızına mahsustur. Cedî ile Delv burçları da Zuhal yıldızına ait bulunmuştur. Bu burçların hepsi üçyüz altmış dereceye bölünmüştür. Yine bunlardan her burcun da otuz derecesi vardır. Güneş bunları her bir senede bir kere dolaşır, bununla bir felekî küresell devre tamam olmuş olur. Kamer ise bunları yirmi sekiz günde bir devreder. Essiracülmünir.

§ Bazı müfessirlere göre bu burçlardan maksat, büyük yıldızlardır veya güneş ile ayın konak yerleridir veya semada bulunup muhafaza edilen köşklerdir.

§ Medar da: Dayanma noktası, sebep, vesile, vasıta demektir. Güneşin etrafında dolaşan bir gezegenin çizdiği daireye ve ekvator çizgisinin iki tarafındaki iki hayalî daireye de “medar” denilmektedir.

17. Ve onu her bir taşlanmış şeytandan koruduk.

17. (Ve onu) o göğü (her bir taşlanmış) kovulmuş, Allah’ın rahmetinden uzak düşürülmüş (şeytandan koruduk) artık öyle lânetli şeytanlar göklere çıkarak oradaki meleklere ulaşamazlar. O melekler vasıtasiyle bir takım sırları, gayba dair hususları öğrenemezler. O şeytanlar, Resûl-İ Ekrem’in peygamberliğinden sonra göklere çıkabilmekten tamamen menedilmişlerdir.

18. Ancak o ki, kulak hırsızlığı etmiş olur, artık onu da apaçık bir ateş parçası takibeder.

18. (Ancak o ki) herhangi bir şeytan ki, (kulak hırsızlığı etmiş olur) dünya semâsına doğru yükselerek bazı meleklerin konuşmalarından bazı haberleriçalacak bulunursa (artık onu da) o şeytanı da (apaçık bir ateş parçası) yıldızlardan ayrılan ve “şehap” denilen bir yakıcı parlak alev (tâkibeder) o şeytana çarparak onu parçalar, o duyduğu haberi neşre kâdir olamaz. Lâyık olduğu cezaya ermiş olur.

19. Yeryüzünü de yaydık ve onda sabit dağlar bıraktık ve onda miktarı ve ölçüsü belirli olan şeyden bitirdik.

19. Ey insanlar!. Bakınız!. Allah’ın kudretini gösteren eserlerin bir kısmı da sizin üzerinde yaşadığınız bu yeryüzüdür. İşte Cenab-ı Hak, bunu da dikkatlere sunarak buyuruyor ki: Biz (yeryüzünü de yaydık) yeryüzüne büyük bir genişlik verdik, pek büyük bir saha haline getirdik, onun küresel olması, böyle geniş halde görülmesine bir engel teşkil etmemektedir, (ve on’da) o yeryüzünde (sabit dağlar bıraktık) bu dağlar, bir takım mâdenleri, kaynakları, faideleri içermektedir, bunlar yer sahasını süslemekte ve güçlendirmektedirler. (ve on’da) o yeryüzünde (herbir ölçülmüş şeyden bitirdik) yani: Miktarı belli, ihtiyaca, hikmet, ve menfaata uygun herhangi bir şeyi meydana getirdik, özellikle hububat gibi ölçülen, hayatın kaynağı bulunan ürünleri ve altun ve gümüş gibi tartılan servet maddelerini yaratıp dağıttık, bütün bunlar Allah’ın birer kudret alametidir, birer ilâhî lütuftan ibarettir.

20. Ve hem sizin için ve hem de rızıklarını verir olmadığınız kimseler için orada geçim vasıtaları yarattık.

20. (Ve) Ey insanlar!, (hem sizin için) sizin menfaatleriniz için sizin hayatı devam ettirmeyi başarabilmeniz için (ve hem rızıklarını verir olmadığınız kimseler için) Birnice hayat sahipleri için, kısacası aile fertleriniz için, çeşitli kuşlar, hayvanlar için (orada) o yer yüzünde (yaşama sebeblerini meydana getirdik) sizleri onlardan yararlandırdık. Diğer bir yoruma göre de: Eyinsanlar!. Sizin için yeryüzünde geçim kaynağı olan şeyleri yarattık ve yine sizin için kendilerini sizin rızıklandırmadığınız çoluk çocuğunuzu bir çok hizmetçilerinizi, ve size faideli olan hayvanları meydana getirdik. Artık bunların değerini bilmeli değil misiniz?. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak’ka hamd ve şükür etmeniz icabetmez mi?. Velhâsıl: Bütün insanlığı rızıklandıran ancak Allah Teâlâ’dır. Onun kudret ve iradesi teallûk etmedikçe hayat kaynağı olabilecek hiç bir şey vücude gelemez, hiçbir kimse ne kendisini ve ne de başkasını rızıklandıramaz. Bütün bu başarı, ancak Cenab-ı Hak’kın kudretiyle, yardımıyla meydana gelmektedir. Artık bunları düşünüp de o Kerem sahibi Yaratıcıya o sonsuz kudret ve nimet sahibi olan Yüce Mabud’a şükrederek kulluk görevimizi yerine getirmeye çalışmalıyız. “Herki, Hellâkın koyup, mahlûktan rızkın diler” “Hayf anın Amentü billâh dediği imanına”

21. Ve hiçbir şey yoktur ki, illâ onun hazineleri bizim katımızdadır. Ve onu indirmeyiz. Ancak belli bir miktar ile indiririz.

21. Bu mübarek âyetler, Allah’ın birliği hakkında çeşitli delileri ve geçim yollarını gösteriyor, bütün mahlûkatın istif adelerine hizmet eden şeylerin Allah katında takdir edilmiş olup bir hikmet ve menfaat dairesinde ortaya çıkmış olduklarını bildiriyor ve insanlığın istifadesi için Cenab-ı Hak’kın ifadeli yağmurları yağdırmakta olduğunu ve her şeyi yaratıp öldürmenin Allah’ın kudretine ait bulunduğunu ihtar ediyor. Hikmet ve bilgi sahibi olan Yüce Yaratıcının eski ve yeni bütün kullarını bilip bilahara onları yeniden hayata kavuşturacağını beyan buyuruyor. Şöyle ki: Ey insanlar!. Sizin geçiminize ait şeylerden (ve) diğer varlıklardan (hiç bir şey yoktur ki, illâ onun hazineleri bîzim katımızdadır) yani: Ben Yüce Yaratıcı bütün bunları ve bunların kat katbenzerlerini icada kadirim. Hiç böyle bir şey yoktur ki, onu icada ve dilediğim kimselere ulaştırmaya gücüm yetmesin. İnandık Allah’ın kudreti, hepsine fazlasıyla kâfidir. Bu hazinelerden maksat, Cenab-ı Hakkın her mümkün olan şeye kâdir olduğunu beyan için bir misâl teşkil etmektir. Evet.. Öyle şeyler Allah’ın kureti ile bol bol varlık alanına çıkmaktadır. Bu hâl ise o Kerem sahibi Yaratıcının kudretine, lütfuna açık bir delildir. (Ve onu) o eşyadan herhangi birini (indirmeyiz) icat etmeyiz ve halka ulaştırmayız (ancak belli bir miktar ile indiririz) yani: Onu hikmet ve menfaat gereğine göre varlık alanına getirir, halka kavuştururuz. Binaenaleyh Hak Tealâ’nın her şeyde bir gizli hikmeti vardır. Bir muhitte bazen bolluk, bazen da kıtlık vücude getirir, bir kulunu zengin, diğer bir kulunu da fakir eder. Bütün bu gibi muhtelif şekilde tecelli eden kaderler, birer hikmete, birer faydaya dayanmaktadır ve bu gibi hallerin bir kısmı da insanların iradî kazançlarıyla alâkadardır. Artık bizim vazifemiz, Allah’ın takdirine razı olmak, her husustaki ilâhî hikmeti tasdik etmek kendimize yönelen vazifeleri yerine getirmeye çalışmaktır.

22. Ve rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik, sonra gökten su indirdik de onunla su ihtiyacınızı giderdik ve siz onu (yeterli) suyu depolayamazdınız.

22. (Ve) Cenab’ı Hak diğer bir büyük nimetini de bize hatırlatmak için buyuruyor ki: (Rüzgârları da aşılayıcılar olarak gönderdik) yani: Rüzgârlar vasıtasiyle yağmur sularını bulutlara yükledik, onları o sular ile ağaçları, bitkileri aşılayıcı bir halde insanlık muhitine yönelttik. (Sonra gökten su indirdik) yani: İlâhî kudretimle hakikaten gökten veya gök tarafından veya bulutlardan yağmur sularını yer yüzüne vakit vakit neşretmekteyim. (Onunla) o indirilen sular ile (sizleri suvardık)o sayede hararetinizi gideriyor ve hayatınızı temin etmekte bulunuyorsunuz. Evet.. Su denilen hoş cisim, sıvı, akıcı ve her yiyip içen hayat sahibi mahlûk için bir kurtuluş kaynağı olan bir büyük nimettir, (ve) Ey insanlar!. (Siz onun için) o sulara mahsus (hazinedar değilsiniz) yani: Siz o suları iada, indirmeye kâdir bulunmuyorsunuz o suları birer hazine mesabesinde olan bulutlarda saklayan, onları vakit vakit sizin üzerinize dağıtan ancak Yüce Yaratıcıdır. Eğer o suları kesecek olsa insanlar yeryüzünde nasıl su bularak yaşayabilirler? Artık insanlar, kendi âcizliklerini bilmelidirler, Kerem sahibi Yaratıcımızın da kudretini, azametini, lütfunu bilip takdir eylemelidirler, maddî ve manevî bir hayata kavuşma nimetine nail olan insanlar, daima o Kerem sahibi Yaratıcıya şükürde bulunmalıdırlar.

§ Riyh = Rüzgâr; Lâtif bir cisimdir, hava boşluğunda meydana gelir, sür’atle eser gider, yağmurları taşır. Çoğulu, riyahtır. Levakıh da lâkihin çoğuludur ki: Aşılayan, yağmur yağdıran, ağaçlara su yürüten mânasındadır.

23. Ve muhakkak ki, biz, evet biz elbette diriltir ve öldürürüz, varisler olanlar da bizleriz.

23. (Ve) Ey insanlar!, (muhakkak ki, biz evet bîz) yani: Bütün kâinatın sahibi, hâkimi olan ben Yüce Yaratıcı (elbette diriltir) dilediğimiz mahlûkatı hayata kavuşturur, onlara ruh ihsan eyleriz (ve) dilediğimiz mahlûkatı da (öldürürüz) hayattan mahrum bırakırız. Bu kudret ancak Yüce Zatıma mahsustur. Bu hayat maddî olduğu gibi manevî de olur. Evet.. Cenab-ı Hak, müstait gördüğü kullarını dinî terbiye ile, güzel ahlâk ile, ruhî olgunluk ile manevî bir hayata kavuşturur, iradesini kötüye kullanan kullarını da manevî hayattan, ruh faziletinden, inanç güzelliğinden mahrum bırakır, manevî bir ölüme uğratmış olur. (Ve) Cenab-ı Hak buyuruyor ki: (varisler olanlar dabizleriz.) yani: Bütün mahlûkat bu dünyada geçici olarak yaşamaktadırlar, hepsinin de varlığı sahip oldukları şeyler ellerinden çıkacaktır. Bütün bunlara asıl sahip olan Allah Teâlâ’dır, hepsi de onun mülkü ve tasarrufu altında bulunacaktır.

24. Andolsun ki, biz elbette sizden önce geçenleri de, geri kalanları da biliriz.

24. Evet.. Cenab-ı Hak’kın kudreti, ilmi hâkimiyeti sonsuzdur, İşte buna işaret için de buyuruyor ki: (andolsun ki) yani: Muhakkaktır ki, (biz) Ben Yüce Yaratıcı (elbette) Ey insanlar!, (sizden önce geçenleri de) sizden (geri kalanları da biliriz) bizim ezelî, ebedî ilmimiz hepsini de içine alır. Evet.. Allah Teâlâ Hazretleri vaktiyle ölmüş olanları da bilir, hâlâ hayatta olanları da, dünyaya gelecekleri de bilir. Evet.. Geçmiş asırlardaki insanları da bilir. Asr-ı saadetteki insanları da bilir. Evet.. İbadet ve taatte, hak için cihatda pek ileri bulunmuş olan kullarını da bilir, bu hususta geri kalan kullarını da bilir. O Yüce Yaratıcının mükemmel ilmi bütün bunları kuşatmaktadır. Artık biz insanlar için lâzımdır ki, hareketlerimizi tanzim edelim, bütün hallerimizi ve işlerimizi bilen o mukaddes mabûdumuza sığınarak uyanık bir şekilde kulluk vazifemizi yerine getirmeye çalışalım.

25. Ve şüphe yok, senin Rabbindir ki, o onları toplayacaktır. Muhakkak ki, o hâkimdir, âlimdir.

25. (Ve) o Kerem sahibi Mabud, yüce Rasûl’e emrederek buyuruyor ki: (Şüphe yok senin Rabbindir ki) evet, (o) Yüce Yaratıcıdır ki, (onları haşredecektir.) ve o önce ve sonra yaşamış olan bütün hayat sahiplerini öldürdükten sonra tekrar diriltecektir, onları mükâfata ve cezaya erdirmek için mahşer yerine sevk eyleyecektir. Onun Yüce kudreti bunlara fazlasiyle kâfidir. Evet.. (Muhakkak ki, o) Yüce Yaratıcı (hâkimdir) hikmeti açıktır, her fiili bir hikmet ve menfaata dayalıdır ve o YüceMabud (âlimdir) onun ilmi sonsuzdur, bütün eşyanın hakikatlarını içine almaktadır. Evet.. Şüphe yok ki: O büyük Yaratıcımızın varlığına, Yaratıcılığına İlim ve hikmetine, her şeye kâdir olduğuna bütün yarattığı şeyler birer parlak delildir, birer mükemmel şahittir. Şüphesiz buna inanıyoruz.

26. Muhakkak ki, biz insanı kuru bir çamurdan, şekillenmiş bir balçıktan yarattık.

26. Bu mübarek âyetler de Allah’ın birliği hakkında başka bir nevi delil teşkil etmektedir. Cenab-ı Hak’kın Hz. Âdem ile cinleri ne gibi birer mahiyette yaratmış olduğunu bildiriyor. Hz. Adem’e secde ile mükellef olan meleklerin hemen secdeye kapanmış olduklarını, onların arasında bulunan şeytanın ise kendi mahiyetine fazla bir kıymet vererek bu secdeden kaçınmış bulunduğunu beyan buyurmaktadır. Şöyle ki: Ey insanlık topluluğu!. (Muhakkak ki, bîz) yani: Kâinatın Yaratıcısı olan kutsal varlığım (insanı) bu seçkin nev’i bunların ilk ferdi ve pederî olan Hz. Adem’i pek (kuru) ve dokundukça ses veren (bir çamurdan) su ile topraktan meydana gelmiş bir aslî kaynaktan, öyle (değişmiş) siyahlaşmış, veya şekillenmiş (bir balçıktan) yapışkan bir çamur parçasından (yarattık) varlık alanına getirdik. İşte ilâhî kudret ile insan gibi seçkin bir yaratık vücude gelmiş oldu.

27. Cin taifesini de evvelce bir dumansız ateşten yaratmıştık.

27. (Cin taifesini de) veya cinlerin ilk babasını da (evvelce) insanları yaratmadan önce (bir dumansız ateşten yaratmıştık) veya sıcak bir rüzgârdan ki, burnuna gireceği insanı öldürecek derecede kuvvetli bir hararete sahip bulunur. İşte cinler, böyle garip bir mahiyette oldukları halde hayata kavuşmuşlardır. Bu da Cenab-ı Hak’kın kudretinin mükemmelliğine bir şahitdir. Evet o Yüce Yaratıcı, böyle ateşe de havaya da, basit cisimlere de, mücerredcevhere de hayat verebilir. Mikroplardaki hayat da bu cümledendir.

§ Cânn; cin taifseinin ilk babasıdır. Bununla cin taifesi de kasdedilmiş olur “iblis” de şeytanların ilk babasıdır. Bunlar insanlara görünmedikleri için “cin” namını almışlardır. Çünkü, cin lûgatte gizlenmek saklı olmak mânasınadır.

§ Cinler, insanlar gibi yerler içerler, yaşar ve ölürler, bir kısmı müslümandır, bir kısmı da kâfirdir. Şeytanlar ise tamamen kâfirlerdir, onların içinde müslüman olanları yoktur, onlar iblisin öleceği güne kadar yaşarlar. Doğru kabul edilen bir görüşe göre şeytanlar da cinler gibi göz ile görülemedikleri için cinlerden bir nevi sayılmaktadırlar.

§ Semûm; dumanı olmayan ateş demektir. “Saika” denilen ateş parçası bu kabildendir. Veya sıcak bir rüzgâr demektir ki, dokunduğu insanı hararetiyle öldürür.

28. Ve hatırla o zamanı ki, Rabbin meleklere demişti ki: Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan bir insan yaratıcıyım.

28. (Ve) Ey Yüce Peygamber! (hatırla o zamanı ki) Hz. Adem’in şerefini yüceltmek meleklerin ilâhî emre uyduklarını göstermek için (Rab’bin meleklere demişti ki) onlara rabbanî emri gelmişti ki, ey melekler!. (Ben kuru bir çamurdan, bir şekillenmiş balçıktan) öyle sizin gibi güzel bir mahiyette olmayan bilakis görülen kendisine dokunulan ve bir cisme sahip (bir insan) beşer denilen bir çeşit mahlûk gelecekte (yaratıcıyım) o, mahlûklarımın seçkin bir kısmını temsil edecektir.

§ Salsâl; Kuru balçıktır ki, kumla karışmış, kurumuş bulunur, el dokundurulunca demir gibi ses verir.

§ Hâme: Kara balçık, yapışkan çamur demektir.

§ Mesnûn: Başkalaşmış, kokusu değişmiş,kuruyup kalmış şey demektir. Şekillenmiş manâsında da kullanılmaktadır. Maamafih âdet haline gelmiş, sünnet gereklerinden olmuş şeye de “mesnûn” denilmektedir.

29. Artık ben ona şekil verdiğim ve ona ruhumdan üflediğim zaman siz hemen onun için secde ediciler olarak yere kapanın.

29. Ve Cenab-ı Hak, meleklere şöyle emretmişti ki: (Artık) ey meleklerim!. (ben) Yüce Yaratıcı (ona) o insana (şekil verdiğim) onu hayata kavuşturmak için tamam bir şekle kavuşturduğum vakit (ona) o insana (ruhumdan üflediğim zaman) yani: Ona ilâhî kudretimle hayat verdiğim an (siz) ey meleklerim!, (hemen onun için) o eşsiz bir şekilde yarattığım insana tazim ve ilâhî emrime uymak için (secde ediciler olarak yere kapanın) bu secde, haddızatında Cenab-ı Hak içindir, Hz. Âdem ise bir kıble durumunda bulunmuştur. Hz. Adem’in yaratılışındaki hikmetten ve ilâhî kudretin tecellisinden dolayı melekler böyle bir secde ile emrolunmuşlardır.

30. Bunun üzerine bütün melekler hep birden secde ettiler.

30. (Bunun üzerine) bu ilâhî emirden dolayı hemen (bütün melekler hep birden) yani: Bir zamanda toplu bir halde olarak (secde ettiler) Cenab’ı Hak’kın emrine itaat etmek onun seçkin bir kuluna saygı göstermek için böyle bir hürmet secdesine kapandılar. Ilâhî emre uyma faziletini bu suretle de elde etmiş ve göstermiş bulundular.

§ Hz. Adem’e karşı yapılan bu secde mes’elesi için Bakara Sûresinin (34, 35) inci âyetlerinin izahına da bakınız!

Yorum Yap